Başyücelik Devleti “Dünya Kamu Düzeni” Kamu Hukuku – Amme Hukuku Bahsi

125

I.

Girizgâh

Salih Mirzabeyoğlu bu eserde “Kamu Düzeni” diye bir levha açılmasının sebebini bir yandan Başyücelik devlet sistemini müstakil olarak ele alırken diğer yandan “pratik ve eleştirel planda bizi bizden olmayanlardan ayırıcı” bir şekilde “davamızın zıddından da gösterme” olarak açıklar.

Eserde bir devletin idare şekli ile iktidar biçimi meselesini “bahçe çiti ile bahçe düzeni” arasındaki farklılığa nisbetle bir “ayrılık” olarak niteler ve aralarındaki ilişkiye nisbetle de “değişik kompozisyonlara mevzu oluşumlar” olarak izah edilirler.

İdare şekli ve iktidar biçimlerine nazaran ortaya koyduğu sistem teklifi etrafında devlet şeklinin “başyücelik”, hükümet şeklinin de “Yüceler Kurultayı”nın seçtiği “Başyücelik Hükümeti” olduğunun altını çizen Mirzabeyoğlu, bunun “Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü”nde “sistem bütünlüğü olarak çepeçevre” ortaya konulduğunu belirtir.  Demek ki İslâm Âlemi için hayati derecede ehemmiyetli bu mevzuyu Necip Fazıl örgüleştirmiş ve hazır hâle getirmiş; ancak; bunun ehemmiyetinin kavranamamasından yahut onu kavrayacak kültür birikimi yer etmediğinden ötürü bir türlü gündemleşememiştir. Aradaki tarihî farka nisbetle bugün İdeolocya Örgüsü’nün pratik sahada işlenerek Salih Mirzabeyoğlu tarafından “Başyücelik Devleti” olarak şerhedilmesinin de aynı anlayışsızlık iklimi içerisinde karşılanıyor olması umûmî olarak İslâm Âlemi’nin, hususiyetle de Türkiye’deki “İslamcı Camia”nın kültür seviyesini göstermesi bakımından mühim; bilvesile, bu mevzu ve başka herhangi bir mevzuda iki de bir “İslamcı camia” olarak nitelendikten sonra sanki kendisi “Budist Camia”danmış gibi mevzuyu her vakit “başkası”na havale etme psikolocyasını da reddediyoruz…

Dünya Kamu Düzeni levhası Kamu Hukuku-Amme Hukuku, Avrupa Topluluğu, Biz ve Onlar ve Demokrasi İçin Zorlama ara başlıklarından oluşmaktadır; bu yazıda “Kamu Hukuku-Amme Hukuku” başlığını inceleyeceğiz; mevzunun Birleşmiş Milletler Teşkilatı bahsine kıvrıldığı yerde yazımızı noktalayarak Birleşmiş Milletler bahsinin yapısına dair teferruatları bir sonraki yazımıza havale edeceğimizi şimdiden not düşelim.

***

Devletin kendisini vücuda getiren fertlerle kendi arasındaki ilişkilerini tayin eden ve düzenleyen kısmına “iç kamu hukuku”; devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen hukuk kuralllarını kapsayan kısmına da “Dış Kamu Hukuku” deniliyor. İşin dışta kalan kısmında Devletler Hukuku, Milletlerarası Hukuk; İç Kamu Hukuku ise “Esas Teşkilat Hukuku, İdare Hukuku, Ceza Hukuku, Usul Hukuku gibi tasniflere mevzu. Salih Mirzabeyoğlu İç Kamu Hukuku’nun bağımsız bir dalı olarak da Genel Kamu Hukuku’nu işaretler.

 

Genel Kamu Hukuku

İç Kamu Hukuku’nun bu dalı daha çok devletin mahiyeti, kökeni, tarihî süreci, fertlerle olan ilişkisi gibi vesâir mevzularla alakalanıyor ve kurallardan ziyade umûmî prensipleri ele alıyor. Alaka çekici bir tesbitimiz olarak hatırlatmak isteriz ki, Salih Mirzabeyoğlu’nun bu eserde sadece bir paragraf olarak belirttiği bu mesele “Bütün Fikrin Gerekliliği” eserinde kitaplık çapta izah edilmiştir. Bu durum bize elimizdeki eserin ne denli (konsantre) olduğunu da gösteriyor.

 

Esas Teşkilat Hukuku

Esas Teşkilat Hukuku “belirli bir devletin bünyesini açıklamaya çalışan bir hukuk dalıdır”   . Devletin Şeklini ortaya koyarak devlet içindeki kuvvetlerin kendi aralarındaki ilişkilerini, bunun yanında “bir ferdin devlete karşı olan haklarını tayin eder”. Bugün “Kuvvetler Ayrılığı” olarak sıkça gündeme gelen yasama, yürütme ve yargı’nın birbirlerinden ayrı olarak işlediği devlet yönetim modelinin unsurları; işte Esas Teşkilat Hukuku bu “kuvvetlerin hangi organ aracılığıyla temsil edildiğini” belirtir.

***

Bir nevi “ikinci girizgâh” diyebileceğimiz bu tanımlardan sonra bu ana başlığın esas meselesine geçebiliriz. Bu hususu Salih Mirzabeyoğlu “Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın yaşattığı mânâ Kamu Düzeni başlıklı levhamızın ana meselesi” diyerek belirtmiştir. Mevzu “Tabiî Hukuk” ara başlığından itibaren başlayarak devam eder.

 

Tabiî Hukuk

Doğal Hukuk Kavramı olarak da isimlendirilen görüş: “Âlemşümul düzen, insan aklının ve tabiatının ürünüdür ve her türlü şahsî müdahaleden önce de vardır”. Tabiî Hukuk-Doğal Hukuk niteliği gereği hukukî pozitivizme karşıdır; bu sebeple de âlemşümul olduğu savunulur. Salih Mirzabeyoğlu “Kâinatı bir bütün olarak izah iddiasındaki Marksizmin yaygın olduğu bir zamanda” tabiî hukukun “şahsiyetçi ve ruhçu bir telâkki olarak” karşılandığını söyler. “Realist görüş” ise tabiî hukukun olamayacağını, hukukun zamana ve yere göre değişebileceği esasıyla reddetmiştir. Salih Mirzabeyoğlu, bu görüşlerin tamamıyla kabul edilemeyeceği gibi tamamıyla reddinin de mümkün olmadığını, buradaki nüansın, bu nazariyelerin “ayrı ayrı hakikatleri ifade edici” olduklarını hatırlatarak “Mutlak Fikrin Gerekliliği”ne nibetle bâtıl ve “mihraksız tümevarımın zaafiyeti” önünde mahkûm olduklarını hatırlatır. Bunun yanında bahsimize dair ehemmiyetle altını çizdiği husus ise Tabiî Hukuk Telakkisi’nin “bizim mensub olduğumuz dünya görüşüyle bir alâkası olmadığı”dır; nitekim bilindiği üzere her Allahçı telâkki İslâmcı olmadığı gibi (günümüzdeki misalleri hatırlayalım) her ruhçu telâkki de (Budizim gibi) Allahçı değildir.

Bu başlık altında Salih Mirzabeyoğlu’nun dikkat çektiği mühim bir ayrıntı da “tabiî hukuk” telâkkisini reddeden realist görüştür; bu hususa temasındaki incelik, “kuvvetlinin iradesini zayıfa kabul ettirmesi” olarak devletin doğumunu ifâde eden ve tabiî hukuka karşı çıkan realist görüş işe “tabiî hukuk” arasında bugün oluşturulmuş olan sentezdir. Salih Mirzabeyoğlu’na göre bu sentez ne hukuk, ne felsefe ne de sosyal-siyasî bir nazariyedir; “bugün doğrudan doğruya –yani pratikte geçerli- hukuk kisveli bir kuruluş olarak, BM teşkilâtının yaşattığı mantıktır.”

Tekrar etmekte fayda görüyoruz; tabiî hukuk telâkkisini reddeden realist görüş, tabiî  hukuk ile realist görüşten sentezlenerek ortaya atılmış ve daima tartışılan, yer yer hukukî kaide olarak tecrübe edilen, tabiri caizse yamalı bohça gibi her zaman değiştirilen nazariyelerin hepsinden sentezlenerek pratize edilen BM teşkilâtı.

 Bu mevzuyu anladıktan sonra Salih Mirzabeyoğlu’nun şu sözlerini daha iyi idrak edebiliriz; “dünyada birçok anayasa tamamen göstermeliktir ve tarif ettikleri rejimin memlekette olanla hiçbir alâkası yoktur. Anayasa âdeta mevcut rejimi gizleyen bir paravana vazifesi görür.

 

BM mi, yoksa Domuzlar Diktatoryası mı?

Birinci Dünya Savaşı sırasında A.B.D. Başkanı Wilson’un yayınladığı beyannamenin meşhur maddesi şuydu; “milletlerin encamını tayin etmeye hakkı vardır.” Demokrasiyi bir iç rejim olmaktan çıkartarak milletlerarası ilişkilerin temeli hâline getiren süreç hızla gelişti ve Salih Mirzabeyoğlu’nun teşhisiyle “monarşilerin tasfiyesi gibi esasen soyal ve siyasî fonksiyonunu yitirmiş yapılanmaların doğurduğu boşluk.” İçine girildi. O günden bugüne gelinen süreçte ve bugünkü dünya manzarasına bakıldığında bahis mevzu boşluğun ne kadar doldurulduğu ve demokrasinin çare olup olmadığı ortadadır. Demokrasi bahsini Salih Mirzabeyoğlu’nun ilerideki levhalarda ayrı bir fasıl hâlinde ele almış olmasından ötürü mevzuya girmeyeceğiz.

Salih Mirzabeyoğlu, iç ve dış kamu düzeninin ayrımında “devletler arası ilişkileri uyuma getirmek adına” dış kamu düzeninden bahsedilirken, bugün “kamu düzeninin kendi”nin bizzat “dış kamu düzenini ifâde eder bir mânâya” büründürüldüğünü; devletlerin birbirleri arasındaki dış kamu düzeni yerine “devletlerin içinde yer aldığı bir dünya toplum düzeni”ninden bahsedilir olduğunu hatırlatır. Bugün “dünya bir köy oldu” denilen ve globalizm diye isimlendirilen görünümün temeli, monarşik düzenlerin oluşturduğu boşluğun böyle bir “temsiliyet” ile kapatılmaya çalışılmasındadır. Salih Mirzabeyoğlu bahis mevzu “santez” içerisinde BM teşkilâtının yapısını “doğrudan doğruya monarşi çekişmesi içinde oligarşik” olarak niteleyip gayesinin “bu sınıf dışındaki ülkeleri sömürme aracı” olduğunun altını çizer.

Mevzu, bir devletin kendine nisbetle iç kamu düzeni ve kendine nisbetle bir başka devletle ilişkilerinin uyumu bakımından dış kamu düzeni olmaktan çıkarılıp, “kamu düzeninin kendi” hâlinde “devletlerin içinde yer aldığı bir dünya toplum düzeni” olarak kabul edildiğinde; bir de bunun temsili olarak teşkilâtlandırıldığında, kimsenin de “hayır!” diyecek mecali olmamasını da buna ilâve ederek söyleyelim, yeni dünya düzenini yahut yeni sömürü alanının meydana getirilmesidir.

Eserin bu noktasında Salih Mirzabeyoğlu, Birleşmiş Milletler Teşkilâtının gayelerinden birinci maddeye dikkat çeker. “Milletlerarası barış ve güvenliği korumak ve bu maksatla: barışın uğrayacağı tehditleri önlemek ve uzaklaştırmak ve her türlü tecavüz fiilini veya barışın başka suretle bozulması hâlini ortadan kaldırmak üzere, tesirli müşterek tedbirleri almak; barışın bozulması sonucunu verebilecek milletlerarası nitelikteki anlaşmazlıkların veya durumların düzeltilmesine veya çözülmesine adalet ve milletlerarası hukuk prensiblerine uygun olarak barış yollarıyla gerçekleştirmek.”

Bunun ardında ise BM’den önce kurulmuş ve onun moda tabirle bir önceki “sürümü” olan Milletler Cemiyeti vesilesiyle söylediğini hatırlatır ki şu:

“Bazı devletler, bir andlaşma ile kendisinden daha kuvvetli bir devletin himayesi altına sokulmuştur. Şüphesiz himaye karşılık olarak her iki devlete haklar ve vecibeler yüklerse de, aralarında hukukî bir eşitlik asla söz konusu olmaz. Koruyucu devlet milletlerarası ilişkilerde her zaman korunan devletten üstün bir mevkiye sahiptir. Bu şekil, gerçekte emperyalist ve sömürgeci bir siyasetin meşru gösterilmesi için ileri sürülen bir açıklama tarzından başka bir şey değildir; zira uygulama bize göstermiştir ki, güçlü olan zayıf olanı kendi emelleri için bir araç olarak kullanmıştır.”

Anlaşılacağı üzere tabiî hukuk ile realist görüşün sentezi “hukuk kisveli” fakat “monarşi çekişmesi içinde oligarşiyi temsil eden” BM teşkilâtına hâkim “seçkin zümre” dışındakiler manda devletlerdir.

Çünkü “bazı devletler, bir andlaşma ile kendisinden daha kuvvetli bir devletin” yahut devletlerin BM vesilesiyle “himaye altına sokulmuştur.” Manda rejimi “her iki devlete de haklar ve vecibeler yüklerse de, aralarında hukukî bir eşitli asla söz konusu olmaz.” Buradan da anlaşılacağı üzere Milletler Cemiyeti’nde “manda devletler” statüsündeki devletler BM’de teorik açıdan hür, pratik açıdan “manda devletler” pozisyonuna sokulmuş oluyor.

 Salih Mirzabeyoğlu, bu noktada kurulduğu günden bu yana güçlü devletlerin çıkarlarını korumaktan ve zayıf devletlerin tecavüze uğradığı sahalarda ise daima “sağa sola teessüf iletmekten başka” işe yaramayan BM’nin vaziyetini kısaca izah eder. Güvenlik Konseyi’nin teşekkül ve karar alma şekline bakıldığında her şeyin açıkça görüleceğini söyler.

“Konsey 15 üyeden teşekkül etmiştir ve bunun beşi daimi üyedir. Daimi üyeler; Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı, Çin Halk Cumhuriyeti, Fransa, Rusya. Geriye kalan bürün devletler de bu konseyin üyeliğine iki sene için seçilir.”

Salih Mirzabeyoğlu bu tezgâha tekme savurduğunu belli eder bir imaj ile sorar:

– “Ne demek daimi üye ayrıcalığı”

Bilindiği üzere beş daimi üye harici olan devletler iki sene için seçilir; usul meseleleri dışındaki mühim kararlar dokuz daimi üyenin oyu ile alınır ve daimi üyelerden birisi veto hakkını kullandığında karar alınamıyor.

Tüm bunların ardından Salih Mirzabeyoğlu şu teşhisini aktarır; “Devletlerin yönetim şekilleriyle anılmaları gibi, Birleşmiş Milletler Teşkilâtını da “domuzlar diktatoryası olarak anabiliriz.”

Mevzunun başından bu yana öğrendiklerimizle beraber bilhassa “tabiî hukuk” başlığı altındakileri hatırlarsak bu ara başlık başında sorduğumuz suali en azından kendimizin de cevaplayacak bir kıvama geldiğimizi zannediyorum. BM Teşkilâtı domuzlar diktatoryası mı? Evet, BM Teşkilâtı dünyada demokrasi havariliğine soyunmuş oligarşik bir teşekkül hâlinde monarşi çekişmesi güden devletlerin oluşturduğu, diğer devletleri manda rejimi içinde tutan Domuzlar Diktatoryasıdır.

 

II.

Milletlerarası Hukuk Açısından BM

Bir önceki yazımızda belirttiğimiz üzere Salih Mirzabeyoğlu “Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın yaşattığı mânâ Kamu Düzeni başlıklı levhamızın ana meselesi” diyerek ele aldığımız mevzuda hangi meseleye ağırlık vermemiz gerektiğini işaretlemiştir. Bu doğrultuda hareket ederek yazımızda BM’nin hukûkî açıdan uluslararası statüsünün ne olduğu ve bu bağlamda “yaptırım” hakkını neye (yahut kime?) dayandırdığı, aldığı kararların hangi hukuk kaidelerine nisbetle alındığının üzerinde duracağız…

BM’nin mahiyetini kavramak açısından yine bir önceki yazımızdan altını çizeceğimiz şu hususun mevzumuza girmeden hatırlatılmasında fayda görüyoruz: “Mevzu, bir devletin kendine nisbetle iç kamu düzeni ve kendine nisbetle bir başka devletle ilişkilerinin uyumu bakımından dış kamu düzeni olmaktan çıkarılıp, ‘kamu düzeninin kendi’ hâlinde ‘devletlerin içinde yer aldığı bir dünya toplum düzeni’ olarak kabul edildiğinde; bir de bunun temsili olarak teşkilâtlandırıldığında, kimsenin de ‘hayır!’ diyecek mecali olmamasını da buna ilâve ederek söyleyelim, yeni dünya düzenin yahut yeni sömürü alanının meydana getirilmesidir.”

Salih Mirzabeyoğlu BM’yi “dünya kamu düzeni”nin gayesi bakımından bir “araç” olarak niteler ve hem demokratik ve hem de hukûkî açıdan “tutarlı bir yapı” belirtmediğinin altını çizer. Bilindiği üzere Milletlerarası Hukuk’un insan haklarıyla alakadar olması 20. yüzyıl ile başlar; Osmanlı’nın zayıflaması ve çökmesi, Avrupalı devletlerin ortak hareket zorunluluğu, Amerika’nın güç dengesinde pay sahibi olmasıyla beraber yeniden değişen “Milletlerarası Hukuk”… Nitekim, Osmanlı’nın son dönemlerindeki ve “yeni” kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptığı bütün andlaşmalar, maalesef birer andlaşmadan çok hayatta kalabilmenin şartlarını aramanın çırpınışına benzerler… 20. yüzyılın ikinci yarısında Milletlerarası Hukuk Avrupa ve Amerika’nın çıkar ilişkileriyle bezeli şekilde Amerikan sultasına girmiş olarak “dünya kamu düzeni”nin yeniden tesisi adına Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na havale edilmiştir. 20. yüzyıla kadar bir devletin kendi sınırları içerisindeki insanlar, Milletlerarası cemiyetlerin müdahalesi olmaksızın haklarını kendileri müdafaa etmekteydiler; Birleşmiş Milletler Teşkilatı’yla beraber bu durum zamanla değişmiş ve bugün “Milletlerarası Hukuk” -istenildiği yerde çiğnenmesi de içinde olmak üzere- “zımnen” BM’ye havale edilmiş gözükmektedir. Peki bu “havale ediş” kim tarafından ve hangi hukuk kâidelerine nisbetle yapılmış?

Esasında bu mevzudaki ilginç nokta da budur; Salih Mirzabeyoğlu bu mevzudaki eksik yanı pek sarih bir biçimde izah etmiştir ki, belki de hukuk talebelerine ilk verilecek derslerin başına bu mevzuyu eklemek icab eder:

–  “… İşin pratik plânına bakınca, ne milletlerarası hukuk kâidelerini vazeden bir teşrî organının, ne de bunun icrâ organının mevcut olduğunu görüyoruz… Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na gelince; bu teşkilat, bir kamu düzenini şemsiyesi altına almış bir anayasanın teşekkül ettirdiği veya böyle bir anayasayı doğuran teşrî organı olmadığı gibi, müeyyidelerini uygulayacak icrâ ve icrâya tâbi zorlayıcı gücü yoktur…

Salih Mirzabeyoğlu‘nun burada dikkat çektiği husus, BM’nin “milletlerarası hukuk yokluğu zemininde vücut” bulduğudur; yani, “daimi üyeler”in istediği gibi karar aldığı oligarşik bir yapı. Biz buna herhangi bir mahalledeki zorba kabadayının herkesi haraca bağlaması gibi bir durumun uluslararası çapta pratize edilişi de diyebiliriz.

Uluslararası konjonktürde BM vesilesiyle devamlı olarak dayatılan “demokratik düzen” vurgusu-zorunluluğu da bu sebebten; Batı kültür ve hayat tarzının yerleşik olarak kabulünü de getiren demokrasi, Irak, Libya, Yemen gibi uluslararası düzen’i yahut çıkarları tehdit eden diktatörlük(!) rejimlerini dize getirmenin aracıdır; yani BM beş dâimî üye’nin, demokrasi de “yola” getirmenin aracı… Bu husus çok mühim; çünkü bu husus, başta da belirttiğimiz üzere ele aldığımız levhanın mânâsına atıf yapıyor: “Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın yaşattığı mânâ Kamu Düzeni başlıklı levhamızın ana meselesi”. BM’nin yaşattığı “mânâ”, Batı kültür ve hayat tarzının demokratik teamüllerle milletlerin hayatına yerleştirilmesi, hukûkî, siyâsî, iktisâdî olarak bütün dünyada şu an teşmil edilmiş olan “dünya kamu düzeni”nin korunması ve buna karşı çıkan devlet yahut milletleri “beş dâimî üye” vesilesiyle işletilen yaptırımlarla yola getirmektir.

 

BM’nin Hiç Değişmeyen Yapısı

İlginçtir, bugün teşekkül edeli 70 yıl gibi uzun bir süre olmasına mukâbil kendi bünyesinde hiç reform yapmayan bir kuruluş varsa o da BM’dir; 1965’te yapılan ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) geçici üye sayısını 6’dan 10’a çıkaran değişiklikle, karar tasarılarının kabulü için gerekli 7 oy sayısının 9’a çıkarılmasını sağlayan tek istisna haricinde hiçbir öneri ve reform tasarısı kuruluş bünyesinde değişikliğe yol açmamıştır. Tabiî ki, bu “tek” reform ile beraber “beş dâimî üye” olan ve “dünya kamu düzeni”nin güdücüleri ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Çin’in veto etme hakkına dokunulmamıştır.

Birleşmiş Milletler kendisini “adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş küresel bir kuruluş” olarak tanımlar. 

BM’nin esasen “kolaylaştırmak”, “geliştirmek”, tavsiye etmek” ve “teşvik etmek”le örülü maddeleri hukukçular arasında bölünmelere sebeb olmuş, BM’nin yayımladığı “İnsan Hakları Bildirisi” hukukçuları BM’nin yaptırım uygulaması noktasında ikiye ayırmıştır. Salih Mirzabeyoğlu bu durumu “aslında hukûkî olmaktan çok ahlâkî mükellefiyetleri ihtiva eden sözkonusu belge, işin en doğrusu olarak fiîli bir durumu hâlinde kendini hissettiren niteliğini bildirdiğimiz ‘dünya kamu düzeni’ gayesine hizmet eden “ahlâkî kılıflı siyâsî telkindir” diye izah eder.

Bu hususun çetrefileştiği mesele ise BM’nin 55 ve 56.cı maddesidir. 55. maddenin “c” fıkrasında varolan bir hüküm: “Irk, cins, dil veya din farkı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve ana hürriyetlerine bütün dünyada bilfiil saygı gösterilmesini kolaylaştıracaktır.” Müteakiben 56. madde: “Üyeler, 55. madde beyan olunan gayelere erişmek için beraberce, gerek tek başlarına, teşkilatla işbirliği hâlinde hareket eylemeyi taahhüt eylerler.

Dipnotları alâkalıları tarafından bilinen ve burada tenakuza düşülen husus, bahis mevzu maddelerin diğer fıkralarıyla beraber BM’nin bu maddelerinin “ahlâkî prensipler” mi “hukûkî kaideler” mi vazettiği? Elbette “dünya kamu düzeni”nin yürütülmesi açısından “baskın” olan görüş, maddelerin üyelere hukûkî mükellefiyetler yüklediği. Salih Mirzabeyoğlu bu baskın görüşü benimseyişi şöyle tasvir eder:

– “Bu görüşü benimsemek, insan haklarına ve ana hürriyetlere mütealik meselelerin, devletlerin millî yetkileri alanına dahil bulunmadığını da kabule sevkeder… Bu kabulün dünya siyaset sahnesindeki görüntüsü de, Teşkilat içindeki imtiyazlı zümrenin, kendi çıkarları doğrultusunda güçsüz ülkelerin işlerine burunlarını sokabilmeleri için bir bahane teşkil etmesi, bir koz olabilmesidir.

Bizim 55. ve 56. maddelere ve etrafındaki görüşlere tafsilatlı olarak yer vermeyişimizin bir sebebi de 2005 yılında Birleşmiş Milletler’e üye olan bütün devletler tarafından konsensüsle kabul görmüş olan “Responsibility to protect-Koruma sorumluluğu”dur. Yukarıdaki maddeler etrafında bugüne kadar çetrefilleşmiş olan bu mesele BM’nin başka maddeleriyle 2005 yılında “başka yolllarla” halledilmiş, “responsibility to protect-koruma sorumluluğu” konsensüsle kabulünün yanında referans hâline bile gelmiştir. “Responsibility to protect-Koruma sorumluluğu”nun bugün yer almış olan mahiyeti Salih Mirzabeyoğlu‘nun 1995 yılında yazdığı ve şu an ele aldığımız eserini, bu eserdeki iddialarını adeta doğrular mahiyettedir.

 

“Responsibility to protect-Koruma sorumluluğu”

Biz bu hususa daha önce yine aynı eserdeki “Devlet Şekilleri” bahsini incelerken değinmiştik. Bazı düzeltmelerle birlikte alakasına binâen burada aynı hususu tekrar etmekte fayda görüyoruz:

2001 yılında Kanada’da toplanan (ICISS) isimli bir komisyon tarafından ortaya “responsibility to protect-koruma sorumluluğu” kavramı öne sürülmüş ve bu kavram 2005 yılında Birleşmiş Milletler’e üye olan bütün devletler tarafından konsensüsle kabul görmüştür. Sadece kabul görmekle kalmayıp bazı meselelerde referans haline bile geldi; BM’nin Kosova olaylarına müdahalede gecikmesi öne sürülmüş ve bu sebeble böyle bir kavram üretilerek “Koruma Sorumluluğu” BM nezdinde devletler tarafından referans gösterilecek bir öneme sürüklenmiştir. Kabaca “Koruma Sorumluluğu”nun ortaya çıkış süreci böyledir.

Peki nedir Koruma Sorumluluğu?

Kabaca şöyledir: “Devletlerin kendi halklarını soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı suçlardan korumak sorumluluğu vardır. Devletin bu sorumluluğu yerine getirmediğinin açık olduğu durumlarda, uluslararası topluluğun BM Kurucu Antlaşması VI. ve VII. Bölümlerine uygun şekilde, kolektif olarak ve her bir vaka bazında, duruma müdahale sorumluluğu söz konusu olur.“(*) “Müdahale”nin “askerî müdahale”yi de kapsadığını ayrıca hatırlatalım… Sadece askerî müdahale değil aynı zamanda askerî müdahale sonrası inşaa etme faaliyetleri de bunun içine girmektedir… Alâkalıları haricinde kimsenin dikkatini çekmeyen bu mesele pek bir mühimdir; çünkü, Sudan’da bu kanun işletilerek müdahalede bulunulmuş ve uzun yıllardır devam eden Sudan’daki bu problem, daha doğrusu Batılılar tarafından kışkırtılan bu durum bir prototib yer seçilerek “Koruma Sorumluluğu” adı altında Sudan’ın ikiye bölünmesine yol açmıştır. Kezâ, 17 Mart 2011 tarihinde Güvenlik Konseyince alınan kararla Koruma Sorumluluğu Libya’da askeri açıdan müdahale olarak ilk defa uygulanmış ve neticelerini hep beraber görmüştük. Bunların yanında Fildişi Sahili ve Yemen’de de aynı ilke devreye sokularak “Koruma Sorumluluğu” adı altında bahsi geçen ülkelere müdahale edilmiştir. Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım‘ın da dikkat çektiği üzere “Gazze, Somali, Irak, Afganistan ve Suriye’deki durumu koruma sorumluluğu çerçevesinde” değerlendirmeyen BM, kuruluş maksadı olan büyük devletlerin diğerlerini parçalama işindeki sekreterliğini tutarlı bir biçimde yerine getirmiştir…

 

Netice

Yazımızın girişinde altını çizdiğimiz bir husus olarak hatırlatalım: Batı kültür ve hayat tarzının yerleşik olarak kabulünü de getiren demokrasi, Irak, Libya, Yemen, Sudan (burada “dünya kamu düzeni’ne aykırı gözüken, olmak isteyen ve Batı Dünyası’nın çıkarlarına ters düşen her ülkeyi düşünün) gibi uluslararası düzen’i yahut çıkarları tehdit eden diktatörlük rejimleri(!)ni dize getirmenin aracıdır; BM ise beş dâimî üye’nin, demokrasi de “yola” getirmenin aracı…

BM’nin yaşattığı “mânâ”, Batı kültür ve hayat tarzının demokratik teamüllerle milletlerin hayatına yerleştirilmesi, hukûkî, siyâsî, iktisâdî olarak bütün dünyada şu an teşmil edilmiş olan “dünya kamu düzeni”nin “Koruma Sorumluluğu” adı altında korunması ve buna karşı çıkan devlet yahut milletleri “beş dâimî üye” vesilesiyle işletilen yaptırımlarla yola getirmektir.

Bahsettiğimiz hususlara nazaran BM’nin Milletlerarası Hukuk açısından yaptırım yapabiliyor oluşunun sebebi, BM’nin 70 senedir değişmeyen ve diğer üyelerine parya muamelesi yapan “beş dâimî üye”nin güçleriyle uyguladıkları hukuksuzluktur.

Tuhaftır, BM’nin bünyesine aldığı ve yayımladığı “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nde bulunan “bütün insanların eşit” olduğuna dâir maddenin, dâimî üye olmayan devletlerin başkanlarını kapsamıyor oluşu kimsenin dikkatini çekti mi acaba?

(*) Emperyal Küresel Egemenlik ve Koruma Sorumluluğu, Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım.

 

Kaynak:

Aylık Dergisi, 136. Sayı, Ocak 2016

Aylık Dergisi, 137. Sayı, Şubat 2016

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!