Felsefe Tarihi Üzerine Bir Roman: Sofie’nin Dünyası

Yazar: Jostein Gaarder

Eserin Adı: Sofie’nin Dünyası

Eserin Alt Başlığı: Felsefe Tarihi Üzerine Bir Roman

Tercüman: Sabir Yücesoy

Basım: 27. Basım

Yayınevi: Pan Yayıncılık

Yayın Yeri: İstanbul

Yayın Yılı: 2010

Sayfa Sayısı: 591

 

JOSTEİN GAARDER KİMDİR

Bir kitab… Batı düşünce tarihi üzerine bir kitab… Batı aklının ürettiği fikrin serüveninin, bir genç kız üzerinden macera tadında anlatımı. Yazar Jostein Gaarder, bu keyfiyeti -gençliğin macera ilgisi ve duygusunu- iyi bilen bir mesleğe sahib; lise öğretmeni. Böyle bir girişle müellifin biyografisine bakacak olursak:

Norveçli felsefe yazarı Jostein Gaarder, 8 Ağustos 1952’de Oslo’da doğdu. Öğretmen ve çocuk kitabları yazarı olan annesi Inger Margrethe Gaarder ve kolej müdürü olan babası Knut Gaarder ile uzun yıllar Oslo’da yaşadı. 1971’de Oslo Katedral Okulu’nu bitiren Gaarder, 1974’te evlendi. 1976 ve 1983 yıllarında iki oğlu olan Gaarder, 1976 yılında Oslo Üniversitesi’nde İskandinav dilleri (Norveççe), düşünce tarihi ve dinler tarihi alanlarında lisans eğitimini tamamladı. 1981 yılında ailesiyle Bergen’e yerleşen Gaarder, Fana Koleji’nde on yıl boyunca felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. 1991’de yayınladığı Sofie’nin Dünyası adlı kitabı dünyada en çok satanlar listesine girince, bütün zamanını yazmaya adadı. 1997 yılında karısıyla birlikte çevre problemleriyle ilgilenmek üzere Sofie Vakfı’nı kuran Jostein Gaarder, 1994 yılından beri Oslo’da yaşamaktadır.

İskambil Kağıtlarının Esrarı (1990), Sofie’nin Dünyası (1991), Aynadaki Muamma (1992), Hayat Kısa “Vita Bravis” (1996), Orada Kimse Var mı? (1996), Sirk Müdürünün Kızı (2001), Portakal Kız (2004), eserlerinden birkaçıdır.

KİTABTA NELER VAR

Batı düşünce tarihinin bir nevi sahnelendiği bir roman “Sofie’nin Dünyası”. Perde perde mevzu başlıklarına bakıldığında, kapısını “Cennet Bahçesi, Silindir Şapka” ile açan eser, “Mitler ve Tabiat Filozofları”ndan felsefe tarihine giriş yaparak, “Sokrates, Platon ve Aristo” üçlüsüyle yavaş yavaş olgunlaşır. Gaarder bizi Helenizmin –bir ateş kıvılcımının- içine atar, Orta Çağın dar koridorlarından “Rönesans, Barok ve Aydınlanma Çağı”na götürür. Müellifin “içindekiler” hâlinde tablolaştırdığı ve okuyucuyu hissiyat olarak hazırlayan alt başlıklar da oldukça ilgi çekici : “İyi Ve Kötü Güçler Arasında Hassas Bir Denge”, “Avrupa’da Bir Hayalet Dolaşıyor”, “İnsan Özgürlüğe Mahkumdur”…

Eser, anlatımları ile yaşadığımız yüzyıla yaklaştığında, Kierkegaard, Marx, Darwin ve Freud’u da anlatır. “Çağımız” ve “Büyük Patlama” başlıkları ile yeni düşünceler üzerinde zihin egzersizi yapmamızı sağlarken, eserin son sayfalarında asıl-gölge bilmecesinin değerlendirmesini okuyucuya bırakarak kapağını kapatır.

Bu genel değerlendirmemizin dışında kitabın muhtevasını ana başlıklar hâlinde paylaşacak olursak:

Cennet Bahçesi, Silindir Şapka, Mitler, Tabiat Filozofları, Demokritos, Kader, Sokrates, Atina, Platon, Binbaşının Kulübesi, Aristotales, Helenizm, Kartpostallar, İki Kültür, Orta Çağ, Rönesans, Barok, Descartes, Spinoza, Locke, Hume, Berkeley, Bjerkely, Aydınlanma Çağı, Kant, Romantik Çağ, Hegel, Kierkegaard, Marx, Darwin, Freud, Çağımız, Bahçe Partisi, Kontrpuan, Büyük Patlama.

Bir not; kitab 600 sayfa gibi bir hacme sahib, çaysız ve tartışacak bir arkadaşınız olmadan gitmiyor.

FELSEFE SOFRASI – FİKİR ZİYAFETİ

Gaarder, eserinde Goethe’den iktibasla şöyle der: “3000 yıllık geçmişinin hesabını göremeyen / Karanlıkta yolunu bulamaz / Günü gününe yaşar ancak.”

Bu çerçevede, geçmişinden pay almamış hiçbir insan ve üzerinde tefekkür edilmemiş hiçbir mevzu, toplumda ifade zemini bulamaz. Bilvesile, geçmiş ve geleceğin hesabı yapılmadan nice ömürler ve toplumlar tükenir.

Eser, ne kuru bir felsefe tarihi anlatımıdır ne de küçük bir kızın anlatıldığı gençlik romanı. Aksine, varlık ve varoluşla başlayan soruları değişik kurgular üzerinden okuyucuyla yüzyüze getirir.

Şübhesiz, müellifin gayesi, felsefe tarihini tekrar etmek değil, Batının müşahhas zemininin arkasındaki mücerredi-fikri sahneleyici bir anlayışla, filozofların dünya görüşleri üzerinden okuyucuya bir tefekkür zemini açmak. Bu gayesini, okuyucuyu felsefî ve ilmî terimlerle boğmaktan ziyade, varoluş ve hayatın en çok sorgulandığı yaşta olan Sofie üzerinden okuyucuya yaşattırıyor. Bir film izlediğinizi hayâl edin. Nasıl ki bir süre sonra bulunduğunuz ortamdan kendinizi tecrid edip filmin karakteri oluyor ve bunun idrakinde olmuyorsanız; aynı şekilde, eserin ilk sayfalarından itibaren okuyan değil yaşayan olduğunuzu hissediyorsunuz. Ve şimdi orada, ruhu diri, soran, arayan ve çırpınan küçük bir kız çocuğusunuz; Sofie…

Sofie, kelime anlamıyla “bilgelik”, dişi bir ad, dişi bir kavram… Yunan ve Roma başta olarak Avrupa geleneğinde merak duygusunun kadınlarda erkeklerden daha kuvvetli olduğu anlayışı bakımından belki de, “Sofia” kelimesi dişi bir kavram addedilmiş. Filozoflar, Batı düşünce tarihi boyunca, felsefe kavramını “philosophia – bilgelik sevgisi” mânâsında kullanmışlar yine. Ve malûm olduğu üzere, iyi bir filozof olmak için insanda iki mühim haslet olmalı; merak ve hayret.

Merak, hayret, arayış ve inanışın belki en kuvvetli olduğu benlik; çocuk ve kadında… Müellif, arayışında bu hasletlerin en kuvvetli olduğu iki şeyi birleştiriyor: Çocuk ve dişi… Çocuk sırrı ve kadın hissiyatı… Okuyucuya her şeyden evvel varoluşu, nasılını ve niçinini sorgulatan bir serüvenin kapılarını açıyor.

Sofie… Sıradan bir genç kız sadece; ve sıradanlığı içerisine ansızın esrarlı bir mektub, belirsiz bir kimseden gelen sorular düşer önüne. Ezbere yaşadığı hayatı ardından Sofie’yi derinden sarsan ilk soru: SEN KİMSİN? Belirsizliği ve bilinmezliğiyle aklına mıh gibi saplanan sorular, zincirin halkaları misâli birbirine eklenir günler boyu: “İnsan nedir?”, “ölümden sonra hayat var mı?” ve “dünya nereden çıktı?”…

Kim kurcalıyor varoluşun kapısını; tüm bildiklerini elinden kayarmışcasına sorgulatan kim? Aklını kurcalayan çilingiri bulmak ister Sofie. Çilingir mi, hırsız mı? Onu bulursa hakikati mi kazanır, yoksa tüm gerçekleri kayıp gider mi? Karşılaştığı her şeyi çilingire giden bir ipucu olarak gören Sofie, vesilenin ipine tutunur ve onu kapalı kutusundan çıkaracak olan filozofla tanışır.

Esrarengiz mektublar ve filozoftan sonra, kartpostallar gelmeye başlar. Üzerinde Sofie’nin elinden Hilde Moller Knag’a gidecek kartpostallar. Hilde’nin babası böyle yazmıştı, kendisiyle aynı tarihte doğan Hilde’ye ait kartpostallara… Tüm bilinmezlikler sıralanır eserin ilk sayfalarında. Felsefe dersleri ilerledikçe Hilde’ye ait eşyalar bulur Sofie, farklı mekân ve zamanlarda. Tam bir muamma… Kimdir bu Hilde ve babası niçin kartpostalları Sofie’nin eliyle göndermek ister?

Sofie, mektubların sayfalarında felsefe tarihinin en karanlık günlerine gittiği gibi, Ortaçağ’a mührünü basan Hıristiyan azizlerin dediklerine de şahid olur. Augustinus’un “Tanrı Devleti” yahud “Tanrının Krallığı” deyişi, İncil’in ve İsa’nın öğrettiklerinden kaynaklanır. Augustinus, tüm insanlık tarihinin ‘Tanrı Devleti’ ile ‘Yeryüzü Devleti’ arasındaki mücadeleden ibaret olduğuna inanır. Bu iki devlet birbirinden tamamen ayrı iki politik devlet değildir. İkisi de her bir insanın içinde gücü ele geçirmek için savaşır. Sonra bu ifadenin yüzlerce yıl sonra Nietzsche tarafından nasıl ‘Tanrı öldü’ denilerek ortadan kaldırılmaya çalışıldığını görür…

800 yıl sonra, nice oluşlar ve olamayışlardan sonra Aydınlanma Çağı gelir, ardından, Tanrı Devleti’ni reddeden 1789’daki devrim…

Portresi çizilen şahsiyetlerin içinde Marx da yerini bulur. Artık kilisenin tahakkümünü ve Tanrı Devleti’ni istemeyen Avrupa, yeni arayışlar içindedir:

– “Marx’a göre, tarihin her safhasında toplumun iki güçlü sınıfı arasında çelişki bulunur. Antik Çağdaki köleci toplumda özgür yurttaşlar ile köleler, ortaçağdaki feodal toplumda feodal beylerle serfler ve daha sonra da soylular ile yurttaşlar arasında görülür bu çelişki. Marx kendi zamanında burjuva veya kapitalist olarak adlandırdığı toplumunda ise, bu çelişkiyi kapitalistlerle işçiler veya proletarya arasında görmüştü – yâni üretim araçlarına sahib olanlar ile olmayanlar arasında. Ve üstün durumdaki sınıf, hâkimiyetini asla gönüllü olarak terk etmeyeceği için, değişim ancak bir devrim yoluyla gerçekleşebilir Marx’a göre.”

Filozoftan gelen mektublar, Batı felsefe tarihinin devir devir sayfalarını taşır. Sofie bu sayfalarda hayatın kalıblarını kurarmışcasına o zamana kadar tatmadığı bir zevkle sorgulamaya, düşünmeye başlar ve yeniden keşfe çıkar hayatı. Sorular, filozoflar ve fikirler yeni pencereler açar Sofie’nin dünyasında ve yeni kapılardan geçer Sofie. Öyle ki, gün gelir üstadının perdesini çeker ve yeni sırlara yelken açarlar.

Mektublarla gelen dersler ilerlemekte, esrarlı kartpostallar artmakta ve her şeyin düğümlendiği 15. yaş günü yaklaşmaktadır. Sofie ve Alberto’nun Binbaşı’dan aldığı mesajlar sıklaşmıştır. Binbaşı onları nasıl kontrol altına aldığını ve daima onları gözetlediğini iyice hissettirmiştir kendilerine. Ve Sofie artık herkesten farklı bakmaktadır hayata. Sofie’nin gözünde hayat artık başkadır, kendinin kontrol edemediği ne çok şey vardır. Kartpostalları gönderen Binbaşı kimdir meselâ? Nasıl olup da her şeyi bilmekte ve kontrol etmektedir. Sofie ve Alberto henüz anlamışlardır içinde yaşadıkları dünyanın sahteliğini ve dokundukları her şeyin bir yansıma olduğunu. Ne yapmalıdırlar peki? Devam etmelilerdir derslere sonuna kadar, hakikati keşfedene ve bu sahteliğin içinden çıkana kadar.

Sofie, doğum gününden bir gün önce, hayatının yalnızca bir rüyâ olduğunu düşünmeye başlar. Bunda, Descartes’in “iyice düşündüğümde, uyanık olmayı rüyâdan kesin olarak ayırt etmeye yarayacak hiçbir belirti bulamıyorum. Bütün hayatın da bir rüyâ olmadığından nasıl emin olabilirsin ki.” sözünün oldukça tesiri vardır tabiî. Sırların içinden çıkılmaz düğümlerinin çözülmez hâle geldiği ânda, hiç beklenmedik bir yerde bir perdeyi aralar yazar.

Doğum ve ölüm… Zuhuruyla birbirine kapı açan iki ân, iki hâl… İnsanların son nefeslerini vereceği ânda, “niçin doğduğunu niçin yaşadığını” yahut “niçin yaşaması gerektiğini” idrak ettiği hepimizin malûmu. Sofie’nin yaşadığı işte tam da bu olur. Sofie ve Alberto için felsefe dersleri de bitmek üzeredir ve aslında kahramanı oldukları kitabları da… Bu son, onlar için yeni bir başlangıç olacaktır. Son sayfalardan iktibasla:

“- Farkında mısın, roller tamamen değişti.” dedi Alberto bir süre sonra.

– Ne kastediyorsun, eskiden onlar bizi dinliyor, ama biz onları göremiyorduk. Oysa şimdi biz dinliyoruz, onlar bizi göremiyor.

– Dahası da var.

– Ya sen şimdi neyi kastediyorsun?

– Eskiden, içinde Hilde ve Binbaşı’nın yaşadığı ayrı bir gerçeklik olduğunu bilmiyorduk. Şimdi de onlar bizim gerçekliğimiz hakkında bir şey bilmiyor.”

Doğum gününün sabahına uyanan Hilde, yatağının başında gök mavi kağıda sarılı harika bir kutu bulur. İşte babasının aylardır hazırladığı ve sır gibi sakladığı hediyesidir budur Hilde’ye; Sofie’nin Dünyası adlı eser!..

ESERDEN SÜZÜLEN BİRKAÇ MÂNÂ

Son dönemde mücerret fikre olan ilgisizlik, felsefeye karşı ilgisizliği de beraberinde getirmiştir diyebiliriz. Gaarder’ın eserin ilk sayfalarından itibaren ele aldığı felsefe tarihi ve mücerret fikirle ilgili arayışı ise samimi bir hava tüttürüyor. Bilvesile, 20. yüzyılda güya fikir diye ortaya çıkan safsatalar Gaarder’da büyük bir ıztırab ve ümitsizlik doğurmuş gözüküyor. Kitabın günümüz kadar günümüze yaklaşan kısımlarında da bu duruma ağır bir eleştiri getirerek, kalbine nüfuz eden sıkıntıyı olduğu gibi yansıtıyor yazar. Bir misâl:

– “Alberto, kitabçıdaki en büyük bölümü gösterdi. Burası NEW AGE, ALTERNATİF HAYAT ve MİSTİSİZM adlı üç ayrı bölümden oluşuyordu. Duvardaki kitabların adı birbirinden ilginçti: ‘Ölümden sonra bir hayat var mı?’, ‘Spiritizmin Sırları’, ‘Tarot’, ‘Ufo Olgusu’, ‘İyileştirme’, ‘Tanrıların Dönüşü’, ‘Bundan Önce de Buradaydın’, ‘Astroloji nedir?’ vs. Yüzlerce değişik başlıklı kitab vardı. Rafların altında kitablar ayrıca üst üste yığılı duruyordu.

 – İşte bu da 20. yüzyıl Sofie. Bu, çağımızın tapınağı.

 – Sen böyle şeylere pek inanmıyorsun galiba.

 – Bunların çoğu martaval ama porno kitabları kadar çok satılıyorlar. Bunların çoğuna bir tür pornografi demek de mümkün zaten. Genç insanların çoğu buraya gelip kendilerini en çok heyecanlandıran kitabları satın alıyorlar. Oysa gerçek felsefeyle bu tür kitabların ilişkisi olsa olsa ancak gerçek aşkla pornografinin ilişkisi kadardır.”

Gaarder, aslında modern dünyanın düştüğü bunalımı işaretlemekle kalmıyor, aynı zamanda çıkış yolu olarak gördükleri bilgi yığınını ise birer fantazya, boş sözler batağı ve bir nevi “fikir pornografisi” olarak adlandırıyor. Aslında bu eser de bir nevi 20. yüzyılın çığlığı; fikir ve aksiyon çığlığı… İbda Mimarı’ndan öğrendiğimiz veçhile; fikirsiz fikirsizlik çukuru… Yaşadığımız bu fikirsizlik buhranı, insanların fikirden kaçışı ve güzel cümleler kurmayı fikir sanması, madde üzerine kurulu bu sistemde ve fikir (!) yapısında satıhta kalıp derin mânâlara inememesi, onu bu batağa daha fazla saplıyor. Öyle ki, artık tembelleşen bu insanlık, düşünmeye dahi üşenecek duruma gelmiş bulunuyor. Mahalle dedikoduları ve kocakarı fallarını anlatan kitabların “bilimsel” addedildiği bir zamanda, Sofie’nin Dünyası’nda nefes almaya çalışıyoruz. Ama ne yazık ki Gaarder, Batı felsefesi dışına çıkamamış-çıkmamıştır. Oysa ki muazzam mütefekkirlerin ve hikmet hazinelerinin Batıdan önce Doğuda doğduğu ve Büyük Doğu-İbda örneğindeki gibi tüm ihtişamıyla Doğuda hâla devam ettiği hepimizin malûmu.

Netice olarak; eser, bilhassa genç zihinler için macera tadında heyecanlı bir BİLGELİK zevki tattırıyor. Sırf bu fikir zevkini idrak için bile olsa, bir kaç kez okunacak bir kitab bizce.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz