Cifir İlmi ve Haddini Bilmek Üzerine

0
1300

Bir gazetenin “Açık Görüş” ekinde, Ş.B. ismindeki birisi haddini aşarak, cifir ilmi üzerinden Bediüzzaman Said Nursi’ye ilişmiş. Bu kişilere sarf ettikleri kaba sözlerin karşılığı olarak, şimdi benim yaptığım gibi ilmî açıklama yapmak ne derece doğrudur bilemiyorum. Zira, anlayacağı dilden konuşmak, yani düşmüş olduğu çukurda kullanılan lisan ile cevab vermek gerekir. Ne var ki bazı nedenlerle bunu içime atıp, elimden geldiği kadar nezaket kurallarına göre cevab vereceğim.

Ş.B., cifir ilmi ile ilgili olarak, “sözde bilim” yakıştırması yapmış ve bu ilmin dinden çıkmış birisi tarafından uydurulduğunu ifade etmiş. Yazısında, Bediüzzaman’ı eleştirmek yerine bu ilmi kullandığı için topluma ve inanan insanlara zarar verdiğini ifade ediyor. Daha önce de bu zât gibi bazı ulema-i zâhir, “cifir” ilmini ve ebced hesabını inkâr ederek bu ilme en ince noktalarına kadar nüfuz edebilen Bediüzzaman’a ilişmek istemiştir. Bu konunun, ancak konunun uzmanlarına mahsus bir yazı ile izah edilmesi ilmî açıdan gerekiyor. Lâkin, okuyucuları sıkmamak için elimden geldiğince kısa olarak ifâde etmeye çalışacağım.

Her şeyden önce Mukaddes Kitabımız olan Kur’ân’da, 29 sûrenin başında bulunan 14 hece harfini ihtiva eden ve mükerrerlerle beraber sayıları 78’e ulaşan münferid harflerin bulunduğu sûre ve âyetlerin varlığı, bu ilme delalet eder. Bu âyetler, birer şifre olup, ancak ilimde rasih olanların anlayabileceği hazinelerle ve hikmetlerle doludur.

Bu âyetlerin meşhur adı “Huruf-i mukatta’a”dır. Bu sistemde yer alan hece harflerine “el-hurûfu’l mukatta’a” veya “münferid harfler” denilir. Cifir ilmini inkâr edenler, öncelikle bu âyetlerin varlığından habersiz oldukları için büyük bir cehalet içerisindedirler. Rabbimden bu insanlara ilim, akıl ve izan nasib etmesini niyaz ediyorum.

Said Nursî bu konuda şöyle der:

– «Ehl-i hakikatin çok ileri giden bir kısmı, Kur’ân’ın kelimâtında pek çok münâsebâtı ve sâir âyetlere, cümlelere bakan vücûhları, alâkaları göstermişler. Hususan ulemâ-i ilm-i hurûf daha ileri gidip, bir harf-i Kur’ân’da bir sayfa kadar esrârı, ehline beyân ederek ispat etmişler.»

Konuyu daha iyi anlayabilmek için 1. Şua’da geçen “İzahtan evvel mühim bir ihtarı” ve lüzumlu dört-beş noktayı beyan edelim:

– «Birinci Nokta: Hadîste varid olduğu gibi, “Herbir âyetin mânâ mertebelerinde bir zâhiri, bir bâtını, bir haddi, bir muttalaı vardır. Bu dört tabakadan her birisinin (hadîsce “şucûn ve gusûn” tabir edilen) füruatı, işaratı, dal ve budakları vardır.” mealindeki hükmüyle, Kur’ân hakkında nâzil olan bu âyet-i kudsiye, fer’î bir tabakadan ve bir mânâ-yı işarîsiyle de Kur’ân ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe’nine bir nakîse değil. Belki o lisan-ül gaybdaki i’caz-ı manevîsinin muktezasıdır.

İkinci Nokta: Bir tabakanın mânâ-yı işarîsinin külliyetindeki efradının bu asırda tezahür eden ve münasebeti pek kuvvetli bir ferdi Risalet-ün Nur olduğunu, onu okuyan herkes tasdik eder. Evet ben, Risalet-ün Nur’un has şakirdlerini işhad ederek derim:

Risalet-ün Nur sair te’lifat gibi ulûm ve fünûndan ve başka kitablardan alınmamış. Kur’ândan başka me’hazı yok, Kur’ândan başka üstadı yok, Kur’ândan başka mercii yoktur. Te’lif olduğu vakit hiçbir kitab müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’ânın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur’ânîden ve âyâtının nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor.

Üçüncü Nokta: Resâil-in Nur baştan başa ism-i Hakîm ve Rahîm’in mazharı olduğundan bu üç âyetin âhirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmibeşinci dahi Rahman ve Rahîm ile bağlamaları münasebet-i maneviyeyi cidden kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli münasebet-i maneviyeye binaen deriz ki: “tenzülil kitab” cümlesinin sarih bir mânâsı asr-ı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübin’in nüzulü olduğu gibi, mânâ-yı işarîsiyle de, her asırda o Kitab-ı Mübin’in mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyz ve ilhâm tarîkıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor diyerek şu asırda bir şakirdini ve bir lem’asını cenah-ı himayetine ve daire-i harîmine bir hususî iltifat ile alıyor.

Dördüncü Nokta: İşte bu risalede mezkûr otuzüç âyet-i meşhurenin bil’ittifak tekellüfsüz, mânâca ve cifirce Risâle-in Nur’un başına parmak basmaları ve başta Âyet-in Nur on parmakla ona işaret etmesi; eskiden beri ulema ortasında ve edibler mabeyninde meşhur bir düstur ve hakikatlı bir medar-ı istihracat ve hattâ hususî tarihlerde ve mezar taşlarında ediblerin istimal ettikleri maruf bir kanun-u ilmî iledir. Eğer o kanuna tasannu’ karışmazsa, işaret-i gaybiye olabilir. Eğer sun’î ve kasdî yapılsa, yalnız bir letafet, bir zarafet, bir cezalet olur.

Evet, edibler hususî ve şahsî tarihlerde onun taklidini yapmakla kelâmlarını güzelleştirdikleri, hem ‘cifir’ ilminin en esaslı bir kaidesi ve mühim bir anahtarı olan makam-ı ebcedî ile işaret ise; her cihetle ayn-ı şuur ve nefs-i ilim ve mahz-ı irade ve tesadüfî halleri olmayan ve lüzumsuz maddeleri bulunmayan Kur’ânın bu kadar âyât-ı meşhuresi icma’ ile ve ittifakla Risâle-in Nur’a işaret ve tevafukları sarahat derecesinde onun makbuliyetine bir şehadettir ve hak olduğuna bir imzadır ve şakirdlerine bir beşarettir.

Beşinci Nokta: Bu hesab-ı ebcedî, makbul ve umumî bir düstur-u ilmî ve bir kanun-u edebî olduğuna deliller pek çoktur. Burada yalnız dört-beş tanesini nümune için beyan edeceğiz:

Birincisi: Bir zaman Benî-İsrail âlimlerinden bir kısmı, huzur-u Peygamberî’de sûrelerin başlarındaki “Elif, lami mim, kef ha ya ayn, sad” gibi mukattaat-ı hurufiyeyi işittikleri vakit, hesab-ı cifrî ile dediler: “Ya Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır.” Onlara mukabil dedi: “Az değil.” Sair sûrelerin başlarındaki mukattaatı okudu ve ferman etti: “Daha var.” Onlar sustular.

İkincisi: Hazret-i Ali Radıyallahü Anh’ın en meşhur Kaside-i Celcelutiyesi, baştan nihayete kadar bir nevi hesab-ı ebcedî ve cifir ile te’lif edilmiş ve öyle de matbaalarda basılmış.

Üçüncüsü: Cafer-i Sadık Radıyallahü Anh ve Muhyiddin-i Arabî (R.A.) gibi esrar-ı gaybiye ile uğraşan zâtlar ve esrar-ı huruf ilmine çalışanlar, bu hesab-ı ebcedîyi gaybî bir düstur ve bir anahtar kabul etmişler.

Dördüncüsü: Yüksek edibler bu hesabı, edebî bir kanun-u letafet kabul edip, eski zamandan beri onu istimal etmişler. Hattâ letafetin hatırı için, iradî ve sun’î ve taklidî olmamak lâzım gelirken, sun’î ve kasdî bir surette o gaybî anahtarların taklidini yapıyorlar.

Beşincisi: Ulûm-u riyaziye ulemasının münasebet-i adediye içinde en latif düsturları ve avamca hârika görünen kanunları, bu hesab-ı tevafukînin cinsindendirler. Hattâ fıtrat-ı eşyada, Fâtır-ı Hakîm bu tevafuk-u hesabîyi bir düstur-u nizam ve bir kanun-u vahdet ve insicam ve bir medar-ı tenasüb ve ittifak ve bir namus-u hüsün ve ittisak yapmış. Meselâ; nasıl ki iki elin ve iki ayağın parmakları, a’sabları, kemikleri, hattâ hüceyratları, mesamatları hesabca birbirine tevafuk ederler. Öyle de; bu ağaç, bu baharda ve geçen bahardaki çiçek, yaprak, meyvece tevafuk ettiği gibi, bu baharda dahi az bir farkla geçen bahara tevafuk ve istikbal baharları dahi mazi baharlarına ihtiyar ve irade-i İlahiyeyi gösteren sırlı ve az farkla muvafakatları, Sâni’-i Hakîm-i Zülcemal’in vahdetini gösteren kuvvetli bir şahid-i vahdaniyettir.

İşte, madem bu tevafuk-u cifrî ve ebcedî, bir kanun-u ilmî ve bir düstur-u riyazî ve bir namus-u fıtrî ve bir usûl-ü edebî ve bir anahtar-ı gaybî oluyor. Elbette menba-ı ulûm ve maden-i esrar ve fıtratın tercüman-ı âyât-ı tekviniyesi ve edebiyatın mu’cize-i kübrası ve lisan-ül gayb olan Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan, o kanun-u tevafukîyi işaratında istihdam, istimal etmesi i’cazının muktezasıdır.»

Bu ihtar ve cevabtan Kur’ân’ın her kelimesinin, hattâ bir harfinin dahi ne kadar önemli olduğu kitab yazılacak kadar derin hakikatleri ihtiva ettiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle “Cifir” ilmini inkâr etmek doğrudan doğruya Kur‘ân hazinelerinin ortaya çıkmasını engellemekten başka bir şey değildir.

Bu ilim, Ş.B.’nin ifâde ettiği üzere uydurulmuş ve İslâmiyet’ten sonra ortaya çıkmış değildir. Yahudi âlimlerinin, Tevrat’tan gelen malûmatlarıyla “hurûf-u mukatta” ile tarih verilebildiğini bildikleri anlaşılıyor. Harflerden tarih anlaşılması ise ebced hesabına dayanmaktadır. Bu hesaba göre her harfin bir rakam değeri vardır ve Kur’ân bir yandan harflerle mânâları anlatırken, bir yandan da bazı tarihlere işaretler etmektedir. Meselâ, “elif lam mim”, “71” ettiği için Yahudiler, ümmetinin ömrü az demişlerdir.

Bu hususla ilgili olarak ‘cifir’ ilminin hakikatını teyid eden tarihte o kadar çok örnek vardır ki: Meselâ, Kur’ân’da güzel belde mânâsına gelen “beldetün tayyibetün” ibaresinin İstanbul’un fetih tarihini gösterdiğini Osmanlı âlimleri keşfetmişlerdir.

Bu ebced hesabı ve daha geniş ifadesi ile cifir ilmi, gizli, ince fakat makbul bir ilimdir. Peygamberimiz (asm)’ın Yahudilere aynı tarz ile cevab vermesi bu hakikati gösterdiği gibi, Kur’ân’dan yapılan birçok tarih tesbitleri de bunu isbat eder. Meselâ Yavuz döneminin büyük âlimi İbn-i Kemal Hazretleri Mısır’ın fetih tarihini bir âyetten çıkarmıştır.

Üstad Bediüzzaman da, ilm-i cifirle pek çok tarihleri Kur’ân’dan çıkarmıştır. Meselâ, Kevser sûresinden İstanbul’un fetih tarihini çıkarmasının yanında, yine aynı sûreden Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılış tarihini dahi bulmuştur. Hattâ Osmanlılar’ın Avrupa’ya ilk ayak bastığı tarihi dahi çıkarmıştır.

Ayrıca İslâm dünyasında, Hazret-i Ali, Cafer-i Sadık, Muhyiddin-i Arabî ve Necmeddin-i Kübrâ gibi en büyük âlimlerin ilm-i cifirle meşgul olup üstadlık yapmaları da onun makbuliyetine çok kuvvetli bir delildir.

Bediüzzaman, “Elbette nev-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir. Hem o Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, cezâlet ve belâgat-ı Kur’âniyeyi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki: “Ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâgat ve cezâlet, bütün envâıyla âhirzamanda en merğub bir sûret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için, en keskin silâhını cezâlet-i beyandan ve en mukavemetsuz kuvvetini belâgat-ı edâdan alacaktır.” diyerek Kurân‘ın bu mucizevî yönünü ele almakta ve insanlığın son döneminde en keskin silahının belagat ve cezâlet olacağını ifâde etmektedir.

Belagat, son zamanlarda İngilizceden alınarak söylendiği hâli ile “retorik” en kısa ifadesi ile mukteza-i hâle mutabık söz söyleme sanatı olarak ifâde edilmektedir. Bunu basitleştirerek “mevcut hâle en uygun söz söylemek” şeklinde söyleyebiliriz. İşte her şeyin Kitab-ı Mübîn’de mevcud olduğunu tasrih eden “ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubînin” âyet-i kerîmesinin hükmüne göre; Kur’ân-ı Kerim, zâhiren ve bâtınen, nassen ve delâleten, remzen ve işareten her zamanda vücuda gelmiş ve gelecek her şeyi ifâde ediyor.

Yine başka bir âyette, -mealen-şöyle buyruluyor:

– «Yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz daha katılıp (mürekkep) olsaydı, yine de Allah’ın sözleri bitmezdi. Doğrusu Allah güçlüdür, halimdir.» (Lokman, 31/27).

Bediüzzaman, bu âyeti şöyle tefsir ediyor: “De ki: Rabbimin sözleri(ni yazmak) için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve etsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce o denizler tükenir.”

Âyetin mânâsını şöyle de anlayabiliriz: Denizleri ne kadar geniş ve büyük görürsen gör, bil ki bunlar sınırlıdır. Ama Allah’ın ilmi sonsuzdur. Sınırlı olan şey, kesinlikle sınırsız olana yetmez.

Bediüzzaman bu ilmi kullanırken şu hususu da atlamamış ve şöyle demiştir:

–  «Ve o risalede, biz demiyoruz ki, “âyetin mânâ-yı sarîhi budur;” ta hocalar “Fihi nazarun (bir bakalım)” desin. Hem dememişiz ki, “Mânâ-yı işârînin külliyeti budur.” Belki diyoruz ki, mânâ-yı sarîhinin tahtında müteaddit tabakalar var; bir tabakası da, mânâ-yı işârî ve remzîdir. Ve o mânâ-yı işârî de, bir küllîdir; her asırda cüz’iyatları var. Risale-i Nur dahi bu asırda o mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinden bir ferttir. Ve o ferdin kasten bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulema beyninde câri bir düstur-u cifrî ve riyaziyle karineler, belki hüccetler gösterilmişken, Kur’ân’ın âyetine veya sarahatine değil incitmek, belki i’câz ve belağatine hizmet ediyor. Bu nevi işârât-ı gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i hakikatın, nihayetsiz işârât-ı Kur’âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihracatlarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.»

Bu cifir meselesini teferruatlı ve akademik bir anlayışla yazayım dedim, fakat tam 69 Word Sayfası büyüklüğünde neredeyse bir kitab yazmak icab edecekti. İbni Sina’nın “sözün güzelliği kısalığındadır” demesine binaen, kısa kesip ârif olan onu anlar diyerek Ş.B. gibi, sathî nazarlara cevab vermek değil bu ilmi anlamak isteyenlere yardımcı olmayı murad ettim. Rabbim, bu ilimden istifade etmeyi cümle âlem-i İslâm’a nasib etsin, vesselâm…

 

 

*  Dr. Vehbi Kara, 1965 yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta eğitimini yine İstanbul’da tamamladıktan sonra 1982 yılında Deniz Harp Okulu’na girerek askeri öğrenci olarak eğitimine devam etti. 1986 yılında bu okuldan mezun olduktan sonra Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı savaş gemilerinde ve karargâh birimlerinde deniz subayı olarak görev yaptı. Savaş gemilerinde güdümlü mermi ve top atışlarında birincilik kazandı. 1997’de Yüzbaşı rütbesinde iken askerlik mesleğinden ayrıldı ve ticaret gemilerinde çalışmaya başladı. Gemi Kaptanı olarak çeşitli ülkelere ait 30’dan fazla ticari gemide görev yaptı ve çalıştığı firmalardan ödüller aldı. 2011 yılında Araştırmacı kadrosu ile İstanbul Üniversitesi’nde göreve başladı ve halen de bu üniversitede denizcilikle ilgili meslek dersleri öğretmenliği görevini yürütmektedir. 1997 yılında İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler Bölümünde “Petrole Dayalı Stratejiler ve Uluslararası İlişkilerde Petrolün Rolü” isimli çalışması ile yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi ve Endüstri ilişkileri Bölümünde “Çalışma İlişkileri Açısından Kapitalizm Sonrası Dönem: Malikiyet ve Serbestiyet Devri” başlıklı çalışması ile doktora eğitimini tamamlamıştır. Uzakyol Kaptanı yeterliliğinde gemi kaptanlığı ve Yüksek Öğretim Kurumu tarafından onaylanmış Elektrik-Elektronik Mühendisliği sertifikaları mevcuttur. Hâlen Yeni Akit ve Ayrıntılı Haber gazeteleriyle çeşitli internet haber sitelerinde köşe yazarlığı yapan, ayrıca bir dönem Bugün Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan ve denizcilik, askerlik, tarih ve iktisat konularında çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde makaleler yazan Vehbi Kara’nın “Bahriyede 15 Yıl” ve “Altı Ayda Altı Kıta” isimli iki kitabı bulunmaktadır. 24-25 Haziran 2016 tarihlerinde Akademya Dergisi ve Üsküdar Belediyesi tarafından Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen Yürüyen Büyük Doğu Sempozyumu’na “Necip Fazıl ve Bediüzzaman Dostluğu” başlıklı bildirisiyle katılan Dr. Vehbi Kara, İstanbul’daki çeşitli kültür merkezlerinde Akademya adına çok sayıda seminer, sohbet ve konferans verdi. Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz