Adalet Mutlak’a – Konferans Ses Kaydı Çözümü

0
386

ADALET MUTLAK’A KONFERANSI – SALİH MİRZABEYOĞLU 

İstanbul Haliç Kongre Merkezi , 29 Kasım 2014

Bismillah’la başlayalım…

Herkes İçin Adalet Platformu, “Salih Mirzabeyoğlu Sevenleriyle Buluşuyor” adı altında malûm bir sohbet, konferans hazırladı. Murad belli; Salih Mirzabeyoğlu, sevenleriyle kavuşuyor… Dostlar, sevenler, tanışıklar, merak edenler, elbette sevmeyenler de olabilir, ama herkes kendi rızasıyla burada bulunuyor ki, bu, “buluşmak” kelimesini asgarî müşterek olarak kabul etmemizi sağlıyor. Yâni, seven de sevmeyen de neticede “buluşmak” kelimesinde asgarî müşterekte birleşmiş oluyor. Bunu, şunun için söylüyorum, “buluşmak” kelimesini biraz sonra başka mânâlara taşıyacağım…

Farkındasınız belki, bana gaz veriyor Telegram… Onun için sesim çatallaşıyor, onu söyleyeyim size, o konuyu da dikkate alın ben konuşurken.

“Buluşmak kelimesini asgarî müşterek kabul edebiliriz” dedim, muhabbet duyanlar için, sanıyorum, en azından bir şiirimde ifade ettiğim şu hâl kâfi:

Aslı saklıyor delil

Sesin sözden bir başka

Bahanede sarhoş dil

Hizmet ederken aşka

Yâni, giden gelen kelimelerden daha çok, bu muhabbet bizi buluşturmuştur burada.

Biraz daha daraltalım:

Gönül, ne kahve ister ne kahvehâne;

Gönül sohbet ister, kahve bahane…

Şimdi bunu biraz daha fikre doğru, sohbet mânâsında daraltmış olduk. Yâni sadece buluşmanın dışındaki muhabbetin dışında, biraz daha sohbetin getirdiği bir hoşluk anlamında…

Sonra benim Üstadım için söylediğim söz; “adam tanımak, surat tanımak demek değildir.” Burada fikir meselesi giriyor araya… Yakınlığın bir kıymeti var, zaafı da var; uzaklığın da bir kıymeti var, bir de zaafı var… Şimdi bunun felsefesine girecek değiliz tabiî. Yalnız her ikisinde de, dikkat edin, sizi fikre davet edici yerlerde olacağım için, bunların neresinde olduğunuzu tayin etmek, ne olduğunuzu düşünmek size düşen bir şey… Hangi fikirden olursan ol, “bendeki sen” ve “sendeki ben” meselesinde bir nisbet sahibi ol. Sizin her biriniz bende, ben de sizin her birinizde ait olmak üzere, bunu kendi aranızdaki ilişkilere de tatbik edebilirsiniz; “bendeki sen” ve “sendeki ben” meselesinde bir nisbet sahibi olunuz. Yâni, kurusıkı şuna buna bağlılık değil; neyi değerlendirirsen, o sende tezatsız bir bütünlük göstersin! Lâfın bir yerinden kapıp da bizzat söylediğin lâfın nereye gittiğini bilmez durumda olunmaması için söylüyorum… Tabiî, bunları sohbet havasında söylediğimi zannediyorum; ama diyorum size, Telegram (Salih Mirzabeyoğlu’na 2000 yılından beri yapılan uzaktan elektromanyetik sinyallerle zihin kontrolü işkencesi) beni rahatsız ediyor. Yâni, normal olarak şu kalabalığı görüp de heyecanlanmamak mümkün değil zaten, böyle bir hoşluğu görüp de… Ama özellikle şu var; benim psi’mden ziyade, ruhumdan ziyâde, şu ânda, şu muhabbet rahatlığı içinde olmam gerekirken, Telegram beni incitiyor… Yâni o da, sizin karşınızda benim bu işi yarım yamalak yapmam ve hoşnutsuz ayrılmanız için gereken gayreti gösteriyor, bunları böyle söyleyip söyleyemeyeceğimi de buraya gelmeden önce çok tarttı, yâni bu bahsi açıp açmayacağımı… Size bunu hem söylemiş oluyorum, hem havale etmiş oluyorum.

Zihin kontrolü mevzuu, biliyorsunuz, Telegram… Bizim tam tamına 15 sene çeşitli geçişlerde hep yaşadığımız şeydi bu. En son adlî tıb mevzuu oldu; adlî tıb mevzuunda da benim bu vesile ile serbest bırakılabilmem gibi… Ben tabiî bunu katiyen kabul etmedim. Ben, aklı başında bir insan olarak, her zaman olduğu gibi -yakınlarım bilir- içeride kalmak yerine hasta ve zafiyeti olan insan olmayı kabul etmedim. Bunu da size söylüyorum, yâni benden fevrî bir hareket görmüş olursanız, bunu da başka yerlerde arayacaksınız… Telegramcıları da ikaz ediyorum, benim ağzımdan kötü bir söz çıkmaması için edebsizliklerine devam etmesinler!

(Bu sırada Salih Mirzabeyoğlu’nu Ilich Ramirez Sanchez, namı diğer Çakal Carlos Fransa Poissy Cezaevi’nden telefonla arıyor. Carlos’a “Selâmünaleyküm, şimdi bütün dostlarım burada, sevgili dostlarımın çoğunluğuyla toplandığı bir yerden, kitabımda sana imzaladığım şeyi söylüyorum: Sen hayatı lüzumsuz geçmeyen nadir insanlardan birisin ve hâlâ “Filistin Davası”nın hapiste de olsa seslendiricisisin. Aynı gönüldaşlık bağı içinde senin de kurtulmanı diliyoruz; ama içeride de olsan, dışarıda da olsan, seni taşıyan, seni anan yürekler var, bunu hiçbir zaman unutma. Bir devrin gurur kahramanıydın ve onun da ne kadar kıymetli olduğu bugünlerde daha güzel anlaşılıyor. Sana hayırlı ömürler diliyorum, inşallah buluşuruz…” diyor, Av. Güven Yılmaz ise Salih Mirzabeyoğlu’nun Carlos’a söylediklerini tercüme ediyor.)

Şimdi konuşmamıza devam edebiliriz. İmâm-ı Azam Hazretleri’nin sözü –aslında şöyle bir şey var, kimse “İmâm-ı Azam” dedim diye bunun karşısındayım diyerek kurusıkı karşı çıkmasın; nerede olursa olsun, hikmet hikmettir, o noktadan bakmak lâzım- “söz kalbden gelince kalbe tesir eder.” Tesir demek, ille kendinden kılar demek değil; o şöyle veya böyle senin olmuş, muvazenene katılmış, bir nev’i terazi kefelerinin denkliğini bozmuştur. Meselâ, vücudumuza dışarıdan aldığımız her şey vücudumuz tarafından ya sindirilir ya dışarı atılır yahut faydası tutulup, zararlısı dışarı atılır. Yâni vücut, o yeni giren şeyle yeni bir dengeye girmiştir. İmâm-ı Azam Hazretleri de diyor ki; “söz, kalbden geldikten sonra kalbe tesir eder.” Bu mânâda, hangi davadan olursan ol, -dikkatinizi çekiyorum- hangi davadan olursan ol, ileriye doğru kendini derin derin izâh etmeye bak! Derin derin izâh etmeye bak; yoksa başladığın yerlerde “sen şunu yedin, sen bunu yedin, o yedi de, bu yemedi de, o onu tuttu da, peki bu da onu tutmadı mı?” falan gibi demagojilerle bir yere varılmaz.

Mesele şundan ibaret; silâhlar sustuğu zaman konuşulacak olan neyse… Biraz evvel gazeteci arkadaşlarla konuşurken onu kendilerine ifâde ettim, nazik bir şekilde kabul de ettiler genel itibariyle diyelim; silâhlar sustuğu zaman, gazetecinin konuşacak bir lâfı kalmıyor… Veyahut da silâh yerine başka bir şey olarak, “o yedi, bu içti, o onu itti, bu bunu itti” filân… Şimdi; sen şuraya geldin, senin hiçbir düşmanın da yok, sen buraya nasıl bir şey teklif ediyorsun? Hangi düşünceyi teklif ediyorsun? Böyle bir durumda kalır kalmaz, herkes kendine düşman aramaya başlıyor; çünkü düşman yok, kendi de yok gibi bir vaziyette… Bu anlamda da, bizim söylediğimiz bir şey var; burada fasıllara ayırmıştım ama erken girmiş oluyorum. Hangi düşünceye mensub olursa olsun, insandan çıkmış olan her şeyin muhakkak insanı ilgilendiren bir tarafı var. Burada doğruların, yerinde doğruların genelleştirilmesinden düşülen yanlışlıklar vesaire… Şimdi bu söylediğim lâfı da herkes karşı taraf için söyleyebilir… Mevzu şundan ibaret: Bütün dünyaya sunulabilir, bütün insanlığa sunulabilir bir ideolocyan yoksa –bütün dünya derken bütün insanlığı kastettiğimi anladınız-, bir de tek tek her ferde sunulabilir nitelikte bir ideolocyan yoksa, senin fikrinin fikir haysiyeti yoktur. Neticede herkes, fikrini kâinat muhasebesi içinde, kâinatı bir bütün olarak izâh içinde, onun için de kendisinin ferdî ve toplum olarak yaptığı izâh içinde, her meselenin kendine mahsus problemlerini, getirdiği düşünce ile çözebilecek, önce düşünceyle çözebilecek…

Enteresan bir şeye rastladım, onu size söyleyeyim; Süryanice lûgatta –tabiî lûgat da günün şartlarına göre değişiyor, bunu da nazara alıyorsunuz- çok hoş bir karşılığa rastladım, Süryanice lûgatta diyor ki, –kelimeyi söyleyemeyeceğim size, çünkü Süryanice telaffuz edemem onu- Komünizmin karşısına Radikalizmi koymuş… Bakın şimdi! Komünizmin karşısına Radikalizmi koymuş. Ve şunu söyleyelim, en geniş çapta her şeyi kendine göre izâh etmeye çalışan, -doğrusu yanlışı ayrı mesele, bunlar konuşulur- bu çabada olan bir düşünce değil mi Marksizm? Öyle idi veya… Ve bunun tam karşılığı da radikal… Şimdi, oturmuş meselâ solcu geçinenler, “radikal” diye İslâm’ı kötülüyor. “Radikal Müslüman” dediğin, her meseleye kendi zaviyesinden fikrî çözüm getirebiliyor ise, bunun sadece bu yüzden haysiyeti vardır; benim aynı Marksizme verdiğim gibi… Ben, Marksizme fikir derinliğinden dolayı haysiyet vermiyorum, dikkat edin! Her meseleyi kendine göre çözme iddia ve gayretinden dolayı… Dikkat ediyor musunuz? Hâlbuki bugün bizde “radikal”, küfür gibi kullanılıyor. Radikal, ılımlı vesaire… Şimdi siz bana “yarım Marksist” diyebiliyor musunuz? Yâni, yarım Marksist olur mu? Yarım Müslüman olur mu? Şimdi bir fikir, fikirdir; bütün olarak benimsersin veya benimsemezsin. Sonra saçma sapan lâflar, “herkes istediği gibi yaşasın”… Peki, sol kendi düşüncesini istediği gibi yaşayabilir mi? Ben varım, ben onun düşündüğü gibi yaşamam. Sol’u burada misâl olarak veriyorum, yâni ırkçılık, milliyetçilik, hattâ PKK falan gibi de yayabilirsiniz rahatça konuşmayı… 

Silâhlar sustu… Çatışan çatışıyor… Bakın onlara da bir tevil payı bırakıyorum, adaletin meşru müdafaa karşılığı olan bir anlamı var; “dad”. Dad, hâlihazırda size karşı mevcut olan bir şeyi defetmek, belâyı defetmek… Siz bana saldırıyorsunuz, ben de size mukavemet ediyorum. Benim mukavemetimde bir meşru müdafaa bulunduğu için, bu, adalete uygundur. Karşılıklı taraflar kendilerini haklı görür, haksız görür, bu ayrı mesele… Neticede çatışılıyor, böyle bir durum var. Şimdi gelelim çatışmayanlara; çatışmayanlar ne yapıyor? Çatışan adam çatıştığından dolayı bunu yapamıyor; çatışmayan adam ne yapıyor? Fikirde derinliğine doğru diyorum, yâni kâinatı bir bütün olarak izâh edeceksin veya izâh edilemezliğini izâh edeceksin, ondan sonra bunun toplamı ve sonra insana tatbik edilebilir şeyleri söyleyeceksin… Yâni, insan ve toplum meselelerinin hâlli davasında bir küll fikrin olması lâzım… Buna dâir ölçülerin olduğu yerde, her kesim için kendisine göre tekâmül edilecek taraf belirtilmiş demektir. Ondan sonra da mevzu şuradadır; şu fikirlerden hangisi doğru, bunların bir karşılaşması olacak… Şimdi gayet seviyesiz; “o çaldı, o yedi, o da kaptı, o da gitti” filân… Bütün bunlar da olmasa, bir sürü adamın konuşacak lâfı da yok gibi bir ortam… Biz burada herkese diyoruz ki; bütün insanlığa tavsiye edilebilir, bütün insanlığa gösterilebilir bir fikrin olmadığı yerde, zaten o fikir, fikir değildir.

Karşınızda bir fikir ve aksiyon adamı olarak bulunuyorum, diyorum… Aksiyon, eşya ve hâdiseler üzerinde fikrin pıhtılaştırılmasıdır. Batı’da, daha ziyade, şuraya fikri koyuyorsun, buraya da aktörü koyuyorsun…  Yâni, aktör de o fikri pratiğe döken diyelim. Bizde, İslâm ile karşılaştığını zanneden insanların durumu yanlış, ama hemen şunu da söyleyeyim; İslâm ile karşılaşan insanların durumunun o olmasında bizimkilerin durumunun da elbette bir katkısı var, bunları da burada düzeltmeye çalışacağız.

Ben buraya “sevenleriyle buluşuyor” mevzuu içinde geldiğime göre… Bugüne kadar fikirde, harekette hep taleb piyasası oluşturmak gibi bir yerde bulundum; arzım hep böyle oldu. Çoğu zaman bu arz piyasasına, bizi boğmak üzere arsızlığa varacak kadar sululuk, bazen hain beleşçiler [musallat] oldu… Onların da istismarcısı -yâni karşı taraf-, bize bakacak yerde, onların hazır karikatür hâllerini esas alarak, zıddımız beleşçiler oldu.

Burada Büyük Doğu diye bir şey var; bir Büyük Doğu külliyatı var, dünya çapında iddiası olan bir şey var ve bu memleketten çıkmış tek orijinal görüştür bu. Şimdi adam bunu bırakıyor, gidiyor birilerinin peşine takılarak, hani “İslâm bu” demeye getiriyor…

Aranızda olabilir, özürlü olabiliriz, sakat olabiliriz, aramızda böyleleri olabilir; katiyen o anlamda söylemiyorum, yanlış anlama olmasın diye söylüyorum. 1980-1990 arası paneller yapıyorlar, yahut televizyona çıkarıyorlar. Burada beş tane şöyle şık giyinmiş tipler, bir tanesinin ise ekonomik durumunun berbat olduğu belli, gözü veya burnu arızalı, böyle garibanca diyebileceğim bir tip; Müslüman tipte onu konuşturuyorlar. “Hani görüyorsunuz ya, Müslüman olmayanların hâli belli, Müslüman olanın hâli de belli.” Anlatabiliyor muyum? Orada bir nev’i Müslüman’a kendi yer biçmiş oluyor; bir de bunu herkesin fikrine hürmetimiz var havasında yapıyor.

Bugüne kadar Necib Fazıl niye oturup da eleştirilmemiştir; Necib Fazıl niye bugüne kadar konuşulmamıştır? Tabiî, Necib Fazıl derken sakın aklınıza Necib Fazıl’ın arkasına saklanıyorum gibi bir mânâ gelmesin. Ben burada “Yürüyen Büyük Doğu” olarak, buna kendi İBDA fikriyatımı da katarak söylüyorum.

2000 senesinden sonra da safha safha artan bir dozda, taleb piyasasında arz şeklinde bir durum oluştu. Yâni bizim sürümümüz anlamında diyorum. Her kesimin kendi içinde bir bezginlik, bir bıkkınlık gördüğüm içinde bulunduğumuz şartlarda bu ne demek? Şimdi, artık beylik, bunu herkes biliyor; dünyada müesseseleşme olmuyor. Teknolojinin geliştiği sürat içinde örf olmuyor, âdet olmuyor, ahlâk olmuyor ve fikir de doğrudan doğruya teknoloji üzerinden işliyor. Baştan şöyle koyalım; yâni ahlâk oluşmuyor, ki ahlâk müesseselerin daha lâtif şeklidir, sonra yaptırım hâline getirirsin müesseseler oluşur. Eşya ve hâdiseler karşısında ruhun “nasıl” tavrına karşı, akıl “niçin”lerle yaklaşır ve fikir meydana gelir. Fikrin içine işlemiş işletici sıfat ahlâktır ki, kendisinden doğduğu fikri ileriye doğru zuhur ettirir…

Bir de şöyle bir hâdise söyleyeyim; bunlar tabiî pratik şeyler olduğu için söylüyorum. Burada felsefe vardır, şurada bu felsefenin doğrulayıcısı, yâni bundan pay almış olan bir ilim vardır. Sonra da bu ilmin bildiğimiz teknolojiye ayrılan bir tarafı vardır. Fakat şimdi dünyadaki seyir şöyle; uzmanlık bütünlüğün aleyhine işliyor. Kuvantum fiziğinde de böyle. Kuvantum fiziği derken, böyle bir dekor eşyası gibi, “kuvantumdan da bahsediyor” filân gibi bir numara içinde zannetmeyin diye söylüyorum. Fizik veya sadece fizik değil, tıb, kimya bilmem ne… Bu ilimlerin her birinin fikre sarktığı bir yer vardır neticede. Kendilerinin fikre sarktığı yerdir ki, sonradan ilim onu doğrulayacak veya yanlışlayacaktır. Bu mânâda söylüyorum…

Teknoloji, diyelim bir mevzu. Uzmanlığa giriyorsun, uzmanlığa girdikten sonra o uzmanlıkta derinleştiğin nokta, bu bütüne uymuyor. Bütüne uymadığı gibi, kendine uygun ya mübhem bir bütünlük yapıyor yahut da kendini bütün addediyor. Tabiî, bunun karşılığı olarak da mesele “uzmanlaşma olmasın” demek değil. Uzmanlaşmanın, bütünlüğün aleyhine işlemesinin sebebi, doğrudan doğruya bunların hepsini pençesine alıcı bir fikrî izâh olmamasından dolayıdır, bir dünya görüşü olmamasından dolayıdır. Fakat biraz sonra yeri gelince belki göreceğiz; İslâm’da “istidraç” denilen -yâni İslâm istidraç adını takmıştır- sahte kerametler vardır. Şaman, -bilmiyorum ilgilenen var mı- bugün psikolojinin daha derin bir buudu olarak kendini empoze etmiştir, ilgi çekmiştir. Biliyorsunuz, bir nesli, özellikle 1960-1970 neslini besleyen Castaneda’nın “Don Juan’ın tütünü” vesaire şeyleri; ondan sonra hippi kuşağının da başucu kitablarından olmuştur bunlar. Bunları da biliyorsunuzdur yahut bilenler artık anlatır. Şimdi burada tek tek teferruatına giremem de, misâllerle atlamak zorundayım.

Ben burada bu bardağa şöyle yapıyorum, kaldırıyorum. Bu bir keramet. Aynı şeyi burada İslâm dışı biri yapıyor. Peki buna “keramet” diyorsun, buna niye “istidraç” diyorsun, yâni “sahte keramet” diyorsun? Şimdi mevzu şundan ibarettir; kerametin “ya sonra?”ya verecek cevabı vardır, sonrası olan bir şeydir. Öbürü ise kendi kendinde biten bir şeydir. Bunu biraz sonra konuşacağız.

Bu teknolojinin gelişmesi için de… Biliyorsunuz, bizim Büyük Doğu “İdeolocya Örgüsü”nde bunları anlatır; I. ve II. Dünya Savaşları, teknolojiye bir ruh aramak için yapılan savaşlardır. Bir izâh getirmek için. Olmadı filân… Şimdi böyle mücerret fikirlere girmeden pratiğe girelim. Teknoloji, meselâ “uzaktan haber alma” diyelim. Yâni bir insanın bünyesi müsait, özellikle şamanlarda falan da bu tip şeyleri görüyorsunuz; uzaktan haber verme, bir insanın meselâ aklından geçeni anlayabilme, duyabilme vesaire gibi şeyler… Şimdi, bunun yerini teknoloji almıştır; şamanlıktaki hareketlerin ve İslâm’daki o küçük keramet denilen hâdiselerin yerini almıştır. “Zihin kontrolü” diyoruz… Ben, zihin kontrolcüleriyle cep telefonundan daha pratik, daha net ve daha çok çeşitleri olan bir şekilde görüşüyorum. Sesi oradan veriyor, buradan veriyor, -belki çoğunuz bunu bilmezsiniz- beynin içine veriyor, vücudumu o sese göre hazırlayabiliyor, algımı hazırlayabiliyor, vücut algımı hazırlayabiliyor ki sesini tesirli yapmak üzere filân… Bunları şunun için söylüyorum; bugün teknoloji o tip şeyleri kaldırmıştır, onları kaldırmıştır. Fakat burada İslâm için şöyle bir şans doğuyor: Eskiden, şamanlık ile İslâm tasavvufunu birbirine karıştırırlardı; yâni “bizde de tasavvuf var” gibi. Veyahut da o ilkel kavimlerden bir takım örnekleri gördüklerinde şaşırırlardı; “bunlar da bize benziyor” gibi… Bugün teknoloji bunu kaldırmıştır, baskın çıkmıştır. Bu, “teknolojinin zaferi” gibi empoze edilmeye çalışılırken, burada başka bir şey ortaya çıkıyor; ruhun intikamı ortaya çıkıyor ve gerçek ruhçuluğa yer açılmış oluyor. Yâni sahteyi teknoloji kaldırdı, gerçek ruhçuluğa da yol açıldı; “buyurun, ne yapacaksanız gösterin” tarzında…

Gazeteci arkadaşlara söyledim mi bilmiyorum, çok sık verdiğim bir misâldir. II. Dünya Harbi neslinden bir profesör diyor ki: “Bizim neslimiz için bir tas çorbaydı mutluluk. Fakat oğlum, bütün imkânlara sahib olduğu hâlde, bunu şiddetle reddediyor”. Biz kendi çevremizden de, kendi hayatımızdan da fevkalâde bir şekilde biliyoruz bunu. Yâni bir takım ihtiyaçlar, bir takım şeyleri farketmemize mâni olurken; o bir takım şeyleri farketmemize mâni olduğu gibi, öyle bir mesele olduğunu bile bilmediğimiz şeyleri, o ihtiyaçlar kalktıktan sonra farkediyoruz. Şimdi, ne derseniz deyin; meselâ müzik var, şiir var, sanat var, şu var, bu var, vesaire… Bunların hepsi var, [ama] toplumda fonksiyonel bir anlama doğru yürümüyor. Böyle kişi zevkleri gibi veyahut başı-sonu belli olmayan veyahut kendini izâh edemeyen… Özellikle ressam arkadaşlar olabilir aranızda, onlar için söylüyorum; meselâ Batı’dan gelmiş bir takım ekollerin burada [terimlerini] söylüyorsun, bizde karşılığı yok onların… Şu resme nasıl bakmam gerektiğine dair, senin sanatına dair bir düşünce içinde bir şeyler vermen lâzım. Yâni, bu resim sadece resim değil; bu resim, bende buna bakabilmek için bir fikir mevzuu olması lazım.

İkincisi de, -şimdi başka bir mevzuya geçeyim- 1970 veya 1980, onu çok iyi bilemeyeceğim, zannediyorum Fransız Talebe Birliği Başkanı, Avrupa’daki bu ayaklanmalar olduğu zaman –bizde de oldu ya, 70’lerde- fevkalâde bir lâf söylüyor. Diyor ki; “biz mevcuda inanmıyoruz, memnun da değiliz mevcuttan. Eğer bize derseniz ki yerine ne koyalım, onu da biz bilmiyoruz. Onu bulmak da yönetici olarak sizin göreviniz.” Bu gençlik olayları hakkında benim en harika bulduğum söz budur. “Ne olduğunu bilmiyorum; ama onu bulmak da senin görevin.” Meselâ, psikolojik olarak kendinizde hissedebilirsiniz, yakınlarınızda hissedebilirsiniz; psikolojik bir rahatsızlık söz konusu olduğu zaman, umumiyetle, onu izâh etmesi gereken bir kötü olması lâzım… Hâlbuki böyle yapmakla onu da zora düşürüyorsun, aslında onun böyle bir kötüsü yok da, hâlini anlatamıyor. Tam olarak demesi lâzım ki: “Ne bileyim bana ne olduğunu”… Çoğu insan “ne bileyim bana ne olduğunu” şeyinde olmadığı için… Bir takım karı-koca ilişkilerinden tutun, çoluk çocuk işlerinden tutun, gençliğin bunalımından tutun, bütün bunların içinde demin söylediğim cümleyle aynı mânâ var. Yâni şunu demek istiyorum; insan ve toplum meselelerinin hâlli babında ortaya tezatsız ve bütün bir fikir ortaya koyma… İnsan ve toplum meseleleri diyorum; yâni psikolojik bir hâl de insan meselesi değil mi, benim anlatamadığım sıkıntım da bir insan meselesi değil mi? Sadece bir “o kemirdi, o yedi…” meselesi değil ki bu. Şimdi silâhlar sustu, silâhlar sustuğu ânda bizim konuşacak bir şeyimiz yok. Böyle bir şey olmaması için, her kesim için geçerli bu ölçüler dairesinde, her kesimi kendini izâh etmeye davet ediyorum.

Ben içeride biraz da fikir haysiyetini yaşatmış bir insan olduğum için, belki de fikirci arkadaşlar bu tarafından benle buluştuğu için, -onların yardımlarını gördüm çünkü, böyle hiç ummadığım bir şey gördüm- bunları da rahatça konuşabiliyorum; aşağılamak veya yukarılamak gibi bir şey söylemiyorum. Genel konuşuyorum, herkes için geçerli olan, sonra daha özeline gideriz. Şimdi bu cümleden olarak müsaade ederseniz, biraz tabiî işi belki can sıkıntısından kurtarmak lâzım, bilmiyorum bu kadar da açık konuşmak doğru mu, dolayısıyla çok da lüzumsuz değil söyleyeceğim şeyler… Hani dedim ya “ben devamlı taleb piyasasına kitab sürmedim, arz piyasasını ortaya getirdim”. Hattâ bizim içinde bulunduğumuz hareketler sırasında 48-50 yayınevi, gazete toplanıp, “bizim bunlarla hiçbir alâkamız yok” diye bildiri yayınladılar. İşler tutarına girdikten sonra, bu kiminin arka bahçesi oldu, kiminin ticaret metaı oldu falan… Ve tabiî ki hepsinin ortak gömmesi gereken de biz olduk. Fakat bugün o arkadaşlara ben bunu sitem hâlinde söylemiyorum; çünkü yanlıştan dönene bir yerde altundan köprüler inşâ etmeli… Biz dünyaya biriyle didişmeye gelmedik… Hani “yaşama hakkı” falan diyoruz ya, biz dünyaya aslında “yaşama görevi” ile geldik; o hak da o görevden doğuyor. Bunu da biraz ilerleyince göreceğiz.

Bir televizyon muhabirinin televizyonda çıkacağını haber verdiği ama çıkmayan bir haber var. Bu arkadaşımız buradaydı zannediyorum. Bu konferansla ilgili tanıtımının bir kısmını aynen aktarayım; televizyonda böyle bir anons yapacakmış, olmamış:

– “Mirzabeyoğlu ezber bozacak, Mirzabeyoğlu’nun gong sesi Haliç’ten duyulacak, 28 Şubat’ın kimine göre mağduru, kimine göre teröristi Salih Mirzabeyoğlu, 16 yıl süren cezaevi hayatı sonrası bu konferansla geri dönüyor. Haliç Kongre Merkezi’nde 29 Kasım’da düzenlenecek konferansa, Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP Lideri Kılıçdaroğlu, MHP Lideri Bahçeli ve HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ın da aralarında olduğu geniş bir yelpazeden konuklar davetli. “Mirzabeyoğlu 28 Şubat’ın terör örgütü lideri mi, fikirleri yüzünden tutsak olmuş bir fikir adamı mı?” sorusuna ilk kez mahkeme salonunda değil, konferans salonunda cevab verecek.”

Hemen cevab vereyim: Salih Mirzabeyoğlu, ezber bozan, ama bunu sadece ezber bozmak için değil, insan ve toplum meselelerinin hâllinde bir dünya görüşü sunan, sanıyorum bu yüzden de bilhassa rahatsız edici olandır.

Silâhlar sustuğu zaman ne konuşacağız demiştim ya, buna dair bir misâl vereyim: Cevat Rıfat Atilhan, bizim kuşak iyi tanır onu ama şimdiki gençler bilirler mi bilmiyorum. Yahudilik ve masonluk bahsinde çok eser vermiştir. Bu işin de, telkini bakımından, biraz da insan tarafından alınması kolay olduğu için suyu çıkmıştır. Onun üzerinde duracağım. Yahudilik hakkındaki kitabları halkta öyle bir hâle döndü ki, “uyuz ilâcı” gibi oldu tesiri. “Aman onu yapma sakın, masonların oyunudur; aman bunu yapma sakın, masonların oyunudur!” Bir adam ortaya çıkıp konuşuyorsa eğer, “aman bu bizi olaylara çekmek istiyor!”… Şimdi tuhaf bir şey; “onu yapma, bunu yapma, şunu yapma” falan derken, çok sonra bizim Üstad ile olan beraberliğimiz sırasında ben bir takım şeyleri Üstad’a söylerken bu mevzuyu da sıkıştırdım: “Üstadım” dedim, “o Yahudi oyunudur, bu mason oyunudur derken iş öyle bir tuhaf oldu ki, acaba kimse bir şey yapmasın diye bunları da mı Yahudi yayıyor?” Bu ucuzculuk içinde birinin de bir kitabı çıkmıştı, Yahudilerle uğraşan birinin diyelim… Diyor ki: “Şunu yapınca Yahudi çıkar, bunu yapınca Yahudi çıkar”, sonra şirketleri sıralıyor… Yahudi realitesini kim reddedebilir? Mevzu o değil… Sonra kendi düşüncesine ters düşmemek için, neticede diyor ki; “önce dünyaya hâkim olalım, sonra Yahudilerle mücadele ederiz”. Anlatabiliyor muyum?..

Bizim piyasanın, 1970’lerin, 1980’lerin nass’ları Sol’du. Milliyetçisi olsun, Müslümanı olsun, hani “toplumcu” olmak için kıyıdan köşeden bir şeyler yapar. O zamanın geçer akçesi oydu; çünkü üniversiteler olsun, ordunun bir kısmı olsun, adliye olsun, vesaire, geçer akçe oydu… Bir de tuhaf bir şey, hâlâ da o geleneği devam ettirmek isteyenler var: “Ben ilericiyim, sen gericisin!”, konuşmaya böyle başlayacağız adamla… Yâni ben burada konuşuyorum “geri” oluyorum, o da “ilerici”ymiş… Bu kadar komik yaftalamalar oluyor. Bunlar –tabirimi mazur görün, başka türlü de konuşamıyoruz- ayak takımına, “onun yanına gitme, bu gerici!” diyor, o da “bunlar Allahsız!” der, söver sayar. Olmuyor ki! Adam en tepede, söyleyecek lâfı yok, kalkıyor diyor ki, “gericiler şöyle yapıyor!”… Oğlum, ne gericisi? Affedersiniz, özür diliyorum… Şimdi burada biz bir fikir öne sürüyoruz, söyleyecek bir şeyin varsa çık söyle ve biz de diyoruz ki “konuş”. Burada da çok iddialıyız bak, hile yapıyor gibi gözükmek istemem; “bir ilmin butlânı müntehasında ortaya çıkar” diye bir şey var. Bir ilmin başlangıcından itibaren süreci devam ederken, devam ederken, devam ederken, onun yolunun doğru olup olmadığı, nihayetinde ortaya çıkar. Zaten bundan dolayıdır ki devamlı felsefeler değişti, onlar değişti, bunlar değişti, klâsik felsefenin yerini psikoloji aldı, onun yerini şimdi kuvantum aldı, fizik aldı… Bir yerden bir bütünlük kurmaya çalışıyorsun; bunların hepsinin üzerinde duracağız. Şunu demek istiyorum; her devrin nass’ları var…

Özal dönemi geldi, o zamanın da nass’ları, iş beceren tipler… “Ben zenginleri severim”… Kısaca söyleyelim artık bunları; acımasız hür rekabet falan… “Hür rekabet” diyorsun, hayvanlığa gidiyor iş. Bizde “hür rekabet” diye bir şey yoktur. Nasib denilen bir şey var, -bunlar hayatî realitelerdir- komşu denilen bir şey var, arkadaş denilen bir şey var, vesaire… Kimse dünyaya birbirinin gözünü oymak için gelmedi. Fakat şimdi orada meselâ öyle gaddar ki, çıkarı için her şeyi yapabilen Ceyar tipler, sonra mafya… Dünyanın her yerinde, yoksul kesimden çıkar mafya; yoksuldur, çalmaktan çırpmaktan kırmaktan haraçtan başka yolu yoktur adamın, işi yoktur. Şimdi böyle bir şey de müesseseleşir, palazlanır; milletvekillerinden, polislerden bir takım adamları da kendine bağlar falan… Bizde tuhaf bir şey; bir devrin devletinin kullandığı gençler -ülkücüler-,  hapishâneye girdiler, çıktılar, yaş şu olmuş, iş yok güç yok. Bu adamları sümük mendili gibi hem içeri attın, hem de dışarıda işsiz kaldı… İşin hoş tarafı, mafya da tepeden başlıyor; etiketli adamlar… Biliyorsunuz, aranızda bilenler vardır; Türkiye’deki kapitalist kesimin nasıl türediği falan… Dünyanın her yerinde kendiliğinden kapitalist kesim türerken, Türkiye’de devlet eliyle o şartlar meydana getirildi. Aynı bunun gibi, bir devirde de empoze edilen, o acımasız, tuttuğunu koparan, güçlü olan yaşar gibi şeylerdi… Ondan sonra, çete özentileri, babalar, mafyalar falandı idealize edilen… Oradan oraya atladı iş…

Sonra bir “cici demokrasi” çıktı ortaya, demokrasi diye bir cici çıktı… Şimdi, adam diyor ki; “Mahir Çayan, demokrasi için şehid olmuştur”. Yâ ayıp denilen bir şey var; -ben Marksist değilim bakın- bu adamın bir ideolojisi var, bu ideolojisine göre şöyle davranmıştır, onun teorik olarak, pratik olarak, fikir dozu olarak eleştirisi yapılabilir veya yapılamaz. Yâni bunlar konuşulacak… Şimdi orada iki tane bez asacak ya görüntü için; “Mahir, demokrasi için şehid olmuştur” diyor. Bunu ülkücüler için de söylüyorum gayet tabiî…

Şimdi,  Avrupa Birliği meselesi… Avrupa Birliği’ne herkes karşıydı, bir rüzgâr esti, ne oldu anlamadık, herkes Avrupa Birliği’nin güzelliği üstünden başlıyor konuşmaya, nass’lar oluşuyor…

Bir zaman, üniter devlet… Amerika Birleşik Devletleri üniter bir devlet değil meselâ. Üniter devletini falan bırak sen! Neticede mesele şuradadır; buradaki şu doğan problemleri ne türlü çözeceksin? Yok, “biz birbirimizden kız aldık, kız verdik, biz birbirimizi çok severiz, komşuyuz” filân… Bunlar ölçü olmaz ki… Sen o ona bakarsan, çocuğunun kafasını yardın, karının gözünü çıkardın, bilmem ne yaptın. Bu tip misâllerle bu hikâyeler olmaz ki! Neticede şöyle bir hâdise var, sen ne diyorsun; “ben Kürt’üm.” Bana sonuna kadar anlat Kürtlüğünü… Bakın dikkat edin; kavganın bittiği yerde lâf bitiyor. Bunu da bir hayli emek sahibi olarak söylemek durumundayım: Meselâ, her toplumun hafızası, süzülmüş olarak lûgatında topludur neticede. Şimdi, herkes kendi dilini sahici olarak izâha kalksa, millet birbirini zenginleştirir. Amerika’dan, Avrupa’dan, şuradan buradan bu kadar kelime sızıyor buraya; bu ihtiyaçtan dolayı olan bir şey değil mi? Yâni sen bunu temellendir; edebiyatınla temellendir, ilminle temellendir, bilmem neyinle temellendir… Onun yerine, kestirmeden bağıntılar…

Beni Kürt meselesinden ziyâde –bunlar zaruretlerdir, ne haksızlık yapıldı anlatırsın, o ayrı mesele; ama bunları söylemek seni haklı çıkartmıyor-, Kürt meselesi ne olmalı ilgilendiriyor. Ben bu soruyu sorduğum ânda, Türklere de diyorum ki; beni Türkler’in ne olması ilgilendiriyor. Şimdi, böyle yalancıktan, -kusura bakmayın, samimi bir hasbihâl içerisinde olduğumuz için böyle konuşuyorum- Altay’dan geldik, bilmem nereye gidiyorduk, dünyayı senin için ayaklar altında çiğnedik, dünya senin şanını bilmem ne yaptı falan… Kimse kimsenin şânından dolayı değil… Siz dinleyicisiniz, niye geldiniz buraya; buraya geldiniz, belki bana duyduğunuz bir muhabbetten dolayı, birebir… Veyahut da meraktan dolayı geldiniz, “bu adam ne söyleyecek” diye veyahut da sevmeyen bir insan olarak geldiniz, “bunun bir falsosunu yakalayabilirim” diye, birebir… Şimdi, içinizde hiç düşünen var mı, “bu kalabalığın karşısında o konuşuyor, biz de dinliyoruz” diye aklınıza geliyor mu?” Gelmiyor. “Kimse kimse için bir şey yapmaz” dedim; şunu demek istiyorum: Sen şimdi meselâ Almanya’ya gidiyorsun; Türksün, Kürtsün filân… Orada iyi bir iş kapayım diye Almanca öğrenmeye çalışıyorsun… Bunlar zaruretlerdir, tabiî olacaklardır, ben onu demek istemiyorum, şunu diyorum: Senin Kürt dili, Türk dili diye konuştuğun şey, günlük sokak, çarşı, pazar konuşmasının dışında bir şey değil ki… Çünkü dil, mesele konuşarak yaşar; senin dilinin derinliğine doğru, fikre doğru, derin fikre doğru girmesi lâzım…

Bugün üniversitelerde şu kadar branş var; bir şey konuşurken, tıb, fizik, kimya, matematik filân gibi beylik dalları sayıyoruz. Hâlbuki uzmanlığa doğru gidiliyor, daha ara branşlar çıkıyor, daha bir sürü branşlar var… Şunu demek istiyorum; bunların toplumda bir pratiğini, realitesini görmediğimiz zaman, diyorum ki; “yâ bu kadar bölüm niye var üniversitelerde?” Ve meselâ dış dünyaya bir gezi oluyor, onlarla ticarî mevzular… Zaten başka bir şey konuşamıyorsun, “aldık, verdik”, hemen ticaret mevzuuna bağlıyorsun işi… Bir başka memleketle alâka kurmak demek ille ticarî olmaz ki. “Ha, tabiî, doğru, haklısın, kültür bakımından da kurmak lâzım”… Aklına geliyor; dört tane zıplayan adam, iki tane gıy gıy… Bu da “kültür değiş tokuşu” oluyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bizim insanımız şu kadar zaman Batı’dan gelen kitabları gördü, değil mi? Bizim onlara göndereceğimiz kitablar yerine de o kitablar oraya gitti… İsmini söylemeyeyim, bir politikacı da “merak etmeyin” diyor Avrupa’ya –ben “Avrupa’ya” diyorum da bilen biliyor zaten, burada politika yapmadığım için söylüyorum-, “bizim Orta Asya’ya açılmamızdan çekinmeyin, sizin viskinizi de götüreceğiz” diyor. Anlatabiliyor muyum? Bu kadar perişanlık olmaz!

Bu anlattıklarımdan şöyle bir hâdise çıkıyor; aydınların, aydın tabaka olarak belirmesi lâzım… Aydın tabaka, insanların kendisinden örnek aldığı tabakadır; insanların benzemeye çalışacağı tabaka, aydın tabaka olmalıdır. Bizdeki “Aydınlar Aristokrasisi”, imtiyazlıdır. İmtiyaz deyince de aklına hemen para pul gelen takım değil; aydınlık, herkesin kendi çapında katılacağı bir şeydir…

Parti liderleri ile parti mensublarının ilişkilerini çok iyi bilmiyorum, çok iyi de takib etmedim… Ama meselâ CHP’den, kezâ MHP’den, BDP’den, AK Parti’den, bunların hepsinden milletvekilleri benim ziyaretime gelmiştir, bana alâka göstermiştir, onun için de hepsine teşekkür ediyorum. Gazeteci arkadaşlarıma da teşekkür ediyorum. Geç kalmış olarak, burada hepinize de teşekkür ediyorum bu bahane ile…

“Bismillah” ile başladık, hoş bir tevafuk size; Bismillah’ın fikir ve aksiyon hâlinde metodunu gösteren “Büyük Doğu”nun kendini takdimine… Şimdi, Süryanice’ye cennet lisânı da denir. Bakın, bunları biz kendimizden söylüyoruz, eğer bunun mukabili olarak söyleyecek bir şeyleri olanlar varsa, onlar da söyler, söylesinler de zaten. Süryanice’ye cennet lisânı da derler. Hintçe ve Arabca bundan türemiştir derler. Bazı İslâm büyükleri de, “hayır, aslolan Arabca’dır, Süryanice ondan türemiştir; Arabca’dır cennet lisânı” derler. Biz, Süryanice’de çok hoş, devrimize çok hitab eden, ruhî ve fikrî şeylere çok hitab eden kelimelerle haşır neşir olduğumuz için, bunu da o arada bulduk: Süryanice “Bismillah”, “Büyük Doğu takdimi” lâfzına tevafuk ediyor. Yâni, “Büyük Doğu takdimi” lâfzı, Süryanice “Bismillah” lâfzına tevafuk ediyor, uyum sağlıyor. Bu bir fikir metodudur aynı zamanda, bunun da ayrıca nereye tevafuk ettiğini görelim. Müslüman arkadaşlar da tabiî dikkat ediyorlar inşallah, çünkü bir zaman Necib Fazıl’ın [yazdıkları] için “süslü kelimeler… işin içinde Bismillah yok” falan diye saçma sapan konuşurlardı; iş tekerlemede değil, keyfiyette… Ve Bismillah’la başlayıp da saçma sapan konuşmak yerine, sen kendin dinlerken Bismillah’la başla da, saçma sapanı alma saçma sapan varsa; iyiyi de aldıysan iyidir zaten…

Şimdi, bugün “gizli düzen”, “kaos teorisi” diye geçen şeyler… Bu, neticede Hegel’den başlar. Hegel, bir mutlak fikir kabul etmiştir; bu, eşya ve hâdiselere [hükmeder]. Onun mutlak fikri her ne kadar konuşmuyor ise de, eşya ve hâdisenin seyrinden, ona dâir edineceğin fikirlerden sen bunu çıkarabilirsin makamında bir şeydir…

Bir türlü Bismillah’a gelemedik. Bismillah, Kur’an’daki her sûre başında bulunurken, her sûre bir nev’i Bismillah’ın keyfiyetini gösteren açılımı gibi, şerhi gibi bir mânâya geliyor. Bu mânâda da hepsi zaten Bismillah’da toplanmış oluyor. Şimdi bakın dikkat edelim, Büyük Doğu’nun kendini takdimine:

– “Koskocaman, top şeklinde bir yumak gibi iplik iplik sarılı, kangal kangal bükülü, ilk ucundan son ucuna kadar üstüste devşirili; dışarıya doğru lif lif dağınık ve içeriye doğru kol kol toplu, muhitte nâmütenahi çok ve merkezde nâmütenahi tek; ve nihayet gelmiş ve gelecek zaman boyunca bütün eşya ve hâdiseler zeminini avlamaya memur bir fikir ağı hâlinde düğüm düğüm çerçeveli bir manzûme… Yekpâre bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzûmesi… İsmi de BÜYÜK DOĞU…”

Burada, merkezde nâmütenahi -onu da konuşuruz, yeri gelecek- tek, çevrede nâmütenahi sonsuz… Merkezden halkalar hâlinde açılıyorsun ve halkalar hâlinde toplanmaya başladığın zaman da yine merkeze geliyorsun. İnsan ve toplum meselelerinin hâlli babında, bu tutarlılıkta bir sistem iddiasında ortaya çıkıyor… Bunu, Müslüman bu lâfzından dolayı sevmeliydi; Müslüman olmayan da, “yahu, bizim mutlaklarımız konuşmuyor” diye, oradan başlangıçtaki yanlışını görmesi lâzımdı… Büyük Doğu’nun ne olduğuna falan girmiyorum; kendine “İslâm’ın emir subayı” der, bunu niçin böyle der, onlara girmiyorum.

Bergson’a, “tamam, sen aklı ruh önünde çürüttün, ama bunu yine akılla yaptın” denince, “demek ki aklın görevi oymuş” cevabını veriyor. Buna benzer, çok eski tarihlerden yenilere kadar bir çok misâl temin edilebilir. İmâm-ı Gazâlî Hazretleri “şeriat zâhirî akıl, tasavvuf bâtınî şeriattır” derken; Hazret-i Ebubekir’in “idrakin aczini idrak bir ilimdir” sözünü, aklın tecrübe ile bilinirleri kabul etmesi yolundan, tasavvufun da tecrübe ederek anlaşılır oluşuna bakarak, şeriat ve tasavvufu aklın dış yüzü ve iç yüzü; yâni ruhî olarak ifâde etmiştir. Mevzu şundan ibarettir; akıl, tahdid ile tek bir esasa bağlar. Siz meselâ bir mevzuyu burada mantık aracı olarak kullanıyorsunuz. Mantığı buraya koyarsınız, öbürü de koyar; ikisi de doğrudur, mantık olarak doğrudur… Akıl, tahdid ile tek bir esasa bağlar. Benim aklım bu esasa bağladı, sizin aklınız da şu esasa bağladı. Akıl, eşya düzeni üzerindeki gidişatın anlaşılmasında önemlidir. Meselâ “tabiat kanunları” diyoruz; eşyadan çıkardığımız bir takım kanunlar ile kendimize bir takım pratik şeyler elde ediyoruz. Misâl olarak söylüyorum; yukarıdan dökülen bir su koyuyoruz, su buradaki dolabın kanatlarına çarpıyor –suyun yukarıdan düşeceğini biliyoruz, bu bir yerçekimidir-, bunun kanatlarını çevirerek bir pratik araca hizmet ediyor. Akıl, kendisi olarak, eşya düzeninin örtüsüdür. Zihinde, eşya düzenini temsil edendir akıl. Şimdi iş, eşya düzeninin dışına çıkmaya kalktığı zaman, burada işte hayat iradesinin terk edildiği yer falan diyorlar, ona ne kadar denilebilir bilmiyorum… Akıl bunun dışına çıktığı zaman, bu sefer “kuşatan”?.. Bir nev’i eşya düzeni, sınır içindedir. Peki bu sınırın ötesi ne?.. Günlük hayat ihtiyaçlarımızın dışına çıktığımız zaman, bunun dışına çıkarız, bunun dışına çıktığımız zaman da hürriyetler alanını elde ederiz. Yâni akıl kadar rüyâ da, hayâl de, tahayyül de bir hakikattir meselâ. Biz akıl plânının dışına çıktığımız zaman, bir hürriyet alanıdır… Bu hürriyet alanını da, daha ziyâde, komedi ve fantezilerle – yâni bunu ortaya koyan görüş adına söylüyorum… Meselâ, Walt Disney’in bir çizgi filmini düşünün. Olmaz olmaz diye bir şey yok Walt Disney’de, biliyorsunuz, ve o çizgi filmin şirinliğini de biliyorsunuz… Demek ki o fantezinin insan ruhunu yakalayan bir tarafı var, onu da biliyorsunuz… İnsan ruhunu yakalayan bir taraf var ki, bu kadar insanda tutmuş… Şunu demek istiyorum; hürriyetler alanını, daha ciddi, meselâ fikirler âlemi olarak koyabilirsiniz… Son kuvantum hâdisesinde bu hürriyetler alanına, -biliyorsunuz, bunu biz söylemiyoruz- “Alice’in harikalar dünyası” falan demeye başladılar, ihtimaller âleminin çokluğundan dolayı… Demek ki, Walt Disney’in bulmuş olduğu veyahut Walt Disney’i ortaya çıkaran fikrin koymuş olduğu şey, şu kadar zaman geçtikten sonra, kuvantum tarafından da böyle bir karşılaşmaya uğramış oldu.

İdrakin aczini idrak bir ilimdir. Akıllı geçinene diyorum ki; “akıl ne?”. Bir takım kelimeleri ezbere olarak kullanmak başka, mânâlarına ererek kullanmaya çalışmak başka. Dil bahsinde dikkati çektiğim hâdise bu, şimdi yerine gelecek. Aklımızın kabul ettiği şeylerden bir tanesi de tecrübedir. Tecrübe; neticesi iyi veya kötü olabilir… Eğer kötü olmuşsa, “bir daha bunu yapma” mânâsı çıkar. İyiyse de, “iyi olduğu” mânâsı çıkar.

Hazret-i Ali diyor ki; “tecrübe, fayda ile birlikte bir ilimdir.” Biz şimdi bu kadar methediyoruz “deney ve gözlemi”, “teknolojiye dayalı” falan… Biz, 68 kuşağıyız. 68 kuşağına gelene kadar da, geçmiştekilerin, ilericilerin tekrarladığı şey -sol anlamında demiyorum ilerici-, “deney ve gözlem yoluyla”… Şimdi bakın, “deney ve gözlemi” Hazret-i Ali söylüyor. Biraz evvel şeriat ve tasavvuf bahsinde geçen, İmâm-ı Gazâlî Hazretleri de söylüyor.

İmâm-ı Gazalî Hazretleri kendi devrinde, hem İslâm’ın içinde, hem de İslâm’ın dışındaki bütün fikir cereyanlarını hesaba çekerek, kendi imânının selâmetine ermesi için çalışmıştır. Gayet tabiî, bütün bunları yaparken de, ortada şu kadar yüzyıl, Batı’nın hiçbir filozofu yoktur ki, İmâm-ı Gazâlî’den ışık almış olmasın. Batı’nın bir sürü fikir hâdiselerinin de öncüsüdür; sistemli şübhenin de öncüsüdür İmâm-ı Gazâlî Hazretleri… Bu tecrübe bahsinin de öncüsüdür. Aklı, bütün o felsefeyi, Yunan felsefesini, şunu bunu, Batı, Hint, Doğu, bizdeki sapık kollar da dahil… Hepsini hesaba çektikten sonra iş tasavvufa geliyor ve şu sözü söylüyor; “tasavvuf ancak tecrübe ile bilinebilir.” “Tecrübe ile bilinebilir” demek, meselâ aranızda şu kadar insan var yüzme bilmeyen, aranızda bir tek yüzme bilen benim. Şimdi, ben yüzme biliyorum, şu kadar adam yüzme bilmiyor diye, benim yüzme bilmem, “bu olmaz” diye bir şey yok ki, bu “yaşayana” var olan bir şey. Anlatabiliyor muyum? Bir de göz hâdisesini katalım, haydi renkli olsun… Sizin gözünüz kör, benim de gözüm kör. Ben burada yüzüyorum, tamam mı? Şimdi buradaki insanlar kör oldukları için beni göremiyorlar. Tecrübe ettikleri zaman da yüzemiyorlar. Şimdi, senin bunu tecrübe edememen demek, bunun olmaması demek değil ki! Bunu da şunun için söylüyorum: “Şeriat zâhirî akıldır; tasavvuf, bâtınî şeriattır.” Şimdi sen tasavvufu kaldırdığın zaman, bir fikir yolunda, bir ilim yolunda “ya sonra” dedikleri zaman ne diyeceksin? Meselâ bir zamanlar doktorlar bu kadar çok uzmanlık dalına ayrılmış değildi. Doktoru çağırıyordu insanlar, bakıyorlardı. Sonra, uzmanlık derken, ayırıyorsun; bu “dahiliyeci” diyorsun, bu “hariciyeci” diyorsun, bilmem ne diyorsun… Şimdi bir keskin çıkıyor oradan; “İslâm’da dahiliyecilik yoktur!” diyor. Yahu bu bundan ayrı bir şey değil ki!..

Şöyle bir hâdise var; İmâm-ı Azam Hazretleri’ne diyorlar ki, “eskilere yeten, size yetmiyor muydu?..” Kıyas yapıyor ya… Diyor ki; “bizim hâlimiz eskiler gibi olsaydı haklısınız, ama biz eskiler gibi değiliz.” Şimdi bunun gibi, bakın, geçmiş neslin şeyleri, yarın öbür gün belki okullara da ders olarak girecek. Şimdi meselâ mutfakta nasıl yemek yapılıyor, ne ediliyor görüyorsun, sen de o çekirdekten gelip yapıyorsun. Bugünkü hayat şartları içinde, o çalışıyor, bu çalışıyor, bilmem ne falan derken, işin mahiyeti değişiyor. Şimdi yemek yapmayı ilim olarak koyacaksın meselâ… Bunun ilim olarak ortaya çıkmasını empoze eden şartlar var. Bu insanlar eski insanlar gibi anlamıyordu ki. Meselâ Süryanice… Şimdi Süryanice’nin aslına baktığınız zaman, bunu anlayacak Süryani de yok bugün… Süryani bir kelimeyi söylerken, o kelimedeki her bir harfin ayrı bir anlamı olmasından hareketle, karşı tarafla konuşurken, karşı taraf o harflerden hangi mânâyı kastettiğini anlayabiliyor. Buna basit bir misâl vereyim. Bana “ikindi ne zaman?” diyor. Ben bunu anladım, namazı soruyor. Ben de diyorum ki, “ikindi olduğu zaman!”. Bu da mantıklı bir cevab… Ne olmuş oluyor, karşı tarafın muradını bilmeden o mânâyı yetiştiremezsin. Şimdi kullanan da, o mânâya muhatab olan insan da yok. Meselâ, kapı çaldı, adam saz çaldı. Hep “çalmak” ile ifâde ediyorsun. O “çalmak” kelimesinin ayrı ayrı mânâlar ifâde ettiğini karşı taraf anlayabildiği için böyle kullanıyorsun. Burada her kelime, cümleler içinde, kullanıldığı yere göre mânâ ifâde eder.

Şunu demek istiyorum; şimdi bir hukukçu –bakın dikkat edin, bir hukukçu vardır, bizim hukukçular da var- herkes diyebilir meselâ “şu varken şuna ne lüzum vardı?”, ama bir hukukçunun bunu söylemesi ayıptır; “anayasa varken kanun niye var, kanun varken tüzük niye var, tüzük varken yönetmelik niye var?” Gidiyorsun, paşa paşa orada okuyorsun, çıkıyorsun, “kaynakçı” olmuş adam… Ama dikkat edin, burada bunu ona bu şekilde söyleyecek İslâm’a karşı olan insan da yok! O sadece bakıyor, işte “muhterem hocamızı severiz, karşı da olsak o da bizi sever” filân; “tabiî, biz birbirimizin fikrine…” Ne onda fikir var ne onda fikir!..

Başka bir misâl vereyim… Meselâ, ben hiç “Kapital”i falan okumuş değilim; Marks, Lenin, devrim falan hiçbir şey bilmiyorum. Bir kitab görüyorum, üzerinde “Kapital” yazıyor. Sonra bu adam için “iyi” diyorlar, “kötü” diyorlar filân ama muhtevalı değil. Herkes fikir yürütüyor, ben de kusur kalmayayım müsaade ederseniz: “Marks eğer kapitali çok seven bir adam olmasaydı, kitabının ismini “Kapital” koymazdı.” Bu, mantığa uygun mu? Gayet tabiî mantığa uygun; peki ama kuru mantıkla bu olmuyor ki, (önündeki masanın üzerindeki kitabı göstererek) bunu bir aç bakalım, adam ne diyor. Anlatabiliyor muyum? Şimdi bunun gibi, kelimenin gelişinden gidişinden türetilen bir takım sahte mânâlar çerçevesinde, burada Müslüman yahut onun karşısında olmak için bunlar gerekmiyor. Sadece bir takım şeyleri bilmenin ortalama olarak hepimiz için gerekli olduğu…

“Şartların objektif tahlilinden…” Burada “sol”u taşlıyorum gibi gelmesin, ben özellikle başka şeyler de söyleyeceğim. “Şartların objektif tahlilinden sübjektif düşünceye varmak”, yakışıklı bir lâf. Ne tarih var ortada, ne ekonomi var, ne bilmem ne var… Öyle şeyler var ki, -ismini de vereyim meselâ- Mümtaz Soysal hocanın bir kitabı var, orada kitabı birebir şey yaparken, oradaki kilise yerine camiyi koyamamış. Çünkü camiyi koysa, cami olmuyor. Orada kilisenin karşılığı olarak söylenen şeyi bizdeki camiye çeviremiyor, uymuyor. Şundan dolayı diyorum, bir takım şeylerde biz karşı fikirde olsak bile, birbirimizi kırmadan da düzgün konuşma içinde birbirimizi düzeltebiliriz. Şimdi şunu demek istiyorum, daha önce de söyledim gazeteci arkadaşlara; kuvantum dünyası ile bu dünya, şu günlük hayatımız arasında bir uçurum var. Bunun gibi, belki bizim söylediğimiz kuvantum dünyasıyla şu ânda olan şey arasındaki bir uçurum olarak gözükebilir; ama şu var, ne olursa olsun, eşyanın hakikati kuvantumda olduğuna göre, kuvantumu herkes bilmese de, birilerinin bilmesi gerekiyor. Zaten birileri bir şeyleri birilerinden fazla bildiği için (mikrofonları göstererek) şunlar var. Birilerinin bilmesi gerekiyor. Bu çerçevede baktığınız zaman, aslında dövüşebilmenin şartlarına da sahib değiliz. Anlatabiliyor muyum? Hâlbuki dövüşebilmek şöyle olmalı: Herkes belirli bir -karizma diyelim- karizmaya kadar (iki elini yüksekte aynı seviyede tutarak) gelmeli; en sonunda iş, dövüşmeye kalacak. Şimdi öyle değil ki! Dövüşme buralarda (aşağıyı göstererek) oluyor, öbürleri de buna katılarak şey üretiyor… Ben kısaca söyleyeceğimi söylediğimi zannediyorum…

Şimdi, “Abdülhakîm Koltuğu” diye bir mevzu var; bizi takib edenler biliyordur ne olduğunu; bu rüyâdır. Biraz sonra isteyenle istediği gibi serbest de konuşabiliriz… Şimdi; rüyâ, tarih, tahayyül, proje, hayatın hakikati… Bütün bu kelimeler aynı yerde buluşur, bunu veciz bir şekilde, edebî bir şekilde Shakespeare de belirtmiştir zaten; “Biz, rüyâların yapıldığı kumaştanız”. Çünkü her düşünce, bütünlüğün ne olduğunu izâh etmek zorunda. (Dinleyicilerden birine, “devamlı size bakıyorum, elbisenizin renginden dolayı, rahatlatıcı olduğu için, aklınıza bir şey gelmesin, ters bakıyorum gibi gelmesin diye söylüyorum” diyor…) Hangi fikirde olursa olsun, bütün bunların hepsinin izâhını yapmak zorundasınız. Hayatta ne varsa, hepsi hayâl maddesinden yapılmıştır. Yalan da hayâldendir, doğru da hayâldendir, akıl da hayâldendir, ruh da hayâldendir… Bütün bunlar hayâl içinde yerini bulur yâni. Onun için, rüyâ deyince, “bu gerçektir, bu gerçek dışıdır” gibi çabuk çabuk kolayından şeylere sapmamanızı öneririm. Biraz sonra “mutlak” nedir, “izafî” nedir, “beşerî düşünce” nedir, onlara girdiğimiz zaman göreceğiz.

Es-Seyyid Abdülhakîm Arvasî Üçışık… Üstad’ın ve Üstad’ın işaretleriyle lütfuyla bizim beraber bağlandığımız büyük ve O’nun en yakını, Büyük Doğu Mimarı Üstadım… Ve tevafuku şu: “Abdülhakîm Koltuğu” -rüyâda gelen mânâdır bu-, “kürsî”nin, “kürsî tabakası”nın rüyâ anlamı gibi diyeyim size… “Abdülhakim Koltuğu”nun ebcedi, “ahlâk”ı tutuyor. Biraz önce fikir bahsinde “eşya ve hâdiseler karşısında ruhun nasıl tavrına karşı” filân diye anlattık ya… Ahlâk, kendisinden zuhura geldiği fikri ileriye doğru zuhur ettirir. Yâni, ahlâk bir nev’i fikrin gâyesi olduğu gibi, fikrin iticisidir de… Bu da “Abdülhakim Koltuğu”nda bizim tabirlerimizde veyahut fikrî şeylerimizde istikametimizi kendine bağlayıcı birim kavramlardan, birim kaplardan biridir… Şimdi bunlara da gireceğiz; ama çok rica ediyorum, içinizde eğer bir sıkıntı veyahut diyalog kuramıyorsak kâfi derecede, daha pratik şeylerden de bahsedebiliriz.

İrfan kavramını ele alalım şimdi… İrfan, bir şeyi bilmek değil, bilmeyi bilmektir. Bunu da Üstadım, gayet veciz ve güzel bir şekilde, “para”ya benzetir. Cebinde parası olan adam, bir nev’i malik olmadığı şeylerin de sahibidir; yâni istediği zaman onu alabilir. İrfan, bilgi değildir, bildiğin her şeyi unuttuktan sonra, sende kalan hassadır. Meselâ, hassa dediğim zaman, şöyle de diyebilirim: Ben 63 yaşına boşu boşuna gelmedim. Yiyerek, içerek şuraya geldim. Yâni kimse bana “sen yemedin, içmedin” diye bir iddiada bulunamaz; bu bir bedahet… Canlı olduğuma göre zaten bedahet; dün de yemişim. Geçmişte “şu zaman şunu yedim, bu zaman bunu yedim” diye hiç bir şey hatırlamıyorum ben, not da tutmuyorum. İrfan, insanda bir nev’i süzmedir. Süzme olduğu için de, önüne yeni çıkan şeylere intibakın kolaydır, yeni çıkan problemleri çözüyorsundur; yâni o konudaki irfanına nisbetle söylüyorum. Bunun dışında, meselâ diyorsun ki, “ha, öyle bir şey şöyle bir kitabta var, bir bakalım”… Bir kitaba bakabilmek de yine irfanın şeyi… Hani meşhur söz; “unutmak, saklamanın yollarından biridir”… Unutmamız olmasa, yâni unutmayı da şöyle diyelim; ben şimdi yiyorum, ondan sonra bu yediğim enerjime, kanıma karışıyor, geri kalanı ifraz hâlinde gidiyor. Benim bu yediklerim eğer bu türlü kaybolmasaydı, benim yeni yemelerime fırsat kalmazdı. Öyle değil mi? Midemi bir ardiye gibi düşünün, yedikten sonra zaten fırsat kalmazdı. Saklamanın başka çeşidi derken; evet, vücudumda saklandı. “Yediğini isbat et” diyecek biriniz varsa içinizde, ben bugüne kadar yemek yediğimi size isbat edemem… Ama ancak siz bunu şahsî tecrübelerinizden dolayı bilerek, beni doğruluyorsunuz. Anlatabiliyor muyum? İrfan kavramını böylece anlatmış oluyorum.

Burada da şunu söylemek istiyordum daha en başlarda, fakat hep “en başta söylemek istiyordum” diyorum, mevzu durmadan atıyor. Telegram bana bunu çok sık söylerdi; “insan kulağı iltifata açıktır” der Telegram… Yâni beni sıkarken, ederken, bilmem ne filân, birden şey yapar, “bak nasıl kapıyorsun; insan kulağı iltifata açıktır” der… Bu artık bugün tıbta da bilinen bir şey; kulağımız bir sese ayarlı olarak alışkın olduğumuz sesleri kapıyoruz, alışkın olmadığımız sesleri kapamıyoruz. Meselâ, isminizin geçtiği bir ses, kalabalık içinde başkasının dikkatini çekmezken, bizim kulağımız o sesi kapabiliyor; bizle ilgili bir şey olduğu için. Şimdi böyle mevzulara girerken, bir kısım arkadaşlar –tecrübeli arkadaşlardır, bizi tanıyan bilen arkadaşlardır- onlarda bir takım tekâmül, kendi mevzularında derinleşmeleri, bir eser ortaya koymaları için anlatıyorum… Geri kalanı için de şundan dolayı anlatıyorum; gayet tabiî, herkes eser verecek değil, hayatın binbir türü var, herkes bir yerlerde bir iş yapıyor, onlara da yansıyacak olan hâdisedir. Bu yansıma hâdisesinde de, en azından, bu tip şeyleri kulakları duymuş olsun, anlamasa bile. Hiç bir şey anlamamak mümkün değil, hiç olmazsa –meselâ- “saçma sapan konuştu” diyeceksin; ama neden saçma sapan konuştuğunu anlatamayacaksın. Veyahut, bilmediğin şeyler… Ne dediğimi anlatamıyorsun ama kendinde bilmediğin şeyler söylendiğini farketmiş oluyorsun; böyle bir faydası var. Dolayısıyla, bir kulak dolgunluğu için ve kurusıkı politik atıp tutmalardan uzak bir yerde -tabiî onlara da değineceğiz- böyle bir yol seçtim, bilmiyorum nasıl bulursunuz…

(Oturuma ara veriliyor.)

Üstadım’ın “Tanrı Kulundan Dinlediklerim” isimli bir eseri vardır. Bu eserde, bir nev’i Efendi Hazretleri’ni konuşturmuştur. Bir ithaf eserdir. Gençlik adına Büyük Doğu Yayınları’nın başında bulunan Mehmet Kısakürek bugün gelememiştir. Ona da telefonda söylemiştim bir vesile ile; “kitabın adı Hakîm Kuldan Dinlediklerim’e çevrilse daha yakışıklı olur” dedim. O da iltifatkâr bir şekilde bunu kabul etti. Üstad, “tanrı” lâfzından kaçındığı için, ismini değiştirecekti ama sağlığında olmadı…

Hakîm ismi, Allah’ın “her şeyi yerli yerince eden” mânâsına gelen 99 güzel isminden biri. Allah Sevgilisi’nin isimlerinden biri. Ve hakîm, lûgatta, “hikmetle muttasıf olan, mevcudatın hakikatine vakıf olan, iş ve emirleri hikmetli ve yanlışsız olan, tabib ve hekim”… Bu hekim meselesine bilhassa dikkat edin; çünkü “adlî tıbb” diye bir proje veya proje taslağı –tabiî, proje diyebiliriz ama katılanlarla o doğrudan doğruya proje olur, proje taslağı diyelim- mevzuunda geçecek…

Şimdi, “bunlar ne demek?” derseniz, ilk defa duyan arkadaşlar için söyleyeyim; Allah’ın hakîm ismi, “her şeyi yerli yerince eden” diyoruz. Varlık, bildirebilme ile mümkün. Daha önce söylediğim gibi, “mutlak” olarak alınan, neticede her fikir bir peşin fikirle başlar. Burada da bir yanlışlık var; “peşin fikir” deyince adam diyor ki, “peşin fikirli olmamak lâzım!” Peşin fikir o değil ki, bizim fikir içinde bir yere oturtarak kullandığımız bir mesele burada; peşin fikirle başlamak. Diyelim, 18 yaşında bir delikanlı komünist oluyor, Müslüman oluyor. 18 yaşından 60 yaşına kadar bunu öğrenerek geliyor, değil mi? Bu öğrendiklerinden dolayı 60’ında komünist olması gerekirken, peşin olarak komünist oluyor, sonra öğrendikleri bunu destekliyor, desteklemiyor; destekliyor ise, neticede bunun gelişmesi oluyor. Bütün bu eserleri okuyarak başlamadın ki sen bu mevzuya. Her fikir, peşin fikirle başlar! Meselâ, “ruh nedir”, bilmiyorsun. “Madde nedir”, maddeyi de bilmiyorsun. Nitekim madde, kuvantum teorisiyle gittikçe elden kayan bir şey olmaya başladı, değil mi? Yâni sen bir yerden başlıyorsun, “hakikat maddede yatıyor” diyorsun. Şu basbayağı gördüğün reel maddeden başlayarak, bunun inceliğine doğru gidiyorsun. Bunun inceliğine doğru gittiğin zaman, bir sürü şey giriyor işin içine; şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin değişmesi, “hürriyetler alanı” diyorsun. “Hürriyetler alanı” dediğine göre; meselâ bu, bu taraftan gördüğü için hakikati böyle ifâde ediyor. Öbürü, o taraftan gördüğü için öyle ifade ediyor. Tutuyorsun, “saklı düzen” gibi fizikî olmayan kavramlar kullanmak zorunda kalıyorsun. Şimdi, “saklı düzen” dediğin, fiziğe göre taşkın fikir; o fikri doğrulayıcı olarak fiziği yürütmek için kullanıyorsun… Meseleleri anlatabiliyor muyum bilmiyorum…

“Allah’ı konuşmuyor” dedik. Şimdi, biz insanız ve -bunu herkes de kabul eder- biz faaliyet içinde faaliyetle zenginleşeniz. Duygu, düşünce ve iradî faaliyetler hâlinde, hür seçimlerimizle hayatımızı yürütüyoruz; fikrî, fizikî, bedenî, şudur budur, yürütüyoruz. Sen netice olarak ne yaparsan yap, Mutlak’ı izâh edemezsin. Çünkü kendin Mutlak değilsin. Mutlak’ı izâh edemediğine göre, Mutlak bir kabul işidir. Mutlak diye bir şey kabul ediyorsun, ondan sonra fikrini onun isbatına veriyorsun. Fakat bir söz söyledim; “onların mutlakları konuşmuyor” dedim; varlık bildirebilmeyle ilgili. Burada hürriyet, hakikate esaretten sonra hürriyettir. Bu böyle edebî bir lâf, tekerleme filân gibi zannediliyor. Aslında, Müslüman için alalım: Hürriyet, hakikate esir olmak adına yaratılmıştır. Hürriyetin yaratılış gâyesi budur, aslı da budur. Bunun dışında, eğer Müslüman değilseniz, esir olunacak hakikati siz ortaya koyun…

Hakikate esaretin anlamı şudur; Mutlak’a bağlandığın zaman, eriştiğin zaman, tahditten kalkarsın, taklitten kalkarsın, kısıntıdan kalkarsın, her şeye muktedirlik gibi bir şey doğar ortaya, gerçek hürriyet budur! Biz Müslüman olarak, bir tek bizim Mutlak’ımız konuşuyor; işte Allah’ın kitabı diyoruz, Allah’ın Resulü’nün anlayışı diyoruz. Ondan sonra biz de hür irademizle imân olarak buna bağlanıyoruz, ondan sonra da onun doğrulayıcısı oluyoruz, olamıyoruz… O, not verilir iş, o ayrı mesele; fakat şu var, bu not da ancak imân bahsi dışına çıkanlar için konuşulur. “Size kocakarı imânı lâzım!”; hadis… “Kocakarı imânı” dediğin lâfızda, doğrudan doğruya ilmin gâyesi olan bir yer vardır. Yâni, ilmin gâyesi belki oraya ermektir. O, şöyle veya böyle, bir nasib olarak ona ermiş… Yâni, şunu demek istiyorum; eğer fikir babında bir takım şeyler söyleyeceksen, fikir babında söyleyeceğin şeylerde ayetler ve hadisler kartpostal gibi kullanılmaz. Meselâ burada Bismillah’la başladın, bundan dolayı bu konuşman Müslüman olmuş değil. Al burası abuk sabuk, böyle şey olmaz; Bismillah falan da deme!.. “Tevfik Allah’tandır”; sen Allah’tan tevfik bekleyecek bir şey yapmıyorsun ki, ne “tevfik Allah’tandır”ı?.. Bunu, kavramları harcamayalım anlamında söylüyorum… Mesele şundan ibarettir; biz beşeriz, biz Mutlak’a göre izafîyiz. Hareketlerimizde, faaliyetlerimizde, duygu düşüncemizde, irademizde ve içinde bulunduğumuz âlemde, kâinatta her şey; biz burada neticede izafîyiz. Şimdi, burada mesele şudur; izafî mi Mutlak’a bağlanır, Mutlak mı izafîye bağlanır?.. Anlatabiliyorum değil mi? Gayet tabiî, izafî Mutlak’a bağlanır.

Burada, bizim konuşanımızdan başka kendini bildirebilen başka bir şey yok. Öbürlerine gelince, Mutlak Fikir’in kurulamazlığını söyledik… Ben bir insana 1 milyon sene versem, bu 1 milyon sene hep hayatı ilimle geçmiş olsa, şu ânda ölmüş olsa o, hayat daha devam ediyor, daha ilim olarak, bilgi olarak katılan şeyler var hayatımıza. Herkesin anlayabileceği ölçüler içinde konuşuyorum bunu. Yâni, Mutlak Fikir’i ortaya koymak mümkün değildir. Buna, Mutlak Metod demek de mümkün değildir. Çünkü şuur seviyesinin her değişmesinde gerçeklik seviyesi de değişiyor… Meselâ ben kayada yürüyorum diyelim; hiç su görmemiş bir insanım ben. Kayada yürüyorum, sonra geliyorum toprakta yürüyorum, burası yumuşak. Burada yürüyordum, burada da yürüyorum. O mantıkla da suya giriyorum, batıyorum. Oranın gerçekliği başka! Anlatabiliyor muyum? Şuur seviyesinin her değişmesinde hakikatin seviyesi de değişir. Hakikatin seviyesinin her değişmesinde şuur seviyesi de değişir. Bir şey gerektir ki, bütün bunları her safhada içine alabilici olsun. Tekâmülün zaten anlamı budur aslında. Bu anlamda, meselâ küfür, lûgatta, “hakikati örtmek” demektir. Yalnız, mânâlara dikkat edin. Bir ân sonraki tekâmülüme nazaran, benim geride kalmış hâlim, bu bir ân sonra olduğum hakikati örten de… Burada tekâmül hâdisesinde, iki hâl de İslâm’a uygun ama… Yâni ben biraz önce de Müslümandım, şimdi de Müslümanım…

İnsan düşüncesinin verdiği her şey, neticede insanla ilgilidir, dedik… Şimdi, milliyetçiliğin bir hakikati var, değil mi?.. “Kavmini sevmekle kınanamaz.” Nitekim, bakın şimdi başka bir yerden bağlayacağım meseleyi… Kavmini sevmekle kınanamazsın; fakat insanlar -devrimci gençlerden bahsediyorum- yurtsever filân bu tip şeylerde çok heyecanlanıyorlar. Ondan sonra, dış sömürüye karşı savaşlarını da işte “yurtseverlik”… Yurtsever ile vatansever arasında ne fark var?.. Mevzu şundan ibaret; sen şimdi “bütün halklar” falan diyordun ama nedense şuradaki halklar için burada kalkmış değilsin! Ama burada olunca birden bir şey yapıverdin. Bunu inkâr edemezsin ki, bu bizim fıtratımızda olan bir şey… Yâni, bize ait bir mekânı korumak, bizim fıtratımızda olan bir şey… Şimdi burada buna yurtsever adını takman şey yapmıyor… Veyahut da, “halkların kendi kaderlerini tayini”… Halklar kendi kaderini tayin etti, biri meselâ Hitler gibi birini seçti!.. Yâni ne demek istiyorsun sen?.. Biraz önce hürriyet bahsinde söyledim; şimdi, ister halk idaresi de, ister millet idaresi de, idare edenle idare edilen ayırımı vardır. Söz konusu olan bu idare eden – idare edilen ayırımında hangi metod olmalıdır? Bu lâf kurtarmıyor bunu… Çünkü bugün meselâ “hâkimiyet milletindir!” diyorsun, tabiî bunu suç işlemek için söylemiyorum da espri olarak alın, şimdi hâkimiyet Eminönü’nde geziyor, ayağı çıplak!.. Bu palavraları bırakalım, “hâkimiyet milletindir!” falan, böyle bir şey yok…

Bunlar mücerret yalnız… Kuvantum fizik dedik…

(Esprili bir şekilde, “bir şey söylerken dağılmayayım diye birinin de aklında tutması lâzım” diyor.)

Büyük Doğu İdeolocyası’nda şöyle bir hâdise vardır; Halk Şûrası… Bu Halk Şûrası, isterse devlet başkanı olsun, herkes hakkında iddiada bulunabilir. Bir şartla, iddiasını isbat şartıyla… Yâni, onda, susturma, arkasında basın vardı yoktu filân, böyle bir şey yok. Her sene, görmüş olduğu aksaklığı duyurmak üzere… Bu insan, bunu duyurmakla da bir insanî mesuliyetini yerine getirmiş oluyor. Bütün topluluğa faydası olan bir insan; çünkü oradaki filâncanın aksaklığını ifâde ediyor. Şimdi, dolayısıyla, bizim fikrimizi de -tabiî böyle sistemi rejimi olmadan müesseseleri olmaz ama- haydi biz de ona benzetelim; Halk Şûrası gibi… Halk Şûrası gibi olunca, hem halk adına konuşuyoruz, hem de halkı idare edenlere, nasıl idare etmelerine dair, idare edilen olarak bir şeyler duyurmaya çalışıyoruz, o şekilde alın… Şimdi, beni idare ederken benim için senin verdiğin -bak, bedahetler başkadır, onu demiyorum, mantık olarak diyorum- ister cezaî olsun, ister hayatın diğer yönleri olsun, bütün düzenlemelerin hepsi, oradaki üç-beş tane insanın düzenlemesidir. İşte temsil memsil diyorsun… Sen ne dersen de, temsil memsil filân, bunlar lâf… Öyle temsil diye bakacaksan; padişah da temsil, kral da temsil, diktatör de temsil. Neticede, halk olmadan diktatör olmaz ki, o da temsil! Bunlar bir lâf… Bunların içinde tabiî makulü vardır; hani bu daha iyisi falanı vardır.

Fakat şimdi ben de diyorum ki; “beni idare ederken, bana görev verirken, benden bir şey taleb ederken neye dayanıyorsun?”. Bana bir şey söyle ki, ikimiz arasında ortak bir şey olsun o. Müslüman için ortak şey, doğrudan doğruya –ister idare et, ister idare edil- Allah ve Resulü’nün hükümleridir!.. Bu belli… Şimdi, hiçbir düşünce kendi “mutlak”ını getiremediği için, kendi de beşer ürünü bir eser olduğu için, orada başa geçtiği ânda da yine idare etme hakkında değil aslında… Yâni, milliyetçi olmuş, bilmem ne olmuş; bunların hiçbiri onları kurtarmıyor, anlatabiliyor muyum?..

Meselâ, “en güzel rejim demokrasi” diyorsun… Şöyle bir hâdise var, şu kadar parti var, en çok hangi parti alırsa o başa geçecek. Diyelim bir parti yüzde yirmibeşini almış, ama şu toplumun yüzde yetmişbeşi bunu istemiyor; fakat bu idare ediyor!.. Şimdi çoğunluk idaresi filân diyorsun; hangi çoğunluğun idaresi? Bir de bu seçme kurallarını kim koyuyor? Seçme kurallarını ben koymuyorum ki; o bana “şu kurallar içinde seçim yapacaksın” diyor! Ben de diyorum ki, “o kurallar içerisinde seçim yapacaksın derken, sen bu kuralları nereden çıkardın?”. Neticede bu, her şeyde lidere giden bir hâdisedir, gruba giden bir hâdisedir… Ondan sonra bunun pratiğe geçirilmesi babında kemiyet, bir yerde gelir ona meclis dersin, bilmem ne dersin filân. Burada idare eden-edilen ayırımında, buna çok dikkat edin: İslâm’da Allah’ın önünde padişah da birdir, kul da birdir. Şeriat önünde padişah da birdir, kul da –kul dediğim, idare edilen- birdir… Burada padişah deyince, “padişahlığı istiyor” gibi ucuz şeyler yapılmasın, misâl veriyorum. Mevzu padişahlık falan değil, ben muhakemeden, mantıktan bahsediyorum.

Şimdi burada meselâ “halkçılık mücadelesi” diyorsun, bu sana ait bir şey oluyor. Sen yine bu halkla kavga edeceksin! Halk demekle, “halklar” kavga etmez diye bir şey yok. Şimdi sen de insansın, ben de insanım; ikimize de insan dendiği için kavga etmeyeceğiz diye bir şey yok ki! Halk, bir lâftan ibaret… Şimdi, kavramların suyunu çıkarın diyorum; halktan ne kastediyorsun, milletten ne kastediyorsun, liderden ne kastediyorsun?.. Bir olmadan iki olmaz meselâ… Adam basın yoluyla, çeşitli teşkilatlar yoluyla yönlendiriliyor… Ondan sonra, bu yönlendirmeyi en iyi kim yaparsa, o seçiliyor. Halk böyle kalkıp düşünmüş taşınmış da “yâ şöyle biri olsun; a ne tesadüf, bu insanlar bu fikirde!” diye bir şey yok ki… Oraya konulan bir şey var, “şu kurallar içinde seçersin” diyor… Dikkat edin, “komünist parti kurulsun”; niye komünist parti kurulsun? Çünkü zaten onlar gelemezmiş. E böyle demokrasi mi olur; madem demokrasi, fikir hürriyeti filân diyorsun… Adam iktidara gelemeyecek diye izin veriyorsun adama; böyle saçma şey olabilir mi?..

Ondan sonra, dön Müslümana, diyor ki; “dinini yaşasın, kimse dinine karışmasın.” Zaten dinine karışamazsın ki, o kalbde olan bir şey. Benim imânıma zaten hiç bir düşüncenin karışabilmesi mümkün değil. Senin karıştığın şey: “Ben bu düşüncenin bütünü ne diyorsa, bu düşünceyi reel hayata getirmek istiyorum”. Biz de diyoruz ki; düşüncesini reel hâle getirmek isteyenler, kendi “mutlak”larını ortaya koysunlar, önce bir fikir şeyi olsun diyorum… Yâni, dövüşenler dövüşüyor zaten, dövüşmeyenler en azından kendi dövüşenlerini beslemek için olsun böyle bir şey yapsın diyorum. Şimdi öyle olmuyor; burada dövüşenler var, bir de burada kitabî yön var. Bunlarla bunlar arasında (dövüşenler ile kitabî yön arasında) bir irtibat yok. Anlatabiliyor muyum? Yâni, dövüşebilmenin de şartlarında değiliz. “Kimsenin imânına karışmıyoruz!” Karışmak haddin değil ki, sen benim imânıma nasıl karışacaksın, bu benim içimde olan bir şey; mevzu o değil. Ondan sonra da şu komiklik: “Demokrasi de ne güzel, herkes kendi istediğini yapabiliyor”… Nasıl istediğini yapabiliyor? Sen gayet tabiî olarak diyorsun ki “burada meyhane olmalı”, ben de “hayır, burada cami olmalı” diyorum. Bu ikisi de ihtiyaçtır; o onun ihtiyacıdır, bu da bunun ihtiyacı… Nasıl ikisi de istediğini yapabilsin, hayat öyle değil ki!..

Üstad’ın verdiği güzel misâller vardır: Bir hastahânede doktor, hastasına soruyor mu “seni nasıl keseyim, nasıl ameliyat edeyim” diye? Hasta ona teslimdir; bitti! Veyahut bir orduda komutan, askerlere “ey askerler, size ne emir vermemi istiyorsunuz” diye soruyor mu? Bu, böyle bir nizâm… Şimdi buradan dön, reel hayata -meselâ üniversite hayatına- gir. Bu türlü olsa hoca-talebe diye bir şey; asistan, doçent filân bu sıra olmaz ki zaten. Veyahut çocuk… Niye meselâ kendini koyuyorsun da çocuğu koymuyorsun burada? Çocuk da bir canlı varlık, onun da düşüncesi var. (Salonda bulunan bir çocuğu işaret ederek) Bak, maşallah, balonu ne güzel salladı, çok da güzel bir şey yaptı filân… Onun da bir aklı var… Sen diyorsun ki, “aklı ermiyor”. Ha, “aklı ermiyor” deyince, senin de bak şu meseleye aklın ermiyor!..

Bir şarkıcı –ismini vermiyorum-, Urfa’dan bunu milletvekili adayı koyuyorsun, bir de –diyelim- Einstein’ı milletvekili adayı koyuyorsun. Einstein orada üç tane rey bile almaz, anlatabiliyor muyum? (Salondan alkış sesleri yükseliyor.)

Bazı şeyler vardır, halka sorulmaz… Halka sorulacak şeyler de vardır… Bunlar ayrı ayrı şeyler. Ben meselâ ameliyat yaparken hastaya sormuyorum nasıl keseyim diye; o benim işim zaten. Şuraya yat, şöyle dur diyorum. Fakat ona soruyorum ameliyat olmak istiyor musun diye. Yâni sorulacak şeyler vardır, sorulmayacak şeyler vardır. Bunu pratik hayattan misâllendireyim, hapishâneye girenler içerisinde PKK’lısı da var, Ülkücüsü de var veyahut Atatürkçüsü de var… Netice olarak, herkesin tutunduğu bir şey var. Onların içinde konuşurken iş böyle bir yere geliyor, “meselâ ben jeoloji bilmiyorum, jeoloji bilmediğim için jeolojiyle ilgili bir şey de bana sorulur mu?” diyorum, “sorulmaz” diyor. İşte aynı onun gibi, idare eden-edilen ayırımında, beylik şeyler hâlinde söylüyorum, iktisat var, siyaset var, şu var, bu var ve sen bunların hiç birini bilmeden, “şu idare etsin!”… Orada herkes bozuluyor. İşin tuhaf tarafı şu; şimdi sen cezaevine düşmüşsün, bir taraftan da hayret bir şey, orada o yönetimi tayin edenmişsin gibi yapıyorsun.

Ha, bakın, demokrasinin yeri var. Demokrasinin tam yeri, bizim şu ânda konuştuğumuz gibidir. Demokrasi hedef değildir; gayeye götüren bir yoldur. Bu da nedir? Burada güzelce hesablaşacağız, herkes neyi var, neyi yok dökecek. Öyle uydurma lâflarla “demokrasiden daha güzeli yoktur”, bunları bırakın. Herkes kendini reel olarak ortaya koyacak; ondan sonra bunların kapışmasının her çeşidi; fikrî, fiilî, bilmem ne, her neyse… Çünkü, şeye geçen “mutlak” bunlardan biri olacak. Burada ne oldu; demokrasi hedefe giden yol oldu. Meselâ “Müslümanlara şunu verelim, verelim ama bunlar şu partiye verirler, ondan vermeyelim”… Bunun gibi saçma sapan, reel hayatla ilgisi olmayan şeyler… Adam hem dine karşı, peki dine karşısın sen, şu teşkilatın –bilmiyorum- 500-600-700 bin üyesi var, bu kadar adam da maaş alıyor. Senin baktığın gözle, bu adam yatıyor kalkıyor, senin gibi üretime bir katkısı yok ki bu adamın. E peki, sen niye bu işe el atmıyorsun? Şundan dolayı el atmıyorsun, çünkü bunlara el atarsan, bu kesim hiç rey vermez veyahut bu kesim birden bire öbür partiye çalışır ve kendi şeylerine daha uygun bir şey getirir filân. Bunların hiçbirinin reel hayatta karşılığı yok ki. Senin fikrinle bu adam bir şey üretmiyor. 700 bin kişi az değil ki, değil mi? Fikir samimiyeti nerede?..

Şimdi, aranızda bilmiyorum var mı da, lâtife tadında söyleyebilirim; “Gericiliğin Ana Kitabı Nietzsche?” Ne demek şimdi bu? Yâni hakikaten beni cımbızlamaya gelmiş arkadaşlardan biri varsa… “Gericiliğin Ana Kitabı Nietzsche” ne demek? Ben sadece bana kapağını anlattılar da onu söylüyorum. Ne demek bu? Sen Niçe’yi Miçe’yi bırak, sen kendini anlat!..

Bak kendimize ne kadar güveniyoruz biz; benim bir sözüm var, “bir zaman gelecek, Marks’ın kitablarını da biz basacağız” dedim. Bugün “özgüven” filân diyorlar, nefse güvenin neticesidir bu. Çünkü, dikkat edin, her kesime bir şeyler söylemiş oluyorum. Meselâ, adam solcuydu, Müslüman oldu, cepleri bomboş gelmiş. Solun da itibarı militan faaliyetlerden dolayı geliyor. Buraya geldiğin zaman da -Müslümanların gariban döneminden bahsediyorum- Müslümanların arasında hani militan taraftan geldiği için itibar görüyor. Yahu sen o taraftan geldin, Müslüman olduğuna göre bir şeyler anlat, değil mi? Oradan ceplerin dolu gel. Onun için, “herkes tekâmül etsin” diyoruz; çünkü biz, birbirimizi nefyederken bile birbirimizden bir şeyler alıyoruz neticede. Meselâ bana saldıran ineği kestim yedim… Faydalısı vücuduma, gerisini ifraz… Bir taraftan benim ineğe karşı bir şeyim var, bir taraftan da böyle bir faydam var. Bunun gibi, insanın, düşmanından bile öğrenebileceği bir şey vardır.

Şimdi, yine sola bir atıfta bulunayım; Sovyetler’in çöküşü filân… Halkın aklı gözündedir. Sovyetler’in çöküşü, doğrudan doğruya Marksizm’in siyasî görüntüdeki çöküşüdür; fikirde bunun çöküşü 50-60 sene önce anlatılmıştır zaten, yâni fikir bazında. Ortada Marksizm yok, Marksizm adına bir siyaset var. Anlatabiliyor muyum? Marksizm adına bir siyaset var, “bu bunu temsil etmez” diyoruz. Geliyoruz yurdumuza, ortanın solu, ortanın biraz daha kıyısı, böyle bir şeyler var filân. Adam, en olmadık –dişine göre- birini, Müslümanları temsil eder gösteriyor! Şimdi rahmetli oldu veyahut rahmetli olmuştur diye temenni edelim, diyelim; çünkü son nefesini bilmeyiz. Ecevit, militan solu kıran bir adamdır da, pörsütme anlamında söylüyorum, böyle eleştirilerim de var, onlar ayrı hâdiselerdir… Ecevit diyor ki meselâ; “anahtarı çevirdikten sonra kapı açılacak olduktan sonra şiddete lüzum yok”… Bu doğru bir lâf; ama anahtarı çevirip içeri girdikten sonra, içeri girdin de içeride ne döşeyeceğini bilmiyorsun. Orada iktidara gelmen, sonun da olmuş oldu. Ve bütün solun emeğini kendine bağlamış olarak, kendinle birlikte solu da gömmüş oldun filân… Şimdi onlara girmiyorum. Girmiyorum deyip girmiş de oldum da şunu demek istiyorum: Ecevit’in o devrimci olduğu zamanda bile, ben meselâ Ecevit ile ölçmedim devrimciliği… Ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi? Yâni, devrimciliği onunla ölçmedim… Roger Garaudy gibi dönüşler de olacaktır ama adam gelirken “cepleri dolu” gelmiş… Bu mânâda da zaten ben fikir faaliyeti bekliyorum…

Şimdi ülkücülere dönelim… Bunlar, bir takım şeylerde refleks gösterirken haklıdırlar… Yâni, “buyur gel, sen otur” diyecek hâlleri yoktu; gayet tabiî, refleks gösterirken haklıdırlar. Ama şimdi işin tuhafı şu; bunlar bunlarla çatıştılar çatıştılar, şu kadar burada öldü, bu kadar burada öldü, bunlar cezaevine düştüler. Polise yardım ideolojisi diye bir “ideoloji” olabilir mi? Dikkat edin, ideoloji olabilir mi diyorum. Politika olur; “ideoloji” olur mu? Söylediğin hiçbir şey yok; “ben polise yardım ediyorum”. Polisin görevi polisliktir, askerin görevi askerliktir. Ha, bunlar yetmedi, senin de takib ettiğin bir politika var, bu politikayla onlarla paralellik kurdun, böyle bir şey… Senin paralellik kurduğun bir şey de yok ki… Bir hâdise anlattılar, isminden bahsetmeyeceğim. Adana’da, Türkiye’nin en zengin işadamına gitmişler, cezaevlerindekilere üç-beş kuruş yardım falan gibi, “yardım topluyoruz bu içeridekilere” demişler. “Yâ siz niye böyle saçma sapan; biz gerekli tedbiri alırız, siz niye yoruluyorsunuz?” demiş. “Ne yoruluyorsun” deyince, iş sanki spor faaliyeti. Şimdi burada iki taraf birbiriyle dövüşüyor, öldürüyor filân. Sonra bu adam içeri giriyor… Sen bu darbeden sonra başa geçenler geçsin diye ölmedin değil mi bunlarla dövüşürken… Şimdi onun için geçmedin de, bunlara karşı olmaktan başka fikir olarak getirdiğin bir şey yok… Hâlbuki fikir olarak getireceğin o kadar çok şey var ki… Anlatabiliyor muyum?..

Meselâ, Almanların en kötü zamanında çıktı Hitler. Alman tarihi boyunca bu kadar zulüm görmüş, işte o kilise şeylerinden, iç savaşlardan, bilmem nelerden şu kadar batmış bir millet. Hitler, orada onlara sanayi hamleleri, iş yerleri, bilmem neleri vaad ederek girmedi ki; ruhun köklerine girdi, bu milletin geldiği köklere doğru indi. O köklerden çıkardığı ritleri kullandı ve psikolojik bir başarıyla bu işe girdi. Hitler’in bütün o Yıldırım Orduları, neticede o psikolojinin eseridir. Topyekûn milletin –tabiî millet de o millet- lideriyle bu türlü birleştiği-buluştuğu bir örnektir. Biz şimdi burada Hitler’i methetmiş olmadık, ama liderle bu kitlenin bu kadar birbiriyle uyuşabilir olmasından çıkan, bizlere bir takım dersler var. Hakas lûgatında zannediyorum, Yakut da diyorlar; “piregen” diye bir kavram var ve bu “birlikte, beraber” anlamına geliyor. Bizim Türkçe gözü ile baktığınız zaman “pîr”, anladınız, “pîr”… Pîr’e gen olmak… Misâl söylüyorum, (kendisini göstererek) bu pîr’e, (salondakileri göstererek) bunlar gen… Bunun adına da “birlikte, beraber” diyor. Bir defa, “şu olmadan bu olmaz, bu olmadan şu olmaz”… Bunlar ucuz politikacı “söylemlerine” dönüyor. Söylem lâfını da matrak olsun diye kullanıyorum zaten. Lider ile kitlenin birleşmesinde şöyle bir hâdise var: Lider, kitleye vereceği olan insandır. Bir olmadan, iki olmaz. Bakın, “lider şu olsun” demiyorum. Bir olmadan, iki olmaz. Bütün sayılar, birin tekrarından ibarettir.

Bunları toparlayacak olursak, aynı demin söylediğim gibi; hangi kesim olursa olsun, iddiası olan iddiasını sistem çapında ortaya koyar. Biz koyulmuş bir iddia üzerine konuşuyoruz bunu. Ortaya koyulmuş olana nisbetle, herkes bu hâlihazıra… Hani “aydın çağından mesuldür” falan diyorlar ya, biz şimdi hâlihazırımızdan mesulüz. Sana “Türk müsün, Kürt müsün, Tatar mısın, Çerkez misin” diye sormuyorum ben… Hâlihazırdayız ve içinde bulunduğumuz mekân, Anadolu. Anadolu dememin sebebi de şudur; –Anadolu’nun çapı daha dar olabilir, daha geniş olabilir- bu tarihî bir realite olduğu için söylüyorum. Ortadoğu’yu “Ortadoğu” edecek olan Anadolu’dur, Anadolu merkezli bir fikirdir. Bunun hem tarihî şartları buradadır, hem insan vasfı olarak daha işlektir. Meselâ, Batı’nın bir takım ilimlerine âşina olma adına söylüyorum, daha âşinadır ve tarihte bunun pratiğini de altı yüz sene göstermiştir. Bunu söylerken sakın Osmanlı’yı idealize ediyorum filân diye gelmesin; ama Osmanlı, ileriye ve geriye gidişte “birim” olmalıdır. Ha, şurada da şöyle bir hâdise var; solcuların meselâ Enternasyonali vardır. Sovyetler de yayılıyor filân, biliyorsunuz… Solun hepsi için söylemiyorum tabiî, genel şey olarak söylüyorum… E işte Osmanlı, Enternasyonal! Şimdi, Osmanlı’ya Enternasyonal diyeceğine, Osmanlı lâfzı çıktı mı, “Atatürk’ün yurtseverliği” falan diye girişiyor. Adamı kanun önüne çarptırmak gibi bir şey… Ben bir solcuya söylemiştim, o bunu çok güzel karşılamıştı. Dedim ki; “işin garib tarafı şu ya, siz bu düzene karşı çıkıyorsunuz, sonra bu düzenin Müslümanlar için üretmiş olduğu karikatürize edilmiş tiple Müslümanı anlıyorsunuz veya Müslüman bu diye zannettirmeye çalışıyorsunuz, bu kadar ucuzcu olmayın”…

Bana tutuklandığımdan önceki yılbaşında bir televizyon muhabiri geldi, benimle konuşmak istiyormuş, röportaj… Ben yılbaşına karşı mıymışım, değil miymişim?.. Bu soru bana sorulacak soru değil ki, ama tabiî abilerinden gördüğü o… Gazetecilere teşekkür ettim, o ayrı mesele; ama ufak tefek böyle şeylerimiz de olacak… Meselâ orada ben hemen “hayır” diyeceğim; “yılbaşına hayır dedi.” Benim bir tuhaf resmimi de koyacak filân… Gericilikle mücadele böyle olmaz ki; sen bir Marksist olarak, “halkı bilinçlendirme” böyle olmaz ki. Senin bilinçlendirmen; halk hep taş atsın, o taş atarken de sen, neyse, oralara girmiyorum.

Sen, şuurunu yedirmeden, şu topluma şuradan anlatılanlar (yukarıyı işaret ederek), yansıya yansıya yansıya (elini yukarıdan aşağı doğru indirerek) neticede şu insanların günlük hayatında şarkı olacak, türkü olacak, eğitim olacak, radyo olacak, televizyon olacak, kitab olacak, resim olacak, değil mi? Her şey kullandığı bir şey hâlinde olacak ve neticede bu insanların benimsediği bir şey olacak. Sen şimdi insanların benimsediği bir şey koymuyorsun ki ortaya. Dolayısıyla, dediğim gibi, buraya gelen de cepleri boş olarak gelmiş oldu. Onu da söylemiş oluyorum vesileyle.

Bugün açık yüreklilikle söylüyorum ben bunu; işte emperyalizm, sistem, rejim vesaireyi biz soldan öğrendik… Bakın söylüyorum, soldan öğrendik. Dünyada gelen bu felsefeler içinde en kapsamlı olanı da, yâni her şeye cevab verme niyetinde olanı da budur. Şimdi, cevab verme niyetinde olmak başkadır, cevab verebilmek başkadır, bu kadar kapsamlı görüldüğü için çöktüğü de ayrı bir bahistir; onlara girmiyorum. Ama sistem, rejim filân, buradan öğrenilmiştir. Şöyle bir örnek teşkil etmeli bize: Geçmişte hangi fikre, şu ânda nereye mensub olursan ol, –tabiî fikircileri fikre harekete geçirmek için bunlar- geçmişte bütün olanlar da bu hâlihazıra tecrübe verisi olarak katılacak. Yâni şu, şunlar, faydalı oldu; faydalı olduğu için hâlihazıra katkıdır. Şunlar, olmamıştır; bunlar da olmamışlar faslından tecrübe edildiği için damgalanmıştır; bu anlamda yine faydalıdır. Bu mânâda, herkesin kendini bağlayacağı bir vahid-i kıyas… “Herkesin kendini bağlayacağı vahid-i kıyas” derken, biraz sanki böyle aslan… Şahsiyet anlamında söylüyorum, fikir anlamında söylemiyorum. Fikirde aslan payı zaten bizdedir; biz Müslümanız ve bugün dünyanın da başka… (Salonda büyük bir alkış tufanı kopuyor.) Başka bir şansı da yoktur, nitekim bu her plânda gözükebilir…

Şimdi mesele şundan ibaret; bugün -misâl söylüyorum- Marks dedik, Engels dedik, Hegel dedik ve bunlar felsefeci. Dolayısıyla, o felsefecilere nisbetle şöyle bir kalabalık… Einstein’ın hiç öyle bir kalabalığı yok. Einstein’ın hiç kalabalığı yok ama o kıymetteki adamlardan Einstein’ın hiçbir eksiği de yok, fazlası var, anlatabiliyor muyum? Bunu da bir psikolojik doz gibi söylüyorum, sanki hani bütün marifetleri kendine, ondan sonra biz, “sen oldun da kimse sana olmuyor”… Şöyle bir hâdise vardır, hayatın realitesi de budur; yâni, her parça bütün üstüne örtülüdür hayatta. Şöyle parça parça tasnif ediyorsun ya, aslında her parça bütün üstüne örtülüdür.

Romancılardan Balzac… Güzel bir şey duydum televizyonda, diyor ki; “şu vaziyetlerde, ihtiraslı bir genç olarak Paris’e geldi. Tanıdığı yok, bilmem neyi yok, fakat o zamanın şartlarında zengin muhitine de kendini kabul ettirebilmek için çeşitli atraksiyonlar yapan genç bir insan… Ders veriyor, bir taraftan da yazı yazıyor… Bir müddet sonra farketti ki, kendisi dünyayı fethedebilir ve nitekim fethetti de!”. Şimdi, tâbir şu bakımdan hoşuma gitti; “dünyanın fethi” demek, ille toplar, gülleler, kılıçlar, bombalar filân demek değil… Herkes, insan olarak -kimse kimseye benzemez- bu dünyaya yayılan bir genişliktedir aslında da, bünyesinde var da, bunlar örtülü kalmıştır. Anlatabiliyor muyum? O örtülü kalmışlığı açabildiğin kadar tekâmül diyorsun, açılmamış olduğu kadar da olmamış diyorsun. Tabiî, bunu söylediğin zaman, orada irade meselesi giriyor, iradenin bunu yüklenebilmesi meselesi giriyor, vesaire, başka mesele… Özellikle genç arkadaşlara söylüyorum; böyle günübirlik fantezi şeylerle günü kurtarma adına değil de, hakikaten ciddi olarak girdiğiniz zaman, böyle değişik mevzularda -inşallah Allah onu nasib eder- hepiniz dünyayı fethe namzetsiniz. Şimdi bu çerçevede diyorum ki, biz hiç kimsenin hiçbir emeğini zayi etmeyeceği bir sistem sunuyoruz!..

Herhâlde bu, takib edenler için daha kolay anlaşılmıştır… Burada tabiî ki vulgarize ederek konuşuyoruz, bunlar sadece konuşmayla olmaz tabiî; ama bir ipucu olabilir.

Şimdi, “Adlî Tıbb” mevzuuna geliyorum; insan, maddî olarak, kâinatın unsurlarından yaratılmıştır. Kâinatın unsurlarından yaratıldı demek, hani kâinatta temel dört unsur, tabiî bunu 40 bine çıkarırsın ama mevzu o değil; temel dört unsur… Şimdi bu dört temel unsur, çeşitli biçimlerde geldi, bende et oldu. Şimdi ben, neticede bu kâinatın unsurlarından mamulüm. Bu vasfımla ben, maddî olarak da kâinatı temsil ediyorum. Bunun dışında, -belki bizi takib edenler görüyordur- hani o yıldızların insan bedenindeki tesiri… Çevrecilik filân diyorsunuz ya bugün, bakın “çevre” aslında ne kadar geniş, yıldızlar kadar geniş… Şimdi çevrecilik oradan geliyor, geliyor, geliyor, bizim kapımızın önüne kadar geliyor; ama çevreciliği de bir mantığa bağlamak lâzım, onu demek istiyorum. Anlatabiliyor muyum? Çevrecilik de yerde kalmasın. Bir şeylere de âlet olmasın… Aynı o genç gibi, -bunu da samimî ifadeler olarak alın, bana karşı olanlar da olabilir- ben meselâ çevrecilikte bu tür reel bir şey görmüyorum da; hani o “biz bundan memnun değiliz, ne olması gerektiğini de bilmiyoruz, ama sizin göreviniz de bu zaten, bunu bulmak” diyen genç gibi, bir rahatsızlık ifâde ediyor o bahaneyle… Bakın, çevrecilik boş şey demiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın, onu demek istemiyorum…

Bir de çevreciliğin bazı enayi tarafları da var, lâf arasına haydi onu da sıkıştırayım. Şimdi meselâ bu nükleer vesaire şeylerin zararları görülmüş ve adam orada nükleere karşı –diyelim- yeşiller olmuş… Şimdi bu buna karşı çıkarken haklı; haklı çıkarken, bir de dünyanın [koruculuğuna] da soyunmuş oluyor. Tamam, burada hepimiz beraberiz ama şurada da yürüyen bir zaptiye var yâni… Yâni kendine öyle bir misyon seçme de var. O da güzel, ona da bir şey demiyorum. Ama şimdi bizim mahkûmiyetimiz -misâl olarak söylüyorum bunu- nükleer olmamasından dolayı. Oradaki, -hani denizleri kirletmeyin filân diye kendi yurdundan başladı ya kavgaya- onlarda faydalıyken, bizde “nükleer kurulmasın” diye kavga yapıyor. Bir taraftan da bunlar emperyalizme karşı!.. Neyin emperyalizmine karşısın sen?.. Bunların hepimizin ortak derdi olması lâzım değil mi?… Burada şu şu şu devletin şeyi var da bizde niye yok?… İşte “evrensel ilkeler” filân… İyi tatlım da bu evrensel ilkelerin içine bunlar niye girmedi, öyle değil mi?.. Bu evrensel ilkeler palavrasını da bir tarafa bırakalım; “evrensel ilkeler” diye bir şey yok, hâkim olanın koymuş olduğu kurallar var! Uyarsan uyarsın, uymazsan uydururlar! Bu kuralların mânâsı budur… Meselâ ben bunları “Başyücelik Devleti”nde de yazdım; demokrasi diye zorlama diyorum… Yâ adam dünyanın öbür tarafından tanklarıyla uçaklarıyla geliyor, bu adamı demokrat yapacak!.. Şimdi, “Yeni Dünya Düzeni” kurulacaksa, biz de diyoruz ki, buradan başlasın!.. (Salondan alkış sesleri yükseliyor.)

Bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Burada kimseyi incitmek niyetinde değiliz. Bir de, bir nev’i palavradan efelik yapıyormuş gibi olmak da istemeyiz. Yâni, arkadaşların kendileri de dahil, böyle garib bir şekilde bir tuluat hâlinde doğdu. Haliç Kongre Merkezi’ni idare edenlerin bir iyi niyeti gibi bir şey oldu… Fakat şu var, bu toplantı yapılmayabilirdi de. Ben şimdi bizzat geldim, bu toplantıda, yahut sohbette şöyle konuştum, böyle konuştum gibi olmasın iş, böyle bir palavraya da yatmayalım; böyle bir müsaade verildiği için gayet tabiî onlara teşekkür ediyoruz.

Şimdi, söylediklerimizi nereye koyalım?.. (Salonun üst kısmında olan dinleyicileri ışıklardan dolayı göremediği için “biraz da yukarıdaki arkadaşları görmek istiyorum da!” diyor). Reel politika diye bir şey var, bunu kabul ediyoruz. Meselâ şunu şöyle yapsan, şuradan ambargo koyarlar, ambargo koyarlarsa, bilmem neyi bilmem ne yaparlar, bunu böyle yaparlarsa şuradan şu olur filân… Palavradan böyle ona karşı çıkalım, buna karşı çıkalım gibi ucuz şeyler, onu söylemiyorum ben… Ama şunu söylüyorum; şimdi, (esprili bir şekilde “şimdi lâfını da çok kullanıyorum galiba” diyor) burada bulunanlar aynı zamanda bu işi burada bulunanlarla yapabilecekler, öyle değil mi?.. Dolayısıyla, burada bulunanlar politik olarak şunları bunları söylerken, burada bu işleri konuşanlara da fazla müdahil olmamaları lâzım, anlatabiliyor muyum?.. Neticede, bir yönüyle hani “lider neyse, toplum odur”, bir taraftan da “hâlinize göre idare edileceksiniz.” Toplum ne olursa, lider de o olur. Yâni toplum olmadan liderin yapacağı bir şey yoktur, lider olmadan da toplumun yapacağı bir şey yoktur. Bu lider kavramı yerine, günün şartları içinde -tamam bütün partiler partiliklerini yapsınlar, o ayrı mesele ama- her partinin bize mahsus bir yüzde 10’luk rüşvetinin olması lâzım, bizim onlara altyapı olabilmemiz için. Çünkü söylenen şeyler bellidir; emperyalizme karşı olmak, işsizliğe, yoksulluğa karşı olmak, ondan sonra da insanların “ya sonra”sına hitab etmek… Senin için ölüm, hayatla biten bir şey; öbüründe ise ölüm, hayatın yâni bir sırrın iki yüzü hâlinde burada yaşıyoruz, orada yaşayacağız… Böyle bir şeydir ölüm… Dolayısıyla, bir yerde de sonsuzluk meselesidir. Sonsuzluk meselesi olduğu için de bitmeyen bir hayat söz konusudur. Herkesin kendi haklılıkları yine var, her şeyde haklılık vardır, “bu yedi, bu kemirdi, bu bunu yaptı, o onu yaptı” falan; ama asılmış gibi bunları toplumun önüne sürmesinler.

Bu arada da, özellikle genç arkadaşlar, burada maya tutturmaya baksınlar ve genç kalsınlar. Sokrat’ın güzel bir sözü var, “insanın bedeni ihtiyarladıkça, ruhu gençleşir” diyor. Şimdi İbrahim Hakkı Hazretlerinin -Üstad’ın çok tekrarladığı bir şeydir bu- kitabındaki yazılardan bir tanesi, “gençlik faziletin ve pîrlik rezaletin beyan eder.” Fakat bizim lûgat çözümlememiz içine girdiğiniz zaman, bakın buraya kaç tane mânâ sığdırılmıştır. Doğru, “gençlik faziletin beyan eder”, gençliğe yakışan da budur. Gençlik; enerjidir, düşüncedir, hakikatleri arayandır, açılandır, vesaire vesaire… Şimdi tabiî, “gençlik dalkavukluğu” yapmıyoruz; Üstadım’ın tâbiridir bu da. Şimdi gelelim, ihtiyarlık, “pîrlik rezaletin beyan eder.” Pirlik rezaleti de şudur; o zamana kadar olgunlaştı, aynı Sokrat’ın dediği gibi, “ceset ihtiyarlarken, ruh gençleşir”, şimdi öyle bir noktaya geldi ki; “aşk, rezaletin beyan etmektedir” derler, tutamaz kendini. Oraya kadar dolmuş, orada taşıyor, anlatabiliyor muyum?.. Taşkın lâfzını bilenler, bunu iyi bileceklerdir; taşkın, icad demektir, ifraz demektir, sıçrama demektir ve benzerini üretmek demektir… Yâni, oradaki “pîrlik rezaletin” derken, şöyle; şimdi bir insan var, üç lokmada doyuyor, bir tane de obur insan var, ne kadar yese doymuyor. İslâm’daki velilerin Allah’a karşı tutumları aynı odur; bir türlü doyamıyorlar… Onun için de, ne kadar yaklaşsa, bir türlü yakınlaşmıyormuş gibi de boyuna yakınıyor. Bakın biz ne kadar rahatız, değil mi?..

İlgilenen, bizi Ölüm Odası’ndan (kendisinin her hafta Baran Dergisi’nde “Ölüm Odası” başlığı altında yayınlanan tefrika eserini kastediyor) takib eden arkadaşlara şunu hatırlatayım; “Haliç Körfezi”nin ebcedi “Naka-i Salih”e denk geliyor. Fakat mevzu “Fütuhî Hikmet”… Bilmiyorum bunları size söyledim mi?.. Birkaç kelimeyle temas edeyim mi?.. Şimdi, Salih Aleyhisselâm’ın mucizesidir “Naka-i Salih”… Kendisine inanmayanların mucize istemeleri üzerine bir kayanın yarılarak, içinden bir deve ve iki yavrusunun çıkması… Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden hikmet, “Fütuhî”, fetihle ilgili… Yâni fetih onun üstünden gerçekleşiyor aslında, çünkü onun için olan bir fetih… Doğrudan doğruya Allah’ın lütfudur, zaten mucize de odur… Burası önemli arkadaşlar, birkaç kelime de bundan söyleyelim: Salih Aleyhisselâm’da, “Kendinden Zuhur” hikmeti tecelli ediyor. Zaten inanmayanların mucize istemesi üzerine olan bir hâdise bu. Kendinden zuhur hikmeti; emir Allah’tan, oluş kendinden… “Oluş kendinden” dediğin zaman, sen bir taraftan hür olduğunu hissediyorsun, bir taraftan da bağımlısın. Bu hürlükle bağımlılık nasıl bir araya geliyor?.. Bugün, kuvantum fiziğinde de aynen bu türlü sorulan bir hâdise… İhtimaller âlemi, kuvantum fiziği tamam; fakat bu ihtimaller âlemini birleyen ne?.. Birleyen, bu ihtimaller âlemine nisbetle zorunluluk; zorunluluk olmasa bu olmaz, hani mutlak olmasa bu olmaz diyoruz ya! Peki hem ihtimal hem zorunluluk nasıl bir araya geliyor? O da yaratmaya mahsus bir şey. Şimdi orada şöyle bir hâdise çıkıyor: “Ben insanın en büyük sırrıyım, insan benim en büyük sırrım.” İnsanî hakikat, Allah’ta saklıdır; Allah’ta saklı olması da bizim ebedî olarak var kalacağımızın teminatıdır. Çünkü biz ebediyyen Allah’ta saklı olana erişemeyeceğiz. Çünkü oraya erişmek, Allah olmak demektir. Anladınız değil mi?.. Bu da bizim, ebediyyet teminatımızdır…

Bakın, hangi fikre mensub olursanız olun, bu bir metod olarak çok önemli. “Başkasının nefsiyle ilgilenmekten rahat bulur” diyor; Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden hikmet, Kendinden Zuhur. “Başkasının nefsiyle ilgilenmekten rahat bulur.” Şimdi başkasının nefsiyle ilgilenmekten kasıt şudur; ben sizinle temasa geçtiğim ândan itibaren, ben bir varlığım, siz de bir varlıksınız ve ben böyle karşı karşıya geçtiğim zaman, sizi kendileştirebildiğim zaman rahat ediyorum. Bizim eşyaya tahakkümümüz de budur zaten, eşyayı kendimize işe yarar hâle döndürüyoruz, “benleştiriyoruz”. Meselâ, bizim yaptığımız işin karikatürüdür makinenin yaptığı… Bizleştiriyoruz… Uzatmayalım, meselâ biz diyoruz ki; İBDA, İslâm tasavvufuyla Batı tefekkürü arasında kanatlarını açmıştır. İkinciyi birinciye mâlederken, süzgeçten geçirirken, birinciyi de bağlanacağı ipuçları hâlinde çeker… Bir ucumuz Mutlak’a bağlı, bir ucumuz insanî hakikatimize bağlı… Başkasının nefsiyle ilgilenmekten rahat bulan; bunun Türkçesi, “başkasının fikrini hesaba çekebilen”dir. Nefs deyince lâf karışmasın diye söylüyorum… Şimdi ben buradayım, benim şöyle bir fikrim var; ben bunu yendim, bunu da yendim, bunu da yendim ve en sonunda dönüp kendine diyorsun ki; “iyi güzel ama ben kendimin doğru olduğunu nereden bileyim?” Bunlara bizim arkadaşlar âşinadır… Şöyle; “Mutlak” olmalı ki benim doğru olduğumu söylesin, yoksa o söyleyen de izafî olacak… İşin bu tarafını bırakın, her fikir, kendinden olmayanları bu şekilde hesaba çekmeyi denesin, anlatabiliyor muyum?.. Roger Garaudy, neticede, İslâm’ı, Marksizm önünde hesaba çekerken, yâni yapması gerekeni yaparken -yâni Türkiye’de bizimkilerin yapması gerekirken-, İslâm’ı hesaba çekerken karşılaştığı şeylerden dolayı Müslüman oldu. Şimdi çok basit bir lâf, bize çok hitab etmez. Diyor ki; “Hazret-i Ömer deveyle giderken, devesinden inmiş, kölesini bindirmiş; işte aklın devrimi budur” diyor. Bizde, bu kadar basitçe söylenmiş sözleri basitliğinden dolayı anlayamamak gibi bir basitlik var. O yüzden, büyük giriftleri de kaçırıyoruz biz…

Meselâ, dikkat edin, hepimize hitab eden bir şey aslında bu, çok da iyi anlaşılmış şeyler değil: Firavun, Musâ Aleyhisselâm ile karşılaştırıyor kendi büyücülerini. Lâtifleştiği gittiği zaman, her şey hayâl maddesinden yapılma…

En sağlam bildiğimiz, maddedir; beş duyuyla aldığımızdır. Maddeden başlıyoruz, sonra bitki başlıyor, sonra hayvan başlıyor, hayvanda nefs var ve bedenimizle biz hayvanız, yâni bedenimizle hayvandan bir farkımız yok. Hattâ o kadar ki, meselâ “nefs-i natık”, konuşan nefs, insanın ayırıcı vasfıdır derler, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri diyor ki; insanın konuşan olması, onun için ayırıcı vasıf değildir, çünkü her varlığın kendine mahsus bir anlaşması var, konuşmak o zaten. Başka türlü topluluk olamaz ki; karınca yuvalarından tut, şeylere kadar, hepsinin böyle bir anlaşması var. Her neyse, insana geldiğin zaman, insanda ayırıcı vasıf, doğrudan doğruya, akıl sahibi olması, fikir sahibi olması… Buna sağlamlık olarak baktığın zaman, gittikçe zayıflayan en zayıf halka insan; ve insanın en zayıf tarafı da fikir… Onun için de dikkat edin, meselâ -ne kadar beğenirseniz beğenin- şurada bir şiir var, burada da şöyle bir mimarî saray var. Kimse şiiri tercih etmez bu saray varken, anlatabiliyor muyum?.. Çünkü orada kondurulmuş bir nesne var. Onun gibi, varlık tabakaları da böyle geliyor, geliyor, geliyor; nesneden uzaklaşmaya başladığın zaman, senin fikrinde de gittikçe zayıflama başlıyor. Bunun en zayıflaması da, aklın ruhlaşması, en zayıfı bu. Fakat şöyle bir yere geliyorsun; en zayıf dediğin nokta ruh, bedende. Efendi Hazretleri “bedende ruh olmasa da, ruh, can için alelâde sebeblerdendir” der. Ruh, canımızda irade rolü oynuyor ve insana mahsus olarak ruh zaten odur, iradedir; bedeni iradeyle ve mahlûkatı iradeyle elinin altına almak… Şimdi bizim en zayıf dediğimiz yerden, birdenbire bir bakıyorsun ki, maddeden, bitkiden, hayvandan bu tarafa doğru ne varsa hepsini tasarrufa alan bir güç doğuyor.

“En zayıf” derken… İkaz da ettim arkadaşları, tabiî ben fizikçi değilim, şimdi orada “elektrozayıf kuvvet” filân geçiyor, yâ zayıfsa zayıf de, ben anlamıyorum elektrozayıf filân. Bir de işin tuhaf tarafı, sen zayıf-mayıf diyorsun bu kuvvete; bir taraftan da o nükleerler, bu cep telefonları, bugün bütün bu kullanılan şeyler bu enerjilerden türetiliyor. Bir taraftan “zayıf” diyorsun, bir taraftan atom bombası da bundan yapılıyor; bu ne zayıf?.. Hâlbuki oradaki letafetin, şu kabalıktan daha kuvvetli olduğunu bilmek lâzım. Bunun misâlini yine tarihî olarak verelim: Kral Richard’la Selahaddin Eyyûbî Hazretlerinin bir kuvvet gösterisi var. Bunlar Üstad’dan, konferanslarından duyduğumuz hâdiseler. Kral Richard koca bir kütüğü koyuyor, baltayla bir vuruşta ikiye ayırıyor. Selahaddin Eyyûbî de çıkarıyor cebinden bir ipek mendil, atıyor havaya, mendil inerken kılıcıyla ikiye bölüyor. Ve bunun filmi Batı’da çevrilmiş. Şimdi biz hâlâ, o kılıçla onu biçmenin, bu kütüğü kırmaktan daha fazla bir kuvvet, bir hüner istediğini farketmiyoruz meselâ. Cümleten hepimizin üstüne alacağı bir taş attım, bununla lâfı bitirmiş oluyorum.

Musâ Aleyhisselâm devrinde… Her şey hayâlden yapılmıştır… İşte Shakespeare’in söylediği, “biz rüyâların biçildiği kumaştanız.” Bugün her ilmin zaten müntehasına doğru gittikçe vardığı budur… O devirde meşhur olan büyücüler; yâni maddeye hâkimiyetin bu tarafı, bu kadarı… Bunlar da ayrıca konuşulabilir, yâni konuşulabilir derken, konuştum da burada şey yapamıyorum, vakti de tabiî aştık iyice, bununla bitirmek istiyorum ben, onun için burada kesiyorum… Büyücüler şeylerini koyuyorlar, şey oluyor falan… Musa Aleyhisselâm da emir alıyor Allah’tan, asâsını koyuyor, o da ejderha oluyor. Bu şaman vesaire şeylerin derinliğine girenler, bunlardaki fevkâlade şeyleri anlarlar. Bir de lisanda da, hoş tarafı -geçen gün bizim çocuklara baktırıyordum- İngilizce’de “vecd içindeki insan”, -bakın dikkat edin- mükemmel insan, ritler gören insan anlamına geliyor; bizde hurafe filân diye anılan bir kelimenin anlamı bu… Şimdi, ejderha o şeyleri yendi; hikâyeyi biliyorsunuz. Orada Firavun diyor ki; -bakın dikkat edin, psikoloji de budur, idrak de budur- asâyı koyduğu ânda birden ejderhaya döndüğünde Musa Aleyhisselâm’daki korkuyu görünce, Firavun anladı ki, bu ondan çıkma bir şey değildir. Yâni “bu, Musa Aleyhisselâm’ın marifeti değil” demeye getiriyor, anlatabiliyor muyum?.. “Bunu Allah yaptı”, diyor. Asâ birdenbire ejderhaya dönüşünce, Musa Aleyhisselâm da bir ân irkiliyor böyle bir şeyden. O ânda ondaki korkuyu görünce, Firavun anladı ki; “onun yaptığı, kendisinden değil, Allah’tan olan bir iştir” diyor ve “kendi iktidarının da, aslında nereden doğduğunu anladı” diyor. Şimdi, iktidarın buradan doğduğunu anlarsın da, o iktidara ters davranışta bulunursun; bu ayrı mesele. Sonra Firavun’un Müslüman olup olmadığı tartışılan bir hâdise, ama dikkat edin bakın, korkusundan anlıyor Musa Aleyhisselâm’ın mucizesinin ondan gelmediğini…

Şimdi sen “şaman” diyorsun, anlaşacak kimsen yok; bugün psikolojinin yerini aldı. “Put” diyorsun, putun ne olduğunu bilen yok. Şöyle; put şudur: Hepimiz neticede kendi varlığımızı koruyoruz, fikir vesaire de neticede bu gayretten doğan bir şey. Allah düşüncesinin dayandığı da budur, bununla baki oluyoruz. Ama orada herkesin idrak etmesi gereken bir şey var; şimdi ben inanmıyorum ve burada fikir beyan ediyorum, elbette beyan ettiğim fikri seviyorum, yâni kendi fikrimi seviyorum, o fikri seveceğime. Putperestlik demek; yâni zaten bir şeyi şekilden oymakla, kendi fikrini beğenmek arasında bir fark yoktur put olması bakımından. Putperest belirli şeylerle karşılaşıyor, bu bir “simgeye” dönüyor, put diye buna diyorsun. Aslında put, bunu yapandır, bunu yapan düşüncedir. Dolayısıyla, sadece insana dayanan düşünce, putperest düşüncedir. Yâni putun mânâsını iyi anlayalım. Orada da şöyle bir hâdise doğuyor; biz hikmeti hikmet olarak sevmiyoruz, biz hikmeti Allah için seviyoruz. Burada mevzu şudur: Biz hikmeti hikmet olarak sevmiyoruz, Allah için seviyoruz; Allah’a yakınlaşma mevzuu olduğu için. Öbürü ise, hikmeti hikmet olarak seviyor. Daha fazla da konuşmayalım, lâf lâfı açıyor çünkü.

Arkadaşlar, hepinize çok teşekkür ediyorum…

*  Aylık Dergisi’nin Mart-Nisan 2015’de 125. ve 126. sayılarında yayınlanan konferans ses kaydı çözüm metninden yararlanılmış olup, Akademya tarafından son hâli verilmiş olan bu ses kaydı çözümünde, konuşma dilinin yazı diline nakledilmesine çalışılmıştır. Konferansın orijinal video kaydı internette mevcuttur.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz