Zihin Kontrolü, Sinirbilim ve Biyoelektromanyetizma

0
446

Zihin Kontrolü, Sinirbilim ve Biyoelektromanyetizma – Cheryl Welsh

 (İngilizceden Tercüme: YUSUF PAZAR)

MÜTERCİMİN TAKDİMİ

Bu yazı, uzaktan elektromanyetik zihin-beden kontrolü ve yönlendirmesi olarak bilinen TELEGRAM’a karşı dünya çapında bir kampanya yürüten ABD merkezli Mind Justice adlı insan hakları organizasyonunun başkanı ve kendisi de bir Telegram mağduru olan hukukçu Cheryl Welsh’in, bir dönem NASA ve Amerikan silâh laboratuvarlarında da çalışan meşhur fizikçi Prof. Dr. Elizabeth Rauscher ile yaptığı görüşmeye binaen yayınladığı “Zamanının Ötesinde Bir Fizikçi: Elizabeth Rauscher” başlıklı makalenin tercümesi olup, İngilizce orijinali, http://mindjustice.org/rauscher.html internet adresindedir.

Metinde geçen birtakım teknik tâbirlerin anlaşılmasına katkıda bulunmak üzere, açık kaynaklardan yararlanarak hazırladığımız mini sözlüğe dileyen okuyucularımız başvurabilirler:

AKSON: Sinir uyarımlarını sinir hücrelerinden ileriye uzatmaya yarayan, sinir hücrelerinin uzantılarından en belirli ve uzun olanı.

ANALOG-DİJİTAL DALGALAR: Tabiattaki ses yahud ışık analog yapıdadır, bu dalgayı kesintisiz bir grafiğe dökebilir, bir ortama aynen “kazıyabilir” ve okuyucuyu üzerinden geçirince aynı titreşimi (sesi veya görüntüyü) tekrar elde edebiliriz. Dijital (sayısal) teknolojide, analog dalganın akışkan formu belirli bir çözünürlükteki basamaklara dönüştürülür. Analog teknolojinin sunduğu sadakat avantajı, kesintisiz bir dalga yığını içinde istenilen noktaya ulaşmanın imkânsızlığı ve tabiî dalganın üzerinde işlem yapmanın zorluğu ile gölgelenir. Dijital teknoloji, teorik olarak asla orijinal dalganın kalitesine erişemez  ancak her basamağın adresi ve “sayısal” değeri belli olduğu için, sınırsız işlem imkânı sağlar. Ancak bu arada canlıların beyni de (sadece insanınki değil, hepsininki) analog verileri anlamadığımız bir şekilde depolayan ve inanılmaz bilgi yığınlarını dijital teknolojiyle henüz ulaşılamayacak süratlerde işleyen bir yapıdır. Bu da belki geleceğin tek başına dijital teknolojide değil, organik “bilgi” sayar olarak adlandırabileceğimiz beynin işleme metodunun doğru anlaşılması üzerine geliştirilecek yepyeni ve farklı bir analog anlayışta, belki de analog teknolojiyle dijital teknolojinin en iyi yönlerinin henüz hayâl edemediğimiz bir şekilde kaynaştırılmasında yatmakta olduğunu gösteriyor olabilir.

DENDRİT: Diğer adıyla dendritum. Bunlar sinir hücre gövdesinden nörona göre bir veya daha fazla lif hâlinde çıkan, kısa uzantılardır. Aksonların aksine özel kılıfları (miyelin) yoktur.

fMRI: Tıbta kullanılan bir göröntüleme cihazı olan manyetik rezonans’in kısaltmasıdır. Çalışma mantığı: İnsan bedeni yüksek şiddette bir sabit manyetik alanın içine sokulur, böylece serbest iyonların hepsi manyetik alan yönüne göre döner. Sonra ikinci bir manyetik alan ilk sabit manyetik alana dik uygulanır ve serbest iyonlar bileşke yönde dönerler. Sonra ikinci manyetik alan kesilince iyonlar eski pozisyonlarına dönmek icin kuantum paketçikleri yayarlar. Geri dönme süreleri ise içinde bulundukları dokudaki serbestliklerine gore değişir (genelde etken faktör dokunun yumuşaklığıdır). Bu paketçikler alınarak fft’den geçirilir ve resim oluşturulur. Bu yöntemle herhangi bir dokudan kesit görüntü alınabilir.

GLİA: a) Nöronların etrafını sarar ve onlara destek görevi görür. b) Nöronlara yeterli besin ve oksijeni ulaştırır. c) Nöronları birbirlerinden izole eder. d) Patojenleri ve ölü nöronları ortadan kaldırır. Uzun yıllar nöroglial hücrelerin nöral nakilde rol almadığı düşünülmekteydi, fakat son yıllarda bu iddia güvenilirliğini kaybetmiş ve nöral nakli düzenlediğine dair bazı ipuçları yakalanmıştır. Fakat mekanizması henüz aydınlatılamamıştır.

KORTEKS: Beyin kabuğu, zarı. Beyin iki yarım küreden oluşur, bu yarım küreler gri bir madde ile kaplıdır. İşte bu gri maddenin adı kortekstir. İnsan davranışlarını kontrol eder. Algılama, şuurlu davranışlar, öğrenme, hatırlama, düşünme gibi fonksiyonları ifâ eder.

NÖRON: Tüm duygular, düşünceler ve eylemler, bir nörondan diğerine aktarılan elektrikî ve kimyevî sinyallerle ortaya çıkar. Bu nöronlar, hareket etmek, duymak, görmek, tad ve koku almak, hissetmek ve düşünmek vs sağlamak üzere sürekli sinyaller taşırlar.

SİNAPS: İki sinir hücresinin birbirleriyle kimyevî olarak haberleşebilmeleri için, akson, dendrit yahud hücre gövdelerinin birbirlerine alabildiğine yaklaşmaları suretiyle husule gelen yapı. Sadece bir nöronun yaptığı ortalama sinaps sayısı 200.000 olarak hesablanmıştır.

YAZARIN TAKDİMİ

Rauscher’le gerçekleştirilen görüşme, kendisinin EMR (elektromanyetik radyasyon) yoluyla zihin kontrolü meselesinin ilmî geçmişine yönelik bakışını ihtivâ etmektedir. Dikkat edilmesi gereken bir nokta olarak, Rauscher, elektromanyetik radyasyonun (EMR), genel kabul görmüş düşüncenin aksine, insan üzerinde hem davranış bakımından hem de biyolojik etkileri olduğunu söylüyor ve buna nasıl ikna olduğunu açıklıyor. Rauscher, ayrıca, gizli EMR silâhları üzerinde de mülâhazalarda bulunuyor ve kendi biyoelektromanyetik çalışmalarına ABD hükümetinin nasıl engel olduğundan bahsediyor.

Biyoelektrik veya şu ânda bilinen şekliyle biyoelektromanyetizma, yaşayan organizmalar tarafından üretilen elektromanyetik güçler ve dış elektromanyetik güç ve alanların, yaşayan organizmalar üzerindeki etkilerini inceleyen bir bilim dalıdır. [1] Yine biyoelektromanyetizma, bazı EMR silâhlarının ilmî temelini teşkil eder.

1980’lerde Rauscher, “görmeyle ilgili sisteme girmeden zihinde basit görüntülerin oluşturulabildiğini” gösteren bir zihin kontrol deneyini yönetti. [2] Biyoelektromanyetizma araştırmalarından dolayı iki kez Nobel’e aday gösterilen Dr. Robert Becker [3], Rauscher’in deneyini “görmeyle ilgili sistemin nasıl çalıştığını anlamaya yönelik çok önemli bir adım” olarak niteledi ve çok güçlü bir silâha dönüşme potansiyeli ihtivâ ettiğini belirtti.

Günümüzün bazı temel sinirbilim araştırmalarını Rauscher’in deneyi doğrultusunda değerlendirirsek, çok güçlü ve gizli zihin kontrol silâhlarının ilmî temelleri ortaya çıkar. Meselâ, sinirbilimciler beyin dalgaları üzerinde çalışıyorlar ve şunu ifâde ediyorlar “gördüğümüz şeyi doğrudan görüntü hâline getirecek bir yolumuz var… Bu, diğerlerinin neyi düşünüp neyi hayâl ettiğini görebilme ihtimalini arttırıyor. Henüz bu noktada değiliz ancak bu yöne doğru ilerliyoruz.” [4] Bu silâhlar sinirbilim araştırmalarına bağlı olarak geliştirilebilir mi? Çoğu sinirbilimci bu fikri dışlıyor.

Buna karşılık önde gelen ahlâkçılar, Soğuk Savaş boyunca zihin kontrol silâhları olarak adlandırılan bu “nörosilâhların” ahlâkîliği üzerinde kamuoyunda tartışmaların yapılması gerektiğini söylüyorlar. [5] Nörosilâhlar, insan beynini ve sinir sistemini hedefleyen silâhlardır. [6] Sinirbilimciler, gelişmiş nörosilâhların insan zihnini okuyabildiği veya düşmanı uzaktan hedefleyebildiği fikrinin bir gün ilmî olarak mümkün olabilse bile henüz bir bilim kurgu olduğunu düşünüyorlar. “Tam mânâsıyla bir zihin okuma ve kontrolüne ulaşabilmek için sinirbilimciler, algıya, hafızaya, duygulara ve kararlara dönüşen yazılım ve kurallar bütününe hükmetmek zorundalar”. [7] Oysa Rauscher’in çalışmaları gösteriyor ki, sinirbilimin bir alanı olan biyoelektromanyetizma, insan beyninin nasıl çalıştığını çözmekte önemli bir rol oynayabilir. Birçok sinirbilimci, biyoelektromanyetizmadan ya tamamen habersiz veyahud da öneminin farkında değil. Aynı şekilde, Rauscher’in zihin kontrol deneyine yakından baktığımızda, yine biyoelektromanyetizmanın tarihini ve gizli EMR silâhları araştırmalarını değerlendirdiğimizde, uzaktan uygulanan ileri EMR nörosilâhlarının geliştirilmesinin zaten mümkün olduğu görülüyor.

PROF. DR. ELİZABETH RAUSCHER KİMDİR?

1970’lerde, hidrojen bombasının babası fizikçi Edward Teller ile birlikte yürüttüğü kozmosla ilgili araştırmaları için güvenlik izin belgesine sahib olan Rauscher, Yıldız Savaşları projesinde çalışmayı reddetti ve bugünlerde insan sağlığı üzerine biyoelektromanyetik temel üzerine kurulu tıbbî cihazlar geliştiriyor.

2011’de, MIT profesörü David Kaiser, “Hippiler Fiziği Nasıl Kurtardı: Bilim, Karşı Kültür ve Kuantum Dirilişi” [8] adlı kitabını yazdı. Scientific American, New York Times ve diğer büyük haber kaynakları, Berkeley’de lisans üstü akademik eğitim gören Rauscher ve Weissman’ın anlatıldığı bu etkileyici kitabla ilgili değerlendirmeler yazdılar.

Rauscher ve Weissmann, 1975’de Temel Fizik Grubu (Fundamental Fysiks Group) adı altında haftalık ve gayri resmî bir tartışma grubu kurmuştu. Kuantum mekaniğinin öncüleri olan Werner Heisenberg, Albert Einstein, Wolfgang Pauli, Niels Bohr ve Erwin Schrödinger hayatları boyunca sürekli bir tartışma içerisinde olmalarına rağmen, klasik fizik eğitiminde tartışma grubları yoktu. Rauscher, zamanının ötesinde bir insandı, örneğin grubun katılımcılarının hepsi erkekti ve ileride belirtileceği üzere 1980’lerdeki zihin kontrol deneyi, bugünün nöroloji biliminin öncülüğünü yapacaktı.

1970’lerde Kaliforniyalılar (California Üniversitesi’ndeki araştırmacılar) halüsinatif ilaçlar, parapsikoloji, telekinezi, uzaydaki hayat formlarıyla irtibat gibi popüler konuları tartışıyordu. Grub üyeleri, diğer birçok meslektaşlarının aksine, birçok konuyu büyük bir açık fikirlilikle ele aldı. Grub, kuantum teorisinin iyi bilinen bir özelliği olan “mekânsızlık” veya “içiçelik”le ilgileniyordu. Bu teori, iki parçacığın, ayrılsalar bile, birbirlerini hâlâ etkilediğini öne sürüyordu. Bu fenomen 1930’larda keşfedildiğinde Einstein bundan çok hoşlanmadı ve buna “uzaktan tekinsiz hareketler” adını verdi. Neyse ki, kuantum teorisi, Prof. David Kaiser’in 2011’de Brian Green ile birlikte yaptığı “Kozmosun Yapısı” çalışması kuantum fiziğinin bu yönünü açıkladığında, kamuoyunda daha anlaşılır hâle geldi.

Grub, kuantum enformatik bilimine de katkıda bulundu ve hem bankacılar hem de politikacılar için en gizli bilgilerini şifreleyebilecekleri bir dünyayı mümkün kıldılar. Grub ve diğer birkaç tecrid edilmiş fizikçi, bilgi, haberleşme, hesablama ve benzeri günümüz dünyasının çözümü zor konularına da ciddi katkılar yaptılar.

Rauscher’in zihin kontrol deneyi, kuantum fiziğine değil biyoelektromanyetizmaya dayanıyor. Bir teorik fizikçi olan Freeman Dyson, zihin okumanın gelecekte kuantum fiziğini gerektirmeyeceğini belirtiyor: “Gizli ilimler ve uzaktan tekinsiz hareketlerle uyarılan eski telepati, yerini fizikî temellere dayanan sıradan bir telepatiye bırakacak”. [9] Dyson, beynin detaylı bir analizinin veya kontrolünün 21. yüzyıl bitmeden gerçekleşeceği öngörüsünde de bulunuyor. Bunu gerçekleştirmek için de iki yeni araca ihtiyaç duyuluyor; öncelikle nöral sinyallerin radyo sinyallerine çevrilmesi ve bunun tersi, sonrasında mikroskobik mikrodalga gönderici ve alıcılarının beynin içine yerleştirilmesi. [10] Rauscher’in deneyi ise bu yönde daha ileri bir adımdı. Rauscher, EMR manyetik sinyallerini CNN muhabirinin beynine mikrodalga iletici ve alıcıları olmadan gönderdi ve böylelikle beyne herhangi bir implant yerleştirmeden EMR’ın doğrudan beyinle irtibatı konusunda ilmî bir delil sağladı.

Rauscher, otoriteyi sorgulayan, alışılagelmişin ötesinde sorular soran ve beyin biliminde derinleşen ufuk açıcı bir kariyere sahibtir. Rauscher’le görüşme, onun olağanüstü hayatını, zekâsını ve sarsılmaz insanlığını yansıtmaktadır. Sonraki bölümler, işte bu görüşmenin arka plânında yatan bilgileri tartışacaktır.

RAUSCHER’İN ZİHİN KONTROL DENEYİ

1985’te bir CNN haberi, Rauscher ve eşi Dr. William Van Bise’nin bir zihin kontrol deneyine sahne oldu. [11] Rauscher ve Van Bise, muhabir Chuck DeCaro’nun beynine manyetik sinyaller gönderdiler. DeCaro’nun gözleri bağlıydı ve kulakları tamamen kapatılmıştı, araç olarak da “görüntülü” halüsinasyonlar meydana getiren, özel fakat çok zayıf manyetik sinyaller üretebilen bazı Sovyet ekipmanları kullanıldı. Manyetik sinyaller DeCaro’ya yönlendirildiğinde, “şimdi bir parabol geçti… Geçtikçe şekil değiştiren dalga formlarını görebiliyorum” şeklinde konuşuyordu. DeCaro üzerindeki deney başarılıydı ve uzaktan uygulanan zihin kontrol cihazlarının ilmî olarak mümkün olabileceğini gösteriyordu. Van Bise, deney sonrası “bütün şehri etki altına alabileceğim bir cihazı üç hafta içerisinde toparlayabilirim” şeklinde bir yorum yaptı. Rauscher, 2011 yılında gerçekleşen görüşmede, Van Bise’nin bunu ne mânâda söylediğini de açıklıyor.

Sözkonusu CNN programına, daha önce bahsi geçen Dr. Becker da katılmıştı. Becker, uçuş sırasında savaş pilotları üzerinde kullanılması hâlinde, Rauscher deneyinin çok güçlü bir silâh olabileceğini belirtiyordu. Becker’in yazdığı şudur:

– “Bilim, görme sistemini çok doğru olmayan, basitleştirilmiş terimlerle “açıklıyor”. Işık fotonları, dış dünyanın bir görüntüsünün oluştuğu retina üzerinde odaklanır. Bu görüntü “model [pattern]”i optik sinirlerde uyarımlara çevrilir ve nihayet beynin arkasındaki optik kortekste benzer bir model olarak ifadelendirilir. Bu, daha çok bir bilgisayarın ekranda grafik bir görüntü oluşturmak için kullandığı sürece benziyor. Bu durum, grafik görüntünün tek tek birçok noktanın özel bir biçimde bir araya gelmesiyle oluştuğu şeklinde ifade ediliyor. Ne kadar çok ve birbirine yakın nokta olursa, görüntü de o derece gerçeğe yakın oluyor. Buna “görüntü dijitalleştirmesi” deniyor.

Eğer işler bu kadar basit olsaydı, optik korteksi elektrodlar yardımıyla, meselâ A harfi şeklinde, uyarabilirdik. Uyarılan kişi de A harfinin görüntülü imajını algılayardı. İşin aslı şu ki A harfi bile bu şekilde algılanamaz; kişi sadece bir ışık duyusunu bize bildirecektir. Bizler böyle bir görüntünün beyinde bir yerlerde, meselâ “zihnin bilgisayar ekranı”nda ortaya çıkmasını bekliyoruz. Ancak böyle bir ekran bulunamadı. Belki de sebebi, bunun sadece şuur seviyesinde var olması, fizikî beyinde böyle bir şeyin mevcud olmamasıdır.

Görme sisteminden geçmeksizin şuurlu zihin üzerinde bazı basit görüntüler oluşturabilen tecrübî bir çalışma biliyorum. Bu teknik, bir fizikçi olan Dr. Elizabeth Rauscher ve mühendis eşi William Van Bise tarafından bulundu. Bu teknikte, her biri diğerinden çok az farklı frekanslarda titreşen iki tel bobinin ürettiği ve muhatab kişinin kafasında kesişecek şekilde yönlendirilen manyetik alanlar kullanılıyor.

Farklı frekanslardaki iki değişik elektromanyetik enerji ışını [beam] bir yerlerde kesişince, bu kez üçüncü bir frekans oluşuyor. Bu frekans, orijinal iki frekans arasındaki farktır ki, “fark” veya “beat” frekansı olarak adlandırılır. Örneğin eğer bir ışın 100 kHz frekans ve diğeri de 99.99 kHz frekansa sahibse, aralarındaki fark 0.01 kHz veya 10 Hz olur. Bu, orijinal ileticilerden uzakta, küçük bir hacim dahilinde çok küçük frekanslar (ELF) üretebilmek için çok yararlı bir tekniktir. Van Bise ve Rauscher’in deneyinde fark frekansları her zaman ELF seviyesindeydi. Sözkonusu hâdisenin içinde gerçekleştiği hacmin büyüklüğü [size], iki ışının çapıyla orantılıdır.

Van Bise ve Rauscher’in gözü kapalı muhatabları, bobinlerin birindeki frekansın değiştirilmesiyle farklılaşabilen daireler, elipsler, üçgenler gibi basit şekiller “gördü”. Bobinler, kobayın kafasından 1 metre kadar uzaklıktaydı. Bobinlerden kaynaklanan manyetik alanın gücü o kadar küçüktü ki, beyinde hiçbir elektrik akımı oluşmadı ve elektronik kontrol mekanizması da diğer odadaydı.

Bu teknik, bizim bildiğimiz şekliyle bütün görme sistemini es geçmiş, bypass etmiş görünüyor. Çünkü organik beyinle görüntülü imajların şuurlu algılanışı arasındaki bir alana, bir “arayüz”e doğrudan etki etti. Bu varsayım kısmen bile doğru olsa, şuurlu algı seviyesinin dijital veya sinir-uyarımı sistemine dayandığı fikrini yüksek derecede geçersiz kılar. Bu teknik beynin herhangi bir alanında sinir uyarımları oluşturamazdı muhtemelen, çünkü alan güçleri çok düşüktü ve ELF frekansı bu çeşit bir uyarı üretemezdi. Muhtemeldir ki, bu kadar düşük güçlü, düşük frekanslı manyetik alanlara olan hassasiyet, yarı iletken doğru akım unsurlarının varlığını gerektirir.” [12]

Becker, Rauscher’in deneyinin klasik sinirbilim düşüncesini kökünden sarsan bir fikir olduğunu söyledi:

– “Şuurlu algı seviyesinin dijital veya sinir-uyarımı temelli olma durumu pek mümkün gözükmemektedir”.

Becker’in görme sistemi hakkındaki varsayımları, II. Dünya Savaşı öncesi yapılan sinirbilim araştırmalarına dayanmaktaydı. Dahası, sonraki sinirbilim araştırmaları, Becker’in varsayımlarını ve Rauscher’in deneyi hakkındaki radikal fikri daha da ileri plâna taşıdı. Bir sonraki bölüm, Rauscher’in deneyini çığır açıcı sinirbilim ile karşılaştırıyor; aynı şekilde, klasik sinirbilimin nasıl olup da önemli bir sinirbilim alanını -biyoelektromanyetizma- gözden kaçırdığını ve Rauscher’in deneyiyle ortaya çıkan radikal fikrin isbatlandığını gösteriyor.

RAUSCHER’İN DENEYİ VE ÇIĞIR AÇICI SİNİRBİLİM

Becker’in bahsettiği “görüntü dijitalleştirmesi” hâdisesi, ABD Başkanı Obama’nın 2011’de düzenlediği Biyoetik Komisyonu’nda bugünkü sinirbilim hakkında konuşan Dr. Bruce Rosen tarafından açıklanmıştır. [13]

Hızlıca bahsetmek istediğim diğer nokta, fMRI’dır. Fonksiyonel beyin görüntülemesi yaklaşık 20 sene önce başladı ve o günden sonra çok ciddi yol kat etti. Mevcud teknolojinin durumu hakkında size sadece bir örnek vermek istiyorum. Meselâ, diyelim ki görüntülü imajların ilk olarak işlendiği beyin bölgeniz olan görme korteksiyle, gözünüzün arkasındaki retina arasında, retinanın gördüğü şey arasında doğrudan bir bağ olduğunu biliyoruz.

Diyelim ki korteksinizin arka tarafına M harfini kondurmak istedik. Bunun için retinanıza bir M harfi göstermek zorunda kalırdık. Bu durumda görüntü az çok bozulacaktır gerçi, çünkü retina ile beyin arasında bir çeşit çarpıtma vardır. Fakat bu basit haritalaştırma yine de sözkonusudur. Bu deneyi yaptık ve deney konusu insanlara buna benzer bir şekil  gösterdik ve beyinde bunu görüp göremeyeceğimizi veya ne göreceğimizi bilmek istedik.

fMRI ile beyne bakarsanız ilk göreceğiniz, gri tonlamalı anatomi benzeri bir şeydir. Parlak alanlar uyarılan bölgelerdir. Herhangi bir şeye benzemez. Beynin katlanmış sathına baktığınızda, aynı şekilde orada da ilginç bir şeyler olabileceğini sezersiniz.

Derken, belki de siz beynin o sathına bakarken bir sonraki slayt size beklediğiniz görüntüyü verecektir, tabiî artık sizin beyniniz patlamak üzeredir. Bu temel olarak, kuru üzümü alıp yaş üzüme çevirmek gibidir. Eğer böyle bakarsanız, işte beynin hemen arka tarafında M harfimiz bulunuyor. Buradan çıkaracağımız sonuç, gördüğünüz şeyi görüntülemek için doğrudan bir yola sahib olduğumuzdur. Elbette ki görüntülü sahneleri hayâl ettiğimizde veya rüya gördüğümüzde görme korteksinin harekete geçtiğini biliyoruz. Bu durum da, diğerlerinin düşündüklerini veya hayâl ettiklerini görebilme ihtimalimizi gündeme getiriyor. Bu noktada değiliz ancak bu noktaya doğru ilerliyoruz.

İlginçtir ki Rosen’in “M” harfini tasvir eden deneyi, Becker’in 1985’de “A” harfini tasvir ettiği deneyle aynı sinirbilim araştırmasını tasvir etti. Rosen’in deneyi görüntülü imajı görebilmek için beyin sinyallerini “okurken”, Rauscher’in deneyinde muhabirin beynine sinyaller gönderildi ve görüntülü bir imaj oluşturuldu. Rosen ve Rausher, insan beyninin görüntüyü nasıl işlediğine iki farklı noktadan yaklaştılar; Rosen klasik sinirbilim açısından ve Rauscher fizikî ve biyoelektromanyetik açıdan. Sonraki bölümde, sırasıyla Rosen’in deneylerinin arkasındaki klasik sinirbilim ile Rausher ve Becker’in biyoelektromanyetik yaklaşımları ele alınıyor. Sonrasında da bu iki yaklaşım karşılaştırılıyor ve zıtlıkları ortaya konuyor.

KLASİK SİNİRBİLİM

Klasik Sinirbilim, beyin haberleşmesinin tek vasıtası olarak nöronlar üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırdı. Görme üzerine bu çizgideki araştırmalar, Rosen’in tasvir ettiği şekilde, nöral beyin sinyallerini kapsamaktadır. 20. yüzyılın başında Ramon y Cajal’e Nobel ödülü kazandıran nöronların keşfinden itibaren, nöron doktrini hâkimiyet kazandı. [14] Beyne “nöron merkezci” bir açıdan bakan bu disiplinin özelliği, adından bile bellidir (nörobilim-sinirbilim) ve başlangıcı 1960’lara dayanır. [15] Nöronların en temel özelliği, hareket potansiyelleri formunda hızlı elektrik sinyallerini aktarmasıdır. Genel kabul gören düşünce, beyindeki 100 milyar nöronun bir dijital kod yardımıyla sürekli birbiriyle irtibat hâlinde olduğudur. [16] Bir bilgisayarda olduğu gibi, dijital kodlama “muazzam miktarda veriyi çok yüksek hızda aktarır, tabiî şayet bu bilgi evet-hayır, var-yok formlarına, yâni 1 ve 0 rakamlarına ircâ edilebiliyorsa.” [17]

1920’lerde, sinir uyarımının naklinde, sinir ucundaki sinaps adı verilen bazı kimyevî maddelerin salınımının da sözkonusu olduğu keşfedildi. O ândan itibaren biyolojik düşünüş sinapslar ve hareket potansiyelleri üzerinde yoğunlaştı ve biyoelektrik göz ardı edildi. “İç Savaş sonrası ilaç endüstrisi gelişti… İlaçlara olan güvenin artışı biyokimyanın üstünlüğünü geliştirdi”. [18] Hastalıkların tedavisinde elektrik kullanılması demek olan Elektroterapi, seçkin doktorlarca kullanıldı ancak bazı elektrikli cihazların sahtekârlık olduğunun ortaya çıkmasından sonra biyoelektrik alan tamamen gözden düştü. [19] Sonrasında beyin üzerindeki araştırmalar nöron doktrini, hareket potansiyeli ve biyokimyevî sinaps üzerinde yoğunlaştı.

Bir sonraki örnek de, “görme” araştırmalarına klasik sinirbilimin yaklaşımını tasvir edicidir. Sinirbilimciler bugün fMRI ve bilgisayar modellemesi aracılığıyla düşüncelerin neredeyse okunabileceği bir tekniği öne çıkarıyorlar. Rosen’in açıkladığı gibi, gözün arkasına düşen görüntü ile görüntünün beyin boyunca dolaşacak işlenmemiş sinyalleri arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bu konuyla ilgili olarak, kedilerin gözünden, beyin henüz onları işlemeden alınan nöral sinyallerle ilgili kedi deneyleri oldu. Bu deneyler, fMRI kullanmadan, kedinin gördüğü şeylerin işlenmemiş beyin sinyallerini gerçek zamanlı olarak yâni aynı aynı ânda kaydederek göstermekte başarılı oldu. 2011 tarihli bir makale bu kedi deneylerini ele alıyor. [20]

BBC News Online’ın geçtiğimiz günlerde yayınladığı bir haberde, ABD’li bir grub bilim adamının bir kediyi bilgisayara bağladığı ve kedinin gördüklerini video olarak ekrana yansıttıklarından bahsedildi. Kaliforniya Üniversitesindeki araştırmacılar, gözlerden gelen sinyalleri alan beyin bölgesi olan Talamus’taki sinir hücrelerinin elektrikî faaliyetlerini kaydederek bu şekilleri görebildiler. Bu ekip, “doğrusal çözümleme tekniği – linear decoding technique” adını verdikleri bir teknik kullanarak, uyarılmış hücrelerden gelen sinyalleri görüntülü şekillere çevirdiler.

Araştırmacılar, doğrudan beyne hat çekerek ve görüntülü imajı oradan elde ederek bir “beyin arayüzü” ürettiler ve bu şekilde bir gün sun’i organların kontrolünü, hattâ sadece düşünceyle kontrol edilebilecek makineleri mümkün kıldılar. Böyle olunca, bir insanın gördüğünü kaydedip, bir başkasına tam o ânda veya daha sonraki bir zamanda ”oynatmak” da bir gün mümkün olacaktır. [21]

BİYOELEKTROMANYETİZMA VE SİNİRBİLİMDEKİ ÖNEMİ

Glia başka bir beyin hücresi türüdür. “Glia, hareket potansiyellerini nöronlar gibi ateşlemez, fakat nöronal hücre gövdesini, aksonları ve sinapsları bütün bir sinir sistemi boyunca sarmalarlar. [22] Glia, beyin hücrelerinin yarısını oluşturmasına rağmen, yakın zamana kadar pasif, destekleyici bir görevi olduğu düşünülüyordu. Bu sebeble, glia üzerine çalışmalar sinirbilimciler tarafından tamamen göz ardı edilmiştir. [23] Yine de, geçen son 10 sene içerisinde sinirbilimciler gliayı yeniden keşfettiler, glia üzerinde heyecanla araştırma yapmaya yöneldiler ve bunu “beynin yarısı büyük ölçüde araştırılmamış bir şekilde duruyor ve bu yapı zihnin nasıl çalıştığı ile ilgili bize bir bilgi hazinesi sunabilir” [24] şeklinde açıkladılar. Becker’in yukarıda bahsettiği gibi, beyin nöronal dijital beyin sinyalleriyle haberleşir ve aynı şekilde analog EMR sinyalleri ile de haberleşir gözükür. Analog sinyaller, nöronun dışında oluşur ve yine bunlar, akımın, akış ve yavaşlamanın, kusursuz bir beyin kontrolü için dalga-benzeri varyasyonların gücü tarafından kodlanan elektromanyetik sinyallerdir. [25] II. Dünya Savaşı öncesi yapılan sinirbilim araştırmaları doğrultusunda, Becker, beynin, görme, hafıza ve düşünme gibi daha yüksek beyin fonksiyonları gerçekleştirmek için, her iki  tip beyin sinyalinin sinerjisine dayanıyor olabileceğini öne sürdü.

Becker’in bahsettiği çalışmalar, bilgisayarın öncüsü John von Neuman, Harvard Tıb Fakültesi’nden bir grub bilim adamı ve Massachusetts Institute of Technology’den (MIT) başka bir grub bilim adamının II. Dünya Savaşı öncesi yaptığı araştırmalardır. 1939 yılı civarında gerçekleştirilen bu araştırmalar, nöronlar ve glia arasındaki etkileşimin, beynin çalışma sistemi ve düşünme süreçleri için bir temel olduğunu ortaya koymuştur. [26] Bu hâdise, hem nöronların dijital sinyallerinin hem de nöronların dışındaki analog beyin sinyallerinin bir birleşimini gerektiriyor. “Dijital sistem, duyu [sensory] ve hareket [motor] bilgisini iletiyordu, ancak bu bilgilerin işlenmesi –hafıza ve hatırlama, düşünme vs- her iki metodun sinerjisi ile başarılabilirdi”. [27] Eğer böyle bir hipotez doğrulanmışsa, millî güvenlik çerçevesindeki uygulamaları o günden itibaren muazzam olacaktır, bu çerçevede 1950’lerde gelişmiş uzaktan zihin kontrol silâhları yapmak ilmî bakımdan artık mümkün olacaktır. Anlamlı bir şekilde, Von Neuman gizli atom bombası araştırmalarına artık devam edebilirdi. 1950’lerdeki komünist zihin kontrolü tehdidine karşı Von Neuman’ın hipotezi o dönemde CIA’de zihin kontrolü deneylerini yürüten araştırmacılarca göz ardı edilemezdi.

Analog-dijital beyin araştırması, elektrik “akımının nöronun DIŞINDAKİ yapılarca nakledildiğini” ortaya çıkaran Wilder Penfield [28] gibi önde gelen sinirbilimcilerce 1940’larda daha da geliştirildi. [29]

Ralph Gerard ve Benjamin Libet adlı nörofizyologlar da, “sinir uyarımına dair basitleştirilmiş konseptin beynin karmaşık faaliyetlerini açıklamada tek nöral mekanizma olarak öne sürülmesinin yetersiz kaldığına inanıyorlardı. 1930 ve 1940’lı yıllar boyunca, beyindeki sinir hücrelerinin dışında gerçekleşen elektrik akımıyla ilgili deliller rapor ettiler.” [30] Araştırmaları, nöron doktrini ve “hareket potansiyellerini ölçmeye ve beynin içindeki lif yollarını haritalandırmaya devam eden nörofizyologların önemli bir kısmıyla” çatışıyordu. [31] 1960’ların başında Robert Galambos isimli bir sinirbilimci, beynin “nöron ve glia şeklinde iki hücreli unsurlarının, davranışı meydana getirmek için birlikte hareket ettikleri” hipotezini öne sürdü. [32] Walter Reed Ordu Araştırma Enstitüsü’ndeki üstleri bu teoriyi o kadar radikal buldular ki, kısa zaman sonra kendisine yeni bir iş aramak zorunda kaldı. [33] Sonrasında birkaç bilim adamı da benzer görüşler bildirdiler. Diğer yanda ise Becker ve diğer biyoelektromanyetizma araştırmacıları, Von Neuman’ın görüşlerini daha ileri noktalara taşıdılar. Günümüzde, bazı sinirbilim araştırmaları, Von Neuman’ın 1930’lardaki hipotezini hem tasdik etti hem de geliştirdi. Meselâ bazı sinirbilimciler, beyin haberleşmesinin analog-dijital yapısının “beynin ve rahatsızlıklarının hakikaten derinlemesine anlaşılması için” mutlaka göz önünde tutulması gerektiği sonucuna vardılar.

Yale Üniversitesi Tıb Fakültesi’nden araştırmacıların bugünlerde “Nature” dergisinde yayınladığı bir çalışmaya göre, popüler kabulün tersine, beyin hücreleri, daha etkili biçimde haberleşmek için analog ve dijital kodlamalardan oluşan bir karışımı aynı ânda kullanırlar.

Nörobiyolog Profesör David McCormick, “herkes beynin içindeki haberleşmenin sanki telgraf gibi olduğunu düşünüyordu, oysa bunun daha çok telefona benzediği ortaya çıktı” diyor.

Nöronlar, diğer hücrelerden verileri daha ziyâde dendritlerinin ve hücre gövdelerinin üzerindeki sinaptik temaslardan alırlar. Bu sinapslardaki nöroileticilerin salıverilmesi, sürekli dalgalanmak üzere ileticileri kabul eden hücre içinde voltaja sebeb olur. Bu akım bir eşiği geçtiğinde, bir hareket potansiyeli oluşur. Bu hareket potansiyeli, akson boyunca veya hücrenin çıkış kısmına doğru hareket edebildiği bilinen özel bir dalga formudur.

McCormick’in grubu, hücre gövdesinde bulunan analog sinyalin, akson boyunca yayıldığını ve diğer nöronların üzerine olan sinaptik intikali etkilediğini de gösterdi. Gönderici hücre üzerindeki voltaj daha pozitif olduğunda, bir hareket potansiyeli tarafından taşınan, alıcı hücre üzerindeki bir sonraki naklin genliği artar. Bu, alıcı nöron içerisinde üretilen dalga formunun, sadece üretilen hareket potansiyellerinin dijital modeli [pattern] tarafından değil, aynı zamanda gönderici nöron içerisinde gerçekleşen analog dalga formu tarafından da belirlendiği anlamına gelir. [34]

1930 ve 1940’larda Gerard ve Libet’in daha önce bahsedilen araştırmalarında, McCormick’inkine benzer sonuçlara ulaşıldı. Gerard ve Libet “bu gibi akımların (elektrik akımları), içerisinde nöronların faaliyet gösterdiği yolu etkilediğini ortaya koydular. Ancak çalışmaları fazla ilgi uyandırmadı. Çünkü sadece yerleşik dogmanın (nöron doktrini) tersine değerlendirmeler ortaya koymakla kalmadılar, aynı zamanda bu kadar küçük doğru akımları ölçmek de son derece zordu.” [35] Aynı şekilde, Becker’in 1985’te yazdığı gibi “Glia hücrelerinin, onları bedenle haberleşmede rol oynamaya muktedir kılan elektrikî özelliklere sahib olduğu biliniyor ki, bu sinir uyarımı intikaliyle aynı değildir.” [36]. Nitekim Rauscher, Becker, McCormick ve diğer bazılarının araştırmaları, Von Neuman’ın 1930’daki hipotezinin, henüz isbatlanmamış görünse de ilmî olarak geçerli olduğunu ortaya koyuyor.

Bu araştırma çizgisi gösteriyor ki, biyoelektromanyetizma, gelecek vaadeden sinirbilim araştırmaların önemli ama üzerinde yeterince çalışma ve yatırım yapılmamış bir alanıdır. Hem nöronal hem de biyoelektromanyetik yaklaşım, görme hâdisesi gibi beynin yüksek fonksiyonlarının nasıl gerçekleştiğini çözümlemekte kritik bir önem arzediyor. Fakat buna rağmen, gayet açıktır ki, sinirbilimciler onyıllardır nöronal yaklaşım üzerinde yoğunlaştılar. Oysa gayet anlamlı bir durum olarak, sinirbilimle bağlantılı biyoelektromanyetik araştırmalar, onyıllardır ilmen geçerlidir. Sözkonusu gerçek, sinirbilime nöronal yaklaşım tarafından gölgelense de ve bu yaklaşım nöron doktrini üzerinde yoğunlaşmaya devam etse de açıktır. Aynı şekilde, 1950’lerdeki gizli zihin kontrol araştırmaları, sinirbilim ve EMR nörosilâhlarıyla bağlantılı olarak, geleceği parlak biyoelektromanyetik araştırmarının daha ileri seviyede yürütülmesi şeklinde sonuçlanmış gözüküyor. Dolayısıyla, ileri EMR nörosilâhlarının hâlihazırda zaten geliştirilmiş olabileceğini söylemek hiç de zorlama olmaz.

BİYOELEKTROMANYETİZMA VE MİLLÎ GÜVENLİK İÇİN ÖNEMİ

Rauscher, 2011 yılında kendisiyle yapılan görüşmede, neredeyse tüm bilim adamlarına yapıldığı gibi, EMR’ın davranışları ve beden fonksiyonlarını etkilemediğinin 1970’lerde kendisine öğretildiğini söyledi. Buna rağmen Rauscher, kendi şahsî tecrübeleri ve birtakım ilmî deliller dolayısıyla, EMR’ın insan davranışı ve biyolojisi üzerinde etkili olabileceğine ikna oldu. Dahası hem Becker hem de Rauscher, gizli hükümetin EMR silâhları araştırmasının, kendi biyoelektromanyetizma araştırmalarına nasıl müdahale ettiğini açıkladı.

CIA’in uzaktan EMR zihin kontrol silâhlarını da kapsayan zihin kontrol projeleri ve yine bu çerçevedeki gizli araştırmalar, 1950’lerde devam etti. [37] Ve yine 1980’lerde biyoelektromanyetizma araştırmacıları arasında, EMR zihin kontrol etkileri ve devletin gizli EMR araştırmalarının ne kadar ilerlemiş olabileceği üzerine birçok konuşma geçmekteydi. Bu arada, hem Becker hem de Rauscher, araştırmalarına devletin fon desteğini kaybetti ve Rauscher’e o parlak araştırmaları hakkında kamuoyu önünde konuşmaması söylendi.

Üstelik Becker, hem ABD hem de Rus hükümetinin, her zaman ziyâdesiyle bu gibi araştırmaların içinde olduğunu ısrarla belirtiyor. Yine Becker, otoritelerin bu gizli kapaklı faaliyetleri kasıdlı dezenformasyon taktikleriyle örtbas etmek için özel bir gayret gösterdiklerini de vurguluyor. Bu dezenformasyon taktikleri çerçevesinde, kamuoyuna kasıdlı olarak birtakım tuhaf ve inanılmaz hikâyeler sızdırılıyor, böylece suyun bulandırılması, bu sâyede tüm bir zihin kontrol meselesinin tamamen inanılmaz bir hâdise olarak görünmesi hedefleniyor. [38]

Rauscher’le görüşmede ortaya konulduğu gibi, Becker, Rauscher, Van Bise ve diğerlerinin, sinirbilim araştırmasının biyoelektromanyetizma ve millî güvenliği ilgilendiren bir alanında tökezletildikleri anlaşılıyor.

1983 yılına âit akademik bir bilim yayınında, John Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarında bir araştırmacı olan Samuel Koslov, yazdığı akademik makalesinde “radikal bir teklif”te bulundu. Koslov, bir konferansta tebliğ edilen biyoelektromanyetizmayla alâkalı bir araştırma hakkında şunları yazdı:

– “Bu konferansta sunulan müşâhede ve hipotezler gösteriyor ki, haricî elektrik alanlarının gerçekte hücre kontrol mekanizmasının anlaşılmasında önemli bir anahtar olabileceği şeklinde bir hücre davranışı anlayışına gidiyoruz. Bunun sosyal, ekonomik, hattâ askerî sonuçları muazzamdır…

Eğer duyduğumuz şeylerin çoğu gerçekten doğru ise, 1939’da fizik dünyasının karşı karşıya kaldığı o uzun zamandır öngörülen atomun parçalanması olayından daha az önemli değildir bunun getirecekleri… Bunu delillerle destekleyecek duruma geldiğimizde, teklifim odur ki, benzer bir mektub yazmak gerekli olacaktır. İnanıyorum ki, canlı hayatını mânâlandırmada tamamen yeni bir eşiğin önündeyiz ve yine inanıyorum ki bunun kimi uygulamalarının hızlandırılması için hepimizin yapması gereken bazı şeyler vardır.” [39]

Koslov, 1939’da Albert Einstein’ın ABD Başkanı Roosevelt’e yazdığı ve Nazi Almanyası’ndan önce bir atom bombası yapmayı savunan meşhur mektubuna göndermede bulunuyordu. 1984 tarihli bir BBC belgeselinde, hem Becker hem de EMR zihin kontrolü üzerine çok gizli bir Pentagon projesi olan Pandora Projesi’nde çalışmış Koslov’la da görüşülmüştü:

– “SUNUCU: Fakat hükümetler yeni silâh sistemleri geliştirmek istediklerinde, ahlâkî mülahazalar hemen daima bunun ilk zâyiatlarından biri olur. Bilim ahlâkının hükümetler ve siyasetçilerin amaçlarıyla doğrudan en son çatıştığı zaman, 1940’lardı. Einstein ve diğer bir grub bilim adamının, Başkan Roosevelt’e atom bombası olarak bilinen ve tahrib gücü inanılmaz olan teorik bir cihazdan bahsetmeye karar verdikleri dönem. Bunun sonucuysa Hiroşima, Nagazaki ve birkaç yıl sonra Sovyetler Birliği ABD’ye yetişmeye başlayınca, nükleer caydırıcılık olarak bilinen karşılıklı mevcud dehşet sisteminin yerleşmesi oldu.

1976 tarihli bu Amerikan istihbarat raporunda, Sovyetler’in askerî ve diplomatik personelin zihnini karıştırma bahsinde mikrodalgaların kullanımının belirttiği potansiyeli fark ettiği yazıyor. Bu raporda ayrıca, Sovyetler’in hayvanlarda kalb rahatsızlığına yol açan bir mikrodalga frekansı bulduğu da belirtiliyor. Aynı şeyi insanlara yapacak bir frekansın bulunabileceği de ekleniyor.

ANLATAN: Bilim adamları açısından başlıca iki imkân gözüküyor. Birincisi, insanların davranışı, yâni sağlığı, düşük seviyeli EMR alanlarından etkilenir. İkincisi ise, hükümet için galiba son derece hassas alanlara işaret eden yeni türde silâhlar üretme potansiyeline işaret ediyor.

KOSLOV: Hatırlarsanız, 1965’de, Pandora isimli gizli program çerçevesinde neler döndüğünü öğrenmek üzere birçok tez ve faraziye ileri sürülüyordu. O zamandan beri vardığım nokta, buna pek fazla bir ihtimal verilemeyeceği şeklindedir. Bunu değerlendiren ciddi bir ABD hükümet programını hiç duymadım. Bazı şeyleri yok sayamam, meselâ burada deniz kuvvetlerinde araştırma ve keşif türünden gelişmelerle ilgili 7000 civarı test birimimiz var. Bu birimlerin her biri iki, üç veya daha fazla ayrı ilmî program projesine eğiliyor. Birileri bir yerlerde birşeyler yapıp gömmüş olabilir. Ama bence, genel olarak, en azından bu zamanda, böylesi EMR silâhları için fazla ihtimal yok.

BECKER: Belki ABD Deniz Kuvvetleri böyle bir programa sahib olmayabilir. Diğer yandan, Manhattan Projesi’nden bile çok daha gizli bir programın yürütülüyor olması da aynı şekilde geçerlidir. Bununla ilgili olarak düşünebileceğim en iyi örtü ise, ABD’nin en iyi ilmî delilleri öne sürerek, elektromanyetik silâhların var olma ihtimalini yok sayan bir ülke olarak kendisini dünyanın kalanına empoze etmesidir. [40]

Koslov’un potansiyel EMR silâhlarını inkârı, akademik bir bilim yayınında bir yıl önceki duruşunu mantıkdışı biçimde yok sayıyordu. Böylesine keskin bir çark ediş, Becker’in, EMR silâhları projesinin Manhattan Projesinden bile çok daha gizli olduğu şeklindeki düşüncesinde haklı olduğunu; aynı şekilde, ABD hükümeti tarafından Koslov’a, hayatî bir millî güvenlik sırrının korunması amacıyla, EMR silâhları bilimi hakkındaki önceki ifadesini değiştirmesinin telkin edildiğini düşündürüyor. Bir biyoelektromanyetizma araştırmacısı tarafından 2010 yılında yayınlanan bir kitab, Koslov’un devletteki kariyeri hakkında bu ihtimali destekleyen ek yorumlarda bulunuyor:

– “Paul Tyler ve Koslov, kariyerlerini –gerçek, potansiyel veya hayâlî- her çeşit dış tehdide karşı milleti korumaya adadılar. Bu misyonlarına yardımcı olacak bütün gerçekleri kullandılar, buna engel teşkil edebilecek her gerçeği ise inkâr ettiler. Savaş için iyi adamlar olabilirler ama bilim için değil.” [41]

Resmî devlet görevlilerinin EMR nörosilâhları hakkındaki beyanları millî güvenlik kapsamındadır ve hemen hiç güvenilir değildir. Ne var ki, bu silâhların arkasındaki bilim -biyoelektromanyetizma- şu ânda onlarca yıllık araştırmaya dayanıyor ve nisbeten belirsiz olsa bile ilmî olarak geçerlidir. İsbatlanmamış ve gizli olsa bile, gelişmiş EMR nörosilâhları için ilmî altyapı imkân dahilindedir. Onyıllardır sinirbilim alanında yapılan bu gizli çalışmalar, biyoelektromanyetizmanın, beynin görme gibi daha yüksek fonksiyonlarının nasıl gerçekleştiğini çözmede sinirbilimin kayıp halkası olabileceğini düşündürüyor. Dahası, Rauscher’in deneyi, günümüzün çığır açıcı sinirbilim araştırmalarında yararlanılan fMRI makineleri ve beyin implantlarına hiç gerek duymasızın, uzaktan gönderilen manyetik sinyalleri kullandı. Kimse tarafından farkedilmeden birisini hedefleyip bilgi alma kapasitesi, biyoelektromanyetizmanın millî güvenlik için belirttiği önem bakımından bir diğer temel sebebtir.

Çoğu bilim adamı, gelişmiş EMR nörosilâhlarının bir bilim kurgudan ibaret olduğuna inanıyor. Bu düşünce öylesine kök salmış durumdadır ki, geçenlerde bir grub uzman, farelere uzaktan sinyaller aktarabilen implant teknolojisinin, elektromanyetik alanlar yoluyla zihin kontrolü yapma fantazileriyle, bilim kurgu tezgâhlarıyla ve komplo teorilerine yönelik son dönemdeki web siteleriyle herhangi bir alâkası bulunmadığını yazdılar. [42] Öyle gözüküyor ki, bu inanç temel bir bilgi noksanına dayanıyor. Çünkü ABD hükümeti, EMR nörosilâhlarının temelindeki hayatî sinirbilim kolu olan biyoelektromanyetizma ile ilgili sırları saklamakta çok ama çok ileri gitti. Aynı şekilde, Becker’in de vurguladığı gibi, devletin dezenformasyon taktikleri, EMR zihin kontrolünü “kesinlikle mümkün değil” şeklinde göstermek üzerine kurulmuştu. Böylelikle gizli araştırmalar ileri EMR nörosilâhları geliştirme başarısına yönelirken, bir bilim dalı ise daima göz plânından kaçırılan bir sır olarak kalacaktı.

Rauscher’le yapılan görüşme, hem ortaya çıkarılmamış bir tarihin, hem biyoelektromanyetizma biliminin, hem de EMR nörosilâhlarının gözlerden kaçırılan kritik bir parçasıdır. Sonuçta doğrulanan Becker’in değerlendirmesindeki gibi, her ne kadar hükümet “tuhaf ve inanılmaz” göstermeye çalışarak maskeleyici hikâyeler anlatmaya devam etse de, bunun temelinde yatan sinirbilim hepimize ciddi bir uyanma ihtarı yapmaktadır.

1  Robert Becker, ‘Electromagnetism and Life’, Modern Bioelectricity, Andrew Marino, ed. (New York: M. Dekker, 1988), s. 1.

2  Robert Becker, Cross Currents: The perils of electropollution, the promise of electromedicine, (New York, NY: Jeremy Tarcher/Penguin, 1990) s. 105.

3  A.g.e, arka kapak.

4  Presidential Commission for the Study of Bioethical Issues. Transcript Meeting 4, Session 2. Bruce Rosen, “State of the Science,” 28 Şubat 2011. Bkz. http://bioethics.gov/cms/node/201

5  Jonathan Moreno, Center for American Progress, Mind Wars: Brain Science and the Military in the 21st century, 8 Mayıs 2012. Bkz. http://www.americanprogress.org/events/2012/05/mindwars.html

6  A.g.e.

7  John Horgan, ‘The Myth of Mind Control: Will anyone ever decode the human brain?’, Discover Magazine, 29 Ekim 2004, s.42. Bkz. http://discovermagazine.com/2004/oct/cover

8  David Kaiser, How the Hippies Saved Physics, Science, counterculture and the kuantum revival, (W.W. Norton and Co., 2011). Bkz. http://www.hippiessavedphysics.com/

9  A.g.e.

10  Freeman Dyson, “Radiotelepathy: Direct communication from brain to brain” in John Brickman, ed. This will Change Everything: Ideas that will shape the future, (New York, NY: Harper, 2010.), s. 146, 147.

11  Chuck DeCaro, “Special Assignment: Weapons of War, Is there an RF Gap,?” CNN, November 1985. For a 55$ copy of videotape call CNN at 404 827 2712 and ask for R2501 #13, R2747 #33, R2501 #15, R2501-#17.”

12  Becker, Cross Currents, s.104-106.

13  Bioetik Meseleleri Başkanlık Komisyonu Çalışmaları. 4.Toplantı 2. Oturum Notları. “State of the Science,”.

14  Douglas Fields, “Beyond the Neuron Doctrine’, Scientific American Mind, Haziran/Temmuz 2006, s. 20.

15  Nicola Allen, Ben Barres, “Glia-more than just brain glue,” Nature, 5 Ocak 2009, s.677.

16  Yousheng Shu, Andrea Hasenstaub et. al, “Brain communicates in Analog and Digital Modes Simultaneously,” Science Daily, 13 Nisan 2006. Bkz. http://www.sciencedaily.com/releases/2006/04/060412223937.htm

17  Becker, Cross Currents s. 89. Bkz. fn2.

18  Andrew Marino, Going Somewhere: Truth about a life in science’. (Belcher, LA: Cassandra Publishing, 2010). s. 73.

19  A.g.e.

20  David Whitehouse, “Looking Through Cats’ Eyes,” BBC News, 11 Ekim 1999. http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/471786.stm

21  A.g.e.

22  Nicola Allen, Ben Barres, “Glia-more than just brain glue,” Nature 457, 5 Şubat 2009, s. 675.

23  Douglas Fields, “The Other Half of the Brain: Mounting evidence suggests that glial cells, overlooked for half a century, may be nearly as critical to thinking and learning as neurons are,” Scientific American Nisan 2004. s. 56.

24  Fields, “The other Half of the Brain,” s. 55.

25  Becker, Robert, The Body Electric: Electromagnetism and the Foundation of Life, (New York, NY: 1985), Becker, Body Electric, s. 88.

26  Matt Peckham, “Scientists Can (Almost) Read Your Mind, Turn Thoughts into Movies,” Timetech, 23 Eylül 2011. Bkz. http://techland.time.com/2011/09/23/scientists-can-almost-read-your-mind-turn-thoughts-into-movies/

27  Becker, Body Electric, s. 88, 89.

28  A.g.e, s. 89.

29  A.g.e, s. 90.

30  Becker, “Electromagnetism and Life,” Bkz. fn1.

31  A.g.e, s. 91.

32  Robert Galambos, “A Glia-Neuronal Theory of Brain Function,” Proceedings of the National Academy of Science, 15 Ocak 1961, s. 135.

33  Douglas Martin, “Robert Galambos, Neuroscientist who showed how bats navigate, Dies at 96,” New York Times, 15 Temmuz 2010. Bkz. http://nytimes.com/2010/07/16/science/16galambos.html

34  Shu, et al., “Brain Communicates in Analog and Digital Modes Simultaneously”.

35  Becker “Bioelectromagnetism and Life,” s. 5.

36  Becker, The Body Electric, s. 350.

37  Douglas Pasternak, “Wonder Weapons: The Pentagon’s Quest for Nonlethal Arms is Amazing. But is it Smart?” US News and World Report ,7 Temmuz 1997, s. 40.

38  Vladimir Binhi, Elektromanyetik Mind Control Fact or Fiction? A scientific view, (New York, NY: Nova Science Publishers, 2010). s. xi.

39  Samuel Koslov, “Bridging the Gap,” in Ross Adey, Albert Lawrence ed., International Conference on Nonlinear Electrodynamics in Biological Systems, (New York, NY: Plenum Press, 1984), s. 586, 595, 597.

40  David Jones, “Opening Pandora’s Box,” Fulcrum Central Productions, BBC documentary, Channel 4, England, 1984.

41  Marino, Going Somewhere, s. 168.

42  Kenneth Foster, Paul Root Wolpe, Arthur Caplan, ‘Bioethics and the Brain’, IEEE Spectrum, Temmuz 2003. Bkz. http://spectrum.ieee.org/biomedical/ethics/bioethics-the-brain/0

KAYNAK: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 4, Ağustos-Ekim 2013.

 

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz