Orwell’in Kitabları ve Sigaraları

0
634

Yazar: George Orwell

Eserin Adı: Kitablar ve Sigaralar

Tercüman: Levent Konca

Basım: 4. Basım

Yayınevi: Sel

Yayın Yeri: İstanbul

Yayın Yılı: 2015

GEORGE ORWELL KİMDİR

Meşhur “Hayvan Çiftliği” ve “1984” kitablarının yazarı olan George Orwell, 25 Haziran 1903’te Hindistan’ın Bengal eyaletinde dünyaya gelir.

Gerçek adı Eric Arthur Blair olan yazarımız, kitablarını George Orwell imzasıyla yayımlamıştır. Başarılı bir eğitim hayatı geçiren Orwell, ne yazık ki maddi sıkıntılardan dolayı eğitim hayatını yarım bırakıp, polis teşkilatında göreve başlamıştır. Yedi yıl boyunca annesinin yaşadığı Burma adasında düzeni sağlamıştır. Bu süre sonunda İngiltere’ye geri dönmüş, hayâlinin peşinden koşmaya karar vermiş, yazar olma yolunda ilk adımlarını atmıştır.

Orwell, İngiltere’de büyük maddi sıkıntılar çekmiş, daha sonra Paris’e geçmiş ve burada da sefaletin en acı taraflarıyla yüzleşmiştir. Dayanamayıp eve döndüğünde, Burma’daki feci vahşet ile Paris’teki ve Londra’daki fukaralık, yazılarında yerini edinecektir.

Orwell, İspanya’da cumhuriyetçi milislerle birlikte faşistlere karşı mücadele vermiş, bu sürede edindiği tecrübelerini ve gözlemlerini “Homage to Catalonia” adlı otobiyografik romanında anlatmıştır.

Şübhesiz, Orwell, Stalin diktatörlüğüne karşı büyük bir tepki koymuş ve tepkisini, meşhur kitabı “Hayvan Çiftliği”ne yansıtmıştır.

Dünya çapında yankı bulan bu kitab, sözde düzene karşı beliren yoldaşlık ruhunun üzerinden, yeni bir sömürü düzeni oluşturulmasını ironik bir dille ortaya koyar.

Orwell, yazarlığı kuru hikâyecilik olarak değil, toplumu uyaran, yön veren bir vasıta olarak görmüştür.

Büyük bir sigara tiryakisi olan yazar, sağlığını kaybetmiş, daha sonra ise vereme yakalanmış ve 47 yaşında 1950’de Londra’da hayata gözlerini yummuş, edebiyat dünyasına veda etmiştir.

 Eserleri; “Paris ve Londra’da Beş Parasız” (1933), “Zambak Solmasın” (1936), “Burma Günleri” (1934), “Papazın Kızı” (1935), “Hayvan Çiftliği” (1945), “Wigon İskelesi Yolu” (1937), “Katalonya’ya Selam” (1938), “Daralma” (1939), “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” (1945).

ESERİN İÇİNDEKİLER

Kitabların maliyetleriyle alâkalı bir değerlendirme makalesi ile başlayan kitab, toplam yedi bölümden oluşmaktadır. “Kitablar ve Sigaralar, Kitabçı Anıları, Bir Kitab Eleştirmeninin İtirafları, Yazının Korunması, Ülkem Sağ mı Sol mu, Yoksulların Ölümü, Ne Günlerdi” kitabın ana başlıkları olarak sayılabilir.

ESERİN KONUSU

Kitaba ismini veren “Kitablar ve Sigaralar” adlı bölümde, kitablara verilen paranın sigaralarla eşdeğer -hattâ belki daha makûl- olduğu belirtilip, kitab okumanın en ucuz eğlence türü olduğu vurgulanıyor. Buna rağmen müşteriler tarafından kitablara verilen paranın gözde büyütülürken, sigara, alkol, günübirlik geziler için kolayca gözden çıkarıldığı işaretleniyor.

Yazar bunun nedenini “okumanın köpeklere, sinemaya yahud pub’a gitmekten daha az heyecan verici bir meşgale” (s. 12) olduğu algısından kaynaklandığını söylüyor.

“Kitabçı Anıları” bölümünde ise yazar sahafta çalıştığı günlere değiniyor. İlk baskı züppelerinden yeğenine hediye almak için kitab tavsiyesi isteyen yaşlı kadınlara, ders kitabları için pazarlık yapan Doğulu öğrencilerden sürekli kitab ayırtıp bir daha gelmeyen paranoyaklara kadar birçok müşteri tipinden bahsediyor. Yazar sahafta çalıştıktan sonra eski kitablara karşı duyduğu ilgiyi kaybettiğini, kitab satın almayı bıraktığını, kitabların birçoğunu bir arada gördüğünden kitabların sıkıcı hâle geldiğini itiraf ediyor. Kitab ticaretiyle uğraşmanın kitab sevgisini yitirmesine sebeb olduğunu söylüyor.

Bir eleştirmenin ne olduğunu ve aslında ne olması gerektiğine değinen, “Bir Kitab Eleştirmeninin İtirafları” bölümünde ise, kitab eleştirmenliğinin içler acısı hâlinden bahsediliyor. Bölüm, eleştirmenin, hakkında yazı beklenen kitablar arasındaki yılgın tasviri ile dikkat çekiyor.

“Yazının Korunması” başlığı altındaysa, edebiyat hayatı ve düzen, yazarların ve politikacıların sansür ve ifâde özgürlüğü hakkındaki tutumu, yazar ve rejim arasındaki ilişkinin edebiyat türlerine olan etkisi gibi mevzular işleniyor.

Yazar, totaliter rejimlerde, yani düşünce özgürlüğünün ortadan kalktığı yerlerde yazının ölüme mahkûm olduğunu öne sürüyor.

Hitler dönemi sırasında, memleketinin sosyal yapısından ve tavrından bahseden “Ülkem Sağ mı, Sol mu?” makalesi, savaşa dair tesbitler sunmakta. Gençlerin savaşa karşı ilgisizliği, aydın kesimin savaşı yerme ve umursamama tavrı üzerinde durulan makalede yazar, kendisinin de gençlik yıllarında aynı tepkileri verdiğini, savaş başladıktan sonra ise vatanseverliği “aydınlanmaya” (!) tercih ettiğini söylüyor. Orwell, savaşta ölen komünist gencin de köküne kadar halk adamı olduğunu söylüyor ve ekliyor; “ancak bir vatanseverin iskeletinden bir sosyalist inşa edilebilir.” (s. 51). Bu durumun da “soldaki kafasında birkaç tahtası eksiklerin ne kadar az hoşuna gidiyor olursa olsun, yerlerine geçecek bir şey henüz bulunamamış olan vatanseverliğe ve askerî faziletlere olan manevi ihtiyacın” (s. 51) varlığını isbatladığını iddia ediyor.

“Yoksulların Ölümü” adlı ilginç bölümde ise yazar, Paris’te bir devlet hastahânesinde geçirdiği birkaç haftayı anlatıyor. Hastahânenin bakımsız hâline, doktor ve hemşirelerin hastalara karşı takındıkları duygusuz tutuma, hastaların bir obje, bir hayvan, teşhir edilebilen bir eğitim materyali olarak görüldüğüne değiniliyor. Yoksulların ölümünün ne kadar sıradanlaştığından, insan hayatının ne kadar ucuzlaştığından bahsediliyor.

Son bölümde ise yazar, okul hatıralarını anlatıyor. Orwell, zengin öğrencilere çifte standart uygulanması, eğitimde şiddete başvurulması, eğitim sisteminin bir at yarışına dönüşmesi gibi mevzuları ele alıyor.

Kendi içinde altı kısma ayrılan bu bölümde çocuk psikolojisine dair tesbitler dikkat çekiyor. Orwell, şiddeti tasvib etmese de, şiddetin caydırıcı bir ceza usûlü olduğunu kabul ediyor.

ESERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Eser, toplum yapısı, tarihî gerçeklikler ve insan psikolojine dair noktalara değinmektedir. Bilginin yani kitabların, diğer vakit geçirme alternatiflerinden daha ucuz olmasına rağmen daha az ilgi görmesi, insanların ânlık heyecanları ve eğlenceleri bilgiye tercih ettiğini isbatlar nitelikte. Günümüzde de aynı dertten muztarib olduğumuzu göz önüne alırsak, toplumların hayvanî isteklerini (amaçsızca eğlenmeyi), öğrenmeye ve ilerlemeye yeğlediğini söyleyebiliriz.

Yazar bu problemi genel olarak her ne kadar maddi imkânlara bağlasa da, ben, yanıbaşında okuyabileceği bedava binlerce kitab olsa dahi, insanlarımızın tek sayfayı çevirmeye teşebbüs edeceği hakkında şübheliyim.

Orwell’ın bahsettiği Hitler döneminde, sözde aydın kesiminin tutumu, günümüz Türkiyesi’ne ne kadar da yakın… Yıllarca aydın olmayı etliye sütlüye karışmamak, barış nutuklarıyla herkese sevimli gözükmeye çalışmak zanneden aydınlarımızın tutumuna ne kadar da benziyor… Elbette böyle bir durumda ben de, vatansever (ki büyük bir coğrafyadan bahsediyorum) olmayı aydın (!) olmaya tercih ederdim.

En manidar bulduğum bölüm ise eserin sonunda yer alan “Ne Günlerdi!” başlıklı bölümde, özellikle cezanın ölçüsü ve ceza ile hedeflenen sonuç arasındaki doğru orantı ilgi çekici. Yazar, okul yıllarında altına kaçırdığını ve yediği sağlam bir dayakla bunun son bulduğunu anlatıyor bu bölümde.

Orwell, “Yani her ne kadar bedeli ağır olsa da, bu barbarca çare muhtemelen işe yaramıştı” (s. 72) şeklinde, cezanın işe yaradığını itiraf ediyor. Şiddet ihtiva cezalar elbette ki zevk alınarak uygulanmamalı, özellikle çocuklar üzerinde hiç mi hiç uygulanmamalı, orası ayrı.

Lâkin bu tesbitler beni daha büyük bir organizasyonda yani bir devlet sisteminde de şiddet cezalarının gerekli olduğunu düşünmeye itiyor. Elbette altını ıslatanlar için sopa vurulmasından bahsetmiyorum. Meselâ, İslâm hukukunda hırsızların elinin kesilmesi gibi şiddet ihtiva eden bir ceza, büyük ölçüde caydırıcıdır. Tecavüz olayları, masum insanların canına kastetmek, haram yemek gibi toplum ahlâkını doğrudan etkileyen mevzularda caydırıcı cezaların büyük ölçüde işe yarayacağı gün gibi ortada. Fakat bunun bir sadizme dönüşmesi, ölçüden şaşılması da -diğer büyük suçlar gibi- toplum ahlâkını ve zihniyetini sarsacak affedilemez bir suçtur. Ölçü ve yine ölçü. Ölçüyle uygulandığı sürece şiddet de bir çözümdür.

Kitab dikkatle okunması, altının çizilmesi, sayfalarının yıpratılması, üstünde düşünülmesi gereken bir eser bence. Elbette nasibi olanlar için, farkedilecek çok şey var içinde.

ESERDEN İŞARETLEMELE

Kitab üzerinden birkaç işaretleme yapmak gerekirse:

– «Temel görüş çatışmalarının ve sanatçı ile hedef kitlesi arasında keskin bir ayrımın olmadığı toplumlarda, edebiyatın yahut tüm sanat dallarının diğer her yerden daha çok gelişmesi gerekmez mi?

İnsan her yazarın bir asi hatta özel bir insan olduğunu fark etmek zorunda mı?» (s. 34)

– «… O gün bugündür God Save the King (Tanrı Kralı Korusun) söylenirken hazırola geçmemek bana hafif bir kutsala saygısızlık hissi veriyor. Bu tabiî ki çocukça ancak bu tarz bir terbiye almış olmayı çoğu sıradan duyguyu anlayamayacak kadar “aydınlanmış” olan solcu entelektüeller gibi olmaya tercih ederim.» (s. 50)

– «Bedava hastaların anestezi kullanılmaksızın dişlerinin çekilmesi bu yüzyıla kadar olağandı. “Para ödemiyorlarsa neden anestezi verilsin ki?”; tutum buydu.» (s. 64)

– «İyi olmamın mümkün olmadığı bir dünyadaydım. Ve içine fırlatılıp atıldığı çevrenin acımasızlığını ilk kez farketmemi sağlayan bu çifte dayak bir dönüm noktasıydı. Hayat hayâl ettiğimden daha berbat, bense daha kötücüldüm.» (s. 71)

– «Beyinlerimiz para yatırdığı birer altun madeniydi ve bizi sıkıp kâr payını çıkarmalıydı.» (s. 78)

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz