Hakan Yılmaz Çebi ile Metafizik İstihbarat Üzerine

1
719

Röportaj: ÖMER EMRE AKCEBE

 HAKAN YILMAZ ÇEBİ KİMDİR

Aslen Trabzon, Sürmeneli ve 1968 Zonguldak doğumlu. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Halk Bilimi bölümünden mezun oldu. Gazeteciliğe Zaman Gazetesi’nin Ankara’daki merkezinde özel haberci olarak göreve başladı. İhlas Haber Ajansı-TGRT, Vakit Gazetesi, Ayyıldız, Sağduyu, Ortadoğu gibi gazetelerde özel haberci, haber müdürü, yardımcı yönetmen, köşe yazarı gibi vasıflarla görev yapan Çebi, bir çok tanınmış firmada da Halkla İlişkiler görevini yürüttü. Hâlen, Almanya üzerinden yayın yapan MPL-TV’de, dünya gizli teşkilatlarının örtülü savaşlarını deşifre eden “Hazır Kıta” adlı programı hazırlıyor. 20’ye yakın eserinden bazıları şunlar: Amerika’nın Derin Devleti, Gizli Güçler ve Metafizik İstihbarat, Atatürk Mason muydu?, Türkiye’nin Petrol Savaşları, Devlet İçin Devlete Rağmen, 3. Dünya Savaşı – Meciddun Dağı’ndaki Sır, Tek Dünya Hakimiyeti ve İsrail Stratejileri, İsrail’in Şifresi, JudaSofya – Ayasofya ve Patrikhane Üzerinden Oynanan Gizli Oyunlar, Kara Divan – Yeraltının Gizli Tarihi, Şeytan’ın Ayetleri – Gizlenen Talmud Yasaları, İsrail’in A Planı, Para – Petrol ve Son Perde, 21. Yüzyıl Savaşları ve Hedefteki Türkiye, Bu Topraklarda Petrol Var, Kutsal Tabut.

 – Zihin kontrolü meselesi, istihbarat meselesi, metafizik dünya savaşı meselesi… Bunlardan söz etmek istiyoruz. İsterseniz metafizik istihbaratla başlayalım. Metafizik istihbaratla ilgili eser ve araştırmalarınız var; bu bahis geçtiğinde akla ilk siz geliyorsunuz. “Metafizik” denince neyin anlaşılması gerekiyor?

İstihbaratın çeşitli yöntemleri vardır: Sinyal istihbarat, klasik istihbarat, narkotik istihbarat, kripto istihbarat gibi… “Metafizik İstihbarat” kitabını çıkardığımız zaman, metafizik istihbarat denen alan daha anlaşılır oldu. Bunun çalışmaları vardı; fakat bu isimle kalıba girmemişti. Buna neden ihtiyaç duyduğumuza gelince; dünya istihbarat teşkilatlarını incelediğimizde -ki ben 19 yaşından beri gazeteciyim ve girdiğim alanlar da hep stratejik, millî mevzular oldu- Cenab-ı Mevlâ bizi bu konulara yönlendirdi. Kader çizginize dikkat edin. Meşhur bir Arab atasözü vardır; “Kaderde ne yazıldığını gözlerin görmesi lâzım.” Kendi şahsî hayatımızı incelediğimizde, tevafuklar, yaşadığınız şahsî hâller, Cenab-ı Hakk’ın kudret elinin sizi hep bir alana doğru sürüklediğini farkediyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki beş yaşından beri manevî ve millî mevzuları düşünen, onlarla dertlenmiş insanlarla buluşuyor, oturup kalkıyorsunuz. Böyle bir camianın, hâl adamlarının içinde büyüyorsunuz. Çoğu insanın bugün öğrendiği mevzuları siz çocuk yaşlarda öğreniyor, öğretiliyorsunuz. Memleketin neden petrolünü çıkaramadığından, neden borunu kullanamadığından, Lozan’ın gizli protokollerinden, neden bağımsız olamadığımızdan, hayattan, ölümden, dünyanın-kainatın sırlarından? Derken hep bu mevzuların içinde buluyorsunuz kendinizi. Cenab-ı Allah’ın lütfu; ilk okumaya başladığınızdan beri yine o Arab atasözündeki gibi; bir bakıyorsunuz başucunuzdaki kütüphanenizde bir çok dünya hâlleriyle ilgili eserlerin yanında, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Abdulkadir Geylanî, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin eserleri sürekli gözünüzün önünde, yatarken onlarla yatıyor, kalkarken onlarla kalkıyorsunuz… Hayatınıza ananız babanız gibi giriyorlar. Raflarda durmalarına bile dayanamıyor, âdeta diyaliz cihazına bağlanıyorsunuz, ruhunuza akan bir şeyler var… Millî-manevî meselelerle ilgili bir sevk, bir tedris… O bilgi birikiminiz, hayata bakış açınızı, mefkûrenizi, hedefinizi yönlendirmeye başlıyor. Çocukluktan gelen bu aşama sizi hayata yön vermeye çalışan yapılara, aktörlere getiriyor. Bulunduğunuz sürecin, dünyanın dönüştürüldüğü saatler olduğunu anladığınızda, “ben bu kadar ikram edilen bilgiyi şu hizmeti yapmak için almışım, bunun için lütfu ilâhîyle emek verilmiş” demeye başlıyorsunuz. O arada çeşitli hâl ve hareketlerine, bilgilerine tanıklık ettiğiniz ricali gayb, çarıklı erkânı harp dediğimiz insanlarla da temasa geçiyorsunuz, daha doğrusu onlar himmette bulunuyorlar. Anlıyorsunuz ki dünyanın yönetiminde bir metafizik istihbarat kanadı var, ilâhî bir örtülü harp kanadı var. Bu metafizik istihbaratın “kara” olan kısmı var, bir de “ak” olan kısmı var. Nasıl olsa dünya zıtlıklar dünyası, ak ve karanın her alanda yarışması, testi, imtihanı, gayreti değil mi?! Bu yolculukta Cenab-ı Allah’ın bazı âyetleri ve Cenab-ı Allah’ın yoluna giden bazı rehberleri, eserleriyle ortaya bir harekat planlama getiriyorlar. Siz de burada Allah’ın izniyle bu metafizik istihbaratta, ilâhî örtülü harpte ak mücadeleyi vermeye çalışıyorsunuz; insanları uyandırmaya, şeytanî örtülü yapılanmayı anlatmaya çalışıyorsunuz. Diğer tarafta; şeytanî tarafın siyasî-iktisadî–istihbarî açık kapalı kurumlarıyla, parapsikolojik çalışmalar, parapsikolojik istihbarat yapılanmalarını da “Metafizik İstihbarat” başlığı altında ete kemiğe büründürüp, Türkiye’de kısmen söylenilen ama açıkça söylenemeyen bir mevzuyu kamuoyuyla paylaştık… Hatta biz “Metafizik İstihbarat” kitabımızda ne demek istediğimizi, bunun ak kısmını, kara kısmını, nasıl bilgi toplandığını, nasıl zihin frekanslarına girildiğini, nasıl yıllarca güzel tanıdığımız adamların bir ânda seri katiller olabildiğini ifade etmeye çalıştığımızda, birçok araştırmacı, fikir adamı, yazar “Hakan gelene kadar bize ‘deli’ diyecekler diye korkuyorduk; ama Hakan’ın gelmesinden sonra biz artık rahatça konuşabiliyoruz” dediler. Çünkü metafizik istihbarat geniş bir alandı. Bunu söylerken “neyi kastediyoruz?” diye düşünülebilinirdi, işin içine cinler, büyüler, masonlar, localar, tapınakçılar, istihbarat teşkilatları, denekler, şizofrenler, medyumlar girdi mi, ayıklayabilene, maruzatını anlatabilene helâl olsun. Bunun bir de sinyal istihbarat-elektronik istihbarat kısmı var ki, Toplum Aydınlatma Hareketi adına bu çalışmayı Hazır Kıta programlarıyla yetişen, aynı zamanda medikal uzmanı olan Ali Selman Demirbağ kardeşimden konunun bu kısmını kitap olacak şekilde çalıştırıp, “Beynimdeki Yabancı – Kuantum Evreninde Elektromanyetik Beyin Kontrol” ismiyle Anatolia yayınevinde bastırdık. Fakat metafizik istihbarat kısmı ağır, sorumluluk isteyen ve yolculuğu zor bir alan olduğu için, naçizane, emeği geçen ağabeylerimiz ve üstatlarımızın yardımıyla, sahayı bilgilendiren, gönüllü deli gömleğini giyen biz olduk. Hatta bu konuda bir yazar hanımefendi, “bu derece ağır bir konuya girip bu kadar rahat kamuoyuna kavratan ve o deli gömleğini üzerinde tutmayan birini nihâyet gördüm” demiştir. Cenab-ı Allah’ın lütfuyla, konuları tasnif edip, fizik-metafizik bağlantıları kıssalarla, hatıralarla, tecrübelerle, lütfedildiği sürece ifade etmeye çalıştığımız için, bu konularda da birçok talep oldu. Birçok gazete, dergi, kitap çalışmasının yanısıra, televizyon programları yapmanın yanında, konuk olarak katılıp bu alanı daha iyi anlaşılır hâle getirmeye çalıştık, çalışıyoruz.

– Metafizik istihbarattan kasıt nedir?

– Karşı tarafta bir kere dünyaya emperyalist duygularla yanaşmış, her hâlükarda sömüren, bunu şeytanla başlatacağımız, “insan nesline düşman” bir yapı var. Meşhur “piramit” dediğimiz bu yapının tepesinde oturan “Baphomet” ve ifritleri var. Bunlar; “L” harfiyle “Lucifer”, “G” harfiyle “Gram” olarak mason localarının logolarına oturtulmuştur. Dikkat edip, incelerseniz çok ilginç, şifreli isimlerdir bunlar: “Gram” bir “ağırlık birimi” olarak yerleştirilmiştir. Ayrıca, bugün dışarıda para çekilen kasalar olarak kullanılan “ATM” diye adlandırılan araçlar bile; şeytanın oğullarından birinin, ATEME’nin ismidir. Bu isimlerin nedense (!) her zaman “emperyalizm – siyonizm, para ve şeytan üçgeni” içinde seçilmesi ne kadar ilginç değil mi? Bu durum; araba, yiyecek, içecek markalarında olduğu gibi, tatil köyü, eğlence merkezi isimlerinde de saklıdır. Özellikle sosyal hayatımıza bu isimleri, birer tılsım gibi, büyülü kelimeler olarak eklemenin kriptolarını da söyleyeceğim. Biliyorsunuz insan, Cenab-ı Allah’ı hatırlar, onun hayat-iman-idrak-hikmet enerjisi veren isimlerini, sıfatlarını, fiilleriyle ve sözleriyle hayatın dokularına işlerse, orada “Rahmanî bir hayat iklimi” oluşur. Tersi durumda ise; sözüyle, fiiliyle, şeytanın amelleri, isimleri, kullandığı tabirler, felsefe ve diyalektikler kullanılırsa, orada da şeytanî bir hayat formu oluşur. İşte amaçları bu. O yüzden kelimeleri özenle seçiyor, iktisadî, kültürel hayatımızın her dokusuna negatif, insanın idrakini kilitleyip; şeytana kul köle yapacak büyülü- tılsımlı kelimeleri, kullandığımız eşyaya isim olarak veriyorlar. Lütfen dikkat edin, afedersiniz tanımadığınız bir köpeği çağıracağınız zaman “kuçu kuçu”, bir kuzuyu çağıracağınızda “meee” diye çağırdığınız gibi, bir çöp döktüğünüzde sineğin veya bir yere kemik attığınızda ne geleceğini tahmin dersiniz. Peki kullandığımız ve ismini bilmediğimiz bazı eşya isimlerini çağırırken, tekrar ve telaffuz ederken bize neleri, kimleri çağırttıklarını, üzerimize davet ettiğimizi biliyor muyuz? İşte İMAN böyle hassas bir şeydir. Yaşadığı hayatın, kullandığı kelimelerin, ilmin-filmin farkında insan yetiştirir…

Tabiî, bunlar meselenin kılcal damarları, biz yine ana caddeye dönersek; 5000 yıllık kadim ve bir o kadar da sinsi (kulaktan kulağa – kabala) bir gelenek ve yapı, şeytanî bir yapı, bu kara propagandayı, bu metafizik istihbaratı kullanıyor. Kimdir bunlar? Hazret-i Süleyman döneminde, O’nun Rahmeti Rahmana kavuşmasıyla birlikte, yeryüzünden toplatılan ancak Allah’ın imtihan sırrına binaen Hazret-i Süleyman’ın tahtında kısmen mevcut kalan o büyü parşömenlerinin bir kısmını ele geçiren, Hazret-i Süleyman’a dahi “Büyücü Salomon” deyip, “Salomon bizi, cinlerle, ifritlerle, hayvanları dahi büyü ve sihirle idare etti” iftirasında bulunan, aynı zamanda Tevrat’ı da muharref hâle getiren o kadim yapıdır. O kadim yapı, daha önceki uygarlıklardan da sihri, büyüyü, bugün de Rabbimizin eşyaya verdiği kudretin aşikare çıkması izniyle teknolojinin gelişmesiyle elektromanyetik sinyalleri kullanarak, ZİHİN KONTROLÜ yapıyor. Bu insanlar, kendilerini dünyaya tanrı olarak kabul ettirdiler. Bunda da bir hipnoz olayı, büyü olayı vardır. Bugün insanların paraya ve ona hakim olan unsurlara tapması gibi… Muhyiddin-i Arabî Hazretleri “sizin taptığınız benim ayağımın altında” dediği zaman, herkes “bu bize hakaret ediyor, bu münafık” diye kendisinin üzerine geldiğinde, Yavuz Sultan Selim Han Şam’a girip “nerede bu sözü söyledi?” diye sorduğunda kazdıkları yerden bir küp altın çıkması gibi… Bu firavunlar, gömlek değiştirerek, bugün metafizik istihbarat dediğimiz, insanın bilinçaltını okuyarak, onun hevâ ve hevesini, nefsini kullanarak ve bu nefisle insanın üzerine tesir kurarak, “hannas” yapıya bürünerek, bugünkü yapıyı kontrol etmeye çalışıyor. Bunları zamanla ete kemiğe büründürdü, kurum ve kuruluşlar hâline getirdiler. Metafizik istihbarat konusu çok derin ve geniş bir konu… Bir kısmında karalar var; kara büyü, ezoterizm var… Habis cinlerle, ifritlerle ve şeytanın avanesiyle bir takım yapılanmaları var, güçleri ve bilgi donanımları var. Karşısında da bir ak yapı var. Bu ak yapı da Peygamber Efendimiz’e (sav) bağlı bir yapıdır. Divan-ı Salihin’den oluşan bir yapıdır. Divan-ı Salihin içerisindeki Hızırî metodlarla, birçok mübarek âyette işaret edildiği gibi; Hazret-i Allah: “Hani bir vakitler, o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı da, onlar tuzak kurarken Allah da karşılığında tuzak kuruyordu. Öyle ya, Allah tuzakların en hayırlısını kurar”, Rabbin en güzel tuzak kurar, hâliyle en güzel oynar mevzuudur bu.. “Şüphesiz tuzak kuranlarla oynayanların en hayırlısı Allah’tır.” Eski Genelkurmay kayıtlarında bu yapıya çarıklı erkân-ı harp derler. Çok önemli bir konudur. Hiçbir hiyerarşik disipline bağlı olmayan, her şart altında Ümmet-i Muhammed’in, vatanın selametini düşünen, çaycısından çorbacısına, akıncısına kadar yapı içerisine girmiş, sırrı çözülememiş; fakat ehlinin dışında bilinmekten çok hissedilen bir yapıdır bu. Hatta Osmanlı’da bu yapının üstadları akıncıları eğitirdi, akıncıların da üstünde de “deliler” denen bir yapı vardı. Deliler bildiğimiz deli değillerdi tabiî; serdengeçmiş insanlardı, sıradışı insanlardı, bir ordunun yapacağı işi bazen Yahya Kemal’in şiirinde olduğu gibi bin atlı, bazen 40 kişi gider yaparlardı. Düzenli ordulara kapı, sur açarlardı. Bugün bu deliler de çeşitli kimliklerle sahadalar. Bunların erenler gibi dört hâli vardır; “kendi bilir halk bilmez, halk bilir kendi bilmez, kendi de bilir halk da bilir, kendi de bilmez halk da bilmez.” Bu hâller önemlidir. En tepedeki gassalın elindeki yani ölü yıkayıcının elindeki mevta-ölü gibidir. Tamamen iradesini Rabbinin iradesinde eritmiştir… Farkında olmadan bazısı seçilir bu yapıya; farkında olmadan hizmet eder, kitap basar, bilgi taşır, haber yapar… Meselâ röportaj yapar, niye yaptığını bilmez; bazen idrakleri diriltecek bilgi taşır, bazen mesaj taşır. Karşı tarafa farkında olmadan “senin ne yaptığını biliyoruz, ayağınızı denk alın” gibi bir mesajın ulaklığını da yapmış olabilir!.. Tıpkı eski istihbarat teşkilatlarında olduğu gibi… Eski istihbarat teşkilatları, karşı istihbarata “senin yaptıklarından haberimiz var” demek için roman yazdırırlardı. Karşı taraf bu mesajı alır, o da bir roman yazdırıp mesaj gönderirdi. Bugün, bu durum dizilerle daha çok oluyor. “Kurtlar Vadisi” dizisi karşı tarafa iyi mesaj veriyor… Onlar da karşı diziler hazırlayarak mesajlar veriyorlar… Diğer taraftan bu şeytanîlerin bizim için asıl sıkıntılı olanıysa, ahlâkî açıdan, aile yapısındaki çarpık ilişkileri, güldürerek, eğlendirerek, hayran edici şekilde sunuyor olmaları…

– İdraklerin iğdiş edilmesi bahsi…

İdrak çok önemli… Kur’an-ı Kerim’de şeytanla başlayan bu kara istihbarat bilgisinin de çeşitli teknolojilerle sosyal hayata uyarlanıp, insan fıtratının değiştirilmeye çalışılması, şeytana ram edilmeye çalışılması, emperyalizme ve sömürüye ram edilmeye çalışılması, işin sonunu idraklerin iğdiş edilmesine getiriyor. Cenab-ı Allah mübarek âyetlerinde “sevdiğim ve seçtiğim kuluma idrak veririm” diyor. Burada büyük bir nimet var. Olayları doğru algılayabilme ve anlayabilme mekanizmalarımızı, algı merkezlerimizi kilitlemeye çalışıyorlar. Yaşadığı hayatı, yaşadığı çevreyi ve beraber olduğu insanı algılayamayan, mankurtlaştırılmış, otomatik pilota bağlanmış, formatlanmış bir varlık ortaya çıkıyor. Bu onların istediği kurgu… Yiyeceksin, içeceksin, kariyer yapacaksın, makamı ele geçireceksin, çoluk-çocuğunu lüks-hedonist yani zevk için-zevkçi yaşatacaksın, birbirinin malına-ırzına sinsice tasallut ettirip başarıyı bununla ölçeceksin. Güzel ahlâktan ve onu sosyal hayatta yaşamaktan uzaklaştırılmış olacağız. Ne hazin ki bugünkü gibi…

– Kariyeri en iyi olan da en iyi köle olacak hâliyle…

– İnsanın tebliğ için üç-dört dili bilmesi gerekir, hizmet için öğrenir, âmenna, lâkin Kur’an-ı Kerim’den iki sure okuyamayan, Allah’ın lütfettiği idrakini koruyamamış, saf ruhunu koruyamamış, dünyalık kariyer planlamasında yarış atı yaptığımız nesillere, imanî kariyer planlamasında acaba ne veriyoruz?! Bunun yanında, kıldığımız namaz eğer bizim ahlâkımızda bir düzelme yapmamıza vesile olamıyorsa; hâlâ yalan söylüyorsak, emanete ihanet ediyorsak, verdiğimiz sözde durmuyorsak, anlayın ki kıldığımız namaz Maûn Suresi’nin dördüncü âyetinde “vay o namazları kılanın hâline” dendiği, işaret edildiği gibidir. Burada taşı kendimize, benliğimize, bazen şirazeden çıkan cemaatlerimize, tarikatlarımıza da vurmamız gerekiyor. Bir dönem yaptığımız bir mülakatta, “ahirzamanda raydan sapmamızın en büyük sebebinin sefahât düşkünlüğü olacağını” söylemiştik. Bir takım cemaat ve tarikatların o mübarek başlangıçtaki yolculuklarının, sulandırıldığını gözlemliyoruz. Bugün Müslümanların sistemin kölesi olmasının en büyük sebebi sefahât tutkusu… Bugün rezidanslarda, plazalarda yaşamak uğruna, 200 milyarlık arabalara binmek uğruna, parayı üretime sokmaması; binaların, mülkün, eşyanın yığılması; dağ gibi servet yığdığı hâlde asgari ücretten işçi çalıştırması; nasılsa işsizlik çok diye insanları üç ay çalıştırıp çıkarması; bunların hepsi bizim o sefahat tutkusuyla münafık olmaya gittiğimiz bir süreç… Şeytanın istediği toplum da budur zaten.

Peygamber efendimiz, anlatacaklarınızı kıssalarla anlatın diyor; şu kıssa önemli:

“Bir ağaç var herkes bu ağaca tapıyor, medet umuyor. Biri çaput bağlıyor, biri dibine anahtar gömüyor, kim ne istiyorsa Mabud-u Zül Celâl’i bırakmış aciz mahlukattan istiyor, tağutlaştırıyor… Bir gün adamın biri çıkıyor, ‘bu ağacı mabut ettiler, bu ağacı keseyim’ diyor. Baltayı kapmış giderken karşısına insan formunda bir şeytan çıkıyor ve nereye gittiğini soruyor. Adam da ahvali anlatıp, ‘ağacı kesmezsem millet iyice zıvanadan çıkacak’ diyor. Şeytan rengini öfkeyle yavaş yavaş açık edip, ‘hayır, kesemezsin’ diyor. Kavgaya tutuşuyorlar ve adam insan formundaki şeytanı yıkıp baltayı boğazına dayıyor. Şeytan boğulmak üzere… Şeytan şöyle bir şey söylüyor: ‘Beni affedersen her gün yatağının başucuna bir kese altın bırakacağım. Hem ağacı kessen ne olur, bunlar tapacak başka ağaç bulurlar.’ Adam nefsine ve bu nefsine vesvese veren şeytana inanıp kabul ediyor. Tabiî bir süre her sabah bir kese altını yastığının altında buluyor. Bir gün bakıyor ki yastığın altında altın maltın yok. Gecikme olmuştur, işi yoğundur diyor; ama bakıyor ki ertesi gün yine yok. Anlıyor ki bu şerefsiz beni sattı. Eee şeytan bu, diğer ismi “satan”… Satacak tabiî, tabiatı bu! Bunu anlayınca baltayı yine eline alıyor, ağacı yine kesmeye gidiyor. Şeytan yine karşısına çıkıyor. Yine kavgaya tutuşuyorlar. Bu kez şeytan adamı alt ediyor. Baltayı boğazına dayıyor. ‘Git buradan, sana vereceğimiz bu kadar’ diyor. Adam şaşırıyor. ‘İlk geldiğimde seni yıktım, az kalsın öldürüyordum, şimdi ise sen beni kolayca devirdin’ diyor. Şeytan da ‘ilk geldiğinde Allah rızası için geldin, Allah’ın kuvvet ve kudreti yanındaydı; ama ikinci geldiğinde bizim altınımızla aldığın erzak lokma olmuş, boğazına girmiş, bizim suyumuzu içmiş olarak geldin. Artık damarlarındaki kanda biz geziyoruz’ diye cevap veriyor.

Şeytanın en önemli özelliği satmaktır. Uluslararası arenada da bunlarla anlaşma yaparsanız, eninde sonunda hep satarlar. Ahde vefa duyguları yoktur. Akrep, bu akrepliğini gösterecek tabiî.

Buradan topluma gelelim. Eğer bir toplumda helâl ve haram mizanı doğru tartmazsa, şeytanın lokması, suyu damarlarımıza girmeye başlarsa, bu toplumdan şeytana hiçbir zarar gelmez. İşin metafizik kanadından fizik kanadına gelirsek de, yeryüzünü yöneten emperyal yapıya karşı bu şekilde cihad edip savunma yapmak mümkün değildir. Ahirzamandaki en büyük yanlışlardan birisi de “köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme” hastalığıdır. İlm-i siyasete eyvallah; ama ilm-i siyaset yaparken nefsini bu siyasete katmak için bir sürü bahane arayan, yolda kendini açık arttırmaya tâbi tutmuş bir sürü insan da bu mübarek davaya bela getiriyor. Peygamber Efendimizin Uhud’da eline bir avuç toprağı alıp okuyup savurarak düşmanı tarumar ettiği gibi, Cenab-ı Allah bir bölük inanmış adamla da istediği şekilde düşmanı helak eder. Biz ahirzamanın şu sürecinde samimiyet testinden geçiyoruz. Cemaat, toplum, şahıs olarak…

– Bu açıdan baktığımızda gelinen noktada dikkat çeken, risk almadan Müslümanlık…

Çok doğru söylüyorsunuz. Kur’an-ı Kerim’de Allah –meâlen- buyuruyor ki, bizim Kur’an’da sürekli peygamber kıssalarını anlatmamızdan dolayı (hâşâ) Allah’ın kelimeleri mi bitti zannına kapılmayın. Bu kıssaları vererek sizler de bunları yaşayıp bu safhalardan geçeceksiniz. Sıkıntılarla, açlıklarla, ambargolarla karşılaşacaksınız, zindanlara düşeceksiniz, iftiralara uğrayacaksınız, sürüleceksiniz… Başınıza bunlar gelmeden iman ettiğinizi mi zannediyorsunuz? Çocuğum kolejlerde okusun. Param olsun ya da camianın ve cemaatin gücüyle bunları sağlayayım; ama nasıl olursa olsun şeklinde düşünmek, altında lüks arabalar, havuzlar, villalar, oteller… Allah aşkına sizin Peygamberiniz hiç böyle bir hayat sürmüş mü? Tatil mi yapacaksınız, bari gidin mütevazı bir yerde bir devre-mülk alın tatilinizi yapın. Yılda birkaç gün gittiğiniz kaşaneler ne oluyor, o paralarla ne işletmeler, ne istihdam sahaları açılır. Yedi yıldızlı sözde muhafazakâr oteller, kıtlıktan çıkmış gibi açık menüler, tıksırıncaya patlayıncaya kadar yiyip içip eğlenmeler. Bu otellerin kaç tanesinde ilim irfan odaları, kütüphaneler var? Müslüman’ın dinlenme, eğlenme hakkı bile, haram bedenlere “haşema” giydirilerek yapılıyor…

– Talib olduğumuz hayat tarzı kim ve ne için?

– Bugün, Cenab-ı Allah’ın verdiği petrolleri yetimlere kullanmak yerine kraliyet için kullanan o Vahhabî yapı, uluslararası siyonizmin uşakları, Kâbe-i Muazzama’nın etrafında yedi yıldızlı ultra-lüks oteller kuruyor. Süflî düşünce, bugün sözde “Müslüman’ım” diyen insanların eliyle sizin inancınızın içine kadar giriyor, deccalın patronluğunda kendi sonumuzun müteahhitliğini yapıyoruz. Siz mütevazı bir hac yapacakken, ultra-lüks otellerde, Kâbe’ye tepeden bakan yerlerde, ayaklarınızı uzatarak kalıyorsunuz. Düğünleriniz, sünnetleriniz, Kâbe manzaralı otellerde diye pazarlanıyor; hâşâ Kâbe manzarasıyla mı banyonuzu, temizliğinizi yapacaksınız? Eskiden insan tuvaletten çıkınca bir ebeveyniyle karşılaşmaktan utanırdı, bundan böyle Kâbe-i Şerif’e bakıp da mı geviş getireceksiniz?.. Bu nasıl bir şuursuzluk?.. Tefekkürün en yüksek zirve yapma merkezi; siyah örtüsüyle, kainatta Allah’tan başka hiçbir şey yoktur, her şey bu siyah örtü gibi “lâ”-yok hükmündedir, köşeleriyle tüm cihetler-yönler Allah’ındır, sizi her yerden kuşatır mesajıyla, aslına yolculuğa hazırlayan bu mübarek mekana vesvese veren iblislerle nefsin cem olmuş hâli hannasın yerine saf ruhun bakması mümkün mü?.. İnsan biraz derin düşünür. Peygamber efendimiz hurma liflerinde yatardı, şimdi o çapta kimseyi bulamazsınız. Git haccını pansiyonda yap. Kimse kendini kandırmasın. Metafizikten bahsedip karşı tarafı anlatıyoruz; ama karşı tarafın bir şey yapmasına gerek kalmıyor ki!

– Karşı taraf gerekeni yaptı mı acaba? Bu yüzden mi bu duruma gelindi?

Karşı taraf gerekeni yaptı dersek bu havlu atmak olur ki böyle bir şey yok. Cenab-ı Allah bu işi yapmak isterse bir avuç samimi insanla da yapar, yapıyor. Bu iş, sözü çokça edilen ancak işin özünde “cemaate, tarikata bağış yap da ne ile (haram mı, helal mi) olursa olsun” ve de “ne olursan ol, yeter ki gel, zira şu kadar seçmenim var” deyip pazarlığa oturacam…” bulunan, kemiyet yani azlık-çokluk meselesi değil, keyfiyet ve nitelik mevzusu. Daha doğrusu, Cenab-ı Mevla’nın rızasını her şart ve şerait altında alanların mevzuu!.. Öğrencilik yıllarımızda bu hep konuşulurdu, azlığımıza takılmayın, sahabe de 313 serdengeçtiydi denilirdi. “Biz kemiyetin peşinde değil; keyfiyetin peşinde koşuyoruz. Her şart ve şerait altında dava adamı lâzım bize” denirdi ki doğrusu da buydu. Bu söze en sadık kalması gereken bir kısım tarikatlarda bile bu sözler unutuldu. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin ne olursan ol ama budanmaya, aşılanmaya razı ol da gel, yeni yolculuk için nefsinin “Formula” şoförlüğünü bırakıp eşref-i insan otobüsünde bir yolcu olmaya razı ol da gel demeye getiren sözünü, “ne olursan ol, kim olursan ol gel ama parayı-araziyi, tapuyu yap da gel… Papaların-papazların aforozu varsa, bizim bir kısım nabza göre fetva veren imam efendilerin de şefaat kredisi var” denildi. Siyasetle alâkalı, arazi mafyasıyla alâkalı sorunlarda, bir yerden bir ihale alırken yardımı olsun, kalabalık görünelim diye bir sürü meymenetsiz, tıynetsiz; cemaatlerin, tarikatların içinde gizlenmiş olduğunu sanıyor.

Şu ahirzaman sürecinde her kimin hesabı ne olursa olsun biz yine de tarikatların, cemaatlerin içerisinde hâlâ çürümemiş, vazife ifa eden o insanların ayağını öperiz. Sırat-ı mustakim – o dosdoğru yol üzere giden, sürekli yol-yolcu- hız-yakıt-istikamet ayarını Kur’an ve Sünnete göre yapan o cemaatlere, tarikatlara, vakıflara, vâkıf insanlara çok ihtiyacımız var. Bizi koskoca Osmanlı çınarı yapan camialar bunlar; fakat bu camialar da bazen ferden, bazen topyekûn, bazen kürekçisiyle, Cenab-ı Allah’ın samimiyet testinden geçiyor. Biz cemaat ve tarikatlarımızı meyve ağaçlarına benzetebiliriz. Sağlam, çürümemiş olanları kayda geçiyor. Bazen lideri çürümüş olsa bile, içinden sağlam olanlar toplanıyor. Ahirzamanda bütün samimi kalanlar bir araya getirilecek. Camialarımızın ve cemaatlerimizin kuruluş gayelerini iyi bilelim. Cenab-ı Allah’ın hesap ve kitabı, toplama işleminden sonra, çıkarma, bölme ve sonunda da çarpım tablosuna gelmeye başlarsa, Mu kavminin, Atlantis kavminin, Lût kavminin başına gelmiş olanlar başımıza gelecek, Mazallah tövbe etmeye bile fırsat bulamayabiliriz. Kader senaryosunda Cenab-ı Mevla mühlet verir ama ihmal etmez…

– Lût kavmi örneğini verdiniz. Lût kavminin hepsi o fiili işledikleri için helâk edilmediler, büyük bir kısmı mâni olmadıkları, kötülükten men etmedikleri, bana ne dedikleri için helâk edildiler…

Kifâyetsiz kelimelerimle ben de işte bunu demeye çalışıyorum. Ahirzamandaki sahne maalesef bu… Cihad terk ediliyor… Cihad illâ bıçağı al, silahı al öldür şeklinde olmuyor. Ahirzamanda katliamlar, tecavüzler örtülü olduğu için, cihad da örtülü harp metodlarıyla oluyor. Allah’tan korkan, sırat-i mûstakîm’den ayrılmamış siyasetçimizi, fikir mücahimizi, Cüneyd-i Bağdadî gibi ahlâklı işadamımızı, memurlarımızı, esnafımızı organize ederek bu mücadele ve mücahadeyi vermeliyiz. Bazen iliklerinize kadar üzülüyorsunuz zira rahatlıkla Elhamdülillah Müslümanım diyen camialara emanet edilen gazeteler, dergiler, televizyonlar da faizin-ribanın ne olduğunu yüzbinlerce kez yaptıkları haftalık derslerde mensuplarına hoca ağabeyleriyle anlatmalarına rağmen, banka reklamlarını görünce üstelik ramazan ayında ramazan kredisi, kurban bayramında kurban kredisi “Kur’an kabı ve rahlesi” üzerinde faş edilince “gözleri var görmüyorlar, kulakları var işitmiyorlar” durumuna düşen sözde Müslümanlar mı olduk diye hayıflanmadan edemiyorum…

Şeytanın haramını kursağınıza soktuğunuz zaman nasıl kazanacaksınız? Cihad terk edildi… En büyük cihad ilmî cihaddır. Bediüzzaman’ın bir sözü vardır “Medenîlere galebe-galibiyet, ikna iledir.” Burada “ikna” ile kastedilen, ilim ve irfan sahiplerinin tebliğleridir. Allah’ın “oku” emriyle yetiştirilmiş; maddî ve manevî ilimlerle donatılmış; ticarette, medyada, okulda, memurluk hayatında, esnaflıkta bu ilmi ve irfanı kullanan insanlardır. Cenab-ı Allah “ben sevdiğime hikmet veririm” buyuruyor. Bunu şerh eden bir Kızılderili atasözü vardır. Ateist bile söylese her doğru söz Cenab-ı Allah’ın âyetlerini şerh eder. Bu sözde deniyor ki, “bilgi mazîdir, hikmet ise istikbal.” Evet, hikmet gelecektir, kulluğunun ve eşyanın mahiyetine, görevine, vazifesine ermiş, hayatını ona göre tanzim eden, ettirmeye çalışan insandır. Bunlardır toplumun yapı taşları, insanlık hâmilleri… Cenab-ı Allah bizlere hikmet sahibi politikacı, cemaat, tarikat, parti lideri, din görevlisi, cumhurbaşkanı, milletvekili, belediye başkanı, eğitmen, imam, nalbur, kasap, emekli, asker, polis, simitçi, berber, vatandaş, insan olmayı nasip etsin…

– İşin metafizik kısmına geri dönecek olursak; biraz önce işin ak ve kara kısmından bahsettiniz. “Masonlar” dendi bir dönem, bu sonra sulandırıldı, “İlluminati” dendi hakeza, “Tapınak Şövalyeleri” dendi yine… Bunları tarif etmek için kullanılacak nasıl bir kelime olabilir?

– Bu sorunun altında aynı zamanda bir başarı öyküsü var; özellikle 90’lı yıllardan önce bu konularda yazan üç beş yazar, fikir adamı ve emekli asker vardı. Bu cihat ehli kalemşörlerden mahlas isim kullananların dışında, direkt imzasını çakan merhum General Cevat Rifat Atilhan, Başbakanlık araştırmacılarından Ziya Uygur, General Sami Sabit Karaman… 1935 yılında kapatılan mason locaları İnönü iktidarıyla birlikte tekrar açılarak siyonistlerin kendilerine hizmet edecekleri sınıflandırdıkları çiftlikler olarak nitelendirdikleri yerler hâline döndüler. Bu emperyalist, bu siyonist yapının dini veya ırkı yoktur; bunu şeytana yani ateizme giden süreci, bizzat kendi stratejileriyle, “ışığı gözlere alıştıra alıştıra vereceksin” sözleriyle yedirirler. Tabiî burada şunu özellikle vurgulayalım ki buradaki siyonistlerden kasdımız, Musa Aleyhiselama verilen şeriatının dışına çıkanlar siyonistler. Siyonizme-emperyalizme karşı birlikte mücadele ettiğimiz “Musevi” vatandaşlarımız içinde Allah’ın dinine hizmet eden ve daha fazla hizmet edecek olan kardeşlerimiz vardır. Onlar, çok uzak olmayan bir zamanda açıkça “La ilahe illallah Muhammedun Resûlullah” diyecekler İnşaallah, burası çok önemli… Bunu ilk defa size açıklıyorum, bugün İsrail’de İngiliz siyonistlerin dünyaya bela yaptığı İsrail’deki derin siyonist yapıya, yapılanmaya karşı, “Musevi” kardeşlerimiz İsrail’de “İSRAİL BAHARI” diyebileceğimiz bir darbe planlıyorlar. Bu konuda bazı “Musevîler” sürekli çalışıyorlar. “Musa Şeriati”nden olan ve İslâm dinini kabul edecek olan bir oluşum, İngiliz eliyle oluşturulmuş İsrail’deki siyonist yapıdan rahatsız. İsra Suresi’nin 7 ve 8. âyetleri’nde geçen “eğer bir daha azgınlık çıkarırsanız, yeryüzünden tamamen silineceksiniz…” Bu âyetteki “eğer” sözcüğü ile verilen mesaja dikkat etmek lazım… Kendinizi ıslah etmezseniz, Hazret-i Musa’nın Şeriatine sadık olup İslâm’a dönmezseniz, hakikati gizlerseniz ve bunun mücadelesini vermezseniz, siz de Lût kavmindeki gibi kurunun yanında (ona dokunmayan) yaş da yanar misâli ortadan kaldırılacaksınız diye orada bize mesaj var diyen “Musevî”lerle görüştüm bizzat. İsrail, tek dünya imparatorluğu, bir siyonist dünya imparatorluğu kurmak istiyor. Bu şeytan ütopyası için her türlü zulmü, katliamı yapıyor. Biz bu şeytanî ütopyaya karşı, ekonomik, askeri, siyasî katliamlara karşı mücadele vermezsek biz de bu taşın altında kalacağız diyen “Musevî” kardeşlerimiz var…

– Muvaffak olabilirler mi sizce?

– Cenab-ı Allah izin verirse bu samimî insanlar muvaffak olabilirler ancak Müslüman emanetçiler o topraklara gelmeden olmaz! Ben o kardeşlerimize her zaman şöyle cevap veriyorum “İslâm sancağının oraya dikilmesi lâzım.” Ondan sonra da o “Musevî” kardeşlerimiz karşılıklı insanca ilişkilerle, saygı ve sevgi ölçüleriyle istedikleri gibi yaşayabilirler. Ahirzamanın fatihleri kimlerse, onların İsrail’i bir ân evvel resetlemesi lâzım. Şeytanın tahtı sallanmadan, tüm dünyadaki şubelerini kaldıramazsınız! Nasıl olacağını şüphesiz en iyi Rabbimiz bilir. ‘O tuzak kuranların en hayırlısıdır!”

– Metafizik dünya savaşı hususunda, ak – kara kısmını biraz daha müşahhaslaştırabilir miyiz?

– Her doğru her yerde söylenmez. Söyleyebileceğimiz kadar söyleyelim. Biliyorsunuz her yerde bir “tek göz” var; şeytanın remzi-işareti bu. Bir yapıdan bahsedilir. Bir üçleme vardır. Şeytan ile transa geçen bir üçlü yapı vardır. “Üçlü Rabbi” dedikleri en üstteki haham bunlar, diğer adıyla zamanın en yetkili insan şeytanları. Bu üçlü yapının altında 70’ler dedikleri SANHEDRİN adında ezoterik, kara büyücü bir teşkilat vardır. Bu üçlü yapı ezoterik sırları en iyi bilenlerdir. Bu üçlü yapıdan biri öldüğü zaman, bu 70’lerden en bilgili olan, şeytanla transa geçebilecek olan biri onun yerini alır. 70’ler üçlere, üçler şeytana, kendilerinin yerini alacak insan şeytanları yetiştirirler. Bunların altında iş adamları, akademisyenler, yazarlar kategorileri vardır. Bunların içinden de 34 dereceli olabilecekleri özel yetiştirirler (yani şeytanla transa girebilen ve onunla transa geçtiğinde sol eliyle 3, sağ eliyle 4 yapıp 34’e geldim deyip transa geçtiği ifritten bilgi devşiren, istihbarat alan biridir bu). Onlar diğer insanları koyun gibi görüyorlar. Bu kategorilerdekiler, bu sebeple yönetici sınıftır. Bunu sağlayabilmek için localar kurmuşlardır. Lions, Rotary, Bilderberg vs… Alanına göre siyaset, iş dünyası, ekonomi, akademisyen için ayrı kategorileri var. Kendilerine has bir sosyal statüleri vardır. Birlikte kortlara giderler, yüzmeye giderler, eğlenceler, yalancı cennet yani… Aslında Mason Localarının işi bitmedi. Mason Localarını 90’lı yıllardan sonra gelen bazı genç yazarlar, çizerler olayı güzel anlatarak iyi deşifre ettiler. Hâliyle artık bu isim içerisinde hareket etmiyorlar. Artık daha gizli elitist yapılara büründüler.

– İsim alabilir miyiz?

İsimlerin çok önemi yok aslında. Aslında eskisi gibi bu locaları genişletmiyorlar; daha seçkin insanları alıyorlar.

– Sanki genişletiyorlar, umuma açıyorlar, herkes üye olsun istiyorlar; ama üstünde ayrıca bir yapı varmış gibi duruyor.

Üstündeki yapı önemli… Artık toplumun kılcal damarlarına kadar yerleştiler. Şirketler kurdular, yerli şirketleri satın aldılar, ortaklık kurdular… Artık locaların sayılarını artırmaya ihtiyaçları yok. Bu yetiştirilmiş yapıdan kumandanları, lejyonerleri tespit ettiler. Üst yapıyı modifiye etmekle meşguller; çünkü bu üst yapı onlara göre avamı kontrol ediyor. Bu üst yapının loca loca çalışmasına ihtiyaç kalmadı. Zaten televizyonlar, kitaplar, müzikler üzerinden toplumu bir loca gibi yaptılar. Bugün Karaköy’deki Ziraat Bankası önündeki Hiram Usta heykeline hiç kimse dokunmuyor. Kardeşim bugün Türk geleneğinde böyle bir motif var mı sorusuna cevap veremiyorlar. Paranın olduğu her yerde işaretleri vardır. Niye Hiram Usta bir elinde çekiç, diğerinde örs tutar? Derler ki “mimardır o yüzden”. Hayır, buradaki örs insan beyni, çekiç de telkindir. Yani insan beynini telkinlerle yönlendirip şekillendireceksin. Aslında Hiram Usta bir duvar değil; zihin ustasıdır, yani beyin yıkayıcıdır. Şeytanın ustalığı oradan gelir. Şeytan, insan beynindeki düşünceyi değiştirmeye çalışır. Yıllarca bu ülkede irtica diye hoplayan birileri oldu. Kardeşim, işin yobazından biz de rahatsızız. Bir İslâm mütefekkirinin dediği gibi, “İslâm ne zaman medenîlerin elinde olursa anla ki inkişaf o zaman olacaktır.” Allah kimseyi yobaz etmesin. Kendi cehaletini İslâm’a taşıyan insanlardan etmesin. Lisanıyla, edebiyle, adabıyla, irfanıyla, ilmiyle İslâm dinine yakışan insanlar etsin bizi. Yobazını, ham sofusunu ayırdetmeden samimî Müslümandan dahi rahatsız olan bu tiplere, şeytan hayatı başka türlü okutuyor. “Sizin damarlarınızda gezerim ben” diyor. Bugün yeryüzünü dönüştüren siyonist–emperyalist yapı da insanlığı böyle okuyor, şeytanın telkinleriyle bizi yanlış tanıyorlar, algılıyorlar. Biz de Peygamber efendimizin verdiği ahlâkla onların yanlış olduğunu anlamalarına çalışıyoruz. O zaman Allah’ın kitabına başvuralım, siz mi doğrusunuz, biz mi, Kitap karar versin” diyorsunuz. Eğer siz Allah’ın yolunda gitmiyorsanız, Cenab-ı Allah sizin soyunuzu kurutsun; biz gitmiyorsak, bizim. Peygamber Efendimizle (sav) Yahudiler arasında geçen böyle bir hadise vardır. Bugün aynı şeyi biz de söylüyoruz ama yanlış yolda olduklarını bile bile inanmıyorlar; bizim onlarla düşmanlığımız belli, ancak yanlış propagandalarla, yanlış insanlarla, İslama meyledecek insanlara ulaşamadığınıza üzülüyorsunuz. Bakın; İnsan kelimesi, “üns” ve “nisyan”dan gelir. “Üns” hatırlamak mânâsına gelir, “nisyan” unutmak mânâsına gelir. Eğer biz ruhlar âlemindeyken Cenab-ı Allah’a verdiğimiz sözü yerine getirirsek, insanın “üns” vasfını yaşarız. Bu söze uygun yaşamadığımızda ise ortaya çıkan vasfımız “nisyan”dır, hâşâ bu bir işgüzarlık, isyandır.. Allah yoluna sarılırsak, ehl-i namaz olmaya devam edersek, ak kuvvetler içerisinde bir vazife alırız. İmam-ı Rabbanî “ahirzamanda sultan evliyalara ihtiyacımız olacak” diyor. Bu “sultan evliyalar nedir?” diye sorulduğu zaman, “ahirzamanda para çok olacak, bu para dinsizin elinde olduğu zaman dünyanın en şerli aracı olacaktır” diyor. Ahirzamanda paralı, emaneti taşıyabilen insanlara ihtiyacımız olacak. İçinde gezdirdiğin nefis hayvanı sana bineceğine, sen nefsinin hayvanına bin, onun gücünü kullan! Nefsine sahip olabilirsen, dizginleyip yaban atı gibi ehlilleştirisen, seni dünyanın en güzel mevziine getirebilir. Ama o sana sahip olursa, köpekleşir ve o seni kullanmaya kalkar. İşte bu köpekleşmeye başlayan nefis ile birlikte her insanın yanında olan “vesvas” dediğimiz -halk tabiriyle vesvese denilen habis varlıklar- seni ve nefsini kontrol altına almaya başladığı zaman, hannas dediğimiz bir yapıya bürünür. İnsan şeytanlaşmaya başlar. “Kurgularla insanların içine gizlice vesvese verirler” dendiği gibi, o mübarek sûredeki vesvasın seni hannasa doğru gemler. Ve bu vesvas ve hannasları yetiştirmekte, kullanmakta mahir olan şeytan ve avaneleri, toplumun içinde istihbarat teşkilatlarıyla, şirketlerle dünyayı yöneten o piramit yapı içerisinde artık imparatorluk örgüsünü kazak dokur gibi dokumaya başlar..

– Şeytan demişken, işin sunî tarafına gelelim biraz da… Bu zihin kontrol, Telegram hakkında ne diyorsunuz?

Son yıllarda nacizane metafizik istihbarat başlığı altında yaptığımız programlar, mülakatlar ve kaleme aldığımız kitapların yanında, değerli araştırmacılar Oktan Keleş, Ömer Özkaya, Volkan Kemal Ergenekon, profesörlerden Selim Şeker, Nurullah Aydın gibi akademisyenler, Türkiye geneline bu konuda çeşitli açılardan önemli açıklamalarda bulunuyorlar. Türkiye’de 2000’li yıllarda bu konuda bir tane kitap yoktu [*] Birkaç tane yarım yamalak dışarıdan tercüme kitap vardı. Sevgili Ömer Özkaya, “CIA ve Zihin Kontrol” kitabını hazırladığında, ben de bu işin metafizik çalışmaları kısmında pek çok tecrübe yaşadığım için “Metafizik İstihbarat” başlıklı çalışmanın notlarını hazırlıyordum. Daha sonra, Hazır Kıta programlarıyla bu işi iyice gündeme getirerek iyice anlaşılabilir olmasını sağlamıştık. Nihâyetinde Toplumu Aydınlatma Hareketi genç araştırmacılarından Ali Selman Demirbağ kardeşimizden de kendi uzmanlık alanı içinde “Kuantum Evreninde Elektromanyetik Beyin Kontrol” isminde bir dosya çalışmasını istedim. Çok kısa sürede yerli yabancı birçok kaynağı tarayıp ve bilim adamını bularak çok değerli bir çalışma gerçekleştirdi. Rabbimizin lütfüyle biz de bu değerli ve gayretli çalışmanın sahaya çıkmasına vesile olmaya çalıştık.

TELE (GRAM)… Bu teknikler genel olarak, Beyin Kontrolü başlıkları altında ele alınıp, özellikle TELEGRAM (fizik ve metafizik) olarak ele alınmaktadır. Yeri gelmişken şu hakikati hatırlatmak lâzım ki, “tele” kelimesini herkes bilir, iletişime ait tele-graf, tele-fon, tele-vizyon, tele-teks gibi elektiriksel iletişimi ifade eden, Eski Yunanca uzak, ırak mânâsında bir kelime olarak ifade edilir ki, sözlüklerin pek çoğunda ikinci veya üçüncü, dördüncü anlam olarak “tuzak, hayvanlara kurulan tuzak” mânâsına gelmesi de hayli ilginçtir.

Diğer taraftan, “tele”yi ayrı tutup “gram” sözcüğüne de yakın çekim yaptığımızda, bu sözcüğü kabala Yahudi kara büyü eserlerinde de daha önce görmem hayli dikkatimi çekti ki; bu “gram” ismi, orada geçen şeytanlardan birinin ismi idi. Her ne kadar zihin kontrol ve kullandığımız eşyalar, logolar ve isimler bu zihin kontrol meselesinde bam tellerinden biri olmasına rağmen, biz konunun bütüncül akışını bozmamak için ana caddeden ayrılmadan konuyu izah etmeye devam edelim.

Kısaca özetlersek; zihin kontrolünü üç temel çalışma üzerinden yürütüyorlar.

Birincisi, bunu binlerce yıldır yaptıkları gibi kara büyü üzerinden yapıyorlar. İçtiğiniz suya, yediğiniz yiyeceğe dikkat edeceksiniz. Bunun dışında Cenab-ı Mevla’nın Sırat-ul Mustakîm üzerinde gitmemizi ihtar eden âyetinin sırrını taşıyacaksınız. Maide Sûresi 105. âyettir bu. “Ey iman edenler! Siz nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” Strateji budur. Yolcunun, dava adamının, rehber âyetlerinden bir tanesidir. Tabiî en büyük rehber, bu mübarek âyetleri de o üzerinde taşıdığı için, kâinatın canlı kitabı Resulullah’tır, mübarek hadisleridir. Mübarek âyette ne buyruluyor: Siz nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Böyle yaparsanız vekiliniz ben olacağım, işi gören de ben olacağım. Siz sadece diğer âyetlerde de buyrulduğu gibi bir niyetle yayından çıkan ok gibisiniz. O hedefi buldurmak bizim işimiz. Netice itibariyle bu âyetlere, bu hadislere, bu mübarek tavsiyelere uyarsak, Allah’a şükürler olsun “ak kuvvetler”deyiz.

Sonra, zihin kontrolünü teknik olarak açıklarsak, bunun kimyasallarla yapılanı var. Bir dönem bu LSD denilen ilaç bu konuda çok ciddi kullanıldı. Şimdi de Haloperidol denilen meşhur bir ilaç var. Özellikle Prof. Nurullah Aydın’ın da bu konuda çok güzel bir yazısı vardır. Aslında alkolünden sigarasına (sigara demem pek hoş görülmeyecektir ama iyi bir şey değil. Çünkü bazısını büyülü sularla yıkıyorlar), LSD’sinden Haloperidol’üne kadar insan kimyası üzerinde haram olan her kimyasal, hipnoz tekniklerinde kullanılıyor. Bazen bu ilaçları belli dozlarla veriyorlar, bazen de hipnoz seanslarında bu ilaçlardan destek alıyorlar.

Nihayet, elektromanyetik… Siber İstihbarat… Bunların içerisinde, uydular kullanılıyor, cep telefonlarından gelen sinyaller kullanılıyor, televizyonlardaki 25. Kare dediğimiz subliminal kareler kullanılıyor. İnsan beyninin algıladığı, kulağının algılamadığı sesler (frekanslar) kullanılıyor.

Neticede, hayra gitmenin binlerce vesilesi olduğu gibi, şerrin de kullandığı binlerce kanalı var. Bunlar en bilinenleri. Bunların dışında da, dediğimiz gibi, en büyük zihin kontrol çalışmaları ise metafiziksel, karabüyü gibi, bir takım ifritlerin ve cinlerin sihir yoluyla insanın vücuduna ve çevresine bir takım kurgularla hâkim olması, hâl ve karakter zaaflarıyla tesiri altına alması… Naçizane ben bu konuda yüzlerce seansa, vakaya girmiş bir insan olarak, bu konuda gözlem yapmış birisi, insan bedenleri içerisinde bu varlıkları konuşturmuş bir insan olarak, işin bu boyutunu derin analiz etmiş ve toplamışızdır. İnternet ortamında bu konuda yazılmış “Şeytanın İpotları” başlıklı yazının sabırla okunmasını özellikle tavsiye ederim… Yeryüzünde nasıl Cenab-ı Mevla’nın yanında Allah’ın velilerinin, evliyalarının, Salihler dediğimiz sınıfın kuracağı ve dünyaya kardeşlik ihsan edecek bir cihan devleti projesi varsa, bir takım ifritlerin, habis varlıkların da ortak çalışma alanlarındaki insanlarla beraber bir dünya devleti kurma çalışmaları var.

– Son olarak eklemek istediniz bir şey var mı?

Son olarak şunu ekleyelim; dünya, kelime mânâsı olarak alçak yer demektir. Âyet-i Kerime’de Cenab-ı Mevla “dünya alçakların yeridir” buyuruyor. Dünya bir imtihan yeridir. Herkes bir arada, kâfir, münafık, mü’min… Öyleyse bu alçak yeri tabulaştırmadan, ahirzamanın en güzel mücadele metotlarını, Cenab-ı Mevla’dan dua ederek isteyelim. Cenab-ı Allah’ın bire onbin verdiği dönemdeyiz. Peygamber Efendimizin (sav) “ahirzaman kardeşlerim” dediği insanlardan olmayı nasip eylesin. İnşallah cihadı, fikri ve ilmi terk etmeden hizmet etmeyi; üzerimize kara toprak örtsek de, şehadet âleminde hizmet etmeyi Cenab-ı Allah hepimize nasip etsin.

– Teşekkür ederiz.

– Ben de teşekkür ederim.

*  Editörün Notu: Telegram (bu tâbiri dünya zihin kontrolü literatürüne kazandıran insan Salih Mirzabeyoğlu’dur), bir diğer ifâdeyle “uzaktan elektromanyetik zihin kontrolü ve yönlendirmesi”, Türkiye’de hem teorisi hem de pratiği bakımından Salih Mirzabeyoğlu ile meşhur olmuştur. Mirzabeyoğlu’nun bu alanda çığır açıcı eseri TELEGRAM, “Zihin Kontrolü” alt başlığı ile 2003 yılında İBDA Yayınları tarafından yayınlanmadan önce de, İBDA Mimarı’nın avukatı Harun Yüksel’in daha 2000 senesinde basına sözkonusu elektromanyetik zihin kontrolü tekniğiyle ilgili yaptığı açıklamalar arşivlerde mevcuttur.

 

KAYNAK: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 4, Ağustos-Ekim 2013.

 

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz