Victor Hugo ve Bir İdam Mahkûmunun Son Günü

0
998

Yazar: Victor Hugo

Eserin Adı: Bir İdam Mahkûmunun Son Günü

Tercüman: Rino Mehyo

Yayınevi: Bordo Siyah

Yayın Yeri: İstanbul

Yayın Yılı: 2004                

Sayfa Sayısı: 136

VİCTOR HUGO KİMDİR

Victor Marie Hugo, 26 Şubat 1802 tarihinde Fransa’nın Besançon şehrinde dünyaya gelmiştir. Fransız şair, romancı ve oyun yazarıdır. Eserlerinde, dönemin politik ve sosyal sorunlarına, ayrıca sanat akımlarına değinir ve romantik akıma bağlı bir tutum sergilediği görülür.

Hugo’nun çocukluğu, ülkesinde siyasî karmaşıklığın olduğu bir dönemde geçmiştir. Babası subay olduğu için ailesi sık sık değişik şehirlere taşınmıştır. O yüzden Hugo küçük yaşta birçok yer görmüştür.

Hayatında dönüm noktası teşkil eden birtakım hâdiselere gelince:

Liseyi bitirdikten sonra kendini tümüyle edebiyata adayan Hugo, 1824 yılında Fransız romantiklerinin yayın organı olan La Muse Française dergisini kurdu. Cenacle adını taşıyan romantik sanatçılar çevresinin üyesi ve onun odak noktası oldu. 1830-1843 arasında en verimli dönemlerinden birini yaşadı. 

Hugo’nun hayatı, örnek aldığı kişi olan François-René de Chateaubriand ile benzerlik göstermektedir. Chateaubriand gibi Hugo da Romantizmin eksikliklerini gidermeye çalıştı, (genelde bir Cumhuriyet yanlısı olarak) politikaya dâhil oldu ve siyasî görüşleri nedeniyle sürgün edildi.

Fransa’daki 1848 Devrimi dönemindeki olaylar sırasında katolik kral yanlısı eğitime başkaldırıp, cumhuriyetçiliği ve özgür düşünceyi desteklemeye başladı.

1848 Fransa Devrimi’nden sonra parlamento üyeliğine seçildi. III. Napoleon’un hükümet darbesini engellemeye çalıştı, başaramayınca 1851 yılında Belçika’ya kaçmak zorunda kaldı. Fransa’da Cumhuriyet yeniden kurulunca Paris’e döndü. Millî Meclis’e seçildi. Artık Fransa’nın en gözde kişilerinden biriydi. Paris Komünü’nün ezilmesinden sonra komüncülerin bağışlanması için çok uğraştı. Fakat sonuç alamadı. Giderek siyasî ve sosyal hayattan elini eteğini çekti. 

Victor Hugo 22 Mayıs 1885’te, 83 yaşındayken öldü. Hugo ölmeden önce arkasında beş cümle bıraktı: “Fakirlere 50.000 frank bırakıyorum. Mezarlığa onlara mahsus cenaze aracı ile nakledilmek istiyorum. Hiçbir kilisenin benim için âyin yapmasını istemiyorum. Bütün ruhlardan benim için dua etmelerini rica ediyorum. Tanrı’ya inanıyorum.”

Eserleri:

(Şiirleri) Doğulular, Cezalar, Dalıp Gitmeler, Müthiş Fil, Dede Olma Sanatı, Bu Çiçek Senin İçin, Diana, Dilenci, Fransa, Kadına Sitem, Gelin Böceği, Ağlamak İçin Gözden Yaş Mı Akmalı, Sonbahar yaprakları, Asırların Efsanesi, Söylesem Söyleyebilsem Ah Derdimi, Aşk Dilencisi, Aşkımın Aşkı.

(Tiyatro Eserleri) Lucreca Borgia, Ruy Blas, Burgrave’lar, Hernani, Kral Eğleniyor, Mary Tudor.

(Romanları) Sefiller, İzlanda II Hanı, Notre Dame’ın Kamburu, Deniz E, Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, Doksan Üç İhtilâli, Dalıp Gitmeler, Gülen Adam,  Korkunç Yıl, Büyük Baba Olma Sanatı, Düşüncenin Dört Ana Kaynağı, Hürriyet İçinde Tiyatro, Uğursuz Yıllar, Taş Yığını.

ESERİN KONUSU

Eserde “içindekiler” şeklinde müstakil bir bölüm bulunmuyor. Fakat eser metni, yazarın hissettirdiği ana fikre göre Roma rakamlarıyla ayrılmış. Her bir Roma rakamı, yazarın hissettirmeye çalıştığı ana fikre göre, iki-üç sayfalık cümleleri içine alıyor.

I. kısımda; yazar idam mahkûmu olmanın ruhunda yaşattığı tesiri anlatıyor.

II. kısımda; mahkemenin kendisine verdiği bu cezayı açıklarken hissettiklerini ve o psikoloji yüzünden etrafındaki her şeyin kendisinde bıraktığı derin intibadan bahsediyor.

III. kısımda; idam cezasının aslında kayda değecek kadar acı bir süreç olarak algılanmaması gerektiğini düşünmeye başlıyor. Çünkü aslında hepimiz iki saniye sonrasına garantimizin olmadığı bir dünyada yaşıyoruz.

IV. ve V. kısımda; kendisini yerleştirdikleri Fransa’nın Bicêtre hapishanesini tasvir ediyor. Buradaki diğer mahpuslarla, gardiyanlarla olan ilişkisinden bahsediyor.

VI. ve VII. kısımda; infaz ânına kadar duygularını, düşüncelerini ve bu durumun yaşattığı ızdırabı ifade edebileceği en güzel yolun yazı yazmak olabileceğini düşünüyor. Ve neyi, nasıl yazabileceği üzerindeki düşüncelerinden bahsediyor.

VIII. kısımda; yazı yazma hayâlini gerçekleştirmek için infaza dek ne kadar zamanı olduğunu düşünüyor.

IX. kısımda; eserimizin ana kahramanının bir kızı, karısı ve annesi olduğunu öğreniyoruz. Ve kahramanımız kendisinin infazından en fazla kızının etkileneceğinden bahsediyor.

X. kısımda; kahramanımız, bulunduğu hücrenin ayrıntılı tasvirini yapıyor.

XI. ve XII. kısımda; eserimizin kahramanı, hücresindeki duvarlarda daha önceki idam mahkûmlarının yazdıklarını inceliyor. Sonra birkaç isme denk geliyor ve bu isimlerin niçin idama mahkûm olduklarını hatırlıyor. Bunları düşünmek ona bu ızdırabı daha da derin yaşatıyor.

XIII. kısımda; bizzat şahid olduğu, ertesi gün Toulon’a gidecek kürek mahkûmlarını prangaya vurdukları gösteriyi anlatıyor.

XIV. kısımda; revirdeki yatağının yan tarafındaki pencereden kürek mahkûmlarının at arabalarıyla Bicêtre’den uzaklaştığını anlatıyor.

XV. ve XVI. kısımda; af edilme umudunu düşünüyor ve hapishane hayatının renksiz ve kokusuz oluşundan bahsediyor.

XVII. kısımda; kendi özgürlüğünü hayâl ediyor. Ve bunu bütün ayrıntılarıyla okuyucuya hissettiriyor.

XVIII. XIX. ve XX. kısımda; infazın o gün gerçekleşeceği zannına kapılıyor. Hapishane müdürünün kendisini ziyarete gelmesi bu tezinin doğruluk payını kuvvetlendiriyor. Hapishanedeki görevlilerin kendisine olması gerekenden daha iyi davrandıklarından, ancak hapishanenin kendisinde oluşturduğu psikolojiden dolayı sürekli ruhunun sıkıldığından bahsediyor.

XXI. kısımda; hücresine bir rahib geliyor. Rahib kendisine sevecen bir şekilde bazı sorular soruyor. Daha sonra cezaevi müdürüyle birlikte bir mübaşir geliyor. Mübaşir kendisine başsavcının gönderdiği metni okuyor. Başsavcı infazın bugün, Grêve Meydanı’nda gerçekleşeceğini yazmış. Mübaşir yarım saat sonra onu almaya geleceğini söylüyor.

XXII. kısımda; başsavcının tutanakta istediği gibi Bicetre’den, Conciergerie’ye götürülen kahramanımız yol boyunca yaşadıklarını, mübaşir ile aralarında geçen diyalogları ve hissettiği duyguları anlatıyor.

XXIII. kısımda; Conciergerie’ye getirilen kahramanımız burada kendisi gibi bir idam mahkûmuyla tanışıyor. Onun kendi ağzından dinlediği hayat hikâyesinden çok etkileniyor.

XXIV. ve XXV. kısımda; ölümün duygularını nasıl bu denli etkilediğini düşünüyor. Kendisini yerleştirdikleri hücreden bahsediyor. Ayrıca onlardan yazı yazmak için bir masa, bir iskemle ve gereken malzemeleri istiyor.

XXVI. kısımda; kahramanımız üç yaşındaki kızı Marie’ye olan hasretini anlatıyor. Birkaç saat sonra ölmüş olacağını ve bu durumun en çok Marie’nin hayatını etkileyeceğinden bahsediyor.

XXVII. kısımda; ölümün bilinmezliğinin verdiği acıdan bahsediyor.

XXVIII. kısımda; daha önce şahid olduğu, bir idam mahkûmunun infaz edileceği ânın görüntülerini hatırlıyor.

XXIX. kısımda; idam mahkûmluğunu, kürek mahkûmluğuna kesin bir biçimde tercih ederken, o ânda bunun tam tersini istediğinden bahsediyor.

XXX. kısımda; hücresine kendisine bir takım dinî bilgiler anlatmak ve biraz teselli vermek amacıyla görevlendirilen bir rahib geliyor. Bu kısımda rahibin fizyolojik ve psikolojik görüntüsünden bahsediyor.

XXXI. kısımda; bu sefer hücresine bir mimar yardımcısı olabileceğini düşündüğü bir görevli geliyor. Ve duvardaki taşları ölçüyor. Birkaç ay sonra hücrenin çok güzel olacağından bahsediyor. Kahramanımız birkaç ay sonra çoktan ölmüş biri olacağını düşünüyor.

XXXII. kısımda; kahramanımız yaşadığı biraz komik bir olaydan bahsediyor. Yeni gelen jandarma ondan piyangoda sayıları tutturmak için yardım istiyor. Ve aralarında geçen trajikomik bir diyaloğu paylaşıyor.

XXXIII. kısımda; kahramanız ömrü boyunca unutmadığı gençlik yıllarına ait bir hatırasını gözünde canlandırarak, bir ânlık mutluluk yaşamaya çalışıyor.

XXXIV. ve XXXV. kısımda; ölüme bu kadar yaklaşan birisi olarak nefes aldığı son saatlerde bu kelimeyi bütün harfleriyle hissediyor. Ve bu kısımda kahramanımızın idam mahkûmluğu cezasına çarptırılmasının sebebi olan suçun bir cinayet olduğunu anlıyoruz. Bununla birlikte, kahramanımız, asla kötü biri olmadığını, sefil yasaların bu duruma sebeb olduğunu söylüyor.

XXXVI. kısımda; çocukluğunda bir kilisenin çanını görmeye gittiğini hatırlıyor. Ve o ândaki durumunun o gün yaşadıklarından farklı olmadığından bahsediyor.

XXXVII. kısımda; belediye sarayının kendisine hissettirdiği soğuk tarafı tasvir ediyor.

XXXVIII. ve XXXIX. kısımda; infaz edileceği âna çok az bir süre kalmış ve bu ânda hissettiği ızdırabı anlatmaya çalışıyor. Bu ızdırab, ölümü bu denli hissetmek, sadece ruhunu değil, fizyolojisini de çok etkiliyor. Diğer insanların bu durumu asla anlayamayacağını ve anlamaya çalışmadığını söylüyor.

XL. kısımda; bu durumu sadece isminin yedi harfini bir kâğıdın altına yazarak değiştirebilecek olan kralı düşünüyor. Kralın o ânki hâliyle kendi hâlini karşılaştırıyor.

XLI. kısımda; bu defada ölümden sonrasını düşünüyor. Ölüm sonrasında ruhunda neleri hissedeceğini hayâl ediyor. 

XLII. kısımda; kısa bir süre için yatağına uzandığında uykuya dalıyor ve çok ilginç bir rüyâ görüyor. İşte bu kısımda da bütün ayrıntısıyla rüyâsını anlatıyor. Uyandığında papaz kendisine kızının yan odada onu beklediğini söylüyor ve kahramanımız bu habere çok seviniyor.

XLIII. kısımda; kızını yanına getiriyorlar. Onu seviyor, kucaklıyor, öpüyor. Bütün çabalarına rağmen küçük Marie kendisinin babası olduğunu hatırlamıyor. Babasının öldüğünü söylüyor. Bu durum kahramanımıza çok acı veriyor ve kızını dadısına teslim edip, gitmelerini istiyor.

XLIV. kısımda; kendisini ölüme ve ölüm ânına eşlik edecek her şeye hazırlaması için bir saatlik zamanı kaldığını düşünüyor.

XLV. kısımda; infaz ânında kendisini izlemeye gelecek olan halkın da bir gün kendisiyle aynı kaderi paylaşacaklarını, er veya geç bu duruma geleceklerini düşünüyor.

XLVI. kısımda; tekrar kızını hatırlıyor ve bir gün büyüdüğünde babasını ve yaşadığı acıları kendi cümleleriyle öğrenmesi için ona bir şeyler yazması gerektiğini düşünüyor.

XLVIII. kısımda; altı haftadır ızdırabını yaşadığı infaz ânı geliyor. Ve görevlilerle birlikte meydana çıkarılıyor. Büyük bir kalabalığın kendisinin ölümüne şahidlik etmek için orada bulunduğunu görüyor.

XLIX. kısımda; infaz yerindeki hâkimin kendisini bağışlaması için çaresizce af diliyor.

ESERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Dünya çapında bir yazar olan Victor Hugo, birçok edebî türde eserler vermiştir. “Bir İdam Mahkûmunun Son Günü” isimli romanı, psikolojik tasvir gücünü bütün incelikleriyle görebileceğimiz bir eser. Günlük hayatta kolayca yazıp konuşabildiğimiz ölüm kelimesini, okuyucularına tüm harfleriyle hissettiriyor. Giyotin ile infaz cezasına çarptırılan bir suçlunun yaşadığı çaresizlik ve umutsuzluk hissi ele alınıyor. Eserdeki olay, 1829 yılının Fransa’sında gerçekleşiyor. 1789 yılında gerçekleşen Fransız İhtilâli’nin yaydığı düşünceler eserde farkediliyor. Bu devrimi incelediğimizde, ortaya çıkardığı özgürlük ve eşitlik anlayışıyla tüm insanlığı etkilediğini görebiliriz. Bunun yanı sıra, birçok kanlı olay da görüyoruz. Aldığı baş sayısı, yaşattığı korkunç acılar ve idam aracı olan giyotin… İşte roman böyle bir dönemde bir sefil idam mahkûmunun altı haftalık hapishane sürecini anlatıyor. Eserin ikinci basımının önsözünde yazar, bu eseri, ölüm cezasına tepki göstermek için yazdığını açıkça belirtiyor. İnsana has bir özellik olan merhamet duygusunu hissettirmeye çalışıyor. Toplumu oluşturan insanların vicdanına dikkat çekiyor. Eserin bizce net olarak görülen tarafları bunlar. Bir de eserde fazla dile getirilmeyen bir mesele daha var sanki. Yazarımız tam olarak içinde bulunduğu düzenden rahatsız. Yasaların adaletli olmadığını düşünüyor. Bu düzen böyle devam ederse diğer insanların da er veya geç kendi durumuna düşeceğini söylüyor. Bu durum, bana Büyük Doğu Mimarı Üstad Necib Fazıl’ın “Reis Bey” isimli piyesini hatırlatıyor. Bu piyeste de, yasaların içtimaî olarak oluşturulmadığı için adaletli sonuçlar doğuramayacağı tezi isbatlanıyor. Piyeste geçen bu durumla alâkalı bir cümleyi paylaşmak isterim. “Sen kaplanı yetiştir, besle. Sonra pençe atıyor diye kement at, ipe çek. Yazıktır kaplana, günahtır kaplana.”

ESERDEN FRAGMANLAR

– «Benimle ilgili hükmün açıklandığı ândan itibaren uzun bir ömür sürmeyi ümit eden kim bilir kaç kişi hayatını kaybetmiştir! Grêve Meydanı’nda idam edileceğim günü beklerken, genç olan, özgür ve sağlıklı olan, benden önce kaç kişi hayatını kaybetmiştir kim bilir! Şu ânda bile istediklerini yapabilen, açık havada özgürce dolaşıp soluk alan nice insan benden önce bu dünyadan göçüp gidecek!»  (s. 38)

– «Niçin olmasın? Etrafımdaki her şey hareketsiz ve suskun olsa da kopan bir fırtına, bir savaş, bir trajedi yok muydu? Ruhumu çevreleyen bu takıntı, günün her saatinde her ânında, farklı şekillerde; infaz ânı yaklaştıkça daha da iğrenç ve kanlı bir biçimde karşıma gelmiyor mu? Yaşadığım bu terk edilmişlik ortamında, duyduğum şiddetli ve bilinmeyen duyguları kendime anlatmayı niçin denemeyeyim? Şüphesiz söyleyeceğim çok şey var ve hayatım, ne kadar kısa olursa olsun, yaşadığım bu saatten, yaşayacağım son dakikaya kadar onu dolduracak endişeler, korkular ve ızdırablarda kalemimi aşındıracak, mürekkep hokkasını bitirecek değerde bir şeyler bulunacaktır.»  (s. 42)

– «Ve ben öldükten sonra oğulsuz, eşsiz ve babasız kalacak üç kadın; üç değişik tür yetim, yasaların yarattığı üç dul olacak.»  (s. 46)

– «Conciergerie’nin avlusuna girdiğimiz zaman sarayın saati sekiz buçuğu vuruyordu. Karanlık görünümlü küçük kilisenin, büyük merdivenlerin ve avluya bakan pencerelerin kederli havası beni ürkütmüştü. Araba durduğu ân kalbim duracak kadar hızlı atmaya başladı.»  (s. 86)

– «Hayır, ne kadar alçalırsam alçalayım; asla bir dinsiz değilim ve Tanrı şahidimdir ki, ona inanıyorum. Peki, o hâlde bu yaşlı adam ne söyledi bana? Sözlerinde beni etkileyecek, duygulandıracak, ağlatacak, ruhumda kasırgalar kopartacak, onun yüreğinden bana akacak ve ondan bana yansıyacak hiçbir şey yoktu. Aksine, söyledikleri belirsiz, çok genel, her olay ve her insan karşısında söylenebilecek cümlelerdi. Bunlar, insanı yürekten etkilemesi gerekirken ağdalı; basit olması gerekirken anlamlı kelimelerden oluşuyordu; tıpkı bir tür hissî vaaz veya ruhanî bir ağıt. Bir de aralarına serpiştirilmiş birkaç Latince sözcük…» (s. 100-101)

– «Bir gün gelip insanlar şayet benim bu hikâyemi okurlarsa, birçok masum ve mutlu onca yıldan sonra bir cinayet ile başlayıp bir idamla sonuçlanan bu korkunç senenin yaşandığına inanmak istemeyecekler ve hikâyemin eksik kaldığını sanacaklar. Buna rağmen, ey sefil yasalar, sefil insanlar, ben asla kötü biri olmadım!» (s. 111)

– «Öyle hissediyorum ki gözlerimin kapandığı ânda, ruhumun büyük bir aydınlık içinde ebediyen yuvarlanacağı ışık uçurumları göreceğim. Gökyüzü kendi varlığıyla aydınlanmış gibi olacak, oradaki yıldızlar âdeta karanlık lekeler gibi duracaklar ve yaşayan varlıkların gözlerinde kül rengi kadife üstünde altun pullara değil de, altun bir çarşaf üzerindeki siyah noktalara benzeyecekler.» (s. 116)

– «Bütün bu halk ellerini çırpacak. Alkışlayacak. Ve bir idamı seyretmek için neşeyle koşuşan, bu özgür ve bilinmeyen zindanlar içinde, alanı dolduracak bu kalabalıkta er veya geç sepete düşecek başımla aynı kaderi paylaşacak birçok kafa olacak. Şimdi benim için oraya gelen, bir gün kendisi için de gelecek.» (s. 125-126)


KAYNAKLAR

Victor Hugo, BİR İDAM MAHKÛMUNUN SON GÜNÜ, Tercüme: Rina Mehyo, Bordo Siyah, İstanbul, 2004

http://www.hiperkitap.com/ekitap/ShowBookDetail.do?id=BOOK2013150200000000001895   (22.10.2015)

https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Victor_Hugo   (25.10.2015)

http://www.antoloji.com/victor-hugo/hayati   (25.10.2015)

http://atalante86.blogspot.com.tr/2012/03/bir-idam-mahkumunun-son-gunu.html?m=1   (29.10.2015)

http://www.neokur.com/kitap/146811/bir-idam-mahkumunun-son-gunu                 (29.10.2015)

https://www.youtube.com/watch?v=L7OklUH6FQw  (29.10.2015)

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz