Aslında Nükte

Arabî B’nin altında bir nokta vardır. İbrânî ‘B’nin noktası yok, içine bir nokta koyduğumuzda ise ‘V’ olarak okunuyor. Derler ya, Kâinat’ın sırrı ‘B’de, onunki de noktasında. Ve devamla, ‘Aslında, nokta da nüktedir’. Evet, nokta da nükte. Yaşanan şey, o ândan ibâret kalıyor. İşimize gelmediğinden olsa gerek, o ‘ân’a ‘mâzi’ diyoruz. Oysa, mâzi de âti de belirip, tecelli edip başka bir buuda sıçrayan ânlar silsilesinden müteşekkil. Taşın suya düştüğü ân aslında sonsuz ân ve vecheden sâdece biri. Taş dibe vurduğunda, suyun yüzeyindeki daireler çoktan sonsuz hareket ve yolculuklarına başlamış oluyorlar. Her daire sonsuz hareket ve sonsuz ân ifâdesi. Göremiyoruz bu seyri ve adına ‘Zaman’ diyoruz. Halbuki, zaman bizim kapasitemiz kadar, hattâ çok daha fazlasını gerektiriyor. Doğrusu, DEHR oluyor: ‘Dehr’e küfretmeyin zira O Ben’im’…

Bu eserde [Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser)] hiçbir reel varlık yok ve hepsi hayâl. Hepsi belli bir ân’ın veya ânlar manzumesinin projeksiyonları. Hâl böyle olunca varlık da bir nükteden ibâret oluyor, ân’lık bir nükte. ‘Var’ dediğimiz şey aslında ‘yok’ hükmünde. Hükmü yok… Hükmî Şahsîyet’i yok. Naylon bile değil zira naylon dediğimiz şeyin iyi kötü ‘somut’ sayılabilecek bir yanı var, sentetik falan ama guyâ ‘var’. Olay ve olguların, bunca bilimsel kavramın, değerin, kaziyenin, aksiyom’un, belit’in, kanun ve kuralın, şiarın, lafzın ZÂT katında zerre kadar kıymeti yok… İnsan kendi kendine gelin güvey oluyor… Sanalız, hakikaten sanalız. Kilise Babaları diyor ya: ‘Mezar güzelliğimizi yutuyor, çözüyor, sesimizi dikkate almıyor, ayrıştırıp cüruf hâline getiriyor, oradan da eviriyor’.

Çok mu pesimist oldu? Belki. Fakat oyun oynamak her zaman mümkün. Burası oyun sahası ve en büyük Oyuncu’nun kim olduğunu bilerek oynamayı deniyoruz. Avlaklar bizim, hem avlanıp hem oynamak istiyoruz. Şu âna kadarki eserlerde iri iri laflar ettik, üst bakışlar sergiledik, kocaman kelâmlara başvurduk yanına da izâhat koyduk. Burada hiçbir açıklama olmayacak, müsterih olunuz. Oyun içinde oyun, masal içinde masal, sır içinde sır. Birşey bildiğimiz yok, körebeden yürüyoruz. Rahmanî mi Şeytânî mi bu oyun, bilemiyoruz ancak Şeytân’ın parmağını iyi tanımadığımız için, farkettirmediği için veyahut bizim inceliklerden nâsibimiz olmadığı için adını koyamıyoruz.

Bu eserde [Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser)] hiçbir mantık, aklî delil, temellendirme, neden-sonuç ilişkisi kurma, belli bir themaya bağlı kalma, birilerine atıfta bulunma, bir amaç gütme vs, nev´inden kaygılar taşımıyorum… Bu, herşeyin ve herkesin aynı zamanda cehlin, ukâlalığın, biraz serserîligin, söylenemeyecek olanların dolambaçlı ve sözde enigmatik, bazân grotesk ama illâki ucundan kenarından khaosa bulaşmış…

Nereden başlamak gerekiyor bu oyuna? Kesinlikle en başından değil. Keskin bir girişle olabilir mi? Yıl 2001, Akademya Platformu’na bir yazı yazacağım. Aklıma ´Renard´ kelimesi düştü. Muhtemelen bilinçaltımdaki ´Tilki´den mülhem. Renard´ın (Rönar) fransızca tilki mânâsına olması ve oradan Renart (Renard´ın eski söylenişi) ve bir isim Rheinhart. O günlerde bilemezdim sonra farkettim. Bilinçaltımda bir de kutub tilkisi vardı, uyuyordu ve beyazdı. Renard Polaire dedikleri fransızların, Rönar Poler yani. Daha da derinlerde, Yunan mitolojisine bir atıfla ve dahi mikter (mistery) olarak Ysatis. Beyaz Tilki…

2005… Herşeyin çok sür´âtli olduğu bir sene. Ama ben 2003´e dönüyorum. 15 Kasım 2003, İstanbul olaylarının vuk´u bulduğu gün – ki, bu olaylardan haberdâr olmam epey sonraya rastlıyor – bir ormanda ve harika bir su birikintisinin kenarında olduğumu hatırlıyorum. O gün, çok uzun seneler sonra, belki 20 sene, Mudanya´da halk arasında orman güzeli diye bilinen bir kuş gördüm. Âdeta, hayâlle gerçek arası bir kuş. Aslında bunun orman güzeli olduğundan emin olamıyorum zira bu kuş, fransızların martin-pêcheur (marten-peöör) dediği yalı çapkınına benzer bir anatomiye sâhibdi fakat ormanda yalı çapkınına pek rastlanmaz, çok nâdir bir durum. Orman güzeline benzetmemdeki sebeb daha ziyâde renkleri olsa gerek. Üzerinde neredeyse 10´un üzerinde renk taşıyordu. Başımın yaklaşık 2 metre üzerinden geçerek ormanın derinliklerinde gözden kayboluverdi. Sonra bir yakaza hâli yaşadığımı hatırlıyorum, çok kısa, orada boğazımın Âdem Elması´na denk gelen bölgesinin hemen bir santim kadar üzerinde çok keskin bir usturanın gezindiğini gördüm. Onu tutan bir el var mıydı, hatırlamıyorum. Zannedersem yoktu, ustura boşlukta asılı vaziyette pandüler hareketlerle boğazımda dolaşıyordu. Korkuyla gözümü açtığımı biliyorum.

Âdem Elması Tıbb terminolojisinde Pommum Adami biçiminde kullanılır. Fransız lisânına pomme (pom) olarak geçmistir. O gün ormanda aşağıdaki yazıyı kaleme aldım telâşla, Akademya için ancak bu yazıyı asla göndermedim. Beğenmedim herhâlde. Şimdi bu yazıyı okuyalım.

EVANGELIO

Başlangıçta Kelâm Vardı. Kelâm Allah´la berâberdi (Allah´daydı). Ve, Kelâm Allah´dı. Yuhanna Incîli böyle başlar.

Kürtçesini şöyle yazalım: Di destpêkê de Peyv hebû. Peyv bi Xwedê re bû û bi xwe Xwedê bû.

Xwedê (Hede), Allah anlamındadır. Türkçe´ye Farsî ve Kurdî´den Hüdâ diye geçmistir. Hodey şeklinde de söylenmektedir. Bu kelimenin Sâmî kökenli olduğu hakkında değerlendirmeler de bulunmaktadır. Eski Ethiopia dilinde Hod kelimesinin bir yerel ilâha denk geldiğini biliyoruz. Arabî Hûd kelimesinin karşılığı olarak büyük balık veriliyor. Aynı kelime eski yunanî’ye ‘Kitos’ olarak geçmiş ve muhtemelen eski yunanî’de balık anlamına gelen ‘İhtis’ ile bağlantısı var. Yine, ibranî dilinde Yehuda, Jehuda, Juda, Yuda kavramlarının Hüdâ kavramıyla bağı olduğu konusunda yaklaşımlar var. Yahudî kelimesi de bu kelimelerle alâkalandırılıyor. Trakhlar’da ‘Kohot’ isimli bir ilâhtan sözedilir. Bu ilâhın bir gök katını yönettiği biliniyor. Bağı kurulabilir mi? Mümkündür.

Ev (Ef): Yunanca; Hoş, güzel – Angelos: Muştu, müjde, iyi haber, melek. Evangelio: Müjdeli haber, muştu, güzel haber. Türkçe´ye İncîl, Kürtçe´ye İncîl / Mizgin, Fransızca ve İngilizce´ye Evangile olarak geçiyor. Aslı Yunanca. Bu kitabın Yuhanna´ya âid olduğunu bildiren kişi Eirineos (Irineos : Sulhî). Eirineos, Polikarpos´un talebesi. Polikarpos da Yuhanna´nın. Eirineos, bize, Hz. İyşâ´nın kritik mevzuları sâdece Petros, Yuhanna ve Yakub (Jacob, Jacov) ile mütâlaa ettiğini haber veriyor. Bu üçü arasında da, özellikle Yakub´un şehâdetinden sonra, Yuhanna´yı en yakınında tutuyor Rasûl. Buradan hareketle, Yuhanna İncîl´inin diğerlerinden daha belirleyici olduğu tesbitini yapabiliriz.

Tezimizi güçlendiren bir başka argüman, Yuhanna kitabının muhtevâsının diğer incîllerden farklı olmasıdır. Meselâ, Yuhanna yahudîlere karşı çok nettir:

Vazifeliler geri dönünce, başkâhinlerle Ferisîler, ´Niçin Onu geri getirmediniz?´diye sordular. Vazifeliler, ´Hiç kimse hiçbir zaman bu adamın konuştuğu gibi konuşmamıştır´ karşılığını verdiler. Ferisîler, ´Yoksa siz de mi aldandınız?´ dediler. ´Önderlerden veyâ Ferisîler´den Ona imân eden oldu mu hiç?´. Kutsal Kanun´u bilmeyen bu halk lânetlidir´. İçlerinden biri, daha önce İyşâ´ya gelmiş olan Nikodimos, onlara şöyle dedi: ´Kanunumuza göre, bir adamı dinlemeden, ne yaptığını öğrenmeden onu yargılamak doğru mu?´. Ona, ´Yoksa sen de mi Celile´densin diye karşılık verdiler. Araştır bak, Celile´den peygamber çıkmaz´”. (7: 45-53).

Yukarıdaki bölümün başlığı olarak ´Yahudîlerin İmânsızlığı´ konulmuş…

Yine, yahudîlere hitâben:

´Siz, babanız İblis´tensiniz ve babanızın arzularını yerine getirmek istiyorsunuz. O, bidâyetten beri katıldı, hakikate bağlı kalmadı, çünki onda hakikat yoktur, yalan söylemesi tabiîdir. Çünkü o yalancıdır ve yalanın babasıdır´ (8: 44-45).

Devâmla,

´Ama siz, imân etmiyorsunuz. Çünki benim koyunlarımdan değilsiniz´ (10: 26).

 ve;

´… ama yahudîlere söylediğim gibi, şimdi size de söylüyorum, benim gideceğim yere siz gelemezsiniz´ (13: 33).

Bu bölümün başlığını ´Evangelion´ koyduk. İncîl yani müjde. Yuhanna´nın müjdelerinin özeti yukarıda: Rasûl İyşâ, yahudîleri ´İblis´in oğlu´ olarak tesbit ediyor. Deccâl´in oğlu olarak da yazabiliriz: Ben-i Iblis : Ben-i İsrael!

Keder!

Prokopios´un meşhur eseri ´Gizli Tarih´ (Anektoda, Historia Arcana) öğreticidir. Zulûm, gayrı kanunîlik, zorbalık, tiranlık, iftirâ, ihânet, nefret, ödleklik, sahtekârlik, yalancılık bu eserde ´Personae Dramatis´ olarak belirir. Prokopios, resmî ideolojiye karşı duyduğu itimâdsızlıktan dolayı skeptikos (şübheci, kuşkucu) olmuştur. Devlet ricâlinin gündelik davranışlarının, benimsediklerini iddiâ ettiği öğretiyle ve tatbikatin resmî kavramlarla tenâkuz hâlinde olduğunu görmüştür: ´Heryerde kanunsuzluk ve şiddet hüküm sürüyor. Devletin yapısı bir zorbalığa (tyranosluğa) denk düşüyor, ancak, tutarlı ve sağlamca yerleşmiş bir zorbalık gibi bile değil – herşeyin her zaman en başından alındığı bir zorbalık idâresi gibi´.

Prokopios, o günlerin moda felsefî-theolojik tartışmalarını (Monofisit – Difisit vs.) kollektif bir delilik olarak kabul etmektedir:

´Allah´ın tabiatı mevzuundaki bütün anlaşmazliklar bana bir delilik gibi görünüyor; insan kendi tabiatını bile bilemez, onun için, Allah´ın tabiatı üzerine her türlü taakkulu (akıl yürütmeyi) bir kenara bırakmalıdır´.

Büyük Usta, dilenciliğin, hırsızlığın, paranın pul olmasının, fuhuşun, sahtekârlığın, alçaklığın, ihânetin her tarafı kapladığı ülkesine baktıkça, karamsarlaşmaktadır:

´Evrensel bir keder çökmüş üstümüze, hiç kimse daha iyi şeyler ümid edemiyor, hiç kimse hayatı güzel bulmuyor´.

6. asrın tarihçi, hukukçu ve söylevcisi (rithoras) Agathias daçok kuşku duyuyordu, olup bitenlerden.

´Bir kimsenin eşyânın sırrını anlayabileceğini sanması ve buna inanması, boş gururdur ve cehâletten iki misli daha büyük bir budalalıktır´.

Prokopios ve Agathias bugünün Türkiyesi´ni anlatıyorlar.

Halk karamsardır, halkın öncüsü olarak kabul ettiğimiz aydınlar (iyi adamlar) şeref ve haysiyeti küçümseme temelinde bir tür inzivâ hayatına girdi ve bu bir gerçek. Şarkî edilginlik (Passifisme Orientale) ve karamsarlık (pessimisme) mefhumları ve inzivâ hayatı, kyniklerin tabiata dönmeyi öngören öğretileri ile birleşip öncüleri kış uykusuna yatırdı. Eskiden, bu tarz kuvvetli bir Hristiyanlık duygusuyla birleştiğinde ortaya örgütlü manastır hayatı çıkıyordu. Keşişler buralardaydı. Öncü modern keşiştir. Modern Keşişlerimiz, Allah sevgisinin ve muhabbetinin etkisinden deşil, naçâr ferdi ezip ufalayan gerçekliğe bir tür füg’dür (kaçış). Pasif Protesto diyenler de var. Keşişleşen aydın / öncü yaşamaktan usanmış insanları peşinden sürüklüyor. Modern manastırlar adam almaz hâle gelmiştir. Ancak, modern manastırlardaki insanların yüreklerinde pek çok dünyevî alışkanlıklar yuvalanmıştır.

Devlet, keşişleri, hinovionları, monastirionları sever ve sayılarının artmasını ister. Tarih söylüyor, keşişlikle dilencilik arasındaki çok ince bir çizgi oluşuyor, silinmeye açık. Üretime dönük olmayan ´düşünceye dalma´ (kadavra ruhculuğu olarak da okuyabiliriz), edilgenlik ideolojisi, miskince münzevîleşme hayatla bütünleşmemelidir. Devlet ise, bunu yapıyor, bütünleştiriyor, ucubeleştirmenin mühîm bir methodu. Devlet bu dergâhları ele (ve elden) geçirdi ve keşişleri ordu hâline getirdi, örgütledi. Devlet hiyerarşisinde kullanılacak bir silâha dönüştürdü. Aydın artık, devlet rahibi, kâhini, diakonu, diakon yardımcısı, vaizi, psalmcısı (ilâhîcisi), hâtibi, hademesi, ibrikçisi, peşkircisi, vaftizcisi, zangocudur.

Eskiden keşişler arasında ´Militans sub regula vel abbate´ adı verilen üstlerinin idâresi altında, örgütlenmiş bir Allah ordusu olarak yaşayan militanlar vardı. Bu kategori diğerlerinden farklıydı. Şimdi yoktur. Şimdiki kategorinin kutsal devlet karşısında görevleri şunlardır: Oboedientia (Itâat etme, söz dinleme), taciturnitas (sessiz durma, pısma) ve admitans (kabul etme). Misyonu, ´eşyânın zâhirinin gerisini görme ve köklere erişme´ olarak tesbit edilebilen aydının ocağı başına yıkılmıştır, taşınmaz mülkiyetleri yoktur, artık. Onlar tekelci globalizmin malıdır. Global emperyalizm, dünyanın kaderini, insanların mutluluğunu ve ölüm kalımını elinde tutan ölümsüz ilâh olduğunu ilân etmiştir. Doğu ve Batı onundur. O, felsefenin felsefesidir. Psellos´un dediği gibi: ´Eğer kanuna aykırı davranmış olmakla suçlanmak istemezsen, bak, görme; işit, dinleme´.  Global Kanun´a karşı gelmekle suçlanmak istemiyorsan, böyle davranacaksın. Artık, Evangelistler (Mutlu Haberciler!) hâkimdir. Keder, Mutlu Habercilik oluyor.

Dünyanın geldiği yer burasıdır…

Par Conséquence (Netice itibâriyle)

Yahudî, İblis´in oğludur – ben değil – , Rasûl İyşâ´dan rivâyeten Aziz Yuhanna söylüyor. İhânetcidir; Hz. Mûsâ, 10 Emir´i almak üzere Tur-i Sinâ´ya çıktığında ondan yüz çevirip buzağıya tapıyor. Emperyalizmin babası ve pîridir: Tek egemen devlet olarak Sion tepesinde temsilini bulan Eretz Izrael ve dünya devletinin merkezi, geri kalanlar ise serfler – köleler. Aydınların ekseriyeti yahudîleşmiştir veya onun hizmetine girmiştir, onun borazanıdır. Daha da trajik olanı, toplumlar da yahudîleşmektedir. Türkiye halkı evangelistleşme ve yahudîleşme tehlikesiyle yüzyüzedir, hançer kalbinin tam üzerinde dolaşmaktadır. Medhedilen ve Meshedilen tam da bu bu zamanda ve büyük bir kalkışmayla ortaya çıksa gerektir. EVANGELION budur. İnandım ve imân ettim…

15 Kasim 2003´de benim hayatımda bunlar oldu. Ormandan şehre dönerken tepemde bir şahinin süzülmekte olduğunu farketmedim değil fakat ciddîye almıyormuş ve ilgilenmiyormuş gibi yaptım. Aslında çok heyecanlandığımı söylemem gerekiyor, avcı kuşları çok seviyorum, çok asil buluyorum. Kartal; Balık kartalı, Beyaz kartal, Avrasya kartalı. Şahin, Doğan, Akdoğan, Kerkenez, Atmaca, Aladoğan vs. Kuzgunu da çok seviyorum. Fakat karganın bende uyandırdığı karmaşık duygular hepsinden öte. Dönüş yolumda büyük bir kilisenin damında Alp kargalarına rastladım ve onlara bir selâm yolladım. Sonraları, Türkiye ve Israil basının beni ve başka birilerini bu olayların planlayıcısı olarak sağa sola jurnallediğini öğrendim.

Aynı günlerde Helvetler ülkesine geldim. Bu ülkede 1000 gr=1005 gr.dır. Demek ki, burada maddenin (kütlenin) sâniyedeki hızı 30.000 km. Formülden de bulabiliriz:

         M = M0/(Kök icinde) 1-c kare/v kare = M0 / 0.99 = 1.005

         Burada;

         M0 = Hareket öncesi kütle (mass),

         M = Hareket sonrası kütle (mass),

         c = Işık Hızı

         v =  Cismin hızı.

Bir kiloluk bir cisim sâniyede 30000 km. hızla yol alırsa onun kütlesi 1005 grama ulaşır. Aynı cisim ışık hızının yarısı olan, sâniyede 150.000 km. hıza ulaşırsa bu kez kütlesi 1149 gram olur. Ve, bu cisim ışık hızının %99´u kadar bir hızla hareket ediyorsa o vakit kütlesi ´sonsuz´ olur, bunun anlamı Evren´in ağırlığına eşit olmasıdır. Helvetler ülkesinde sâniyede 30.000 km, yani ışık hızının 1/10´u kadar bir hızla hareket eden varlıklar olduğunu düşünüyorum. Dünyada bazı insanlar artık yüksek hızlarda seyrediyor, Mach çoktan aşıldı. Hâl böyle olunca göz tâkibi kolay olmuyor, orman güzeli bile bu kadar hızlı uçamamaktadır. Ama, Saçaklı Mantık (Fuzzy Logic) denen şey bunu mümkün kılıyor. Yani, Aristotelien mantık icâbı eskiden ve bazân hâlâ, ´Ya o, ya da bu´ diyorduk şimdiden sonra ´Hem O, Hem Bu´ diyeceğiz/diyoruz. 15 Kasım ve sonrasında 20 Kasım hâdiselerini bu mantıkla okumak gerekir; hem o, hem bu. Saçaklı… Herşeyin içiçe girdiği, hiçbirşeyin bir değerinden bağımsız olmadığı, Omnia Nodes Arcanes Connexa, yani meâlen ´Herşey herşeyle bağlantılıdır´.  Eylüller Kasımlar’la, Temmuzlar Martlar’la, Mayıslar Şubatlar’la, insanlar hayvanlarla ve kuşkusuz birbirleriyle.

Bu bağlantılar, gök planında katman katman ve katmer katmer bilinçlerle çakısır, buluşur ve o bilincin emrine girer. Kozmik Bilinç dedikleri işte. Kâinatta herşey ânı ânına değişir, dönüşür, oluşur ve farklılaşır. Hepsi bir Bilinç´e mebnî. Hepsi birbirine mecbur ve memur. 

Kaynak: H.A. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005 (2010 öncesi arşiv makalelerimizde yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında makalelerini yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!