Telegram İşkencesi Mağduru Ertuğrul Taşdemir: “ZİHİN KONTROLÜ TIBBÎ İDAMDIR!”

1
1159

– Furkan Dergisi’nden İktibas –

 ÜMİT ELÖNÜ’NÜN RÖPORTAJI

 Zihin kontrolü var mı, mümkün mü? Hâlen tartışılan ve pek de gündeme getirilmeyen bir mevzu. Tartışmalar devam ededursun, biz, yaklaşık 20 sene önce İsveç’te TELEGRAM işkencesine maruz kalmış ve Türkiye’de olmasına rağmen kendisine TELEGRAM saldırısının hâlâ devam ettiğini söyleyen Ertuğrul Taşdemir ile konuştuk. Çocuğunun, yaşadıklarından haberdar olmaması için isminin ve resminin yayınlanmasını bugüne dek istemiyordu. Taşdemir, daha önce haftalık bir dergiye ve bu mevzuda kitab yazan bir yazara bu şartlarda verdiği röportajlar, ismi açıkça yazılarak ve resmi de basılarak yayınlanınca, bir daha basına konuşmama kararı almıştı. Geçmişe dayanan tanışıklığın verdiği güvenle, Ertuğrul Taşdemir, basına konuşmama kararını Furkan Dergisi için bozdu. İsmini yayınlamamıza izin verdiği için de açık kimliğini artık belirtiyoruz. Ü.E.

– İsveç’e gitme sebebinizle başlayalım.

– 1978 senesinde İsveç’e okumaya gittim. Okuldan sonra lokanta işletmeye başladım. Lokantacılığın yanısıra, ırk ayırımı gözetmeden İsveç’teki göçmenlerin problemleriyle ilgileniyordum. Irkçılığa karşı…

– İsveç’te ırkçılık yaygın mı?

-İsveç’in temelinde ırkçılık ve İslâm düşmanlığı vardır. Biz de buna karşı, göçmenlerin örgütlenmesi yolunda öncülük etmeye çalıştık.

“BUZUN ALTINA GÖTÜRECEKLER”

– Zihin kontrolüne tâbi tutulmanız bu süreçte mi başladı?

– Irkçılığa karşı faaliyetlerde önde olmam, İsveç devletini rahatsız etti. Bölgenin 80 bin tirajlı mahallî gazetesinden, “ırkçılığı kıran adam” diye benimle röportaj yapmaya geldiler. Gazetecilere “beni hedef göstermiş olursunuz” diyerek, röportaj isteklerini kabul etmedim. Lokanta müşterilerimden bir polis, İsveç devletinin faaliyetlerimden duyduğu rahatsızlığı dile getirdikten sonra, “seni buzun altına götürecekler” dedi.

– Tehdit etmek için mi gelmiş?

– Yok, bir dost olarak uyarmaya gelmiş.

– Dostunuz olan polis “seni buzun altına götürecekler” dediğinde, sizin cevabınız ne oldu?

– Bunun için bir sebeb olmadığını, vergimi verdiğimi, kanun dışı bir şey yapmadığımı söyledim. O da bana, “bak, göreceğiz!” dedi.

– Dediği çıktı!

– Evet. 29 Nisan 1991 tarihinde, Göteborg şehrinde üç arkadaşımla bir lokantada yemek yerken, İsveç gizli servisi tarafından gözaltına alındım. Beni Göteborg Polis Merkezi’ne götürdüler. İfadem alınmadan beni hücreye koydular. Tam yatağa uzanacağım, hücrenin bir tarafından “yavru yavru huma kuşu yükseklerden seslenir” türküsü, diğer tarafından da “analarıyla cinsî ilişki kurmuş Türkler’den ve Yahudîler’den bıktık; hepinizi kudurta kudurta geberteceğiz” şeklinde küfürler ihtivâ eden yayınlar başladı. Hemen “Allah, Allah” diyerek ayağa fırladım. İlk önce kendimle dalga geçtim; delirdim diye. Ama kendimi iyi tanıyorum, psikolojik bir problemim yok. Yapılan yayınları kulaktan duymuyorum! Bunları düşünürken yayınların yerleri değişti; nokta yayını yapıyorlar. Aklıma lazerin göz ameliyatlarında kullanılması geldi ve dünya için “eyvah!” dedim.

– Niçin?

– Çünkü lazer, istenilen noktalara, istenilen güç ve oranda hiç hata yapmadan gönderilebiliyor; yani kontrol edilebilir bir enerji parçası. İnsanların beynini lazerle…

– Sizin zihin kontrolü hakkında daha önce bilginiz var mıydı?

– Hiçbir bilgim yoktu.

– O gece yayın sürekli devam etti mi?

– Belli bir süre sonra uyudum. Sabah kalktığımda, gece gördüğüm rüya için “bu rüya bana ait değil” dedim. Ve bunların elinde rüyaları kontrol edebilen bir âlet olduğunu anladım.

– Rüyanın size ait olmadığına nasıl kanaat getirdiniz?

– Dünyada en iyi kimi tanırım; kendimi! Rüya bana ait değildi, bundan emindim. Serbest bırakıldıktan sonra, İsveç emniyetinde görevli olan bir doktor tanıdığıma bunu anlattığımda bana, “sen kimsin, bunu nasıl çözdün? Evet bizde bu tür âletler var” dedi. Hücrede, ellerinde rüyayı kontrol edebilen âlet olduğunu çözdüm ama, aklıma ellerinde zihni kontrol edebilen bir âlet olduğu gelmedi.

– Niçin gözaltına alındığınızı söylediler mi?

– Sabah kahvaltıyı getirenler, “bir sıkıntın var mı?” diye sordular. Onlara akşam yaşadıklarımı anlatmadım. Sabah 8’de üst kata çıkardılar. İfademi alacak olan polis müfettişi Ake Petterson’u, 1979-80’de okuldan tanıyordum. Ona niçin gözaltına alındığımı sorunca, yanımda çalışan bir işçiyi telefonla tehdit ettiğimi söyledi. Kimseyi tehdid etmediğimi söyleyince, bana telesekreter kaydını dinletti. Evet, ses benimdi ama konuşmada anlamını bilmediğim bir kelime kullanıyordum. Petterson’a, “anlamını bilmediğim bir kelimeyi nasıl kullanırım?” diye sordum. Konuşmayı tekrar dinledi ve “anlamını bilmediğin kelime, yalnızca yazı dilinde ve yazışmalarda kullanılır!” dedi ve “senin hiçbir suçun yok, savcılıkta serbest bırakırlar” diye de ekledi. O zaman anladım ki, bunlar insan sesini taklid etmede çok marifetliler. İfadeden sonra beni tekrar hücreye götürdüler.

24 SAAT KESİNTİSİZ

ANA DİLDE YAYIN YAPTILAR

– Savcılığa çıkartmadılar mı?

– Kendisini tutukevi asistanı olarak tanıtan birisi hücreme gelip, bir ihtiyacımın olup olmadığını sordu. Ben de kendisine, gayet iyi olduğumu, rahatımın yerinde olduğunu söyledim. Çıkarken hücrede bulunan gözaltı kâğıdımı alıp gitti. Böylece o gün savcılığa çıkmam engellenmiş oldu. Ertesi gün de 1 Mayıs; İsveç’de resmî tatil. 1 Mayıs’ta çıkartıldığım nöbetçi mahkeme, gözaltı süremi mahkemenin olacağı 15 Mayıs’a kadar uzattı. O gün beni başka bir hücreye naklettiler.

– Yeni hücrede yayınlar arttı mı?

– 24 saat kesintisiz ana dilimde yayın yapıyorlardı.

– Hep hakaret muhtevâlı mı?

– Genellikle. Fakat, en sevdiğim Türkçe müzikleri de çalıyorlardı. Ankara Polis Radyosu’nun yayınlarını dinletiyorlardı. Benimle sohbet etmek istiyorlardı.

– En sevdiğiniz müzikleri biliyorlardı!..

– Evet.

– Niçin en sevdiğiniz müzikleri dinletiyorlardı?

– Sebebini söyleyeceğim ama, o bahse gelmeden önce anlatacağım başka şeyler var.

TELEVİZYONDA CANLI YAYINDA

ÖLÜM HABERİMİ SEYRETTİM

– Buyrun.

– 30 Nisan akşamı yapılan yayında, Götaland’da silâhla yakalandığımı, tatbikat için Götaland’a götürüleceğimi ve orada öldüreceklerini söylediler. 2 Mayıs akşamı televizyonda 19.20 Götaland haberlerini -İsveç’te akşam ana haber saatinden on dakika önce mahallî haberler yayınlanır- izlerken, bir muhabir bir parkın içerisindeki ağaçlık bir yeri gösteriyor ve yabancı bir erkeğe ait bir cesed bulunduğunu anlatıyordu ki, tarif ettiği cesed ve cesede ait giysiler ve giysilerin markaları tıpatıp bana uyuyordu! 3 Mayıs günü hücreme yaptıkları yayınlarda ırkçı hakaretler ve beni öldürme tehditleri artınca, ben de radyoyu sonuna kadar açıp işkencecilere sövmeye başladım. Bir ânda radyo yayını kesildi ve işkenceciler radyodan, onlara ettiğim küfürleri yayınladılar. Böylece 2 Mayıs’taki televizyon haberinin bunlar tarafından hazırlandığını anladım.

– Küfürleri sizin sesinizle mi yayınladılar?

– Evet. İşkenceciler, sesi çıkış noktasında bloke edip konuşan insanın ses tonunun aynısından, konuşmaların muhtevâsını kendi istedikleri gibi değiştirerek insanlara aktarabiliyorlardı.

– İşkenceciler, yayın dışında, sizi rahatsız etmek için başka ne yapıyorlardı?

– Vücudumun çeşitli yerlerine lazer ışını yolluyorlardı. Lazer saldırısına ve yayınlara karşı, içimden “Hasbünallahü ve ni’mel vekîl” diyerek nefes alıp veriyordum; bunun çok faydasını gördüm.

– Sizi öldürmeye yönelik bir teşebbüsleri oldu mu?

– Bilinen işkence metodları dışında, öldürmeye yönelik fiilî bir saldırı olmadı. Zaten zihin saldırısı yanında Filistin askısının, falakanın lafı bile olmaz. Beyne falaka çekiyorlar! Lazer saldırısıyla birlikte, ellerimin derisi dökülmeye başladı.

– Vücudunuzda yanma oluyor muydu?

– Yanma yok, ama belimi oynatamıyordum, kamburum çıkmıştı. Beni felç etmek için özellikle omuriliğime saldırıyorlardı; bunu da sonradan öğrendim. Öldüğüme yönelik televizyondan yaptıkları haberden sonra, yayınlarda, “ailene senin öldüğünü söyledik” dediler ve anne-babamın ağlama seslerini verdiler.

– Anne-babanızın sesini mi taklid ediyorlardı?

– Hayır. Anladığım kadarıyla, daha önceden annemle ve babamla yaptığım telefon görüşmelerini kaydetmişler.

“SENİN KİLİT KELİMENİ ÇÖZDÜK”

– Verilen yemeklerde bir tuhaflık hissediyor muydunuz?

– Yok. Yalnız, 4 Mayıs akşamı verilen yemeği yedikten sonra rahatsızlandım ve sabaha kadar uyuyamadım. Tahminimce, yemeğin içine sinir bozucu ilâçlar koymuşlardı. Sabah olunca, uykusuz hâlde, hücrede içimden “Hasbünallahü ve ni’mel vekîl” diyerek volta attım. Bu esnâda bana, “senin kilit kelimeni çözdük!” dediler. Ben, acaba söylerken dudaklarım mı kımıldadı diye düşünürken, onlar, “yok yok, delirdin o… çocuğu!” dediler. Aklımdan geçen düşünceye cevab verdiler! Ben de düşünce yoluyla, “o… çocuğu sizsiniz! Düşüncelerimi konuşma hâline getiriyorsunuz!” dedim. Hücredeki cama doğru yürürken, aklıma bunların rüyalarımı da yönlendirdikleri geldi. Âni bir refleksle yatağı yaktım ve üzerine çıkıp tepinmeye başladım. Hastahâneye gitmek için deli numarası yapıyordum.

– Hastahâneye götürdüler mi?

– Hastahâneye götürmeden önce beni küçük bir odaya aldılar ve dışarıdan getirdikleri dazlaklara, beyzbol sopalarıyla dövdürdüler. Daha sonra da, ellerim arkadan kelepçeli ve yüzüstü vaziyette polis arabasına yatırılarak Lilhagen Hastahânesi’ne götürüldüm. Hastahâneye arka kapıdan soktular ve odada iki kişi vardı.

– Sizi bekliyorlardı

– Evet; bir erkek, bir bayan. Erkeğin elinde yarım bir eldiven vardı. Ensemi ovmaya başladı. Bu sırada polis arabasında olan istihbaratçı, “bunu arabada öldüremedik, burada öldüreceğiz ama, kovanları ne yapacağız?” dedi. Onlara, “hücreme yaptığınız yayınlar çok güzeldi!” dedim. Daha önce hiçbir şekilde onlara yayınlardan bahsetmemiştim. İstihbaratçı, “şimdi yayın var mı?” diye sordu. Ben, “evet, var!” deyince, yarım eldivenli olan adam sırıttı. Odadaki kadın, elindeki beyaz sıvıyı bana uzatarak, “iç!” dedi. “İçmem!” deyince, istihbaratçı silâhını ağzıma sokarak, “içeceksin!” dedi. İçmemekte ısrar ettim. Ölümden korkmadığımı söyledim. “O zaman iğne vururuz!” dediler. İğneden tiksindiğim için, verilen sıvıyı içtim.

– Sıvıyı içince ne oldu?

– Kendimden geçmişim. Gece uyandım. Uyandığımda bir sürü âletin bana bağlı olduğunu gördüm. Odanın içinde bulunan kişilere, “siz kimsiniz?” diye soracağım ama konuşamıyorum. Konuşma kabiliyetimi kaybetmişim. Umursamadım, tekrar uyudum. Sabah uyandığımda odada iki genç vardı. Konuşabiliyordum; “telefon etmek istiyorum” dedim. Kabul etmediler. Hastahânede ne doktor, ne hemşire görmeden beni çıkardılar.

– Yayın devam ediyor muydu?

– Aralıksız yayın devam ediyordu.

– Hastahânede kaç gün kaldınız?

– 2 gün.

ÇOCUK PROGRAMI SUNAN

İŞKENCECİ KADIN

– Gerek hücrede gerek hastahânede olsun, yapılan yayınları duyuyor muydunuz; yoksa…

– Duymak yok. Yayınlar, sanki ben düşünüyormuşum şeklindeydi. Yayınlar direkt beyne veriliyordu. Hastahânede en çok dikkati çeken şey, iki İranlıydı. Tipleri tam Farslı tipiydi. Bir tanesi bana ismimle hitab edip, “niçin yemek yemiyorsun?” dedi. Şimdiye kadar beni kimseyle görüştürmeyenler, niçin İranlılarla görüştürmüşlerdi diye hâlâ düşünüyorum.

– Niçin olduğunu çözemediniz mi?

– Çözemedim. İsveç istihbaratının elemanları beni hastahâneden çıkartıp cezaevine götürürken, daha enteresan bir şey oldu. Arabayla giderken kırmızı ışık yandı. O sırada bisiklete binmiş çarşaflı bir kadın arabaya yaklaştı.

– Bisiklete binmiş çarşaflı bir kadın!

– Evet. Yüzü seçilebiliyordu. İstihbarat elemanlarıyla bir şey konuşup gitti. Daha sonra bu kadını hapishânede gardiyan olarak gördüm!

– Niye böyle bir mizansen hazırlama gereği hissetmiş olabilirler?

– Hem beni hem de daha sonra yaşadıklarımı anlatacağım kişileri, halüsinasyon gördüğüme inandırmak için. Bakınız, bana işkence yapan kadınlardan birisi, İsveç televizyonunun 2. kanalında çocuk programı yapıyordu!

– Kadınlar da mı giriyordu işkenceye?

– Evet! Zihin kontrolü, ekib işi. Zihin kontrolü yapılacak 1 kişi için 20-25 kişilik ekib gerekiyor. Beni camdan aşağı sarkıttılar. Sonra da “öldün!” diyerek tabuta soktular ve bana seyrettirdiler. Camdan sarkıtmadan önce Kur’an-ı Kerîm ve Türk bayrağını getirdiler; üzerlerine işemem için. Kabul etmeyince camdan sarkıttılar. Tüm bunları korkutmak için yapıyorlar. Mevzu tamamen psikolojik. Korkmadınmı, yapılan hakaretlere karşılık verdinmi ve yayınları dinlememeye çalıştınmı, zihin kontrolcüler başarılı olamıyorlar. Allah’a inanacaksın ve O’na teslim oldunmu bunlar başarısız olur. Sevdiğim müzikleri yayınlamalarının sebebi de, yayınları dinlememi sağlamak. Mahkemenin 15 Mayıs’ta olması gerekiyordu. Fakat beni istedikleri şekle sokamayınca, gözaltı süresi uzattılar. 21 Mayıs’ta çıktım mahkemeye.

– 29 Nisan’da gözaltına alınıyorsunuz ve 21 Mayıs’ta mahkemeye çıkartılıyorsunuz; neredeyse bir ay gibi uzun bir süre. Sizi hiç arayan soran olmadı mı veya olmamış mı?

– Beni daha önce uyaran polis dostum, arkadaşlarıma, “… öldürecekler, mahkemeye dilekçe verin!” demiş. Arkadaşlarım da dilekçeyi vermişler. Dilekçe sebebiyle beni infaz edememişler.

– Mahkemede neler yaşadınız?

– Mahkemede de yayın devam etti. Bana kurulan tezgâh orada da sürdü; beraat etmem gerekirken şartlı tahliye edildim. Yaşadıklarımı anlattığım arkadaşım Hasan Hüseyin’in yaptığı araştırma sonucu, İsveç’te bu metodla, Türk, Kürt ve Arab, 15 kişiyi delirttiklerini öğrendim.

HÂLÂ YAYINLAR DEVAM EDİYOR

– Tahliye olduktan sonra da yayın devam etti mi?

– Etti ve hâlâ ediyor!

– Türkiye’de de mi?

– Türkiye’de de… Sizinle görüşmeden iki gün önce, Merter’de lazer saldırısına uğradım. Yanımda olan eşim, korkudan bir saat konuşamadı. Bana gelen bir MİT mensubu, “evine giren çıkan belli değil, çıkar çevrelerine dikkat et; kendini koru!” dedi. Eşim de, “bu adam tek başına, nasıl kendini koruyacak?”…

– Siz ne güne duruyorsunuz…

– Evet…

– MİT ve Emniyet yardımcı olmadı mı?

– Onlardan, “bıraksın bu işleri” diye haber geliyor.

– Niçin bu kadar üzerinizde duruyorlar? İsveç’teki doktor gibi sorarsak, siz kimsiniz?

– İsveç’te bu operasyonu kime yaptıysalar sonuca ulaşmışlar; ben hariç! Serbest kaldıktan sonra yaşadıklarımı İsveç kamuoyuna anlatmaya çalıştım ama olmadı. Beni, “seni buzun altına gönderecekler!” diye uyaran İsveç polisindeki dostum, ağlayarak evime geldi. Bana, “seni oğlum gibi severim. Buradan git, seni öldürecekler!” dedi. Ben de Türkiye’ye döndüm.

– Türkiye’ye döndüğünüzde neler yaşadınız?

– Türkiye’ye gelmeden önce, sağlık kontrolü için Bulgaristan’a gittim. Orada çekilen beyin EEG’sini gören doktor, “sen nasıl yaşıyorsun, nasıl kalb krizi geçirmedin?” diye hayretle sordu. Yaşadıklarımı anlattıktan sonra, doktor beni odadan çıkardı, bana yardımcı olan Bulgar arkadaşıma, “Kim bu adam? Anlattıklarının hepsi doğru. Başımıza ikinci Mehmet Ali Ağca olmasın!” demiş. Türkiye’ye geldiğimde, Bulgaristan’da çektirdiğim EEG ile, annemin tanıdığı bir beyin cerrahına gittik. Doktor, yanındaki asistanla EEG’ye bakıp, “ne kadar sağlıklısın!” dedi; aynı Kemal Sunal’ın filmi gibiydi. Annemin dediğine göre “Türkiye’nin en iyi beyin uzmanı” ama, hiçbir şeyden haberi yok. Bir de Türkiye’de EEG çektireyim dedim ve Amerikan hastahânesine gittim. EEG bölüm şefi Engin Mengü adında bir doktor. Benim EEG’yi çekti. Verdiği raporu onun yanında okuyorum; Bulgar doktorlardan öğrendiklerimle Dr. Mengü’ye, “hocam, raporda beyin hasar görmüş gözüküyor. Bu hasar içeriden mi, yoksa dışarıdan bir müdahaleyle mi olmuş?” diye sorunca, doktorun eli ayağı titremeye başladı. “Burada bir nörolog Nevzat bey var, sen onunla görüş!” dedi. Annemle Nevzat beyi beklerken, elinde siyah bir çantayla geldi. Anneme, “sen dışarıda kal!” dedi. Doktorla ufak bir odaya geçtik. Elindeki çantayı sert bir şekilde masaya vurarak, “kardeşim, bu işin peşini niye bırakmıyorsun, niye uğraşıyorsun?” dedi. Şaşkınlığım geçtikten sonra, “beyefendi, İsveç’te 1 milyon dolarımı kaybettim, onun peşindeyim!” dedim. “İki dakika sonra geliyorum, bekle!” dedi ve odadan çıktı. Odada beklerken annem geldi, “oğlum ne bekliyorsun, muayene bitmiş!” dedi. Anneme, vitamin hapı yazdığı bir reçete vermiş ve “oğlunuz işkence görmüş, onun etkisiyle böyle konuşuyor!” demiş. Zaten Bulgarlar, “Türkiye’ye gitme seni rezil ederler!” demişti.

– Haklılar!

– Hastahâne maceram daha bitmedi! Aynı hastahânede kan tahlili yaptırdım. Sonuçları beklerken, tahlil sonuçlarını değerlendirecek hanım doktora da yaşadıklarımı ve öğrendiklerimi anlatıyordum ki, bana, “bunları bilmek için 5 üniversite bitirmek lâzım!” dedi. Tahlil sonuçlarında, kanımda olması gerekenden 10 kat fazla radyasyon çıktı. Doktor hanım, “anlattıklarınız doğru çıktı. Siz İnsan Hakları Vakfı’na başvurun” dedi.

– Gittiniz mi?

– Gittim ama benimle ilgilenmediler.

– Bilmediklerinden…

– Biliyorlar… Beni vakıfta psikolojik testten geçirdiler. Test sonuçlarına bakan profesör hanım, “sen buradaki herkesten daha zekisin. Sende süper zekâ var. Seni şartlandırmış olmasınlar?” dedi. Ben, “zeki insan şartlandırılmaz!” deyince, “lazerin haberleşmede kullanıldığını biz biliyoruz ama sen bunu Türkiye’de anlatma, yanlış anlarlar” dedi. Ben de, “yanlış anlayan anlasın!” dedim. Bana kimse sahib çıkmadı.

– Son olarak, zihin kontrolünü nasıl tanımlarsınız?

– Zihin kontrolü, “Tıbbî İdam”dır!

 KAYNAK

 Furkan Dergisi, Aralık 2009.

1 Yorum

  1. ankara, yenimahalle, 25 mart mahallesi, karayolları genel müdürlüğü lojmanları bahçesindeki halı saha,
    ankara, yenimahalle, 25 mart mahallesi’nde bulunan ümit kaplan okulu,
    ankara, yenimahalle, 25 mart mahallesi, atakent sitesi, ortadaki blok 5. kat evinin balkonunda üç adet çanak anten bulunan boy durumundan asker kaçağı, akli dengesi yerinde olmayan, ismi fikri ya da fikret olan şahısa ait daire.
    telegram devlet eliyle bu saydığım mekanlardan hedeflerine koydukları belli insanlara 15 senedir uygulanmaktadır.
    ankara, yenimahalle, 25 mart mahallesi, atakent sitesi arkasındaki otomobil park alanına park edilmiş,
    BEYAZ RENKLİ MİNİBÜS 06 RP 494
    BEYAZ OTOMOBİL 06 BGM 973 aracın sahibine aile babası süsü verilmiş. minareyi çalanlar kılıfını hazırlamışlar.
    34 RP 5273, 06 T 1434, 06 AR 7840 PLAKALI OTOMOBİLLER…
    telegramcıların maşalarına ait araçlar ve plakaları.
    bu saydığım mekanlar ve araçlar milli istihbarat teşkilatına bir kaç yüz metre mesafeye konuşlandırılmıştır.
    MEDYADAN TELEGRAM TACİZLERİNE BİZZAT DESTEK VERENLER:
    PELİN ÇİFT, CANSU CANAN ÖZGEN, MÜGE ANLI, FATİH ALTAYLI, DİDEM ARSLAN YILMAZ, OĞUZ HAKSEVER, ACUN ILICALI, AHMET HAKAN COŞKUN, FATMA SİBEL YÜKSEK, ZAHİDE YETİŞ, HASAN ÖZTÜRK, EBRU BAKİ, OYA ÇEBİ, ZEHRA KÜÇÜK, BERFU GÜVEN, GÖKAY OTYAM, ASLI ŞAFAK, SİNAN ENGİN, AHMET ÇAKAR, RASİM OZAN, NAGEHAN ALÇI, SONER YALÇIN…
    telegram ekran destekçisi yelpazesinin genişliği telegram’a destek veren medya yüzlerinin devlet tarafından kullanılmakta olduğunu ortaya koymaktadır. diğer seçenek ise bu vatan hainlerinin cia’e çalışıyor oldukları. ama nedense kimse bu yaratıkları şu ana kadar “enterne etmeyi” düşünmedi.
    bu olayın boyutları van’da ölen değil öldürülen küçük leyla cinayetine kadar uzanır. suçlular gizlenmeyecek ben bunları deşifre etmekten çekineceğim öyle mi?
    bu deccali komplo elinizde ve başka yerlerinizde patlayacak!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz