BATININ MEDENİYET MEFKÛRESİ: GÜNEŞ TANRISI RA

0
303

İBDA Mimarı bizleri Telegram cihazının varlığıyla tanıştırdığından beri, konuyla alâkalı çeşitli çalışmalar yaparak bilgilenmeye çalışıyoruz. Mesele sadece bir cihazın marifetlerinin neler olduğu değil tabiî. Telegram cihazı, Batı medeniyetinin Atom Bombası’ndan sonra kendi zâviyesinden ulaştığı en son nokta… Bu cihaz için, psişik faaliyetleri, elektromanyetik cihazlar vasıtasıyla sergileme hünerinde bir cihaz da diyebiliriz. İlk yazımızda bu âletin maharetlerini(!) kavramaya çalışmıştık. İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası / B-Yedi” adlı eserini kılavuz edinip, oradaki bahisleri incelemeye çalışmıştık. Bir sonraki yazımızda, “İnsan” başlığı altında, Mirzabeyoğlu‘nun bu cihaza karşı insan haysiyetini nasıl muhafaza ve müdafaa ettiğini anlamak için “insan”ı tanımaya çalışmıştık. Belhüm âdal denilen kuyudan Hakikat-i Ferdiyye’ye uzanan insan manzumesinde, İBDA Mimarı’nın belirttiği mânâyı işaretlemeye çalışmıştık.

Bu yazımızda ise, Telegram cihazını üreten zihniyetin köklerini incelemeye gayret edeceğiz. Biz gündelik hayatımız içerisinde, Batılı ve Batıcı hayat tarzının dayattıkları çerçevesinde, mânâları kaybediyoruz belki de. Bu yazımızda, meselelere farklı bir açıdan daha bakılmasına yardımcı-vesile olabilirsek ne mutlu bize.

 İlk olarak, Batı medeniyetinin kaynağından başlayacağız. Bugün Batılı “medeniyetler tarihi” metinlerinde neden Eski Mısır’ın “özellikle” yer aldığını anlamaya çalışacağız. Ardından 15. yüzyıldan başlayarak bilim serüveninin hareket noktalarına temas edeceğiz. Bugünkü bilimin teknolojisine nisbetle, “teknoloji”yi değerlendireceğiz. Ardından, Batı biliminin sûreti olduğunu söyleyebileceğimiz “makine” bahsi ile yazımızı tamamlayacağız.

 

 

GÜNEŞ TANRISI RA

Muhyiddin İbn-i Arabî (1165-1239) Hazretlerinin, “küfrün kaynağını bilmeyen, gerçek imanda olamaz” düsturunca, Batı medeniyetinin köklerini araştırmaya çalıştık. Bu araştırmamız sonucunda, Batının medeniyet mefkûresinin Eski Mısır medeniyetiyle birçok noktada benzerlik taşıdığını müşâhede ettik. Öyle ki, Batının bugün kullandığı teknik, Eski Mısır’a dayanıyor bile diyebiliriz. Eski Mısır’da firavunların iktidarlarının kaynağı ile Batının iktidarını destekleme yönleri, birbirlerine son derece benziyor. Hattâ Batının bize empoze ettiği kendi “ilmî” tarih kitablarında, medeniyet Eski Mısır ile başlar. İşte birbirini destekleyen bu gibi sebeblerle, başlığımızı Eski Mısır inancının en önemli tanrısı olan Güneş Tanrısı RA olarak seçtik.

Güneş Tanrısı RA’dan bahsetmeden evvel, Eski Mısır inancı olan paganizmden ve Eski Mısır Medeniyetinin özelliklerinden bahsedip, ardından da RA’yı meydana getiren kimi keyfiyetleri, Güneş Tanrısı RA’nın bazı sıfatlarını ve bizce hakikatini –gücümüz yettiğince- sizlerle paylaşmaya çalışalım.

Paganizm, İbrahimî dinler dışındaki dinleri ifâde etmek için kullanılır. Tek yahud çok tanrılı olabilir. Genel olarak, putların adlarını ve kendilerine atfedilen kudretleri incelediğimizde, karşımıza Allah’ın ve O’nun kulu meleklerin sıfatlarının çıktığını görürüz. İBDA’dan öğrendiğimiz, “hakikate mutlak mânâda zıt söz söylemenin mümkün olmadığı”na dair düsturun, putperestlik bahsindeki tecellisidir bir bakıma bu durum. Eski Yunan ve Eski Mısır başta olmak üzere çeşitli pagan kültürlerini inceleyecek olursak; tanrı isimleri, sıfatları yahud imajları değişiklik arz etse de, mânâların ihtivâ ettiği birliği veya benzerliği kolaylıkla görebiliriz.

Tarihçi Herodot’a (MÖ 484-425) göre, Eski Mısırlılar dünyanın en “dindar” insanlarıydılar. Ancak dinleri “hak din” değil, çok tanrılı sapkın bir dindi ve içinde bulundukları “muhasebesiz” tutuculuk sebebiyle bu sapkın dinlerinden bir türlü vazgeçemiyorlardı. Halk, hükümdarları önlerinden geçerken; “ey biz canlıların tanrısı, yaşa, varol!” diye tezahürat yapardı. Yâni hükümdarlarına (Firavun) ilâhlık atfederlerdi. Firavun, Tanrı’nın oğlu veya doğrudan doğruya yeryüzünde yaşayan bir nevi tanrı gibi kabul ediliyor, meşrûiyetini de bu yoldan sağlıyordu.

Mısır teolojisine göre, RA çok önemli bir tanrıdır. Zaman içerisinde Amun ve Horus’u da kapsayarak, Mısırın en büyük tanrısı olmuştur. Firavun Akhenaten döneminde bütün tanrılar RA’da birleşerek tek tanrı olmuş olsa da, Akhenaten‘in ölümüyle eski düzene geçilmiştir.

Güneş Tanrısı RA’ya atfedilen kudretleri saymak gerekirse; yaratıcı, kevnî ve insanî işleri düzenleyici, zamandan ve mekândan münezzeh olarak her şeyi gören, duyan ve bilen, cezalandıran şeklinde sıralayabiliriz. Bu vasıfların Güneş Tanrısı RA’ya atfedilmesi, tanrı-kral olan firavunun iktidarının da kaynağını ve meşruiyetini sağlıyordu. Bu sıfatları kuşanmış olan firavunun hâkimiyeti tüm inananlar için geçerli olduğu gibi, içtimaî nizâmın sağlanması adına da önemli bir rol oynuyordu. İnsanlar her daim kendilerini gören, her şeyi bilen ve cezalandıran bir tanrı-krala itaat ediyorlardı.

RA’ya atfedilen bu sıfatlara gelince; Allah’ın sıfatlarını bilen birisine hiç de yabancı gelmeyecektir bunlar. Meselâ, Allah’ın sıfatlarından El Basîr: “Allah O’dur ki, her şeyi görür, müşahede eder. Hatta yerin altındakileri de… Tıpkı işitmesi gibi, eşyayı görmesi de gözle olmaktan münezzeh, insanlar gibi göz içinde görüntü teşekkülünden mukaddestir.” [1]

Peki, zamana ve mekâna tâbi olan insan aklınca varılamayacak “mücerred mefhumlara” nasıl erişilmiş ve bir pagan tanrısına atfedilmiştir? Mücerred “mutlak hakikat”ler Allah tarafından peygamberleri vasıtasıyla bildirildiğine göre, bu sıfatları Eski Mısır’a getirenin de bir peygamber olması icab eder.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu‘nun, “Esatir ve Mitoloji” adlı eserine bakacak olursak;

 

– «RA kelimesi GÜNEŞ mânâsına gelirdi ki

daire ile ifâde edilen Güneş sembolü

bir isim ve sıfat vermek istemedikleri

ve O diye hitab ettikleri

tek tanrıyı işaret etmek içindi

MU İMPARATORU da MU GÜNEŞİ mânâsında

RA-MU ismiyle ifâde edilirdi.

burada – Japon İmparatorları’na

GÜNEŞ’İN OĞLU denmesi – hatırlanmalı

RA kelimesi sonradan diğer kıtalara

ve ATLANTİS yoluyla MISIR’a…» [2]

 

RA lafzının “nereden” geldiğini işaretlemiş olduk. Yine, İBDA Mimarı’nın “Esatir ve Mitoloji” adlı eserindeki “MU’DAN YAPILAN GÖÇLER” başlığı altında zikredilen “Churchward” adlı MU araştırmacısına göre, RA lafzını Mısır’a getiren kimse; MU kıtasında yetişmiş, Atlantisli, tebliği sonradan Osiris dini adını almış olan ve İdris Aleyhisselâm olduğu sanılan Hermes Thot‘dur.

Çeşitli pagan kültürlerine bakacak olursak, tanrı isimleri, sıfatları ve imajları değişiklik arz etse de, mânâların ihtivâ ettiği birliği veya benzerliği kolaylıkla görebiliriz demiştik. Bu ifâdeyi desteklemek adına şunu da ilâve etmek isteriz:

– «Ayrıca eski metinlere göre Hermes-Thot aynı zamanda eski Mısır’da yaşamış bilgedir. Mükemmel bilim adamı olarak da görülen Hermes-Thot simyacılıkta önemli rol oynamıştır. Hermes-Thot kimilerine göre bir inisiye, kimilerine göre bir peygamberdi. Eski Yunanca metinlerde bilge Hermes-Thot’dan majinin, simyanın, astronominin, tıbbın ve bilgeliğin kurucusu olarak söz edilir. Bu metinlerde ondan “üç kere büyük Hermes” anlamında “Hermes Trismegistus” olarak söz edilir. Diğer Hermes’lerden ayırt edilmek üzere, bu bilge çoğu zaman Hermes Trismegistus adıyla yazılır. Mısırlılar ise, aynı zamanda hem kral, hem büyük rahib, hem de din kurucu olması sebebiyle, üç defa büyük anlamına gelen “Trimagistus” sıfatını layık gördüler.» [3]

Gördüğümüz üzere, mücerred mefhumlar, farklı yerlerde farklı imajlarla müşahhaslaştırılsalar bile, içlerindeki birliğin veya benzerliğin “hakikate mutlak mânâda zıd olamayacağını” görebilmek mümkündür.

Ve yine, meydana gelen köklü değişimlerin, Allah’ın elçisi olan peygamberler tarafından gerçekleştirildiğini de görürüz. Son “emri” kendisine kılavuz edinen kavimler, ona nisbetle medeniyetler inşâ ederken; “aklı” kendilerine kılavuz edenenler ise, geçmişin karanlık varoşlarından topladıklarıyla girişirler kendi medeniyetlerinin inşâsına. Bugün, Batı Medeniyetinin “akla” nisbeten kurulu bir medeniyet olduğu kanaatinde olarak, Güneş Tanrısı RA vesilesiyle, Eski Mısır’ı başlığımıza taşımamız da bundan. Batının kökleri orada çünkü bu bakımdan.

Eski Mısır’la alâkalı şu iki hususu da belirtmeden geçmeyelim:

Birincisi; Kuzey ve Güney Mısır diye iki devlet birleştiğinde, Güneş Tanrısı RA “tek tanrı” hâlini almıştır. Birlik bu şekilde sağlanmaya çalışılmıştır.

Diğer bir husus ise; tarihte bilinen ilk emperyal devletin Eski Mısır olduğudur. Kraliçe Hatşepsut döneminde Afrika Kıtası, Ümit Burnu’na kadar sömürülmüş ve şekillendirilmiş; süslenmiş değersiz mallar da son derece kıymetli mallarla takas edilmiştir. Alınan malların listesi, Hatşepsut Tapınak Duvarı‘na liste hâlinde yazılıdır. Bu listede fildişi, abanoz, maymun ve leopar derileri, köleler gibi maddeler yer alır.

Bu iki bilgi, Batının medeniyet mefkûresinin kökleriyle alâkalı olarak, yazımızın ilerleyen safhalarında kullanacağımız bir malûmattır.

 

BATI BİLİMİNİN KÖKLERİ

Batı biliminin köklerini incelemekten muradımız, baştan sona bir bilim tahlili yapmak veya buna davranmak değil. Yazımızın devamında görüleceği üzere, mekanik kâinat tasavvurunun köklerinde neler olduğu hakkında –kendi mevzu perspektifimizden- bir fikir vermek amacımız. Bu bahsin bir makale başlığı altında kuşatılamayacak kadar derin ve geniş olduğunun farkındayız. Bizim ele alacağımız husus, araştırmanın ve bilginin nasıl “maddî plânda” yapılan “müşâhede-gözlem” ve “tecrübe-deney”lerden ibaret kılındığıyla ilgili olacaktır.

Hıristiyanlığın Roma tarafından kabullenilmesinden Orta Çağ Avrupası’na kadar, Allah’ın varlığı nisbeten de olsa kabul ediliyordu. Mütefekkir’e kulak verelim:

– «Orta Çağ Avrupası’nda da insanlar ne kadar küçük olursa olsun, Allah’ın her şeyde rol oynadığı bir yaratılışa inanıyordu. Bütün hâdiseler, bu ilâhî amaç ve kabulden etkilenmiş ve ahenkli kılınmışlardı. Orta Çağ’ın son dönemlerinde, dünya, aşağıda semavî küreler, yukarıda kozmos’un değişik seviyelerinin ve insan ruhunun, karşılıklı “ahenk” ve “duygu paylaşımı”yla bir araya getirildiğine inanılıyordu. Birincide meydana gelen hâdise, diğerlerinde de yansıyordu. Eski Çağ ve Orta Çağ dünyasının sakinleri için kâinat-kozmos, bir ana rahminin özelliklerine sahibti. Her zaman rahat olmasa da, en azından mânâlı bir şekilde, bir şeyi hayat boyu destekleyen ve ilerilere götüren ve onu tamamen kuşatan bir şeydi bu; 17. yüzyılda hâdiselerin bu durumu tamamen parçalandı… Bunu parçalayan güç, mekanik ilmin acımasız darbesiydi.» [4]

Bilimin kökleri çerçevesinde naklettiğimiz bu bilgiler, Batı bilimini 17. yüzyılda şekillendiren mekanik kâinat tasavvurunun kökleriyle alâkalı bilgilerdir.

Bildik “medeniyetler tarihi”ne bakacak olursak, başlangıcında karşımıza Mısır ve Sümerler çıkacaktır. Oysa bu iki kavim, medeniyetin değil, Batının bugün kullanmakta olduğu tekniğin kaynağı olup, tekniği de daha ziyâde aklî zâviyeden yürütmüşlerdir bizce. Bu dönemlerde astroloji, matematik ve mimarî, ön plâna çıkmış ilim dallarıdır. Yapılan ilmî çalışmalar, çoğu maddî plânda gerçekleştirilmektedir. Her iki topluluk da pagan topluluğu olup, “mücerred” itikadî değerleri yok gibidir. Çok tanrılı sapkın bir inançları vardır. “Mutlak hakikate zıd söz söylenemez” hikmetinden mülhem, onların inançlarının da bir hakikati olmasına rağmen; iyi, doğru ve güzel nisbetleri tahrif edilmiş, mücerred mefhumlar ile maddî âlemin “doğru” âhengi kurulamamış, bilim ise daha çok akıl zâviyesinden yürümüştür.

Batının bugün kullandığı tekniğin tarihini buraya dayandırmaktan maksadımız şu ki; Abdülhakîm Arvasî (1860-1943) Hazretlerinin bildirdiğine göre, ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem Aleyhisselâm‘dan bugüne kadar geçen süre 313 bin yıldır. Sümerler’in tarihinin miladtan önce 3500’lü yıllara, Mısır’ın ise miladtan önce 6000’li yıllara dayandığı iddia edilmektedir. Bugün kullanılan bilim ve teknik, yapılan tecrübelerle-deneylerle, tabiata sorulan sorulara alınan cevablardan ve beş duyuya hitab eden müşâhededen-gözlemden müteşekkildir. Mısır’ın başlangıcını bu tekniğin milâdı sayacak olursak, Âdem Aleyhisselâm‘dan Mısır’ın kuruluşuna kadar geçen süre, yaklaşık 307 bin senedir. 307 bin sene içerisinde tabiâta sorulan farklı sorularla, bugünkü bilimden farklı bir sürü bilim elde edilebileceği gibi, “metafizik” üzerine kurulmuş olması muhtemel başka birçok medeniyetten de bahsedilebilir. Süleyman Peygamber dönemine bakacak olursak, ulaşım, inşaat ve irtibat tekniklerinin bugünküden çok daha farklı ve ileri olduğunu görebiliriz. Misâllendirecek olursak, Sebe Melikesi kıssasında, Sebe Melikesi‘nin sarayının, göz açıp kapayıncaya kadar, bir yerden diğer bir yere sağlam bir şekilde nakledilmesini hatırlatırız.

 

MEKANİK KÂİNAT TASAVVURU

Katolik inancına göre tanrı, kâinatın sistemini kurup çekilmiştir. Bir kısım Batılı tefekkür adamı, bu sistemi saat mekaniğine benzetmişlerdir. Onlara göre, ezelden ebede kadar her şey, aklî prensiblerce sistemleştirilmiştir. Bu bölümde, Batının “modern bilim”inin 15. yüzyılda “mekanik ilim” adı altında nasıl şekillendiğine temas edeceğiz.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu bu dönemle alâkalı olarak şöyle diyor:

– «Mekanik ilim, kâinatın mutlak bir boşlukta yüzen, birbiriyle etkileşen, küçük, boyun eğmez, katı nesnelerden (atomlardan) oluştuğu inancı üzerine kuruludur. Yüzyıllar önce Demokrit, “atomlar ve boşluktan başka bir şeyin var olmadığını” beyan eden benzeri bir görüşe sahibti. Bu görüş, 17. yüzyılın filozofları ve ilim adamları tarafından (Bacon, Thomas Hobbes, Kepler, Galileo, Descartes, Newton vesaire) o günlerin yeni ve süratle gelişen fizik ilimlerinin benimsenmesine kadar, çok sayıda insan tarafından ciddiye alınmadı. Onların yüzyılı da hoşnutsuzluklar yüzyılıydı: Entellektüeller, özellikle de kendini yeni ilimlere adayanlar, Orta Çağ’dan beri kilise yoluyla kuşaktan kuşağa devredilen baskılarla bunalıyorlardı… Netice:

– “Yeni mekanik dünya görüşü, görünürde birbirine uyumsuz görünen hâdiseler arasındaki eski ve rahatlatıcı görüşü, güçlü bir şekilde ibtal etti. Açık bir sebeb-neticeyi göstermeyen tesadüflerin birbirleriyle mânâlı ilişkilerinden bahsedebilmek imkânsızlaştı. Bunun yerine, zamandaş denilen hâdiseler, düzgün bir şekilde karıştırıldıktan sonra tesadüfen birbirinin yanına gelen veya bir poker elinde ortaya çıkan deste kağıtlarının ilişkilerini ancak paylaşabilirdi. Ruhî olandan mekanik olana doğru olan bütün bu değişiklik, insanların kâinatı açıkladıkları temel mitte bir değişiklik anlamına geliyordu.”»[5]

İBDA Mimarı’nın bahsettiği bu dönemde, Reform hareketleriyle engizisyon kilisesinin baskısı ortadan kalkmaya başlamış, eğitim öğretim kilisenin elinden alınmış ve yönetimler lâikleşmeye başlamıştır. “Orta Çağ Avrupası’nda da insanlar ne kadar küçük olursa olsun, Allah’ın her şeyde rol oynadığı bir yaratılışa inanıyordu. Bütün hâdiseler, bu ilâhî amaç ve kabulden etkilenmiş ve ahenkli kılınmışlardı.” [6] Bu durum, batınî nizâmın sağlanabilmesi adına çok önemliydi. İnanç sistemi, hakikatiyle değil de, fert ve kurumlar etrafında değerlendirildi. Bu değerlendirme, Avrupa toplumlarının kiliseye tepki olarak dinlerini hayatlarından tecrid etmeleriyle sonuçlandı.

  1. yüzyıla doğru gelişen ilim, 15. yüzyılın tefekkür adamlarını ön plâna çıkardı. Kiliseye tepki olarak dinin terk edilmesi, pek çok sorunun cevabsız kalmasına ve insanın iç âhenginin bozulmasına sebeb oluyordu. Bu âhengi yeniden sağlayacak senfoni, bilim ile oluşturulmaya çalışıldı. 15. yüzyılın “mekanikçi” tefekkür adamlarını, Kopernik (1473-1543), Johannes Kepler (1571-1630), Galileo Galilei (1564-1642), René Descartes (1596-1650), Gottfried Leibnitz (1646-1716) ve Isaac Newton (1643-1727) olarak sıralayabiliriz.

Bahsettiğimiz mekanik kâinat tasavvuru, Kopernik, Johannes Kepler, Galileo Galilei, Rene Descartes gibi fikir adamlarıyla başlayan, Leibniz ve Newton‘da zirveye ulaşan modern Batı fikir manzumesinin köklerini ihtivâ etmektedir. Bu fikir adamları, hareket noktalarını mekanik kâinat tasavvuruna dayandırarak, kendi sistemlerini örgüleştirdiler.

Mekanik kâinat tasavvurunun kaynağını, Nicolaus Copernicus’a (Kopernik) da dayandırabiliriz. Kopernik, heliosentrik teorisini, yâni dünyanın ve diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü açıklamıştır. Kopernik‘in teorisi doğrudur da, ne var ki, kendisinde Büyük Doğu-İBDA’nın tenkid ettiği “çilesi çekilmemiş fikir” hâlinde duran bu temel, neye muhatab olması gerektiğini bilmediğinden ötürü hakiki mecraını bulamamıştır. Kopernik‘in bu teoremi ne hocası olan Domenico Noworra‘ya (1454-1504) âidtir, ne de kendisine. İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen Fatih Sultan Mehmed döneminin astronomu Ali Kuşçu ile ilgili sempozyuma konuşmacı olarak katılan Profesör F. Jamil Ragep‘in bahsettiklerine bakılacak olursa, Kopernik, bu bilgileri Ali Kuşçu‘nun astronomi ile alâkalı derslerinde kullandığı kitabın yazarı olan, Nasreddin El-Tusî‘den (1201-1274) almıştır. Tus’da doğmuş, sonradan İsmailî olup Alamut Kalesinde ömrünün uzun bir kısmını geçirmiş olan olan El-Tusî‘nin 1261’de yazmış olduğu el-Tezkire fî ‘İlm el-Hey’e adlı eserinden faydalanmıştır Kopernik.

Kopernik bahsi önemli. “Çilesi çekilmemiş fikir” demiştik; Kopernik‘in çilesini çekmediği bu fikir, Batıda “kâinatın” mekanik olarak çalıştığı intibaını uyandırmıştır. Tam da bu dönemlere denk gelen bir diğer hâdise olarak, Nürnberg’de Peter Heinlein‘in (1480-1542) mekanik saatin kurulmasını sağlayan mekanizma olan zembereği icadı(!) gerçekleşti. Bu mekanizma, Batı tefekküründe yeni ufukların(!) açılmasını sağlamıştır.

Galileo ise, Deneyci adlı eserinde; “felsefe, dikkatimize sürekli açık duran kitabta, kâinatta yazılıdır. Kişi ilk önce yazıldığı dili anlayıp, harflerini okumayı öğrenmedikçe, kitab anlaşılamaz. Bu kitab matematik dilinde yazılıdır ve karakterleri, kendileri olmaksızın bu kitabın tek bir kelimesinin insanî kabiliyetlerle anlaşılmasının imkânsız olduğu üçgenler, daireler ve diğer geometrik figürlerdir; bunlarsız kişi karanlık bir labirentte gezinir durur” der. Kepler’in verdiği ipucunu takib eden Gelileo, sadece maddenin konu edildiği, keyfiyetlerin önemsiz hâle geldiği bir dünya inşa etmiştir.

René Descartes, Felsefenin Prensibleri adlı eserinde; “tabiatın gerçekte amaçtan ve güzellikten yoksun olan matematikî bir makine olduğunu” ilân etmiştir.

Isaac Newton ise, Principia adlı eserinin 1967 baskılı önsözünde, kâinatı bir makine olarak, daha açık söylemek gerekirse “tanımlı ve güvenilir güçlerin etkisiyle zamanda ve mekânda matematik kanunlarına göre hareket eden kütleler âlemi” olarak hayâl ediyordu.

Tam da burada bir not ekleme ihtiyacı duyuyoruz: Saat zembereği, esasında Abbasîler zamanında, Harun Reşid (763-809) döneminde, Batıdan çok önce icad edilmiştir. Hattâ Frank Kralı Şarlman‘a (742-814) hediye edilen bir saat, muhafaza edildiği sarayda ilk çaldığında, barbar Batılılar dehşete kapılarak saraydan kaçışmışlardır. Biz Batılının tarihinden(!) devam edelim.

Saydığımız ilim adamlarını bu düşünceye iten sebeblerden belki de en önemlisi, Batıda merceğin icad edilmesiydi. Merceğin icadı, teleskop ve mikroskobun icad edilmesine vesile oldu. Bu iki icad, madde ve gökyüzü esrarının Batı adına aralanmasını sağladı. Gezegenlerin hareketlerindeki âhengi gök mekaniğine bağladılar. Onlar için en esrarengiz olanı, maddenin içinde buldukları kâinat olmuştur sanırız. Yâni bir atomun etrafında dönen elektronların, güneş sistemine benzemesi bahsi.

Bugünkü bilim, teknik ve teknoloji, kısaca hikâye ettiğimiz bu dönemden hareketle gelişti. Bu döneme göre, kâinatta ezelden ebede çeşitli prensiblere göre çalışan bir sistem vardı. Bu sistemin prensibleri tamamıyla bilinecek olursa, ezelden ebede meçhul hiç bir şey de kalmayacaktı.

 

TEKNOLOJİ

Modern bilim ve sözkonusu mekanik kâinat tasavvuru, kuşkusuz bugünkü teknolojinin de temellerini oluşturmaktadır. Bu bölümde “teknoloji” kelimesinin köklerine ve ne olduğuna temas ederek, nihai ürünü olan “makine”den devam edeceğiz.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, “Büyük Muztaribler” serisinin birinci cildinin “O ve Ben” başlıklı ilk bölümünde, Üstad Necib Fazıl’dan şu satırların altını çizer:

– «İnsan başını fare kafasından ayıran tek haslet ve haysiyet, fikir… Mücerret fikir… Arayıcı, tarayıcı, çırpınıcı, çatlayıcı fikirdir. İşte bu türlü arayışın yolda bulduklarıdır ki, bugünkü teknolojiyi doğurdu. Fakat durak ve gaye onlar değil; öteler, öteler, ötelerin ötesi ve sonsuzluk… Eğer mücerret fikir olmasa ve herşey hayvanî bir insiyaka bırakılsaydı, arz cazibe kanunu bulunur muydu?.. Siz; 21. asra doğru sarkan teknik küfür, insan saadetini ruhu hadım etmekte arar ve onu bağırsak yoluna doğru iterken, atom bombanızın bile eşiti olamayacağı patlamaya belki 21. asırda şahit olacaksınız!..» [6]

Kök mânâsıyla teknoloji şu: Τεχνολογία (Tehnologîa). Τέχνη (Têhni): İş, beceri, uğraş, maharet, mârifet. Λόγος (Lôgos): Bilim, bilgi, kelâm.

Günümüz dilinde teknolojinin karşılığı ise; “araştırma ve geliştirme, üretim, pazarlama, satış ve satış sonrası hizmeti kapsayan bir sanayi sürecinin, tesirli ve verimli bir biçimde gerçekleştirilebilmesi için kullanılabilecek bilgi ve becerilerin tümüdür.” Bu ifâde bir bakıma doğruluk arz ediyor olsa da, nihâyetinde ancak “bir bakıma”dır ve bugünün manzarasını karşılamaktan âcizdir. Bugün teknoloji, sadece üretim alanında değil, hayatımızın her alanındaki hâkimiyetini “makine” vesilesiyle ilân etmişken, bizim sanayi devriminin şartları içerisinde geçerli olabilecek bir teknoloji tarifini ölçü almamız elbette kabul edilemez.

Bugünkü mânâsıyla teknoloji kelimesinin işaret ettiği “bilgi, bilim, kelâm” ile ifâde edilen kısma “bilim” dersek hata etmiş oluruz. Bilim kelimesinin lûgat mânâsına bakacak olursak, karşımıza, “kâinatın veya tâbiatın bir bölümünü kendisine konu edinen, müşâhede-gözlem ve tecrübeyi-deneyi usûl olarak benimsemiş metodtur” ifâdesi çıkar. Ne var ki, İBDA’nın “Bütün Fikrin Gerekliliği” prensibince biz, tüm bir bilgi dairesini “bilim” darlığına sıkıştıramayız ve kelime olarak “ilim”i kullanırız. “İlim”in şümûlünü ifâde etmek gerektiğinde; Muhyiddin İbn-i Arabî‘ye kulak veririz ki, O’na göre ilimler üç kısımdır. Bunlar akıl ilmi, hâl ilmi ve sır ilmidir.

Aklî ilimler, insanda zorunluluk hükmü ile gerçekleşen ve delilin yönünü öğrenmek tarzıyla, delili incelemekle gerçekleşen ilimlerdir. Bu ilmin kuşkuları da kendi cinsindendir. Bu sebeble nazar (teorik düşünce, araştırma) hakkında şöyle derler: “Bir kısmı doğru, bir kısmı yanlış!” Bu alan, ilmî araştırma ve felsefenin çalışma alanıdır. İnsan hayatına hizmet eder. Kâinatı sebeb sonuç ilişkileri içinde kavramaya çalışır, “tecridlerle-soyutlamalarla” hakikate yol bulma gayretindedir. Yararlıdır. Ancak tek ve yektâ ilim kabul edilirse, insanın gözünü maddî olanla bağlar ve maneviyata kör eder. Aklı putlaştırır ve hakikate giden yolu keşfedeceğim derken, gider, aks-ül emel ile o yolu tıkar. Bir bakıma avamın ilmidir. Aristo‘nun (MÖ 384-322) ilmi bu zâviyeden yürütmesinin sebebi, Eflâtun‘un (MÖ 427-347) ilminin, avam tarafından idrak edilmesinin mümkün olmaması münasebetiyle idi.

Hâller ilmi, zevken idrak yolu ile elde edilebilir. Dolayısıyla akılcı kişi, onu tarif edemez ve öğrenilmesi için delil ortaya koyamaz. Balın tatlılığını, sıbır otunun acılığını ve cinsî münasebetin hazzını bilmek; aşkı, coşkuyu, arzuyu ve bunlara benzer şeyleri bilmek, bu kısma girer. Bu gibi ilimler, kendileriyle nimetlenilmeden ve tatmadan öğrenilemeyen ilimlerdir. Bu ilim dalı, aklî bilim zâviyesinden hâlen araştırılmaktadır. Oysa ki aklî bilim ile, sonsuz ferd ve sonsuz hâl fonksiyonu içinde, arz cazibe kanunu gibi bir kanunun bu ilim dalında bulunması sözkonusu değildir. Yapılan çalışmalar ancak kablîdir.

Üçüncü ilim, sır ilimleridir. Sır ilmi, aklın gücünün üzerindeki ilimdir. Başka bir ifâde ile Ruh’ül Kudüs’ün sırra üflediği ilimdir ve peygamber ve veli o ilme tahsis edilmiştir. İlahîdir ve ilm-i ledün olarak anılır.

Akıl, hâl ve sır buuduna göre ilmin gerçekleşmesi, ilmin sahibine göre değişiklik arzetmektedir. Avam, havas, havas’ül-havas’ın ilimlerinin mertebelerinin birbirlerine denk olması düşünülemez.

Bilimi bırakıp, yerine ilmi koyarak “logos”a bakmaya çalıştık. Bu anlamda logos; aklî, kalbî ve ilahî bilgiler manzûmesinin bütünüdür de diyebiliriz. İBDA Mimarı’na göre logos “var edilen şeylerin hepsi” mânâsı da taşımaktadır. O zaman da; aklî, kalbî ve ilahî bilgiler manzûmesinin bütününün, var edilen her şey olduğunu söyleyebiliriz.

 “Teknik”le alâkalı olarak ise, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu; “kendini insana empoze eden varlık, varlığın ruha mukavemet edişidir ve bu karşılıklı tesir içinde insan, ruha mukavemet eden varlığı kavramak için, yapma varlığı, yani tekniği meydana getiriyor (…)” [7] demektedir.

O hâlde, teknoloji kelimesini, eşya ve hâdiseleri teshir etmek üzere yaratılmış insanın, eşya ve hâdiseleri teshir etmek için kullandığı ilmi ve marifeti şeklinde de ifâde edebiliriz.

Teknoloji kelimesiyle “eşya ve hâdiseleri teshir etmek” bahsine dâhil olduğumuza göre, birinci önceliği taşıması gereken mefhum “ahlâk” olmalıdır; Teknoloji ve Ahlâk…

İBDA Mimarı’na göre ahlâk:

– «5 Hasse-duyu ile akla dair meseleleri anlamak mümkün olmadığı gibi, Şeriat ölçülerinin üstünlüğünü anlamada sadece akıl, kâfi değildir. Çünkü onlar bedahet ifâde eder ve erene apaçık görünür. “İslâm kalbin yoludur; akıl, işi tahdit ile tek bir esasa bağlar, hakikat ise kendi nefsinde bunu kabul etmez!”… Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak üzere yaratıldığı ölçü ile sabit insan, Allah’ın kulunu yarattıktan sonra kendini inkârına kadar HÜR bırakıp bu hâlinde de ona mutlak hâkim olması gibi, HALİFE memuriyetini yerine getirirken bu hikmetin kendi nefsinde ve cemiyetinde tesisi mecburiyetinde… His, nefsimizdeki bedahet idrakidir; önce hisseder, sonra fikrederiz… Bir şeyi izâh ederken, izâh edilmiş gibi basamak yaptığımızla, sonra onu izâh ederken, diğerini izâh edilmiş kabul ederek; oysa hiçbir şeyi sonuna kadar temellendiremediğimiz, bilginin bilinmezden devşirilen olmasından belli değil mi? Demek ki his, akıl ve ruhun neftse bir kıvamı… İnsan ve toplum meselelerinin hallinde tecelli eden her şeyin bir basamağında, his ve ahlâkın iç yüzü ve dış yüzü sözkonusudur. Fikrin ahlâk ve ahlâkın fikirle içiçeliği, ahlâksız –bir ahlâk anlayışı olmayan– fikrin derme çatmalığını da göstericidir. “İslâma muhatab anlayış”ın dünya görüşü ve sistemini inşâ eden Büyük Doğu İdeolocyası’nın ANA KAYNAK İSLÂM ve TEMEL PRENSİPLER faslında AHLÂK davasının işlendiğini bildirelim.» [8]

İBDA Mimarı’nın ahlâkı mânâlandırmasında da gördüğümüz üzere; insan, ahlâkıyla ahlâklanması gereken yaradanını inkârda bile hür. Bizim ele aldığımız bugünün teknolojisi, tam da “inkârda hür” olanların elinde şekillendirilmiş bir teknoloji…

Bugün, teknoloji çerçevesinin anlaşılması adına iki hususu önemli görüyoruz.

Bunlardan birincisi, Batının, mücerred bir dini, müşahhas kilisenin şahsında değerlendirmesi ve engizisyon kilisesine olan tepkisini dinini terk ederek göstermesidir. Bu durum, açık bir sebeb-netice gösterilemeyen hâdiselerde, insanı ferahlatan ilahî tefsir ve bütünleyici mânânın kaybedilmesine sebeb olmuştur.

İkinci husus ise, 15. yüzyıl etrafında şekillenen mekanik kâinat tasavvurunun, 17. yüzyıl ile gelişen fizikle birlikte kıymetlenmesi olarak işaretlenebilir.

Günümüz teknolojisi, işte bu iki temel üzerine inşâ edilmiştir diyebiliriz. Ruhî keyfiyetler terkedilerek, maddî kemmiyetlerle ilgilenilmiştir. Bu durumu, İBDA’nın “teknik” formülasyonundan mülhem, kısa ve öz bir şekilde ifâde edecek olursak; teknoloji mefhumu içerisindeki “teknik” kanadı bakımından; ruha mukavemet etmekte olan varlığı kavramak adına yapma varlık olan teknik, bir türlü bütünleştirilemeyen varlığın kendini empozesi hâlinde, ruha mukavemetini şiddetlendirmiştir. “Bilim” bakımındansa; ilim sadece aklî zâviyeden değerlendirilerek, insanın ruhî âlemine dair olan her şey bir yana bırakılmış, insanın varlığı fethi gerekirken, varlığın insanı sürüklemesi önündeki tüm engellerin kalkmasını sağlamıştır.

İşte bu durum, insanın ruhî nizamını elinden kaçırarak, hakikatiyle “bütünleştirilemeyen” varlığın karşısında tutsak ve muazzam varlık rüzgârının önünde sürüklenen yaprak olması neticesini doğurmuştur. Meseleyi teknolojinin ürünlerinden olan makine plânında müşahhaslaştıracak olursak; Üstad Necib Fazıl’ın teşhisinden hareketle, “insanoğlunun azat kabul etmez kölesi makine, (…) çelikten o mankafa haliyle efendilik tahtına oturtulmuştur.” Bir yandan taptığı bir yandan yediği “helva”, ruhî bünyesini zehirlemiş ve boğazına takılıp onu boğmaya başlamıştır, hattâ boğmuştur.

Teknoloji mefhumuyla alâkalı olarak bu hususları dile getirdikten sonra, teknolojinin bugün hayatımızdaki hâkimiyetinin vesilesi olan ürünü “makine”den devam edelim.

 

NEO RA: MAKİNE

Makine nedir gibi bir soru ile karşılaşsak, cevab vermek için doğru cümleyi bir türlü kuramayız. O hâlde sırayla gidelim ve önce mefhumun maddî mânâsıyla başlayalım. Ardından kısa bir tarihî perspektif çizdikten sonra, bizim makine ile kasdettiğimiz mânâyı açmaya çalışalım.

Makine, herhangi bir enerji türünü başka bir enerjiye dönüştürmek, belli bir güçten yararlanarak bir işi yapmak veya etki oluşturmak için dişliler, yataklar ve miller gibi çeşitli makine elemanlarından oluşan mekanizmalar bütününe denir. Herhangi bir mekanik parçası olmayan elektronik veya organik cihazlara da makine denir.

Makine tarihine doğru kısa bir seyahate çıkacak olursak, “mekanik bilim”in tarihinden bahsediyoruz tabiî, insanlığın 313 bin yıllık tarihindeki yerini bilmiyoruz. İlk olarak tekerlek, manivelâ, makaralar, saban ve takozu makinenin ataları olarak gösterebiliriz. Bu tür makinelerde hareket için gerekli kuvvet, insan veya hayvan vasıtasıyla sağlanır. Bunlar fizik ilmince basit makineler olarak tarif edilirler.

Bundan sonra yel ve su değirmenlerini gösterebiliriz. Bu makinelerde hareket, rüzgâr veya su kuvvetiyle sağlanır.

Makinenin bugünkü durumuna gelişindeki en önemli basamaklardan biri de buharlı makinenin icadıdır. Isı enerjisinin kuvvetini mekanik enerjiye dönüştürmeye yarayan dıştan yanmalı bir motordur. Buhar kazanlı lokomotifleri ve çarklı gemileri bu sınıfa örnek olarak gösterebiliriz. İlk ticarî uygulama, Thomas Savery (1650-1715) tarafından tasarlanmış buharlı su pompasıdır.

İçten yanmalı motorun icadıyla birlikte yakıt tasarrufu sağlanmaya ve vasıtaların menzili artmaya başlamıştır.

Mekanik makinenin bu hızlı yükselişi iktisadî, askerî ve siyasî hayata makinenin müdahil olmasına vesile olmuştur. Ulaşım maliyetleri azaldığından, hammaddeye erişim kolaylaşmıştır. Bu durum sanayi ile beraber dünyanın iktisadî kutublarının yer değiştirmesinin de müsebbibi olmuştur. İktisadî kutubların hızla el değiştirdiği ve Osmanlı’nın dünya hâkimiyetini yitirmeye başladığı bu demlerde, Avrupa hızla silâhlanmaya başlamıştır. Her ülke kendi ekonomisini iyileştirmek adına dünyanın bâkir coğrafyalarını sömürmeye başlamış ve sömürgelerindeki hâkimiyetini muhafaza etmek için de akıl almaz bir silâhlanmaya girişmiştir. İşte bu silâhlanma, dünyayı Birinci Dünya Savaşı’na taşımıştır. Birinci Dünya Savaşı ise, makinenin dünya konjonktürünü tâyininde bir netice değil, başlangıç olacaktır.

Bu dönemi daha iyi anlamak için Üstad Necib Fazıl‘ı can kulağıyla dinleyecek olursak:

– «Makinenin mahiyetini kuşatan ve kökünü Birinci Dünya Harbiyle atan büyük mâna şudur:

19 uncu Asrın ikinci yarısından sonra makine terakkileri gitgide insan tahakkümünden çıkacak ve aksine, insanı tahakkümü altına alacak bir mahiyet göstermeye başlamış; ve insanoğlunun azat kabul etmez kölesi makine, hususiyle Birinci Dünya Harbinin arkasından, çelikten o mankafa haliyle efendilik tahtına oturtulmuştur. Bu edebiyatı da, makineyi azizleştirme mânasına (materyalist) Moskof dünyası körüklerken, makinenin getirdiği ruhî “dacret-sıkıntı” ve hafakanı dile getirme ve ilâcını arama bakımından da (kapitalist) ve (spiritüalist) âlem harekettedir. (…)

Hakikat şudur ki, makine, eski beşerî muvazeneleri silip süpürür, el işini ve sanat emeğini çürütür, sınıflar batırır ve sınıflar çıkarır, bilhassa “mâverâî-ötelere bağlı” itikatları pörsütürken, şaşkın insan ruhunda alabildiğine putlaşmış ve insan yapısı olduğunu unutturarak yeni bir insan yapma kudretinin sahibi zannedilmiştir.» [9]

Üstad’ın da bildirdiği üzere, Birinci Dünya Savaşı itibarıyla makine, olmazsa olmaz hâline gelerek iktisadî, içtimaî, askerî, siyasî ve ilmî meselelerin merkezine taht kurmuş, alternatifsiz bir otorite hâline gelmiştir. Ülkeler yatırımlarını bu istikamete yönlendirirken, beşeriyete hayat hakkı tanımayacak makine medeniyetinin temeli de bu dönemlerde atılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nda ise, insanoğlu, makinenin bir diğer yüzü ile tanışmıştır: Lewis Mumford’un ifâdesiyle “megamakine” olan Atom Bombasıyla! Atom Bombası, bugünkü makine medeniyetinin üzerine inşâ edildiği temel mesâbesindedir. Hiroşima‘da patlayan Atom Bombası, Güneş Tanrısı RA’nın binlerce yıllık uykusundan uyandırılarak makine sûretinde geri döndürülüşü gibidir. Evet, bugünkü Batı medeniyeti, Atom Bombasının dehşeti üzerine inşâ edilmiştir. Megamakinenin keyfiyeti, bir “coğrafya parçası” olarak Hiroşima’da değildir. Bugün “megamakine”ye bakarak, onun sadece Hiroşima‘da patlatılmış bir bomba olduğunu düşünmek, bu bakımdan büyük hata olacaktır. Megamakine, 1945’ten beri yaşamış olan her ferdin “şuurunda” yeniden ve yeniden infilâk ettirilerek inşâ edilmiş modern(!) Batı medeniyetinin mihrak makinesidir. Üstad’ın bu dönemle alâkalı şu ifâdeleri son derece kıymetlidir:

– «Makine, bir nevi, insanı burnundan yakalayan bir vahşet timsali halinde meydana çıktı. Makineyi putlaştırdılar, kendi eserlerine mahkûm oldular ve Avrupa o tarihten itibaren büyük hafakan devresine girdi.» [10]

Atom Bombası, dünyanın evvelâ iki kutublu bir hâle bürünmesinin ve yıllar sürecek korku imparatorluğunun tanrılığına getirilmiştir. Megamakine, yol açtığı tahribat sâyesinde, mekanik ilim ile mücerredlerini yitirmiş Batılı toplumların tanrılığı tahtına kurulmuştur. Ardından Megamakineyi inşa eden mekaniğin kat ettiği yol ve bu yolda bıraktığı eserlere olan hayranlık, “mücerred fikir istidadı” olan toplulukları da Batılı kavimlere entegre etmeye başlamıştır.

İBDA külliyatından öğrendiğimiz üzere, “ihtiyaçları doğuran”, âletlerdir. Makinelerin ortaya çıkması, “programlama” ihtiyacını doğurmuş; “elektronik ilmi” de işte bu ihtiyaca cevab vermek üzere sistemleştirilmiştir.

Elektronik, serbest elektronların hareketinin kontrolünü konu edinen bilim dalıdır. Bütün elektronik cihazlarda, bilgisayar, cep telefonu vs hepsinde temel çalışma prensibi, iletici üzerinden akan elektronları kontrollü bir şekilde ilgili elektronik parçalara nakletmektir. Elektronik cihazlar “binary sayı” sistemi mantığıyla çalışır. “Binary”, İngilizce bir kelimedir ve “ikili sayı” demektir. Aynı şekilde, “binary” mantığı, sadece insan ve cihaz arasındaki haberleşmeyi sağlamak için üretilmiş bir tekniktir. Elektronik cihazlar için geçerli kural, elektrik akımının varlığı veya yokluğudur.

Elektroniğin en önemli fonksiyonu, makinenin kumandasının insanın elinden alınarak, farklı bir makineye teslim edilmesi dairesindedir bir nevi. Bu sâyede, elektronik ile önceden programlanmış faaliyetler, makine tarafından icrâ edilebilir hâle gelinmiştir.

Elektroniğin gelişim süreci, Soğuk Savaş yıllarına dayanır. Başlıca kahramanları ise, yıkılan Hitler Almanyası’nın bilim adamlarıdır. Giderek, Soğuk Savaş’ta istihbaratın sağlanması, iktisadî yapının kuvvetlendirilmesi ve askerî gücün arttırılması adına girişilen kıyasıya rekabetin ürünleridir bugünkü elektronik cihazlar. BD-İBDA külliyatından öğrendiğimiz üzere, bu gelişim insanı aya ayak basacağı raddeye kadar ilerletmiş ve bu yolda giderken elde edilen bilgiler de bugünün teknolojisini doğurmuştur.

Soğuk Savaş’ın ardından geçilen tek kutublu dünya düzeninde ise, Amerika’nın tartışmaz hâkimiyet ve meşrûiyetinin sağlanması hedeflenmiş, geliştirilen teknoloji ile bir yandan dünya “globalleştirilirken”, diğer yandan da Amerika’nın hâkimiyet sahası uçsuz bucaksız bir genişliğe yayılmaya çalışılmıştır.

Atom Bombası vahşetinin faili olarak Batının temsilcisi hüviyetini kazanan Amerika, hâkimiyetini güçlendirmek adına ilk hâmlesini, uzaya yeryüzünü gözetleyen uydular fırlatarak gerçekleştirmiştir. Bu uyduların başlıca misyon ve fonksiyonu, Amerika’nın ferdler ve toplumlar plânında bizleri her yerde ve her zaman görmesi keyfiyetini taşımasıdır. Bize empoze ve propaganda edilen odur ki, o uydular çekmecelerimizin içini görebilecek, aramızda fısıldadıklarımızı işitebilecek, haberleşme cihazlarımız o uydular üzerinden bağlandığı için de tüm sırlarımıza vâkıf olabilecek, kısacası ferd ve toplum plânında tüm dünyaya hâkim olacak (!) kadar gelişmiştir. Tanıdık geldi mi? Yazımızın girişince bahsettiğimiz Güneş Tanrısı RA’yı hatırlamanın tam da yeri.

Güneş Tanrısı RA ki, zaman ve mekânla sınırlandırılmaksızın, her şeyi işiten, gören, bilen ve isyankârları şiddetle cezalandıran… İnsansız hava araçlarının, Yunan tanrısı Zeus veya Roma tanrısı Jüpiter gibi gökten yıldırımlar yağdırdığı bir dönemde yaşıyoruz. Bugünkü Batı Medeniyetinin iktidarının kaynağı, bu mânâda, makinedir!.. Meşrûiyetini de makineler vasıtasıyla sağlamakta ve idâme ettirmektedir!..

Bu hususla alâkalı olarak Lewis Mumford’un (1895-1990) söyledikleri dikkat çekici:

– «Yeni megamakine, daha ileri bir teknolojik modele geçişte, müteâl-aşkın ve elektronik bir formda nihaî “karar sahibi”ni ve Tanrı-Kral’ı vücuda getirdi: Merkezî Bilgisayar. Güneş Tanrı’sının dünyevî temsilcisi olarak bilgisayar, daha önce gördüğümüz gibi, ilk olarak astronomik hesablamaları kolaylaştırmak için icad edilmişti. Babbage’nin yarım kalmış kaba modelinin, “hareket ettirilebilen parçalar”ı elektrik yükleri olan hızlı bir elektro-mekanizmaya dönüşmesinde, gök elektroniği, gök mekaniğinin yerini aldı ve bu enfes cihaza, gerçek (authentic) Tanrı karakteristiğini verdi: Mekândan münezzehlik, görünmezlik.» [11]

Batının medeniyet mefkûresi işte tam da bu bakımdan, Eski Mısır’ın Güneş Tanrısı RA’ya dayaniyorr. Ayrıca müşahhas plânda vuku bulan birçok icraat, Eski Mısır’ın bile içinden çıkamayacağı kadar girift.

Bugün inşâ edilen Batılı makine medeniyeti, kemmî plânda tezahür ettiğinden ve bizler mânâları 500 yıldır kaybederek tükettiğimizden, bize kadar sirâyet etmiş ve boyunduruğuna almış bulunmaktadır. Toplumların teslim alınması süreci, her zaman askerî, siyasî veya iktisadî plânda olmasa da, en azından kültürel bakımdan  neredeyse tamamlanmıştır. Geriye, onların hakikatlerine karşı ferd ferd “mutlak hakikate” tâbi olan “insan”lar kalmıştır. Ferdî kontrol plânında emellerini gerçekleştirmek adına da, engizisyon mahkemelerinin bile utanacağı Telegram adlı işkence ve manipülasyon cihazını geliştirerek, beşeriyeti “fikren” temsil makamında dünyada kim ve ne ne varsa bertaraf etmek istemiş, dikensiz gül bahçesi kılmak istedikleri dünyanın her köşesinde ve her yolla kendi kültür ve sistemlerini empoze etmeye girişmişlerdir. İBDA Mimarı’nın bu hususta söyledikleri “anahtar” kıymetindedir:

– «TELEGRAM CİHAZI, tam da BÜYÜK GÖZ ve İDRAKI niteliğine uygun bir rolü yerine getiriyor. Onda, “makine bilmecesi”ni de heceleyelim. Bu cihaz, Büyük Göz diye niteledikleri Kâinat’tan mevzuuna âit hususiyetleri ile ayrı olsa da, o niteleme içinde yerini alabilir. Benim karşımda o, beni algılayan bir “yapma göz-idrak”, göz aletine nisbetle “mercek sistemine-görme idrakine” göre ayarlanmış bir sistem ve cihaz; onu kullanan insanın benden algıladıklarına nisbetle kendi ihsaslarını öz uzvuna yollar gibi cihaza yüklemesiyle de, cihazdan farklı, sanki bir insanda gören cam göz. “Her türlü cihaz, kullananın niyetine göredir!” diyebilirsiniz; ama bu hepsinden farklı ve idrak bahsinde sanki “yapma nefs” gibi bir şey. Kapsamlı. Karşımdaki insanın nefsini ondan hemen aynı şekilde alabilmem de, alelâde bir âletten farklı yanı. Bir şeyin maddi tezahürler meydana getirmesi, onun da madde olmasını gerektirmez. TELEGRAM CİHAZI, ruhî algıya değil, ruhî hayatın beden tezahürlerini idrak ediyor ve idrak sahibininkini de aynı şekilde yolluyor. Meselâ söz, duyu algısına ve neticede BİNTASYA-İdrak mahalline giderek, bende veya cihazı kulananda “telkin-ruhî tesir” oluyor ve neticede bunun maddî tesirlerinden, bahsi geçen münasebet doğuyor. Bende doğrudan meydana getirilen bu netice, TELEGRAM CİHAZI’nın algısı ve kullananın idraki yönünden, iki çeşittir… Birincisi: Benim belli düşünceme, hareketime, heyecan – neşe – korku gibi hislerime nisbetle, meselâ beni fiziken sıkma, bedenimin tesbit edilmiş yerlerine ağrı verme benzeri işler ve vücut ısım, otomatiğe bağlanmış olabilir… İkincisi: Cihazı kullananın, benden algıladığına nisbetle, tıpkı karşılıklı duruşta olduğu gibi, hislerini cihaza aktarmasıyla, sanki uzaktan bir insan veya cin tasarrufu, yahud tasarruf altında kalma zannedilebilir; öylesine canlı. Neticede CİHAZ ve onu kullanan insan, bir bütün teşkil ediyor; her insana göre değişen bir nitelikte verimlendirilen cihaz. Karşısında da, insan sayısı kadar çeşit.» [12]

Eski Mısır’ın pagan tanrılarından daha dehşetli olan mevcud manzarayı ve manzaranın içerisinde bu sisteme entegre olmuşluğumuzu hissedebiliyor muyuz?

Tüm bu sistem, Allah’ın eliyle kurulmuş ve ardından terk edilmiş, mekanik bir saat gibi işlediği iddia edilen kâinat fikri üzerine inşâ edildi. Meselenin vehametini elimizden geldiğince teşhis etmeye çalıştık. Şimdi meselenin hakikatine nüfuz etmeye gayret edelim.

Üstad Necib Fazıl‘ın “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” adlı eserinde geçen şu ifâde, modern Batı medeniyetini anlamamızda “anahtar” hükmünde olacaktır:

– «Bu âleme dikkatle baktığımız zaman şunu görüyoruz: Eski Yunan (mitoloji)si, aklın, fikrin, vehmin, hayalin bile içinden çıkamayacağı girift bir (plâstisite), yani eşyanın dış kabartısı, müşahhas bir zemin üzerinde, bir dış âlem rüyası… Hezeyanın da anlamayacağı kadar korkunç, hattâ (estetik) kıymetlere bulanmış, muazzam bir tahayyül cümbüşü…

Ne tuhaf! İşte burada Garbın ana damını ele geçireceğiz. (Plâstisite) kelimesini kullandık demin… Bunu hiç kaybetmeyin zihninizden! (Plâstik), pazarlarda satılan naylon eşya değil, felsefî mânada eşyanın dış kabartısı, dış görünüşüdür. Göze hitap edici dış şekiller, renkler, hacimler… » [13]

Üstad, Eski Yunan’ın bugüne yansımasını muhteşem bir şekilde tasvir ediyor. Bu tasvirin bizde tedaî ettirdiği ise; şimdiki Batının “plâstisite”sinin belki baş temsilcisinin “makine” olduğudur. Bugün makinenin, “bütünleyici” mücerred ölçülere göre, bunun zorunlu olarak varacağı nihaî temel hâlinde “mutlak hakikat”e nisbetle hizaya çekilmesi ve “hakikaten” insanın emrine verilmesi gerekirken; insan makinenin emrine tahsis edilmiştir. İBDA Mimarı’ndan iktibasla, “yapma varlık” bahsine temas etmiştik; bir deyişle, insanın, ruha kendisini empoze eden varlığa mukavemet edebilmek için tekniği geliştirmesi bahsi. Peki, ruha kendisini empoze eden varlığa mukavemet etmek için geliştirilen teknik, nasıl olur da, -tâbiri caizse- varlığın insana kendisini empoze etmesinin ve insanı önünde sürüklemesinin vesilesi hâline gelebilir?

Aklî bilimin veya “modern bilim”in bugün bize altın tepsi içerisinde sunduğu vakıa paganizmdir ve onların bir kültür emperyalizmi unsuru hâlinde dayattığı “makine kültürü” bir put hükmündedir. Bu söylediğimiz, yobaz bir anlayışla “makine istemeyiz, arabaya binmeyiz, baltalarla savaşırız” anlamı taşımıyor. Burada anlaşılması gereken; “insanın insanla, insanın tabiâtla olan ilişkilerini, insanın âlemdeki rolü ve gayesini, tek kelimeyle ruha kendini empoze eden, mukavemet eden varlığı, bütün yönleriyle kavrayıcı, ideal değerlerle pratik değerler çerçevesindeki meseleleri irfân kıvamı hâlinde ortaya koyan bir ideolocyan var mı?” [14] sorusundan kastedilen mânâdır. Unutulmamalıdır ki helva, tapıldığında put, yenildiğinde nimettir.

Atom Bombasından Telegram cihazına kadar, “teknik” anlamda kullanabileceği ne varsa hepsini kuşanan Batı, savaşını beşeriyete ve onu “insan” yapan değerlere karşı açmıştır. İnsanı “insan” kılan iyi, doğru ve güzel değer ölçülerinin mutlak hakikatini İslâm temsil ettiğine göre, bu savaş “paganist-putperest-plâstik” Batı medeniyetiyle İslâm arasındadır. “İslâma muhatab anlayış”ı İslâm hakikatine nisbetle ve bir “dünya görüşü” genişliğinde yenileyen, “devlet ve dünya düzeni” hâlinde orta yere alternatifini seren ve bu bakımdan İslâmı bir “hayat nizâmı” bütünlüğünde temsil eden yegâne mihrak Büyük Doğu-İBDA olduğuna göre, bu savaş belli ki İBDA Mimarı ve Batı arasındadır. Büyük Doğu Mimarı’nın “500 yıldır beklenen mütefekkir” iltifatına mazhar olan İBDA Mimarı’nın, 500 yıldır İslâm dünyası tarafından bön bir hayranlıkla seyredilen kemmiyetçi Batı Medeniyeti karşısındaki mânâ ve misyonu da umarız bu vesileyle anlaşılmıştır.

Batı Medeniyeti, beş asır evvel mekanikten başlayarak çıktığı bu yolda, tarihin tozlu sayfalarında kaldığı zannedilen paganizme hep yeniden ve farklı bir formda hayat vermiştir. Sanıyoruz ki putperest veya paganist olmak için illâ bir taşa secde etmek yahud güneşe bâkire kurban etmek gerek. İşin aslı böyle değil oysa. Allah’tan çok atom bombasından korkanlar, paganist olurlar. Allah’tan korkmayıp ve utanmayıp da uyduların kendisini izlediği endişesine göre davrananlar, paganist olurlar. Bu zâviyeden baktığımızda, bugün kendini mü’min zanneden birçok insanın, gerçekte bir paganist gibi davrandığını teslim etmek durumundayız.

Büyük Doğu-İBDA’dan öğrendiğimiz üzere; “İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir. Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi… Aynayı yenilemek… Güneş yenilenemez. Göz yenilenir. İslâm başı ve sonu olmayan ebedî yeninin ismi… Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik…”

“Herşey zıddıyla kaimdir” hikmetinin tecellisi belki de; küfür de hep kalıyor ve tezahürünü yahud anlayışını yeniliyor. Batı da böyle: Eski Mısır’daki köklerini bugünkü teknolojiyle harmanlayarak kendi dinini inşa ediyor. Eski küfrün modern ekrandaki yansıması sanki.

Sözünü ettiğimiz tüm bu karanlık manzarayı aydınlatacak ışık ise, İslâm’ın sonsuz, ezelî ve ebedî nurudur. Küfrün, İslâm ve müslümanları “en büyük düşman” bellemesi işte bundandır. Şu veya bu kişi değil de, özellikle Mirzabeyoğlu’nun Telegram işkencesine maruz bırakılması da bundan!

Sonuç olarak, yaşanan manzara her ne olursa olsun, biz müslümanlar için farketmez: Allah’ın vaadi var; nurunu tamamlayacaktır!

Demek ki, “İstikbâl İslâmındır”; şu hâlde, İBDA’nındır!..

 

KAYNAKLAR

1  İmam-ı Gazâlî, İlâhî Ahlâk –Esmâülhusnâ-, Trc: Yaman Arıkan, Uyanış Yayınları, İstanbul 2007, s. 178.

2  Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji -Güneş ve Ay-, İBDA Yayınları, İstanbul 2010, s. 81.

3  Cihangir Gener, Ezoterik-Batınî Doktrinler Tarihi, Piramit Yayınları, İstanbul 2004, s. 73.

4  Salih Mirzabeyoğlu, Madde Nedir? -Maddenin Kritiği-, İBDA Yayınları, İstanbul 2007, s. 131.

5  Salih Mirzabeyoğlu, Madde Nedir? -Maddenin Kritiği-, s. 131-132.

6  Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler – Düşünce Tarihine Bakış, Cild 1, İBDA Yayınları, İstanbul 1998, s. 11.

7  Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa -İntıbâ ve İlham-, İBDA Yayınları, İstanbul 1989, s. 95.

8  Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası -B-Yedi-, Bölüm 90, Baran Dergisi, Sayı 264.

9  Necib Fazıl, Cumhuriyetin 50. Yılında Türkiye’nin Manzarası, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1973, s. 55-56.

10  Necib Fazıl, Yolumuz – Hâlimiz – Çaremiz, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1977, s. 38.

11  Lewis Mumford, Makine Efsanesi, İnsan Yayınları, İstanbul 1996, s. 463.

12  Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası -B-Yedi-, Bölüm 30, Baran Dergisi, Sayı 204.

13  Necib Fazıl, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, 2 Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1984, s. 19.

14  Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa -İntıbâ ve İlham-, s. 101-102.

 

Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 3, Mayıs-Temmuz 2012, s. 97-113.

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz