Amerikan İstihbarat Belgelerinde Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi

0
1068

Derleyen: Gülçin Şenel

 TAKDİM

Dr. Armen Victorian, İngiltere’de yaşayan bir araştırmacı-yazar. Yıllardır zihin kontrolü, şuur yönlendirme, insan zekâsı ve benzeri konularda çalışıyor. Çeşitli insan hakları örgütlerinde, yeni geliştirilen zihin kontrolü silahlarına karşı protesto kampanyaları yürütüyor. Kitabta şöyle bir ithaf yazısı var:

– «Bu kitabı, hangi bayrağın altında yaşıyor olurlarsa olsunlar, devletleri tarafından şuuru ve bedenleri suistimal edilerek, üzerlerinde işkence yapılan, psikolojik ve fizikî acılara maruz bırakılan masum kurbanlara ithaf ediyorum. Yaşadıklarını açıkça ifade eden cesur şahsiyetlere teşekkür ederim. Ve yine masumların yanında insan hakları -ki hâlâ bu hakların çoğu devletler tarafından millî güvenliğin korunması bahanesiyle ihlal ediliyor- adına yer alan kurumlara da saygılarımı sunarım. Şuurun öldürülmesi yahud iğfal edilmesini hiçbir şey telafi edemez.»

Dr. Victorian, İstihbarat’ta Beyin Yıkama isimli kitabını, “Bilgi Edinme Hürriyeti Yasası”ndan faydalanarak, ilgili kurumlara yaptığı başvurulardan, taradığı kaynaklardan ve ilgili kişilerle yaptığı görüşmelerden yola çıkarak hazırlamış. Bu anlamda kitab, başvurduğu “kaynaklar” bakımından çok önemli. Bu kaynaklar, yazarın, konuyla ilgili kurum ve şahıslarla yaptığı yazışmalardan elde ettiği mektublar veya telefon görüşmeleriyle beraber, ulaşılan çeşitli arşivleri de kapsıyor. Kitab da, bir bakıma, bu kaynakların “gövde gösterisi” mahiyetinde. Tabiatiyle çoğu eski tarihli belgelere-bilgilere dayalı bu kaynak taraması, hâlihazırda gelinen safhanın (TELEGRAM’ın) da bir kısım temellerini ve ipuçlarını barındırıyor.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Ölüm Odası / B-Yedi isimli –hâlen Baran dergisinde haftalık olarak tefrika edilen- eserinde, kendisine uygulanmakta olan TELEGRAM (Zihin Kontrolü ve Yönlendirmesi) işkencesini anlattığı ve izahını yaptığı meseleler, bu açıdan, Zihin Kontrolü teknikleri ve teknolojisinde gelinen noktayı da göstermektedir. Bu husus önemlidir, çünkü bu konuda yapılan araştırmalar sıklıkla “faraziyeler” üzerinden yürümektedir ki, Mütefekkir Mirzabeyoğlu Ölüm Odası / B-Yedi isimli eseri vasıtasıyla bu “faraziyeler”i ortadan kaldırmaktadır. İlgililerine ve uzmanlarına, başka hiçbir yerde bulamayacakları fikrî, ilmî ve tecrübî bir hazine sunmaktadır.

Tekrar Dr. Victorian’a dönersek, Timaş Yayınları’ndan çıkan İstihbarat’ta Beyin Yıkama adlı eserden yaptığımız bu derlemede yer alan bilgiler, Amerikan istihbarat ve askerî servislerindeki zihin kontrolü deney ve uygulama örneklerinin, kaynaklara dayanarak sunulan bir sergisi mâhiyetinde. Türkiye’de “bilgi edinme hürriyeti yasası”nın varlığı bile tartışmalı olduğundan, böyle bir kaynak taraması yapmamız veya herhangi bir istihbarat birimine bu konuda başvuru yapmamız pek mümkün görünmüyor. Gerçi Amerika’da ifşâ olunanlar da “bugün sürmekte olanlar”ın değil, çoğunlukla geçmiş araştırma ve tecrübelerin belgeleri. Kitabta Türkiye’ye yapılan göndermelerse, ancak resmî makamların aydınlatabileceği şeyler. Türkiye şartlarında, Zihin Kontrolü’nün, Salih Mirzabeyoğlu’nun literatüre geçirdiği şekliyle TELEGRAM’ın varlığı hemen herkesin malûmu olduğu hâlde, bu konuda resmî bir mercîden herhangi bir bilgi veya belge istemek yahud soru sormak, koskoca bir sükût ile karşılanacaktır. Ölüm Odası / B – Yedi isimli eserinde şöyle diyor Salih Mirzabeyoğlu:

– «Cihaz, resmî olduğu kabul edildikten sonra birşey yapılıp yapılmadığı meselesi başka, mesuliyeti başka şey, bir de yapılan şeyin cihazına göz yumarak meseleyi burada körlemek başka şey… Şimdiki durumda, ne cihaz, ne de resmiyeti kabul edilmiyor, çünkü bu işkencenin resmîliği mânâsına geliyor. Ben bu satırları yazarken, NYMPHALAR komik bir lâf ediyor: “Resmî yola başvur!”… Ah! Elektromanyetik dalgaları bir yakalayabilsem ve şu söylediklerini olsun bir duyurabilsem. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar!” hesabı, kendilerinin ve cihazlarının kılıfı, resmiyetlerinin olmayışı ve resmiyetin bunu böylece kabul etmesinde.» [1]

Bu derlemeyi, Mirzabeyoğlu için “gereken” veya “mümkün olan” herşeyin bir ân önce yapılması şuur ve ihtiyacını uyarması amacıyla, değerlendirmenize sunuyoruz. Metin içindeki büyük veya koyu harfle vurgular bize aittir.

TELEPATİ, PSİŞİK ARAŞTIRMALAR

– «Sovyetlerin kozmonot eğitiminde telepatik yöntemler kullanması daha başından CIA’nın dikkatini çekmişti. Bu yöndeki girişimler 1967 Mart’ında kodlanmış bir telepati mesajının Moskova’dan Leningrad’a gönderilmesiyle (ışınlanarak) başlamıştı.» [2]

– «Sözü geçen çalışmalar arasında, Maimonides Tıb Merkezi Rüya Laboratuvarı’nın yaptığı uykuda telepati çalışması da vardı. Çalışmalar uyanık durumda bulunan bir kişiden rüya gören birisine telepati yoluyla iletilen kavram ve imajlarla rüyaların dışarıdan etkilenebileceğini ortaya koyuyordu. Sovyetler de benzer doğrultuda çalışıyordu.» [3]

– «CIA bu konuda çift yönlü bir metod takib etti. Sürekli olarak bu konuda (Psişik Araştırmalar) yeterli bilgi olmadığını iddia ederek, psişik araştırmaları önemsiz göstermişler, fakat gizli olarak 16 yıllık bir zaman dilimi içerisinde psişik çalışmalar için 20 milyon doların üstünde para harcamışlardı.» [4]

– «Stanford Araştırma Enstitüsü telepati çalışmalarını Uzaktan Görme (UG-remote viewing) diye adlandırdı. Bu terim, ilk defa 8 Aralık 1971’de bir toplantıda Newyork’lu homoseksüel artist Ingo Swann ve Dr. Janet Mitchell, Dr. Karlis Osis ve Newyork Psişik Araştırmalar Derneği’nden Dr. Gertrude Schmeidler tarafından kullanılmıştı.» [5]

BİR CİHAZ: ELİPTON

– «DIA (Defence Intelligence Agency–Savunma İstihbarat Ajansı) Raporu:

“Sovyet ve Çeklerin psikotronik silahları mükemmelleştirmeleri, düşmanlarının askerî, elçilik ve güvenlik fonksiyonlarına şiddetli bir tehdit yöneltmekte. Çıkarılan enerji sessiz ve elektronik cihazlarla izlenmesi güç. Sovyetler tesirli biyolojik enerji algılayıcıları geliştirdiklerini ve gerekli enerji kaynağının sadece insan operatörden ibaret olduğunu iddia ediyor.”

 Kaynak: “Elektromanyetik Radyasyonun Biyolojik Etkileri (Radyo dalgaları ve kısa dalga) – Avrasya Komünist Ülkeleri”, Savunma İstihbarat Ajansı, Ekim 1976.

Yakın zamanda bulunmuş böyle bir cihaz, Elipton olarak adlandırılmıştır. Bu cihaz hakkında Profesör Vlail Kaznacheyev şunları söylüyor:

“Elipton’un alıcıları göz ve kulaklara tesir eder. Görüntüleri ve sesleri, uzaya, kozmik regülâtörlere doğru ileterek bio-akımlara dönüştürür. Bu sinyaller, hassas alıcı ve dekoderlere (çözücülere) odaklanarak, askerî, ilmî yahud politik istihbarat toplamada kullanılabilir. Hedef (bir insan), bir kere bir istihbarat toplama sistemine veya silahın herhangi bir başka safhasına dahil edilince, onun kölesi olur. Bu onu, intihar dahil, her emri icraya hazır olma hâline sevk eder. Elipton’un işte böyle bir gücü vardır.”» [6]

 – «Yunuslar üzerinde çalışan ve duyuların bastırılması ve ilaçlar üstüne araştırma yapan Doktor John Lily, Millî Zihin Sağlığı Enstitüsü’nün yöneticisine mühim bir çelişkiyi şöyle dile getiriyordu:

“Dr. Antoine Remond, bizim Paris’teki tekniğimizi kullanarak beyni uyarma metodunun insanlara nörolojik operasyon olmaksızın tatbik edilebildiğini göstermiştir; o, bunu nörocerrahi denetimi olmaksızın Paris’teki ofisinde kendi başına yapıyor. Bu demektir ki, uygun cihazı olan her kişi, bu işi gizlice bir insan üzerinde görünüşte hiçbir iz bırakmayan elektrodlarla yapabilir. Öyle hissediyorum ki, bu teknik, gizli servis ajanlarının ellerine geçecek olursa, bunlar insanoğlunu kontrol edecekler ve yaptıkları hakkında çok az bir iz bırakarak son derece hızlı bir şekilde insanların inançlarını değiştirebilecekler.”» [7]

HİPNOZ

«Eski bir FBI ajanı olan Arthur J. Ford, büroyu terk edip Lincoln Lawrence adı altında gazetecilik yapmaya başladıktan sonra 1965 yılında yazdığı “Biz Kontrol Edilmiş miyiz?” adlı kitabında, RHIC (Radyo Hipnotik Beyinlerarası Kontrol) projesini gün ışığına çıkardı. Sistemin nasıl işlediğini şöyle açıklıyordu:

“Bu, radyo nakli ile ortak istekle tetiklenen bir hipnoz seansı sonrası telkinin hayata son derece uyarlanmış bir uygulamasıdır. Bu yenilenen hipnoz durumu aynı radyo kontrol sistemi aracılığıyla kendi kendine yeniden tekrarlanabilir. Kişi hipnoz etkisi altına girer. Bu birçok şekilde hayata geçirilebilir. Bu kişi sonra radyo sinyal üzerinde belirli davranış ve belli tavırlar sergilemesi için programlanır.”» [8]

– «Gazeteci James Moore ve RHIC (Radyo Hipnotik Beyinlerarası Kontrol) hakkında kaleme alınmış el yazması 350 sayfalık bilgiyi yine bir CIA kaynağından aldığı 1963 tarihli başka bir projeyi sakladığını öne sürdü. Yazıya göre: “Tıbbî olarak bu sinyaller beynin belirli kısımlarına yönlendirilmişti. Beynin bir kısmı, görme, işitme gibi herhangi bir dış kaynaktan küçük bir elektrik akımı aldığında, ortaya bir duygu çıkıyordu. Mesela yaşlı kadını döven birtakım gençlerin görülüşündeki öfke ele alınacak olursa, bu öfkeye benzer bir duygu, dış kaynak tarafından beyninize gönderilen sunî radyo sinyali ile meydana getirilebiliyordu. Ve âniden ortada bir sebeb bulunmaksızın, aynı acı öfkeyi hissetmeniz mümkün oluyordu.”» [9]

«Stimoceiver’i (uyarıcı-alıcı çip) icad eden Dr. Jose Delgado’ya göre:

“Hymgdala ve hippocampus’taki çeşitli noktaların radyo sinyali ile canlandırılması, dört değişik hasta arasında farklı etkileşimlere sebeb oldu. Hoş duygular, neşe, derin düşünceli odaklanma, tuhaf duygular, aşırı rahatlama, renkli görünümler ve başka etkileşim gözlendi.” Bütün bu etkiler, dışarıdan yapılan yönlendirmelerle ortaya çıkarıldı. Delgado’nun 1966’da dediği gibi, daha önceki araştırmalar ve deneylerle beraber bu çalışmalar; “nihayetinde hareket, duygu ve davranışları elektronik güçler ile yönlendirebilmenin hoş olmayan sonuçlarını ortaya seriyor; ve insanların robot gibi tuşlarla kontrol edilebilir olduğu görüşünü destekliyordu.”» [10]

HAFIZA SİLME

– «Bunlar yetmezmiş gibi EDOM (Hafızanın Elektrikle Eritilmesi), RHIC’nin (Radyo Hipnotik Beyinlerarası Kontrol) yeni bir şekli olarak ortaya çıkmıştı. EDOM bir kişide “kayıp zaman” duygusu oluşturuyor veya hafızanın kısmî olarak silinmesine sebeb oluyordu. Bu sonuca, aşırı dozda acetochaline vasıtasıyla bir kısım beyin hücrelerinin bazılarının basit bir şekilde engellenmesiyle veya elektronik “kitleme” ile ulaşmak mümkün olabiliyordu. Yine bu metodla, metabolizmada gerçekleşen kimi kimyevî oluşumların meydana getirmesi gereken sinir sistemi hareketleri durdurulabiliyor. Bu kimyevî tekniğin yanısıra, elektromanyetizma ve mikrodalgalar da “kayıp zaman” etkisi doğurmak için kullanılabiliyor. Ve yine EDOM, uzaktan hipnotizma etkisi oluşturulmasında kullanılan araçlardan biri olarak göze çarpıyor.

Lincoln Lawrance’in CIA’deki kaynağı, EDOM hakkında bazı korkutucu bilgileri ifşâ etmişti:

“Artık insan vücudu içinde kolayca gezinebilir küçük bir EDOM jeneratör-verici kullanılmaktadır. Bu bir insanla en küçük bir temas esnasında –sıradan bir el sıkışma ve hatta sadece bir dokunma- dokunan kişinin kısa bir süre için zaman algılamasını bozacak küçük bir elektronik yükü ve son derece hızlı bir sinyal tonu nakledilir.”

Bu metodlar sayesinde –RHIC ve EDOM- bir insanın zihnine istenilen her türlü telkin iletilebilir veya kişinin hafızasında kayıtlı bulunan herhangi bir olay hakkındaki bilgiler silinebilir. Bu sonuçlar belli kelimelerle (veya basit davranış dizisiyle) hafızada yüklü “komut-emirler” ile elde edilebilmektedir. İlgili anahtar komut-emirler ise, kişinin zekâ derecesine bakılmaksızın ve emrin uygunluğu veya mantıklı olup olmadığı hakkında herhangi bir sorgulama gerçekleştirilmeden belirlenmektedir. Sonuç itibariyle, dışarıdan böylesi bir etkiye maruz bırakılan insan, hareket ve davranışlarını körü körüne denilebilecek tarzda, herhangi bir tehlikeyi dikkate almaksızın sergileyebilmektedir.

CIA kaynaklı başka bir belgeye göre, insanlar bu tarz sistemli yönlendirmelerle intihar (kendini imha etme) emirlerine dahi itaat edebilirler. Böylesi emirler ve onlara gösterilen itaat, genellikle insanın önceden programlanmış görevinin sona ermesi durumunda sözkonusu olabiliyordu. Ama herhangi bir sebebten dolayı kişi kontrolden çıkarsa, “kendi kendini yok etme” mekanizması, görevi sona erdirilmeden önce de tetiklenebilirdi. Bu metod profesyonelce planlanır ve hayata geçirilebilir ve uzman istihbaratçılara hiçbir ipucu bırakılmayabilirdi!» [11]

İNSAN DAVRANIŞININ DEĞİŞTİRİLMESİ

– «1950’den beri tekrarlanan çalışmalar sonucunda, insan davranışlarının, işitme korteksinin uyarılması, tehlikesiz doku ısınması oluşturulması, beyin ritminin modifiye edilmesi ve mikrodalgaların başka birçok biyolojik uygulamalarıyla değiştirilebileceği ve istenen tarzda yönlendirilebileceği tesbit edilmişti. Bunun başarılabilmesi için gerekli olan enerji miktarı, 1 km’den daha fazla uzaklıkta ve 600 metre yükseklikte duran bir böceği bile algılayabilen radarlarda kullanılan enerji miktarına eşitti. İşte bunun için radar tipi enerjinin bir kişi veya kalabalık üzerine odaklanabilen bir silah olarak kullanılması mümkün olabilirdi.

Elektromanyetik (EM) enerjinin biyobilimlerde kullanılması oldukça yeni sayılabilecek bir gelişme sayılsa da, biyoelektirik araştırmalarının tarihi, Galvani ve Volta’nın kurbağanın ayaklarını elektrik akımıyla uyarmayı hedefleyen araştırmalar yaptıkları 1786 tarihine kadar uzanıyor. Direkt olarak elektrotları kullanan ilk bilim adamı olan Von Zeyneck tarafından yüksek frekans akımıyla vücudun ısıtılması anlamına gelen “diatermi” terimi ise 1908’de üretilmişti.» [12]

– «1946 yılına gelindiğinde, J. E. Nyrop, ısıtma etkisi olmadığı hâlde kısa vuruşlu elektromanyetik (EM) radyasyon oluşturulmasıyla bakterilerin, virüslerin ve dokuların üzerinde özel bir etki oluştuğunu kaydetmişti. Elektromanyetik enerjisi kullanarak insan zihnini manipüle etme yönünde ilk adımı atan öncüler, kendilerinden sonra geleceklere daha ayrıntılı araştırmaların sürdürüleceği yeni bir dönemin kapısını açmışlardı. Daha henüz 1961’e gelinmemişti ki, Dr. Ellen H. Frey’in ortaya koyduğu bir araştırma, bilim çevrelerini radyo frekans (RF) enerjisinin doku kültürünün ısıtılmasından çok daha ileri maksatlar için kullanılabilir olduğuna ikna etti.» [13]

– «Sinir cerrahı W. Penfield, Hess’in bulduklarını bir adım daha ileriye taşıdı. Elektrik akımını, beyin ameliyatları esnâsında beyin dışındaki bölgeyi uyarmak için kullandı. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Bu metodun kullanıldığı epilepsi hastaları, geçmişte yaşadıklarının tamamını yeniden hissetmişlerdi.» [14]

– «Radiestezi, insanların elektromanyetik enerji meydana çıkartabilme kabiliyetinin ifade edilmesinde kullanılan bir terimdir. Olağanüstü olaylar üzerinde çalışan NASA’nın uzay uçuşları merkezinden James Beal, hepimizin bedenimizde oluşan elektromanyetik enerji noktalarını ayarlayacağımıza inanmaktadır. Beal, dışarıdan bize gelen enerjinin şiddetli etkilere sahib olduğuna inanıyor; çünkü ona göre, bedenimizdeki hücre, sinir gibi mikro yapıların her biri, kendi çapında küçük ve karmaşık bir elektrik sistemidir.» [15]

– «Ordu için çok geniş uygulama sahası olan yeni bir haberleşme şekli keşfedildi: Radyo dalgaları aracılığıyla beyinle doğrudan haberleşme. 1961 yılında gerçekleştirilen deneyler, radyo frekans (RF) enerjisine yönelik duyma tepkisinin etkisi ve ölçüsünün yüzlerce metreye kadar varabildiğini isbat etti. Taşıyıcı yayının uygun şekilde ayarlanmasıyla, RF enerjisi, “karıncalanma”, baş dönmesi, bulantı ve kusma dahil, hedef insan üzerinde çeşitli biyolojik etkiler doğurabiliyordu.

RF enerjili elektrotlar kullanılarak, beynin elektrikle uyarılması (BEU) önündeki engeller ortadan kaldırılmış oldu. Şimdi radyo dalgaları kullanılarak BEU ile yapılanlara benzer sonuçları elde etmek mümkün olabilecekti. Bu keşif, Mançurya Adayı’nın oluşturulmasını daha inandırıcı ve gerçekçi kılıyordu. Nabız sayısına ayarlı sinyal gönderici cihazların, gönderilen sinyalle istenilen bilgiyi nakletmeleri artık hayâl olmayacaktı. Hatta beyine herhangi bir kelimeyi göndermek mümkün olabilecekti.» [16]

– «1974 yılına gelindiğinde, California Melano Park’taki Stanford Araştırma Enstitüsü elektronik mühendisi ve sinir fizyoloğu Lawrance Pinneo, elektroensefalografta (EEG) özel komutlarla beyin dalgalarını orantılı ilişki içine koyarak bir kişinin AKLINI OKUYABİLECEK bir bilgisayar sistemi geliştirdi. Günümüzün daha da gelişmiş imkânlarıyla ilerlemiş BEU radyo tekniklerini kullanarak bu fonksiyonu tersine çevirmek de mümkündür. Aklı okuyan bilgisayarlar kavramı artık bir bilim kurgu malzemesi değil. Big Brother hükümetleri tarafından kullanımları da öyle. PsiTech’te görevli Binbaşı Edward Dames, Nisan 1995’te NBC’nin “Diğer Taraf” programında şöyle diyordu: “ABD hükümeti insanlara dışarıdan telkinde bulunan bir sistem geliştirdi.” Dames daha fazla açıklama yapmaktan kaçınmıştı.» [17]

ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN SİLAHLAR

– «22 Nisan 1993’te, BBC Televizyonu’nun en önemli akşam haberi, öldürücü olmayan bir silah hakkındaydı. Savunma Bakanlığı muhabiri David Shukman, düşmanı belli bir fizikî zarara uğratmadan, dengesini kaybetmesini sağlama ve herhangi bir saldırıya karşı koyamaz hâle getirme anlayışının iki savunucusu (emekli) ABD Ordusu Albayı John B. Alexander ve Janet Morris ile röportaj yapmıştı.

(Janet Morris’in) tezine göre, öldürücü olmayan silahların faydalı olabileceği sahalar, “mahallî ve az şiddetli çatışmalar”dı. (Mahallî tehlikeler, isyanlar, etnik şiddet, terörizm, narkotik suçlar, mahallî olaylar.) Morris ayrıca “taktik ve stratejik planlamayı belirleyerek Amerikan menfaatlerinin dünya üzerinde yayıldığı çok kutublu bir dünyada” ABD’nin kendi askerî kabiliyetinin, “önceden tesbiti zor tehditleri karşılamak için” yeniden şekillendirilmesi gerektiğine inanıyordu.» [18]

– «Texas’taki, Vaco Hâdisesi’ndeki kuşatma esnâsında şuuraltı mesajları gönderen “öldürücü olmayan” bir teknik, sapık tarikat lideri David Koresh’i etkilemek için kullanıldı. Başarısız olundu.» [19]

– «1979 yılında Prague Üniversitesi’nde yapılan değişim programına katılan bir Amerikan biyofizikçi bana şöyle demişti:

“Ben Batı Almanya’ya gitmeden hemen önce, bir üniversite öğrencisi süper-kondoktor dalga örnekleri üzerinde (büyük isabetle radyo dalgaları dizen ve hedefe yönelten kriyojenik olarak soğutulan bir cihaz) çalışırken öldürüldü. Şaşırtıcı olan, ardından meydana gelenlerdi. Sovyetler, fizik laboratuvarı duvarını kökten sökerek kriyo-teçhizatını, dalga örneklerini ve başka cihazları Çek-SSCB sınırına yakın bir kaleye yolladılar. Projeye yardım eden diğer profesörlerden, birkaç ay sonra Sovyet bilim adamlarının, bir kilometreden fazla uzaklıktaki keçilerin kafalarında görünüş açılarına bağlı olarak iki kilometre uzaklıktan denge kaybetme ve güçsüz bırakma etkilerini meydana getirebildiklerini öğrendim.”» [20]

ZİHİN KONTROL DENEYLERİ

– «Gaibten sesler duyduklarını iddia eden zihin kontrolü programlarının bütün muhtemel kurbanları, psikiyatrik yardım almaları tavsiyesi ile oyalanmıştır. Fakat elde edilen deliller, “zihinde sesler” üretebilen teknolojinin var olduğunu söylüyor. Uzun zamandan bu yana geliştirilen teknolojiler vasıtasıyla insan zihnini değiştirme veya etkileme teknikleri, Batıda, özellikle ABD’de askerî ve istihbarat teşkilatlarının çeşitli proje ve programlarının konusu oldu. Şimdi bununla ilgili örneklere bir göz atalım.» [21]

– «Savunma Bakanlığı, artık, çeşitli projeler ve programlar sayesinde şuur değiştirme teknolojisini elde etmiş durumda. Bu tür programların birinin özetinde şöyle denilmektedir: “İnsan zihninin yapısını değiştirme sistemi, tercihen ses gibi farklı frekans ve dalga şekilleri olan çeşitli uyarıcıların eş zamanlı olarak kullanılmasını ihtivâ ediyor.”

Başka bir programın değerlendirme yazısında ise; “araştırmalar, beynin özel dalga ritimlerini ortaya koyarak ferdin şuur durumunu değiştirmek için beyni uyaran farklı sistemler geliştirmişlerdir.” denilmekteydi. Şuuraltına gönderilen “sessiz mesajlar” da olumlu sonuç alınan faaliyetlerdendi. Dr. Oliver M. Lowry, ABD hükümetinin bazen SQUAD olarak da bilinen orduda ve istihbarat birimlerinde Alçak Ses Yayma Tayfı (SSSS) olarak isimlendirilen çeşitli gizli projelerinde görev almıştır. Alçak Ses Ortaklığı’nın Başkanı Edward Tilton, bana yazdığı mektubta; “Sistemin hayli başarılı bir şekilde Çöl Fırtınası Harekâtı’nda (Irak) kullanıldığını” ifâde ediyordu. Lowry, böyle bir teknolojinin kullanımına yönelik bir perspektif de sağlamış oluyordu: “Çok alçak veya çok yüksek radyo frekans derecelerinde veya çok yakındaki bir insan kulağının dahi duyamayacağı derecelerde frekans tayfının söz konusu olduğu sessiz haberleşme sistemlerinde, işitilir olmayan gereçlerle frekans yahud sesin, seçilmiş beyinlere ekstra bir uyarıcı oluşturma amacıyla, mesajların güçleri artırılır veya frekansları istenilen şekilde ayarlanır ve böylece ses dağılımı veya titreşim ile haberleşmenin yayılması sağlanır. Ayarlanmış bu nakil cihazlarıyla, istenen mesaj doğrudan gerçek zamanda yayınlanabilir veya dinleyiciye geciktirilmiş veya sonradan tekrarlı yayın yapabilmek için rahat bir şekilde mekanik, manyetik yahud optik haberleşme araçlarına kaydedilip saklanabilir.”

İnsanların zihinlerine anlaşılabilir sesleri “enjekte etmek” için, âlet ve uygulama biçimlerinin pek çok yolu denenerek kullanılmıştır. 100 ile 10.000 Mhz dereceleri arasında özel bir dalga çeşidiyle ayarlanmış mikrodalgalar içeren radyo dalga yayıcıları ile, sesler herhangi birinin zihnine odaklanabilir. Bu dalga türü, frekans ayarlı patlamalardan oluşuyor. Her patlama on veya yirmi kez, sıkıca birbirine bağlı tek tarz vuruşlardan meydana geliyor. Patlama genişliği 500 nano-saniye ile 100 mikro-saniye arasında gerçekleşiyor. Vuruş genişliği ise 10 nano-saniye ile 1 mikro-saniye arasında meydana geliyor. Patlamalar, zihnine ışın gönderilen kişide duyma kabiliyetini harekete geçirmek için radyo girdisiyle sık sık ayarlanıyor.

Sunî korku oluşturulması ve zihin kontrolü teknolojisinin son safhası, seçilmiş herhangi bir kurbanın veya gerçek bir grubun beyin dalgalarının veya insan EEG’sinin kopyalanmasıdır. Kuvvetli bilgisayarların kullanımıyla, öfke, acı, kaygı, küçümseme, umutsuzluk, şiddet, sıkıntı, kıskançlık, hayâl kırıklığı, üzüntü, suçluluk, nefret, pişmanlık, dargınlık, üzüntü, utanç, aldırışsızlık, kızgınlık, acıma, hiddet, hasret, kin ve şiddet gibi insan duyguları belirlenip EEG sinyalleri içinde “duygu ifade grubları” olarak ayrıldılar. İlgili frekans ve genişlikleri ölçüldü, uygun ve ayrı bir şekilde etiketlendikten sonra, frekans/genişlik grubları birleştirilip başka bir bilgisayarda saklandı.

Sonuç olarak, bu duygu kalıbları alçak ses taşıyıcı frekansların içine yerleştirilip, başka bir insanın zihninde aynı duyguların oluşturulması için kullanılabilecek safhaya gelindi.» [22]

MAHKÛM, TUTUKLU, HASTA, ASKER

KOBAYLAR ÜZERİNDE YAPILAN DENEYLER

– «86 numaralı diğer bir alt projede ise, Dr. Wallace Chan, yalan makineleri ve konuşulanların doğruluğunu test edebilen benzer sistemlerin kurulabilmesi için CIA fonlarından yararlanmıştı. Kayda alınan tarihsiz bir andıçta Dr. Chan, net kimlik oluşturulmasında gizli işaretleme olarak bilinen sunî yollar öneriyordu. Bu metodlar arasında insanlı radyasyon deneyleri de telaffuz ediliyordu! Daha net bir ifadeyle, yarı ömrüne kadar indirgenmiş radyoizotoplar, insan vücudundaki önceden belirlenmiş bölgelere ışınlanacak yahud enjekte edilecekti. Yine CIA fonlarıyla desteklenen ve sonraları MKSEARCH-3 olarak isimlendirilen MKULTRA 140 nolu alt projesinin CIA danışmanı Dr. James Hamilton, teorik olarak “uyuyanlar laboratuvarı” (sleeperlaboratory) denilen sistemi kurup çalıştırmaya başlayacaktı. Fakat Hamilton bunun yerine, inisiyatifine verilen fonları Vaceville Kaliforniya CEZAEVİ Tıbbî Yardım Enstitüsü’nde, MAHKÛMLAR üzerinde deneyler yapabileceği bir laboratuvarı açmakta kullandı. 30 Mart 1965 tarihli bir mektubta Hamilton, Geschichter Enstitüsü’ne parayı nasıl harcadıklarının ayrıntılı bir dökümünü sunarak şöyle diyordu: “100 MAHKÛM kobay üzerinde yeni bir deney serisini sürdürüyoruz. Kobaylarda radyoaktif iyodin troidi, T-4 ise kandaki kırmızı hücrelerin sayısını artırıyor. Ve daha geliştirmekte olduğumuz pek çok ölçümlerle önceki çalışmalardaki değişkenler arasındaki oran ve ilişkileri ortaya koymaya gayret ediyoruz.” Bugün bile Hamilton, MAHKÛMLAR üzerinde yapılan deneyler hakkında kendisine soru sorulduğunda, hiçbir hatırasından söz etmeyerek, olan biteni inkâr yolunu tercih ediyor.» [23]

– «1993 Kasım’ının ortalarında, 42 yaşındaki Eileen Welsome, altı yıllık bir araştırma sonucunda beş insanın hayatını ve ölümünü konu alan bir seri makale yayınladı. Bu beş kişiden biri demiryolu taşıyıcısı, biri inşaat boyacısı, biri marangoz, biri politikacı ve en sonuncusu ise bir inşaat ustasıydı. Hepsi de Amerikan Enerji Bakanlığı tarafından çeşitli ilmî deneylerde para karşılığı kobay olarak kullanılmışlardı. Makaleler, 35 bin tirajı olan ve New Mexico’da çıkartılan Albuquer-que Tribune gazetesinde yayınlanır yayınlanmaz, pek çok millî gazetenin de ilgi odağı hâline geldi.

7 Aralık 1993’de Enerji Bakanı Hazel O’Leary, ilgililere, savaştan bu yana ilmî deneylerde kobay olarak insanların kullanıldığı gizli proje dosyalarının ortaya çıkartılması talimatını verdi. Bakan, programların sayısının inanılmaz derecede fazlalığından ve arkalarında bıraktıkları acılardan tamamen habersizdi. Konuyla ilgili tam OTUZ İKİ MİLYON GİZLİ BELGENİN gün ışığına çıkarılarak yeniden gözden geçirilmesi ve sözkonusu kurbanların kayıplarının telafi edilmesi talimatını verdi. O’Leary, çoğu zihnen hasta yahud ölümcül bir hastalığa yakalanmış 800 civarında kişinin başvuracağını tahmin ederken, daha birinci haftada bakanlığı arayanların sayısı ON BİNE ulaşmıştı.» [24]

– «Bir başka deneme serisinde, ASKERÎ PERSONELİN yanısıra çok sayıda sivil de radyasyonun insan bedeni üzerindeki etkisini araştıran deneylerde kobay olarak kullanılmıştır. 1963 ve 1976 yılları arasında, Oregon and Pacific Northwest Foundation Üniversitesi’ne mensub Dr. Carl Heller, Oregon Eyalet TUTUKEVİ’nden 67 MAHKÛMUN hayaları üzerinde iyonlanmış radyasyon deneyi yapmıştı. Benzer denemeler, Washington Üniversitesi’nden C. Alvin Paulsen tarafından 1963-70 yılları arasında radyasyonun üreme üzerine etkisini müşâhede etmek için Washington Eyalet HAPİSHÂNESİ’nde tutulan 64 TUTUKLU üzerinde de gerçekleştirildi. Kaynaklara göre, Birleşik Devletler Hükümeti, Soğuk Savaş süresince gazi ve emeklilerin tedavi edildiği 33 farklı HASTAHÂNEDE sayısız radyasyon deneyi gerçekleştirdi. Gazi ve Malûller Dairesi, alaycı bir üslubla, “deneylerin amacı, radyasyonun ASKERÎ PERSONEL üzerindeki etkisini belirlemek ve bazı hastalıkların teşhis ve tedavilerine yardımcı olmak” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Aslında aynı kurumdan bazı yetkililer, 1993 Aralık ayında yaptıkları açıklamada, en az on dört kişinin bu tür deneylerde hayatını kaybettiğini açıklamışlardı.» [25]

– «Millî Atom Enerjisi Gaziler Birliği Başkanı Oscar Rosen, nükleer denemelerde kullanılan ASKERÎ PERSONEL sayısının 450 BİN İLÂ 500 BİN arasında değiştiği tahmininde bulunmakta. Buna EK olarak, sayıları YÜZ BİNLERLE ifade edilen KOBAYLAR, Nevada’da Washington Hamford’da ve Idaho Millî Mühendislik Laboratuvarları’nda yürütülen şuurlu radyasyon sızdırma deneylerinin sadece elli mil uzağındaki bölgelere yerleştirilmişti.

Ek 7’de iki belge göze çarpıyordu: 13 Mayıs 1966 tarihli Dr. Charles L. Dunham tarafından “Biyomedikal Çalışmalarda Gönüllü Kobay Kullanımı” başlığı altında hazırlanmış andıç ve Lloyd Bruton‘dan AEC’ye yazılmış 26 Mart 1953 tarihini taşıyan bir mektub. Mektubta Llyod Bruton, kobay olarak denemelerde görev almaya gönüllü olduğunu ifade ediyordu. 8 nolu ek belgedeyse, “Bombardıman ve Radyolojik Karşı Ölçümler” koduyla, Stanford Araştırma Enstitüsü’nün insanlı deneyler yaptığına işaret ediliyordu. Enerji Bakanlığı’nın iddialarına rağmen sözkonusu deneyler, sadece 40’lı ve 50’li yıllarda gerçekleştirilmemişti. 1973 yılında bile Federal araştırmacılar, yüksek radyasyonlu çevre şartlarında oluşabilecek riskleri müşâhede etmek amacıyla Washington ve Oregon Eyalet HAPİSHÂNELERİ’nde tutulan MAHKÛMLARI yüksek dozlarda radyasyona maruz bırakan deneylere imza atmışlardı. Maryland Eyaleti sınırları içinde Takoma Park’da bulunan Enerji ve Çevre Araştırmaları Enstitüsü personelinden Argus Makhijiani‘nin açıklamasına göre, “Bu tür denemelerin Birleşik Devletler’in radyolojik saldırı gücünü geliştirmek için tasarlandığına dair sayısız delil ve belge mevcuttur.”» [26]

– «İngiltere’nin yahud diğer ülkelerin denemelerdeki rolleriyle ilgili fazla bir şey bilinmiyor. Atomik Radyasyon Çalışmaları Merkez Başkanı Daniel Burnstein‘e göre, “Birleşik Devletler Enerji Bakanlığı’nın bu araştırmalara olan ilgi ve katılımı, tatmin edici bir sonuca ulaşabilmek için olmazsa olmaz şartlardan.” Enerji Bakanlığı birimlerince ne maksatlarla kullanıldığı pek belli olmasa da, başka ülkelere pek çok kez radyoaktif izotoplar gönderildiği bilinmekte. AEC belgelerine göre, sözkonusu izotopların gönderildiği ülkeler arasında Arjantin, Avustralya, Belçika, Brezilya, Şili, Kolombiya, Küba, Danimarka, Mısır, Finlandiya, Meksika, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Pakistan, Peru, İspanya, İsviçre, TÜRKİYE, Güney Afrika, İngiltere ve Uruguay yer almakta. Konuyla ilgili bilgi istediğimde, İngiliz Atom Silahları Kurumu, İngiltere’nin herhangi bir insanlı radyasyon deneyi yapmadığını ifade etti.» [27]

– «1 Haziran 1951’de, Montreal’daki Ritz Carlton Hotel’de düzenlenen gizli bir toplantı esnâsında Kanada ve İngiltere, CIA ile güçlerini birleştirme kararı aldı. Birlikteliğin temelini psikolojik zorlama, fikir ve davranış değişikliği, itiraflar, insan zihnine müdahale, zihnin yok edilmesi, vb. kavramlarla ilişkili araştırmalar oluşturacaktı. Toplantıya katılanlar, askerî, haberalma ve ilmî kurumların oldukça yüksek dereceli temsilcileriydi: Dr. Haskins, Dr. Donald Hebb (Kanada’daki Savunma Araştırma Platformu Üniversite Danışmanı), Dr. Ormon Solandt (Başkan, Savunma Araştırma Platformu, Kanada), Dr. Dancy (MI6-İngiltere), Dr. N. W. Morton (Kanada Savunma Araştırma personelinden), Dr. Tyhurst, Komutan Williams ve Sir Henry Tizar (İlmî Politika ve Savunma Araştırma Politikası Komitesi Başkanı, İngiltere Savunma Bakanlığı).

Bu toplantı BLUEBIRD, ARTICHOKE ve MKULTRA projeleri süresince devam ede gelen yakınlaşmanın başlangıcı olmuştu. Bir şekilde gözden kaçıp imha edilmemiş çeşitli MKULTRA ve diğer programlara ait belgelere göre, Kanada Hükümeti, kesinlikle bu programlara iştirak etmişti. Bununla birlikte, İngiltere’nin katılımı, İngiliz Hükümeti’nin gizlilik politikası sebebiyle hep belirsiz kaldı. Ritz Carlton toplantısının hemen başında ele alınan problemli konularla ilgili olarak katılımcıların hepsi görüşlerini belirtti ve sonuçta ortaya aşağıdaki ifadeler çıktı:

Düşünce değişimi konusu esasıyla fertlere has olarak ele alınırken, topluma bakan yönü, sadece davranış değişikliklerine yol açabilecek bir propaganda yahud kamuoyu değişikliği sözkonusu olduğunda değerlendirilmeye alınacaktır. Metodları, uygulama vasıtaları; fizikî, nörofizikî, psikolojik yahud fertte fikir ve davranış değişikliği oluşturabilecek diğer tüm araçlardır. 1975 yılına ait bir CIA raporuna göre, bu çok gizli toplantıdan hemen sonraki üç ay içerisinde BLUEBIRD projesi yeniden tasarlandı: Ağustos 1951’de BLUEBIRD projesine ARTICHOKE ismi verildi ve projenin yürütülmesi, OSI yetkililerinden alınıp, Güvenlik Ofisi organizasyon sorumlularına devredildi. Organizasyonun dış haber alma değerlendirilmesi sorumluluğu OSI’nin üzerine kalıyordu; OSI, 1953’te LSD denemelerinin gönüllü ajanlarla yürütülmesi teklifinde bulundu.» [28]

TECRİT

– «Gönüllü öğrencilerin deney koşullarıyla, diğer SD (His İptali) deneyleri kurbanlarının içinde bulunduğu şartlar gözle görülür biçimde farklıydı. Gönüllülere klimalı bir oda, rahat yataklar ve deneyler süresince kaliteli beslenme imkânı veriliyordu; ayrıca deneyi sona erdirmeyi istemeleri durumunda basabilecekleri bir imdat düğmesi de vardı. Gözlerine loş ışıkta görmelerini sağlayan kar gözlükleri takıyorlardı: “Kobay, kaydedilen propaganda konuşmasını duyup duymadığının kendisine sorulması yahud birtakım önemsenmeyecek minik testler hariç, konuşma hakkına sahib değildi. Diğer bir deyişle, uzun süreli bir mutlak tecrit, kobayı kuşatıyordu.”» [29]

– «Gönüllülere politik yahud dinî inançlarını ters yönde etkileyebilecek hiçbir propaganda programı uygulanmadı: Bunun akılcı olmadığı düşünülmüştü ve ferdin korunması maksadıyla, kısmen zararsız hayâletler, his ötesi algılama yahud Lamark’ın tekâmül teorisi gibi konular, propaganda malzemesi olarak kullanılıyordu. Bu tavizlere rağmen, birkaç gönüllü, alışılmamış görülür ve işitilir halüsinasyonlar görmeye başladı. Ve yine çoğu, uyanma ve uyuma safhalarını artık ayırd edemez olduklarını ifade etmeye başladılar. Cambridge’deki Sağlık Araştırma Merkezi’ne bağlı Uygulamalı Psikoloji Birimi’nde çalışan Dr. Macworth‘ün çalışmaları ciddiyetle ele alındı. Macworth, monotonluğun ve sıkıcılığın tecrid ortamında kalan fertlerdeki etkisi üzerine çeşitli veriler elde etmeyi başarmıştı. Daha başka benzer programların varlığı ve üç ülke arasındaki işbirliğinin ileri seviyede olduğu, Dr. Solandt tarafından teyid edilmişti. Böylesi bir doğrulamayı gerçekleştiren Kanadalılar, onlara Amerika ve İngiltere’den bilgi sağlamada yardımcı olmuş olabilirler. Solandt, bir mektubunda şöyle diyordu: Hebb‘in araştırmasının ortaya koyduğuna göre, tecrid edilmiş kişilere propaganda uygulanması, davranışlarda ciddi derecede değişikliklere yol açabilmektedir. Ek olarak, Hebb, bu tarz şartlar altında şahsî baş etme kabiliyetinde ciddi düşüşler gerçekleşirken, halüsinasyon ve şübheci algılama oranlarında kayda değer artışlar meydana geldiğini de ortaya koymuş.”» [30]

– «Resmî belgeler, daha ileri seviyedeki SD (His İptali) araştırmalarının bellibaşlı üç hedefi olduğunu göstermekte. İlk olarak, uyku hâli ve his iptali etkileşiminin ileri seviyede araştırılabilmesi için daha fazla deneye gerek duyulmakta ve hemen sonra, bu tekniklerin sorgulamada aktif kullanımı gelmektedir. Son olarak da, özel birliklerce yine özel savaş hâli tekniklerinde kullanıma uygun olup olmadıklarının belirlenmesi sözkonusu oluyor. İlgili bilginin toplanması askerî birimler sayesinde gerçekleşmiş ve bu birikim, daha sonraki modern psikolojik operasyonlara zemin hazırlamıştır. Meselâ, 9 Ağustos 1971’de İngiliz Hükümeti, epeydir sürdürülen kapsamlı araştırma denemelerinin önündeki tüm engelleri kaldırmıştır. Değişik aralıklarla bu tarz denemelerin terörizm karşıtı olarak politik amaçlarla gerçekleştirildiği hükümet tarafından yalanlansa da, ele geçirilen İrlandalı bağımsızlık yanlılarına, çeşitli deneylerde farklı işkencelerle birlikte “his iptali” testi de uygulanmıştır. Buna ek olarak, bazıları başları üzerinde durdurulurken, kulaklık ve ses kolonlarından yüksek seste gürültüye maruz bırakılıyorlardı. Çıplaktılar, kötü muamele görüyorlar ve yarı aç bırakılıyorlardı. Lord Parker, İrlandalı bağımsızlık yanlılarına uygulanan SD (His İptali) metodlarının, iç güvenliğin de dahil olduğu bir seri durumla baş edebilmek için savaştan bu yana geliştirilen teknikler olduğunu kabulleniyordu. Sözkonusu metodların çoğu, Filistin, Malezya, Kenya, Kıbrıs ve daha sonraları Britanya Kamerun’u (1960-1961), Brunei (1963), Britanya Guyana’sı (1964), Aden (1965-1966) ve İran Körfezi (1970-1971) bölgelerinde gerçekleştirilen iç isyan karşıtı operasyonlarda kullanılmışlardı.» [31]

– «1963 yılında Amerikan Savunma Bakanlığı, İngiltere’nin de katılımcı olarak yer aldığı, psikolojik operasyonlar konulu ilk uluslararası konferansı düzenledi. Konferansta 28 ana başlık incelendi. Âniden patlak veren ve insan hakları örgütlerinin yayınladıkları makalelerle kamuoyunun dikkatini üzerine çektikleri Kuzey İrlanda operasyonları, Uluslararası Af Örgütü’nün, Kanunî Adalet Birliği’nin, Kuzey İrlanda Adalet Temsilciler Meclisi’nin ve Avrupa Topluluğu İnsan Hakları Mahkemesi’nin operasyona müdahale etmesini sağladı. Kurbanların şikâyetleri de dinlenecek ve zararlarının telafisi yoluna gidilecekti. İnsanlık dışı pek çok denemeye tâbi tutulduktan sonra terörizmle suçlanan çok sayıda bağımsızlık yanlısı, hiçbir cezaya çarptırılmadan serbest bırakıldılar. İlk safhada kobay olarak kullanılan kurbanların ondördüne, sorgulama esnasında kendilerine yapılan muameleyle ilgili hiçbir şikâyetleri olmadığına dair belgeler imzalattırılmıştı. Kurbanlar bunu çok korktukları yahud kâğıtlardaki muhtevâyı tam kavrayamadıkları için yaptıklarını imâ eden sözler söylediler. Bu kişilerin çoğu, yıllarca devam eden psikolojik rahatsızlıklar çektiler ve hâlâ da çekiyorlar. Bir kısmı denemelerden kısa süre sonra öldü, birkaçı da tutukluyken ve sorgulama sürerken intihara teşebbüs etti. Sonraları düzenlenen bir Uluslararası Af Örgütü raporu, konuya şöyle yaklaşıyordu: “Soruşturmanın sonucunda, komisyon tüm sorgulamalarda gerçekleştirilen kötü muamelenin derecesinin neredeyse barbarlık düzeyinde olduğuna hükmetmektedir. Ve resmî soruşturma birimi olan Kompton Komitesi’nin kötü muamele soruşturmalarında zalimâne tacizlere rastlanmadığı şeklindeki hükmüyle derin bir fikir ayrılığı içindeyiz.”» [32]

– «1970’de, Japonya’nın Kyoto şehrinde gerçekleştirilen Dünya Din ve Barış Konferansı’nda, -her dinden temsilciler hazır bulunmuşlardı-, aşağıdaki deklarasyon tüm dünyaya ilan edilmişti:

“Mahkûmlara resmî yönetim organları eliyle gerçekleştirilen işkence ve kötü muameleler, sadece insanlığa karşı işlenmiş suçlardan sayılmayacak, failler aynı zamanda ahlakî kanunlara da karşı gelmiş kabul edileceklerdir.”

İngiltere, kısa zamanda psikolojik operasyonlarda uzman ülke sayılarak, değişik yapıda sunumlar ve askerî nitelikli seminerler vermek üzere düzenli olarak başka ülkelere davet edilmeye başlandı. Programların gerçekleştirildiği dikkat çekici yerler arasında Carolina Eyaleti’ndeki Fort Bragg, Arizona’daki Fort Huachuca ve Almanya’daki Rad Tolz bulunuyordu. İngiliz yetkililer, kısa süre için de olsa, PIDE’ye (Portekiz Gizli Polisi) de farklı bilgilendirme programları sunmuşlardı. Bu arada ilginçtir, Latin Amerikan gerillalarına da iç isyan ve işkence tekniklerine yönelik eğitim verildiği ortaya çıktı. Portekiz ordusunun komünist üyeleri, bu grublar içersinde oldukça aktifti.

Parlamento Soruşturması’na cevaben, İngiltere Savunma Bakanı Archie Hamilton, aralarında Portekiz’in ve insan hakları ihlalleriyle bilinen Çin, Şili, Irak, Uganda, Güney Kore, Mısır, TÜRKİYE gibi ülkelerin de bulunduğu yüz ülkeye İngiltere’nin değişik türde askerîi eğitim sağladığını ifade etmiştir. Bakan’ın Kamboçya’yı da listeye dahil etmesi gerekiyordu. Bkz. John Pilger‘in Kamboçya: Sene 19 adlı kitabı.» [33]

– «HİS İPTALİ DENEMELERİ Wakefield ve Wormwood Scrubs MAHKÛM KONTROL ÜNİTELERİ tarafından da kullanılmışlardı. İngiliz İçişleri yetkilileri, işin özünü ve varlığını çok gizli bir şekilde MAHKÛMLARDAN saklamışlardı. Ağustos 1974’te Wake Field’teki kontrol birimi, ilk görev alan ünite olmuştu. Belirlenen konsept, HAPİSHÂNE yönetimine sürekli sorun çıkaran mahkûmların his iptali DENEYLERİYLE dirençlerinin kırılmasıydı. Kasım 1974’te The Sunday Times iç haberler grubu, bu birimleri hedefleriyle birlikte ifşâ eden yayınlar yaptı. Kamuoyunun yoğun baskı ve eleştirisi nedeniyle İngiliz hükümeti, bu birimleri dağıtmak zorunda kaldı. Kişilerin hislerinin iptal edilmesine yönelik deneyler, genel olarak iki safhada gerçekleştiriliyordu. Odaktaki hedef, hissin tamamen iptal edilmesiydi. İlk 90 gün boyunca, kobaya neredeyse hiçbir haberleşme imkânının tanınmadığı bir tecrit rejimi uygulanıyordu. Mahkûm ve gardiyanlar arasında konuşmak yasaklanmıştı; sadece el ve yüz hareketleriyle anlaşabilmelerine izin vardı. Kurban bunda başarıya ulaşırsa, sınırlı ölçüde bir haberleşme imkânına kavuşuyordu. Başarısızlık hâlinde, ilk safha sürekli tekrar ediliyordu. Tutukevleri Sağlık Hizmetleri eski müdürlerinden Dr. Pcikering, onca kurbanın psikolojik olarak yaralanıp elle tutulur hiçbir neticeye ulaşılamaması sonucu, 20 Mayıs 1976’da BBC’de kendisiyle yapılan bir söyleşi programında kontrol birimlerinin bir hatâ olduğunu söyleyecekti. 1974’te ilk kurban olan John Manterson işkenceye maruz kalırken Dr. Pickering‘in görevde olduğunu hatırlarsak, bu sözlerin ne kadar ironik olduğu ortaya çıkar. Hâlbuki o zamanlar içişleri sekreteri olan Roy Jenkins, bu birimleri ve gerçekleştirilen operasyonları açıkça destekliyordu. “Ben” diyordu, “ilgili görevlilerin ve prosedürlerin kontrol birimlerindeki tutukluları en iyi şartlarda gözettiklerine dair hiçbir kuşku duymadım. Wakefield’in iyi eğitim görmüş kadrosu, bu işi kusursuz halletmiştir.” Bir yıl sonra bile inatla, “vali ve ilgililerin dikkatle yaptıkları incelemeler sonucunda his iptali, zulüm yahud şiddet uygulamasına dair kamuoyuna yansıdığı üzere herhangi bir müşahhas veriye rastlanmadığı hususunda huzur içindeyim, herkes üzerine düşeni profesyonelce yerine getirmiştir.” diyebiliyordu. 1951’de Ritz Carlton Oteli’nde atılan tohumlar 1971’deki Ulster Deneyi kobaylarıyla tam meyvesini vermişti. Robert Daly‘nin vurguladığı şekliyle, “Kuzey İrlanda bölgesinde yürütülen his iptali uygulamaları bir paket programdı ve kendi içinde bir bütünlüğe sahibti. Gece yarısı âniden uyandırılarak dövülme, bulunulan yer ve zamanın meçhulleştirilmesi, yalan ve küfüre maruz bırakılma, ‘çözülme işlemi’nin parçalarıydı; dehşete düşürme ve küçük düşürme uygulamalarıyla tüm psikolojik savunma mekanizmalarının devreden çıkarılması öngörülüyordu. Şahsın çırılçıplak resimlerinin çekilmesi, kaçarken idrarını çıkarmaya zorlama, tuvalete gitmeye izin verilmemesi, değişik sadizm uygulamaları ve cinsî tacizin her çeşidi sözkonusu olabiliyordu.”» [34]

– «İngiltere de, CIA gibi, ZİHİN KONTROL OPERASYONLARINDA, GÖNÜLLÜ OLMAYAN KOBAYLAR ÜZERİNDE LSD GİBİ HALÜSİNASYON OLUŞTURUCU MADDELER KULLANMIŞTI. Uluslararası Af Örgütü’nün görüştüğü, bir zamanlar TUTUKLU olan İrlandalı bağımsızlık yanlıları ile ilgili raporlarda şöyle ifadeler vardı: “Mr. Murphy kendisine ikram edilen çayı içtikten sonra duvarda kimi imajlar gördüğünü söyledi.”, “Mr. Bradley de bir fincan çay içtikten sonra çeşitli halüsinasyonlar gördüğünü ifade etmişti.» [35]

– «NÜRNBERG MAHKEMELERİ, NAZİ ALMANYASI’NIN, YAHUDİ TOPLAMA KAMPLARINDA TUTULAN YAHUDİLER KADAR DİĞER ÜLKELERE AİT SAVAŞ ESİRLERİNİ DE ÇEŞİTLİ ZİHİN KONTROL DENEYLERİNDE KOBAY OLARAK KULLANDIĞINI ORTAYA ÇIKARMIŞTI. Mahkemelerin sonucunda, 23 Alman doktor suçlu bulundu ve bir daha asla bu tür deneylerde insanların kobay olarak kullanılmaması hükme bağlandı. Açıkça görüldüğü gibi, ne Moskova mahkemelerinde işlemedikleri suçları itiraf eden mahkûmların ne de Kore Savaşı’ndan sonra yargı önüne çıkarılan ve kendilerine POW adı verilen sanıkların durumu, yeterince uyarıcı olmuştu. Tam tersine, bu tür mahkeme ve davalar, Batılı istihbarat servislerinin insan zihnini kontrol edebilme ve değiştirebilme metodlarını araştırma ve geliştirme konusuna yönelik ilgisini daha da arttırmıştı.» [36]

– «Amerikan Gizli Servisi’ne ait dosyalardan biri, [kobay] Verney’lerin düştüğü kötü durumla ilgili olarak (…) şu yorumları yapıyordu: “Kendisine, modül ayarları iyi yapılmış düşük güçte mikrodalgalar gönderilen kişilerin başlarının içinde veya tam ortasında vızıltı, tik-tak, yahud tıslama duygusu oluştuğu bildirilmektedir. Sözkonusu oluşumun gerçekleşmesi için 0.4-3.0 Ghz frekansında santimetreye göre ayarlanan ortalama güç yoğunluğunda dalgaların gönderilmesi yeterli olmaktadır. Hattâ vuruş ve ritim ayarları iyice netleştirildiğinde, anlamlı bir konuşma duygusu bile sağlanabilmektedir. Bu tekniklerin, uygulama sahasının genişletilerek askerî amaçlara hizmet edecek tarzda kullanılabilmesi için temel prensiblerin geliştirilmesi gerekli. Buna götüren en önemli sebebler arasında, metodun kamuflaj yahud hedef saptırma operasyonlarındaki kullanım imkanı sayılabileceği gibi, böylesi bir mikrodalga uygulamasına maruz kalındığında ne tür güvenlik tedbirlerinin alınabileceğinin de netleştirilmesi ihtiyacıdır.” (Oscar, Kenneth J. Amerikan Ordusu Manevra Teçhizat Araştırma ve Geliştirme Komutanlığı – Fort Belvoir, VA) Bay ve bayan Verney kendilerinin oldukça uzun bir süre, bir seri iyonlamasız zararlı radyasyon ışınlarına ve çok düşük frekansta mikrodalgalara (VLF) maruz bırakıldıklarına inandılar. Aynı zamanda 7-8 kez hedef olarak kullanıldıkları elektromanyetik dalga saldırıları gerçekleştirildi.

(…)

Verney‘ler, 1984 Ocak’ında Dargle Kulübesi’nden ayrıldıktan sonra doğruca İskoçya’ya geçtiler. Kendilerini o kadar yoğun miktarda radyasyona maruz kalmış hissediyorlardı ki, âdeta artık radyoaktiviteye karşı bir tür özel duyarlılık geliştirmişlerdi. Öyle ki Bay Verney, vücudunun bir mil uzaklıktaki bir jeneratörü bile algılayabildiğini söylüyordu: “GARİP BİR ŞEY BU. BAZEN ÖYLE OLUYOR Kİ, BEDENİNİZİ CAYIR CAYIR YANIYOR SANIYORSUNUZ” şeklinde duygularını ifade ediyordu.» [37]

– «ZIHİN, ruh, nefis gibi fizikî olmayan şeylerin varlığına inanmayanların, bunların varlığıyla ilgili sağlam deliller sunulana kadar duyu ötesi algılamaya (Extrasensory perception-ESP) da inanmamaları gerekir. Duyu ötesi algılama (DÖA) ile insanın gelecek, geçmiş veya şimdiki zaman hakkında, bilinen beş duyu kullanılmaksızın bilgi edinebilmesine işaret edilmektedir. (DÖA) terimi ilk defa, bir zamanlar dünyanın ilk parapsikoloji bölümü başkanı J. B. Rhine tarafından kullanılmıştı. Rhine, İnsan Tabiatını Araştırma Vakfı’nı (İTAV) ve buna bağlı olarak New Durham, NC’de, kampüs dışında bir parapsikoloji enstitüsü kurmuştu. Bu enstitü, Durham 1980’de öldükten sonra da faaliyetine devam etmiştir.» [38]

SONUÇ YERİNE

Tüm bu anlatılan hâdiseler, teknik tabirler, “belgelendirilebilmiş” vak’alar, Zihin Kontrolü’nün farklı açılardan değerlendirilmesine imkân veriyor. Nitekim yazar anlattığı her şeyi “belge”ye dayandırmaya çalıştığı için, “belgelendirilemez, isbat edilemez” olana, yâni bu işkence uygulanan kişilerin “yaşadıklarına” kitabında yer veremiyor. Diğer taraftan, yukarda anlatılan pek çok tablonun benzerini, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun kendisine uygulanan TELEGRAM işkencesini anlattığı ve izah ettiği Ölüm Odası / B-Yedi isimli eserinde okuduk-okuyoruz. Ancak Mütefekkir’in eserinde, “böyle oldu, şöyle oldu”dan ziyâde, üzerinde teknolojik bir baskıyla hükümranlık kurma hevesindekilere karşı, O’nun tüm insanlık adına verdiği ruhî, fikrî ve fizikî savaşın destanını okuyoruz.

Mütefekkir, bu savaşta, (biz elimiz kolumuz bağlı bir şekilde seyrederken), TELEGRAM’ın “kodlarını” çözüyor ve İNSAN denen “sırrın” -tâbiri caizse- şifrelerini kırıyor. Bu açıdan, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Telegram Cihazı” bahsinde söylediklerinin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Ortaya konulması gereken şey sadece “teknik” bir cihaz tarifi değil, bu cihazın oturduğu “fikrî altyapı”nın da tahlilidir ki, TELEGRAM Cihazı’nı “makine bilmecesinin” çıktığı en yüksek merhale olarak değerlendirirsek, O’nun yazdıkları, hem “makine bilmecesi”nin hem de makine karşısındaki “İNSAN”ın en yüksek merhalede tahlilidir. Bu sebeble, son söz Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun:

– «TELEGRAM CİHAZI, tam da BÜYÜK GÖZ ve İDRAKI niteliğine uygun bir rolü yerine getiriyor. Onda, “makine bilmecesi”ni de heceleyelim. Bu cihaz, Büyük Göz diye niteledikleri Kâinat’tan mevzuuna âit hususiyetleri ile ayrı olsa da, o niteleme içinde yerini alabilir. Benim karşımda o, beni algılayan bir “yapma göz-idrak”, göz aletine nisbetle “mercek sistemine-görme idrakine” göre ayarlanmış bir sistem ve cihaz; onu kullanan insanın benden algıladıklarına nisbetle kendi ihsaslarını öz uzvuna yollar gibi cihaza yüklemesiyle de, cihazdan farklı, sanki bir insanda gören cam göz. “Her türlü cihaz, kullananın niyetine göredir!” diyebilirsiniz; ama bu hepsinden farklı ve idrak bahsinde sanki “yapma nefs” gibi bir şey. Kapsamlı. Karşımdaki insanın nefsini ondan hemen aynı şekilde alabilmem de, alelâde bir âletten farklı yanı. Bir şeyin maddi tezahürler meydana getirmesi, onun da madde olmasını gerektirmez. TELEGRAM CİHAZI, ruhî algıya değil, ruhî hayatın beden tezahürlerini idrak ediyor ve idrak sahibininkini de aynı şekilde yolluyor. Meselâ söz, duyu algısına ve neticede BİNTASYA-İdrak mahalline giderek, bende veya cihazı kullananda “telkin-ruhî tesir” oluyor ve neticede bunun maddî tesirlerinden, bahsi geçen münasebet doğuyor. Bende doğrudan meydana getirilen bu netice, TELEGRAM CİHAZI’nın algısı ve kullananın idraki yönünden, iki çeşittir… Birincisi: Benim belli düşünceme, hareketime, heyecan – neşe – korku gibi hislerime nisbetle, meselâ beni fiziken sıkma, bedenimin tesbit edilmiş yerlerine ağrı verme benzeri işler ve vücut ısım, otomatiğe bağlanmış olabilir… İkincisi: Cihazı kullananın, benden algıladığına nisbetle, tıpkı karşılıklı duruşta olduğu gibi, hislerini cihaza aktarmasıyla, sanki uzaktan bir insan veya cin tasarrufu, yahud tasarruf altında kalma zannedilebilir; öylesine canlı. Neticede CİHAZ ve onu kullanan insan, bir bütün teşkil ediyor; her insana göre değişen bir nitelikte verimlendirilen cihaz. Karşısında da, insan sayısı kadar çeşit.» [39]

 

1  Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası -B-Yedi- (31), Baran Dergisi, Sayı 205.

2  Dr. Armen Victorian, İstihbaratta Beyin Yıkama -Beyin Kontrolü-, Tercüme: Mustafa Mencütekin, 6. Basım, Timaş Yayınları, İstanbul 2007, s. 119.

3  A.g.e., s. 119.

4  A.g.e., s. 118.

5  A.g.e., s.121.

6  A.g.e., s. 127.

7  A.g.e., s. 158.

8  A.g.e., s. 168-169.

9  A.g.e., s. 169.

10  A.g.e., s. 170.

11  A.g.e., s. 171.

12  A.g.e., s. 174.

13  s. 175.

14  s. 176.

30  s. 65.

15  s. 177.

16  s. 178.

17  s. 180.

18  s. 184.

19  s. 184.

20  s. 199.

21  s. 211-212.

22  s. 213-214.

23  s. 29.

24  s. 49-50.

25  s. 56.

26  s. 58.

27  s. 59.

28  s. 62-64.

29  s. 64.

30  s. 65.

31  s. 68.

32  s. 68-69.

33  s. 70.

34  s. 72-73.

35  s. 73.

36  s. 75.

37  s. 103-104.

38  s. 113.

39  Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası -B-Yedi- (30), Baran Dergisi, Sayı 204.

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz