“KABALA’NIN TEMELİNDE İSLÂM TASAVVUFU VAR”

0
446

Röportaj: BİROL BİÇER

 TAKDİM

Haftalık Aktüel dergisi editörlerinden Birol Biçer’in gerçekleştirdiği ve ilk kez Akademya’da yayınlanmak üzere gönderdiği bu röportajı (dergimizin çıkış periyodu dolayısıyla aktüalitesinin geçmemesi için bir süre sonra Aktüel dergisinde de yayınlandı), “bâtınî-ezoterik” çerçevede İslâm’ın tesirine ve ezici hâkimiyetine bir nişâne olarak yayınlıyor, Birol Biçer dostumuza çok teşekkür ediyoruz.

 Amerikalı Musevî araştırmacı Thomas Block’un şok tezi: “Kabalistler 12. ve 13. yüzyılda sûfîlerin düşüncelerini aldılar ve bunları kendi mistisizmlerine yerleştirdiler. Daha sonraki asırların Musevîleriyse bunları kendi an’anevî düşünceleri olarak benimsediler.”

 Thomas Block’un Amerika ve Türkiye’de aynı ânda yayımlanan kitabı beraberinde büyük tartışmaları da getirecek gibi görünüyor. “Şalom-Selâm: Gizemli Bir Kardeşliğin Öyküsü” kitabının kendisi de Musevî olan yazarı Thomas Block’a göre, Musevî Kabala mistisizmi Müslüman sûfîlerin öğretileri üzerine kuruldu. 10 yıl önce giriştiği araştırmanın sonunda Thomas Block karşılaştığı tarihî realiteyi kitabında şu sözlerle anlatıyor: “Ortaçağ’daki bir iki münferit etkileşimden ziyade, çok az bilinen akademik yayınlarda İslâm mutasavvıflarını ve düşünürlerini inceleyip onların fikirlerini benimsemiş Musevî mistikleri ve düşünürleri ihtiva eden tozlanmaya yüz tutmuş birçok makaleyle karşılaştım. Solmaya yüz tutmuş sayfalarda yazılı son okumaları da bitirip notlarıma baktığımda, İslâm’ın başlangıcından bugünkü Musevi âyinleri ve tefekkür uygulamalarına kadarki süreçte İslâm tasavvufunun Musevî düşüncesi ve uygulamalarının gelişimine hiç aralıksız etki ettiğini buldum.” Block’un deyişiyle “Kabalistler 12. ve 13. yüzyılda sûfîlerin düşüncelerini aldılar ve bunları kendi mistisizmlerine yerleştirdiler. Daha sonraki asırların Musevîleriyse bunları kendi an’anevî düşünceleri olarak benimsediler”. Block’un şu satırları bir anlamda araştırmasını da özetliyor: “Kabala’nın temel nazariyatı bile İslâm tasavvufunun ilk dönemlerinden ilham almıştır.” Thomas Block’u İstanbul’da yakaladık ve kitabını konuştuk.

 

Kitabınızın temel tezi nedir? Sizi böyle bir konuyu araştırmaya sürükleyen ne oldu?

Henüz 11 yıl öncesine kadar sûfîzm hakkında hiçbir şey bilmiyordum. O dönemde İdris Şah’ın Sûfîler kitabını okudum. Bu kitapta İslâm tasavvufunun yanı sıra Orta Çağ’daki Musevî mistisizminden de bahsediyordu. Bir Musevî olarak bu kitap oldukça ilgimi çekti. Bu kitapta diğer alanlarla beraber Musevî ve Müslümanların mistik alanlarda da birlikte çalışmalarına örnekler veriliyordu. Neticede bu benim için inanılmaz bir şeydi; zira benim bildiğim kadarıyla bu iki topluluk arasındaki ilişkiler 1300 yıldır oldukça kötü bir durum arz ediyordu. Bu konuda daha çok okumaya, daha fazla bilgi bulmaya karar verdim. Başlangıçta bu konuda bilgi toplamak oldukça zor oldu. Amerikan Kongre Kütüphanesi gibi yayınlanan bütün ciddi kitapların bulunduğu muazzam bir kaynaktaki eski çalışmaları taradım. Böylelikle Musevîlerin 1000 yıl boyunca sûfî düşünceleriyle çalışıp dinimizi ve mistik düşüncemizi yenilediklerini gördüm. Orta Doğu’da uzun zamandır yaşanan çatışmayı gördüğüm zaman bu durum bana inanılmaz çarpıcı ve önemli göründü. Böylece 10 yıl önce bu kitabı yazmaya başladım ve ancak bitirdim.

 

“YAHUDİLİĞİN BÜYÜK MÜFTÜSÜ”

 Şahsî inancınızı öğrenebilir miyim?

Ben Musevîyim ve maneviyatçı yollara inancım oldukça güçlü. Müesseseleşmiş inançlardan pek hoşlanmıyorum ama insan kalbini öne çıkaran, mistik yolları tercih ediyorum.

Kitabınızda Musevî sûfîlerden bahsediyorsunuz. Müslümanlarla Musevîler arasındaki bu dinî ve mistik etkileşimin tarihi içerisinde size en çarpıcı gelen ne oldu?

Büyük Musevî düşünürü Abraham Meymunides’in, mükemmel bir “Musevî sûfîsi” olduğunu söyleyebilirim. Pek çok görüşünü İslâm sûfîlerinden almıştı ve sinagoglarda sûfîler gibi ibadet ederdi. Üstelik Meymunides, Arap dünyasındaki en büyük Musevî’ydi. Onun gibi Musevîlerin yüzde 90’ı yüzlerce yıl Müslüman hâkimiyetinde yaşadılar. Bu coğrafyada âdeta “Musevîliğin büyük müftüsü” idi. Benim tabirimle Musevî bir sûfîydi. Üstelik bu görüşlerini yazdığı mektuplarla bütün dünyaya da yaydı. Abraham kendi çağdaş Musevî geleneğini hayata geçirmek için yüzünü Sûfî modeline döndü. Onun bu durumu maalesef tarihlerde gözden kaçırılmış çok önemli bir noktadır. Bugün Ortaçağ’daki Musevî mistisizmini okuyan bir insan, kitaplarda Müslümanlardan bahseden tek kelimeye rastlamaz. Bence bu resmen bir suçtur. Çünkü durumun öyle olmadığı tarihte çok açıktır. Bir başka Kabalisti daha örnek verebilirim. 13. yüzyıl Kabalacısı Abraham Abulafia da sûfîlerden çok derin ve rafine düşünceler aldı. Bunlar Musevî mistisizminde günümüzde de geçerli olan düşüncelerdir, ancak Musevîler bunları Müslümanlardan aldıklarını kabul etmez, kendilerine mâlederler. Oysa tanrı ve ibadetlere yaklaşımla ilgili bu fikirler 13. yüzyılda benimsendikleri zaman Musevîler için tamamen yeni şeylerdi. Şimdi insanlar tarihe başka gözlüklerle, günümüzün gözüyle ve politik baktıkları için bunları görmek istemiyorlar.

Kabala o yüzyıllarda İslâm’dan çok şey aldı diyorsunuz? Kabala mistisizmi daha önce var mıydı?

Kabala geleneği 12. yüzyıldan beri mevcut. İslâm’dan önce Talmud geleneğinin olduğu daha önceki dönemlerde de bazı fikirler vardı ancak bunlar zamanla kaybolmuştu. Ancak 7. ve 8. yüzyıllarda da Müslüman sûfîler eski peygamberlerden, İbranî gelenekten de beslenmişlerdi. Yani karşılıklı bir etkileşim oldu. Ama Kabala asıl 12. ve 13. yüzyıllarda oluşmaya başladı.

Mutasavvıfların fikirlerinden beslenen başka Musevî din adamlarından da bahsedebilir misiniz?

Meselâ Musevîlik mistisizminin son büyük üstadı Baal Şem Tov’un 1700’lerde Doğu Avrupa’da Hasidi ibadeti geliştirdiği sıralarda İslâm bu yeni Musevî mistik hareketin oluşumunda oldukça etkili oldu. Ama o cazibesine kapıldığı kendinden önceki asır Kabalistlerinin düşüncelerinin İslâm’dan alındığını bilmiyordu. Bir diğer örnekse Sabetay Sevi… Sabetay Sevi’nin düşünceleri Avrupa’da pek çok haham üzerinde etkili oldu. Baal Shem Tov üzerinde doğrudan etkisi olan Sabetay Sevi, din değiştirmiş Sebatay Sevi’dir. Sevi, tamamen Musevi bir sûfîdir. Bir elinde Kur’an, diğerinde Tevrat olduğu ifade edilir. 12. yüzyılın tanınmış Sefarad şair ve düşünürlerinden Judah Halevî de rehberlik için yüzünü sûfîlere dönenlerden. Endülüslü Moses İbn Ezra da Arap dilinden ve İslâmi düşünceden etkilenenlerden.

 

“KABALİSTLER SÛFÎLERE ÇOK ŞEY BORÇLULAR AMA…”

 Musevî mistiklerinin İslâm tasavvufundan hareketle Kabala’yı oluşturdukları tezi biraz fazla iddialı görünmüyor mu? Etkileşim demek daha doğru olmaz mı?

Tabiî ki karşılıklı etkileşimler oldu. Örneğin Meymunides, İslâm düşüncesinden aldığı gibi onu etkiledi de. Aşırı iddialı bulmuyorum zira Musevîler üzerinde Yunan felsefesi gibi başka pek çok etkiler de oldu. Ben sadece İslâm tasavvufunun etkileri kısmından bahsediyorum. Bu yaklaşım günümüzdeki siyasî sebeplerden doğan uzlaşmazlıklar içinden bir kapı aralayabilir. Sadece Musevî mistisizminden bahsetsem, binlerce sayfa yazmam gerekir. Benimki bu tarihin sûfîler ve Musevîler arasında geçen bir parçası ama çok önemli bir parçası…

Peki bu durumda araştırmanızın yol açtığı yankılara bakarak Kabala mistisizmi İslâm tasavvufunun bir yan ürünüdür diyebilir miyiz?

Evet bu etki çok güçlü. Bazı Musevîler ve hahamlar da sizin gibi tezimin fazla iddialı olduğunu söylediler. Evet ben diyorum ki, Kabala ve sûfîzm özünde aynı şeyler ve Kabalistler sûfîlere çok şey borçlular ama her şeyi değil. Kitabım sadece bu ilişkiyi ele alıyor.

Yâni, Kabala İslâm tasavvufu üzerine inşâ edilmiştir diyebilir miyiz?

Hayır, bunu değil ama tasavvufun Kabala’ya günümüzde söylendiğinden çok daha güçlü bir etkisi olduğunu vurgulamak istiyorum.

Müslüman sûfîlerin Yahudi mistikleri üzerindeki etkisi nasıl gerçekleşti?

Öncelikle o dönemin Musevî âlimlerinin sûfîlerle dostlukları ve irtibatları vardı. Musevîlerin kütüphanelerinde mutasavvıflara ait metinler, Arapça metinler bulunduruluyordu. Kabala’nın temel nazariyatı bile İslâm tasavvufunun ilk dönemlerinden ilham almıştır. Bu noktada Kahire’de bir sinagog odasında bulunan Cairo Geniza denilen Ortaçağ metinleri çok önemlidir. Buralarda Gazalî, Hallac-ı Mansur gibi pek çok sûfîye ait metinler bulundu. Musevî kütüphaneler İbranice harflere dökülmüş İslâmî metinlerle doluydu. Ortaçağ’ın Mısır Musevî kütüphanesi Musevî metinleri kadar tasavvufçuların da eserleriyle de doluydu. David ben Joshua Meymunides’in Halep’te oluşturduğu Batı Akdeniz’in en büyük kütüphanelerinden birinde Musevî kitaplarının yanında tüm tanınmış sûfî yazarların eserleri bulunuyordu. Bunların dışında 15. ve 16. yüzyılın Kabalistleri de Müslüman mutasavvıfların fikirlerini Musevî düşünceleri sanarak benimsiyorlardı. Yâni 12. ve 13. yüzyılda Kabalistler sûfîlerin düşüncelerini aldılar ve bunları kendi geleneklerinin içine yerleştirdiler. 15., 16. ve 17. yüzyıldakilerse bunları kendi an’anevî düşünceleri olarak benimsediler.

Peki, geçmişte İslâm tasavvufunun bu etkisinden bahseden araştırmacılar olmadı mı?

Tabiî ki, bu ilişkiden bahseden yüzün üzerinde kitap mevcut. Ancak bugün bu ilişkiye değinilmek istenmiyor. Bu etki büyük kamuoyuna duyurulmuyor. Benim istediğimse bu durumu değiştirmek. 100-150 yıldır Müslümanlarla Musevîler arasında devam eden problemler, Pan-arabizm, sömürgecilik, Avrupa’da Musevîlerin başına gelenler gibi pek çok sebep yüzünden tarihin bu gerçeği yeterince bilinemedi. Politik sebepler de bunun önüne geçti.

Hem Amerika’da hem de Türkiye’de hahambaşılarla görüştünüz. Onların ve diğer Yahudilerin tepkileri nasıl oldu?

Oldukça nâzik, oldukça ilgili ve açık görüşlüydüler. Meselâ Musevî Türk Cemaati hahambaşılığı Genel Sekreteri Yusuf Altuntaş bana “Tabiî ki bunları biz de biliyoruz, yazmana bile gerek yoktu!” dedi. Ama Amerika’daki haham gibi bana “Sen ne diyorsun, bunları nasıl söyleyebilirsin” diyen de oldu.

Peki ya memnun olmayanlar?

Tabiî ki memnun olmayanlar da olacaktır. Ama ben her şeyden önce Orta Doğu’da süren bu uzlaşmazlığa bir köprü oluşturmak istiyorum.

 

KABALA NEDİR?

İbranice “gelenek” anlamına gelen Kabala, bir anlamda Musevîliğin mistisizmi, bâtınî yorumu olarak da nitelendirilen bir öğretidir. Teşbihte hata olmaz, Musevi tasavvufu da denilebilir. Mistik bir öğreti metodu olan Kabala 12. yüzyıldan sonra Musevî mistisizmini etkileyen bir akım olarak da nitelendiriliyor ancak kökeni çok daha eski devirlere kadar uzanıyor. Tevrat’ın özlü anlamlarını, gizli bilgilerini ve tanrıya ulaşma yollarını öğreten, esas olarak sözlü geleneğe dayalı bir yol…

 

Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 3, Mayıs-Temmuz 2012, s. 206-209.

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz