Bilgisayar Metaforu

0
425

Tercüme: MAHMUD E. DURU

Saatler ve otomatlar, onyedinci yüzyılda kâinata dair mekanik görüşün ve bunun uzantısı olarak, insan zihninin metaforlarıydı. Bu makineler, zihnin çalışma biçimine dair geniş kesimlerce inanılan ve kolayca anlaşılabilen modellerdi. Bugün, fizikteki sübjektifliliğin kabulü ve psikolojideki “cognitive-bilmeye dair” akım gibi farklı bakış açıları, kâinatın mekanik modeli ve bundan türetilen davranışçı psikolojinin yerini almıştır.

Saat, artık zihnin elverişli modern bir örneği değildir. Bir yirminci yüzyıl makinesi, yâni bilgisayar, hem modelimiz hem de zihnin çalışmasına dair yeni bir metafor olmak üzere çıkagelmiştir. Bir bilim tarihçisi şöyle yazar: “Zihnin yeniden takdim vasıtası ve davranışçılığın azledici faili, beynin bir bilgisayar olduğu fikriydi. Bu düşünce ‘kognitif-bilmeye dair devrim’ üzerine tarihî edebiyatta artık umumi kabul gören bir klişeye dönmüştür.” (Crowther-Heyck, 1999, s. 37). Psikologlar, kognitif hâdiseleri izah etmek için bilgisayarın gerçekleştirdiği işlemlerden faydalanırlar. Sun’i zekâ özelliği sergiledikleri söylenen bilgisayarlar, sıklıkla insana has terimlerle tarif edilir. Depolama kapasitesi onun hafızasıdır; programlama kodları, dilidir ve yeni nesil bilgisayarların evrim geçirdiğinden bahsedilir.

Aslında semboller üzerine çalışan komut kümeleri olan bilgisayar programları, belki insan zihnine benzer bir şekilde iş yapıyor olarak görülebilir. Hem bilgisayar hem de zihin büyük miktarlarda malûmatı (duyu uyarıcılarını veya veriyi) çevrelerinden alır ve işlerler. Her ikisi de bu malûmatı, işleyerek, saklayarak, bulunduğu yerden çekip çıkararak ve üzerinde çeşitli şekillerde işlemlerde bulunarak hazmeder, kavrar. Bilgisayar programlama, böylelikle insanın veri işlemesi, muhakemesi ve problem çözmesine dair kognitif bakış için bir temel olmuştur.

Kognitif psikologlar, insan düşünme ameliyesinin temelini oluşturan sembol işleme dizisine ilgi duyarlar. Başka bir ifâdeyle, zihnin veriyi nasıl işlediğiyle ilgilenirler. Onlar, her birimizin hafızasındaki saklı programları, yâni fikirleri anlayıp ifâde etmemizi sağlayan düşünme kalıblarını; olay ve kavramları hatırlayıp geri getirmemizi ve nihayet yeni meseleleri nasıl kavrayıp çözebildiğimizi keşfetmeyi amaç edinmişlerdir. 125 yılı aşkın bir süre zarfında kendi mevzuuna model olarak basit saatlerden karmaşık bilgisayarlara doğru ilerlemiş olan psikolojinin bu ilerleyişinde başvurduğu bu iki modelin de mekanik olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Bu durum, psikolojik düşünce ekollerin tekâmülünü eskiden yeniye tarihî sürekliliği içinde gösteriyor.  Bilgisayarların kendi evrimleşmesinde de tarihî bir sürekliliği görmekteyiz.

MODERN BİLGİSAYARLARIN GELİŞİMİ

Charles Babbage ile Henry Hollerith’in insan gibi “düşünen” makineler geliştirmek gayeli çalışmalarından daha önce söz edilmişti. Fakat modern zaman bilgisayarlarının başlangıcına yol veren şey, II. Dünya Savaşının ilk günlerinde yaşanan pratik bir problemdi. 1942 yılında Amerika Birleşik Devletleri Ordusu, top silâhlarını ateşlemek için gerekli olan hesablamaları hızlıca yapabilmenin daha kestirme bir yolunu bulmak ihtiyacı ile kıvranıyordu. Bir topu tam olarak hedefine doğrultup merminin hedefini vurması, bir askerin tüfeğini doğrultup tetiğe basmasından çok daha karmaşık ve zor bir işlemdi ki hâlâ da öyledir. Bu zorlukla ilgili bir açıklama şöyle: “Bir topu hedefine yöneltmek için, nişancının bazı ayarlamalar yapması gerekir. Bu işlem de top mermisinin izlediği yolu etkileyen bütün değişkenleri hesaba katan [matematikî] cetveller gerektirir; rüzgârın hızı ve yönü, nem, sıcaklık, irtifa, hattâ kullanılan barutun sıcaklığı.” (Keiger, 1999, s. 40).

Her bir top silâhı için ayarlar kitabında yüzlerce, hattâ binlerce ayar cetveli bulunmaktadır. Tek bir top mermisinin güzergâhı, 12 saat süren karmaşık hesabların yapılmasını gerektiriyordu (bkz. Friedel, 2007). Bu hesablamalar, savaş zamanı işe yeni alınmış kadınlar tarafından mekanik hesab makineleri kullanılarak yapılıyordu. (Bu işi yapan kadınlara “computers-hesablayıcılar” deniliyordu.) Fakat hesablayıcılar bir yıl içinde geriye düşüp talebleri karşılayamaz oldular. Durum o kadar kritikti ki bazı topların savaş alanından çekilmesi gerekmişti, zira gerekli ateşleme cetvelleri mevcut değildi.

Bu ihtiyaç, “Electronic Numerical Integrator and Calculator – Elektronik Nümerik Birleştirici ve Hesablayıcı” (ENIAC) adlı ilk dev bilgisayarın geliştirilmesine hız kattı. 1943’te tamamlanan bu nal şeklindeki makine, kocaman bir odanın üç duvarını kaplayan, “kolları yaklaşık 25 metre, yüksekliği yaklaşık 2.5 metre ve 30 ton ağırlığında; 17,468 vakum tüpü, 10,000 kondansatör, 70,000 direnç, 1,500 röle ve 6,000 manuel düğmeden oluşuyor ve bu kadar büyük elektronik devre dizilerinin ürettiği ısıyı gidermek için büyük vantilatörler gerekiyordu” (Waldrop, 2001, s. 45).

Zihnî işlemler yapan makineler, Babbage’ın hesab yapan motorundan bu yana, uzun bir yol kat ettiler. ENIAC’ın ne kadar ilkel olduğunu anlamak için, onu kullandığınız dizüstü bilgisayarınızın veya cep telefonunuzun kapasitesi ile karşılaştırmanız yeterli olacaktır. Zihnî fonksiyonları ifa etmek için geliştirilen makinelerin evrimi öyle hızlı adımlarla gerçekleşti ki, kaçınılmaz biçimde, bu makinelerin hakikaten zekâ özelliği gösterip göstermediği meselesini gündeme getirdi.

SUN’İ ZEKÂ

 Kognitif psikologların, bilgisayarları insanın kognitif iş görüşüne bir model olarak kabul ettiklerini ve bu makinelerin sun’i zekâ özelliği gösterip, verileri insanlara benzer şekilde işlediklerini öne sürdüklerini ifâde etmiştik. Peki, bundan bilgisayar zekâsı ile insan zekâsının aynı olduğu neticesi çıkarılabilir mi? Bilgisayarlar düşünebilir mi? Onyedinci yüzyılda otomatlar insan hareketlerini ve konuşmasını taklid etmişlerdi. Acaba gelecekte, yeni nesil bilgisayarlar insan düşünmesini taklid edebilirler mi?

Başlangıçta, bilgisayar alanında çalışan bilim adamları ve kognitif psikologlar sun’i zekâ nosyonunu ateşli bir şekilde kucakladılar. Daha 1949’da, bilgisayarlar henüz oldukça ilkel iken, “Giant Brains-Dev Beyinler” adlı kitabın yazarı şöyle diyordu: “Makine veriyi işleyebilir; hesab yapabilir, netice çıkarabilir ve seçebilir; veri ile makûl işlemler yapabilir. Bir makine, işte bundan dolayı, düşünebilir” (Dyson, 1997, s. 108’den iktibas).

1950 yılında İngiliz bilgisayar dâhisi Alan Turing (1912 – 1954), bilgisayar düşünebilir kaziyesini sınayacak bir yol teklif etti. Turing Testi denilen bu işlem, bilgisayar ile iletişimde bulunan bir kişinin, makine ile değil de kendisi gibi başka bir insan ile iletişimde bulunduğuna dair ikna edilmesiydi. Eğer süje, bilgisayarın verdiği karşılıkları insanınkinden ayıramıyorsa, o hâlde bilgisayarın insan seviyesinde zekilik gösterdiğini kabul etmek gerekiyordu. Turing Testi şöyle çalışıyordu:

– “Soru soran [süje], etkileşimli bir bilgisayar programı ile [aynı ânda] iki farklı diyalog yapar. Soru soranın amacı, iletişimde bulunduğu iki taraftan hangisinin bilgisayar aracılığıyla iletişim kuran insan ve diğerinin de aslında bilgisayarın kendisi olduğunu bulmaktan ibarettir. Süje, her iki tarafa istediği soruyu sorabilir. Bilgisayar süjeyi, kendisinin bir insan olduğuna kandırmaya çalışırken, insan olan taraf da kendisinin gerçekten bir insan olduğunu göstermeye çalışacaktır. Eğer soru soran, hangisinin insan, hangisinin bilgisayar olduğunu ayırt edemezse, bilgisayar Turing Testini geçmiş kabul edilecektir.” (Sternberg, 1996, s. 481-482)

Turing Testi kaziyesi umumî bir kabul görmedi. En etkili itirazlardan birisi, Çin Odası problemini geliştiren Amerikalı filozof John Searle’den (1932 – ) geldi (Searle, 1980). Çin Odası probleminin tarifi şöyle: Bir çalışma masasında oturduğunuzu hayâl edin. Önünüzdeki duvarda iki delik var. Sol taraftaki delikten her seferinde bir kâğıt parçası görünüyor ve üzerinde bir grub Çince harf var. Sizin işiniz, bu semboller kümesi ile bir kitabtakileri sırf dış görünüşleri bakımından eşleştirmek. Eşleşen bir kümeyi bulduğunuzda, kitabtan başka bir sembol kümesini bir kâğıt parçasına kopyalayıp sağdaki deliğe koyuyorsunuz.

Burada olan biten ne? Size verilen talimatları (yâni programı) izleyerek sol delikten girdileri alıyor ve sağ deliğe çıktıları yazıyorsunuz. Eğer ortalama bir Amerikalı gibiyseniz, Çinceyi okumanız veya anlamanız beklenmez. Bu işlemde bütün yaptığınız, mekanik olarak size söylenen talimatları takib etmek.

Ancak delikli duvarın öte tarafında Çinli bir psikolog olsaydı, sizin Çinceye âşina olmadığınızı bilmeyecekti. İletişimler size Çince geliyor ve siz, kitabınızdan kopyalanmış Çince uygun cevablarla karşılık veriyorsunuz. Fakat kaç mesaj aldığınıza ve cevabladığınıza bakılmaksızın, yine de Çince bilmiyorsunuz. Düşünmüyorsunuz; sadece talimatları takib ediyorsunuz. Zekâvet göstermiyor, yalnız emirlere uyuyorsunuz.

Searle, değişik türden girdileri kavrayıp bunlara zekâyı gerektirir cevablar verebilen bilgisayar programlarının, Çin Odası bilmecesinde olan süjeler gibi çalıştığını iddia etmiştir. Bir bilgisayar, aldığı mesajları sizin Çinceyi anlayabileceğinizden daha fazla anlamaz. Bu örneklerde hem siz hem de bilgisayar, programlanmış kurallar kümesine tam bir uyumla hareket etmektesiniz.

Birçok kognitif psikolog, bilgisayarların gerçekte zeki olmaksızın Turing Testini geçebileceği ve zekiliği taklid edebileceği konusunda hemfikir olmasına rağmen, şimdiye kadar Turing Testini geçebilen bir bilgisayar çıkmadı. 1990 yılından beri, jüriye kendisinin bir bilgisayar değil de bir insan olduğunu ikna edecek bir bilgisayarı bulmak için ortaya konulan Loebner altın madalya ödülü hâlâ bekliyor. 2009 yılında 12 jüri üyesinden üçünü bir insan olduğuna ikna eden bilgisayar hariç, 2009 itibariyle, bu ödülü kazanan yok (Floridi, Taddeo, & Turilli, 2009; Pavia, 2008).

Mevzuyu, bilgisayarların henüz düşünemediği şeklinde hülâsalandırabiliriz. Fakat sanki düşünüyorlarmış gibi yapabilirler. Ve bu bizi dünya şampiyonu Garry Kasparov’u oldukça hırpalayan 1997 yılındaki satranç maçına götürüyor. Onun keyfini kaçırıp maçı terk etmesine sebeb olan şey, rakibinin bir bilgisayar olmasıydı.

IBM tarafından imâl edilmiş bu bilgisayarın adı “Deep Blue-Koyu Mavi”ydi. Yaklaşık üç ton ağırlığındaydı ve iki kulesinden her biri yaklaşık 2 metreydi. Saniyede 200 milyon satranç hamlesini yapacak kapasitedeydi; üç dakikada 50 milyar hamleyi analiz edebiliyordu. En büyük satranç üstadının çaresiz bir hâlde teslim olmasına şaşmamak gerekir. Fakat olanca kapasitesine rağmen Deep Blue gerçekten düşünüyor muydu?

Umumi kanaate göre, makine her ne kadar öyle “davranıyor” görünse de düşünmüyordu. Satranç oynayan makinelere meraklı İngiliz bir bilim yazarı şöyle bir netice çıkarmış: “Bilgisayar performansındaki korkunç ilerlemeye rağmen, genel-amaçlı makine zekâsı konusunda az bir ilerleme sağlanabilmiştir. Deep Blue, bir insan gibi satranç oynayabilme kapasitesindeki bir bilgisayarı inşâ etmenin, genel-amaçlı zekâ ile ilgili çok az şey ortaya çıkarabileceğini bize göstermiştir ” (Standage, 2002, s. 241). Bilgisayar, bütün o olağanüstü performansına rağmen, düşünen bir insan tarafından ileri bir programlanmayı gerektirir.

Kasparov daha sonra şöyle yazmıştı: “Bir insan gibi düşünen ve oynayan bir bilgisayar yerine, insan mübdîliği ve sezgisiyle [programcılar], satranç tahtası üzerinde sistematik olarak saniyede 200 milyon hamleyi değerlendiren ve deneme yanılma yoluyla kazanan ve makine gibi oynayan birisine sahibtiler” (Kasparov, 2010, s. 2).

2003 yılında Kasparov, satranç oynayabilen yeni nesil bir bilgisayar olan Deep Junior’a karşı oynadı. Maçtan önce, “Ben burada insan soyunu temsil ediyorum. Elimden geleni yapacağıma söz veriyorum.” demişti. Fakat yine müşkül bir duruma düşmekten kendini kurtaramadı. Wired dergisi adına çalışan bir müşahid şöyle yazmıştı:

– “Kasparov’un işi neredeyse bitmişken Deep Junior ilerlemeye devam ediyor. Bilgisayar, öldürücü bir robot gibi kesinlikle durmayacak. Asla. Garry gittikçe tükeniyor. Sakin durmaya veya dikkatini teksif etmeye çalışıp makineyi devirebileceğini düşünüyor ancak sarsmak mümkünse de makineyi devirmek ihtimal dâhilinde değil. Acıtmayacak.” (wired.com/news.7/6/2006)

Kasparov, 3-3 beraberliği kabul ettiğinde kalabalık tarafından yuhalanmıştı. Buna rağmen sergilediği performans şunu gösterdi ki; sun’i zekâ, insan zekâsının seviyesine ve karmaşıklığına -henüz- erişememiştir.

KAYNAK

A History of Modern Psychology, Duane P. Schultz & Sydney Ellen Schultz, 10th Edition, s. 358-361.

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz