Selçuklu Devleti ve İmam-ı Gazâlî

0
344

500 küsur sayfalık “Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti” adlı eseri için Osman Turan şöyle der:

“… bu eser ne muazzam bir devrin hikâyesidir ve ne de onu siyasî, iktisadî, içtimaî ve kültürel cepheleriyle ve küll hâlinde tetkik eden sistemli bir tarihtir. Gerçekten burada sadece bu devrin bazı mühim safhaları aydınlatılmağa ve bir kısım büyük meseleleri yeni araştırma ve görüşlerle meydana konmağa çalışılmıştır. Bu husûsiyeti dolayısıyla bu esere Selçuklular tarihine giriş nazariyle bakmak câizdir.” [1]

Dolayısıyla biz, çok daha mücmel bir takdim sunacağız.

TÜRKLERİN MUHÂCERETİ-GÖÇÜ

Türklerin muhâceratını Osman Turan’ın adı geçen eserinden kısaca takdim edelim:

Türkler, İlk-çağlardan Orta-çağların sonlarına değin, İç Asya’dan Uzak Şark, Hindistan, Orta Avrupa, Balkanlar ve Yakın Şark istikametlerinde birçok istilâ ve göçler yapmışlar; türlü ülkelerde çeşitli devletler ve imparatorluklar, geçici ve sürekli yurtlar kurmuşlardır. Türklerin bu yayılış ve hâkimiyetlerini dört büyük devre ayırmak mümkündür. Gerçekten İslâm’dan önce Kun (Hiung’nu, Hun) ve Gök-Türk kağanlıkları, İslâm’dan sonra Selçuklu ve Osmanlı sultanlıkları bu dört devri teşkil ederler. İlk iki devir, Orta-Asya’da Türk nüfusu kaynak ve kuvvetini meydana getirmekle ve dünya tarihinde de mühim bir rol oynamakla beraber bu devirlerin Türkistan dışına vuku bulmuş yayılma ve tesirleri asırların derinliklerine gömülür ve zamanla izleri kaybolur. Buna mukabil Selçuklu ve Osmanlı devirleri Türk ve İslâm medeniyet ve mefkûrelerinin imtizacıyla müstesna bir ehemmiyet kazanır. [2]

Müslüman olan Oğuzlar, Selçuklular idaresinde, İslâm ülkelerine ve Anadolu’ya doğru cenuptan hareket ederlerken Şamânî Peçenek, Uz (Oğuz) ve Kıpçak (Kuman)’lar da aynı şimâl yolu ile Balkanlara kadar ilerliyordu. Hemen aynı kesafette vuku bulan bu iki Türk muhâceretinden birincisi nasıl yeni bir devrin ve hayatiyetin başlangıcı, millî birlik ve şuurun âmili olmuş ise, bu mânevi unsurlardan mahrum kalan ikincisi de öylece dağılmaya ve tesirsiz kalmağa mahkûm bulunmuş, birbirleri veya Hıristiyan komşuları tarafından eritilmiş ve tarihe intikâl etmiştir. Nitekim Altun-Ordu devletinin kuvveti ve dayanağı da kadim Oğuzların bakiyeleri, Bulgarların ve son olarak da Kıpçakların İslâmlaşması sayesinde mümkün olmuş, Kırım, Kazan ve İdil-Ural Türklüğü de bu sûrette mevcut olmuştur. [3]

Hiong-nu ve Gök-Türk imparatorluklarının merkezi Moğolistan’da bulunmakla beraber Türklerin ana yurdunun Ural ve Altay dağları arasında olduğuna dair ileri sürülen fikirler isabetlidir. Türk hükümdarlarını ve Türk yurdunu Isık-göl, Yesi-su, Çu ve İli vâdilerine, Bargsam ve Sayram bölgelerine bağlar. Bu eski Türk yurdu Ceyhun nehrine, Hazar ve Bulgar illerine kadar da uzar. [4]

SELÇUKLU DEVLETİNİN KURULUŞU VE TARİHE İNTİKÂLİ

Selçukluların 24 Oğuz kabilesinden Kınık boyuna mensup bulunduğu hakkında kaynaklar birleşmekte ve bu hususta hiçbir tereddüt bulunmamaktadır…

Selçuk’un babası Dukak (Tukak) üzerinde de bir ihtilâf yoktur. Nitekim Selçuk ve babası Oğuz devletinde uzun süre Sü-başı görevini başarıyla yürütmüştür…

Mâveraünnehir ve Harezm bölgesinde yaşayan Oğuz’un Kınık Aşireti’ne mensup olan Selçukoğulları takriben 960 yıllarında Gaznelilerin hâkimiyetinde olan Cend şehri civarına muhâcerat etmiş, Selçuk Beg’in bizzat yönettiği “Toy” neticesi çıkan karara binaen Kınık Aşireti İslâm dinine tâbi olmuştur…

Bir müddet sonra Gazne Cend Valisi Altuntaş’ın oğlu Harun’la arası açılan Selçuklular, Nur-Buhara yollarına düşmüş, bu arada yolda Gazne ordusunun baskınına uğramış ve bu baskında 8 bin küsur can şehit olmuştur. Bu baskından sonra kışın Nur-Buhara’da yazın ise Semerkand civarında 30 küsur yıl yaşayan Kınık Aşireti 1038 baharında Gazne ordusuyla bir kez daha karşılaşmış ve Gazne ordusunu yenmişlerdir. Nihayet 23 Mayıs 1040 Cuma günü Tuğrul Beg komutasındaki Selçuklu ordusu, Gazne ordusuyla Dandanakan mevkiinde tekrar karşılaşmış ve onları ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Bu zafer neticesinde artık Selçukoğullarına “Devlet olmanın” yolu açılmıştır. Bir Sultan edasıyla Hanedan’a giren Tuğrul Beg, şehrin iki büyük Şeyhi Baba Tahir ve Baba İshak ile meşveret ederek halktan hiç kimseyi katletmemiş ve herkesin gönlünde taht kurmuştur. Bu Kudsî Gaza’dan sonra Abbasi Halife’sinden “Sultan” unvanını alan Tuğrul Beg ve Selçuklulara Cihan İmparatorluğu yolu açılmıştır…

O tarihlerde Şii-Büveyhi’lerin âdeta esareti altında yaşayan Abbasi halifeleri bu esaretten kurtulmak için Tuğrul Beg’i bizzat Bağdat’a dâvet etmiştir. Bu Dâvet icabı 1055 yılında Bağdat’a giren Tuğrul Beg, Bağdat ve civarında âdeta terör estiren Büveyhileri tamamen temizleyerek Şii tasallutuna son vermiştir…

Bilindiği gibi daha sonra Alp Arslan Gâzi’nin komuta ettiği İslâm ordusu, 1071 yılında Malazgirt Meydan Muharebe’sinde Bizans ordusunu mağlûb etmesi ve İmparator Romen Diogene’i esir almasıyla Anadolu, Müslüman Türklere yurt olmuştur. Böylece Selçuklu Cihan Hâkimiyeti çağı başlamıştır. Şu husus da önemlidir ki, Malazgirt Meydan Muharebesi öncesinde Tuğrul Beg ve diğer Müslüman Oğuz kabileleri yüz binlerce akıncı ile Anadolu yollarına Gaza düzenlemiş, Denizli civarına kadar fetihler yapmışlardır…

Melik Şah- Berkyaruk, Mehmet Tapar, Sancar Beg gibi Sultanlar vesayetinde en ihtişamlı çağlarını yaşayan ve cihanı titreten imparatorluk, Sultan Sancar’ın vefatından sonra duraklama devrine girmiş, netice itibariyle de 1194 yılında II. Tuğrul Beg’in vefatıyla birlikte tarihe intikâl etmiştir.

Bu tarihe intikal akabinde dahî Suriye, Irak ve Kirman Selçukluları, Nureddin Zengi ve Azerbaycan Atabegligleri gibi devlet ve beylikler zuhur etmiştir. Bu arada 1075 yıllarında İznik Fatihi Süleyman Şah ile birlikte zuhur eden Anadolu Selçukluları, tarihleri boyunca bir taraftan Haçlı orduları ve Moğollar ile diğer taraftan da Mısır Fâtîmileri ve İsmaili-Haşhaşilerle savaşmışlardır.

İlk Başkent İznik olmakla beraber daha sonra Konya’yı imparatorluğun başkenti yapan Anadolu Selçuklu Devleti takriben 1308 yılına kadar Anadolu topraklarında hüküm sürmüştür. Netice itibariyle bu devlet de tarihe intikâl etmiştir. Bu intikâlin akabinde yine bilindiği gibi, cihana 620 küsur yıl hâkim olan; “atının ulaştığı her yerde Nizam-ı Âlem tesis eden, ulaşamadığı yerde de âdaletin gölgesini hissettiren”, hâsılı biricik gayesi “İ’lâ-yı Kelimetullah” olan Osmanlı Devleti zuhur etmiştir…

MEDRESELER, İMAM-I GAZALİ VE BÂTINÎLERLE MÜCADELE

Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve onların mirasını devralan Osmanlı devletinin, medeniyet tarihine şüphesiz büyük katkıları olmuştur. Kısaca şöyle: Tuğrul Beg’den itibaren İslâm dünyasının hemen her tarafında medreselerle birlikte tekke ve zâviyeler inşa edilmiş, çeşitli vakıflarla birlikte kütüphaneler kurulmuş, tıp mektepleri ve hastahâneler açılmış, han ve kervansaraylar inşa edilmiştir. Bununla birlikte Anadolu Selçukluları tarafından kurulan; Gaziyan-i Rum, Ahiyan-i Rum, Abdalan-i Rum ve Bacıyan-i Rum gibi sivil teşkilâtlarının yanı sıra “NİKABET TEŞKİLÂTI” vardı ki, bu teşkilât, dünyanın her tarafında bulunan Seyyid ve Şeriflere büyük hürmet gösterir; onları divanlara dâvet eder, medrese, tekke ve zâviyeler tahsis ederdi. Hâsılı bu teşkilât Seyyid ve Şeriflerin ilmî ve fikrî faaliyetlerinden faydalanır ve devlet büyükleri birçok meselede bizzat bunlara danışırlardı.

Bilindiği gibi Selçuklu Devleti “Sünnî Fıkhı” üzerine hareket etmiş, medreselerde “dört hak mezheb” imamlarına müderrislik görevi tahsis etmiştir. Medreselerin bu müfredatı Mısır Fâtîmi ve Nizarî-İsmailî-Bâtîni mezhebine mensup Şiilerin, Sünnî dünyayı “Şiileştirme” gayesinin önüne bir set oluşturmuş ve İslâm dünyasını Şiileştirme faaliyeti akamete uğramıştır.

Şunu da belirtmekte fayda var ki, Büyük Selçuklu Devleti, Devlet Nizamı’na isyan etmeyen mutedil Şiilere dahi husûsî medreseler tahsis etmiştir… Bizzat devlet büyükleri tarafından desteklenen bu medreselerde İmam-ı Harameyn, İshak el-Şirazi ve İmam-ı Gazâlî gibi Sünnî müderrisler görev alarak, Bâtınî-Şii tasallutuna geçit vermemişlerdir. Meselâ İmam-ı Gazâlî bir taraftan Bâtınî ve diğer sapık kollarla mücadele eder ve Kur’ân, Sünnet ve İcmâ çerçevesinde kıyasla bu mezheplerin bâtıl olduğuna dair eserler kaleme alırken, diğer taraftan da talebelerine Sünnî itikadı aşılamış, onların ilmî ve fikrî çıtalarını yükseltmeye gayret sarf etmiştir. Netice itibarıyla fakîhler, âlimler ve mutasavvıflar hep bu medrese ve tekkelerde yetiştirilmiştir. Bu müfredat ve faaliyetler neticesinde de cemiyete doğru itikad; Sünni akaid aşılanmıştır.

Bu ilmî ve itikadî faaliyetler devam ederken bizzat devlet büyükleri de Hasan Sabbah’ın Haşhaşileri ile mücadele etmiş, bu fitne ve fesadın kökünü kurutmaya gayret sarf etmişlerdir. Diğer taraftan da Mısır Fâtîmîlerinin saldırılarına göğüs germişler, yapılan muharebelerde Şiileri bozguna uğratarak onların işgal ettikleri toprakları yeniden Sünnî dünyaya kazandırmışlardır ki, Mekke ve Medine civarına kadar tahakküm eden Fâtîmîler, geri püskürtülmüştür.

Bütün bu faaliyet ve muharebeler İslâm dünyasında “Nizam-ı Âlem”in tesisine vesile olmuştur. O tarihlerde “Mezhepler Savaşı” denilen hâdiseleri iyi tahlil etmek gerekir ki, Sünnî mezhep müntesipleri ile Bâtînî-Şii mezhep müntesipleri arasında çok şiddetli muharebeler meydana gelmiştir. Bu muharebeleri; “Sünnî mezhep sâliklerinin birbirlerini kırması” şeklinde takdim etmek kesinlikle yanlıştır. O tarihlerde cereyan eden “Mezhepler Savaşı”nın adı kesinlikle, “Bâtınî Şii-Sünnî Savaşı”ndan başka bir şey değildir. Hattâ bu savaşlara, “Şii Devlet ile Sünnî Devlet arasında cereyan eden SALTANAT veya İKTİDAR savaşları” adını vermek daha doğru olur kanaatindeyim…

Tekrarda fayda var ki, o tarihlerde Hanbelî-Şâfii veya Hanefi-Hanbelî mezhep sâlikleri arasında cereyan eden birkaç münferid hâdisenin olması, “Ehl-i Sünnet Mezhepleri Arasında Savaş” şeklinde kesinlikle takdim edilemez. Zira o tarihlerde birkaç Mü’tezile ve Bâtîni müntesibinin kendilerini Hanbeli olarak tanıtması ve Sünnî mezhep mensupları arasında fitne ve fesat ateşini körüklemeye yeltenmeleri ve bir kısım karışıklık ve çatışma çıkartmaları, özellikle Selçuklu Devlet Büyükleri ve Sünnî âlimlerin araya girmesiyle sükûnete kavuşturulmuştur. Netice itibariyle bu hâdiseleri körükleyen fitnecilere hadleri bildirilmiştir.

O tarihlerde “Sünnî Mezheplerin Birbirleriyle Çatışması” şeklinde bir iddia sahibi olan ve mezhep düşmanlığı yapmak isteyen bazı müellif ve yazar dahi; “işte şu şehir veya beldede meydana gelen çatışmada yüzlerce insan öldü” gibi bir anekdotu, tarihi vesikalarla ispatlayamamaktadır. Çünkü tarih; “Hanefi mensupları; orduları bir tarafta, Şafii mensupları; orduları bir tarafta” veya, “Hanbelî mensupları; orduları bir tarafta, Mâlikî mensupları; orduları bir tarafta” olmak kaydıyla, değil herhangi bir meydan muharebesi, en ufak bir savaşı dahî kaydetmemektedir. Ancak, Mû’tezile ve Bâtînîlerin körüklediği ve miktarı kesinlikle yüzleri bulmayan; belki onları dahi bulmayan can kaybının yaşandığı hâdiseler olmuştur ki, bu ufak-tefek hâdiseler dahî derhâl Devlet Büyükleri ve Sünnî Ulemâ tarafından sükûnete erdirilmiştir.

Niyet meselesi.

Ancak, “Saltanat Savaşları olmuş mudur?” veya “Devletler Arası Savaşlar olmuş mudur?” diye sual edilecek olursa; elbette olmuştur. Hem de deryalar gibi Müslüman kanı akmıştır.

Zira Devlet, “Ortak” kabul etmez…

Bugün, İslâm dünyasında cereyan eden karışıklıkların, tarihî olarak en yakın Selçuklu döneminde yaşandığına inanıyorum. Selçuklu Tarihi’ni çok sıkı bir süzgeçten geçirebilirsek bu zamanın sorunlarına dair hâl çareleri üretebilir, cemiyeti teskin edebiliriz.

Müreffeh bir ülke ve huzurlu bir cemiyet için, hattâ Müslümanların yaşadığı bütün topraklarda; Moritanya’dan Malezya’ya, Kırım’dan Almaata’ya, Basra Körfezi’nden Yemen Sahrası’na kadar tüm beldelerde yaşayan Müslümanların huzur bulması için, tüm şer güçleri ağır bir bozguna uğratmak için cemiyetlerin bizzat Ehl-i Sünnet itikadını tâlim etmeleri ve bu çerçevede sevk ve idare edilmeleri şarttır.

Ziyadesiyle de, ahiret saadeti için “İllâ ki Ehl-i Sünnet İtikadı” diyoruz.

Vesselâm.


1 Prof. Dr. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, 14. Basım, Ötüken Yayınları, İstanbul 2010, s. 14.

2 Prof. Dr. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, s. 13

3 A.g.e., s. 14

4 A.g.e., s. 449

 

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz