Şuuraltı Mesajlar ve Kültür Emperyalizmi Üzerine

0
259

Akademisyen Sefer Darıcı ile Röportaj

ÖMER EMRE AKCEBE

– Sefer Bey, Akademya dergisi olarak yıllardır dikkatle takib ettiğimiz bir uzmansınız. Kültür emperyalizmiyle birçok yerde kesişen o geniş “zihin kontrolü ve yönlendirmesi” sahasının “cihazlı Telegram kolu” gibi bir diğer kolu olan “şuuraltı (bilinçaltı-subliminal) mesajlar” bahsinde toplumumuzu şuurlandırmak için cesaretle savaşan antiemperyalist bir aydınsınız. Sizi tüm samimiyetimizle böyle görüyor, öncelikle tüm arkadaşlarımız adına candan tebrik ve teşekkürlerimizi arzetmek istiyoruz.

Kuklalarla ve kuklaların entipüften itiş kakışlarıyla daha çok ilgilenen bir toplum vasatımız var malûm. Buzdağının “gizli” devasa gövdesiyle değil de, görünen o ufacık kısmıyla yetinen bir iklimde yaşıyoruz maalesef. Bu noktada, “görünen”in perde arkasını, kuklaları değil de onların ardındaki kukla oynatanları, herkesin “şuur”a hitab eden kabukla meşgul olduğu bir ortamda asıl “şuuraltı”nı hedefleyip etkileyen “sinsi” operasyonları gün ışığına çıkaran sizin gibi cesur akademisyenlerin kamuoyunca daha yakından tanınmasını ve dikkatle takib edilmesini arzu ediyoruz. Özellikle sizinle görüşmek istememiz bu yüzden. Gerçi biz sizi tanıyoruz ancak okuyucularımızın da tanıması açısından bize kendinizden, araştırmalarınızdan, bir yazar ve akademisyen olarak çalışmalarınızdan ve tüm bunların destek, -şayet olduysa- engelleme veya tepki tarzında yankılarından bahsedebilir misiniz?

– Lise son sınıftan beri medya sektörünün içindeyim. Uzun yıllar medyanın içerisinde hastane, polis-adliye, siyasi takip muhabirliği yaptım. Editörlük yaptım, yazı işlerinde görev aldım. Genel Yayın Yönetmenliği ve çeşitli yayın organlarında yazarlık yaptım. Gazeteciliğin ardından reklam sektöründe de birçok kampanyaya imza attım. Daha çocuk denecek yaşta başladığım iş hayatım devam ederken, bir yandan da akademik alanda kendimi geliştirdim. Şimdi bu bilgileri öğretim görevlisi olarak İstanbul Gelişim Üniversitesi’ndeki öğrencilerimle ve yazılarımda halkla paylaşıyorum.

Tabiî bilinçaltı mesajlar konusu bu sistemin en önemli parçası. Bu çarka müdahale edilmesi demek zihin işgalinden insanların uyanması demek aynı zamanda. Bilinçaltı mesaj konusunu A Haber’deki Deşifre Programı’nda anlattıktan sonra Türkiye’de tartışılmaya başlandı. Destekleyenler kadar, eleştirenler de oldu. Hatta çıkarları zedelenenler işi tanıdık medyaları aracılığıyla haber yaptırarak, yorum yazdırarak hakarete kadar götürdü. Avukatlarımın ısrarına rağmen yazdıklarına hiçbir şekilde ne tazminat ne de ceza davası açtırdım. Aslında uzun uzun onlara belgeleriyle, kendi aralarında kurdukları itibarsızlaştırma planlarının kayıtlarıyla cevap verecektim. Fakat yüzüme konuşmaya, telefon açmaya, hatta e-mail atıp sormaya cesareti olmayan insanları ciddiye alamazdım. Üç kuruşluk banner reklam için takla atan kopyala-yapıştırcı siteleri, takma isimlerinin ardına sığınan korkakları mı ciddiye alayım? Benim amacım insanlarla gereksiz tartışma ve söz dalaşına girerek işi magazinleştirmek değil. Onlar zaten bunu istiyorlar ve var güçleriyle bunu yapmaya çalışıyorlar. Milyar dolarlık bir sektörün en önemli çarkına çomak sokarsanız rahatsız olacaklardır elbette ve oldular da. Onların yazdıkları, tehditleri, araya soktukları aracılar umurumda bile değil. İnanın bunları anlatmamam için birçok kişi müdahil oldu. Mahallenin delisi sen misin? dediler. Deli değilim ama bunları anlatmamanın sırtıma yükleyeceği vebali almak istemedim. Vicdanım elvermedi. Bu halk, bu millet yaptıklarınızı hak etmiyor. Elbet bir gün uyanacak ve farkına varacak.

Bu arada hepsi köprü altı yazarı değil tabiî ki. Olaya ciddi bir şekilde, duyarlı yaklaşan köşe yazarları da var. Bu anlamda Yüksel Aytuğ’a, Ersoy Dede’ye, Mustafa Yıldız’a, İbrahim Altay’a, Sina Koloğlu’na ve TRT Büyük Takip Programı’na teşekkür ediyorum. Ayrıca konuya iki program yaparak yer veren Mehmet Ali Önel’i, Deşifre ekibi ve sevgili Burhan Aytekin’i de cesaretlerinden ötürü tebrik ediyorum. Eğer bu konuyu insanların bilinçaltındaki unsurlara dokunacak şekilde açıklamasaydım inanın bu kadar konuşulmayacaktı.

Bu benim siyasal duruşumdan, şahsımdan ya da kişilerin görüşlerinden çok öte, Ulusal Algımızla ilgili bir konudur. Artık algıları kazanmak, toprak kazanmaktan çok daha önemlidir. Bu uzun zaman dilimlerine entegre edilmiş ‘Ulus Programlama’dır. Bu konu Kültür Endüstrisi’nin de bir koludur aynı zamanda. İnsanlara isteklerini, ihtiyaç gibi algılatan, her şeyi olan fakat hiç mutlu olmayan bireyler yaratan bir sistemdir. Harcadıkça popülerleşen, satın aldıkça statüsü artan kişilerin egolarını yarıştırma sürecidir.

Kızgınlığım bu yöntemlerin davranışsal olarak bizde yarattığı değişikliği kullanan kişilerin biz farkında olmadan beynimize âdeta hükmetmeleridir. Köle gibi çalışıp, kapitalist sermayenin avucuna alın terini akıtan insanlarımızın durumudur. Emperyalizmin getirdiği ve farkında olmadan değerlerimizi alıp götüren sisteme eleştiridir. Daha ürün çıkmadan isimlerini yazdırıp, hattâ geceden sıraya giren insanların düştüğü durumun komikliğidir.

Ben böyle teknoloji ve yalan kokan insanlardan usandıkça tatil niyetine Anadolu’da alırım soluğu. Öyle tanıdık kendi köyüme falan da değil. Orada doğanların bile unuttuğu, arada kalmış köylere… Laf açar, özellikle konuştururum onları. Günlük öykülerini dinledikçe büyükşehirlerin bağımlıları gelir aklıma. Hiç birini takmazlar. İhtiyaçları yoktur çünkü. Nefes almak hayata online olduğunun belirtisidir zaten. Acayip keyiflenirim. 

Öyle ‘Big Mac’ menüleri falan yok ama ne varsa ocakta koyarlar önüne. Hiç bir rafta bulamayacağın en organik yoğurdu yersin mesela. Tarhana çorbası gelir mis gibi. Tek reklamları ‘Yesene oğul! Beğenmedin mi yoksa? Köyde en iyi bizim hanım yapar’dır. Ha bir de türkü söylesinler diye ısrar ederim. Çekinirler birden teklif edince. Ben başlarım, onlar utangaç tavırlarıyla devam ederler. Öyle player’lar, MP3 çalarlar, 5+1 kolon sistemleri falan yok. Allah ne verdiyse. Gırtlağa kuvvet. Üstüne odun semaverinden çay keyfi. Öyle bardağı 2 liraya hoşaf çaylara benzemez. Çıplak ayakla da toprakta gezdin mi, ne stres kalır adamda ne de başka bir şey. Parayı verip rahatladığınızı sandığınız Yoga moga hikâye kalır yanında. 

Saf ve temiz hâlleriyle bilmeden umut aşılarlar tekrar bana. Hiç bir şey istemezler senden. ‘Her şeyimiz tamdır. Canımız da sağ çok şükür’ yeter onlara. Hiç bir şeyi olmadığını düşünenlere inat. ‘Bitmiş’ dediğim insanlığı hatırlatırlar bana. Dönüş yolunda cephanesini yenilemiş, çarpışmaya hazır asker gibi hissederim kendimi. Onların hatırına, onlar için mücadele etmek düşer artık bana…

– Türk televizyonculuğunun şimdiden klasikleri arasına giren, A Haber televizyonunda yayınlanan ve “şuuraltı mesajlar”ı mercek altına alan o çarpıcı “Deşifre” programında, “yeni dünya düzeni” elitlerinin beyin yıkama operasyonları çerçevesinde bize nasıl kendi masonik-siyonist-satanist-paganist dünya görüşünü sindirdiğini, bunun için başta televizyonlar olmak üzere sabah akşam şurada burada bizi hangi sembol ve ritüellerle bombardıman ettiğini anlattınız. Anadolu insanının nasıl kültür emperyalizminin ağına düşürüldüğünü ve hem ruhen hem fikren işgal edildiğini, üstelik bunun farkında bile olunmadığını ifşâ ettiniz. Reklâm değil, tam anlamıyla şok edici bir programdı seyrettiğimiz. Tarihe kayıd düşmek bakımından, tüm bu ifşâ ettiğiniz gerçekleri bir de okuyucularımızla paylaşmanızı rica ediyoruz.

Bu çerçevede size ilk sormak istediğimiz husus, “şuuraltı” bahsi. Şuuraltından kasıd nedir veya dilerseniz şöyle soralım, şuurlu faaliyetlerimizden farkı nedir, niçin çok önemlidir?

– Subliminal [şuuraltı] mesajlar insanlarda tutum ve davranış değişikliklerine neden olan psikolojik virüslerdir. Bu mesajlar, insanların ağırlıklı olarak bilinç düzeyinde fark edemeyecekleri, eşik değerlerinin altında verilerek duyu organlarıyla algılayamayacakları uyaranlardan oluşur.  Bu mesajların bilinç düzeyinde verilen fakat uzun zaman ve sık tekrara dayanan tutum değiştirme amaçlı olanları da vardır.

İsterseniz zihinsel düzeyde etkisi nasıl oluşuyor önce onu anlatayım. Beynin bilimsel olarak keşfedilen zaafları kullanılarak süreç işliyor. Burada anlattıklarım içerisinde geçen ifadeler yabancı olduğumuz tıbbî terimler içerebilir, fakat daha sonra basit bir örnekle de anlaşılabilmesi için tekrar edeceğim.

Amigdala beynin Limbik Sistemi’nin çok önemli bir parçası. İnsan duygularının, ânlık tepkisel davranışlarımızın âdeta kontrol merkezi. Bilinçli zihnimizin hükümdarlığını elinden alan tek güç. Amigdala çekirdeği, temporal lobun merkezinde yer alan çekirdekler grubudur. Amigdala çekirdeğinin beyin sapındaki refleks, solunum, kan basıncını düzenleyen merkezlerle, hipotalamusun otonom sinir sistemini ve hormonal sistemi kontrol eden bölgeleri ile bağlantıları vardır.

Mutluluk, memnuniyet, neşe, sevgi, heyecan, üzüntü, depresyon, cinsel istek, aşk, kızgınlık, kıskanma gibi duygu durumlarına ise emosyon adı verilir. İnsanlarda Amigdala’nın bilinçaltı mesajlarla uyarılması hem bu emosyonları algılamamızda değişikliklere, hem de bunlarla ilgili otonom (yani belli bir kalıba girmiş, şekillenmiş, aynı davranışı gösterme durumu; aynı markayı alma, aynı diziyi, filmi izleme, bir nevi bağlanma) cevaplarımızda değişikliklere neden olur. Çünkü Amigdala’nın hipotalamusun otonom sinir sistemi ile ve hormonal sistem (birçok duygu hâli hormonal sistemde değişikliğe neden olur) ile bağlantısı vardır. Ayrıca Amigdala’nın bizzat kendisinin, aynı olaylar tekrar yaşandığında geçmişteki benzer davranışı tekrar ettirme özelliği vardır. Çünkü Amigdala aynı zamanda Uyarıcı-Tepki (U-T) formu öğrenmenin önemli bir kısmı olan ‘Klasik koşullanmış duygusal tepkiler’in ayrılmaz bir parçasıdır.

LeDoux emosyonlar üzerindeki çalışmalarında özellikle şartlı korkularda Amigdala’nın önemli bir rol oynadığını keşfetti. Amigdala bir kere uyarıldıktan sonra, tekrar eski hâline gelmesi uzun zaman almaktaydı. Özellikle prefrontal bölgeden Amigdala’ya gelen aksonlar, Amigdala’dan aynı bölgeye gidenlerden fazlaydı. Yani bu şu anlama geliyordu: Amigdala bir kere uyarıldı mı, artık prefrontal bölgenin Amigdala üzerindeki inhibe edici etkisi ortaya çıkmıyordu. Bu aslında Amigdala’mızla hareket ettiğimizin bir kanıtıydı.

Beyine gelen bilinçaltı uyaranlar duygusal bir tepkiyi yoğunlaştırmak için çalışır ve Amigdala’da endişe, korku, öfke, şiddet, seks gibi duygular üretmeye başlar. Amigdala’da bilinçaltı mesajların verildiği koku, tat, dokunma ve görsel uyaranlara karşı özelleşmiş hücre grupları vardır. Bilinçaltı mesaj en fazla görsel uyaranlarla verilir ve görsel mesajlarda daha etkilidir. Dahası görsel uyaranlara yanıt veren nöronlar en yoğun olarak Amigdala’da bulunur. Bu nöronların önemli bir kısmı yüz görüntüsüne de duyarlıdır. Değişik yüz görüntüleri, görüntü temelli bilinçaltı mesajlarda en fazla kullanılan uyarıcılardandır.

Bilinçaltı mesajın etki sürecinde Bazal Ganglia ve Nucleus Accumbens’in de payı büyüktür. Şöyle ki; insan olarak haz aldığımız, mutlu olduğumuz, hoşumuza giden şeyler, pekiştiren uyarıcı vazifesi görerek beynimizdeki pekiştirme mekanizmalarını aktif hâle getirir. Pekiştirme mekanizmasının aktif hâle gelmesinde dopaminle harekete geçen nöronlar büyük rol oynamaktadır. Bilinçaltı mesajlarda kullanılan cinsel uyaranlar vücudun dopamin salgılamasına neden olur. Dopamin insanların yaşaması için zorunlu bir unsurdur. Ancak bilinçaltı mesajlarla yaratılan dopamin etkisi yaşamak için zorunlu olmayan sanal bir hazdır.

Dopaminerjik nöronlar orta beyindeki ön tavan bölgesinde ve Amigdala, Hipokampus ve Nucleus Accumbens gibi ön beyin kısımlarında harekete geçer. Nucleus Accumbens beyindeki ‘arzu’ noktası olarak adlandırılır. Bağımlılık yaratan (kumar, tütün, alkol, uyuşturucu, alışveriş vb) şeyler her defasında daha fazla dozajda bu nokta tarafından istenir. Nucleus Accumbens’teki bu nöronların etkileri aynı zamanda Bazal Ganglia’nın öğrenme ile ilgili olan (otonom davranışlar; aynı hareketi düşünmeden tekrar etme, satın alma vs.)  ön kısmında da görülebilir. Bu sistem pekiştirmede rol oynamaktadır. Etkileri prefrontal kortekste, limbik kortekste ve hipokampuste görülebilir.

Knutson ve Adcock’un 2005 yılında yaptıkları işlevsel imgeleme deneylerinde insanların mutluluk, haz duydukları şeylerin resimlerini gördüklerinde Nucleus Accumbens’in yer aldığı bölgenin aktifleştiği, hatta hatırlamalarına neden olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca araştırmalarda elektriksel ya da kokain veya amfetaminle uyarılmalarda da Nucleus Accumbens’in yine dopamin salgıladığı belirlenmiştir.

Sonuç olarak bilinçaltı mesajla gelen uyaranın yarattığı haz ve zevk duygusu dopamin etkisi yaratarak hem Nucleus Accumbens’i, hem Amigdala’yı ve hem de Hipotalamus’u etkiliyor. Bu etki sonucu vücudumuzun dengesi (homeostasis dengesi dâhil) bozuluyor. Beyin dengeyi bozan unsurun giderilerek tekrar denge noktasına gelmemiz için baskı kuruyor. Bu mesajın içeriği doğrultusunda davranışta bulunarak bu eksikliği gidermemizi sağlıyor. Ancak bu döngü sürekli tekrarlanıyor.

Algısal öğrenme, açık şekilde, birleşik algısal korteksteki sinaptik bağları barındırır. Daha sonraki zamanlarda, benzer uyarıcılar tekrar görüldüğünde ve aynı davranış örüntüleri kortekse iletildiğinde, döngü yeniden aktifleşir.

Böylece subliminal mesajlarla araçsal (operant) bir koşullanma da sağlanıyor. Cinsel içerikli mesajlarla arttırılan haz duygusu ve bu mesajın sürekli birlikte kullanıldığı, birlikte algılatıldığı ürünü satın alma ya da davranışta bulunma şeklinde gerçekleşen ödüllendirme bir müddet sonra koşullanmaya neden oluyor. Bu koşullanma bulguları davranışın Bazal Ganglia denilen beyin bölgesine aktarılması ile otomatik ve rutin hâle dönüşüyor.

Karmaşık bir hareket gerçekleşirken Bazal Ganglia, uyarıcıyla ve vereceğimiz tepkilerle ilgili bilgi ediniyor. Bazal Ganglia başlangıçta durumun pasif bir gözlemcisi iken, davranış tekrar edildikçe ne yapması gerektiğini öğreniyor. Sonuçta sürecin detaylarının çoğu tamamlanarak, transkortikal devreler başka bir şeyi yapmak üzere (bilinç devre dışı) serbest bırakılıyor. Artık aynı davranışta bulunurken düşünmemiz gerekmiyor!

Sorunuzun diğer kısmına gelirsek şuurlu faaliyetlerimizden farkı nedir? Nasıl oluyor da bizi bu denli etkileyebiliyor?

Öncelikle bu mesajlar dış dünyayı öğrenmemizi, algılamamızı sağlayan beş duyu organımızla veriliyor. Ancak bu duyu organlarından en önemlisi gözdür. Çünkü insanlar dış dünyayı, tat alarak % 1, dokunarak (hissederek) % 1,5, koklayarak % 3,5, işiterek % 11 ve görerek % 83 oranında öğrenir.

Bilinçaltı mesajlarda da ağırlıklı olarak görme duyumuz olan göz kullanılır. Ardından etki düzeyine göre işitme ve koklama gelir. Gün içerisinde bu duyu organlarımız vasıtasıyla bize milyonlarca uyaran gelmektedir. İnsanlar aynı ânda bilinçli olarak en fazla 7 ilâ 9 arasında iş yapabilirler. Yani daha fazlası bilinçli düzeyde algılanmaz. Peki dış dünyadan gelen diğer bilgiler ne olur? Bunlar kaybolmaz. Yaşamsal deneyimimize ilişkin olarak beynin ana hafıza öbekleriyle uyuşma durumuna göre saklanır.

İşte burada özellikle gözün Fovea noktası büyük önem taşır. Bu nokta küçük ayrıntıları, bilinçaltı mesajlar açısından bakarsak görüntülerin içerisindeki fark edemediğimiz yazı ve şekilleri beyne gönderir. Beynin göreceli olarak büyük bir kısmı Fovea’dan gelen bilgilerin analizine ayrılmıştır. Düşünün ki, sadece Striat korteksin % 25’i Fovea’nın gönderdiği bilgileri analiz etmektedir.

Mesajların içerisinde gizlenmiş bilinçli olarak göremediğimiz fakat Fovea’nın yakalayıp beyne gönderdiği mesajlar hafızamızdaki bilgi öbekleriyle ilişkilendirilir. Bu ilişkilendirme İşleyen Bellek ile Uzun Süreli Bellek arasında saniyenin çok küçük bir zaman diliminde gerçekleşir. Mesajların kalıcı hafızaya geçebilmesi için beyindeki diğer bilgilerle, her insanı etkileyebilmesi için de her insanda var olan ortak zihinsel unsurlarla uyuşması şarttır.

Bu uyuşmayı sağlayabilmek için her insanda aynı şeyi ifade eden, beynin aşırı tepki verdiği arketipler kullanılır. Özellikle iki arketip var ki -‘Doğum’ ve ‘Ölüm’- beyin bunlara aşırı tepki ve öncelik verir. Çünkü hayatın başlangıcı ve sonudur. Diğer bütün her şey bu iki zıt gibi görünen unsurun varlığına, var olmasına bağlıdır. Eğer mesajın içerisinde bu iki arketipi çağrıştıran unsurlar var ise mesaj hafızaya aktarılır.

Bir çok arketip bu mesajlarla kullanılabilir. Beynin doğumun bir aracısı olarak önem atfettiği cinsellik ve seks içerikli mesajlar, ölüm ile ilişkilendirdiği korku ve benzeri unsurlar olabilir. Arketip unsurlar kullanılmadan da bilinçaltı mesajlar verilebilir. Burada yanlış anlaşılan bir noktaya değinmek istiyorum. Bilinçaltı bir mesaj, sadece cinsellik, görüntünün içerisindeki korku ve ölüm unsurlarıyla verilmez. Örneğin bir şeyin olduğundan daha küçük veya daha büyük olması dahi bilinçaltı için önem taşır. Yani hayatın akışı içerisinde dış dünyada normal olarak değerlendirdiğimiz nesnelerin, görüntülerin kendi uzamsal sınırlarının dışında kullanılması da bilinçaltına etki eder.  Ya da başta dalga geçtiğiniz, ‘hadi canım sen de!’ dediğiniz bir görüntü sık tekrar edilerek, âdeta gözünüzün içine sokularak yıllar sonra davranış kalıbınız hâline, vazgeçilmeziniz hâline gelebilir. İftar sofralarında kola’nın vazgeçilmez olması gibi. Ya da şimdilerde metrobüs duraklarında gördüğüm yeni yeni başlayan ‘Ramazan sofralarının vazgeçilmezi Amerikan Pirinci’ gibi. Adama sorarlar Amerika’nın pirinci ne zamandan beri ramazan sofralarının vazgeçilmezi oldu diye? Şimdi belki inanmıyorsunuz ama yıllar sonra sık tekrarla vazgeçilmeziniz olacak. Bu, kültür endüstrisinin bir koludur aynı zamanda. Tekrar ediyorum, bilinçaltı mesaj sadece cinsellik ve korku unsurlarıyla yapılmaz. Beni eleştirenler biraz da bu noktalarını düşünsünler.

Tabiî, mesajlarda Göz İzleme, fMRI, EEG ve Galvanik Deri Tepkisi Cihazları’nın da psikolojik içeriğin oluşmasında kullanıldığını söylemekte fayda var. Ayrıca değişik, farklı, dehşete düşüren yüz ifadelerinin de kullanıldığını söylemeliyim. Beynin farklı bir yüz tanıma ve yüze karşı duyarlı bölümleri var. Göz İzleme Tekniği verileri bize gösteriyor ki, her hangi bir görselde ilk önce yüze ve gözlere bakıyoruz. Özellikle de hayatın olağan akışı içerisinde normal olmayan farklı yüzleri beyin ilk kez bu mesajların içerisinde görünce anlamlandırabilmek için direkt bilinçaltındaki eski verilerle karşılaştırıyor. Yani doğrudan bilinçaltına iniyor.

– Şuuraltını hedefleyen mesajlarla kitleleri yönlendirmek isteyenler, bunu hangi araçları kullanarak gerçekleştiriyorlar ve özellikle kimleri hedefliyorlar?

– Tabiî ki, iletişim kanalları ve medya ile halka ulaşıyorlar. Burada en hassas nokta, çizgi filmlerde bunun kullanılıyor olması. Mesajın etkisi kişilerin mesaja maruz kalma sıklığına göre değişir. Ne kadar etkili olduğuna gelince, tabiî burada izlediğimiz bir film ya da reklam bizi hemen davranışa yöneltmez. Subliminal mesajların en önemli unsuru tekrardır. Mesajın davranışsal etkinliği de, 1)  içeriğindeki uyaranın özellikleri ve gücü, 2) Uzun Süreli Bellek ve Kalıcı Bellek’e bağlanma oranı, 3) verildiği ortamın etkileri, 4) kişinin psikolojik durumu, 5) mesajın tek seferde verilme sıklığı, 6) bir sonraki mesaja kadar geçen süre yani ‘tekrar aralığı’, 7) mesajın ne kadar tekrarlandığı yani ‘tekrar sıklığı’, 8) hatırlatıcı uyaranın görülme sıklığı ve sayısı, 9) hatırlatıcı uyaranın niteliği, taşıdığı unusurlar gibi bir çok değişkene bağlıdır.  

En fazla henüz bilinçli beyinleri yani korteksleri gelişmemiş olan çocukları etkiler. Çocuk için izlediği çizgi film ile gerçek hayat arasında ince bir çizgi vardır. Ve çoğu zaman bunu ayırt edemezler. fMRI testlerinde insanlara gerçek görüntüler gösterilip beynin hangi bölgelerinin ışıdığı, uyarıldığı tespit ediliyor. Ardından gözlerini kapatıp bu nesneleri hayal etmeleri istendiğinde yine aynı bölgelerin ışıdığı, uyarıldığı belgeleniyor. Yetişkin beyni için bile hayal ile gerçek arasında ince bir çizgi vardır. Kaldı ki çocuklar ‘Ânsal Kurgu’ gibi subliminal mesaj tekniklerinin yoğun olarak verildiği ânlarda kendilerini dış dünyaya, çevreden gelen uyaranlara âdeta kapatırlar. Annesi seslendiği zaman duymayabilir. Birçok anne baba çocuklarının kendilerini çizgi film karakterleriyle özdeşleştirdiğini bilir. Hatta kendisini örümcek adam yerine koyarak binalardan atlayıp vefat eden çocukların acı haberlerini gazetelerden okuduk.

Farklı bir gerçek de sürekli tekrarlanan davranışlarımızın zamanla otomatik bir hâl aldığıdır. Sürekli yaptığımız satın alma davranışlarının bir müddet sonra otomatik bir hâle gelmesinden bahsediyorum. Otomatiğe alınmış bir sürece bilinçli zihin eski dikkatini ve enerjisini harcamaz. Çünkü davranış, alışkanlık hâline gelmiş, sürekli yaptığımız bir eylemdir artık. Bunu araç kullanmayı ilk öğrenen birinin dikkatiyle, 10 yıldır kullanan birinin dikkati gibi kıyaslayabilirsiniz. Aracınızı ilk kullandığınızda aynalar, gaz, fren, kemer kontrollerini sürekli yaparsınız ve yolda pür dikkat gidersiniz. Ancak 10 yıl sonra bırakın bu kadar diken üstünde, pür dikkat gitmeyi, vitesin o ân kaçta olduğunu bile unutursunuz. Çünkü davranış sürekli tekrarlanmış, alışkanlık olmuş ve otomatiğe alınmıştır. Yaparsınız ama kontrol bilinçaltının elindedir.

Bir arkadaşımın anlattığı, yaşanmış bir olayı aktarayım. Ramazan ayında iftar için sofrada otururken, çocuğunuz size ‘orucumuzu kola olmadan nasıl açacağız?’ diye sorarsa şaşırır mısınız? Bazıları şaşırmayabilir. Çünkü bu onlar için artık normal bir durumdur. Zamanla bilinçaltımıza işlene işlene alışkanlık hâline getirdiğimiz davranışlarımız, artık nesilden nesile geçen bir tutum hâline dönüşüyor. Bugün ‘iftar sofrasında mutlaka kola olmalı’ diye düşünen ya da yıllardan beri edindiği otomatik satın alma davranışıyla sofrasından kola’yı eksik etmeyen bizler, emperyalizme ve bizden sonrakilere intikal edecek davranış kalıbına en büyük desteği veriyoruz. Sorun burada orucun kola ile açılıp açılmamasına indirgenemeyecek kadar büyüktür. Sorun; emperyalizmle taban tabana zıt bir inanışın mensuplarının dahi, sofrasının başköşesine ‘nefis terbiyesi’nin hâkim olduğu bir ayda kola’yı oturtmasıdır. Sorun, kapitalizme karşı her türlü mücadele etmesi gereken ve sosyalist olduğunu, solcu olduğunu iddia eden bazı kişilerin, ‘kola içmeyin’ dendiğinde sizi çağdışılıkla suçlamasıdır.

Şimdi size Türkiye’de ulusal algıyla kapitalist sistemin, kola sektörünün nasıl oynadığını farklı bir boyuttan anlatacağım.

Meşhur çuval hadisesini hatırlarsınız. Hani askerlerimizin başına geçirilen ve toplum olarak kendimizi aşağılanmış, küçük düşürülmüş hissettiğimiz o dönemi. Olayın planlı ve önceden kurgulanmış olduğunda herkes hemfikir. Bu olayın olduğu 4 Temmuz 2003’te toplum adeta bu infial noktasına geldi. Güvenilen, kahramanlığıyla övündüğümüz ordu mensuplarımız, kendilerine gelen emir nedeniyle ses çıkaramadı. Millet olarak ABD’ye ve ürünlerine karşı otomatik bir tepki doğdu. Kendimizi gururumuzla oynanmış, tüm dünya karşısında millet olarak aşağılanmış olarak görüyorduk. Algılarımız böyleydi. ‘Öcümüzü almalıyız’ sesleri yükselirken, gencinden yaşlısına ABD ürünlerine karşı satın almama tepkileri geliyordu. Ekonomik analizler durumdan en çok zararı ABD ürünlerinin göreceğini yazıyordu. Boykot çağrıları çoktan başlamıştı. Türkiye’de en çok satışı yapılan ABD ürünü olan kola için bu durum ilerleyen süreçte Türkiye pazarındaki hâkimiyetini kaybetmesi demek olabilirdi. Türkiye pazarını kaybeden Ortadoğu’yu da kaybederdi!

Süreç zamanla unutulabilir, olaylar yatışabilir, kaybedilen para da tekrar kazanılabilirdi. Ancak para kaybetmekten daha da önemlisi, kola içme alışkanlığının kaybedilmesiydi! Vakti zamanında Türkiye pazarına girdiği zaman hâkim yerli üretim gazozların yerini alabilmek, kola içme alışkanlığını halka kazandırabilmek için az uğraşmamışlardı. Eğer Coca Cola gibi global düzeyde tüm pazara hâkim bir firmaysanız, milyar dolarlık bütçeleriniz var ise, devlet politikasının bir parçası iseniz, adınız Amerika ile özdeşleşmişse, bırakın B ve C planlarını X, Y, Z planlarınızın dahi olması gerekir. Ana oyuncunuz sakatlandığı hatta iyi oynayamayıp taraftarca yuhalandığı zaman bile çıkarıp, yerine oynatabileceğiniz yedek oyuncularınız olmalı…

Tesadüf bu ya! 3-5 gün sonra, sanki daha önce bu durum düşünülmüş de, denk gelmiş gibi bir reklam kampanyası başladı! Tabiri caizse, ‘cuk diye’ oturdu. Kola pazarına yeni bir ürün giriyordu. Üstelik tadı da Coca Cola’ya çok yakındı!. “Kolası bildik kola, Turkası bizim Turka”ydı.

Reklam filminde Hollywood yıldızı oynuyor, Amerikalılar ‘Cola Turca’ içtikçe Türkleşiyordu. Amerika’da Türk kolası içtikçe, Amerikalı değil de, Türk gibi davranıyorlardı. Filmde hesabı öderken ‘Bendensin’ diyor, ‘Yengeye selâm’ söylüyordu. Hollywood yıldızı bıyık bırakıyor, Amerikalı aile sofrada hep birlikte ‘Dağ başını duman almış’ı söylüyor, evin dedesinin eli öpülüyor, ev hanımı dolma yapıp, giden arabanın arkasından bir kova su döküyordu.

Toplumsal refleksi arkasına alan film başarılıydı. Filmde de olsa Amerikalıları Türkleştirmiştik. Böyle bir şeye hele o dönem toplumca ihtiyacımız vardı. Yeniden millî duygularımız yükselme eğilimine giriyordu. Hem kola’ya olan sempatimiz ve sevgimiz artıyor, hem de Amerikalılara iyi bir cevap veriyorduk. Aslında bu film Türk halkını anlatıyordu. Aynada kendimizi görüyor, Amerikanlaşan Türkleri kabul etmek istemediğimiz için, Türkleşen Amerikalılara yani kendi hâlimize gülüyorduk.

Peki sonuç? Cola Turca satışları patladı. Kasa kasa marketlerden evimize taşıdık. Amerika’ya karşı bir zafer kazandık! Cola Turca ilk üçteydi. Solcusu, muhafazakârı, milliyetçisi, her görüşten kişi kola içmeye devam etti. Kola alışkanlığını bırakmadı. Hatta kola’ya olan ilgi millî değerlerle böylesi bir ortamda birleşince daha da arttı.

Derken Cola Turca’nın reklamları nedense yavaş yavaş azaldı (içenler bilir, tadı da acayip değişti). Süreç içerisinde Coca Cola reklamları artarken, Cola Turca reklamları sistematik olarak düştü. Birkaç ‘Ben de burdayım’ diye el sallayan reklam hariç, neredeyse hiç çıkmaz hâle geldi. Bağlı olduğu grubun parası vardı ve diğer ürünlerinin reklamları fazla fazla yapılıyordu. Adım başı her markette, köşedeki bakkalda gözümüzün içine girer gibi duran Cola Turca şişeleri azaldı. Bugün birçok yerde rast bile gelmiyoruz.

Ünlü düşünürlerimizden! satışların düşmesini piyasanın âni refleksine bağlayanlar oldu. Bisküvi mantığı kola’da sökmez diyenler oldu. Velhasıl, reklamları arttı veya azaldı. Biri az veya biri çok kazandı. Ancak azalmayan, üstelik artan tek bir şey vardı: Kola’ya olan alışkanlığımız! Bağlılığımız! Devam etti ve hatta arttı. Kola içmeyen, kola’yı Müslüman mahallesindeki salyangoz olarak gören aşırı muhafazakârlar bile evine soktu, kola’ya alıştı. Bugün ise sonuç: İftar sofranızda Cola Turca bulamadıysanız, Coca Cola var!

Cola Turca’nın kendisini geri çekmesiyle alakalı birçok şey söyleyebilirsiniz. Bakın en yetkili ağız Murat Ülker, 5 Ağustos 2012’de Zaman Gazetesi’nde yer alan röportajda Nuriye Akman’ın bu konuyla ilgili sorduğu soruya ne cevap vermiş?

– “Cola Turka’ya geçelim. 2003’te piyasaya gayet agresif bir biçimde girdiniz. Şimdi reklamı bile yok. Neden?

– Reklam, parayla.

– Para mı bitti?

– Yo, yo. Ne kadar satıldığını gördük. Reklam yapmadan da o kadar satılıyor. Para harcamıyoruz.

– Birinci Coca Cola, ikinci Cola Turka, üçüncü Pepsi idi.

– Üçüncü olduk şimdi. Pepsi ile yer değiştirmiş olduk. Çünkü global olarak Pepsi o kadar büyük yatırım yapıyor ki. Kola işinin şu zorluğu var. Muhtar Kent, Türk, çok başarılı. Sağ olsun, Allah muvaffak etsin. İftihar da ediyoruz. Arada görüşüyoruz da. Şimdi Coca Cola bir Türk firması gibi oldu.

– Niye? Sırf başında bir Türk var diye mi?

– Biz Türkler öyle hissediyoruz.

– Kandırıyor Türkler kendilerini.

– Canım hoşlarına öyle gidiyor.”

İlişkilerin bu kadar girift ve kimin kim olduğunun bilinmediği, algıların bu kadar yönlendirildiği, yalanla gerçeğin iç içe geçtiği bir dünyada, bizden birilerini görmek, evet haklısınız, hoşumuza gidiyor!

ÇOK İYİ KURGULANMIŞ VE ADINA KAPİTALİZM DENEN BİR FİLMDEN BAHSEDİYORUM SİZE… ASIL SENARYONUN NE OLDUĞUNU OYUNCULARININ DAHİ BİLMEDİĞİ BU FİLMDE, BİZLER SADECE DEKORUN BİRER PARÇASIYIZ! BİZE VERİLEN EN İYİ ROL İSE, YALANI ÖĞRENDİKTEN SONRA, TIPKI BİR ŞAKAZEDE GİBİ, SADECE KAMERAYA EL SALLAMAKTAN İBARET! OYUNA GETİRİLDİĞİNİ BİLEN, ÇARESİZ, FAKAT YENİK GURURUMUZLA MUTLU GÖZÜKEN ‘ALGIZEDE’LERİZ. HEPSİ BU…

Ülker, Türkiye’de en çok reklam veren firmalardan biridir. Büyük reklam veren firmalar bilirler ki, iyi satsanız dahi markanızı konumlandırmak, bilinirliğini arttırmak ve mevcut konumunu korumak için reklama devam edersiniz. Hele bir de iddialı bir çıkış yapıp, ilk 3’teyim diyorsanız, rakiplerinizden daha fazla ve etkin bir süreç yönetmelisiniz. Yani reklam sadece ürün satsın diye yapılmaz. Kaldı ki aynı grubun birçok ürününün reklamı, ürün sattığı hâlde fazla fazla devam etmektedir. Bu yüzden ‘reklam yapmadan da o kadar satıyor’ ifadesini inandırıcı bulmuyorum. Ne kadar satıp, satmadığını merak ediyor değilim. Uzun ve detaylı bir araştırma ve piyasa analizi yapacak da değilim. Köşedeki bakkala bile gitseniz size hangisinin ne kadar sattığını söyleyecektir.

Bu arada ABD malı hiçbir şeyi almam, yemem, içmem. Hani yazının başında yerli üretim gazozlarımız vardı demiştim. Çok örneği var, sadece birini anlatayım. Sözlükçü zihni ergenler ve köprü altı gazete yazarları reklam yaptı demesinler diye ismini yazmıyorum. Denizli’de fabrikası olan ve 1934’ten beri üretilen bir gazoz var. Yerli malı. % 100 bu toprağın. Denizlililer bilir. O bölgede meşhurdur. Hatta marka öyle bilinir ki, Denizlililer O’na gazoz demez. Bulup, buluşturup için de bir görün bakalım, Türkler aslında nasıl üretirmiş? Bizim nelerimiz, ne tatlarımız varmış!

– Amerikalı romancı Paul Theroux’un “we have colonized their subconscious”, yâni “onların şuuraltlarını sömürgeleştirdik” şeklinde literatüre geçen bir ifâdesi var. Sizce bu ifâdedeki “biz” ve şuuraltları sömürgeleştirilen “onlar” kim? Açıkçası, dünyada ve Türkiye’de kimler var bu işin arkasında? Siyasî, ahlâkî, ekonomik, kültürel, pedagojik, psikolojik, sosyolojik açıdan neyi amaçlıyorlar?

– Burada ‘sömürgeleştirdik’ ifadesiyle kastedilen, eskisi gibi bir sömürge anlayışı değildir. Emperyalizmin birincil amacı ‘sömürmek’tir. Sömürü sistemi işçi-emek-değer olgularından öte bir hâl almıştır. Şöyle ki, tüketim dediğimiz şey, pazarın ve hatta ekonomik sistemin var olması için gerekli bir olgudur. Ancak artan firma ve ürün çeşitliliği, insanların beklenti ve algılarının değişmesi, teknolojinin gelişmesiyle birlikte insanlar daha hızlı ve ânında tatmin odaklı tüketime yönelmiştir. Alışveriş alışkanlıklarının ve şeklinin de değişmesiyle firmalar yeni tip müşteri yaratma arayışı içine girmişlerdir.

Bugün sisteminin çarklarının dönmesi için, yeni tip müşteri yaratmak, reklam dünyasının birincil hedefidir. Yeni tip müşteri derken, burada farklı insanlar değil farklı insan istekleri kastedilmektedir. Sorunuzdaki ifadeden yola çıkarak, ‘KAPİTALİZMİN PİYASASI ARTIK COĞRAFİ ALANLAR DEĞİLDİR. PAZAR BİZZAT İNSANIN KENDİSİ, ÖZ BENLİĞİDİR. İSTEKLERİ HİÇ BİTMEYEN, DOYMAK BİLMEYEN BİR PAZAR…’

Bu noktada iktisat biliminin büyük yalanı devreye girer: “Kaynaklar kıt, ihtiyaçlar sınırsızdır”. Sınırsız olan insan ihtiyaçları değil, istekleridir. Yaşamınızı devam ettirebilmeniz için sahip olmanız gerekenler yani asıl ihtiyaçlarınız, klasik anlamda belli ve sınırlıdır. İnsanın, yeme, içme, barınma, giyinme en temel fizyolojik ihtiyaçlarıdır. En azından giyineceğiniz bir kıyafetinizin olması, bir ayakkabınızın olması şarttır. Biraz önce de dediğim gibi, sınırsız olan insan istekleridir. 10 çift ayakkabınız olsa da, 20 takım elbiseniz olsa da sadece birini giyebilirsiniz.

Peki, insanlar neden ihtiyaçları olmadığı hâlde yeni ürünleri almak için çaba sarfederler? Hatta deyim yerindeyse birbirleriyle yarışırlar? Bu soruya birçok farklı açıdan bakılarak yanıt verilebilir. Ancak temelde yatan cevap aynıdır: Arzu ve isteklerin ihtiyaç gibi algılatılması.

İnsan, doğası gereği, ihtiyacı karşılanmadığı zaman mutsuz olur. Bu, istek ve arzuları karşılanmadığı zaman da böyledir. Reklam sektörünün satış öncesi yaptığı da budur. Ürün hakkında beklenti oluşturarak, ürüne sahip olunmadığı zaman toplumdan dışlanma, alay edilme, gizli aşağılanma, eksiklik duygularının oluşacağı izlenimi, mutsuz olunacağı ve bu yüzden sahip olunması gerektiği vurgulanır.

Tüketici davranışı, çok sayıda içsel ve dışsal faktörün birarada etkileşimi ile gerçekleşen, zihinsel ve karmaşık bir karar sürecidir. Ancak fiyatı 99,99 TL olan bir ürünün 100 TL olan bir ürüne nazaran çok daha fazla satması tüketicinin rasyonel düşündüğü varsayımı ile açıklanamaz. Bu açıdan bakıldığında, davranışı salt bir nedene indirgemek yanlış olur. Bu yüzden nedenler içinde baskın gelen tarafların tahlil edilmesi gerekir.

Klasik anlamıyla davranış, bireyin ya da grubun çevreden gelen uyarılara verdiği tepki olarak tanımlanabilir. Davranışın temelinde biz farkında olmadan gerçekleşen birçok sinirsel süreç vardır. Aslında insan sinir sistemi elektriksel ve kimyasal bir iletişim ağıdır. Bizim için karmaşık olsa da kendi içerisinde belli bir düzen izleyerek kaslarımıza geçer ve davranış olarak bunu gözlemleriz.

Subliminal mesajlarlarla bireyin ya da grupların davranışlarının verilen mesajın içeriğine göre yönlendirilmesi amaçlanır. Subliminal mesajlarla bir insanı yönlendirebileceğiniz gibi, bir grubu hatta toplumun tamamını istediğiniz amaç doğrultusunda yönlendirebilirsiniz. Burada amaç bazen bir ürünün satın aldırttırılması bağlamında bir ‘Tüketici Davranışı’ şeklinde olabilir. Ya da mesajı kullanan yasal veya yasadışı bir grubun veya örgütün propaganda ve eylemlerinin haklılığına inandırma, sempatizan veya militan toplama amacıyla da olabilir.

– Şuuraltını hedefleyen “gizli mesajlar”ın yerli ve yabancı malzemede kontrolsüz bir sel gibi kullanılmasına karşı niçin ciddi bir “resmî” tepki ve tedbir yok sizce? Böyle bir resmî tepki ve tedbir var da yoksa biz mi bilmiyoruz? Sizce burada görev kimlere düşüyor? Aynı çerçevede, etkili ve yetkili kişi ve kurumların yapması gerekenler yahud derece derece yapabilecekleri, elbette tek tek bizim de üzerimize düşenler nelerdir size göre?

– Bu uygulamalar dünya üzerinde -şu âna kadar benim bildiğim- 55 ülkede yasak. Türkiye’de de yasak. Ancak bunun denetlenmesi tam bir fiyasko! Toplumun geneline hitap eden yayınların bu açıdan denetlenmesi gerekiyor. Tespit edilmesi hâlinde ilgili firma, yapımcı, kanal ve diğer uygulayıcılara ciddi yaptırımlar getirilmeli. Trilyonluk geliri olan filme 5 bin liralık komik cezalardan bahsetmiyorum. Lisans iptaline hatta şahsî sorumluluklarına kadar varan uygulamalar var. Daha önce Atilla Başoğlu bu konuda bir kanun teklifi verdi ancak bir ses çıkmadı. Neden bir ses çıkmadı?, Bunu kendisine sormak lazım. Milletvekili olarak Başoğlu bir sonuç alamadıysa, O’nu aşan durumlar var demek ki! Şu ân subliminal mesajları şikâyet edip sonuç alacağınız bir mekanizma yok! Kime şikâyet edelim? Bu durum meşhur kadı fıkrasına da benziyor.

– Size de çalışmalarınız yahud birtakım tesbitleriniz için “haydi canım; bunlar komplo teorisi!” diyen çıkmıştır muhtemelen. Fakat ortalama insanların bilemeyeceği, zaten kendilerine de sezdirilmeyen, hattâ basına gizli-açık sansür konularak bildirilmeyen, üstelik “bandrollü” akademik literatürden de kaçırılıp “millî güvenlik” veya “devlet sırrı” maske ve zırhlarıyla saklanan, daha doğrusu saklanmaya çalışılan sayısız “zihin kontrolü ve yönlendirmesi” operasyonunun mevcudiyetini hepimiz biliyoruz. Bunlar arasında, dünya ve Türkiye’deki varlığını, tarihini ve kurbanlarını çok iyi bildiğimiz, artık mızrak çuvala sığmadığı için saklanamayan “Telegram”, bir deyişle “uzaktan elektromanyetik zihin-beden kontrolü ve yönlendirmesi” operasyonu da var. Araştırmalarınız sırasında bu konuyla da karşılaştınız mı? Şayet karşılaştınızsa, dikkatinizi özellikle çeken ne oldu ve sizce Telegram hangi “büyük plân”ın bir parçası?

– Telegram, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konudur. Konu insan beyni ve davranışlarının yönlendirilmesi olunca, bu işten kârı olan veya olabilecek kişilerin ağzının suyu akıyor. Benim üzüldüğüm nokta, yıllardır Telegram ile üzerinde çeşitli işkenceler yapıldığını söyleyen, yıllardır cezaevinde hangi suçtan yattığını bile tam olarak bilmediğimiz mağdur bir insan var: Salih Mirzabeyoğlu. Şimdi neden bu devlet “benim elimde Telegram cihazı var!” ya da “hayır, yok!” diye bir açıklama yapmaz. Sükût ikrardan gelir. Eğer size bir soru soruluyor ve hayır demiyorsanız burada düşünmek gerekiyor.

Bilimsel bulgu ve gelişmeler, hele de ortada böylesine önemli bir konu var ise, ilk önce o devletin kendi çıkarları için kullanılır. Aradan yıllar geçtikten sonra, kullandığımız bir teknolojik cihazı daha önce istihbarat örgütlerinin kullandığını görünce şaşırıyoruz. Uzaktan zihin kontrolü ve beynin yönlendirilmesi, gizlice finanse edilen bilimsel deneylerle elde edilen bulguların, emperyalistlerce halklara anlatılmadığı bir gerçektir. Topluma bunu anlattığınızda sizi bilim kurgu filmlerinden çıkmış karakter gibi algılıyor. Daha düne kadar, insanlara uzaktan kişiye özel ses göndermek mümkün dediğimizde ‘hadi canım sen de’ diyorlardı. Bugün Audio Spotlight teknolojisi ABD’deki marketlerde ve metro istasyonlarında uygulanmaya başlandı bile. Hatta perakende satışı bile var. İnsanlar bu işin olduğuna dair videoları izleyince, cihazı görünce ‘evet, böyle bir şey varmış!’ diyorlar. Ama iş işten geçiyor. Ba’d-el harab-ül basra!

Konu bu kadar ciddi olunca, insanları uyarmak isteyen kişiler de bir bir susturulmaya çalışılıyor. Ya medyaları sayesinde halkın nazarında itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor, saldırılıyor, konu magazinleştiriliyor, ardından unutturulmaya çalışılıyor. Ya da deli ilan ediliyor. Tıpkı bana bilinçaltı mesajları anlattığımda yapmaya çalıştıkları gibi. Salih Mirzabeyoğlu’nun fikriyatı benim dünya görüşümle her ne kadar tam anlamıyla uyuşmasa da, ben kendisini Telegram konusunda emperyalist sistemin çarklarına direnen ve insanları uyarmaya çalışan, bu işin acısını ve işkencesini çekmiş bir devrimci olarak görüyorum. İnsan hayatına kasteden katillerin bile affedildiği, toplu katliam yapanların hâlâ firarda olduğu bir ülkede, onlarca kitabı, eseri, makalesi olan bir fikir adamının, fikirlerini beğenin ya da beğenmeyin hâlâ içerde olması düşündürücüdür! Sadece kendisi değil, farklı görüşlere sahip onlarca fikir adamı ve gazetecinin cezaevinde olması, daha da önemlisi uyuşturulmuş bir toplumun tepkisiz kalması, mücadelenin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir.

Ben sizlere burada zihin kontrolünün ve insan davranışlarının yönlendirilmesi hususunda yeni gelişmeye başlayan başka bir hadiseden bahsedeceğim.

Nöropazarlama!  Yeni doğmuş ve sözümona bir bilim dalı. İnsanları sorunsuz ve daha kısa sürede ikna ederek, davranışları yönlendirebilmenin bilimsel yolu. Hızlı bir şekilde gelişiyor. Kapitalist amaç daha çok satın aldırmaksa, daha çok para kazanmaksa, bunun için insanların farkında olmadan bilinçaltlarına girmeyi, beyinlerini kurcalamayı normal karşılıyor. Hatta bunun için yutdışında “bilinçaltının şifre kırıcısı” olarak anılan ve çalışmalarını markaların daha iyi satması için kullanan ünlü nöropazarlama uzmanlarıyla çalışanlar da var. Bu uzmanlar dev firmalarla çalışıp bildiklerini ticarî amaçlarla markalarla paylaşıyor. Bir yandan da nöropazarlamanın etik sorunları da tartışılmaya başlanıyor. Ne de olsa insanın zaaflarınn, farkında olmadığımız kırılma noktalarının, bilinçaltının kullanılması sözkonusu. Tartışmalar insanın insana olan güvensizliğini en çarpıcı şekilde gösteriyor. Adının içinde pazarlama oldu mu, bu güvensizlik daha da katlanıyor. Bugüne kadar insanlığın yararına gayesiyle yola çıkılmasına rağmen, birçok buluşun tam tersi yönünde kullanıldığına şahit olmadık mı? Sözkonusu başkasının beyni, başkasının düşünceleri, davranışları olunca, ince sırları bilmek kulağa hoş gelebilir. Siz olsanız beyninizin içini bilen birilerinin size istediği ürünü aldırmasını, davranışlarınızı yönetmesini ister miydiniz? Apartmanınıza girmesi yasak olan adamların beyninizin içine girmesinden bahsediyorum.

Nöropazarlama konusunda en ciddi tepkilerden birini ise, Amerika’da, ‘Ticari Alarm’ isimli kuruluş vermiştir. Emory Üniversitesi’nin Başkanı James Wagner’e gönderdiği mektupta, “uyuşturucu bağımlılığı konusunda uzman bir nörolog, bilgisini ürünle bağlantılı tasarımlar kullanarak hastalara ‘ürün iştahı aşılamak’ amacıyla kullanırsa ne olacak?” diye sormuştur. Bu arada Emory Üniversitesi’nin Nöroloji Bilim Dalı’nın, Nöropazarlama dünyasının merkez üssü olarak anıldığını da hatırlatmakta fayda vardır. Aynı kuruluş ABD Senatosu’na sunduğu dilekçede, bunun yeni bir totaliter rejime, iç çatışmalara, savaşlara, soykırıma ve sayısız insanın ölümüne yol açabilecek bir siyasi propaganda aracı olarak kullanılıp, kullanılamayacağı sorusunu sormuştu.

Nöropazarlamada, her türlü psikolojik tepkiler derinlemesine incelenir. Bu anlamda, sosyal paylaşım siteleri nöropazarlama uzmanları için müthiş bir kaynaktır. Deneysel ortam olmadan, kendi doğal koşullarında insanları tahlil imkânı verir. Sadece nöropazarlama açısından değil, tarih boyunca hiçbir istihbarat örgütünün yapamadığını Facebook ve Twitter yapmıştır. Arkadaşlarımızı, ailemizi, ân be ân psikolojik durumumuzu, neye ne kadar sürede tepki verdiğimizi, beğendiklerimizi, hayallerimizi, beklentilerimizi,  kiminle görüşüp kimi engellediğimizi, hangi müzikleri dinleyip, hangi videoları izlediğimizi, hangi fotoğrafları paylaştığımızı, evden kaçta çıkıp, tuvalette ne kadar kaldığımızı, yarın ne yapacağımızı dahi bilmeniz yetmedi mi? Gün içerisinde 24 saat kameralarla kıçımıza kadar görüntülediğiniz yetmedi mi?  Doymamak üzere yaratılmış bir türün son bilimsel çıkışıdır Nöropazarlama! Yüzünüze, utanmadan, ‘beynin sırlarını öğrenerek tüketicileri doğru yönlendirebiliriz’ diyen ABD’li kahraman sığır çobanlarının yalanlarıdır bunlar. Kapitalizmin bitmek tükenmek bilmeyen sömürüsünün bilimsel adıdır. Tam deniz bitti derken yeni bir dünya keşfeden Kızılderili katillerinin kukla oyunudur.

Beynin özelliklerinin bilinmesi, hastalıkların tedavisinde kullanılması, öğrenme ve hafızamızı geliştirmede faydalanılması elbette yararlıdır. Bağımlılık yaratan sigara, uyuşturucu, alkol vs. gibi hastalıkların beynin hangi noktalarıyla alâkalı olduğunu bilmek tedaviye büyük fayda sağlar. Sorun burada değil. Karşı çıktığım nokta, sinir biliminin yanına pazarlama kelimesinin getirilmesi. Bizleri satın aldırma davranışına yöneltecek beyindeki noktaların daha ince ve net öğrenilerek insanlar aleyhine kullanılabilme ihtimalinin yüksekliği ve varlığı! Bizi daha çok sömürmesi! Bilimsel teknikler kullanılarak yapılan bir satışa karşı koyma, ‘hayır’ deme şansımızın olmaması.

Duygularımızı çoğu zaman düşünce olarak dile getiremeyiz. Ancak bu davranışlar da kendisini farkında olsak da olmasak da belli eder. Algılarımız sonucu oluşan duygu ve düşüncelerimiz bizi davranışa yönlendiriyorsa, bir pazarlamacı gözüyle ‘bizi satın aldırmaya yönlendiriyorsa’, beyne ulaşılması gerekir. Beynin satın alma davranışına ilişkin süreçlerinin bilinmesi, inanın, sadece bilimsel bir veri olarak kitaplarda yer almayacaktır. Para olmadan bilimin dahi bugünkü kapitalist düzen içinde var olmayacağı düşünülürse, elde edilecek verilerin insanları satın almaya yönlendirmek için kullanılacağı açıktır.

Hatta bazı tıp merkezleri, nöro-görüntüleme tekniklerini, pazarlama sorunlarına çözüm arayan işletmelerin hizmetine sunmaya başladı bile! Örneğin, ABD’de BrightHouse, İngiltere’de UK Neurosense ve Neuroco, bu hizmeti, isteyen işletmelere sunmaktadır. Wales Üniversitesi Deneysel Tüketici Psikolojisi Merkezi, aralarında Unilever’in de bulunduğu birçok tüketici ürünleri pazarlayan işletme ile işbirliğine başlamıştır.

“Tüketici bu çalışmalar sayesinde daha bilinçli tercihler yapabilir” diyenler çıkabilir. Bugüne kadar tüketiciler sadece sistemin istediği oranda bilinçlenmişlerdir. Trilyonlar tutan paralarla yapılan deney çalışmalarının tüketicinin faydasına kullanılacağını, kimse kusura bakmasın, hiç sanmıyorum.

– İster Telegram, isterse sizin uzmanlık sahanız olan “şuuraltı mesajlar” olsun, kültürel, siyasî, askerî, iktisadî emperyalizm dairesindeki tüm bu –elbette yerli işbirlikçiler eliyle de sahnelenen- global “zihin kontrolü ve yönlendirme” operasyonlarının bitirilmesi veya etkisizleştirilmesi için kalıcı çözümü nerede görüyorsunuz?

– İnsanlar daha fazla okuyacak ve farkına varacak. Bu işin başka yolu yok. Sözümona lakırdılar değil, sistemin kendisi ile herkes gözünü karartıp ortak mücadele edecek. Eğer devlet buna önlem almıyorsa, insanlar bireysel olarak ellerinden geleni yapacak.

“Tek başıma ne yapabilirim ki?” Herkes, üstüne düşeni yapacak. Evde ev hanımı televizyonu sanal bakıcı gibi kullanmayacak, çocuğuyla kendisi ilgilenecek, marketten ABD malı almayacak, baba haftasonu çocuklarını ABD hamburgeri yedirmeye götürmeyecek, muhafazakarı, solcusu sofrasında kola bulundurmayacak, milliyetçiyim diyeni ABD tişörtüyle dolaşmayacak, filmlerini izlemeyecek, şarkılarını satın almayacak, yazarı ballandıra ballandıra cep telefonlarını övmeyecek, cami cemaati bir klima eksik alıp yerine küçük de olsa kütüphane kuracak, öğretmeni öğrencilerine, velilere anlatacak, Salih Mirzabeyoğlu Telegram’a direnecek, ben her türlü saldırıya direnip bilinçaltı mesajları anlatacağım, sizler yayın yapıp halkı bilinçlendireceksiniz! Bunlar örnektir. Ancak, devlet önlem almıyorsa, bizler yapacağız. Halk yapacak. Başka yolu yok.

– Dergimiz ve okuyucularımız adına size çok teşekkür ediyoruz. Çalışmalarınızı bundan sonra da dikkatle ve ilgiyle takib edecek, bu hepimiz için hayatî kıymetteki misyonunuza biz de elimizden gelen desteği vereceğiz. Bu arada, siz röportajımızda bahsetmediniz ancak biz geçtiğimiz günlerde çıkan çarpıcı kitabınız SUBLIMINAL İŞGAL’in bilinmesini ve yaygınlaştırılmasını elzem görüyoruz. Sağolun, varolun.

 KAYNAK: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 4, Ağustos-Ekim 2013.

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz