Akademya Makale Esas ve Usulleri

0
1445

“Kurallardan biraz sapmanın ne sakıncası olabilir? Evet ama, bunlar okuyucunun duraklamasına ve fikirlerinizi düşünmek yerine kabiliyetsizliğinizi düşünmesine yol açar.

Barzun, H.F. Graff

1) Akademya, “en güzel yazı, yeniden yazılan yazıdır” şiarını tüm yazarlarına gönülden benimsetmeye çalışan ve dinî ilimler, hikemiyat, felsefe, estetik, etik-ahlâk, sanat-edebiyat eleştirisi, dilbilim, tarih, hukuk, iktisad, siyaset, psikoloji, sosyoloji, antropoloji, eğitim bilimleri gibi tüm beşerî veya sosyal ilimler alanında; yine, fizik, kimya, biyoloji, mühendislik, mimarî, tıb, haberleşme, ulaşım gibi tüm fen, teknoloji veya uygulamalı ilim dallarında; ayrıca, matematik, mantık, istatistik gibi tüm formel ilimler dairesinde; öz bir ifâdeyle, “teorik” ilimler kadar “uygulamalı” ilimler yelpazesinde, “akademik tarzda” kaleme alınmış makalelere yer vermeyi amaçlayan bir dergidir.

Akademya’da “akademik-ilmî” makale dışı diğer türlerde kaleme alınmış yazılar bulunsa da, bunların azınlıkta olması amaçlanır.

Akademya, bir “edebiyat dergisi” olmadığı için; şiir, hikâye, piyes, masal, hatıra, mektub, günlük, mizah gibi türlere, tercümeler veya Türkçe seçkin istisnâlar dışında, hemen hiç yer vermez. Ancak, sanat-edebiyat eleştirisi yazılarını yahud sanat eserlerinin veya edebî metinlerin akademik tarzda incelenmesini özellikle arzu eder. Bunun yanında, akademik-ilmî tarzın dışındaki diğer türlerde kaleme alınmasına rağmen, özellikle deneme ve polemik türlerinde sıkça görüldüğü gibi, muhteva ve biçim yönünden akademik makaleye yaklaşan veya akademik metinlere ilgi duyan okuyucuların faydalanacağı yazılara; aynı şekilde, kısa veya uzun röportaj, biyografi ve eser tanıtımlarına yer verir.

Bu bakımdan, “herşeyi kendi türü ve uslubu içinde ifâde etme ilkesi” gereğince, belki bir başka yayın organında ve başka türde yazılmış bir yazıda o derece göze batmayabilecek “senli-benli ifâde tarzına ve günlük konuşma uslubuna” Akademya’daki makalelerde -son derece istisnaî ve tâlî durumlar dışında- müsaade edilmez. Çünkü, konu aynı da olsa, bir meselenin farklı ifâde türleri içinde işlenmesi, farklı anlatım biçimlerine karşılık gelir. Şerif Aktaş ve Osman Gündüz’ün tarifiyle, bir “makale” ise şudur:

– “Bir konuyu, bir olayı, bir eseri ele alıp, çeşitli özelliklerini teferruatıyla inceleyen ve onunla ilgili birtakım sonuçlara ulaşan; yahud bir görüşü, bir iddiayı belge ve delillerle destekleyerek savunan yazılara makale denir. Makaleler, herhangi bir konudaki görüş, düşünce ve teklifleri ileri sürmek, savunmak yahud desteklemek için yazılan ilmî nitelikli yazılardır. Bu özelliklerinden dolayı, makalelerde senli benli konuşmalara, günlük dilde kullanılan kelimelere ve süslü anlatımlara yer verilmez.” [1]

Bu vesileyle; bir makale okurken okuyucunun aklına gelebilecek “kim, ne, ne bakımdan, kime göre, neye göre, nasıl, niçin, nerede, ne zaman…” gibi hayatî soruları cevablamayan makaleler ile “akademik tarz”ın belki en önemli özelliği olmasına rağmen popüler yayınlarda belki en çok ihmâl edilen husus olarak, bir bilginin “kaynak” olarak nereden iktibas edildiğini tam bir “künye” hâlinde göstermeyen makaleler, şayet bu eksiklikler yazı bütününde sık sık karşımıza çıkıyor ve Akademya’nın ricasına rağmen yazar tarafından tamamlanmıyorsa, ne kadar çarpıcı unsurlar ihtivâ ederlerse etsinler, Akademya’da yayınlanmaz.

Ayrıca, Akademya’da yayınlanacak makaleler, “akademik tarz”ın gereği hâlinde, “kalıcı” olmayı hedefler. Bir diğer ifâdeyle, “bugün var, yarın yok” denilen çerçevedeki aktüel meselelerle ömrünü ve ufkunu daraltmaz. Sıcaklığı bir süre sonra kaybolacak aktüel meseleleri de, kendilerinden “kalıcı” sonuçlar çıkartacak, en azından bunu hedefleyen bir yolla işler. Konusu aktüel olsun olmasın, sosyal meseleleri ele aldığında da, bir “çözüm” ve “alternatif” göstermeyi öncelikli amaç telâkki eder.

Diğer yandan, Akademya makaleleri, yazarının “sübjektif” hüküm, yorum ve değerlendirmelerini; bir deyişle, yazarının tek başına “şahsî” takdir, tenkid ve tercihlerini ölçü almaz. Aksine, yazılarda “objektif”, yâni herkes için doğru, önemli, değerli, faydalı olabilecek hükümlere varılmasını; bu yüzdendir ki, ele alınan konunun ilgili literatürde etraflıca ve karşılaştırmalı olarak araştırılmasını arzu eder. Yalnız, sırf “başkalarını” nakletmekle de yetinilmemesini, yazarın tüm bu araştırmaları üzerinde kendi “sübjektif” hükmünü ve katkısını da sunmasını taleb eder.

“İnsan”ın sözkonusu olduğu her yerde, duygu ve düşüncelerin “sübjektif” olması kaçınılmazdır, ancak bizim burada gündeme getirdiğimiz mesele ve “sübjektif” kavramından kasdımız bu değildir. Biz, yazarlarımızın herhangi ciddi bir araştırmaya girmeden ve belli bir altyapı temin etmeden bir konuyu “şahsî” kanaatlerine dayanarak ele almasını ve kesin hükme bağlamasını doğru bulmuyoruz; kasdımız budur. Yoksa, belki başlangıçta asgarî seviyede ancak mevzunun genel çerçevesine âşinalık sağlayacak, doğrudan ele aldığa konuya ise belli derecede nüfûz edecek mikyasta bir “literatür araştırması” yaptıktan sonra, o güne dek hiç kimsenin dile getirmediği ve ilk başta birçok okuyucunun iştirak etmeyebileceği “sübjektif” değerlendirmeler yapmak da mümkündür. Üstelik, şayet yazarımız kalbten öyle düşünüyorsa, delilleri ve muhakemesi de sağlamsa, yapılması gereken tam da budur.

Kısacası, Akademya, daha ziyade gündelik “popüler” takdiri veya tenkidi amaçlayan, konularını da çoğu günlük gelişmelerden seçen, ilgili literatürü tarama gereği duymayan, ilmen delillendirme ve isbatlama tasası çekmeyen, bir konuda dünden bugüne uzmanların vardığı sonuçları kritik etmeyen, etraflıca araştırmak yerine –çoğunlukla- yazarın “kestirme yoldan” şahsî duygu ve düşüncelerini, kendi hayat tecrübelerini yansıtan “gazetecilik” yapmaz.

2) Akademya’da yayınlanacak çoğu yazı, editörünün ilk önüne geldiği gibi değil; hem yazarı hem de dergi editörü tarafından “yeniden” gözden geçirilerek ve elden geldiğince “akademik tarz”ın gereği bir muhteva ve biçim ifâdesine kavuşturularak yayınlanır. Bu bakımdan, makalelerin ilk hâlinde fikir, bilgi, usul, uslub ve şekil hataları varsa, olabildiğince düzeltilerek; eksiklikler varsa, olabildiğince tamamlanarak; bir deyişle, makaleler “akademik tarz”a elden geldiğince yaklaştırılarak yayınlanır. Akademik tarz -bir başka deyişle “ilmî makale”- dışındaki diğer yazı türlerinde –deneme, tercüme, röportaj, eser tanıtımı, polemik, mizah, seyahat, hatıra, sohbet, biyografi, günlük vs- kaleme alınmış yazıların ise, âit olduğu türün gereği bir vasıfta, belli bir seviyenin üstünde, en önemlisi de “akademik dergi” okuyucusunun faydalanabileceği bir nitelikte olması gözetilir.

3) Usta yazarların kaleme aldığı yalnızca çok az sayıdaki makale “olduğu gibi” yayınlanır. Bu sadece Akademya’ya has bir uygulama da değildir. Meselâ, yurtdışındaki “iyi” akademik dergilere gönderilen makalelerin yalnızca yüzde 5’inin –yâni her 20 makaleden sadece 1’inin- aynen yayınlanabilecek yeterlilikte bulunduğu söylenir. “Aynen” yayınlanan bu yazılar dışındaki makaleler ise, ya tamamen reddedilir veyahud da yazarına bir “düzeltme talebi” mektubu gönderilerek, tavsiye edilen düzenlemelerin yapılması rica edilir. Akademya’nın farkı ise, dünya görüşü ve yayın çizgisine zıd olmadıkça, makale reddini hemen hiç tercih etmemesi ve “düzeltme talebi”ni yeterli görmesidir.

Bilvesile ifâde etmek gerekirse, önceden başka yerlerde birçok yazısının, hattâ kitablarının yayınlanmış olması, bir yazarı bizim nezdimizde otomatikman “usta” yazar yapmaz, bu sıfat için gözettiğimiz belli ilâve kriterler vardır çünkü. Fakat acemi veya yeni yazarlara nazaran, elbette “tecrübeli” ve bu bakımdan emeklerine büyük saygı duyduğumuz yazarlardır.

4) Gelen yazılarda göze çarpan aksaklıklar ilk olarak yazara bildirilir ve en kısa sürede düzeltilmesi rica edilir. Bizzat yazarı tarafından yapılan düzeltmelerden sonra, şayet yazar taleb ederse, makalenin editör tarafından düzenlenen son şekli tekrar yazara gönderilir ve dergide yayınlanacak hâli üzerinde mutabık kalınır.

5) Akademya’yla aynı dünya görüşünü paylaşan yazarlarımız için olabildiğince tavizsiz uygulanan bu süreç, “misafir” yazarlarımız için elbette çok esnektir ve apaçık hataların tashihi veya redaksiyonu dışında, makalelerin orijinal hâli muhafaza edilir; muhtevanın genel sorumluluğu, hatası veya sevabıyla bizzat misafir yazarımıza bırakılır.

6) Akademya’ya gönderilen ve üzerinde büyük emek verildiği belli olan, akademik yayın çizgimize de uygun olup dünya görüşümüze zıd olmayan hiçbir makale geri çevrilmez. Sadece, yazarından fikir, bilgi, usul, uslub ve şekil hatalarını düzeltmesi, şayet eksiklikler varsa tamamlaması rica edilir. Kısacası, ilk gönderildiği hâline kıyasla baştanbaşa değiştirilmesi pahasına da olsa, sözkonusu makalenin mutlaka yayınlanmasına çalışılır.

7) Akademya, sadece usta veya tecrübeli yazarların verimleriyle yetinmek istemez, özellikle ve öncelikle genç veya acemi yazarların yetişmesine vesile bir “okul” olmayı ister; üstelik istemekle kalmaz, bunu bilfiil hedefler ve tatbik eder. Bunun karşılığında, genç veya acemi yazarların da, makalelerine gerekli itinayı göstermesini, küçük bir çaba ve araştırmayla bile doğrusu kolayca öğrenilebilecek basit yazım, gramer ve noktalama hatalarını yapmamalarını, kimden ve nereden iktibas –alıntı- yapıyorlarsa kaynağını –tam künye hâlinde!- mutlaka göstermelerini, hele iktibas ettikleri metinleri noktasına, virgülüne, büyük-küçük harfine, inceltme işaretlerine, hattâ orijinalindeki yazım, gramer ve noktalama hatalarına kadar istisnâsız bir sadakatle nakletmelerini bekler. Genç veya acemi yazarlarda az çok ve ister istemez görülebilecek bu tür hataları tecrübeli yazarların yapmasını ise hâliyle mazur bulmaz, böyle basit hatalar yapan yazarları da bu yüzden “usta” saymaz.

8) Akademya, belli bir seviye ve kalite belirten, akademik yayın çizgimize ve dünya görüşümüze de uygun olan hiçbir makaleyi, sırf yazarının ismi, şahsiyeti veya davranışı üzerindeki tartışmalar sebebiyle geri çevirmez. Diğer bir ifâdeyle, hiçbir yazara, isminden, şahsiyetinden, davranışından veya fikir-ilim-sanat verimini ilgilendirmeyen tartışmalardan dolayı sansür uygulamaz. Yine bu çerçevede, hiçbir yazarının ismine, şahsiyetine, davranışına, fikir-ilim-sanat faaliyeti dışındaki hayatına veya ahlâkına da kefil olmaz, yalnızca makalesinin kalitesini ölçü alır, sırf bu sebeble ve hiç tereddüt etmeden yazar kadrosuna katar. Bunun tek istisnâsı, bir yazarın yazısını kendisinin dışında görmek veya okumak isteyen hemen hiçbir dergi okuyucusunun bulunmaması gibi umumî bir memnuniyetsizliktir.

9) Akademya, hâlihazırdaki yazar kadrosunun niteliği dolayısıyla, hernekadar çoğunlukla “deneme” tarzıyla “akademik” tarz arasında ve ikincisine yakın tonlarda makaleler yayınlamaktaysa da; hedefimiz, tamamen “akademik” tarzda kaleme alınmış makaleler yayınlamak ve çoğunluğu bunların teşkil etmesini sağlamaktır. Dünya görüşümüzün bize yüklediği misyon da zaten budur:

– «Ve bu nağmelerde kendi öz şahsiyetini idrak edecek olanlardır ki, bizim keşfimizin hangi fikir kıtalarına kadar yayıldığını –ne kadar iddialı bir söz!- AKADEMİK TARZLAR içinde göstereceklerdir…» [2]

– «“Genelin geneli” gibi karikatür ve kaba taklit plânının “mihraksız genel”ine düşmemesi gerekenler, bütün ölçülendirmelerimin tatbikini AKADEMİK ve SOYLU PRATİK plânında göstermek zorunluluğundadır ki, bu, elbette zorların zoru bir memuriyet sahasının orjinal buluşlarını ucuzun ucuzu bir beleşçiliğe âlet etmekle olmaz.» [3]

10) Hemen her akademik dergi gibi Akademya’nın da amacı, şimdi veya sonra birilerinin ihtiyacını karşılayacak veya ufkunu açacak makaleler yayınlamaktır. Kısacası, bir makalenin eğildiği konu ne ise, o makalenin o alanda “referans” olmasını ve ilgili literatüre katkı sunmasını arzu eder. Yazarın kendi özel yazma amacını, özel şartlarını, şahsî imkânlarını veya imkânsızlıklarını ise –maalesef- dikkate almaz.

Bir makalenin “referans” olabilmesi için de, iki noktanın hakkının verilip verilemediğine bakar: Birincisi, “muhteva” bakımından, doğru, güvenilir, tutarlı ve tam mıdır? İkincisi, “şekil” bakımından, kolay anlaşılır, akıcı ve plânlı mıdır? Bu iki sorunun cevabını “olumlu” verir hâle geldiğinde, o makale artık Akademya’da yayınlanabilir demektir.

11) Sağlam bir makale yazmak, bir deyişle sağlam bir bina inşâ etmek demek olacağına ve bu binanın esas malzemesi yâni tuğlası da “kelimeler” olacağına göre, yazarlarımızın herşeyden önce dikkat etmesini rica ettiğimiz husus, kullandıkları kelimelerin istisnâsız her birine itina göstermeleri, ufacık bir tereddütte hiç üşenmeden tek tek lûgat anlamlarına bakmaları ve benzer kelimelerle olan temel veya nüans farklarını anlamaya çalışmalarıdır. Bu dikkat ve itina, sadece güzel makaleler yazmalarına değil, eğildikleri alandaki vukûfiyetlerinin derinleşmesine ve ufuklarının genişlemesine de vesile olacaktır. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu söylüyor:

– «GAMZE, özellikle çenede dudağa dik gelen bir çukurluktur, yahut gülünce elmacık kemiği civarında bir minik deri toplanışı çukuru… Gayet tabiî olarak böyle hemen herkesçe bilinen bir şeyi tarife çalışmam, -her hâlde geçmiş örneklerden belli!-, “ifâde çetinliğine girmek lâzım!” dediğim meselenin küçük misâlleridir; ve sadece bana âit olmayan ve hususen İmâm-ı Gâzâlî Hazretleri’nin “bilinen bir şey üzerine abanarak tecrid”in getireceği yeni bilgiler için zarurettir. Biliyorum sanırken aslında bildiğini sandığında ne kadar çok bilmediğini bulmak, zaten ilim ve fikrin esasındandır…» [4]

Hangi fikrî, ilmî ve edebî sahada olursa olsun, uzmanlaşmanın öncelikli “usûl”ü nedir diye sorulursa, verilebilecek belki ilk cevabı takdim ediyor İBDA Mimarı böylece. Sanki sırf bize “örnek” olsun diye, zâhiren alelâde görünen bir tarifle başlayarak, anladığımız o ki, şunu tavsiye ediyor hepimize:

Kelime ve kavramları, sanki ilk kez öğreniyormuş gibi teker teker “yeniden” öğrenmek ve araştırmak; diğer bir deyişle, kelime ve kavramları doğru kullanmak; benzer kelime ve kavramlar arasındaki temel farkları yahut ince nüansları kavramak; böylece artık “doğru” ifâde edilecek ve “yerli yerinde” kullanılacak kelime ve kavramları sağlam birer “tuğla” gibi kullanarak, fikir, ilim ve sanat sarayları inşâ etmek… Bu, arka arkaya birkaç “doğru” cümle veya hüküm sıralayabilmek için bile belki gerekli bir “usûl”dür bizce. “Nereden başlamalı?” sorusunun da cevabı yine.

İmam-ı Gâzâlî Hazretleri’nin bu bahiste buyurduğu hikmet, hepimiz için “kelime hassasiyeti” gereğini son haddiyle aydınlatıcıdır:

– «Lügat bilgisi, etimoloji, kelimelerin kök bilgisi… Bu ilim, bütün ilimlerin ilk basamağını teşkil eder ve onu bilmeyen diğer ilimleri öğrenmeğe yol bulamaz; zira nasıl ki dama çıkmak isteyen birine evvelâ merdiven lâzımsa, lügat bilgisi de diğer ilimlere yükselebilmek için böyle bir vasıta durumundadır… Bir ilim faaliyeti içinde bulunmak isteyen herkes, lügât ilminin esaslarını bilmek zorundadır; demek oluyor ki, lügât ilmi, asıl bilgisi olmanın da ötesinde “aslın aslı” niteliğindedir.» [5]

Diğer yandan, “yazmak öğretilmez, öğrenilir”. Sadece yazmak da değil üstelik; Mütefekkir’in “ifâde çetinliğine girmek lâzım!” şeklinde yukarıda çerçevelediği hikmet, hem yazmanın, hem konuşmanın, hem çizmenin, aynı şekilde hemen tüm “ifâde” şekillerinin, sonuçta “şahsî” bir öğrenim, tekâmül ve ustalaşma süreci gerektirdiğini göstermektedir. O hâlde, bizim yapabileceğimiz veya başkalarının yapabileceği yegâne şey, yazana yahud diğer şekillerde kendini “ifâde” edeceklere elden geldiğince yardımcı olmak, yol göstermek ve faydalı ipuçları sunmaktan ibarettir. Kısacası, kişi “ifâde” yolunda tek başına yürüyecek ve “kelime hassasiyeti” de bu yolculukta kendisinin temel şiarlarından biri olacaktır.

Genel olarak dil veya kelime hassasiyetine gelince, yazarlar da içinde olarak, tüm bir milletin varlığı, toplum hayatı ve devlet işleyişi için “esasî” kıymet ve ehemmiyettedir:

– «Bir gün Konfuçyus’a sormuşlar:

– “Bir milletin bütün idaresi sana bırakılsaydı, önce ne yapardın?”

Dilin bir kâinat plânı oluşunu gösteren şu cevabı vermiş:

– “Önce dili düzeltirim… Dil düzgün olmayınca, söylenen, söylenmek istenen değildir; o zaman da, yapılmak istenen, yapılmadan kalır; bu yüzden de töreler ve sanatlar geriler; buna nisbetle de adalet yoldan çıkar; adalet yoldan çıkınca da, halk çaresizlik içinde kalır. İşte, bundan dolayıdır ki, söylenmesi gereken, başıboş bırakılamaz ve bu her şeyden önemlidir.”» [6]

12) En başta ifâde ettiğimiz “en güzel yazı, yeniden yazılan yazıdır” şiarı, sadece dergi editöründen gelen tavsiyelerin gereğini yapmak bakımından değil, genel olarak hemen tüm yazıların hazırlığı sürecinde de geçerli bir şiar olmalıdır hepimiz için. Yazımızı henüz hiç kimsenin okumadığı dönemde ve her safhada yapacağımız düzenlemeler, o yazıda aksayan yerleri “tamir” etmemize, yazımızın hem muhteva hem de şekil olarak “oturmasına”, eksikliklerin ikmâl edilip fazlalıkların törpülenmesine ve elbette –varsa- yanlışların tashihine yardımcı olacaktır çünkü.

Diğer yandan, bir yazıda aksayan yönleri farketmek için, yazının tümünü veya bellibaşlı kısımlarını yazıp, aradan –en az!- bir tam gün, tercihen iki-üç gün geçtikten sonra yeniden okumak, sıcağı sıcağına yeniden okuduğumuzda büyük ölçüde farkedemeyeceğimiz aksaklıkları oldukça net biçimde görmemizi sağlayacaktır. Ayrıca, kendimizin dışında, bir yakınımızdan veya dostumuzdan makalemizi “bütün” olarak son hâliyle okumasını rica etmemiz, eksik veya hataların yahud yanlış anlaşılmaların tesbiti bakımından yine çok faydalı olacaktır.

Acele tarafından uzun ama “ham” bir yazı yazmaktansa, yeterli bir süre üzerinde çalışılarak hamlıktan kurtarılmış, yâni her kelime, cümle ve paragrafına kadar kadar unsur unsur “işlenmiş” kısa bir yazı yazmak, kuşkusuz çok daha doğrudur.

Parça parça ne kadar “işlenmiş” olursa olsun, makalemizi dergiye göndermeden önce son bir kez “bütün” olarak yeniden okumak da ihmal edilmemelidir; çünkü bir yer düzeltilirken diğer bir yerin bozulması, çok sık karşılaşılan bir olumsuzluktur. Yalnız, bu “son okuma”, normal okuma hızımızda değil, çok yavaş ve çok dikkatlice yapılmalıdır. Öbür türlü, hataların çoğu gözümüzden kaçacaktır çünkü.

Sonuç olarak ve belki yüzde yüz kesinlikte ifâde etmek gerekirse, acele biçimde ve yeniden gözden geçirilmeden yazılmış bir yazı, aslında henüz “bitmemiş” bir yazıdır. O hâlde, gereken yapılmalıdır.

13) Bir yazıyı, gerek yazarken, gerekse yazdıktan sonra, her fırsatta “bir başkasının gözüyle” de okumak gerekir. “Kuzguna yavrusu şahin görünür” dedikleri veçhile, bize tam gelen henüz çok eksik, bize doğru veya tutarlı gelen aslında yanlış veya tutarsız, bize anlaşılır gelen yanlış anlaşılır veya hiç anlaşılmaz, bize akıcı gelen gerçekte kopuk, bize sevimli gelen maalesef itici olabilir. Yazıyı “kendimiz için” yazıyorsak şayet, mesele yok. Fakat başkası okusun diye yazıyorsak, daima o “başkası”nın gözüyle de okumak ve buna göre düzenlemeler yapmak şarttır.

Diğer yandan, her makale, belli bir maksadı temin etmek üzere, belli bir seviyedeki belli bir okuyucu kitlesini hedefleyeceğine göre, “bir başkasının gözüyle okumak”, hedeflenen okuyucu kitlesinde istenen tesirin sağlanıp sağlanamadığını kontrol etmek bakımından da önemli ve belirleyicidir.

Zaten Akademya da, “başkası okusun diye” yazılmış makaleleri yayınlamaktadır.

14) Aşağıdaki sözlerin sahibi, toplamda 80’i geçen yayınlanmış hikâyesi, romanı, sâir kitabı ve binlerce gazete-dergi makalesi olan bir yazardır:

– “Aslında sanıldığının tersine, ben çok zor yazıyorum. Yani ben kolayca yazan bir adam değilim. (…) Ama ben kolay okutan bir yazarım. Onun için karıştırıyorlar birbirine… Yani bir yazının kolay okunması, o yazının kolay yazıldığını göstermez. Tam tersine, eğer bir yazı kolay ve rahat okunabiliyorsa, yazar o yazının veya kitabın üzerinde çok çalışmış, çok yorulmuş demektir. Ben gerçekten çok yorulurum. Örnek olarak, şurada bir hikâye var. Bu hikâyeyi 1965 yılında kurmuşum. Ben onu ancak bir hafta önce yazabildim. Size şunu da söyleyeyim, romanlarımı beş altı kerede yazarım. Oyunlarımda ise, on beş yirmi kez yazdıklarım olmuştur. (…) Dün çok basit bir yazı yazdım ve onu üçüncüsünde yazdım. Ayrıca daktiloya da çekmedim. Eğer çekseydim, dördüncü kez yazılmış olacaktı.”

Yoruma gerek var mı?..

15) Akademya’da, yazarlarımızın bilgi veya tecrübe olarak “vâkıf” oldukları konulardaki makaleler yayınlanır. Henüz “vâkıf” olunmayan bir konuda ve özellikle internet kaynaklarından “kopya” iktibaslarla yazı hazırlama zahmetine girilmesine bu bakımdan hiç gerek yoktur; çünkü yayınlanmaz. Yazarı tarafından bile henüz tam anlaşılmamış bir hususun “ifâde” edilmesi ve başkası tarafından anlaşılması mümkün değildir çünkü:

– “Siz, mevzuu anlamadıkça, onu başkasına anlatamazsınız.” [7]

Peki, “anlıyorum ama ifâde edemiyorum!” denirse? Bunun da bir “yanılsama” olduğu bellidir ve cevabı Benedetto Croce tarafından şöyle verilir:

– “Çoğu şöyle dendiği duyulur: Kafamda birçok ve önemli düşünceler var, fakat, onları ifade etmeyi başaramıyorum. Eğer bunu söyleyenler, hakikaten bu gibi düşüncelere sahib olsalardı, bunları hakikatte güzel ve uyumlu (âhenkli) kelimeler hâline koyacaklar ve böylece de onları ifade etmiş olacaklardı. Ve eğer bu düşünceler, ifade edildiklerinde ortadan kalkıyor gibi görünüyor, yetersizleşiyor ve yoksullaşıyorsa, o zaman bunlar, aslında var olmadığı için böyle oluyorlar. (…)

Tıpkı para bakımından zengin olduğunu sanan bir insanın aritmetik tarafından yalanlanarak cezalandırılması gibi (aritmetik, servetinin ne kadar tuttuğunu ona isbat eder), aynı şekilde, düşünce ve fantazi tasavvurları bakımından zengin olduğunu sanan bir insan, eğer ifade etmedeki kabiliyetsizliğini aşmaya zorlanacak olursa, gerçekliğe toslayacaktır. Biz, birinciye “say” diye bağırırız; ikinciye “konuş”, işte kalem al ve kendini ifade et deriz.” [8]

Akademya’ya gelen makalelere gelince; belki başlangıçta tam vâkıf olunmayan bir konuda, fakat ilgili literatür bilhassa “kitablar”dan okunup araştırılarak, bu süreçte konuya belli bir vukûfiyet kazanılarak ve “anlama” gayreti, emeği yahud çilesi ile hazırlanan yazılar, dünya görüşümüze ve akademik çizgimize zıd olmadığı takdirde, belli bir tashih ve redaksiyon sürecinden sonra tabiî ki yayınlanır.

16) Bir makale yazmak için ne kadar zaman harcamalı ve ne kadar kitab veya kaynak metin okumalıdır peki? Elbette çay hazırlarken yaptığımız gibi, yâni “demlenene” kadar; bu bakımdan, yazımız başı ve sonuyla zihnimizde netleşene, ana hatlarıyla bizce tasavvur edilir hâle gelinceye kadar:

– “Kaleme almak için, eserin benliğimizde susmasını beklemek lâzımdır.” [9]

17) Akademya’da yayınlanacak makalelerin, “konuşma uslubuyla” değil, “yazma uslubuyla” kaleme alınması gerekmektedir. Konuşurken, gayet açık biçimde anlaşılmamızı sağlayan “yan unsurlar”, bir makale yazarken yardımımıza koşmayacaktır çünkü:

– “Konuştuğumuz gibi basit yazmayı tercih ediyoruz yahut buna inanmak istiyoruz. Ancak görünmek istediğimiz kadar basit ve sade değiliz ve istesek bile “konuştuğumuz gibi yazma” öğüdünü tutamayacağımız da gerçek.

Yazılı biçimde, konuşmayı aynen kullanmamızı engelleyen faktör, konuşmada ses, vurgu, yüz ifadesi ve tavırların, konuşma üslubundaki yetersizlikleri tamamlayarak, anlama katkıda bulunmasıdır. (…)

Bu, konuşurken kelimelerimizi önem açısından her zaman doğru yerleştirdiğimiz anlamına gelmez; fakat doğru seslendiririz ve böylece ritm tabiî olur. “Hepsi iyi – zannımca” denebilir. Aynı anlamı yazılı olarak vermek istediğimizde “zannımca hepsi iyi” deriz.” [10]

Böyle olunca, konuşurken kullandığımız kelime sırası, yazarken pek işe yaramayacak; aksine, anlaşılmamızı zorlaştıracak yahud yanlış anlaşılmamıza yol açacak demektir. Bir ilândan alınan şu örnek, son derece komik olduğu kadar, bir kelimenin öncesiyle sonrasına hangi başka kelimeleri koyacağımızı tartmamızın ne kadar önemli olduğunu da göstermektedir:

– “Satılık, Alman Separd köpek, itaatkâr, iyi eğitilmiş, herşeyi yer, çocuklara bayılır.”

Zor yahud yanlış anlaşılmamızı önlemek için, bir cümlede hangi kelimeyi önce hangi kelimeyi sonra kullanacağımızı dikkatlice ve “bir başkasının gözünden” okuyarak tartmamız; birbiriyle doğrudan alâkalı, uzmanların ifâdesiyle “kâinatta veya zihnimizde birlikte bulunan” kelimeleri olabildiğince yanyana veya birbirine çok yakın kullanmamız; konuşurken nefes arası verdiğimiz yerlerde, mevzu unsurlarını “mantıken” sınıflamak veya ayırmak istediğimizde yahud benzer unsurları peşpeşe sıraladığımız her seferinde ise, virgül, noktalı virgül veya nokta gibi işaretlerden hangisi uygunsa kullanmamız şart gözükmektedir. Yazının doğru anlaşılması esas olduğuna göre, saydığımız durumlara ilâveten, hangi noktalama işaretinin nerede kullanılacağına dair ortak kabullere başvurulmalı, “akademik tarz”ın gelenekleşmiş tatbikatı dikkate alınmalıdır.

Bu vesileyle, “virgül” kullanımına hususi bir itina gösterilmeli, virgülde tasarrufa gidilmemeli, birçok yanlış anlamanın sebebinin hatalı virgül kullanımı yahud virgül kulanımındaki gereksiz cimrilik olduğu unutulmayarak, bol miktarda ve hiç korkmadan virgül kullanılmalıdır. Editör Robert A. Day’in ifâdesiyle:

– “Eksik bir virgül bile yazıyı mahvetmeye sebeb olabilir.” [11]

Ünlem işaretine gelince; “akademik tarz”da yahud bu tarza yakın yazılarda, -bağırmak veya suçlandırmak şeklinde algılanabileceği için- ya hiç kullanılmamalı veyahud da çok az kullanılmalıdır.

Kesme (taksim-slash) işareti (/) ise, “arasında, ile, yâni, veya” gibi birbirinden farklı anlamlarda kullanıldığı için, dergimizde hiç kullanılmamalıdır.

18) Akademya’da, konusu “çok genel” olan yazılar yayınlanmamaktadır. Çünkü bunlar, bir kitabın, hattâ ansiklopedinin konusu olup, bir makalede çok eksik bırakılmaya veya üstünkörü geçiştirilmeye mahkûmdur. “Deniz” başlıklı veya konulu bir makale olamaz meselâ. Çünkü böylesine genel ve şümûlü geniş bir konu, üç beş sayfalık bir dergi makalesine sığdırılamaz. Bir dergide yapılabilecek belki yegâne şey, genel bir konunun ancak “belli bir yönü”nü anlatan yazılar kaleme almaktır. “Anadolu’yu Çevreleyen Denizler”, “Marmara Denizi’nde Yaşayan Canlılar”, “Türk Şiirinde Deniz”, “Osmanlı Denizcileri” gibi, yine genel ama biraz daha dar çerçeveli makale konularını işlemek mümkündür. “Anadolu’yu Çevreleyen Denizlerde Kirlilik”, “Marmara Denizi’nde Yaşayan Balıklar”, “20. Yüzyıl Türk Şiirinde Deniz”, “Kanunî Dönemi Osmanlı Denizcileri” gibi çok daha dar konular ise, bizce ideal makale çerçeveleridir.

19) Akademya’da yayınlanacak makalelerin, istisnaî durumlar dışında, “ara başlıklarla” düzenlenmiş veya sınıflandırılmış; okuyucu için takibi ve anlaşılması böylece kolaylaştırılmış; okunması da bu şekilde akıcı ve zevkli hâle getirilmiş olmasını rica ediyoruz. Bu ara başlıklar, HEPSİ BÜYÜK HARFLE yazılmalıdır.

Şayet makale çok uzunsa, okuyucunun konuyu takibini kolaylaştırmak bakımından, yazarlarımıza RAKAM-HARF SİSTEMİNİ tavsiye ediyoruz. Bu durumda sıralama şu şekilde olacaktır:

  1. Romen rakamı ve nokta
  2. Büyük harf ve nokta
  3. Normal rakam ve nokta
  4. Küçük harf ve nokta

(1) Parantez içinde normal rakam ve nokta

(a) Parantez içinde küçük harf ve nokta

Yukarıdaki “harf-rakam sistemi”ne göre bölümlendirilecek makalelere Romen rakamı ile başlama mecburiyeti yoktur. Herhangi biri ile başlanıp, aşağıya doğru sıralanabilir. Bölümlerin adları “büyük harfle” yazılırken; alt bölümler veya ara başlıklar ise, her bir kelimenin ilk harfi büyük olmak üzere “küçük harfle” yazılır. “Ve, veya, ile” gibi bağlaçlar ise her zaman küçük harfle başlatılır.

20) Misafir yazarlarımız için daha esnek de olsak, kadromuz yazarlarından yahud kadromuza yeni girecek yazarlarımızdan, sokaktaki insanın anlamadığı yahud pek kullanmadığı “uydurukça” kelimeleri veya tam tersine artık ya unutulmuş ya kullanılmayan “arkaik-eski” kelimeleri kullanmamalarını, İBDA Külliyatını ve özellikle en son eserlerini “imlâ kılavuzu” olarak ölçü almalarını taleb ediyoruz. “Cevab” kelimesi dururken “yanıt” demenin, “çocuklar” kelimesi dururken “etfal” demenin hiçbir gereği yoktur.

Bu arada, bir kavramın “uydurukça” veya “arkaik” karşılığı dışında başka bir kelime bulamaz, fakat Türkçede çok yaygın olarak kullanılan “yabancı dil” orijinli bir diğer karşılığını bulursak, şayet muradımıza tamamen uygunsa, hiç çekinmeden o “yabancı dil” orijinli kelimeyi kullanabiliriz; “imaj”, “motivasyon”, “kolaj” gibi…

Diğer yandan, belli bir alana yahud insan grubuna has ve tam anlamını verecek alternatifini bulmanın ya imkânsız ya çok zor olduğu, halkın çoğunluğu tarafından pek bilinmese veya kullanılmasa da sözkonusu sahayla ilgilenenlerce yahud belli bir grubun mensublarınca yaygın olarak bilinip kullanılan “ıstılâh-terim”ler, “jargon” veya “argo” olarak nitelendirilen kelimeler, bir başka deyişle “teknik dil” veya “özel terminoloji” denilen çerçeveye giren kelime ve tâbirler, Akademya’da yayınlanacak makalelerde elbette kullanılabilir. Ne var ki, bunlar kesinlikle azınlıkta olmalı, yalnızca mecbur kalındığında kullanılmalı, makalenin geniş okuyucu kitlesince anlaşılmasını zorlaştıran gereksiz jargon kullanımından kaçınılmalıdır. Jargon kullanılması gerektiğinde, kelimenin makalede ilk geçtiği yerde, yanına bir parantez açılarak, herkesçe bilinen yaklaşık bir karşılığını yahud dipnot yapılarak kısa açıklamasını eklemeye bakılmalıdır.

Bilvesile bir not: Akademya’da “ya da” kelimesini kesinlikle kullanmıyor, bunun yerine “ya… veya… yahud… veyahud da…” gibi alternatif kelimeleri tercih ediyoruz.

“Kelime seçimi” bahsinde son sözümüz, Nihad Sâmi Banarlı’nın “Türkçenin Sırları” adlı eserindeki şu çok doğru ve çok güzel tesbiti olacak:

– “Kelimeler, birtakım boş sözler değildir. Şunun, bunun uydurmasıyla piyasaya sürülen sahte boncuklar da değildir. Kelimeler, asırların ve asırlarca da o kelimeleri konuşan, onlarla duyan, düşünenlerin; onlarla seven ve sevilenlerin ibdâ edip güzelleştirdiği, beğenip Türkçeleştirdiği, canlı, ruhlu ve musikîli varlıklardır. (…)

Kelimeler, (…) asırların biriktirdiği aziz ve tılsımlı mücevherlerdir.”

21) Makalemizi kaleme alma amacımız, kullanacağımız kelime, kavram ve cümlelerin niteliğini, baskın karakterini ve düzenini de tâyin edecektir. Bu bakımdan, Akademya’da yayınlanacak bir makaleyi “niçin” yazdığımızı öncelikle ve kesin olarak billurlaştırmamız elzemdir. Şöyle ki:

Meselâ “bilgilendirme” amaçlı bir makale yazacaksak; bolca tarif, açıklama ve örneklendirmeye başvurmamız gerekecektir. Cümlelerimiz ise, olabildiğince berrak, kısa ve kolay anlaşılır olacaktır.

Eğer “inandırma ve duygulandırma” amaçlı bir makale yazacaksak; belli bir duyguyu okuyucuya sirayet ettirmeye en fazla yardım edecek tarzda, incelikli ve hissî tedaileri zengin kelimeler seçecek; “normal” cümle sırasının bazen dışına çıkıp muhtemelen “devrik” cümleleri tercih edeceğiz demektir.

“İsbatlama” amaçlı bir makale yazacaksak şayet; mantıkî sebeb-sonuç silsilesinde yoğunlaşacak, zıd görüşleri çürütecek, “otorite” vasfı taşıyan uzmanlara, şâhidliklere, kaynaklara, tecrübelere-deneylere, aynı konuda yapılmış başka araştırmalara veya istatistiklere başvuracağız demektir.

Ya “aklımızda açık bir amaç yoksa”?

Kime, neyi, niçin, nasıl anlatmak çerçevesinde “net” bir makale amacımızın, plânımızın veya taslağımızın kafamızda bulunmaması, nereye hangi araç ve yolla niçin gideceğini bilmeyen “şaşkın yolcu” durumuna düşmemiz demektir ki, bu karmaşadan belki bir “yazı” çıkabilirse de, sağlam, düzenli, tutarlı, anlaşılır, zevkli ve akıcı bir “makale” çıkmaz. Gideceği yere, ancak nereye nasıl gideceğini ana hatlarıyla “baştan” bilen biri varabilir, yapacağı yolculuğun güzergâhını da ancak bu “amaç” tâyin edebilir.

Editör Robert A. Day, “ya amacımız yoksa?” sorusuna, “bir ânda altı değişik istikamette yazabilirsiniz” cevabını veriyor ki, bu da, bir o yola bir bu yola sapan “şaşkın yolcu” misâli, okuyucuyu rahatsız eden bir karmaşanın yazıya hâkim olması demek olacak; yazarının neyi niçin yaptığına karar veremediği “başı sonu belirsiz” o karmaşık makaleye, okuyucu da –şayet katlanıp sonuna dek okursa- neyin niçin yazıldığı belli olmayan dağınık ve sevimsiz bir yazı muamelesi yapacaktır. Amacın net olmadığı yerde, hangi araçların ne şekilde ve hangi sırayla kullanılacağı da net olmayacaktır çünkü.

Daha önce söylediklerimizle de içiçe biçimde toparlarsak; makalemize “düzen” kazandıracak şey, hangi meseleyi, ne amaçla, ne bakımdan, hangi okuyucu kitlesini hedefleyerek, hangi görüşü veya görüşleri temel alarak, hangi araç ve unsurları kullanarak ele alacağımızı en baştan tesbit etmektir. Ki bunun diğer bir adı da “plân”dır; bir makale plânlaması yapmaktır. Plânımız zihnimizde netleştikten sonradır ki, bir “bütünlük-kompozisyon” oluşturacak tarzda ve maksadımızı temin edecek belli bir sıralamayla kendimizi ifâde etmemiz imkân dairesine girecektir. Yine bu sayede, eskilerin “efrâdını câmi, ağyârını mâni” dedikleri biçimde, yazımızda sadece gerekli ve birbirini tamamlayan unsurlar bulunacak, yazımız gereksiz yâni “konu dışı” unsurlara boğulmayacak veya konudan sapılmayacaktır.

Kuşkusuz, bir konuyu araştırmaya başlamadan önce zihnimizde mevcud olan makale çerçevesiyle, araştırmaya veya yazımızı yazmaya başladıktan sonraki çerçeve az çok farklı olacak, muhtemelen önümüze yeni veriler ve kaynaklar çıkacak, önümüzde yeni ufuklar açılacak, önceden vardığımız bazı kanaatler de bir şekilde değişecek yahud zenginleşecektir. Buna rağmen, araştırmamızın kalkış ve toparlanış noktası olan bir “makale plânı”, her durumda faydalı, bizi dağılmaktan kurtarıcı ve tıkandığımız yerlerde muhtemelen önümüzü açıcı olacaktır. Herşey bir yana, makale plânını hazırlamış olmak, makalenin yarısını daha şimdiden yazmış olmak gibidir ve sonrası muhakkak çok daha kolay olacaktır. Robert A. Day’in ifâdesiyle, “kolay iş, teşhis olarak ne yapılması ve hangi sırada yapılması gerektiğini bildiğiniz iştir.” [12]

Ele aldığımız konuyu hangi sırada işleyeceğimiz, öncelikle yazarın tercihine, vukûfiyet derecesine, tecrübesine ve mevzunun niteliğine bağlıdır. Yine de, özellikle yeni yazarlarımıza bir fikir vermek bakımından, mahiyeti az çok klâsikleşmiş bir “giriş” bölümünden sonra, meseleyi “tarih sırasına göre”, yâni “kronolojik” bakımdan işlemeyi tercih edebilir, “geçmişte, bugün, gelecekte” ara başlıklarıyla mevzuumuza bir akış kazandırabiliriz meselâ.

Veya, meseleyi daha önce inceleyen “uzmanlara göre” bir sıralama teşkil edebilir; “fikir adamlarına, ilim adamlarına, fen adamlarına, sanat adamlarına, devlet adamlarına, din adamlarına, eğitimcilere vs” göre bir sıralama tâyin edebiliriz.

Veyahud da, meseleyi “mahallî” özelliklerine göre ele alabilir, “dünyada, ülkemizde, bölgemizde vs” tarzında bir işleyiş sırası belirleyebiliriz.

Yine, “evde, işde, okulda vs” tarzında bir diğer sıralama sözkonusu olabilir.

Ayrıca, “çocuklukta, yetişkinlikte, ihtiyarlıkta, kadında, erkekte vs” şeklinde bir diğer işleyiş sırasını da düşünebiliriz.

Bundan başka, “dinde, fikirde, hikemiyatta, felsefede, tasavvufta, ilimde, fende, sanatta, siyasette, hukukta, iktisatta, teknikte vs”, “öğrencilerde, çalışanlarda, emeklilerde vs” veya “ailede, arkadaşlarda, meslekdaşlarda vs” şeklindeki sıralamaları makalemiz için uygun bulabiliriz.

Aynı şekilde, “ilim dallarına göre”, “sebeb-sonuç ilişkisine göre”, “öne çıkan faktörlere göre”, “fayda ve zararlarına göre”, “tesirlerine göre”, “toplum kesimlerine göre”, “üzerindeki tartışmalara göre”, “ehemmiyet sırasına göre”, “unsurlarına göre”, “basitliğine-zorluğuna göre”, “yakınlığına-uzaklığına göre”, “berraklığına-giriftiliğine göre” gibi başka başka işleyiş sıralarını tercih edebilir ve makalemizi artık çok daha kolay biçimde kaleme alabiliriz.

Tüm bunlardan sonra ise, yazımızı elbette bir “sonuç” bölümüyle bağlıyoruz.

Bütün bu saydıklarımız bir “fikir verme” amacına matuf olup, kuşkusuz bir meselenin işleniş sırası, tamamen mevzunun niteliği ve yazarının inisiyatifi dairesindedir. Diğer bir ifâdeyle, yukarıda örneklendirdiğimiz sıralama düzeninden bambaşka bir tarzda yazılmış güzel makaleler de olabilir. Ancak biz, istisnâlar kaideyi bozmasa bile, özelikle acemi veya yeni yazarlarımıza bunu pek tavsiye etmiyoruz.

22) Akademya için kaleme alınacak makalelerin, ilk bakışta “ilginç” bir konusu veya konu başlığı olması gerekmez. Çünkü “gerektiği gibi” araştırılıp işlenen hemen her makale konusu, “ilginç” olabilir veya “ilginç” kılınabilir. Yahud tam tersine, ilk bakışta “ilginç” bir konu veya konu başlığı seçilmesine rağmen, muhteva yetersizliği ve biçim düzensizliği yüzünden, tamamen sıkıcı veya itici bir metin de kaleme alınabilir.

23) Ne kadar vurgulansa az kalacak bir incelik ve gereklilik olarak, uzun cümlelerden kesinkes kaçınılmalı, yazarken kurulan bu tür cümleler yeniden gözden geçirilerek mutlaka iki veya daha fazla cümleye bölünmelidir. Yemeği küçük lokmalar hâlinde yediğimizde nasıl kolayca öğütüp hazmedebiliyorsak, bir makaleyi de ancak böylesi kısa ve berrak cümleler hâlinde yazılmışsa kolayca anlayabilir ve okumaktan zevk alabiliriz. Sık sık uzun cümleler kurularak zor anlaşılır, anlaşılmaz, yorucu ve sıkıcı hâle getirilmiş makale veya sâir yazılar, yeniden düzenlenmek üzere yazarına kesinlikle iade edilir.

24) Akademya’da, istisnaî durumlar haricinde, 1, 2, 3, 4 şeklinde sıralanan ve her sayı bir başka bölümü yayınlanmak üzere teslim edilen “dizi yazılara” yer verilmez. Her makale, kendi içinde müstakil bir bütün olacak şekilde hazırlanmalı; sonraki sayılarda ise, yine aynı konunun devamı veya zenginleştiricisi olsa bile, farklı bir başlığı olan bir başka müstakil makale hazırlanmalıdır.

25) Akademya makalelerinde kullanılan parti, teşkilât, kurum, şirket vs isimlerinin yahud ilmî, siyasî, teknik vs bazı kavramların ilk harflerinden oluşan kısaltmaların, o yazının yıllar sonra da okunabileceği yahud bir başka dile de tercüme edilebileceği unutulmayarak; aynı şekilde, bir kısaltmanın anlamını her okuyucunun bilmeyebileceği yahud sözkonusu kısaltmanın bir başka şeye de işaret edebileceği göz önünde bulundurularak; ilk kullanılışında mutlaka “açık hâliyle” yazılması gerekmektedir. Bu bir parantez içi yahud bir dipnot şeklinde de verilebilir. Milletlerarası kullanımda yerleşmiş ve okuma-yazma bilen hemen herkesin ne kastedildiğini bildiği BM, NATO, AB, ABD gibi kısaltmalar ise elbette rahatça kullanılabilir.

26) Akademya’da yayınlanacak bir makalenin başlığı, edebî türlerdeki yazıların başlığı gibi olamaz. Bu sebeble, okuyucuya muhtevasını sezdirmeyen, ilmî literatürde farkedilmesini imkânsızlaştırılan ve araştırmacıların kendisinden faydalanmasını bu şekilde engelleyen “alâkasız” başlıklar, dergi editörü tarafından değiştirilir. Çünkü bir başlığın kendi başına “çarpıcı” veya “sanatlı” olması, onun iyi bir başlık olduğunu göstermez.

Aynı şekilde, cümle gibi uzun yahud meseleyi “ne bakımdan” ele aldığını sezdirmeyecek kadar kısa ve belirsiz başlıklar da konulmamalıdır. Yine bunlar da dergi editörü tarafından değiştirilir.

Bir diğer ifâdeyle, başlıklar, kimi veya neyi, hangi hâdise veya meseleyi, “ne bakımdan” ele alacağını söyleyebilmeli, muhtevayı basitçe formüle edebilmelidir. Ancak bu şartları elden geldiğince taşıyan bir başlık “ana hatlarıyla” bulunduktan sonra, başlık kelimelerinın seçimi, sırası veya yeni kelimelerin eklenmesi yoluyla artık “çarpıcılık” teminine gelebilir sıra.

27) Akademya’nın 6. sayısından itibaren, her makalenin başına Türkçe ve İngilizce olarak “tanıtıcı bir özet” konulacaktır. Yazarlarımızın kendi makaleleri için Türkçe olarak hazırlayacakları bu bölüm, makalenin “paragraf” hacminde bir özeti veya maketi olacak, yazıdaki bellibaşlı tüm kısımları çok kısa olarak ve 50 kelimeden az, 250 kelimeden fazla olmayacak şekilde hülâsa edecektir. Başlık için söylediğimiz hususlar, “tanıtıcı özet” için de geçerlidir ve ancak muhtevanın tanıtılması sağlandıktan sonra “çarpıcılığın” da sağlanması düşünülmelidir. Makalede bulunmayan hususlar, tanıtıcı özette de bulunmamalıdır. Abartılı yahud gelişigüzel bir ifâde tarzından elbette kaçınılmalıdır. Zaman olarak ise, “geçmiş zamanda” anlatım tercih edilmeli ve yazıda hangi konunun hangi yönlerden ele alındığı rapor edilmelidir.

28) Makalemizin “giriş” kısmı, bir yandan okuyucuyu makalemize cezbedecek bir “gong” çaldığımız, okuyucunun ilgisine “kanca” attığımız ve makalemizin kalanına merak uyandırdığımız; diğer yandan da, okuyucunun makalemizde neler bulacağını peşin olarak ve kısaca paylaştığımız yahud hissettirdiğimiz bir bölüm olacaktır. Resmin bütünü en baştan ve ana hatlarıyla bu şekilde gösterilirse, okuyucu makale boyunca parçaları daha kolayca anlayıp bütünleştirebilecek, anlaşılan bir makale ise kuşkusuz zevkle ve sonuna kadar okunacaktır.

Makalemizin “sonuç” bölümüne gelince; o noktaya kadar makalemizi okumuş okuyucumuza göstereceğimiz bir saygı ifâdesi hâlinde, bir yandan önceki kısımlarda söylediklerimizi çok kısaca toparlayıp pekiştirebilir, makalemizin bir bütün olarak iyice anlaşılmasını sağlayabilir; diğer yandan da, makalemiz vesileyle söylemeden geçmek istemediğimiz bir hususu bu vesileyle vurgulayabiliriz.

Makalemize nasıl bir giriş yapabileceğimiz, meseleyi nasıl işleyip geliştirebileceğimiz, nihâyet nasıl sonlandırabileceğimizle ilgili olarak, “Akademya Makale Esas ve Usulleri” başlıklı bu yazımızın en sonunda vereceğimiz kaynaklar, son derece yardımcı ve ufuk açıcı olacaktır. Bizim yazımızın en başından beri bu çerçevede paylaştığımız çok sınırlı hususlar ise, sadece “fikir verme” dairesinde görülmelidir.

29) Tecrübeli ve usta yazarlarda pek karşılaşılmayan, ancak acemi yazarların hemen hepsinde karşımıza çıkan bir problem de, yazıdaki “hikâye etme zamanı uyumu”dur.

Bir yazı için, mutlaka şu zamanda yazılmalıdır denemez. Yerine göre geçmiş, geniş, şimdiki veya gelecek zamanlardan birini, ya ağırlıklı olarak metnin genelinde veyahud da kısmen ve farklı cümlelerde kullanırız.

Ne var ki, acemi yazarlarda durum bu çerçevede değildir. Hiç gereği yokken, bir cümlede “yaptı”, hemen peşinden “yapıyor”, akabinde “yapar”, sonra “yapacak”, derken “yapmış”, sonra “yapıyordu” şeklinde, karmakarışık, kulağı rahatsız eden, akışı kesintiye uğratan, okumaktan alınan zevki kaçıran muhtelif “hikâye etme zamanları” kullanırlar. Bu “zaman” karmaşasını farklı cümle veya paragraflarda yapsalar neyse, aynı cümle içinde bile sık sık farklı “hikâye etme zamanları” kullanarak, yazılarını neredeyse okunmaz hâle getirirler. Kaleme aldıkları yazı bir “nesir”, yâni “düz yazı” da olsa, bunun da kendine göre bir ses âhengi, bir şiiriyeti, şiirdeki kafiyeye benzer bir ses uyumu olduğunu yahud belli mikyasta da olsa mutlaka olması gerektiğini bilmezler. Bilseler de kolayca tatbik edemezler.

Bu bakımdan, acemi yazarlarımızdan ricamız, belli bir yazma tecrübesi kazanana kadar, yazılarının konusuna en ziyade uygun olduğunu düşündükleri “tek bir hikâye zamanı” kullanmalarıdır. Sadece “geniş”, sadece “şimdiki”, sadece “geçmiş” zaman gibi. Meselâ, geçmişte kalmış bir hâdise veya şahsiyeti anlatıyorlarsa, hep “geçmiş” veya hep “geniş”; bir “tanıtım” yapıyorlarsa, hep “şimdiki zaman”; fikrî, ilmî, teknik incelemelerin birçoğu için, hep “geniş” zaman gibi. Doğru kullandıklarından yüzde yüz emin oldukları durumlarda, elbette farklı zamanları da –ancak çok nâdir olarak- kullanabilirler. Dergi editörü, hep “aynı zamanda” hikâye edilen bu yazılarda yapılması gereken düzeltmeleri, kendileri için yapacaktır.

30) Şu âna kadar anlattıklarımızdan, bir Akademya yazarının, ele aldığı konuya her bakımdan nüfûz etmesi ve herkes tarafından kabul edilmesi gereken “âlemşümûl” hükümler sunması gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Tam tersine, yazarlarımız yerli yersiz genellemelerden kaçınmalı, inceledikleri konunun belli yönleri merkezinde yazdıklarını unutmamalıdırlar. Aynı konunun bir başkası tarafından işlenmesi durumunda, çok daha farklı yönlerin, niteliklerin ve değerlendirmelerin sözkonusu olacağı açıktır. Mesele, durduğumuz noktaya, sahib olduğumuz altyapıya, baktığımız perspektife, görebildiğimiz mesafeye göre yazmak ve ötesinin de bulunduğunu hatırdan çıkartmamak, okuyucuyu da bu noktada aydınlatmaktır sadece. Robert A. Day’in ifâdesiyle:

– “Gözlenen gerçekler arasındaki ilişkiyi göstermede âlemşümûl sonuçlara ulaşmanıza ihtiyaç yoktur. Nâdiren bütün doğruları aydınlatmaya muktedir olacaksınız. Çoğu zaman yapabileceğinizin en iyisi, doğruların sadece bir bölgesine nokta gibi bir ışık tutmaktır. Sizin doğrularınızın o bölgesi, verilerinize dayanır. Fakat verilerinizin gösterdiğinden daha geniş bir görünüşe uzanırsanız, verilerle desteklenen sonuçların bile şübhe götürür olduğu noktaya varan aptalca bir intibâ verebilirsiniz. (…)

İşte siz de kendi ufak ayna parçanızı sergileyin veya gerçeğin bir kısmına ışık tutun. “Tüm gerçek”, en iyisi, hergün yüksek sesle onu keşfettiğini ilân eden cahillere bırakılacak bir konu olarak kalsın.

Siz kendinize âit küçük bir gerçek parçasının anlamını tarif ettiğiniz zaman, onu basit bir şekilde yapın. En basit ifadeler, bilgi ve hünerin en çoğunu ortaya çıkarır; çok kalabalık bir dil ve şık kelimeler, sığ düşünceleri iletmek için kullanılır.” [13]

31) Sadece makalelerde değil, günlük hayatımızda da her vesileyle karşımıza çıkan problemli bir “yaklaşım tarzı”na geldi sıra: Tek yanlı bakış ve meseleleri tek bir sebeble yahud tek bir faktörle açıklayış…

Eşyâ ve hâdiseleri “geniş bir perspektiften” görememekten, bir deyişle dar ufuklu ve belli bir noktaya saplantılı olmaktan kaynaklanan, yapılan izahları da çoğu durumda “mantıksız” yahud “sağduyuya ters” kılan bu yaklaşım tarzının –her alan için geçerli olsa da!- belki en fazla göze battığı alan, “sosyal hâdiseler” ve “sosyal ilimler” olsa gerektir. Şöyle diyor Zeki Arslantürk:

– “Sosyal olay, en az iki kişi arasında meydana gelir. Onu yapan ve yöneten, birden fazla kişidir. Bu sebeble, sosyal olayı tek sebeble açıklamak mümkün değildir. Bir sosyal olayın, sadelik ve karmaşıklık derecesine göre, birden fazla sebebi olabilir. Bir sosyal olay için “bir sebeb” aramaktan ziyade, sebebler aranmalıdır. (…)

Çeşitli cinsten olayların veya unsurların karşılıklı tesirlerinin bir dengesi olan toplumları, bu unsurlarından herhangi biriyle yahud birkaçıyla açıklamak isteyenler, daima bütünü parçasıyla anlatmak yanlışına düşerler.” [14]

İlâve yoruma pek gerek bırakmayan bu önemli tesbit gereği, hem hayatımızda hem yazılarımızda, tek yanlı, tek yönlü, tek sebebli, tek faktörlü izahlardan kaçınmamız ve her vesileyle “ne bakımdan” sorusunu sorup, cevabları da buna göre aramamız çok ama çok önemlidir.

Bu mesele gerçekten hayatî ehemmiyette olduğu için, biraz daha üzerinde duralım ve hatırda kalıcı olması bakımından “Fransız Devrimi” örneğini veren araştırma metodolojisi uzmanlarına biz de kulak verelim; sıkça kendilerine başvurduğumuz J. Barzun ve H.F. Graff söylüyor:

– “Yalnızca tecrübesiz bir araştırmacı, bir yahud çok az örneğe dayanarak genelleme yapar. Burada, çok tecrübeli olanı bekleyen tehlike ise, bunun tersidir ve bu durum, [tek sebebe, tek faktöre] “ircâ edicilik-indirgeyicilik” olarak tarif edilir. Adından da anlaşılacağı gibi, çeşitliliği teke indirmektir. (…) Örnek olarak, tek bir olay değil, birbiriyle ilgili birçok olayın sözkonusu olduğu Fransız Devrimi gibi şümûllü bir olayın bir “tertib” sonucu ortaya çıktığı şeklindeki anlatım, aşırı ölçüde [tek sebebe, tek faktöre] ircâ edilmiştir. Aynı şekilde, savaşın sebebi olarak yalnızca “ekonomiyi” görmek veya silâh üreticilerinin savaşı başlattığını düşünmek de yanlıştır. Tarihin incelenmesi, sözü edilen bütün bu olayların, insan davranışlarının sebebleri kadar karmaşık olduğunu öğretir insana. Gerçek bir araştırmacı, karmaşıklığa sebeb olan bölümleri yerli yerinde ve diğer bölümlerle bağlantılı olarak gösterir. Bırakalım, zaman ve yer sıkıntısı çeken gazeteler, ircâ ediciliğin zevkini çıkarsın.” [15]

İBDA Mimarı’ndan kulağımıza küpe bir ihtarla bu çok önemli bahsi pekiştirip mühürleyelim:

– “Merkezdekilerin geri kalmalarının ve çevrede bize karşı anlayışsızlığın sebebleri çeşitli…

Evvelâ, bir hareketle, o harekete vücut verici sebebleri izâh cehdi arasındaki çetin fark… Meselâ, bir adam bir adamı bıçaklayarak öldürüyor; bu herkesin gördüğü. Bunun, içtimaî münasebetler ağındaki mevzulardan, buna vücut verici şahsî ve ruhî terkibe kadar çok yönlü ve karmaşık bir sebebi var; bunun çözümü ise, ancak bilgi ve anlayışa âit… Neyin nasıl olduğunu anlarsan, neyin nasıl yapılması gerektiğini bilir ve anlatırsın.” [16]

32) Çok önemli ve bu sebeble uzun uzun üzerinde durmak istediğimiz bir mesele: Nasıl iktibas –alıntı- yapmalı?..

Herhangi bir okuyucu, karşısına çıkan bir makalenin ilk olarak başlığına, ara başlığına yahud metnin geneline bir göz atabilir. Bizim yaptığımız ise, bunlarla beraber ve bazen başlıktan hemen sonra, o makalenin “dipnotlarına” veya “kaynaklarına” bakmaktır. Çünkü bu bakış, karşımızdaki metnin okunmaya değer olup olmadığını, öne sürülen fikir ve verilerin güvenilirlik derecesini, üstünkörü mü yoksa araştırılarak mı kaleme alındığını, yazarın amatör bir “heveskâr” mı yoksa yazarlığı ve araştırmacılığı ciddiye alan bir insan mı olduğunu bize neredeyse yüzde yüz kesinlikte verir.

Diğer yandan, araştırma metodolojisi uzmanları J. Barzun ve H.F. Graff’ın naklettiğine göre, editörlerin önüne gelen makalelerin kaynak künyelerinin “altıda biri” hatalıdır; aynı şekilde, bir yazıda en çok hata yapılan yer, kaynak künyeleridir.

O hâlde başlayalım.

33) Amatör araştırmacılar kadar, bugüne dek “kuralsız” yahud “kuralları kendisi koyarak” yazmış her yarı-araştırmacının bizce mutlaka okuması gereken, ilk baskısının yapıldığı ve tükenmez kalemin yeni bulunduğu günlerden bugüne tam 35 yıl boyunca hep yeniden gözden geçirilerek zenginleştirilen “Modern Araştırmacı” adlı değerli kitabın yazarları J. Barzun ve H.F. Graff, iktibas konusunda şu noktalara dikkatimizi çekiyor:

– “Diğer insanların bilgilerini kendi düşüncenizle karıştırıp yeniden düzenlemeden kullanmışsanız, yazardan çok, derleyici olabilirsiniz; yaptığınız işe rapor yazmak değil, “kes yapıştır” denir.

Bu tür bir sorumluluktan kaçmanın en önemli eksikliği, yazının okuma açısından sıkıcılığı, aydınlatma ve güç açısından yetersizliğidir. Master ve doktora tezi hazırlayan birçok yazar, kendilerinden beklenenin, diğer yazarlardan bir dizi iktibas yaparak, bu iktibasları “bu noktada şöyle dedi”, “cevab olarak şunu söyledi” gibi bağlamak olduğunu farzederler. Her sayfa, ince uzun ekmek dilimleri arasına büyük kalıblar hâlinde bir şeylerin sıkıştırıldığı kötü bir sandviçe benzer. Tutmak zordur, kolayca parçalanır. Çalışmanızda kendi düşünceleriniz ve kendi kelimeleriniz hâkim değilse, “hikâyenizin” kontrolünü elinizden kaçırırsınız. Herhangi bir bölümde iktibas yaptığınız altı yahud sekiz kişi, bunları sizinkinden farklı amaçlarla yazmışlardır ve birbiriyle bağlantısı olmayan bu parçaları, akıcı biçimde bir bütün hâline getiremezsiniz. (…)

Bu tecrübeden, iktibas yapma sanatının ilk kuralı çıkarılabilir. İktibaslar, delil değil, örneklerdir. Anlattıklarımızın delili, öne sürdüğümüz bilgi ve fikirlerin bir arada oluşturdukları bütündür. Zaman zaman savunduğumuz fikri perçinlemesi, orijinal yahud yerli yerinde bir ifadeye yardımcı olması için “bir örnek” verirsiniz. Ancak okuyucuyu etkileyen, iktibasın uzunluğu, derinliği veya ağırlığı değildir. (…)

Bu kuralı iki önemli kural daha izler: (1) iktibaslar kısa tutulmalıdır, (2) metinle olabildiğince kaynaştırılmalıdır. Bu iki kuralı anlatırken kullandığımız iktibas biçimi (âni kesinti, iki nokta üst üste, yeni bir cümle) ders kitablarında daha kullanışlıdır. Bir şey anlatan, tartışan veya nakleden yazılarda biraz garib kaçabilir. En iyi biçim, şimdi yapacağımız gibi, doğruluğunu bozmadan “yazarın, daha öz anlatamayacağınız orijinal kelimelerinden bir bölümünü” kendi cümlenize katmanızdır.” (…)

Bundan daha uzun iktibasların, bütünüyle sizin cümlenize katılamayacağı açıktır. Aksi hâlde, sizin kelimeleriniz yazarın sözlerinin gerisinde kalır. (…) Yazarın önemli bir mektubu iktibas olarak kullanmak istediği, ünlü bir İngiliz avukatının biyografisinden bir bölüme göz atalım:

İlk boşalan yerin eski arkadaşı Clavell Salter’e verilmesinden dolayı büyük bir düş kırıklığına uğramıştı. Lord Edmund Talbot’a şöyle yazmıştı: “S’nin teklif edileceğini duydum. Aslında olağanüstü bir insandır, otuz yıllık da arkadaşımdır. Sanırım size ilk günlerinde kendisine nasıl yardımcı olduğumdan söz edecektir.” Büyük düş kırıklığına uğramış bir adamın mektubudur bu; hem de kendi geleceği konusunda hemen hemen bütünüyle doğru çıkmış bir kehanetle son bulur. “Şimdi elli dokuz yaşındayım; sağlığım izin verirse bir on yıl daha Baro’da çalışabilirim.” On yılın dolmasına birkaç ay kala, görev başında öldü. Uğradığı bu düş kırıklığından kısa bir süre sonra hatıralarını yazması istendi, bu tasarı üzerinde görüştü ve hattâ birkaç sayfa yazdı. Kendisine “kitabınızın adı ne olacak?” diye sorulduğunda, üzgün şekilde “en iyisi, Bir Başarısızlığın Hikâyesi diyelim,” diyerek elinden kalemi bıraktı.”

Bu akıcı anlatım ve yorum yerine, yazar tembel yolu seçip, “dedi” vs gibi bağlantılarla iktibas yapmış olsaydı, en azından dört kez cümleyi kesip yeniden devam edecekti. Burada teklif edilen, iktibasın cümleyle kaynaştırılması usulüyle bir tür tekrarı engellemektir. (…)

Nasıl iktibas yapılacağını bilmek, kullanılan kelime sayısını üçte bire indireceğinden, harcanan kağıt miktarı da azalacaktır. Kaynaştırılmış iktibas olarak tarif ettiğimiz usulde, iktibasın, genellikle, yalnız yazının konusuyla ilgili olarak önemli rol oynayan ana bölümü kullanılır. (…)

Öbür türlü, “(1) iktibasın ne anlama geldiğini anlatarak, (2) iktibası vererek ve (3) söylenenleri kendi kelimeleri ile tekrarlayarak, basit bir usulle “tezini yazar”. Okur için üç kez ölmek anlamına gelen bu durum”, kaynaştırılan iktibas usulünde ortaya çıkmaz” [17]

34) Yukarıda iktibas ettiğimiz J. Barzun ve H.F. Graff’ın tesbitlerinden hareketle kendi dergimizin taleb ettiği iktibas özelliklerini dile getirirsek:

İlk olarak, bir kitab sayfasından uzun hemen hiçbir iktibası kabul etmiyoruz.

İkinci olarak, yazıdaki toplam iktibas oranı, yazarın kendi sözlerinden büyük hemen hiçbir makaleyi kabul etmiyoruz.

Üçüncü olarak, metnin akışı içinde tam da ilgili olduğu yere konulmadığı için “alâkasız” duran iktibasları kabul etmiyoruz.

Dördüncü olarak, niçin kullanıldığı veya işlenen konuyla “ne bakımdan” ilgili olduğu okuyucuya açıklanmayan iktibasları kabul etmiyoruz.

Beşinci olarak, uslub olarak yazarın hükmedemediği, tam tersine yazara ve yazıya uslub bakımından hükmeden iktibasları kabul etmiyoruz.

Altıncı olarak, aralarında yazarın açıklayıcı ve yönlendirici yorumları olmaksızın, alt alta sıralanan ve anlaşılıp değerlendirilmesi okuyucuya bırakılan iktibasları kabul etmiyoruz.

Yedinci olarak, Barzun ve Graff’ın tavsiye ettiği “yazarın kendi cümlesi içine alınıp, o cümleyle kaynaştırılan” iktibasları biz de tavsiye ediyor olsak bile dayatmıyor, “müstakil paragraflar” hâlindeki iktibasları seve seve kabul ediyoruz. Ancak, metnin akışının “hazmedilmeyen büyük lokmalar” gibi duran iktibas paragrafları tarafından yerli yersiz kesintiye uğratılmasını kabul etmiyoruz.

35) İktibasların dergimizdeki yazılarda “şeklen” nasıl sunulacağı üzerinde daha teferruatlı olarak durmak ve yazarlarımızdan ricalarımızı tek tek maddeleştirmek gerekirse:

İktibas, üst çift tırnak (“…”) işaretleri içinde verilir. Örnek:

Shakespeare’in “olmak yahud olmamak; işte bütün mesele!” sözü meşhurdur.

Dileyen yazarımız, yukarıda görüldüğü şekilde bir üst çift tırnak (“…”) yerine, “yan çift tırnak” («…») da kullanabilir. Örnek:

Shakespeare’in «olmak yahud olmamak; işte bütün mesele!» sözü meşhurdur.

Tek şartımız, “yan çift tırnak”ların (« veya »), iki kez “yan tek tırnak”a (< veya >) basılarak değil, bilgisayarda yazarken en üstte solda bulunan “ekle” veya “insert” menüsünden “sembol” veya “symbol” bölümüne geçilerek, buradan metne kopyalanmasıdır. Çünkü “yan çift tırnak” (« veya »), üstüste iki kez basılmış “yan tek tırnak” (<< veya >>) değildir; bir defada yazılan tek bir karakterdir ve yanyana iki “yan tek tırnak”la şeklen de tıpatıp aynı değildir.

36) İktibas içinde bir başka iktibas veya üst çift tırnaklı bir başka ifâde daha varsa, onu da “üst çift tırnak” içinde veriyoruz. Ki yaygın uygulama, bunun “üst tek tırnak” ile yapılmasıdır. Dileyen yapabilirse de, bu bizim için kural değildir.

İktibasın en başında ve en sonunda bulunan tırnaklarla iktibasın ortasındaki tırnakların “aynı” olmasını istemeyenler, ayrıca şunu da yapabilir: İktibasın en başında ve en sonunda “yan çift tırnak” kullanıp, iktibasın ortasındaki ifâdeleri ise “üst çift tırnak” içinde verebilirler. Her üç alternatife de örnek:

– “Shakespeare’in “olmak yahud olmamak; işte bütün mesele!” sözü meşhurdur. Fakat “meşhur” olması, anlaşılmış olması demek değildir.”

– “Shakespeare’in ‘olmak yahud olmamak; işte bütün mesele!’ sözü meşhurdur. Fakat ‘meşhur’ olması, anlaşılmış olması demek değildir.”

– «Shakespeare’in “olmak yahud olmamak; işte bütün mesele!” sözü meşhurdur. Fakat “meşhur” olması, anlaşılmış olması demek değildir.»

37) Kendisinden iktibas yapılsın yapılmasın, metinde geçen yabancı şahsiyetlerin isimleri, orijinal yahud İngilizcedeki yazılışlarıyla nakledilir. Türkçe telaffuzlarına göre yazılmaz. Kendilerinden sonra gelen Türkçe ekler de, bu orijinal yazılışla ses uyumu içinde getirilir. Şayet o yabancı ismin orijinal telaffuzu tam olarak biliniyorsa, isim yine yabancı dildeki yazılışıyla nakledilmek şartıyla, ekler orijinal telaffuzla ses uyumu içinde verilebilir. Her ikisi de dergimizde kabul edilse bile, hangisinin daha uygun bir kullanım olduğunu takdir, yazarımıza düşmektedir. Örnek:

Shakespeare’nin, Camus’a, Rimbaud’u… Veya:

Shakespeare’in, Camus’ya, Rimbaud’yu…

İsimlerinin orijinal yabancı yazımının yanısıra, isimlerinin Türkçe okunuşlarıyla da meşhur olmuş ve bu okunuşlarıyla da Türkçe yazılı metinlerde sıkça karşılaştığımız şahsiyetleri, her iki türlü de takdim edebiliriz. Örnek:

Shakespeare veya Şekspir, Nietzsche veya Niçe, Marx veya Marks.

38) İktibas edilen cümle, şayet yazarın kendi cümlesinin “ortasında” başlatılmışsa, iktibasın ilk harfinin küçük harfle yazılması yaygın ve güzel bir uygulamadır. Ancak büyük harfle başlatılması da dergimizde kabul edilir. Örnek:

Shakespeare, “olmak yahud olmamak; işte bütün mesele!” derken… Veya:

Shakespeare, “Olmak yahud olmamak; işte bütün mesele!” derken…

39) İktibasta “atlanan” yerler, parantez içinde üç nokta (…) ile verilir. Makaleye alınmayan bu kelime, ifâde yahud cümlelerin başta, ortada veya sonda olması farketmez. Yine de, iktibasın en başı eksikse, çift tırnaktan sonra “parantezsiz üç nokta” kullanılabilir. Üstelik çok daha güzel olur. Örnek:

“(…) yahud (…); işte bütün (…)!”… Veya daha güzeli:

“… yahud (…); işte bütün (…)!”…

40) İktibas edilen ifâde şayet Büyük Doğu-İBDA külliyatından ise, tashih hatası olduğu düşünülen yerler dahil (orijinalini hiç değiştirmeksizin kırmızı renkle belli edilebilir; ne yapılacağını takdir yalnızca editöründür!), yüzde yüz bir sadakatle nakledilmelidir. Tüm noktalama işaretleri (nokta, virgül, noktalı virgül, parantez, tire, tırnak, ünlem vs), inceltme işaretleri (â, î, û, Â, Î, Û), harflerin büyüklüğü küçüklüğü, harf boşlukları ve tüm paragraf düzenleri, ayniyle ve zerre tavizsiz bir sadakatle iktibas edilmelidir.

Özellikle Büyük Doğu-İBDA külliyatından yapılacak iktibasların kontrolünde bir yakınımızdan veya dostumuzdan yardım almamız; birimiz –noktalama ve inceltme işaretleri dahil- orijinal metinde ne görüyorsa sesli biçimde okur ve belirtirken, diğerimizin dizilmiş iktibası dikkatle takib etmesi, son derece faydalı bir kontrol yoludur. Gördüğünü “aynen” iktibas edebilen yazar sayısı, 20 kişide belki bir tanedir, hattâ maalesef o kadar bile değildir.

41) Büyük Doğu-İBDA külliyatından yapılan en kısa iktibas bile, dipnotlarda ve tam bir kaynak künyesiyle verilmelidir.

42) Büyük Doğu-İBDA külliyatı dışından yapılacak olan iktibaslarda da sadakat esastır. İktibas edilen metnin orijinalinde bulunmayan ve makale yazarına âid olan “açıklamalar, eklemeler vs” ise, köşeli parantez içinde […] sunulmalıdır. Örnek:

– “Nâşir [yayıncı], bu tradisyonun [gelenek] yaşatılması için tüm imkânlarını kullanmıştır.”

Bu vesileyle; köşeli parantez […] karakterleri, bilgisayarda yazarken en üstte solda bulunan “ekle” veya “insert” menüsünden “sembol” veya “symbol” bölümüne geçilerek, buradan metne kopyalanabilir. Klavye üzerinde bu karakterlere tahsis edilmiş tuşlar zaten mevcudsa, elbette daha kolay elde edilecektir.

43) İktibas edilen metnin orijinalinde bulunmayan bir “vurgulama” yapacak ve bazı kelime, ifâde veya cümleleri BÜYÜK HARFLE vurgulayacaksak, dipnotlarda kaynağın tam künyesini verdikten sonra, “vurgu bize âid” veya “vurgular bize âid” ifâdesi konulur.

44) İktibas edilen metindeki (Büyük Doğu-İBDA külliyatı dışında elbette!) bâriz bir yazım hatası varsa düzeltilebilir. Bilgi yanlışları ise ya aynen bırakılır ya köşeli parantez […] içinde doğrusuyla beraber verilir veyahud da yine köşeli parantez içinde [aynen alınmıştır] şeklinde bir uyarıyla birlikte takdim edilir. Örnek:

– “Romanya’nın başkenti Varşova’da [Bükreş] tarihin en büyük protesto gösterisi düzenlendi.”… Veya:

– “Romanya’nın başkenti Varşova’da tarihin en büyük protesto gösterisi düzenlendi. [Aynen alınmıştır]”…

45) Metnin içinde geçen hemen tüm kitab, film, şarkı, piyes, televizyon program adları veya makale, köşe yazısı, gazete haberi, konferans başlıkları yahud buna benzer isim, başlık ve ifâdeler, üst çift tırnak (“…”) içinde verilir. Makale yazarı, “çift tırnak” gerekmediğini düşündüğü yerlerde elbette inisiyatif kullanabilir ve “normal” yâni “tırnaksız” da verebilir, ancak kural budur.

Bu isim, başlık ve ibârelerdeki her kelime büyük harfle başlar, küçük harfle devam eder. Bunun başlıca istisnâsı, mutlaka küçük harfle başlaması gereken “ve, veya, ile” gibi bağlaçlardır. Örnek:

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, “Şiir ve Sanat Hikemiyatı”nda tam da bu hususa dikkat çeker.

Peki, bu tür isim ve başlıkları dipnotlarda nasıl vermek gerekir? Onu da aşağıda takdim edeceğiz.

46) Dipnotlar, malûm olduğu üzere, başlıca iki türdür: AÇIKLAMA DİPNOTLARI ve KAYNAK DİPNOTLARI.

Her iki dipnot türünde de “rakamla atıf”, açıklanacak şey-kişi-hâdise veya kaynağı gösterilecek iktibas “makale metninde” nerede geçiyorsa, hemen ondan sonra konulur. Bu yerin, cümlenin başı, ortası veya sonu olması farketmez. Bazı yazarların tercihi olan “tüm atıfları cümle sonuna koyma” uygulaması, yanlış ve yanıltıcıdır. Olması gereken, şu örnekte görülebilir:

– “Smith’in multiple-access uydu haberleşmesi [1] için yaptığı geliştirme ve Brown’un dijital mobil radyo telefon [2] tekniği kullanmak üzere bir spread-spectrum modülasyonu dijital metodu inceledik.”

47) Biz, dergimizde, açıklamaya yahud kaynağa SIRALI RAKAMLARLA ATIF yapacak yazarlarımızın, köşeli parantezler içinde ve BÜYÜK HARF BOYUNDA [1], [2], [3]… şeklinde bir dipnotlandırma yapmasını taleb ediyoruz. “Minik üst rakamlarla” atıf yapılmasını ise, okuyucunun gözünden kaçmasına veya uzun süre aramasına yol açtığı, ayrıca bazı mizanpaj programlarında ortadan kaybolduğu için tercih etmiyor; bu tarzda hazırlanmış metinleri yazarına geri göndererek, dergimizin dipnot “format”ında yeniden düzenleyip bize geri göndermesini rica ediyoruz.

Bir diğer ifâdeyle, makalemizin içinde “büyük harf” boyunda ve köşeli parantez içindeki rakamlarla atıf yapacak; aynı boydaki rakamları -ikinci bir defa- metnin en sonundaki DİPNOTLAR kısmında, ilgili dipnot metni girişinden hemen önce de yazacağız.

Yeri gelmişken, makalemizin sonundaki DİPNOTLAR kısmında yer alan her atıf rakamından sonra İKİ HARF BOŞLUĞU verilmesini ve dipnot metninin işte o “iki harflik” boşluktan sonra girilmesini rica ediyoruz. Örnekteki “1” rakamıyla “Sebahattin” arasında “iki harflik” bir boşluk vardır:

DİPNOTLAR

1  Sebahattin Arslan, SIRADIŞI BİR 28 ŞUBAT HİKÂYESİ –Trajikomik İşkence ve Zindan Hatıraları-, Çarpıcı Kitap, İstanbul 2014, s. 13.

48) Bazı akademik ve teknik yayınlarda tercih edilen DİPNOTSUZ KAYNAK GÖSTERME usulünü biz de kabul ediyoruz. Ne var ki, bu şekilde sadece kaynak dipnotuna alternatif bulunmuş olur, açıklama dipnotu ise verilemez ve açıklama dipnotlarının yine sıralı rakamlarla atıf usulüyle hazırlanması gerekir.

Dipnotsuz kaynak gösterme usulüyle kaynak gösterecek yazarlarımız, “aynen” iktibas edilen kelime, ifâde veya cümleden sonra yahud “özetlenen” bilgiden hemen sonra, normal parantez (…) içinde yazarın soyadını ve kendisinden iktibas yapılan kaynağın basım yılını, araya bir virgül koyarak verecek; akabinde iki nokta üstüste koyup, iktibas yapılan sayfa veya sayfaların rakamlarını da yazdıktan sonra parantezi kapatacaklardır. Örnek:

(Arslan, 2014: 13)

Sözkonusu kaynağın tam künye bilgileri ise, metnin en sonunda alfabetik soyadı sırasına göre sunulan “yararlanılan kaynaklar” veya “bibliyografya” başlıklı kısımda, örneğimizdeki sırayla verilecektir:

YARARLANILAN KAYNAKLAR (15-20 sayfayı geçen makalelerde: BİBLİYOGRAFYA)

ARSLAN, Sebahattin, SIRADIŞI BİR 28 ŞUBAT HİKÂYESİ –Trajikomik İşkence ve Zindan Hatıraları-, Çarpıcı Kitap, İstanbul 2014.

49) Kaynaklara metin içinde yaptığımız atıfları ister sıralı rakamlarla, isterse dipnotsuz-rakamsız usulle gösterelim, kaynağın farklı sayfalarından “kesintisiz” iktibas yapıyorsak, ilk ve son sayfa numaralarının arasına “tire” (-) koyacak; yine farklı sayfalardan ama bu defa sayfa atlayarak “kesintili” iktibas yapıyorsak, ilk ve son rakamlar arasına yalnızca “virgül” veya “virgüller” koyacağız. Örnek:

Sebahattin Arslan, SIRADIŞI BİR 28 ŞUBAT HİKÂYESİ –Trajikomik İşkence ve Zindan Hatıraları-, Çarpıcı Kitap, İstanbul 2014, s. 13-15. Veya:

Sebahattin Arslan, SIRADIŞI BİR 28 ŞUBAT HİKÂYESİ –Trajikomik İşkence ve Zindan Hatıraları-, Çarpıcı Kitap, İstanbul 2014, s. 13, 15.

(Arslan, 2014: 13-15) Veya:

(Arslan, 2014: 13,15)

50) BİBLİYOGRAFYA, 15-20 sayfayı geçmeyen makalelerde taleb edilmeyecek olan bir bölümdür. YARARLANILAN KAYNAKLAR da demek olan bibliyografya muhtevası “sıralı rakamlarla atıf” usulünde zaten mevcud olacağından, sözkonusu usulle kaynak gösterilen 15-20 sayfadan kısa makalelerde bu adla yeni bir bölüm açılmasına gerek görmüyoruz.

Ne var ki, “sıralı rakamlarla atıf” yapılan 15-20 sayfadan uzun çoğu makalede veya “dipnotsuz kaynak gösterme” usulüyle hazırlanmış kısa veya uzun bütün makalelerde böyle bir bölüm hazırlanması şarttır.

Her iki usulde de “muhteva” benzer olmasına rağmen, “sıralı rakamlarla atıf” yapılan 15-20 sayfadan uzun makalelerin en sonuna konulacak bu kısmın başlığı BİBLİYOGRAFYA iken (yazı kısaysa zaten böyle bir başlığa ve bölüme gerek yok), “dipnotsuz kaynak gösterme” usulüyle hazırlanmış 15-20 sayfadan kısa makalelerde başlık YARARLANILAN KAYNAKLAR olacak, ancak 15-20 sayfadan uzun makalelere BİBLİYOGRAFYA başlığı konulacaktır. Kısacası, bu ikinci kaynak gösterme usulünde böyle bir bölüm hazırlamak zorunludur.

Bibliyografya, makalede kendisinden yararlanılan yahud konuda derinleşmek isteyenlere yardımcı olabilecek kaynakların, iktibas edilen sayfa numaraları zikredilmeksizin tam künyelerinin takdimidir.

Bibliyografyada kaynaklar, “sıralı rakamlarla atıf” usulünden farklı olarak (ki oradaki sıralama “yazar adı-soyadı” şeklindedir), yazarların alfabetik soyadı sırasına göre sunulur. “Soyadları” en başa alınır ve tamamen büyük harfle yazılır. Peşinden bir virgül konularak, bu defa büyük harfle başlayıp küçük harfle devam etmek üzere “yazarın adı” yazılır. Yine bir virgül konulur ve eser ismi veya makale başlığından başlamak üzere, kaynağın kalan künye bilgileri “sırasıyla” takdim edilir. Örnek:

ARSLAN, Sebahattin, SIRADIŞI BİR 28 ŞUBAT HİKÂYESİ –Trajikomik İşkence ve Zindan Hatıraları-, Çarpıcı Kitap, İstanbul 2014.

51) İster sıralı rakamlarla atıf usulü, ister dipnotsuz kaynak gösterme usulü, ister dipnotlar bölümü, ister yararlanılan kaynaklar bölümü, ister bibliyografya bölümü olsun, dergimizde tümünün de künye bilgilerinde “eser ismi” hepsi büyük harfle yazılır. Örnek:

Sebahattin Arslan, SIRADIŞI BİR 28 ŞUBAT HİKÂYESİ –Trajikomik İşkence ve Zindan Hatıraları-, Çarpıcı Kitap, İstanbul 2014. Veya:

ARSLAN, Sebahattin, SIRADIŞI BİR 28 ŞUBAT HİKÂYESİ –Trajikomik İşkence ve Zindan Hatıraları-, Çarpıcı Kitap, İstanbul 2014.

52) YARARLANILAN KAYNAKLAR veya BİBLİYOGRAFYA bölümünde, aynı yazarın başka eserleri veya makaleleri de zikredilecekse, yazarın “SOYADI, Adı” tekrar kullanılmaz. Bunun yerine, satır başına “beş karakter” uzunluğunda bir ALT ÇİZGİ (_____) çekilir ve “bir karakterlik” boşluktan sonra ikinci eserin-makalenin adıyla başlanarak künye bilgileri sıralanır. Şayet aynı yazarın bir üçüncü eseri-makalesi daha varsa, satır başına yine aynı uzunlukta bir “alt çizgi” çekilerek, künye bilgisi aynı şekilde verilir. Sonrakiler için de aynı işlem yapılır. Örnek:

MİRZABEYOĞLU, Salih, HAKİKAT-I FERDİYYE –Çöle İnen Nur-, İBDA Yayınları, İstanbul 1994.

_____ GÖLGELER -Yaşadığımız Günler-, İBDA Yayınları, İstanbul 1987.

53) DİPNOTSUZ KAYNAK GÖSTERME (yazarın soyadı, eserin basım yılı: iktibasın sayfa numarası) usulünde, ilgili eserin BASIM YILI esasî kıymettedir. Bu bakımdan, yazarın “aynı yıl” yayınlanmış başka bir eseri de kaynak olarak zikredilecekse, sözkonusu eserlerin gerek makale metninde gerekse YARARLANILAN KAYNAKLAR veya BİBLİYOGRAFYA bölümünde verilen “basım yılı”nın yanına a, b, c… getirilerek, bu şekilde birbirinden ayırd edilmeleri sağlanır.

Makale içinde takdim, şu örnekteki gibi olacaktır:

(Kurtkan, 1989a: 29), (Kurtkan, 1989b: 75)…

Bu atıfların makale sonundaki “Yararlanılan Kaynaklar” veya “Bibliyografya” bölümünde sunuluşu ise şu şekildedir (yazarın iki soyadı olduğundan, her ikisi de büyük harfle; adı ise elbette küçük harfle verilmiştir):

KURTKAN BİLGİSEVEN, Âmiran, SOSYAL İLİMLER METODOLOJİSİ, 3. Basım, Filiz Kitabevi, İstanbul 1989a.

_____ İSLÂMİYETİN KÜLTÜREL ÖZELLİKLERİ VE İSLÂMÎ KAVRAMLAR, Filiz Kitabevi, İstanbul 1989b.

54) “Sıralı rakamlarla atıf” usulünde, dipnotların KAYNAK DİPNOTU ve AÇIKLAMA DİPNOTU şeklinde genelde ikiye ayrıldığını belirtmiştik. Açıklama dipnotu üzerinde kısaca durmak gerekirse:

AÇIKLAMA DİPNOTU, metinde geçen ve hakkında “ilâve” bir malûmat veya değerlendirme sunma ihtiyacı duyulan bir şey, kişi, tâbir, hâdise veya hükümle ilgili olarak, metnin akışını bozmaması için DİPNOTLAR kısmında verilen, bu kısma havâle edilen muhtevadır. Duruma göre; açıklayıcı, örnek verici, konuyu farklı yönleriyle ele alıcı, kimi zaman da başka faydalı eserlere sevkedicidir. Metnin resmî tonundan farklı olarak, konuşma dilinde ve samimi bir edâyla sunulabilir.

Aşağıdaki örnekte “Modern Araştırmacı” adlı eserin yazarları, iktibaslarda köşeli parantezlerin […] kullanımını ele almaktadır. Şöyle ki, iktibas eden kişi, metnin orijinalindeki ifâdelere şahsî bir açıklama eklediğinde, bunu köşeli parantezler içinde verecektir. Ancak bunun da bir istisnâsı vardır ve adı geçen eserin yazarları, bu istisnâyı eserlerinin esas metninde değil de, “açıklama dipnotu”nda şu şekilde açıklar:

– “İlmî çalışmalarda, iktibası yazan kişi herhangi bir kelimenin gramatik rolünü değiştirirse, o kelimenin baş harfi parantez içine alınır. Tarihî veya rapor niteliğindeki yazılarda buna gerek yoktur.”

55) Bilvesile, dergimizde yayınlanacak tamamen “akademik tarz”daki makaleler için, iktibasın genelde ilk harfi için sözkonusu olan ancak diğer harfler için de mümkün yazar müdahalelerinde “köşeli parantez” […] kullanılmasını biz de rica ediyor, ancak diğer türlerde kaleme alınmış yazılarda bu şekilde “köşeli parantez” kullanımının gerekip gerekmediğini takdiri yazarımıza bırakıyoruz.

“Köşeli parantez” […] içine alınmış yahud alınmamış “harf” örneğimiz için seçtiğimiz “orijinal” iktibas cümlesi, “Üniversitede durum vahimdir!” olsun. Bu cümleyi şu yedi şekilde takdim mümkün olduğu gibi, seçilen kısma ve yazı türüne göre daha fazla sayıda bile olabilir:

– “Üniversitede durum vahimdir!”

– “… [D]urum vahimdir!”

– “ (…)[D]urum vahimdir!”

– “… durum vahimdir!”

Yazarın ifâdesiyle, “[ü]niversitede durum vahimdir!”

Yazarın ifâdesiyle, “Üniversitede durum vahimdir!”

Yazarın ifâdesiyle, “üniversitede durum vahimdir!”

56) Paragraf başında sunulan iktibas metinleri, daima “tire-harf boşluğu-çift tırnak” ile başlar: (- “) veya (- «).

Aynı iktibas, “çift tırnak” ile biter: (”) veya (»).

Yazarın kendi cümlesinin “ortasında” başlayan iktibaslar ise, sadece “çift tırnak” ile başlar ve biter. Örnek:

– “Selim Gürselgil veya Bilgehan Eren’in yazıları, yazarlık bahsinde sadece muhtevayı tartışmanın yeterli olmadığını; bir yazıyı okutan belki birinci faktörün, yazarın bu muhtevayı ifâde gücü, biçimi, inceliği, akıcılığı, şiiriyeti veya musikîsi olduğunu misâllendirmekte, bu yüzden de çok sevilmektedir.”

İktibasın cümle ortasından başlatıldığı şekliyle:

Geçenlerde rastladığım “Selim Gürselgil veya Bilgehan Eren’in yazıları (…) sevilmektedir” tesbitine ben de katılıyorum.

57) Gerek “makale formatı”, gerek “dipnotlar”, gerekse “bibliyografya” düzenine dair, ülkemizde veya dünyada herkesçe kabul edilmiş “standart” bir uygulama yoktur. Editör Robert A. Day’in naklettiğine göre, 62 farklı ilmî dergiyi inceleyen birisi, kaynakların 33 değişik şekilde sıralandığını görmüştür. Bir diğer ifâdeyle, bu çerçevede onlarca, belki yüzlerce farklı sistem tatbik edilmiş veya edilmektedir. Böyle olunca, her kurumun veya her yayının “kendine has” unsurlarla çeşitlendirebildiği bir uygulamanın varolduğu bile söylenebilir.

Bizim, dergimizde tercih, taleb veya kabul ettiğimiz usuller de kuşkusuz bu çerçevede görülebilir. Ancak biz, yaygın kural, teâmül veya temâyülleri genelde muhafaza ediyor, seçtiğimiz veya çeşitlendirdiğimiz unsurların da özellikle kolay uygulanır veya kolay anlaşılır olmasına dikkat ediyoruz. Daha ötesine yahud teferruatına vâkıf olmak isteyen okuyucu ve yazarlarımıza ise, yazımızın sonunda tam künyelerini bulabilecekleri aydınlatıcı ve ufuk açıcı bazı eserleri tavsiye ediyoruz.

58) Sıralı rakamlar veya dipnotsuz atıf usulüyle, KAYNAĞINI –yâni sahibini- makale içinde göstermeyi gerektiren başlıca durumlar şunlardır:

  1. a) BELLİ BİR KİŞİYE-GRUBA-KURUMA ÂİD OLMAYAN –meselâ- “anonimleşmiş” genel bilgiler veya genel gerçekler, lûgat karşılıkları, meşhur tarihî hâdiseler, ilmî kanun veya teâmüller, umumî kurallar veya ansiklopedik malûmat DIŞINDA kalan hemen tüm ORİJİNAL –yâni belli bir kişiye, gruba, kuruma has- fikir, verim, eser, keşif, buluş, tesbit, değerlendirme veya tenkidler…
  2. b) Başka orijinal kaynaklardan aynen veya meâlen yapılan nakiller…
  3. c) Yazarlar başta olmak üzere başka insanların KENDİNE HAS düşünce, hüküm veya teklifleri…
  4. d) Bir tablo veya istatistiğin düzenlenmesinde kullanılan verilerin alındığı kaynaklar…

59) Kaynak göstermenin ahlâkî bir zorunluluk olması ve kaynak göstereni “intihâl” yapmaktan yâni hırsız damgası yemekten kurtarması bir yana; böyle bir titizlik ve sorumluluk, makale yazarının naklettiği bilgilerin “tam künyeleri verilen” kaynaklarda başkalarınca da araştırılabilir, karşılaştırılabilir, doğrulanabilir ve kullanılabilir olmasını, bir diğer ifâdeyle, sözkonusu bilgilerin İNANILIR, GÜVENİLİR, YARARLANILABİLİR ve UYGULANABİLİR olmasını da sağlar.

60) Dergimizdeki bir “kaynak dipnotu”nda veya kendi formatı çerçevesinde “yararlanılan kaynaklar” yahud “bibliyografya” kısmında bulunması gereken TAM KÜNYE BİLGİLERİ, şayet kaynak bir KİTAB ise, her künye unsuru bir diğerinden “virgülle” ayrılmak üzere şunlardır:

  1. a) YAZARIN ADI SOYADI

Yazarı tek kişiyse: İlk harfleri büyük olmak üzere, yazarın adı ve soyadı küçük harflerle yazılacak; eserin müellifinin akademik yahud meslekî bir ünvanı varsa, hemen ardından ve parantez içinde verilecektir. Örnek:

Zeki Arslantürk (Prof. Dr.)

Çift yazar varsa, isimlerinin arasına “ve” konulur. Örnek:

Albert Einstein ve Leopold Infeld

Üç yazar varsa, ikinci yazar isminden sonra “ve” konularak üçüncü isim yazılır. Örnek:

Cahit Talas, Sait Dilik ve Alpaslan Işıklı

Üçten fazla yazar varsa, birinci yazardan sonra “ve diğerleri” denilir, o kadar. Örnek:

Selim Gürselgil ve diğerleri

Hem müstear hem de gerçek isim verilecekse, yazarın müstear isminden sonra, parantez içinde gerçek adı yazılır. Örnek:

Server Bedi (Peyami Safa)

Yazar adı yoksa, doğrudan eser ismiyle başlanır.

  1. b) KİTABIN ADI

Geçmişte “dipnot” kısmında yana eğik (italik) veya koyu (bold) olarak vurguladığımız eser isimlerini, bazı mizanpaj programlarının stil özelliklerini ortadan kaldırması sebebiyle artık tercih etmiyor, tüm eser isimlerinin “hepsi büyük harfle” yazılmasını taleb ediyoruz.

Hatırlatmak gerekirse, makale metninde geçen eser isimleri “çift tırnak” içinde verilecek, sözkonusu eser isimlerindeki her bir kelime de büyük harfle başlatılıp küçük harfle yazılacaktır. Bunun tek istisnâsı, eser isimlerindeki “ve, veya, ile” gibi bağlaçların mutlaka “küçük harfle” başlatılıp yine tamamen “küçük harfle” yazılmasıdır. Örnek:

Dipnot metninde eser ismi: ŞİİR VE SANAT HİKEMİYATI

Makale metninde eser ismi: “Şiir ve Sanat Hikemiyatı”

Şayet kitabın bir de “alt başlığı” varsa, dipnot metninde eserin esas isminden hemen sonra bu alt başlık yazılır. Ancak, baştan ve sondan “alt başlığa bitişmiş tireler içinde” (-……….-) ve her bir kelimesi büyük harfle başlatılıp küçük harfle devam ettirilerek verilir. Alt başlıktaki “ve, veya, ile” gibi bağlaçlar ise, elbette tamamen küçük harfle yazılır:

ŞİİR VE SANAT HİKEMİYATI –Estetik ve Ahlâk-

  1. c) TERCÜMANIN, DERLEYENİN, HAZIRLAYANIN ADI SOYADI

Şayet kitabın bir tercümanı (mütercimi-çevirmeni), derleyeni veya hazırlayanı varsa, aşağıdaki kısaltmalar kullanılır. Örnek:

Trc. Fatma Aysun Babacan

Der. Ruşen Keleş

Haz. Mustafa Âşık

  1. d) KAÇINCI BASIM

Eğer birden fazla baskı yapılmışsa; rakam, nokta ve (büyük harfle başlamak üzere) basım yazılır. Örnek:

  1. Basım
  2. e) YAYINEVİNİN TAM ADI

Yayınevi adları, kısaltma yapmadan, eserde geçtiği şekliyle ve kelimelerin ilk harfleri mutlaka büyük yazılır. Örnek:

Büyük Doğu Yayınları

Remzi Kitabevi

Maarif Basımevi

Çarpıcı Kitap

Vadi Yayıncılık

Rehber Yayınevi

Be-Ta Dağıtım

İstanbul Matbaası

TODAİE Yayını

  1. f) BASIM YERİ VE YILI

Aralarına virgül konulmaksızın yazılır. Örnek:

İstanbul 2014

  1. g) KAÇINCI CİLD

Şayet bir eserin belli bir cildinden iktibas yapılıyorsa, küçük harfle “c”, nokta ve cild numarası yazılır. Burada kitab cildi kasdıyla “c” harfinin KÜÇÜK olması önemlidir. Çünkü, yalnızca “dergi cildleri” büyük harfle “C” olarak yazılır. Kitab cildi için örnek:

  1. 2
  2. h) SAYFA NUMARASI

Şayet birden fazla sayfadan “kesintisiz” iktibas yapılacaksa, aralarına TİRE ÇİZGİSİ (-), yine fazla sayfadan ancak sayfa atlanarak “kesintili” iktibas yapılacaksa VİRGÜL (,) konulur. Örnek:

  1. 7-8, 12, 15

TAM BİR KİTAB KÜNYESİ ÖRNEĞİ

Sebahattin Arslan, SIRADIŞI BİR 28 ŞUBAT HİKÂYESİ –Trajikomik İşkence ve Zindan Hatıraları-, Çarpıcı Kitap, İstanbul 2014, s. 13, 15.

Jacques Barzun ve Henry F. Graff, MODERN ARAŞTIRMACI, Trc. Fatoş Dilber, 14. Basım, TÜBİTAK Yayını, Ankara 2004, s. 16-17.

61) Dergimizdeki bir “kaynak dipnotu”nda veya kendi formatı çerçevesinde “yararlanılan kaynaklar” yahud “bibliyografya” kısmında bulunması gereken TAM KÜNYE BİLGİLERİ, şayet kaynak bir DERGİ ise, her künye unsuru bir diğerinden yine “virgülle” ayrılmak üzere şunlardır:

  1. a) MAKALE YAZARININ ADI SOYADI

Makale yazarının adı soyadı, ilk harfleri büyük olmak üzere “küçük harflerle” yazılır. Örnek:

Süleyman Dal

  1. b) MAKALENİN BAŞLIĞI

Üst çift tırnak (“…”) içinde yazılır. Örnek:

“Mülkiyet Üzerine”

  1. c) DERGİNİN ADI

Genel uygulama, dergi adının yana eğik (italik) veya koyu (bold) veya hepsi büyük harfle yazılması şeklinde olmasına rağmen, biz bunu tercih etmiyor; bir dergi makalesi için verilen kaynak künyesinde hiçbir kelime için “stil” kullanmıyor; düz normal yazımı yeterli görüyoruz. Dergi adındaki kelimeler ise, her biri büyük harfle başlamak üzere, “küçük harfle” yazılır. Örnek:

Beklenen Nizam Dergisi

  1. d) KAÇINCI CİLD

Şayet orijinal yayında belirtiliyorsa, dergi cildinin numarası kaynak künyesinde de belirtilir veya belirtilebilir. Ancak, kitab cildi “küçük c harfi ile” gösterilirken, dergi cildi “büyük C harfi ile” gösterilir. Dergi için örnek:

  1. 5
  2. e) KAÇINCI SAYI

İster kitab isterse dergi sayfası sözkonusu olsun, sayfa numaraları “küçük s harfi ile” gösterilirken, derginin kaçıncı sayı olduğu “büyük S harfi ile” gösterilir. Örnek:

  1. 170
  2. f) DERGİNİN ÇIKTIĞI TARİH

Parantez içinde olmak kaydıyla, gün ve yıl “rakamla”, ortalarında bulunan ay ise ilk harfi büyük olmak üzere “yazıyla” gösterilir. Örnek:

(1 Ağustos 1984)

  1. g) SAYFA NUMARASI

Aynen kitab dipnotlarındaki gibi, şayet birden fazla sayfadan “kesintisiz” iktibas yapılacaksa, aralarına TİRE ÇİZGİSİ (-), yine fazla sayfadan ancak sayfa atlanarak “kesintili” iktibas yapılacaksa VİRGÜL (,) konulur. Örnek:

  1. 13-14, 20, 23

TAM BİR DERGİ KÜNYESİ ÖRNEĞİ

Celil Civan, “Psikoanaliz Yerine Edebiyat”, İlma’ Dergisi, S. 4, (Nisan 2008), s. 93, 95.

62) Gazetelerden “kaynak dipnotu” gösterilecekse, cild, sayı ve sayfa numarası belirtilmeyerek, “dergi örneği” takib edilir. Tek fark, yayın tarihinin dergi için “parantez içinde” gösterilmesine mukabil, gazetenin yayın tarihinin “normal” düzende takdimidir. Örnek:

Engin Ardıç, “Faşistlik Zor Zanaat”, Sabah, 10 Temmuz 2010.

63) Bir internet sayfasından iktibas yapılacaksa, sayfanın adresi tam olarak verildikten sonra, sayfaya bakılan tarih de “parantez içinde” zikredilir. Örnek:

http://www.yeniakademya.org (5 Haziran 2014).

Şayet belli bir yazarın belli bir genel başlık altındaki özel bir çalışması sözkonusuysa; sırasıyla ve aralarına “virgül” konularak, yazarın adı soyadı, “çift tırnak” içinde özel çalışmanın başlığı, genel başlık, çalışmanın yayın tarihi, ardından internet adresi, en sonunda ise parantez içinde o sayfaya bakış tarihi verilir. Örnek:

Paul Yanoff, “Special Internet Services Connections”, Computer Science, 1995, http://www.w3.org/hypertext/DataSources/Yanoff.html (31 Temmuz 1997)

64) Aslı Arabça olan yazar ve eser adlarındaki “el” harf-i târif eki, daima “küçük harfle” yazılır. Örnek:

el-Beyhakî, el-Kamusü’l-Muhît

65) Arabça veya Farsça eser isimleri, ilk harfi büyük olmak üzere tüm kalanı küçük harfle verilebileceği gibi, bağlaçlar dışındaki her bir kelimenin sadece ilk harfi büyük olacak şekilde de verilebilir. Örnek:

el-Bidâyetü ve’n-nihâye

el-Bidâyetü ve’n-Nihâye

Tarih-i nakkâşân der İrân

Tarih-i Nakkâşân der İrân

66) İbn, isimlerin başında “İbn”; baba ile oğul arasında bulunuyorsa, sadece “b.” Şeklinde yazılır. Örnek:

İbn Arabî, Hüseyin b. Ahmed

67) Batı dillerinde kaleme alınmış kaynakların naklinde, orijinal yabancı künye düzeni korunabilir yahud dergimizin kabul ettiği sıralamayla künye bilgileri nakledilebilir.

68) Dergimizdeki kaynak veya açıklama dipnotları hemen bulundukları sayfanın altında sıralanacakları için, “adı geçen eser” (a.g.e.) veya “adı geçen makale” (a.g.m.) tarzında kısaltmalar bir sonraki sayfada pek anlam ifâde etmeyecek, okuyucu için bir karışıklık doğuracaktır. Bu bakımdan, bir kaynağa ilk kez atıf yapıldığında “tam künye” verilecek, aynı kaynağa yapılacak sonraki atıflarda ise, YAZAR ADI ve ESER İSMİ tekrar yazıldıktan sonra (eserin alt başlığını yeniden yazmaya gerek yoktur), yalnızca SAYFA NUMARASI vermekle yetinilecektir. Şayet eser ismi uzunsa, bu isim KISALTILARAK da verilebilir.

Örnek üzerinden gösterelim. Dipnotta ilk kez zikredildiğinde “tam künye”:

Salih Mirzabeyoğlu, ŞİİR VE SANAT HİKEMİYATI –Estetik ve Ahlâk-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1988, s. 15.

Sonraki dipnotlarda ise, “yarım künye”:

Salih Mirzabeyoğlu, ŞİİR VE SANAT HİKEMİYATI, s. 18-19.

Salih Mirzabeyoğlu, ŞİİR VE SANAT HİKEMİYATI, s. 44, 46.

69) Şu âna dek arzetmeye çalıştığımız iktibas, dipnot ve bibliyografya bilgi yahud kuralları, bu bahisteki akademik malûmatın çok küçük bir kısmıdır. Yine de, okuyucu ve yazarlarımız için “temel bir çerçeve” çizmelerine yetecek bir hacim belirttiğine inanıyor ve bu kadarıyla iktifâ ediyoruz. Henüz temas etmediğimiz ansiklopediler, lûgatlar, mukaddes kitablar, klasik eserler, yıllıklar, kurum yayınları, şiirler, mahkeme kararları, kanunlar, meclis görüşmeleri, bültenler, basılmamış tezler, ders notları, ilmî tebliğler ve benzeri farklı kaynaklardan yapılacak iktibaslar için nasıl bir yol takib edilebileceği ise, okuyucu veya yazarlarımızın ilgili kaynaklara başvurmasıyla kolayca öğrenilebilir.

70) Bir bilginin belli bir eserde, hele internet kaynaklarında yer alması, o bilginin mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Bir yazar, iktibas ettiği kaynaklardaki isimlerin (özellikle yazılışlarının!), metinlerin, tarihlerin, hâdiselerin, atıfların doğru olup olmadığını da AYRICA araştırmakla mükelleftir ve sadece “kaynak gösterek”, o yanlış malûmatı paylaşma sorumluluğundan kurtulamaz. Başka kaynaklardan aldığı hâlde, yanlış bir malûmatı kaynak bile göstermeden kendi makalesine almak ise, katmerli yanlış, “facia” derecesinde bir yanlıştır.

71) Metin içinde Kur’an âyetlerini referans gösterirken, şayet cümlede açıkça zikredilmiyorsa, parantez içinde sûre ismi ve kaçıncı âyet olduğu, araya bir virgül konularak belirtilmelidir. Örnek:

(Bakara Sûresi, 48. âyet)

(Bakara Sûresi, 48 ve 49. âyetler)

(Bakara Sûresi, 48, 49 ve 50. âyetler)

Dipnot metninde ise, sadece baş ve sondaki parantezler kaldırılacaktır. Örnek:

Bakara Sûresi, 48. âyet

Bakara Sûresi, 48 ve 49. âyetler

Bakara Sûresi, 48, 49 ve 50. âyetler

72) Metin içinde kendisinden doğrudan iktibas yapmadığımız hâlde, yazımızda savunduğumuz bir fikri destekleyici malûmata veya kaynağa işaret etmek üzere, ilgili dipnota “Bkz.” (Bakınız) ile başlarız. Örnek:

Bkz. Sebahattin Arslan, SIRADIŞI BİR 28 ŞUBAT HİKÂYESİ –Trajikomik İşkence ve Zindan Hatıraları-, Çarpıcı Kitap, İstanbul 2014, s. 13.

73) Metin içinde kendisinden doğrudan iktibas yapmadığımız hâlde, yazımızda savunduğumuz fikre az çok zıd veriler yahud fikirler ihtivâ eden malûmata veya kaynağa işaret etmek üzere, ilgili dipnota “Krş.” (Karşılaştırınız) ile başlarız. Örnek:

Krş. Âmiran Kurtkan Bilgiseven, SOSYAL İLİMLER METODOLOJİSİ, 3. Basım, Filiz Kitabevi, İstanbul 1989.

74) Kaynak göstermeksizin başkasının “orijinal” fikir ve değerlendirmelerini makalesinde kullanmak –yâni intihâl- ne kadar yanlış ve yakışıksızsa, “orijinal” niteliği olmayan bilgileri onlarca kaynak hâlinde sıralamak ve kaynaklar bölümünü hiç gerekmediği hâlde “şişirmek” de –intihâl kadar olmasa bile- yanlıştır. William Roberts’ın ifâdesiyle, bu, “ilmîliğin” değil, “güvensizliğin” işareti olarak görülür.

75) Salih Mirzabeyoğlu’ndan; yorumu kendinde:

– “Netice olarak, telif hakkı, “telif hakkı” olduğunu gösterici bir asliyet ve orijinaliteye tâbi kılmaktır… Tâbi kılmak da, mehaz [kaynak] göstermemek demek değildir!..

Eser inceleme ve araştırmaya dair fakirliğini gizlemek ve bir yandan da âlâda görünmeye heves etmek bakımından, bir taşla iki kuş vurmak hesabı mehaz göstermekten kaçanlar, bunun adının “telif hakkı” değil, hırsızlık olduğunu anlamalıdırlar…” [18]

76) Salih Mirzabeyoğlu’ndan; yorumu kendinde:

– “Evet; insanın anladığı üzerinde telif hakkı vardır… Bunun tabiî olanı, alırsın, kullanırsın; ama kime ait olduğunu bildirmek ve kaynak göstermek şartiyle!

Bana gelince… Ben, yerinde kaynak gösterme, yerinde ise doğrudan doğruya kullanma durumundayım ki, bunu, gerek “fikir konseptini bâtın nisbetine bitiştiren” bir çizgide İZAFE hakikatine bağlı olarak, gerekse HİKEMİYYAT plânını kurucu olmam dolayısiyle işin “tahassüs” ve “muhakeme” genelini göstermem sebebiyle yapmaktayım…” [19]

77) Salih Mirzabeyoğlu’ndan; yorumu kendinde:

– “Dostunun beğendiğin fikir veya sözünü duyarsan, sırf başkalarına karşı değerli görünme çabası ile bunları kendine maletmeye kalkışma. Dostunun fikirlerini kendisine bırakarak dürüst olmak olgunluğunun sana sağlayacağı değerle yetin. Şunu unutma ki, bunun aksini yapmak yalnız arkadaşına karşı kötü bir hareket değil, aynı zamanda utanç verici birşeydir de.” [20]

78) Salih Mirzabeyoğlu’ndan; yorumu kendinde:

– “İntihâl: Düpedüz hırsızlık anlamında ki, olmadıkları mânânın mâliki görünmeye bayılanların usulü… Esas sahibinin tanınamayacağı ve bilinemeyeceği umudundan tutun da, ahbab çavuşluk ilişkilerinden dolayı gözyumulacağı hesabına kadar çeşitli saiklerle tevessül edilen iş… Bir nevî kimlik çalma, sahte kimlik edinme!..” [21]

79) Salih Mirzabeyoğlu’ndan; yorumu kendinde:

– “Ve biz, nice imânsızlığın ifâdesi kalıb üzerine imân ruhunu taşıtmışızdır ki, isimlerini versek onlara düpedüz iftira olur… O kalıplar, bulunmayı ve bilinmeyi ister, muhatabımızda hazırsa daha da alâ; adres tesbiti fiyakası için değil, asıl muradı sahibindeki malzemeyle bizzat onu inşâcı kılmak olan İBDA’nın yürüyeni olmak için… Onları zevkle seyrediyorum!..” [22]

80) İktibas bahsine burada bir nokta koyup, gerisini “referans” nitelikli araştırma metodolojisi kitablarına havâle ederek, biz dergimizdeki makale metinlerinde RAKAMLARIN nasıl kullanılacağı bahsiyle devam edelim.

Tek basamaklı (1 ile 9 arası) sayılar hemen daima YAZIYLA, iki veya ikiden fazla basamaklı sayılar ise hemen daima RAKAMLA gösterilmelidir. Örnek:

İki kedi

13 kedi

“Standart ölçü birimleriyle” birlikte kullanılan sayılar ise, ister bir basamaklı isterse çok basamaklı olsun, daima RAKAMLA yazılmalıdır. Örnek:

5 km, 9 kg, 10 cm, 70 ml, 500 m

81) İyi makale yazarlarının bizce ortak bir özelliği de, hiç “kasılmadan” ve okuduklarından etkilenen okuyucuyu da aynı şekilde “kasmadan”, rahat, süssüz, sade ve sanki karşılarında “en cahil” insan varmış gibi yazmaları; kullandıkları kelime ve cümlelerin de son derece anlaşılır olmasına dikkat etmeleridir. Bir diğer ifâdeyle, gündelik hayatta kullanılmayan ve kendi normal hayatlarında da pek kullanmadıkları süslü, abartılı ve karmaşık ifâdeleri, kendi makalelerinde kullanmazlar. Meselâ, “zâtınıza teşekkür etmeyi, edâ edilmesi gereken bir borç ve ifâ edilmesi gereken bir vazife telâkki ediyorum” demez, sadece “teşekkür ediyorum” derler. Bu çerçevede, “Modern Araştırmacı” adlı eserden önemli bir tesbit:

– “Özetlersek, iyi bir yazı yazmanın tek genel kuralı, en uygun olanı aramaktır. Ne demek istediğinizi bulup, bunu süssüz ve savunmaya çalışmadan yazıya dökmelisiniz. Edebî ifadeleri olabildiğince hesaba çekerek kullanın; o zaman sesinizin tınılarını taşıyan düzgün ve hareketli cümleler üretebilirsiniz. Gözlerinizi konunuzdan ayırmayın; böylece, rahat ve anlaşılırlığın yanında, güce de ulaşabilirsiniz. Genel inanışın tersine, bu nitelikleri iyi kullanmanız, cümlelerinizin aynı kalıbtan çıkması veya sıkıcı biçimde açıklayıcı olması anlamına gelmez. Ayrıca, konuya bağlı kalmak, yazarın şahsiyetinin yok olması değildir. Tam tersine, okuyucu ile sayfa arasında kalın bir sis tabakası doğurmadan, yazarın kurduğu her cümleye siner.” [23]

Zaten, Editör Robert A. Day’in kitabında naklettiği Eflatun’un bir sözü, ilâve yoruma gerek bırakmayıcıdır:

– “Üslubun, âhengin, zarafetin ve iyi ritmin güzelliği, basit oluşuna bağlıdır.”

82) Makalelerde rastlanan en yaygın hatalardan biri de, MANTIK veya MUHAKEME hatalarıdır. Bir, birkaç veya birçok durumda geçerli bir durum için “tüm, hepsi, her, daima, mutlaka” tarzında genellemeler yapmak yahud bazı durumlarda geçerli olmayan bir durum için “hiçbiri, asla, hiçbir zaman” tarzında toptancı ifâdeler kullanmak, bunun en yaygın örneklerinden biridir. Oysa, bu şekilde “sınırlı veriler” üzerinde bina edilen hükümler için, “çoğunlukla, hemen hemen, neredeyse, genelde, sıklıkla, bazen, belli durumlarda, kimi zaman, bu bakımdan, bu anlamda, bu çerçevede, muhtemelen” gibi vasıflandırmalar yapmak gerekir.

Diğer bir deyişle, konakladığı handa gördüğü üç kızıl saçlı kıza bakarak “bu ülkedeki tüm kadınlar kızıl saçlı!” kestirme sonucunu çıkaran ve bugün kendisine güldüren İngiliz seyyahın durumuna düşülmemelidir. Aynı şekilde, yüzyıllarca kendinden emin biçimde “atom asla parçalanamaz!” diyenleri artık ilmen dikkate almadığımız da unutulmamalıdır. İster hayatta, isterse sosyal veya müsbet ilimlerde, “olur”ların bazen olmaz, “olmaz”ların da bazen olur olduğunu artık hepimiz biliyoruz.

Kaldı ki, kesin ifâdeler kullanarak bir yazıyı “etkileyici” kılamayız. Ayrıca, daha mütevazı ifâdeler kullanmamız da yazımıza değerinden hiçbir şey kaybettirmez. Elbette, her cümleye “belki, bazen, kimbilir” diye başlayarak bunu da abartmamak şartıyla.

“Safsata” adı da verilen bu tarz muhakeme yanlışlarının önüne geçmek için, ilgili literatürden yardım almaktan başka bir çözümü maalesef biz bilmiyoruz. “Modern Araştırmacı” yazarlarının tavsiyesi de zaten bu yönde:

– “En basit bir mantık kitabını incelemek bile, kötü akıl yürütme biçimlerini görmemize yardım edebilir.”

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun şaheseri MARİFETNAME’yi yazarların ve yazacakların “başucu eseri” olduğu için; Alev Alatlı’nın “Aklın Yolu da Bir Değildir” [24] adlı kitabını ise, çok çeşitli muhakeme yanlışlarını ve safsata türlerini “başlangıç seviyesinde” öğretici olduğu kadar akıcı ve zevkli olduğu için, hem yazarlarımıza hem okuyucularımıza özellikle tavsiye ediyoruz.

Böyle bir “safsata” araştırması yaptığımızda hemen görülecektir ki, aşağıda güldüğümüz “hasta”nın çıkardığı sebeb-sonuç “safsata”sının benzerleri, bugün birçok yazar tarafından son derece ciddiyetle savunulmaktadır:

– “PSİKİYATRİST: Niçin kollarınızı habire iki yana savuruyorsunuz?

HASTA: Vahşi filleri kovalamak için.

PSİKİYATRİST: Ama buralarda vahşi fil yok ki!

HASTA: Haklısınız. Usûlüm çok etkili, değil mi?” [25]

Diğer yandan, “mantıken” doğru olan bir şey, “pratikte” yanlış olabileceği gibi [26], “pratikte hiç yaşanmamış” bir şey hakkında “mantıken” dört dörtlük sebebler bulabileceğimiz ve komik duruma düşebileceğimiz de hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır. Birinci duruma örnek, eski fiziğin “mantıklı” açıklamalarını yerle bir eden “kuantum fiziği”nin şaşırtıcı verileri; ikinci duruma örnek ise, tarihte sıkça “gündem” olmuş ve sonradan yalan olduğu açığa çıkmış, “altun dişli çocuk” hâdisesi [27] gibi “büyük yalanlar”dır.

83) Bir konuyu, bir lise öğrencisinin ele alışıyla, bir üniversite öğrencisinin, bir araştırma görevlisinin, kendini yetiştirmiş bir araştırmacının, nihâyet bir profesörün yahud konunun herkesçe kabul edilmiş bir uzmanının ele alışı, kuşkusuz birbirinin aynı değildir. O hâlde herkes, bulunduğu seviyeye uygun bir “ifâde” tarzı ve tonuyla yazmalıdır yazısını. Bir uzmanın kendi hükümlerinden ve yıllarını vakfettiği tecrübesinden emin tarzı ve tonu şayet bir aceminin kalemine yansırsa, kuşkusuz bu hiç de şık olmaz, aksine, “yakışıksız” olduğu kadar “komik” olma tehlikesi de çok büyük olur.

O hâlde, konunun uzmanı olmayan bir yazar, acemilik derecesine göre, mutlaka “daha mütevazı” bir dille kaleme almalıdır yazısını. Elbette, bir yandan uzmanlaşmaya da bakmalı; İBDA Mimarı’nın meâlen ifâdesiyle “kılcal damarlardan başlamak” yerine, eğildiği alanın “usul, metodoloji, giriş” türü başlangıç kitablarıyla işe başlamalıdır. Öbür türlü bizi bekleyen tehlikeler, aşağıdaki “yorumu kendinde” ihtarlardan süzülebilir. Salih Mirzabeyoğlu söylüyor:

– “… daha tefekkürün rakamlarını tanımadan yüksek matematikle uğraşan adama heves edip, onun yazdığı sayfa başında beş yaşında çocuğun da yapabileceği bir takım suret kopyalarını “hünerim!” diye göstermeye yeltenen –geçmişte diyelim- olmuş davranışlar veya olmakta olan davranışlar (…)” [28]

– “Hikmetler, hükümler ve mevzular karşısında her idrak, onları kendi terkibine katarken, kendi meşrep, mizaç ve çap keyfiyeti çerçevesinde, ya hiç anlamamak, ya vazoyu helâya koymak cinsinden mânâlandırmak, yahut bir tekerlemeci görüntüsüyle ağzına aldığı hikmette sefaletini büsbütün açığa vurmak, en nihayet; bizim yaptığımız gibi, meseleler içinde ve “kritik” süzgecinden geçirerek yepyeni mânâlandırmalara açılmak durumundadır.” [29]

84) Geçmişte bizim de bir dönem tercih ettiğimiz “özel isimleri koyu gösterme”; ilâveten, “koyu harflerle” veya “italik-eğik harflerle” VURGULAMA uygulamasını artık sürdürmüyoruz. Metinde sadeliğe önem veriyor ve sadece ara başlıkları koyu harflerle yayınlıyoruz; “italik-eğik” karakterleri ise metin içinde hemen hiç kullanmıyoruz.

Ya metindeki belli kelimeleri vurgulamak istersek? Bunun da, ya vurgulanacak kelimeler “çift tırnak” içine alınarak veya “hepsi büyük harfle” yazılarak yapılmasını tavsiye ediyoruz. Örnek:

HEPSİ BÜYÜK HARFLE VURGULAMA veya “çift tırnak içine alarak vurgulama”, koyu veya italik harflerle yapılan vurgulamaların dizgi ve mizanpaj safhasında kazayla ortadan kaldırılması tehlikesinin önüne geçen, GARANTİLİ bir vurgulama metodudur.

85) Tüm bu yukarıda anlattıklarımızı yahud gücümüz yettiğince, çapımız müsaade ettiğince anlatmaya çalıştıklarımızı dikkate aldıktan ve aşağıda sıraladığımız “referans” eserleri dikkatle okuyup inceledikten sonra, üzerimize düşenleri en azından “başlangıç” seviyesinde yapmış sayabiliriz kendimizi.

Bu yüzdendir ki, yazımız yayınlandıktan sonra farkedebileceğimiz aksiliklere çok da fazla üzülmemiz gerekmez bu yüzden. Çünkü, ifâde hataları, yazım hataları, noktalama hataları, bilgi hataları, muhakeme hataları, bahsin bize âid kısmıyla baskı hataları, olanca dikkatimize rağmen, maalesef her zaman mümkün olabilir. Bize düşen, bunların sayısını mümkün en asgari seviyeye indirmeye çalışmak, bunun için de elimizden gelen azami gayreti göstermektir.

Yazı tarihinde de çoğunlukla böyle olmuş, muhtemelen bundan sonra da böyle olacaktır. Bu bakımdan, abartılı bir gerginliğe kapılmamız yersizdir. Yazarlar elinden geleni yapacak, editör elinden geleni yapacak, her ne kadar ideal olanı “hiç hatasız” bir metin elde etmekse de, sonuçta “en az hatalı” bir makale ortaya çıkacak, bu şekilde okuyucunun istifâdesine sunulacaktır.

Son sözümüz, yazımızın en başından beri sık sık o “klâsik” eserlerine başvurduğumuz J. Barzun ve H.F. Graff’tan:

– “Eserinizin kusursuz bir baskı olması için çekilen bütün sıkıntılardan sonra ilk baskıyı açtığınızda, birden üzücü bir yazım hatası ile karşılaşabilirsiniz. Bu sizi bir iki gün sinirlendirir, her okuyucunun bu aptal yazım hatasından başka birşey görmeyeceği duygusunu taşımanıza sebeb olabilir. Baskı işleminin yapıldığı son beş yüzyıl boyunca çok az eserin kusursuz olduğu düşüncesiyle kendinizi rahatlatın. Gutenberg’den önce ise, aynı saçmalıklar, yazıları çoğaltmada görevli kişilerce, her kitabta farklı olmak üzere yapılıyordu.” [30]

86) Bu çalışmada faydalandığımız ve hem yazarlarımıza, hem de yazarlığa veya araştırmacılığa ilgi duyan okuyucularımıza özellikle tavsiye ettiğimiz eserlerin bir listesiyle bitirelim:

Salih Mirzabeyoğlu, MARİFETNAME –Süzgeç ve Şekil-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2007.

Jacques Barzun ve Henry F. Graff, MODERN ARAŞTIRMACI, Trc. Fatoş Dilber, 14. Basım, TÜBİTAK, Ankara 2004.

Robert A. Day, BİLİMSEL BİR MAKALE NASIL YAZILIR VE YAYIMLANIR?, Trc. Gülay Aşkar Altay, 4. Basım, TÜBİTAK, Ankara 2000 (www.tubitak.gov.tr’den PDF nüshası).

Şerif Aktaş (Prof. Dr.) ve Osman Gündüz (Prof. Dr.), YAZILI VE SÖZLÜ ANLATIM –Okuma, Dinleme, Konuşma, Yazma-, 11. Basım, Akçağ Yayınları, Ankara 2009.

Benedetto Croce, İFADE BİLİMİ VE GENEL LİNGUİSTİK OLARAK ESTETİK, Trc. İsmail Tunalı, 2. Basım, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul 1983.

Alev Alatlı, AKLIN YOLU DA BİR DEĞİLDİR –Hadi Baştan Alalım!-, Destek Yayınları, İstanbul 2009.


DİPNOTLAR

1  Şerif Aktaş (Prof. Dr.) ve Osman Gündüz (Prof. Dr.), YAZILI VE SÖZLÜ ANLATIM –Okuma, Dinleme, Konuşma, Yazma-, 11. Basım, Akçağ Yayınları, Ankara 2009, s. 262.

2  Salih Mirzabeyoğlu, HİKEMİYAT –Tefekkür ve Hikmet-, İBDA Yayınları, İstanbul 1988, s. 79. Vurgu bize âit.

3  Salih Mirzabeyoğlu, HİKEMİYAT, s. 142. Vurgu bize âit.

4  Salih Mirzabeyoğlu, ÖLÜM ODASI B-YEDİ, Bölüm 149, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 324, 28 Mart 2013, s. 18.

5  Salih Mirzabeyoğlu, HİKEMİYAT, s. 270-271.

6  Salih Mirzabeyoğlu, DİL VE ANLAYIŞ –Dil ve Diyalektik-, İBDA Yayınları, İstanbul 1986, s. 108-109.

7  Salih Mirzabeyoğlu, MARİFETNAME –Süzgeç ve Şekil-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2007, s. 41.

8  Benedetto Croce, İFADE BİLİMİ VE GENEL LİNGUİSTİK OLARAK ESTETİK, Trc. İsmail Tunalı, 2. Basım, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul 1983, s. 120, 121.

9  Salih Mirzabeyoğlu, MARİFETNAME, s. 182.

10  Jacques Barzun ve Henry F. Graff, MODERN ARAŞTIRMACI, Trc. Fatoş Dilber, 14. Basım, TÜBİTAK, Ankara 2004, s. 224-225, 232.

11  Robert A. Day, BİLİMSEL BİR MAKALE NASIL YAZILIR VE YAYIMLANIR?, Trc. Gülay Aşkar Altay, 4. Basım, TÜBİTAK, Ankara 2000 (www.tubitak.gov.tr’den PDF nüshası), s. 30.

12  Robert A. Day, BİLİMSEL BİR MAKALE NASIL YAZILIR VE YAYIMLANIR?, s. 8.

13  Robert A. Day, BİLİMSEL BİR MAKALE NASIL YAZILIR VE YAYIMLANIR?, s. 37.

14  Zeki Arslantürk (Prof. Dr.), SOSYAL BİLİMCİLER İÇİN ARAŞTIRMA METOD VE TEKNİKLERİ, Çamlıca Yayınları, 7. Basım, İstanbul 2008, s. 58, 59.

15  Jacques Barzun ve Henry F. Graff, MODERN ARAŞTIRMACI, s. 134.

16  Salih Mirzabeyoğlu, DAMLAYA DAMLAYA –Yılanlı Kuyudan Notlar-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1997, s. 170.

17  Jacques Barzun ve Henry F. Graff, MODERN ARAŞTIRMACI, s. 234-236.

18  Salih Mirzabeyoğlu, İBDA DİYALEKTİĞİ –Kurtuluş Yolu-, 4. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2004, s. 26.

19  Salih Mirzabeyoğlu, HİKEMİYAT, s. 142.

20  Salih Mirzabeyoğlu, HİKEMİYAT, s. 29.

21  Salih Mirzabeyoğlu, BÜYÜK MUZTARİBLER I –Düşünce Tarihine Bakış-, İBDA Yayınları, İstanbul 1998, s. 207.

22  Salih Mirzabeyoğlu, MUZTARİBLER I, s. 220-221.

23  Jacques Barzun ve Henry F. Graff, MODERN ARAŞTIRMACI, s. 232.

24  Alev Alatlı, AKLIN YOLU DA BİR DEĞİLDİR –Hadi Baştan Alalım!-, Destek Yayınları, İstanbul 2009.

25  P. B. Medawar, GENÇ BİLİMADAMINA ÖĞÜTLER, Trc. Nermin Arık, 24. Basım, TÜBİTAK, Ankara 2005, s. 58.

26  Salih Mirzabeyoğlu, MARİFETNAME, s. 45.

27  Salih Mirzabeyoğlu, YAĞMURCU –Gerçekliğin Peşinde-, İBDA Yayınları, İstanbul 1996, s. 204-205.

28  Salih Mirzabeyoğlu, MUZTARİBLER I, s. 198.

29  Salih Mirzabeyoğlu, HİKEMİYAT, s. 148.

30  Jacques Barzun ve Henry F. Graff, MODERN ARAŞTIRMACI, s. 294.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz