BÂTIL, BİD’AT VE HURAFE

0
356

BÂTIL: Boş ve mânâsız olan, gerçeğe uymayan, doğru ve haklı olmayan, hurafe… Hak’tan gayrı olan… [Hukuk] Hükümsüz olan, hukukî netice doğurmayan. [Fıkıh] Rükünlerini veya şartlarını tamamen veya kısmen câmi olmayan herhangi bir ibadet veya muamele…

Fâsid: Bozuk, doğru olmayan. Müfsid… [Fıkıh] Aslen sahih olup, vasfen sahih olmayan. Yâni, kendi nefsinde meşru’ iken gayr-i meşru’ bir şeye yakınlığı sebebiyle meşru’iyetinden çıkan şeydir. İbadet hususunda fâsid ile bâtıl aynı şeydir.

Bâtıl: Sözlükte zâil, yâni varlıkta durmayan, yok olan demektir. Bundan dolayı “bilbâtıl: bâtıl sebeblerle”; yok yere, haksız, gerçek sebeb olmaksızın, itibara değer meşru’ bir sebeb olmaksızın demek olur. [1]

Bâtıl itikat: Aslı-astarı olmayan, dinî hükümlerle alâkaları olmayan inanışlar.

HURAFE: Dinî ilke ve kaideler arasına dindenmiş gibi karıştırılan din dışı itikat ve uygulamalar; bâtıl inanış. Masal-Efsane; yalan hikâye… Hurafat: Aslı esası olmayan, bâtıl rivayet ve itikatlar…

***

BİD’AT: (Bid’a) Sonradan ihdas edilen âdetler. [Fıkıh] Dinin aslında olmayıp sonradan icad edilen şeyler. Şer’î delile istinad etmeyerek ve dine aykırı olarak çıkarılan şeyler…

Din âlimleri tarafından din nâmına beğenilen ve dine müteâllik olan yeni icad ve hükümlere Bid’ayı hasene, beğenilmeyip tasvib görmeyenlere de Bid’ayı seyyie denilmektedir.

Ehl-i bid’a: Dinde yeni uydurmalar icad edenler. Şer’î delillere istinad etmeyen yeni icad uyduranlar.

Bid’at-uz zaman: Zamanın bid’ası. Yeni çıkan hârikulâde şey. Zamanın acîb ve garîbi…

Bid’at: Dinde olmadığı hâlde sonradan ihdas edilip, dine sokulan şeydir. Kâmus’ta: “Din tamamlanmış olduktan sonra onda ihdas edilen şeydir” dendikten sonra şu açıklama yapılır: “Bid’at küfürden küçük, fısktan büyüktür. İlim ve amel gerektiren bir delile muhalefet eden bir bid’at “küfür”dür. Zâhiren amel gerektiren bir delile muhalefet eden bid’a ise küfür değil, fakat dalâlettir.”

Cürcanî, et-Ta’rifat’da: “Sünnete muhalif olan fiildir. Buna bid’at denmesi, bunu söyleyen kimse, dinde örneği olmayan bir şeyi ibda (ihdas) etmesindendir” der. [2]

 

BİD’AT İLE İLGİLİ İKAZLAR

Kim bid’at sahibini korkutursa, Allah onun kalbini emniyet ve iman ile doldurur. Kim bid’at sahibini men ederse, Allah onu kıyametin çirkin manzarasından emin kılar. Kim bid’at sahibini terslerse, Allah onun cennette bir derecesini yükseltir. Kim de onunla karşılaştığı zaman güler yüz gösterip yumuşak davranırsa, Muhammed’e indirileni istihfaf etmiş (hafife almış) olur. (Bid’at sahibine Allah için buğzetmek vâcibtir.) [3]  

Abdullah İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûllullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah, bid’at sahibi, bid’atını terketmedikçe, onun amelini kabul etmeyecektir. [4] 

“Bid’atler yayıldığı ve bu ümmetin sonra gelenleri öncekilere lânet ettiği zaman, kendinde ilim olanlar onu yaysın. Zira böyle bir zamanda ilmini gizleyen kimse, Allah’ın bana indirdiğini gizleyen kimse gibidir.”

“Bid’at sahibi öldüğünde İslâm’da bir fetih vuku bulmuş gibidir.”

“Bir kimse bid’at sahibini korkutursa, Allah onun kalbine iman ve emniyet doldurur ve onu büyük korkudan emin kılar. Kim bid’at sahibini horlarsa, Allah onun cennette derecesini yükseltir. Bir kimse de bid’at sahibine mülâki olduğunda ona hoş yüz gösterirse, Peygambere ineni istihfaf etmiş olur.”

Ebu Osman el-Hirriy der ki:

“Kim söz ve fiil olarak sünnet-i seniyyeyi kendisine âmir ve hâkim kılarsa, o kimse hikmet söyler. Kim ki, kendine hevâ ve hevesini hâkim kılarsa, o kimse bid’at söyler.”

***

İslâm irfan hazinelerinde “ilm-i kelâm” diye bir ilim dalı vardır ki, ehl-i sünnet âlimleri bu ilimle şeriat akîdelerini ve bu akîdelere nisbetle doğru olan fikir ve kanaatleri, ehl-i bid’atın şerlerinden muhafaza eder, onların itirazlarını bertaraf ederler…

Hurafe kelimesinin, “masal-hikâye-esatir” gibi anlamları üzerine, yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermemesi için, her hikâye veya masala “İslâm dışı” damgası vurmanın lügat açısından uygun olmaması bir tarafa, işin aslı-astarı İslâm’ın “kıssa-kıssadan hisse…” diye tâbir ettiği hakikatlere misâl olması bakımından, ehlinden yerinde bir tefsir:

“Dediler ki: “Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını hâline gelmişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz öyle mi? Yemin ederiz ki, gerek bize, gerekse daha önce atalarımıza böyle bir vaadde bulunuldu; fakat bu geçmiştekilerin masallarından başka bir şey değildir! Resûlüm de ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım) bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir.”(Mü’min: 82-8,3-84)

Bugünkü kâfirlerin de din ve âhiret inançlarına karşı yegane sözleri esatir (masal) ve hurafe demekten başka bir şey değildir. Hatta esatir ve hurafe karışmış, bunları düzeltmeli diyerek dindarlık kisvesi altında dinsizlik ilân eden nice kâfirler ve şeytanlar görüyoruz; hâlbuki İslâm, esatir yâni aslı esası olmayan geçmişlerin hikâyeleri olmaktan ne kadar uzaktır.” [5] 

“Kıssa; esasen izi sürülmeye değer hâl ve durum mânâsınadır. İşte bundan dolayı şehnâmeler gibi kaleme alınan, dillerde dolaşan destan ve hikâyelere de kıssa adı verilir ki, buna Farsçada destan veya efsane denilir. Ancak bizim dilimizde destan deyimi şöhreti yaygın olmak bakımından, efsane deyimi de inanılmayacak gibi acaipliği bakımından, kıssa da ibretli özelliği bakımından kullanılır. Demek ki, bir haber veya hikâyenin kıssa adını alabilmesi izlenmeye değer ve yazılmaya değer bir özelliği taşımasına bağlıdır. Bunun içindir ki, edebiyatta kıssanın özel bir yeri ve önemi vardır. Bir hikâyenin dillerde dolaşacak bir destan veya efsane hâlini alması, kalıcı bir güzelliği ifade eden bir olağanüstülükle ilgilidir. Güzellik ise çok yaygın bir şey olmadığından gerçekten de kıssa denilebilecek hikâyeler çok nâdir olur. Kıssaların gerçeği de, hayâlîsi de vardır. Şüphe yok ki, en güzel kıssalar, hakiki olanlardır: Yâni, gerçek bir olayın, kalıcı güzelliğe delâlet eden bedi’î nüktelerle tasviri ve belâgatlı bir şekilde anlatılmış olanlar arasındadır. Zira hakiki güzellik, daima hayâllerin ötesindedir. Ve ideal güzellik, ancak güzelliğe bir sembol, bir misâl olması bakımından önem taşır. Bir mâsum güzelliğin en mükemmel bir mâcerası olan ve ebedî güzelliğin gerçek yüzünü görmüş bir gözün, geçici güzelliğin cilvelerine nasıl bir küçümseme ile baktığını anlatan Yusuf Kıssası, gayb âleminden müteşâbih bir sembol ile tecelliye başlayıp, git gide gelişerek meâlini bulmuş bir hakikatın belâgatlı bir anlatımı ve aynı zamanda Muhammedi güzelliğin ezelî bir sembolü ve nişanıdır.

Hz. Yusuf’un rüyası, onun mâsum güzelliğinin gelecekte gelişecek olan olaylara ve mukadderatına ilâhî gayb âleminden nasıl bir sembol ve misâl olmuş ise, bütün ayrıntılarıyla Yusuf Kıssası da Muhammedî güzelliğin en yüce anlamına öyle bir başlangıç sembolü olarak nâzil olmuş olan bir gaybî hakikattır. Ve bilhassa bu açıdan ve bu özelliğinden dolayı en güzel kıssadır.” [6] 

***

“Sadece farz ibadetleri yerine getirip bid’atlerden uzak kalan kimse bir çok ibadetler yaptığı hâlde bir tek bid’at işleyen kimseden daha üstündür. İsterse bid’at işleyen kişi bazı hâl ve makamlara ermiş olsun. [7] 

Ervasi Hazretlerine, “zamanımızda diğer tarikatlerin insanlara faydalı olmamalarının sebebi şeyhlerinin kemâle erememiş olmasından mı, yoksa bu tarikatlere bulaşmış olan bid’atlerden mi ileri geliyor?” diye sordular. Şeyh Hazretleri bu soruya şu cevabı verdi:

Sebeb bu tarikatlere bulaşan bid’atlerdir. Zaten zaman bid’atlerin zamanıdır. Bu yüzden bu zamanda ancak bid’atlerden uzak kalabilmiş ve doğru yoldan sapmamış olan bir tarikat insanlara faydalı olabilir ve yayılabilir. [8] 

Ervasi Hazretlerine, “mürid, bid’atleri ve şeriata aykırı hurafeleri nasıl tanısın da onlardan kaçınsın?” diye sorulunca buna şu cevabı verdi:

“Âlim mürid, bunu ilmi sayesinde bilir. Câhile gelince o da bunu kalbi ile veya nefsini eğiterek öğrenir.” [9] 

İmam-ı Rabbânî: “Meselâ bir dirhem değerinde zekât vermek dağlar kadar altını nâfile yolu ile sadaka olarak vermekten kat kat hayırlıdır…

Güvendiğim kimselerin bana anlattığına göre bazı müridler, yeri öpmekle yetinmeyip bir kısım halîfelere secde etmektedirler. Bu hareketin ne kadar büyük bir cinayet olduğu güneş kadar açıktır. Herkesin bunu yasaklaması beklenir. Özellikle önder durumda olan, kendilerine uyulan kimselerden daha çok beklenir. Böylelerinin bu tip hareketlerden kaçınmaları zarurîdir. Çünkü aksi hâlde peşlerinden gelenler onları örnek edinerek büyük bir belâya düşerler.

Bilmek gerekir ki, bu tarikatın yüceliği ve bu Nakşibendi zümresinin üstünlüğü sünnete bağlılıkları ile bid’atlerden kaçınmalarına dayanır. Bu yüzdendir ki, bu yüce tarikatın büyükleri sesli zikirden kaçınmışlar, kalb zikrini teşvik etmişler; ayrıca semâ, raks, vecd ve tevacüd gibi ne Peygamber Efendimiz –salât ve selâm üzerine olsun- ve ne de Hulefa-i Râşidin döneminde görülmeyen âdetleri yasaklamışlardır.

Bunun yanında Nakşibendi büyükleri, yine Peygamber Efendimiz döneminde görülmeyen halvet (tek başına bir yere kapanmak) ve çile (kırk gün bir yere kapanmak) gibi gelenekleri de reddederek bu ikisi yerine cemaatin içinde görünme (cilve) metodunu benimsemişlerdir.

Sözkonusu bid’atlerden biri teheccüd namazlarını tıpkı teravih namazları gibi cemaatle kılmaktır. Oysa fıkıh âlimleri –ki, ulu Allah onların sa’yını (emeklerini) meşkür buyursun- cemaatle nâfile namazı kılmayı ağır bir kerahat saymışlardır… Bu bilgi ve uygulama sünnet-i seniyye’ye aykırıdır…

Bunun yanıda bu tip kimseler “bid’atler, hasene (iyi) ve seyyie (kötü) olmak üzere ikiye ayrılır” derler ve sözlerine devam ederek bid’at-ı hasene’yi “Peygamberimiz ile dört halîfe dönemlerinden sonra ortaya atılan ve sünnet-i seniyye’yi ortadan kaldırmayan iyi şeyler” olarak târif ederken bid’at-ı seyyie’yi “Sünnet-i seniyye’yi ortadan kaldıran yenilikler” olarak tanımlarlar. Oysa ben hiçbir bid’atte güzellik ve aydınlık göremediğim gibi, tam tersine bu hareketlerde karanlık ve bulanıklık müşâhede ediyorum. Bid’atçıların bid’atinde, basiretinin zayıflığı yüzünden parlaklık ve alımlılık gördüğünü farzedersek, bu kimsenin basireti keskinleşince bid’atinin hüsran ve pişmanlıktan başka hiçbir sonuç doğurmayacağını göreceği kesindir.” [10] 

Abdurrahman Tağî Hazretleri:

“Çok el öpmeyin. Çünkü el öpmek bid’attir. Sahabelerin âdeti musafaha (el sıkışma) ve muanaka (yanaktan öpme) idi. İlk görüşme ve ayrılırken vedalaşmanın dışında el öpmek doğru değildir. Halkı bu kötü alışkanlıktan vazgeçmeye çağırınız” dedi. “El öpmekten daha çirkini de ayak öpmektir” dedi ve bundan şiddetle kaçınılmasını istedi ve “halkın size böyle yapmasına sakın göz yummayınız, çünkü o büyüklerimize göre çirkin bir bid’attır” dedi. [11] 

Her milletin, “masal-hikâye-destan-kıssa-esâtir-mitoloji” diye isimlendirdiği ilmî veya hayâlî bir inanışı vardır; her millet bunlara ayrı bir önem verir. Bütün bu isimlendirmeler adı altında bugünlere kadar intikâl eden her tür inanış hakkında tafsilatlı bir yorum yapmaktan ziyade, reddi mümkün olmayan “güzel kıssa”ların İslâm’da yeri olduğu; aslı-astarının İslâm’da olduğu unutulmamalıdır…

 

MODERN BİD’AT VE HURAFE ÜZERİNE

Emperyalizm, “medenî bir dünyada, modern bilimin bilmem nesiyle uyum sağlamıyor…” gibi zırvalarla, tahakküm ettiği, sömürgeleştirdiği milletlerin tarihî değerlerine her ne olursa olsun, “bâtıl-hurafe” damgası vurur. Diğer taraftan, tahakkümü için kullandığı nice abes âlet ve faaliyetler sözkonusu olunca, “modern bilim-ilim-rasyonalizm…” ile hiçbir alâkası olmayan “moda, reklam vs” yahud “şu-bu haftası, şu-bu kutlaması…” adı altında yürütülen faaliyetlere hiçbir şekilde “bid’at ve hurafe” damgası vurmaz.

Öldükten sonra mumyalanarak yerin yedi kat dibine mal-mülk ve efradıyla gömülen Kıptî’lerin âdetine nisbeten, öldükten sonra her köşe başına “heykel”i dikileni mezarı başında mozoleye çelenk koyarak, “mevtânın huzurunda mânevî saygı ve tâzim” gibi âdetlerin “medeniyet”le ne gibi bir alâkası var? Ölüm, bir başka hayata geçiş kapısı olmadıktan sonra! Veya, ineğe kutsallık atfeden Hindulara kıkır-kıkır güldükten sonra, “barış güvercini” uçurmakla, hattâ ardından, halkın adımını bile atamadığı mekânlara kurularak bıldırcın eti yemekle o güldükleri arasında ne gibi bir fark var?

Gerek Marksizm gibi “anti-emperyalist” ideolojiler veya “medenî” demokrasiler olsun, gerek İslâm dünyasındaki mezhebsiz faaliyetler veya mevcut statükocular olsun, her biri geçmiş irfan hazinelerinin çok büyük bir kısmına “hurafe-bâtıl vs.” gibi saldırılarla kendilerini ifade eder. Birbirine düşman din veya ideolojilerin bazı meselelerde birbirleriyle aynı kanaati paylaşması, genel itibariyle hepsinin aynı olduklarını iddia etmeyi gerektirmez. Fakat, temel ilke ve prensibler hakkında birbirinin aynı olan tenkidler de yabana atılamaz. Yani, “ezelî ve ebedî değerler hakkında” ileri-geri hüküm yürüten her beşerî din yahud ideolojinin nihâî olarak birbirine benzediğini ifade etmek de, itikadımıza ters düşmez. (“Küfür tek millettir!” ölçüsü.)

İnsan nerede cemiyet hâlinde yaşamışsa, orada din ve sanat, ilim ve meslek, ahlâk ve fazilet gibi değerlerin yanında, bâtıl ve hurafe, cehâlet ve âvarelik, fuhşiyat ve rezâlet de zuhur etmiştir. Bunların birbirleriyle mücadeleleri de, her dönemde sürmüştür. Bir cemiyet istisnâî olsa dahi, bu iki zıt vakıaları içinde barındırır. Bu vakıaların herhangi birinin diğerini galebe çalması, sesini diğerinden daha fazla yükseltmesi, kısaca, bir vakıanın genel itibariyle cemiyetin her alanına nüfuz etmesi, o cemiyetin genel manzarasını gösterir. Bir büyüğün ifadesiyle, “iman toplumlarında küfür gizli kalırken, küfür toplumlarında da iman gizli kalır!” hikmetinden hareket edersek, iman toplumlarında “günah ve insanî ahlâka aykırı olan” tüm düşünce ve fiiller, “yeraltında” faaliyetlerini sürdürür.

Post-modern çağda bir kısım Batı mukallitleri ile birlikte bir kısım “post-modern İslâmcı”ların “geleneksel” diye tâbir ettikleri müslümanların bir çok ibadet ve âdetlerine “hurafe ve batıl” damgası vurdukları malûm. Aslında bu iddiacıların kendi icad ettikleri bir sürü şeylerin “hurafe ve bâtıl” olması bir tarafa, yeni yeni icad edilen hurafeler karşısında hiçbir tepkileri olmadığı hâlde geçmişe kudurganlar gibi saldırdıkları -çünkü bugün rahat yaşamanın ilk şartı bu!-, bu hâlleriyle bilerek veya bilmeyerek kimlerin “ekmeğine yağ sürdükleri” de âşikâr.

Hülâsa: Geçmişten intikal eden her örf-âdet için “bâtıl ve hurafe” damgası basılması; bütün bu örf-âdetlerin birer mitoloji veya esatir ürünü olduğunun söylenmesi yanlıştır. Burada söyleyeceğimiz tek söz, Salih Mirzabeyoğlu tarafından kaleme alınan Esatir ve Mitoloji adlı eserinin okunması gerektiği, ancak buradan hareketle meseleler hakkında sağlıklı bir fikir elde edilebileceğidir. Ki, aşağı-yukarı elli küsür yıldır Batı aydınlarının, hattâ her kavmin “mitolojileri”nden medet bekler bir hâlde oldukları nazara itibara alınırsa, her mitolojinin “rastgele reddi” diye birşeyin de en azından fikir ahlâkı olan insanlar açısından elzem bir görüş açısı olmadığı anlaşılır.

 

KAYNAKLAR

1  Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Cild 2, s. 21.

2  İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, Akçağ Yayınları, Zaman, Cild 13, s. 393.

3  Ahmed Ziyaüddin Gümüşhânevî, Ramüz’ül Ehadis., Trc: Naim Erdoğan, Pamuk Yayıncılık, Cild 2, s. 1151.

4  İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, s. 463.

5  Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Cild 5, s. 536.

6  Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Cild 5, s. 32-33.

7  Derleyen: Ahmed Hilmi Kuği, Nakşibendi Şeyhlerinin Mukaddes Sözleri, Trc: Salih Uçan, Huzur Yayınları, İstanbul 1983, s. 17-18.

8  Ahmed Hilmi Kuği, Nakşibendi Şeyhlerinin Mukaddes Sözleri, s. 19.

9  Ahmed Hilmi Kuği, Nakşibendi Şeyhlerinin Mukaddes Sözleri, s. 114.

10  Ahmed Hilmi Kuği, Nakşibendi Şeyhlerinin Mukaddes Sözleri, s. 185-186-188-189-190.

11  Ahmed Hilmi Kuği, Nakşibendi Şeyhlerinin Mukaddes Sözleri, s. 369.

 

Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 3, Mayıs-Temmuz 2012, s. 176-181.

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz