Din Vesâyetindeki Gelenekler Kavimlerin Gerçek Kılavuzlarıdır

0
235

GELENEKLER VEYA KÖKLER

Gelenek: Bir cemiyette zaman içinde meydana gelen kültür birikiminin neticesi olan her şey, an’ane.

An’ane: Ağızdan nakledilen söz, haber…

Lûgatte Örf: İnsanlar arasında güzel görülmüş, red ve inkâr edilmeyip mükerreren yapılagelmiş olan şeydir. Bu kelime; ihsan, marûf cûd, sehâ, bezl ve atâ olunan, atiyye, tanımak, bilmek, biliş, ikrar eylemek, arka arkaya tetebbû ve tevâli etmek, Allah tarafından ulü’l-emr’e ve sultana tevdî olunan hüküm, müstahsen, yâni Hazret-i Peygamber’in iyi gördüğü şeyler gibi mânâlara gelir…

Fıkıhta Örf: Şer’an ve şeriata bağlı; akl-ı selîm sahiblerince müstahsen olup münker olmayan şey demektir. Örf, şeriate eğer muhalif olursa, gayr-i meşrû olur, onunla amel edilmez ve onun izâlesi lâzım gelir…

Hukukta Örf: “Âdet, muhakkemdir [hakem kılınır].” (Mecelle: 36).

“Nâsın isti’mâli bir hüccettir ki, ânınla amel vâcib olur.” (Mecelle: 37).

“Örfen marûf olan şey, şart kılınmış gibidir.” (Mecelle: 43).

“Âdetin delâletiyle hakîkî mâna terk olunur.” (Mecelle: 40).

“Örf ile tâyin, nass ile tâyin gibidir.” (Mecelle: 45).

Örf-i nâs: İnsanların âdet edindikleri, beğendikleri alışkanlık hâlleri, an’aneleri ve telakkîleri…

Gelenekçi: Gelenek taraftarı; soysuz yenileşmeye karşı gelenekten gelen değerleri savunan an’aneci.

Gelenekçilik: Geleneklere değer verme temâyülü, hakikatin ölçüsü ve kaynağı olarak geleneği, örf ve adetleri gören doktrin. TRADİSYONALİZM.

1. Pratik bir davranış olarak, teamüllere, an’aneler ve geçmişe âit fikirlere bağlılık.

2. Siyasî idare şekilleri ve dinî-içtimaî teamülü muhafaza etmek gerektiğini savunan doktirinin adı. Bu doktrin, bunların nazarî prensiblere değil, an’anelere dayandığına, bundan dolayı, bu kabil müesseseleri tashihe çalışmanın, nazarî görüşlere dayanarak bunları fedâ etmenin doğru olmadığına, bu müesseselerin cemiyetin gerçek ihtiyaçlarının kendiliğinden ilham etmesiyle doğduğuna, aklın bunlar üzerinde yapacağı tenkitlerin zarurî olarak, noksan, sathî ve tutarsız, dolayısıyla zararlı olacağına inanır.

3. Tarihî olarak, çok hususî bir mânâda; bu kelime Bonald ve Lamennais‘nin doktrini için kullanılır. Buna göre ibtidâî bir ilham, bütün bilginin esasıdır, hakikat ancak ve ancak an’ane (tradition) ve hususiyle kilise an’anesiyle bilinebilir. (Bkz. S. Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğü)

Bu tarif ve tavsifler ışığında bakarsak, müsbet çerçevesiyle “gelenek”, bir cemiyetin, kavmin, milletin, medeniyetin “kökler”i veya “kök değerler”i, bir deyişle kalbi mertebesindedir. Geleneklerini tümden yitirmiş bir insan topluluğu, bu bakımdan kimliğini ve hayatiyetini de yitirmiş demektir. Geleneğe “din” zâviyesinden baktığımızda ise, dinler kavimler üstü bir kıymet ve “üst sistem” mânâsı taşırlar ki, köklerin de köküdürler. Din karşısında mahallî gelenekler, “bedenî” bir anlama daha yakın dururlar. Şu hâlde, aslolan, “din” teftiş ve vesâyetindeki kadîm ve mahallî gelenekleri muhafazadır.

Batı düşünce tarihinde yenilikçilerle kadîm gelenekçiler arasındaki çekişme, kendi kaynaklarına göre, ilk kez “Felsefe ile Lirik şiir arasında” görülür. Daha sonra din ile felsefe, din ile bilim ve felsefe ile bilim arasında amansız savaşlara sahne olan Batı düşünce tarihinde, geçmişi topyekûn bir inkâr belki sözkonusu olmasa da, yine de eskinin tahribi çok büyüktür.

Batı medeniyeti mensubları Rönesans’la birlikte hayat anlayışlarını değiştirmiş, Semâ merkezli dini ve din mihraklı an’anevî değerlerin ekseriyetini red ve tasfiye ederek, yerine arz merkezli Darwinist-Natüralist, Hümanist-Rasyonalist anlayışı getirmiştir. Bir diğer ifadeyle, ilim ve aklın ışığından başka bir “doğruyu bulma” vasıtasının olmadığını iddia ederek, kendi cemiyetlerini ve diğer milletleri bu anlayışla sevk ve idare etmeyi kendilerine vazife addetmişlerdir. Bu süreçte dini vicdanlara ve kiliseye hapseden Batı adamı, gelenekleri de hayatın akışı içerisinde gitgide etkisizleştirip, nostaljik bir ortamın havasında mâziyi solumak isteyenlerin zevkine terketmiştir.

Öbür taraftan, Batı medeniyeti idareci ve aydınlarının “din ve gelenekleri” böylece tahribi, tahrifi, tezyifi ve dolayısıyla bunlar üzerindeki hâkimiyeti, “Üçüncü Dünya Ülkeleri” denilen sömürgelerdeki idareci ve aydınları da cezbetmiştir. Böylece, dine, din referanslı geleneklere, yâni mâziye düşmanlık; dışarıdan Batılı idareci ve aydınlar, içeriden sömürge idareci ve aydınları vasıtasıyla, baskı altındaki ve aşağılık kompleksi içindeki “Üçüncü Dünya” insanlarının kafasına kazınmıştır. Oysa bu, kendi varlığını ve kimliğini inkârdan başka birşey değildir.

Elbetteki Batı, kendi dünya hâkimiyetini tesis amacıyla, özellikle müslüman kavimlerin kendi mâzi ve geleneklerini “hor görmesi” için elinden geleni ardına koymayacaktı. Ancak, bu iş, Batıya veya hariçteki hiç kimseye düşmez. Unutulmaması gereken şudur çünkü: Geleneklerin iç yüzünü uzaktan idrak mümkün olmadığı gibi, bir gelenekteki mânâ hazinelerine -yakından bile olsa- seyirci olarak vâkıf olmak da sözkonusu değildir. Zira, gelenekler, herkesin kalbinin kendi içinde ve kendi için atması gibi, bizzat iştirak edilerek, yâni yaşanarak anlaşılır. Bu yüzdendir ki, bir geleneği tahlil ve netice itibarıyla hüküm vermek, o geleneği yaşayan insanlara mahsus bir imtiyazdır. O hâlde; Batı kendi “değerler levhası”ından hareketle dışındakileri yargılarken nasıl haksızsa, sömürge aydınının da Batının aynı “değerler levhası”na istinâden kendi milletinin değerlerine “ilkel, hurafe, safsata, akıldışı vb.” damgası basması aynı derecede haksızlıktır, hattâ saçmalıktır, hattâ ve hattâ ihanettir. İhanettir, çünkü düşmanın başarmak istediği tam da budur. Carlos’un (Ilich Ramirez SanchezSalim Nuri) dediği gibi:

– “İnsanları sonsuza dek bölmek, din savaşlarının nefret tohumlarını ekmek, medeniyetler çatışması endişesini beslemek, toplumları bir bütün olarak tutan, biraraya getiren bağları koparmak, her şeyi ticarî metâ hâline getirerek insanı küçültmek, aile bağlarını koparmak, arkeolojik eserleri plânlı hırsızlıklarla çalıp âlemşümûl hafızayı oluşturan son tarihî kalıntıları silmek… Zırhlılar, tapınakların kapılarını yağmalanabilmeleri için yıkıyor. Sanat kaçakçılarının avuçları kaşınıyor ama, asıl amaç Bâbil’in gurur dolu hatırasını ele geçirerek Irak’ı küçük düşürmek. BİR HALKA HÜKMETMEK için öncelikle o halkı aşağılamak gerekir. Bunu yapmanın en kestirme yolu da GEÇMİŞİNİ AŞAĞILAMAKTAN GEÇER.”

Yâni, dinini, mâzisini, geleneğini aşağılamaktan..

GELENEK DÜŞMANLAR

Rönesans’ı takib eden bir cereyan olarak, 18. yüzyılda Batı’da “Aydınlanma” adı altında her türden din ve geleneğe karşı duran bir felsefî akım gelişmiştir… “Aydınlanma”cılar üç kategoride tasnif edilebilir:

Birincisi; Hıristiyan vahyini kabûl fakat, Kilise ve rahiblerin otoritesini reddedenler…

İkincisi; Kilise ve rahiblerin mutlak otoritesini red’le birlikte, Vahyin de “ilim ve aklın” ışığında tenkidinin yapılmasını öngörenler…

Üçüncüsü; din ve geleneklerin modern toplumların azamî ihtiyaçlarını karşılayamadığını; içtimaî asayişi sağlamada yetersiz kaldığını ve dolayısıyla tarihin mezarlığına gömülmesi gerektiğini vurgulayanlar.

Bu son kategorideki aydınlar, reddettikleri değerlerin yerine “pozitif mekteb” yahud “İnsanlık Dini – Religion of Humanity” diye tâbir ettikleri “hümanist-rasyonel” akımı yerleştirir. Bu akımın tanınmış şahsiyetleri Comte ve Renan’ın idrak nazarlarına göre, geçmişte kalan herşey “bâtıl ve hurafe yığını”dır ve dolayısıyla miadı dolmuş olan değerlerdir.

Rönesans’tan sonra Batıda yeşeren her değerin yanısıra, her moloz yığını da Doğuda müşteri bulmuştur. Bu mânâdan mülhem olarak, İslâm dünyasında Batıdan ithâl edilen “gelenek düşmanlığı”nın güdücülüğüne soyunan iki sınıf zuhur etmiştir:

Birincisi; Seküler akımın temsilcileri; yâni din düşmanları…

İkincisi; Oryantalistlerle; “öze dönüş projesi” iddiasında bulunanlar ve onları taklid eden zümre.

İslâm dünyasında birinci kategoride olanlara bazı misâller: Mısırlı felsefeci Zeki Necib Mahmud, “Arabî ve İslâmî miras, dayanağını kaybetmiştir, aslolan Allah’la insan değil, insanla insan ilişkisidir” der ve geçmişi, “mit ve irrasyonel ilişki” olan “Arab zihniyeti” olarak yorumlar… 1949 Lübnan doğumlu ve Paris’te yaşayan Amin Maalouf da, “Tek üzüntüm, ektiğim tohumların yeşerdiğini görmemektir. Zulüm Doğu halklarını ezmekte devam ediyor. Yobazlık, hürriyetin sesini boğuyor… Senin yok etmen gereken, yüzyıllık geleneklerin yüküdür.” diyerek Mahmud’u takib eder… “Dinin ölümü”nü defaatle telaffuz eden marksistlerin temsilcisi Faslı Abdallah Laroui ise; “An’anevî İslâm anlayışı artık kabûl görmeyen entellektüel kavramlara dayalı düşünme esaslarını ihtivâ eder” şeklindeki oryantalist tezi paylaşır…

“… Bâkîleri, Fuzûlîleri, Yunusları unutmalıyız ve hatta adlarını dahi unutturmalıyız (…) Avrupa medeniyetine üye olabilmek için…” diyen Nurullah Ataç, “İctihad Ocağı” kuran Abdullah Cevdet ve Yunan hayranı olan Sabahaddin Ali gibi Türk entelijansiyası da, köklerini yitiren Arab entelijansiyası gibi, İslâm mirasını reddetmeyi ve Batı rasyonalizmini kabûl (taklid) etmeyi teklif eder. Bunlar için “atalar-gelenekler”, geri kalmışlığın baş müsebbibidir. Sadece bunlar mı? Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet aydınlarının ekseriyeti bu kanaati paylaşır…

İslâm dünyasında, dinsiz Aydınlanmacıların yanısıra, kendilerini “öze dönüş-Kur’an’a dönüş” gibi sıfatlarla takdim eden ikinci sınıfa dahil zümre, Batı tarafından İslâm dünyasına giydirilen “ilim ve akıl mahrumu ilkeller-barbarlar…” esvabının cenderesini kıramamış ve İslâmı “modern” anlayışa bağımlı bir şekilde yorumlama sevdâsına düşmüştür. Bu zümrenin ilk temsilcileri, Mason olduğu belgelenen Efganî, “aklı ve vahyi” eşitleyen Abduh ve R. Rıza’dır… Bunlardan sonra gelen S. Kutub için gelenek; “kalın tortu ve İslâm dışı her şey” demektir ve bu geleneğe; yâni “Fıkıh, Tefsir, Hadis, Tasavvuf, İlm-i Kelâm…”, velhâsıl İslâm adına her ne varsa hepsine “Yunan mitolojisi ve Yahudi ve Hıristiyan hurafeleri” bulaştırılmıştır. M. Esed de bu geleneğe “kalın tortu” damgasını basar. Z. Gazalî, ibadetleri bile “şuursuz gelenek” addeder. Mevdûdî’ye göre gelenek ve aynı zamanda İslâm Tarihi “Cahiliyyenin cirit attığı saha”dır. Fazlurrahman hadlere dahi riayet göstermez ve “Kur’an bile tenkid edilmeli” der. Garaudy ise gelenekleri “entegrizm” adı altında mahkûm ederken, Ehl-i Sünnet mezheblerini “taassubçu ve donuk”, Osmanlı Devleti’ni “sömürgeci ve barbar” fakat, Nâsır ve Kaddafî’nin; “İslâm Sosyalizmi”ni; “makûl” olarak nitelendirir.

Osmanlı topraklarının merkezinde bu akımın bilerek yahud bilmeyerek ilk savunuculuğunu yapanların, Mustafa Sabri Efendi’nin hışmına uğrayan Haşim Bey ve (gelgitlerinden dolayı) Âkif olduğunu söyleyebiliriz. Şemseddin Günaltay bunları takib eder. Yine bu esnâda, N. Topçu’ya göre, “An’anevî müslümanlar ilk çağın sihirbazları gibi”dir. Seksenli yıllardan sonra küfrün iltiması altında çığ gibi büyüyen bu akımın önde gelen temsilcilerinden E. Özkan’a göre gelenekler “Molla takımının hezeyanlarıdır” ve “İslâm bostanında Amerika ve İngiliz dursun, Mollaları çıkarın” der. Ölümünden sonra Özkan’ın dergisinde görünen A. Müftüoğlu ise, “Gelenek ve Modern düşünce aynı” dedikten sonra, gelenekleri “hayâl”, müslümanların tarihini de “kara tarih” olarak yorumlar. M. İslâmoğlu “An’anevî yaklaşım Kur’an’a aykırı” derken; A. Erkam için “İslâmı on beş asırdır tahrib eden” gelenekçilerdir…

Bunların hemen hepsi, kendi tâbirlerine göre, “Post-Modern” yahud “Evrensel Müslümanlar”dır. Yüz otuz küsür yıldır; gelenek düşmanlığını “gelenek” hâline getiren bu zümre, Osmanlı ve tarih düşmanlığıyla beraber, “mezheb ve tasavvuf” bağlılarına da kılıçlarını kınından sıyırmışlar; “uydurma hadis” yaftası altında hadis düşmanlığı yapmışlar,  “bâtınî yorum ve tev’il” yaftası altında da Beyzâvî ve Ebu’s-Suud başta olmak üzere geçmiş hadis ve tefsir ulemâsına ağız dolusu tahkir ve tezyiflerle saldırmışlardır.

Ne var ki ve “ilk bakışta” ne acaibtir ki, bu zümrenin ekseriyeti, “Hoşgörü ve Kardeşlik; İbrahimî Dinlerin Diyaloğu” gibi sloganlar altında İslâm dışı kimselerin inançlarına da saygı duyulması gerektiğini ısrarla vurgulamaktadırlar. Mezheb bağlılarını “taassubçu, taklitçi, hurafeci ve bid’atçı” yaftası altında tahrik ederek “müşriklerin itikadındadırlar” demeye getiren bu zümrenin mensubları, “Kur’an İslâmı; Kur’an merkezli hoşgörü” yaftası altında Hıristiyan ve yahudilere “cennetten arsa” üleştirmekte; onların da “Allah’a, Ahirete iman ettikleri ve Evrensel Barış’a katkı sağladıkları takdirde cennetlik olacaklarını” müjdelemektedirler. “Evrensel Barış’a katkı”(!)nın ne menem birşey olduğu, Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Somali’de ve İslâm dünyasının  sayısız köşesinde herkesçe gayet net görülmüşken hem de.

Peki Hıristiyan-yahudi güruha, Batılı barbarlara bu fikrî ve itikadî yakınlık neden ileri gelmektedir? Cevabı bizim için bellidir: İslâm dünyasında “gelenek” düşmanlığını hazırlayan, kışkırtan ve geliştiren Batıdır, Batılıdır, Batıcıdır. Hâliyle, İslâm dünyasındaki “mahallî” gelenek düşmanları da –belki bir kısmı farkında bile olmadan- Batıya, yâni “öz”e dönmekte ve onlarla aynı “cennet”i paylaşmak istemektedirler. Bu bakımdan, “gelenek düşmanlığı” müşterekliğinde kucaklaşmaları son derece tabiîdir ve bu netice hiç de şaşırtıcı değildir.

Halbuki, şuurlaştırılması gereken, kör bir gelenek düşmanlığı değil, bâtıla, yanlışa, haksızlığa, çirkinliğe düşmanlıktır; ister yeni olsun, isterse eski. Tefsir ehli der ki:

– “Bir şeye tâbi olma sebebi; eskilik, yenilik veya atalar yolu olup olmaması değil, Allah’ın emrine ve Hakk’ın deliline uygun olmasıdır. Allah’ın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Aksine, Hakkın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyenlere, atalar bile olsa, yine uyulmaz. Bu durum, eskilerde böyle olduğu gibi yenilerde de böyledir.”

O kadar…

 

NASIL BİR GELENEK

Kur’an’a bağlı; “Şeriate bağlı; akl-ı selîm sahiblerince müstahsen olup münker olmayan” yâni İslâmın tavsiye ettiği ve yasaklamadığı; fayda devşireceğimiz bütün gelenekler bizim “irfan hazinemiz”dir. Biz bu çerçevedeki geleneğe “evet” deriz diyerek, peşin fikrimizi baştan söyleyelim.

“İçtimaî hayat yaşayan zümrelerde birçok fikir, tavır ve davranışın ortaya çıktığı ve bunların bir kısmının belirli bir süre sonra örf-âdet; gelenek şeklini aldığı ve nesilden nesile tavarüs ettiği” bir hakikat. Tarihte birçok kavmin, kendilerine atalarından tevarüs eden geleneklerinin bir kısmını, o kavmin hâkim, hakîm veya âlim şahsiyetleri eliyle “hukukî kurallar” hâline getirdiği bir hakikattir. İşte bu hakikat, “hukuk” ve “gelenek” arasındaki alâkayı gösterir.

Aynı şekilde, “gelenekçilik” ile “muhafazakârlık” arasında da derin bir alâka vardır. Bu çerçevede; bizim için nasıl bir “gelenekçilik-muhafazakârlık” gerekli yahud makbûl diye sorulabilir. İrfan Sultanı’ndan, O’nun Kültür Davamız adlı eserinden öğrenelim:

– «Muhafazakârlığın mânâsı ve değeri mevzuuna göre değişir… Bellibaşlı üç husus çerçevesinde hülâsa edersek:

Birincisi… Bir toplumdaki sosyal-siyasi (liberal-sosyalist-muhafazakârlık) gruplama içinde, ne olursa olsun değişimlere direnen ve her yeni durumda “mevcutta-statükoda” kalan.

İkincisi… Aynı düşünce içinde, değişimler karşısında tekâmülcü ve ihtilâl-inkılâbçıya karşı mevcutçu kafa.

Üçüncüsü… Bağlı olunan düşünce ve hayat tarzında tavizsizlik.

Genel olarak, hâkim tavrıyla muhasebesini yapmak, ayıklamak, düzeltmek ve emrimize almak, en azından bunun şuurunda olmak yerine, direne direne mahkûm oluşumuzla birincinin içindeyiz. Meselâ; “filân veya falan adam çok muhafazakârdır” denilirken, neyin muhafaza edildiğinin değerlendirilmesine yanaşmaksızın müslümanlıkla muhafazakârlığın özdeşleştirilmesi, böylece İslâmın o mahkûm kafa ve tavıra indirilmesiyle, bizim olmayan bu sınıflama içindeyiz. Oysa, nasıl aklı reddetmeyişimizle akılcı, müsbet ilmi reddetmeyişimizle pozitivist, maddeyi istismardan bahsederken maddeci, gerektiği yerde gerekeni yapmaktan bahsederken pragmatist değilsek, muhafazakâr da değiliz. (…)

– “Bizim muhafazakârlığımız, liberal, sosyalist ve muhafazakâr gruplandırması içinde yerini alan ve yeni veriler ve değişimler karşısında direnen “mevcutçu-statükocu” mânâda muhafazakârlık değil, ölçüden kıl kadar taviz vermeme mânâsına muhafazakârlıktır ki, sonsuza açık bir tekâmülcülüğü belirtir. Biz tek tek insan olarak ve toplum hâlinde, Resûlünün gösterdiği yoldan Allah’a varma gayesinin belirttiği bir tekâmülcüyüz; tekâmülcülüğümüzün niteliği de “iç oluş” ve “dış oluş” amacı olarak bu. “Mutlak Fikre” nisbet içindeki bu sonsuz tekâmülcülük önünde bütün aykırı düşünceler, kendi nitelikleriyle sınırlı, tutucu ve muhafazakârlığın temsilcisidirler.”»

Tüm bu hususlar çerçevesinde diyebileceğimiz şu ki, düşman bir medeniyetin “kültür emperyalizmi”nin tahakkümü altında kıvranan; onu taklide koyularak düşman dünyanın kültürel değerlerine boyun eğen; ve içinde bulunduğu geri kalmışlığı, mahkûmiyeti ve şahsiyetsizliği, ecdadtan kendisine intikâl eden maddî ve mânevî değerlerle geleneklerin sakatlığında arayan bir zihniyet, nihayetinde istiklâlini dahi kaybeder. Biz, kendimiz kalmak ve hâkim olmak istiyorsak, “sonsuza açık bir tekâmülcülük belirten muhafazakârlığımızı” ve bu çizgideki geleneklerimizi muhafazaya ve hayatımıza tatbike mecburuz. Zira; “Nesilden nesile kadîm hakikatlerin aktarıcılığını üstlenen din ve dinin vesâyetindeki gelenekler, kavimlerin gerçek kılavuzlarıdır ve bu tür geleneklerin öğrettikleri her zaman doğrudur. Eğer insanlar, bilgelerin sözlerini doğru yorumlayamadılarsa, hata kendilerinindir…”

Bu çerçevede; mâziden bize intikâl eden geleneklerden aşınanların bir kısmını tamir etmek, bir kısmının yerine de yenilerini yerleştirmek sûretiyle hayatımızı tahkim etmek zorundayız. Tahrib ve tahrif edilen geleneklerimize gelince; bunları da “aslına irca etmek”tir vazifemiz. Niçin? Çünkü; din vesâyetindeki geleneklerini kaybeden ve onları reddeden milletler “kendi” olamayacağı gibi, aynı şekilde hiçbir “Medeniyet-Umran” da geleneksiz yâni millî ruhsuz inşâ olunmamıştır.

 GELENEK DEMEK MİLLET DEMEKTİR

 Millet: Din, inanç, ilâhî hükümlerin tamamı. Bir din veya mezhebe mensub olanların tamamı; ümmet… Belli bir fikir etrafında kenetlenmiş topluluk; “Küfür tek millettir” ihtarı… Aynı din, inanç, tarih, dil, gelenek, kültür, ideal ve vatan birliği olan topluluk, kavim… Osmanlı toplumunda bir kavme “millet” denmesi on dokuzuncu asırdan itibaren yaygınlaşmıştır…

Millet-i İbrahim: Hazreti İbrahim Halilullahın dini, hanîf olan tevhid dini…

Millet-i Beyzâ: İslâm milleti, İslâm ümmeti. Bütün Peygamberler ve onlara hak üzere tâbi olanların tamamı “İslâm Milleti”ne mensubtur. Bizim milliyetçiliğimiz de, buna nisbeten…

Salih Mirzabeyoğlu’nun Damlaya Damlaya’da işaretlediği:

– «… bir milletin gerçek yurdu ve hakiki “Arz-ı Mev’ud”u, mânevî vatandır: Ruh tekâmülünü gösteren bu mânevî cebhe yüzündendir ki, millet, bir takım insanların bir araya gelip muayyen bir toprak parçası üzerinde kalabalık kurmalarıyla değil; din, dil, tarih ve an’ane iştirakları ve müşterek mânevî kıymetlerin üstünlüğüyle mütenasib tekâmül belirtmeleriyle kaimdir.

Bir milletin mâneviyatı ne kadar zengin ve kuvvetliyse, onun yaşama hakkı ve kabiliyeti de o derecede müeyyideli olur. Millî mâneviyatı doğuran başlıca varlık, din ve onun tahassüs ve tefekkür aynası olan dildir. Meselâ içinde “Divan Edebiyatı” bulunmayan bir Türkçe, nasıl iftihara değer bir lisân olmak talihinden mahrum kalırsa, edebî eserlere zemin teşkil edemeyen bir dil de, bizzat yaşamadığı gibi, âit olduğu milletin de hayatta olmadığını ilâna memurdur.»

Gerek lûgat mânâlarından ve gerekse Mütefekkir’in ifadelerinden anlaşılacağı üzere MİLLET; her ferdi birbirinden habersiz, birbirini sokakta tanıyan-tanımayan “sürü”den farklı olarak, aynı “din, dil, tarih ve an’ane [gelenek] iştirakları ve mânevî kıymetleri” ile birlik ve beraberlik belirten belli bir topluluktur. Yâni, din, dil, mâzi, gaye ve ideal birliği olan topluluğa “Millet” denir…

Her millet, diğer milletlerin kültür birikimlerinden daha ziyâde, kendi kültür birikimlerine değer verir ve ecdadtan gelen bu kültür birikimleriyle oluşturulan müesseseler sayesinde toplumlarını belli bir istikamette sevk ve idare ederler. Toplumu sevk ve idare eden “otorite veya hükümet”ler, şayet ecdadtan intikâl eden ve “zamanın icabları” gerekçesiyle, kökü mâzide olarak toplumun bağrından çıkan bu fikrî ve mânevî değerleri tatbikten menederlerse, hattâ başka milletlerden aşırdıkları yeni şeyleri bünyeleştirmeksizin, getirisini götürüsünü tahlil etmeksizin yahud fikrî metabolizmasının sindirip sindiremeyeceğini hesaba katmaksızın toplumlarına dayatırlarsa, hem büyük bir huzursuzluğa hem de “ruhsuz ve köksüz” bir nesil oluşmasına sebebiyet verirler. Zira, her milletin gerçek kılavuzu, mensub olduğu, “din, dil, tarih ve an’ane”lerdir. Bu değerlerine gereği gibi sahib çıkmayan her millet, sonunda ya yok olur yahud da başka millet ve medeniyetlerin tahakkümü altına girer.

“Mâzi, bir milletin hafızası”dır. Mâzi şuuru, hâl ve istikbâl için zorunludur. Bu şuurdan mahrum olanlar, zayıf ve iktidarsızdır. Mâzinin veya “din, dil, tarih ve an’ane”lerin, milletin sıhhat ve hayatiyetine kefîl olan irfan hazineleri olduğu hatırlanırsa, bu irfan hazinelerine gereği gibi sahib çıkmayan “sahibsiz” cemiyetlerde, bezirgân siyaset adamları, şarlatan ilim adamları, soytarı sanatkârlar, sömürgeci efendilerine satılmış aydınlar, korkak askerler, fakir-fukarayı iliklerine kadar sömüren sermaye grubları vesaire köşe başlarını tutar ki, “liyakat kürsüsü”nü artık bu köksüzler ve liyâkatsizler işgal eder. Düşman bir medeniyet karşısında mağlûb, öz medeniyetine sırtını dönen bu zümre, kendi milleti ve mâzisi karşısında ceberrut kesilir…

Neticede görüyoruz ki, asırlardan beri cemiyetimize yerleşmiş olan inançlar, fikirler, gelenekler, hisler ve ahlâkî kaideler, sistemli bir hareketle ve en ağır bir şekilde yok edildi, ediliyor. Yok edilemeyenler ise, ağır bir tahribat ve tahrifat altında…

Haşmetli tarihimize, adâletli şahsiyetimize, mümtaz geleneklerimize yapılan saldırılar, kimi zaman Osmanlı’yı ve önceki İslâm Devletlerini, kimi zaman da Dört Hak Mezhebi dahi hedefleyebiliyor. Bunlar bizi “millet” olarak hayatta ve ayakta tutan temel kıymetlerimizdir oysa.

Geleneğe karşı olan “soysuz yenileşme” taraftarlarının bu saldırılarına karşı koymak, ancak geleneklerimizi yakından ve doğru bir şekilde tanımakla, anlamakla ve herkesçe anlaşılmalarını sağlamakla mümkündür. Bu vazifeyse, bilhassa, milletine sadık her vicdanlı aydının boynunun borcudur.

 Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 86-93

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz