Başyücelik Milleti

0
263

TEMEL BİLGİLER

Millet kelimesi aslen Arabça olup (Ar: ملة), “din veya mezheb; bir din veya mezhebe bağlı olan cemaat” ve izlenen, gidilen yol” mânâsında kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Millet” kelimesi 15 yerde geçer ve hepsi de –hak ve batıl olmak üzere- “Din” anlamında kullanılır. Allah, Hicr Sûresi 5. âyette buyurdu ki; “Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.” Yine ayrıca şu âyetlere de müracaat edilebilir. (Âl-i İmran 95; en-Nahl 123; Sa’d 7; el-Bakara 120; el-A’raf 88, 89; Yusuf 37; İbrahim 13; el-Kehf 20)… Yine Efendimize ait hadislerde de “Din” anlamında kullanılan Millet sözcüğü, bir dinin mensubları arasındaki grubları “mezheb-fırka” tarif içinde kullanılmıştır. Kütüb-ü Sitte’den bir misâl; Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) buyuruyor ki, “Ahdin bozulması: Hangi millet Allah ve Resûlünün ahdini (yani düşmanla yaptığı anlaşmayı) bozarsa, Allah Teâla Hazretleri o millete, kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve ellerindeki (servet)lerin bir kısmını onlar alır.” (7170) Yine ayrıca şu hadislere de müracaat edilebilir: Müsned II, 332; IV, 102; Ebu Davud, Sünnet I; Tirmizî, İman 18…

Osmanlı Türkçesinde 20. yüzyıl başlarına kadar aynı anlamı koruyan Millet kelimesi, 19. yüzyıl ortalarından itibaren Fransızca-İngilizce “nation” kavramını karşılayan bir kelime olarak kullanılmaya başlanmış ve dilimizi tahrif eden bir mânâya dönüştürülmüştür. Latince kökenli olan “nation”, kök anlamı itibariyle “aynı atadan gelenler topluluğu” demektir. Oysa aynı kavram Türkçe’de, kavim veya aşiret kelimesiyle ancak karşılanabilir. Moğolca’dan alınan “ulus” kelimesi ise, 1932 yılında aynı kavramın Kemalistlerce kullanılan karşılığı olmuştur. Bu kavram, Moğol dilinde “siyasî amaçla bir araya gelmiş olan boylar konfederasyonunu” ifade eder, oysa Millet kavramı bu mânâdan kat kat daha geniş, daha zarif ve kuşatıcıdır.

Diğer taraftan tarif olarak Millet; aynı toprak parçası üzerinde yaşayan, din, kültür, dil, duygu ve düşünce birliği olan; içtimaî zorluklara ve tehlikelere birlikte tepki gösteren toplumun adı… Her kavmi, ırkı, fırkayı kendinde terkib eden, harmanlayan, benzeten, yakınlaştıran, sevdiren bu anlayış, İslâmî mânâya uygun olarak bizim de benimsediğimiz bir tarif…

Irk yahud kavim ise; kan, doku ve biçim olarak birbirlerine benzeyen insan” keyfiyetinin dış yüz cebhesi; “insan”a giydirilmiş, kabuk elbise…

Irkçılık; genel olarak çeşitli insan ırkları arasındaki biyolojik farklılıkların kültürel veya ferdî meseleleri de tâyin etmesi gerektiğine ve tabiî sebeblerle bir ırkın (çoğunlukla kendi ırkının) diğerlerinden üstün olduğuna ve diğerlerine hükmetmeye hakkı olduğuna duyulan inanç veya bu değerleri kabul eden doktrin… Irkçılık, sosyal ayrımcılığı, ırklar arasında fark gözetilmesini ve soykırıma kadar varabilen şiddeti haklı göstermektedir…

Irkçılık genel hatlarıyla incelendiğinde, aynı kanı taşıyan, aynı dili konuşan ve aynı soydan gelenlerin, kendi soyundan gelenleri her hâlükârda sevmesi, başka soylardan gelenleriyse aşağılaması olarak algılanır. Bu durum ırkçılığın psikolojik, sosyal psikolojik ve psikanalitik problem olduğunu ve bir “hastalık” olarak ele alınması gerektiği gerçeğini sergiler…

Yahudi; yeryüzünün en ırkçı ve kavmiyetçi topluluğu, kendisine vehmettirdiği “üstün millet-üstün ırk” teranesini büsbütün dünya insanına kabul ettirebilme idealinin sahibi… Her devrin haini yahudi, kendi dışındakileri, yahudi dili, anlayışı ve inancı çerçevesinde yönlendirebilmek, düşündürebilmek ve idare edebilmek için, milletlerin arasına veya imparatorlukların içine “ırkçılık” hastalığını bulaştırmıştır. Bu hastalığın tek sebebi yahudi değildir elbet, fakat belki en büyük sebebi olduğu da bariz bir hakikat.

TARİHÇE

 1789 Fransız İhtilali’nden itibaren Batı toplumlarında görülen “Her ırkın kendi devlet örgütlenmesini gerçekleştirmesi” anlayışı, bizim gibi âdeta yetmiş farklı kavmi ve anlayışı “müşterek paydalarla” bir arada tutan milletlerde ciddi bir problemin başlangıcı olmuştur. Kavim olarak varlıklarını Millet anlayışımızın İslâmî temelli ve geniş çerçeveli korumacılığında sürdüregelen ve aynı inanç birlikteliğinde binlerce yılımızı ve muhteşem fetihleri paylaştığımız, dünyanın en ileri medeniyetlerini kurduğumuz “Din-Millet” kardeşlerimiz; “Dil” farklılığı, “Etnik” farklılık davalarıyla, bilerek veya bilmeyerek, insanlık tarihinin en büyük trajedilerine yol açtılar. Balkan kavimleri, Kırgızlar, Çeçenler, Türkmenler, Arablar, Kürtler, Ermeniler ve hepsinden önemlisi Türkler, bu, yüz yıllık trajedinin baş aktörü oldular.

Avrupa tarihindeki ilk milliyetçi hareketlere Napolyon’un işgali (1804-1815) altındaki Almanya’da rastlanır. 1848’de Avusturya İmparatorluğu’na karşı ayaklanan Macarlar, daha sonra Çekler ve Sırplar, milliyetçilik akımını Orta Avrupa’ya taşıdılar. Bu durum 1821’de Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanan Yunanistan, Avrupa’nın milliyetçi çevrelerinde hiç vakit kaybetmeden destek buldu. 1860-1870 yılları arasında gerçekleşen İtalya birliği, devrimci milliyetçiliğin en büyük zaferlerinden biri olarak algılandı. 1870’lerde Rusya’da doğan Pan-Slavizm akımı, yayılmacı milliyetçiliğin ilk misâlleri oldu.

20.yüzyılda (“ulus-devlet” dedikleri anlamda) “kavim-devlet” veya “millet-devlet” kurma çabaları gerekçesiyle, binlerce yıldan beri yanyana ve içice yaşamış toplumlar, “millî kurtuluş” adına çokmilletli emperyalist güçlerin ve dünya üzerinde otoritesini genişletmek isteyen yahudi kavminin tahrikleri ile birbirlerine karşı düşmanlığa ve bağlı oldukları devlete karşı isyanlara başladılar. Ancak beklenen “millet-devlet” anlayışı ümid edileni vermeyince, bu defa aynı milletler yâni aynı “ulus”lar katliamlara, sürgünlere maruz kaldılar. 1920-1930’larda İtalyan Faşizm’i ve Alman Nazizm’i ve 1910-1950 arasında yahudilerin Arab soykırımı, 20. yüzyıl milliyetçiliğinin en trajik misâlleri olarak dünyanın hafızasında yer edindiler.

Nitekim, ırkçılığın dünya çapında yükselişe geçtiği 1930’lu yıllarda Türk milliyetçiliğinin de şiarı “Kemalizm istibdadı, tek ulus, tek adam, tek bayrak, tek parti” idi. 1933′ten sonra İstanbul Üniversitesi olan Darülfünun’da kurulan ilk bölüm “antropoloji” bölümüydü. Gaye, ırkçı Kemalist anlayışa bilgi ve teferruat oluşturmaktı. Bu mânâ çerçevesinde, 1932′de Âfet İnan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Samih Rıfat, Sadri Maksudi Arsal, Reşid Galib, Yusuf Akçura ve Şemseddin Günaltay gibi ‘bilim adamları’ tarafından geliştirilen Türk Tarih Tezi’nin ana konusu, dünya yüzündeki tüm medeniyetlerin doğurucusunun Türkler olduğunu isbatlamaya yönelik bir teşebbüstü. Türk ırkını, ikinci sınıf bir ırk olarak gören Batılıların ve Batıcıların tahrik ettiği savunmacı bir psikolojinin eseri olan tez, sözde Türk’ü hakettiği yere oturmak davası güdüyordu. Oysa Batı karşısında ruhlarında barındırdıkları kompleksi bir türlü aşamayan Cumhuriyet dönemi aydınları, bunu psikolojik anlamda bir saldırganlığa dönüştürerek, bir nevî Batının kendine yaptığını o da Kürd’e yaparak kendini tatmin gayesi güder… Batı, Türk’e; Türk de Arab’a, Kürd’e… Nitekim daha 1930′da Adalet Bakanı Mahmut Esad Bozkurt “Bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır” diyerek bu kompleksini açık açık ifade eder. Bu tür bir ifade, Türkçülük veya Kürtçülük hastalığını iyice bünyeleştirmemiz için yürütülen psikolojik saldırılardır ki, tek kurtuluşu, “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapmamayı” şiar edinmektir.

TÜRK OLMAYAN TÜRKÇÜLER

17.yüzyılın başlarından itibaren başta İngilizler olmak üzere dıştan dayatmayla Osmanlı’da başlatılan “Batılılaşma” hareketleri, 1865 tarihine geldiğinde, Yeni Osmanlılar Cemiyeti (Genç Osmanlılar) ile örgütlü güç olarak tarih sahnesine çıkarlar. 1867 yılından itibaren Jön Türkler olarak anılan bu örgütün en faal üyelerinden biri Fransız vatandaşı yahudi Leon Kahun’dur. Bu yahudi “Leon Kahun” Türkçülüğün teorisyenlerdendir. Türk ırkçılarının temel kaynaklarından biri olan Asya Tarihine Giriş; Türkler ve Moğollar adlı kitabı, yıllar sonra Türkçülüğün Esasları eserini yazan Ziya Gökalp’ın ve Mustafa Kemal’in temel başvuru kaynaklarından biri olacaktır. Ayrıca Leon Kahun, 1876 tarihinde benzer nitelikte Gökbayrak adlı bir de roman yazmıştır.

Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden bir diğeriyse, yahudi Armin Hermann Vambery’dir. Vambery, Macaristan’ın başkentindeki Budapeşte Üniversitesi’nde 1870 yılında ilk Türkoloji kürsüsünü kurmuştur. Vambery, 1908 yılında yine Budapeşte’de açılan dünyadaki ilk Türk derneğinin de fahrî başkanıdır. Yine 1910 yılında kurulan “Turan Cemiyeti”nin de fahrî başkanlığını yapmıştır.

İttihat ve Terakki Partisi; yahudi ve masonların boy boy cirit attığı, Selanik dönmeleri tarafından yönetilen ve oluşturdukları altyapı çerçevesinde ön plâna çıkardıkları birkaç Türk ve Kürtle kendilerini perdeleyen İslâm ve Türk-Kürt-Arab düşmanı hain bir yapılanma… Türk’e Türk propagandası bu parti zamanında ayyuka çıkmış ve yine aynı propaganda neticesi karşı tepkiler gelişme ortamı bulmuştur. Türk milliyetçiliğinin öncüsü olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde Türkler kadar Kürtler de vardı, Arapkirli Abdullah Cevdet ve Diyarbakırlı İshak Sukuti bunlardan birkaçıdır. Yine aynı partinin mensubu olarak Nisan 1909’da Sultan II. Abdülhamid‘e hal’ini bildiren üç kişiden biri de, İttihatçıların güçlü ismi yahudi Emanuel Karasu idi.

Meşrutiyet havasıyla ve Rusya’dan gelen Türk aydınlarının da katılmasıyla Kasım 1908’de Türk Derneği kurulmuştur. Dernek, Yusuf Akçura, Necib Asım (Yazıksız), Veled Çelebi (İzbudak) liderliğinde, başka milliyetçi aydınlarla Mülkiye Mektebi Müdürü Mehmed Celâl‘in odasında kurulmuştur. Dernek daha sonraki faaliyetlerine Ahmed Mithat‘ın yardımıyla Yeni Gazete İdarehanesi’nde devam etmiştir. Dernek, Türk Derneği Dergisi’ni ancak yedi sayı çıkarabilmiştir. Derneğin nizamnamesinin ilk maddesine göre, dernek ilmî bir kuruluştur. İkinci maddede derneğin amacı; “Türk diye adlandırılan bütün kesimlerin tarihini ve bugünkü durumlarını, eserlerini araştırmak, böylece ortaya çıkan sonuçları dünyaya tanıtmaktır.” Derneğin üyeleri arasında İsmail Gaspıralı‘dan Bursalı Mehmed Tahir‘e, Rıza Tevfik‘e, Mehmed Emin Yurdakul‘a hattâ Agop Boyacıyan‘dan, Vilademir Gordicuski‘ye, Antuan Tıngır‘a, Rahib Karaçun‘a kadar değişik ırk ve inançtan şahısların bulunması, “derneğin ilmî ve medenî milliyetçilik prensiblerinden hareket ettiğini göstermektedir”. Dernek, Necib Asım ve Fuat Kösearif‘in vazife icabı ayrılmaları ve 1911 yılında fiilen Türk Ocağı’nın kurulmasıyla kapanmıştır. Kurucular arasında “Türk ırkçısı” Ermenilerin, Almanların, Rusların ve yahudilerin oluşuna ayrıca dikkatinizi çekmek isteriz.

Yalçın Küçük’ten özetle; 1911 yılında Mehmed Emin (Yurdakul), Ahmed Hikmet (Müftüoğlu), Ahmed Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Dr. Âkil Muhtar ve Yusuf Akçuraoğlu tarafından Türk Yurdu adlı bir cemiyet kurulmuş ve bu cemiyet aynı adla bir dergi çıkarmıştır. Bu dergi, daha sonra, Askerî Tıbbiye talebeleri tarafından 1911 yılında kurulma kararı alınan ve 25 Mart 1912’de resmen kurulan Türk Ocakları Derneği’nin resmî yayın organı olacaktır. Türk Ocağı’nın kurucuları, şair Mehmed Emin, Ağaoğlu Ahmed, Dr. Fuat Sabit Beylerdir. Derneğin ilk başkanı Ahmed Ferid (Tek)’tir. Daha sonra Hamdullah Suphi başkan, Yusuf Akçura ikinci başkan olacaktır. Derneğin hars ve ilim heyetinde ise, Halide Edib, Hamdullah Suphi, Mehmed Emin, Ağaoğlu Ahmed, Ziya Gökalp, Mehmed Fuad, Hüseyinzade Ali Bey gibi maruf ilim adamları bulunmaktaydı. Dernek üyeleri içerisinde mason sayısı da oldukça fazlaydı. Yukarıda ismi geçenlerin de yine bir çoğu mason veya Selanik dönmesidir.

Cevad Rıfat Atilhan, şair Oktay Rıfat’in amcasıdır. Oktay Rıfat’ın baba dedesi, yâni Cevad Rıfat Atilhan’nın da babası Macar Ali Rıfat BeyOktay Rıfat’ın dayısı Ali Fuat Cebesoy, teyze çocukları da Nâzım Hikmet ve M. A. Aybar. Cumhuriyet’in yolsuzluktan düşürülen ilk bakanı da Ali Fuad Cebesoy’un babası, zamanın Bayındırlık Bakanı İsmail Fazıl Paşa… Hayat bu, yarım kalan Bayındırlık Bakanlığı işine daha sonra da; İsmet İnönü zamanında oğlu Ali Fuad gelir. Ali Fuad, Mustafa Kemal gibi, İttihat ve Terakki içinde Cemal Paşa yanlısıdır, yani Enver’e karşı olan grubtan… Mustafa Kemal ile Harbiye’den sınıf arkadaşı.

Tarihten bir yaprak; Türk Ocağı’nın faaliyetlerinden bir sahne: «Ankara’da Türk Ocağı’nda düzenlenen ilk balo çok sönük geçmiş, davetliler duvar boyunca dizili koltuklara dizilerek, havadan sudan konuşmuşlar, Aydemir‘in anlattığına göre balo “herkesin sus pus sıralanıp oturduğu, sessiz, hareketsiz hattâ kadınsız bir mevlüd okuma toplantısına” benzemişti. İkinci baloyu bizzat M. Kemal düzenlemiş, çağrısına yalnızca üç kadın, Yakub Kadri, Falih Rıfkı ve Ruşen Eşref‘in eşleri olumlu cevab vermişti. Ama Yakub Kadri‘nin eşi, M. Kemal‘e şöyle seslenmekten kendini alamamıştı: “Paşam, bu inkılâbın kurbanları yalnız bizler miyiz? Hani yaver beylerin, mebus beylerin, vekil beylerin hanımları?” Bu balolarda ortalıkta kadın görünsün diye barlardan kadınlar getirilmiş, ancak Türk hanımların toplantıyı terk etmek istemeleri karşısında, kadınlar apar topar geriye gönderilmişti. M. Kemal, bu direniş karşısında erkeklerle kadınları bir arada dansa zorlamak için gücünü ve yetkisini kullanmaktan çekinmemiştir. Cumhuriyetin ilânının yıldönümlerinden birinde verilen ve yabancı temsilcilerle birlikte devlet yüksek yöneticilerinin de çağrılı olduğu bir baloda üniformalı subayların dans etmediklerini gören M. Kemal, bunun sebebinin kadınların dans tekliflerini geri çevirmeleri olduğunu öğrenince, yüksek sesle kadınlara hitaben “Şimdi emrediyorum! Hemen salona dağılın! Marş marş! dansedin” şeklinde seslenerek kadınların dans etmesini sağlamıştı.»

Cumhuriyet döneminde öne çıkan biri de, yahudi Avram Galanti’dir (Soyadı Kanunu sonrası Bodrumlu). Üniversitelerde profesörlük yapan Galanti, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bir dönem CHP’den, bir dönem de bağımsız olmak üzere iki defa milletvekilliği yapmıştır. Türk ırkçılarından çok daha ırkçı bir “çizgi” tutturan Galanti, Türkiye’deki tüm kavimlerin asimilasyonunu savunmuş, bugünkü “ırkçı” anlayışın teorisyeni olmuştur. Galanti bir yazısında da Tevrat’tan yola çıkarak, Yasef’in oğullarından Togarma’nın Türkler olduğunu dile getirip aklınca Türklükle yahudiliği birleştirmeye çalışacak kadar gözü dönmüş bir Türk! ırkçısıdır.

Milliyetçiliği sistemleştiren Ziya Gökalp’i yetiştiren Moiz Kohen adlı Selanik yahudisi, Munis Tekinalp takma adıyla Osmanlı’nın fikrî yapısına şekil vermeye çalışmıştır. Kohen, Mustafa Kemal’in “fikir babam” dediği Ziya Gökalp’i yetiştirerek Türk “ulusalcılığını” güçlü ve örgütlü bir akım hâline getirmiştir.

Lozan’dan laik bir Cumhuriyet çıkaran ekibin danışmanı da haham Haim Naum’du. Türkleri, milliyetçileştirerek İslâm dünyasından koparmak, böylece ümmeti parçalayarak zayıflatmak ve İsrail’in kuruluşunu kolaylaştırmak isteyen mahut yahudinin, bu istikamette girmediği kılık, söylemediği ifade ve etrafında gezmediği tip kalmamıştır.

Cumhuriyet döneminde “Türk’e Türk propagandası”; her türlü muhalefetin ve İslâm’dan söz etmenin dışlandığı, “Kürt, Ermeni ve Rum” düşmanlığına dayalı siyasî bir kaleye dönüştürülür. Bu şekilde, Kemalist milliyetçiliğin veya Türk’e Türk propagandası şeklinde beliren milliyetçiliğin sınırları belirlenmiş olur. Bu dönemde, Batılılaşmaya, Avrupaî yabancılaşmaya, yahudileşmeye tüm kapılar ardına kadar açılır, fakat Arablar, Kürtler, Ermeniler ve Yunanlılarla yakınlaşmaya asla izin yoktur. Türk giyimi değiştirilir, Türk hukuku değiştirilir, öz be öz Türk dili değiştirilir, yerine Türk’e ait olmayan kelimeler, kazık gibi alfabeler getirilir, itiraz edene Türkçülük maskesi ile saldırılır ve bütün bunlar şu kötü, bu hain, o bölücü, falan şöyle, filân böyle denilerek yapılır ki, böylece bir taşla iki kuş vurularak yapılır. Bu şekilde hem Türklerin Batılılaşması kolaylaştırılır, Türk’e kendi tarihi, kültürü, dili unutturulur, hem de Türk’ü birbirine kırdırarak gerçek Türk mahkûm edilir, idam edilir, itibarsızlaştırılarak gözden düşürülür.

KÜRT OLMAYAN KÜRTÇÜLER

Londra, Selanik, Budapeşte, Paris ve İstanbul gibi merkezlerde Siyonist–Mason tarzıyla pişirilen Türkçülük benzeri “Kürtçülük” veya “Kürt milliyetçiliği” de, Siyonist-Batı’nın emelleri doğrultusunda 1980’lerden beridir Güney Kürdistan’ın Barzan mıntıkasında geliştirilmektedir. Bu dönemin Çekiç Güç adı altında işgal güçlerinin ülkemize yerleştiği döneme denk geldiğine dikkatinizi çekmek isteriz. Bunun akabinde Türk’e kurulan aynı tuzak Kürd’e de kurulmuş ve Kürd de aynı tuzağa aynı şekilde düşmüş-düşürülmüştür. Bugün Kürtçü milliyetçiliğin ana merkezleri Erbil (Hewlêr) ve Süleymaniye’dir. Artık Kürt kimliğinin, Kürt şal, şepik ve kefiyesinin altında yahudi takkesi ve cübbesi vardır. Merak edilen, Kürtlerin Haim Naum’u kimdir? Moiz Kohen’i kimdir? Bugün Kürtleri yönetenler gerçekten Kürtler midir? Kürtler de bunun hesabını yapmalıdır? Yarın kripto yahudiler Kürtçü gömleklerini çıkarırken görüldüğünde, olan yine Kürt milletine olacaktır.

Siyonist emeller doğrultusunda dünyanın en büyük palavrasını yâni “Kürt yahudiler” tezini ortaya atarak hem Kürtlük şuurunu kirletmeyi hem de Müslümanlarla Kürtlerin arasını açmayı hesablayan yahudi, Kürdistan’da her türlü pisliği bu “söylem” üzerinden gerçekleştiriyor ve yine Kürtlere birçok isteğini bu provokatif fikir üzerinden yaptırtıyor. Bunun için yahudi, İsrail’de, başkanlığını Habib Şimoni diye bir yahudinin yaptığı “İsrailli Kürt Yahudileri Millî Örgütü” (The National Organization of Kurdish Jews in Israel) adlı bir örgüt kurduruyor. Ve, 90 bin soydaşının Kürdistan’dan göç ettiğini iddia ederek, o topraklar üzerinde söz sahibi olduğunu ve bu vesile ile kültürel yakınlık bulunduğunu ilân ediyor.

Ve bu tezlerini güçlendirme adıan Barzanî ailesinin “yahudi” olduğu iddia edilir ki böyle bir ihtimal olmadığını, Kürt-İsrail Dostluk Birliği Başkanı ve Kürt-Yahudi Kültür Merkezi’nin kurucusu Dr. Mote Zaken, Molla Mustafa Barzanî‘nin İsrail’le ve yahudilerle ilişkisi çocukluk arkadaşı Havaco Kano aracılığıyladır. Barzanî ailesi ile Barzan lakabını alan yahudiler arasında herhangi bir kan bağı yok” diyerek reddeder. Barzanîler yahudi değildir ama, yahudiye hizmette kusur etmeyen hainlerdir. İsrail’le içli dışlı olmanın getirdiği durumun sonucu olarak, Barzan aşiretinden binlerce Kürt İsrail’de, Amerika’da Batıcı eğitimden geçirilmiş ve Irak’ın Kürt bölgesine gönderilerek orada Amerika ve İsrail menfaatleri doğrultusunda devletleşmeleri sağlanmıştır. Talabanî’nin de durumu farklı değildir. “Türk yahudiler” tezi ne kadar saçma ise “Kürt yahudiler” tezi de o derece saçmadır… Yahudi yahudidir, Türk’se Türk’tür… İşbirlikçilik, ihanet, hizmetkârlık ayrı bir şeydir.

TÜRK’E MÂLEDİLEN IRKÇI OLAYLAR

Varlık Vergisi Yasası

Varlık Vergisi Yasası, Türk ırkçısı gözüken yahudi ırkçıları tarafından savaş finansmanı gerekçe gösterilerek, büyük bir servet transferinin aracı olarak kullanılmıştır: Rumların zenginlikleri “Müslüman-Türk” kimliğindeki Sabetayistlere aktarılmıştır. Yahudi asıllı yöneticilerin hatıralarından ve Sabetayist yazarların verdikleri belgelere dayanarak, “Varlık Vergisi” Türkiye gizli (kripto) yahudileri tarafından teorize edilmiş ve uygulanmıştır.

Varlık Vergisi’yle birlikte, İstanbul’un en güzel apartmanları ve özellikle tekstil fabrikaları el değiştirir. Fabrikaları ve apartmanları ellerinden çıkanların hepsi gayrimüslimlerdir. Varlık Vergisi uygulamalarına bakıldığında, gerçekten, Müslüman Türk kimliğindeki yahudiler kısa sürede anormal derecede zenginleşmiş; fabrika, apartman, işhanı vb sahibi olmuşlardır. Bunlar bugün Türkiye’deki ekonomipolitiğe tam olarak hâkim olmuşlardır. Örneğin Vehbi Koç, Sabancı ailesi, İSKİ yolsuzluğunu yapan Bezmen ailesi, Kadir Has, Cumhuriyet Gazetesi sahibi Karay yahudisi Yunus Nadi, İsmet Paşa‘nın kardeşi Hasan Rıza bunlardan sadece birkaçıdır. (Yalçın Küçük, Gizli Tarih, s: 243, 248)

Yalçın Küçük’e göre, Varlık Vergisi’ni icra eden heyet Sabetayist idi ve asıl zenginliklerini, Varlık Vergisi’ne borçludurlar. Bu uygulama, kripto yahudilerin Türkiye’deki ikinci servet birikimi harekatı idi. Birincisinde, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşunda yenilenlerin ve ülkeden kovulanların arazi, mülk, fabrika ve altunlarına el koymuşlardı (Gizli Tarih, s. 246)

Ermeni Meselesi

Ermeniler, son iki yüzyıldır, hem yahudilerin hem de Batının içten ve dıştan sürekli taciz, tehdit ve tahriki altında yaşamaktadırlar. Bu ise genelde Siyonist Batı’nın ‘diaspora’ kılığı ile Ermeni’yi “Türk’ten uzaklaştırma – Türk’e düşman etme” gayreti ile gündeme gelmektedir. Bugün Paris’te, Amerika’da ve Ankara’da; Tel-Aviv’de plânlanan programlar-projeler uygulanmaktadır. Ermeni Diasporası’nın da kullanıldığı bu proje boyunca, Türkiye ile Ermenistan’ın yakınlaşması veya uzaklaşması yahudinin keyfî iradesine ve millî çıkarlarına bağlı kılınmıştır.

Türkler ve Ermenilerden edindiği Batıcı işbirlikçiler ve Taşnaksutyun artıkları ile Türk-Ermeni düşmanlığını körükleyen ve İttihat ve Terakki’yi kurdurup Osmanlı için bir Frankenstein hâline getirten dönmüş(!) veya dönmemiş yahudi, bir dönem Ermenileri Türklere saldırtmış, bir dönem de Türkleri Ermenilere saldırtmıştır. ASALA terörünün, Sabetaycı yahudilerin yuvalandığı Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na bağlı diplomatları hedef almış olması tedadüfî değildir. Türklerde İttihat ve Terakki Partisinin hükmü ne ise, Ermenilerde Taşnaksutyun Partisinin hükmü de odur. Hattâ öyle ki, İttihat ve Terakki ile Taşnaksütyun bir dönem birlikte hareket ederek Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmişlerdir.

Tarihten bir yaprak:

Temo soyadını taşıyan, suyun öte tarafına bağlı, ilk müessislerden İbrahim, Romanya ve Bulgaristan’da; Ahmed Rıza, Doktor Nâzım ve kumpanyaları Fransa’da; şu bu, İsviçre’de; filân falan Mısır’da üslenmeye ve mihraklaşmaya baksın!.,.

21 Aralık 1896 tarihinde İsviçre’nin Cenevre şehrinde «Osmanlı İhtilâl Fırkası» kuruluyor. Aynı mayadan ve İstanbul Merkezinin düşmesi üzerine daha canlı hareket edilmesini isteyenlerden bir grup…

Artık içerideki kundak tepelenip söndürülmüş, yanık lekeli bir bez parçası halindedir ve kendilerince bütün ümit, vatanın pencerelerinden seyrettikleri Batı ve Şimal rüzgârlarının savurduğu kıvılcımlardadır. Bu kıvılcımlar, vatanı yakmak için Haçlılar Dünyasında ateş üfleyen, kafa kâğıtlarında «Müslüman» ve «Türk» yazılı insanların nefesleri… İsviçre’de kurulan «Osmanlı İhtilâl Fırkası»nın ilk işi ermenilerle münasebet kurmak, onlardan destek istemek ve Müslümanların Halifesi ve Türklerin padişahına ortaklaşa bir suikast tertibi fikrinde birleşmek oldu. İhtilâl Fırkası, önce hedefini ve dâvasını açıklayıcı bir beyânname yayınlayacak, peşinden Ermeniler İstanbul’daki Türk fedaîlerine bomba verecekler…

Sonradan bomba verilmesi işinin Tuna boyunda bir noktada yapılması düşünüldü ve bombaları İbrahim Temo‘nun teslim alıp dilediği yere sevketmesi kararlaştırıldı. Doğrudan doğruya Türk düşmanlarıyla Türk ismi altında Türklük düşmanlarının bu temasına, Zarifyan isimli Ermeni aracılık ediyordu.

Fakat mahut hedef ve dâva beyannamesinin neşrine rağmen Türk düşmanı Ermenilerle Türklük düşmanı sözde Türkler anlaşamadılar, bomba alış verişini yapamadılar; böylece İslamların Halifesi ve Türklerin padişahını bombalamak şerefi (!) yalnız Ermenilere kaldı.” (Necib Fazıl, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin)

‘ÜSTÜN IRK – SEÇİLMİŞ MİLLET’ PALAVRASI

 Batı, siyah-beyaz-sarı-kızıl ırk ayrımıyla başlayan barbarlığına daha mikro seviyede; siyahı kendi içinde, beyazı kendi içinde, sarıyı kendi içinde ayrıştırarak devam etmiştir, etmektedir. Bu “yahudileşme” hâli farklı ırklar tarafından da benimsendikçe “kavimler” kendilerine “üstünlük” hâli irca etmeye, “seçilmişlik” hâli vehmetmeye ve kendi milleti üzerinde “kutsallık” hâli iddia etmeye başlamışlardır. Hitler “Üstün İnsan” tezi ile Alman İmparatorluğunu ideolojik temele dayandırmaya çalışırken, Mussolini İtalya’da, Washington Amerika’da, İttihat ve Terakki Türkiye’de, başkaları da başka yerlerde bu hastalığı bünyeleştiriyordu.

Birçok millet bu bulaşıcı hastalığa dûçar olduğu gibi, Türk, Kürt, Arab gibi tanıdık milletler de bu tuzağa düşmüşlerdir. 1900’lü yıllarda sözkonusu olan Irkçılık, Turancılık, kafatasçılık hâlâ unutulmuş değil. “Bir Türk’ün dünyaya bedel” olduğu ile başlayan düşünme ve ifade biçimi, en kestirmeden “üstün ırk” görüşüdür. 1800’lü yıllarda başlayan mikro-milliyetçi akımlar, ilerleyen zaman diliminde Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve Asya’da bir veba gibi yayılmış ve üç kıtada yüzlerce millet ve kültürü bir arada tutan “Osmanlı” terkibini yıpratmış ve çözmüşlerdir.

Batı ve yahudi birlikteliği çerçevesinde dört bir yandan kuşatılan Osmanlı Devlet-i Âliye’si, Türk olmayan Türkçüler tarafından ve Türkü savunma, Türklük (Turan) idealine kavuşma, Kızılelma peşinde koşma adına paramparça edilmiştir. Türk’ü günahı kadar bile sevmeyen Batı ve yahudi, bir yandan kurdukları Türkçü cemiyet ve örgütler aracılığı ve Türkçülük maskesi ile “Osmanlı” terkibini iğdiş eder, dumura uğratırken, diğer yandan da “Osmanlı” terkibine ruh ve hayat veren İslâm anlayışını Müslümanların hayatından, hayat tarzından çıkarmaya gayret etmiştir, etmektedir. Bu mânâ çerçevesinde, yahudileşmiş-Batılılaşmış beyinlerin icad ettikleri “Türkiye Türklerindir” türü hastalıklı fikirler ve yine “Türkiye” kavramı üzerinden Kürd’ü ve Arab’ı inkâr eden ırkçı palavralar ve tarihî safsatalar, millî bünyeye zerkedilmiştir.

Nihâyetinde, bu yahudi hastalığını yâni mikro-milliyetçiliği veya etnik ayrımcılığı “ideolojik” bir amaç, “nihaî” bir ideal belleyenler, önce bağlısı oldukları devletleri sonra da milletlerin ruhunda nizam kurmuş kültür zenginliğini yıkmış ve kurutmuşlardır. Bu çerçevede son iki yüz yıldır yürütülen “Batılılaşma” faaliyetleri ve bu faaliyetlerin getirdiği “milliyetçilik” anlayışı, hiçbir zaman “birleştirici” olmamış, aksine daima “bölücü” olmuştur… Türk milliyetçiliği kavramı üzerinden Türklere muhatab olan hızlı Türkçülerin hiçbiri Türk olmadığı gibi, “kavim – aynı aile” psikolojik durumu üzerinden kendini görünmezleştiren bu taife, Türkçü kimlikle Türk düşmanlığı yapmış, Türk’e kendi bindiği dalı kestirmiş, Türklük ideali etrafında örgütlediği kitleler ile Türk’ü kendi kendisine imha ettirmiştir.

Burada şunu hatırlatmakta fayda var ki; ilk olarak “Turkhia” şeklinde Bizans kaynaklarında gördüğümüz “Türkiye” sözü, yine Batılılar özellikle de Rumlar (Yunanlılar) tarafından değişik yüzyıllarda, coğrafî bir isim olarak, Türk milletinin yaşadığı bölgeyi ifade için kullanılmıştır. “Türkiye” üst kimliği, “Kürdiye” veya “Arabistan” üst kimliğini mazur gösterir ki, böyle bir durumda “ırkçı” takımın özellikle Kürd Milletine saldırmasının anlamı kalmaz.

Diğer taraftan, milletlerin nüfus yapısı değişebilir, coğrafî yer değiştirmeleri, yükselişleri, düşüşleri ve farklı kanallardan beslenişleri olabilir ancak, bunların da her zaman “belirleyici” bir önemi olmaz. Üstelik, bunlara dayanarak yâni tarihin getirdiğine bakarak, her meselede kendi kavmini ileri sürmek ve diğer kavimleri kendine itaat etmeye memur topluluklar addetmek, temelsiz bir “ırkçılık”tan başka bir şey değildir.

 “Allahın hükmüne isyan” demek olan bu hâdiseye karşı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu şu harika tesbitle noktayı koyar:

– «(…) Önce “kavmin hakikati nedir?”, bunun üzerinde duralım: Kur’ân’da, insanların kavimlere ayrılması hikmeti, “birbirlerini iyi tanımaları için” diye buyurulmuştur… Demek ki, insanların kavimlere ayrılması hikmeti, “varlık” ve “oluş” bahsini de kapsayıcı bir şekilde ifâde edersem, “aslın görünebilmesi için gerekli araz” hükmündedir… Hayat bu arazlardan yürür… Araz, “herşey zıddıyla kâimdir” hakikatinden “fark”a kadar sarkan bir mânâdadır; “ümmetimin ihtilâfı rahmettir!” buyuran Allah Resûlü’nün sözü dairesindeki binbir hikmetten biri hâlinde hem bu ikinci husus görülür, hem de kavim üstü “ümmet” esasına nisbetle “kavim” hakikatinin ne olduğu… Şu ölçü de O’nun: “Kişi, kavmini sevmekle kınanamaz!”… Kavim, fikrin tecelli imkânıdır; buna nisbetle de, İslâm’ın hakikatine yaklaşıldığı kadar kavim hakikati ortaya çıkar… Yâni Kürt, Türk veya Arab, ilkel bir psikoloji içinde kavmiyle kuru kuru böbürlenen değil, İslâm’ın hakikatini yaşatandır… İnsan veya kavim, bu hakikate yaklaştığı kadar azizleşir, uzaklaştıkça da süflileşir… Anlaşılıyor ki değer keyfiyettedir; şu veya bu kavme mensub olmak kimsenin kendi elinde değildir ve insan ancak kendi emeği derecesinde şereflenir… Bizim müslüman olarak Türk, Kürt veya Arab diye hiç kimseye sadece kavminden dolayı bir dalkavukluk tavrımız yoktur ve müslüman hangi kavimden olursa olsun, kavim üstü “ümmet” esasına nisbetle kardeşimizdir; müslüman olmayan da düşmanımız…» (Salih Mirzabeyoğlu, Adımlar)

YENİ NİZAM – YENİ İNSAN

Öyleyse, mevzuumuzu “üst kimlik” bakımından çerçeveleyecek olursak, Yeni çağın diyalektiği, İBDA Diyalektiği çerçevesinde BAŞYÜCELİK MİLLETİ olur ki, o da her ırkı kendi keyfiyetiyle değerlendiren yâni inkâr etmeyen bir topluma işaret eder. “Başyücelik Milleti” adıyla ortaya çıkacak bu toplum, yeni bir ırk, yeni bir kavim olmayıp, “millet” kelimesinin iğdiş edilmemiş hâline yâni hakiki mecrâına girmesini sağlayacak yepyeni bir nizam ve yepyeni bir insan demek olacaktır. “Başyücelik İnsanı”nın hangi ırktan, hangi renkten, hangi kavimden, hangi babadan olduğu; hangi tarihî arka plâna, hangi sermayeye mâlik olduğu ve hangi dili konuştuğu önemli değildir. İnsan olması, iman teklifine muhatab olacak olgunluğa sahib olması, cemiyetin mümtaz bir ferdi olması için yeter sebebtir.

Diğer taraftan, kendi kavmini sevmeyi başka kavimleri sevmemek ve onları aşağılamak zannedenler; yine farklı bir kavmin kendi dilini kullanma hakkı taleb etmesini “bölücülük” şeklinde değerlendirenler ve onları katletmeyi mazur gören-gösterenler, Üstad’ın ifadesi ile “ham yobaz, kaba softa” güruhudur ki, bunların hakkı temsil edecek fikir ve aksiyondan mahrumiyeti apaçıktır. Biraz daha açarsak, Türk veya Kürt fark etmez, her meselede kendi kavmini ileri sürenler, kavimlerini tapınılacak bir put mevkiine getirmiş olurlar ki, yine Üstad’ın ifadesi ile bu hâl ham ve yobaz bir putçuluktan başka bir şey değildir”.

Mevzuun “kabuk” meselesi değil “ruh” meselesi olduğu ve bu ruhun da Türk’e de, Kürd’e de, Arab’a da, Arnavud’a da, Çeçen’e de hayat, şeref ve izzet veren İSLÂM olduğu temel hüküm olarak benimsenmelidir. Bu benimseyiş akabinde “Millî Şuur ve Ahlâk” çerçevesi de çizilir ki, ferd sayısı en aza inmiş küçücük bir kabile veya bir kavim bile, milyonlardan müteşekkil milletlerden daha ileri bir seviyeye çıkabilir, devlet kurabilir, devlet idare edebilir… Yoksa, İslâm ruh ve ahlâkından uzaklaştıktan veya mahrum kaldıktan sonra milyonlarca Türk, Kürd, Arab, Avrupalı vs, kuru bir kalabalıktan ibaret kalır ve kum torbası hesabı belki zerre miktarı ehemmiyet belirtmez.

Başyücelik devlet modelinde Milliyetçilik, “psikolojik” bir kıymet ve davranış tarzı olarak nitelendirilecek olup, tek başına “ideolojik” bir anlam ifade etmez. Fertlerin bağlı oldukları aşiret veya mahallî grublarda geliştirdikleri örfî ve hissî davranışlar “ölçüler” çerçevesinde gemlenmiş, kontrol altına alınmış ve “fikrin emrinde kol” hüviyetinde vazifelendirilmiş ise, problem yoktur. Ancak, haddini aşıp; inandığı fikri tepeleyecek, başkasına rengiyle, kabuğuyla, diliyle üstünlük gütmeye kalkışacak ise, o zaman “putçuluk” kapısına yönelinmiş olur ki, Başyücelik insanı bundan “leş” görmüşçesine kaçar. Tarihte Müslümanların İslâm coğrafyasında kurdukları devletlere bakıldığında, hiçbir Müslüman kavmin kendi kavim adı ile devlet kurmadığı görülecektir. Abbasîler, Emevîler, Selçuklular, Osmanlılar, Eyyubîler, Memlûklular vs; Türk, Arab ve Kürtlerin kurdukları, fakat muazzam bir tevazu ve inanç ile kendi kavim adlarını vermekten hayâ ettikleri İslâm Devletleridir. Bu devletler, İslâm Milleti tabirine uygun olarak, kendi hakikatini “hakikatin hakikati” İslâma nisbet eden muhteşem bir millet vakıasının temsilcileridir. Bu nisbetin en harika misâliyse, Bedir Savaşı ve Bedir Ashabıdır.

Burada bir “psikoloji” parantezi açmakta fayda mülâhaza ediyoruz. Psikoloji; düşünme, algılama, öğrenme, şahsiyet, istidatlar, zekâ, duygular ve heyecanlar gibi insanî özellik ve davranışlarla ilgilenen ilim dalıdır. Kişilerin yetiştiği ortam, gündelik yaşamada edindiği alışkanlıklar, yakınlık kurduğu yahud zıtlaştığı insanlara karşı beslediği duygular, eğitimle elde ettiği bilgi ve tecrübeye bağlı davranışlar, aile ve kardeşleriyle kurduğu güçlü bağlar ve içinde bulunduğu sosyal gruba karşı sorumluluk hissi vs.; bütün bunlar, psikolojinin alanı içerisindedir.

İşte milliyetçilik meselesi de, saydığımız neredeyse tüm psikolojik unsurları üzerinde barındırmaktadır. Milliyetçilik bir fikir değil, fikre bağlı duygu, düşünce ve hareketin “zarf”ıdır ancak. Aslolan “mazruf”tur, “cevher”dir. Milliyetçilik bir fikir! olarak ileri sürülecek olursa, farklı kalıb, davranış, aile, aşiret ve kavimlerin aynı sözü kendileri için söylemeleri sözkonusu olur ki, fikir dünyasında komediden başka bir özellik taşımaz bu. Neticede, fikir diye zihinlere sunulan bu tür şeylerde sadece “fâil” değişik, gerisi olduğu gibi aynıdır. “Fikirsiz milliyetçilik” hastalığına dûçar olmuş kişilerde görülen en genel hastalıksa, ne ve niçin olduğuna bakmadan, kendi dışında gördüğü ve az veya çok nefret ettiği diğer bir kavme karşı toptancılık yapma ve kendi ırkını üstün kılma çabasıdır. Kemalist milliyetçilik bunun en açık misâlidir.

Bugün “milliyetçilik” adıyla Anadolu insanının zihnine şırınga edilen şey, Kürt ve Ermeni düşmanlığıdır. Türk milliyetçilerinin! kafasındaki “algı” öylesine değişmiştir ki, Kürt deyince birçoğunun aklına “bölücü düşman”, Batılılar ve yahudiler deyince akıllarına “stratejik dost” veya “yabancılara hoşgörü” gelmektedir. Bir Kürt Kürtçe birşeyler konuştuğunda, sanki dinden çıkmış muamelesi görebilmektedir. Oysa bu, “dinsiz-kemalist milliyetçilik”ten başka birşey değildir. “Psikolojik” bakımdan, etki de tepkiyi doğurmakta,  sövene sövülmekte, dövenler dövülmektedir. Halbuki sevselerdi, sevileceklerdi.

Gelelim Bedir Savaşına, savaşların anası Kanlı Bedir’e…

“Kişi kavmini sevmekle kınanamaz” hadisinin sırrını da yine Bedir’de aramak gerekir… “Kavim” ama, hangi kavim, hangi iman ve fikre sahib kavim?.. Bırakınız kavimlerin kavimlerle karşı karşıya gelişini; kardeşin kardeşle karşı karşıya geldiği; babanın oğulla, amcanın yeğenle birbirine düşman kesildiği; eşlerden birinin küfür, diğerinin iman safında yer aldığı ve birbirlerine kılıç çektiği savaştır Bedir… İmanla küfrün, -akla karanın birbirinden ayrıldığı gibi- keskin bir kılıçla saf saf ayrıldığı gündür Bedir… İşte bu Bedir’den bir tablo:

– «Hicrî 17 Ramazan 2 / Milâdî 13 Mart 624 Cuma sabahı iki ordu Bedir’de karşılaştı. Arablar ötedenberi hep kabîlecilik gayretiyle savaşmışlardı. Bu savaşta ise din uğrunda aynı kabîlenin insanları birbirleriyle çarpışacak, kardeş, amca, yeğen, hattâ, baba-oğul birbirlerini öldüreceklerdi.

Müslümanların sancaktarı Mus’ab b. Umeyr‘in kardeşi Ebû Azîz, Kureyş’in bayraktarıydı. Utbe b. Rabîa‘nın oğullarından Velîd kendi yanında, ikinci oğlu Ebû Huzeyfe mü’minlerin arasındaydı. Hazreti Ebû Bekir‘in bir oğlu Abdullah kendisiyle beraber, diğer oğlu Abdurrahman ise müşrik saflarındaydı. Rasûlullah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in amcalarından Hazreti Hamza kendi yanında, diğer amcası Abbâs ise karşı tarafta yer almıştı. Hz. Peygamberi ömrü boyunca himâye etmiş olan amcası Ebû Tâlib‘in bir oğlu Hazreti Ali Müslümanlar içinde, diğer oğlu (Ali‘nin kardeşi) Âkil ise müşrikler safında bulunuyordu. Rasûlullah’ın ilk hanımı Hazreti Hatice‘nin kardeşi Nevfel ile damadı (kızı Zeyneb‘in eşi) Ebu’l-Âs müşrikler içinde yer almışlardı.»

Yazımızı Büyük Doğu Mimarı Üstad Necib Fazıl’ın tesbitleri ile noktalayalım:

– «Tıpkı Şeriate baş kesmekle, onun yasak etmediği sahalarda hudutsuz bir salâhiyet ve memuriyete kavuşan akıl gibi, İslâm inkılâbının milliyetçiliği de, topyekûn insanlık kadrosunda ruhun kaynağını Müslümanlık olarak kabul ettikten sonra, o ruhu taşımaya, renklendirmeye, mizaçlandırmaya karşı liyakat ifadesi bakımından bütün kavimler arası yarışmada üstünlük mefkûresinden ibarettir. (…) Milliyetçiliğin, bu ölçü dışında bütün alevli tezahürleri, yalnız gövdeleri yakıp kül eden dar ve hasis bir nefsanîlik, ham ve yobaz bir putçuluktan başka bir şey değildir.» (Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü)

Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 178-189

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz