Başyücelik Devleti’nde Yürütme: ‘En İyiler’ Yönetmeli

413

‘Yürütme-İcra’ Nedir?

Bir devlete şematik olarak bakıldığında, devlet yapısının üç temel “kuvvet”e dayandığını ve bu üç temel kuvvete bağlı olarak üç temel “fonksiyon” ifa ettiğini hemen farkederiz…

Bunlar; “Yasama-teşrî”, “Yürütme-icra” ve “Yargı-kaza” kuvvet ve fonksiyonlarıdır…

“Serbestçe yapılan her işte, iki etkenin bulunduğuna işaret eden Rousseau, bunlardan birinin o işi yapma isteği ve iradesi olduğunu, diğerinin ise o işi iradeye uygun olarak yapan hareket ve maddî güç olduğunu söyler. / Siyasal düzende de aynı şey gözlenir, irade ve istek yasamayı, hareket de yürütmeyi ifade eder.”(1).

Bu tariften yola çıkarak devletin üç temel kuvvetini şöyle de tarif edebiliriz: Yasama istek ve irade, Yürütme bu isteği yerine getirme, Yargı da yapılan işin “istek ve irade”ye uygun olup olmadığını denetleme (hem yönetenler, hem de yönetilenler açısından). Buna göre Yasama bir devletin aklı, Yürütme aksiyonu, Yargı da vicdanıdır.

İrade ve vicdan, mücerret (soyut) kuvvet ve melekelerdir. Aksiyon ise müşahhas (somut) bir kuvvet… Bu açıdan Yasama ve Yargı bir devletin teorik “kuvvet”ini, Yürütme ise pratik kuvvetini temsil eder… Geniş anlamda siyasî iktidar, bu üç kuvvetin toplamından oluşur. Ama, pratikte “Yürütme” alanında müşahhaslaştığından, çoğu zaman “hükûmet” kavramıyla özdeşleşir.

“Kuvvetler ayrılığına göre anayasal anlamda Devlet’in güçleri arasında sadece ‘Yürütme’ ve onun bir uzantısı olan idare, hem hukuksal bir araç olan ‘işlem’ler hem de fiziksel bir olgu sayılan ‘eylem’ler yapabilme yeteneği ile donatılmıştır. Nitekim diğer ikisi, yani Yasama ve Yargı organları sadece işlemler yapabilme durumunda olduklarından bunların yürütülmesi veya uygulanması, icra ve infazı, diğer bir deyişle ‘eylem’e dönüştürülmesi yine ‘Yürütme’ ya da idare tarafından yapılmaktadır. (Giderek idarenin bir durum karşısında hareketsiz kalması yani eylemsizliği de tıpkı bir ‘eylem’ gibi anlaşılmakta ve örneğin buna bağlı olarak sorumlu tutulması sözkonusu edilebilmektedir.) / Öte yandan Yasama ve Yargı zaman zaman durabildiği, tatil yapabildiği halde Yürütme ve İdare yılın 365 günü ve 24 saat aralıksız işleyen, işlediği varsayılan bir ‘cihaz’ olarak karşımıza çıkmaktadır.”(2).

Batı’da devlet fikrinin gelişmesi sonucu ortaya çıkan bir diğer tasnif, rejimleri “kuvvet”lerin kullanımına göre tasnif etme şeklidir.

Bu tasnife göre iki ana kategori vardır: “Kuvvetlerin Birliği” ve “Kuvvetler Ayrılığı”… Buna göre üç temel kuvvetin kullanımı tek bir şahıs veya makamda toplandığı zaman o rejimin adı “Kuvvetler Birliği”, ayrı ayrı şahıs veya müesseselere dağıtıldığı durumda “Kuvvetler Ayrılığı” olmaktadır. Kuvvetler Birliği Monarşilerde ve Oligarşilerde, Kuvvetler Ayrılığı Cumhuriyet ve Demokrasilerde görülmektedir.

Başyücelik Devleti ise klasik tasniflere uymayan özellikler arzetmektedir. Buna aşağıda değineceğiz. Başyücelik Devleti’ni Yasama, Yürütme ve Yargı kuvvet ve fonksiyonları açısından ayrı ayrı inceleme konusu yapmamız, okuyucuda “Kuvvetler Ayrılığı-Kuvvetler Birliği” şematik ayrımı içinde, Başyücelik Devleti’nin Kuvvetler Ayrılığı özellikleri taşıdığı intibaı uyandırabileceğinden bu açıklamayı yapmak mecburiyeti doğuyor. Bunu böylece söylemek Başyücelik Devleti’nin klasik şema içinde “Kuvvetler Birliği”ne dahil olduğu anlamına da gelmiyor.

Yine başa dönersek, Yasama, bir devletin aklı ve teorik zekâsı, Yargı vicdanı ve Yürütme de kolgücü ve pratik zekâsıdır diyebiliriz.

Başyücelik Devleti’nde ‘Kuvvetler’in Durumu

“Her devlette yasama, yürütme ve yargı iktidarları vardır, diyen Montesquieu, bir yandan İngiliz kamu hukuku sistemini anlatırken, öte yandan da kuvvetler ayrılığı teorisini kurmaktadır. / Yasama iktidarı yasa yapar, yasaları kaldırır, değiştirir; yürütme iktidarı savaş ve barışa karar verir, yabancı ülkelere temsilciler gönderir, temsilcileri kabul eder, içte ve dışta güvenliği sağlar. Yargı iktidarı ise, suçları cezalandırır, anlaşmazlıkları çözümler. / Bir devlette yasama ve yürütme iktidarları bir elde toplanırsa orada özgürlük olmaz; yargı, yasama ve yürütmeden ayrılmamışsa yine özgürlük olmaz. ‘Yasama iktidarı yapacağı baskı yasalarını yine kendisi baskı yaparak uygularsa o yerde özgürlük kalmaz. Yargı yasama ile birleşmişse, kişinin ne canı ne de özgürlüğü güvencede olur, çünkü yargıç aynı zamanda yasa koyucudur ve keyfince karar verebilir. Yargıç yürütme iktidarına sahipse, bir zorba olur.’ / Üç iktidar tek elde toplanırsa, bu ister bir kişi, ister soylular, ister halk olsun her şey bitmiştir.”(3).

“Kuvvetler Birliği”nin Batı pratiği içinde vahşî bir keyfîlik ve zorbalığa dönüştüğünü gören Montesquieu, bunun yerine “Kuvvetler Ayrılığı”nı teklif ederken şüphesiz haklı sebeplerden yola çıkıyordu. Ama Batı’nın “Kuvvetler Ayrılığı” pratiğinin de çok iç açıcı sonuçlar doğurduğu söylenemez.

“İktidarı devlet organları arasında parçalayıp bölmek, ufalayıp dağıtmak” şeklinde ortaya çıkan Kuvvetler Ayrılığı, Kuvvetlerin İstiklâli (bağımsızlığı) sonucu çatışmasını da beraberinde getirmiştir…

Kuvvetlerin çatışması bu üç temel kuvvete bağlı fonksiyonların icra ve ifasını geciktiren, engelleyen, bazen de ortadan kaldıran sonuçlar doğurmuştur. Kuvvetlerin koordinasyonunu güçleştirmiş, Kuvvetlerin işbirliğini zorlaştırmıştır…

Kuvvetler Ayrılığı teorisi başta da belirttiğimiz gibi, Batı’nın Kuvvetler Birliği pratiğinin vahim sonuçlarına yine pratik bir çare olarak üretilmiş bir teoridir ama meselenin kökü, “kuvvetlerin” bir veya ayrı olmasının çok ötesinde ve derininde, “İktidarın Kaynağı”ndadır.

Batı iktidarın kaynağı meselesini doğru çözmedikçe, iktidarın kullanımından doğan problemleri çözemeyecektir…

Batı pratiğinin aksine, İslâm pratiği içinde “İktidarın Kaynağı” meselesi çözülüp yerli yerine oturtulduğundan, iktidarın kullanımından doğan meseleler pratik içinde çözülmüş, pratiğin getirdiği meselelere pratik içinde pratik çözümler üretilebilmiştir: Tâ ki, içimizden çıkan bir takım hain ve mankafalar pratik meselelerin özünü teorik yetersizlikler olarak gösterme veya zannetme haltını yiyinceye kadar…

Başyücelik Devleti’nde ise “Kuvvetler”in tanzimine baktığımızda; “Bütün Kuvvet” tevazününün, her temsil kutbu aynı kök ideolocyaya bağlı olarak, “Başyüce” ile “Yüceler Kurultayı” arasında(4) olduğunu görüyoruz…

Başyüce, “Bütün selâhiyetler beşerî haddin en üstünüyle eline teslim edilmiş kâmil ferdin, Allah’ı, vicdanı ve milleti arasında terkibleştirmeye memur bulunduğu kâmil âhenk uğrunda, öz nefsini selâhiyetsizlikte son mertebeye indirmesi…. ‘Başyüce’nin heykelleştirdiği remz, işte bu mânânın temsilciliği ve şahıslandırıcılığıdır. ‘Başyüce’, milletini tek şahıs içinde yekûnlaştıran baş örnek… Onun içindir ki, selâhiyeti, hak ve hakikate karşı bu yekûna eş, kendi öz nefsine karşı da bu yekûnun en ufak parçasından daha küçük… / ‘Başyüce’nin bir emriyle hükümet değişir. / Bütün hükûmet manzumesi, en büyüğünden en küçüğüne kadar onun adına iş görür. / Kaza cihazı onun adına işler ve adalet onun adına iş görür. / ‘Başyüce’, bütün icra vasıtalarının ve bütün şubeleriyle ordunun başıdır. Başbuğ, doğrudan doğruya ‘Başyüce’nin vekilidir.”(5)

Buna göre Başyüce Yürütme ve Yargı kuvvetlerini haizdir…

Yasama Organı olan Yüceler Kurultayı’nın kanunlaştırmadığı meseleler konusunda, kanun kuvvetinde “emir”ler verebileceği de buna eklenirse kaba bir bakışla Başyücelik Devleti, “Kuvvetler Birliği” kategorisinde değerlendirilebilir…

Ama, asıl Yasama Kuvveti’nin Yüceler Kurultayı’nda olduğu ve Başyüce’nin Yüceler Kurultayı’ndan çıkan kanunlara aykırı emir veremeyeceği hesaba katılırsa; Başyücelik Devleti’nde kuvvetler birliğinden söz edilemeyeceği hemen görülür…

O zaman da (4) numaralı iktibasa geri dönmek zorunda kalırız: ‘Başyücelik Devleti’nde “Bütün kuvvet tevazünü, her temsil kutbu aynı kök ideolocyaya bağlı olarak, ‘Başyüce’ ile ‘Yüceler Kurultayı’ arasındadır.”

Demek ki, Başyücelik Devleti’nde Batı şeması içinde Yasama, Yürütme, Yargı ayrılığından veya birliğinden söz etmek mümkün değildir.

Bu yepyeni bir projedir ve bu projede kuvvetler “Yasama” ve “Yürütme-Yargı” olarak iki kutuplu tanzim edilmiştir. Yasama Kuvvetini Yüceler Kurultayı temsil ederken, Yürütme-Yargı kuvvetlerini Başyüce temsil etmektedir. Yani ikili bir kuvvetler ayrılığı söz konusudur.

Yürütme ve Yargı kuvvetlerinin tek bir elde, Başyüce’de toplanması, bu bölümün başında Montesquieu’den yaptığımız iktibastaki “Yargıç yürütme iktidarına sahipse, bir zorba olur” mahzurunu doğurmayacak mıdır?

Doğuramayacaktır, çünkü Başyücelik Devleti modelinde Başyüce seçilebilmek için aranan vasıflar, ile Başyüce’nin Yasama ve Yargı organlarınca her an denetlenmesini sağlayan yol ve usuller pratikte buna mânidir. Buna ilaveten “Yüce Din Dairesi” kurumu ile ilim adamlarının denetimi, her yıl toplanacak olan Halk Divanı ile de söyleyecek sözü, yapacağı itirazı, dile getireceği derdi veya teklifi olan herkese açık bir kurum ile halkın denetiminin sağlandığı bir modelde Batı pratiği içinde ortaya çıkan mahzur olarak işaretlenen bu durumun gerçekleşme ihtimali en aza indirilmiştir.

İşin sırlarından biri de yine (4) numaralı iktibastaki “her temsil kutbu aynı kök ideolocyaya bağlı olarak” ibaresinde yatmaktadır.

“Kuvvetlerin tanzim ve temsili hangi kök ideolocyaya bağlı” olarak yapılacaktır?

Meselenin özü buradadır… Kuvvetlerin ayrılığı veya birliği tâli bir mesele. Nitekim 1400 yıllık İslâm pratiği içinde “kuvvetler birliği” uzun yıllar boyu ve fevkalâde başarılı olarak uygulanmıştır. Başyücelik Devleti’nin yeni bir “Kuvvetler Ayrılığı” şekli ortaya koyması Kuvvetler Birliği’nin İslâm pratiği içinde ortaya çıkan mahzurlarını telâfiye yönelik olduğu kadar, Batı pratiği içinde üçlü kuvvetler ayrılığının ortaya çıkardığı mahzurlardan kaçınmaya da yöneliktir.

Başyücelik Devleti’nde Yürütme:

Yönetim Cihazı En İyilerin Elinde Olmalı

“Teşkilât bakımından ana ölçü: Esasların esası, devlet idaresi ve cemiyet güdücülüğünü, milletin en yetkin ve seçkin fertlerinden kurulu bir ‘şûrâ’ vasıtasıyla yürütmek ve bu ‘şûrâ’yı, reyi alınmaksızın, bu reye ender şartlar içinde başvurulmak üzere -ki bu şartların zuhuru muhale yakındır-, en gerçek millet temsilciliği mevkiinde görmektir. Ötesi kemmiyet ve basit müşahhaslardan ibaret… Kemmiyet ve dış kalıp plânında her şey ve her zaman değiştirilebilir ve icaplara uydurulabilir. Değişemez olan ruh ve keyfiyettir. Dâva, sadece, bu ruh ve keyfiyete denk, dış kalıp ve teşkilâtı, usta mimarlar eliyle petekleştirebilmekte…” (6).

Şekilden önce ruh…

“Suretler olmasaydı mânâlar ebediyen dile gelmezdi” hikmeti içinde meseleye bakınca Yürütme cihazının teşkilindeki ana gayenin “değişemez olan ruh ve keyfiyetin” cemiyet ve ülkeye hâkim olmasından ibaret olduğu hemen anlaşılır. Teşkil şeklinin önemi, bu “ruh ve keyfiyetin” hakimiyetinin en iyi-doğru ve güzel şekilde nasıl sağlanacağında ortaya çıkar ve bu da, her an yeni olan hayatın anlık ihtiyaçlarına göre yeniden tanzim olunabilme özelliği ister…

Yönetim cihazı, bir milletin “en iyi-güzide”leri tarafından oluşturulur ve yine “en iyi-güzideleri”nin elinde olursa bu işten, “kötüler” dışında hiç kimse zarar görmez…

Başyücelik Devleti projesi, her iki işi de (Yürütme cihazının kurulması ve kullanılması) o toplumun “en iyi-güzideleri”ne ısmarlayarak aklıselimin asla reddedemeyeceği bir teklif sunmaktadır…

“Aksi daha iyi olur” denilemeyecek bir teklif…

Başyücelik Devleti’nde Yürütme Cihazının Şeması

Yürütmenin başı Başyüce’dir… Yürütme cihazı bütün şubeleriyle ona bağlı.

Yürütme piramidinin Başyüce’nin hemen altında birbirinden bağımsız üç birimi var: Başyücelik Hükûmeti, Başkurmaylık (Ordu) ve Yüce Din Dairesi. Bu üç müessese birbirinden bağımsız olarak doğrudan doğruya Başyüce’ye bağlı. Ayrı bir bahis hâlinde inceleyeceğimiz Adliye teşkilatı da “Başyüceye izafeten” çalışan ve Başyücelik Hükûmetinden tamamen bağımsız bir teşkilattır.

Başyücelik Hükûmeti bir Başvekil (Başbakan) buna bağlı olarak yeteri kadar vekil (bakan)dan oluşur… Başyücelik Devleti projesinde Maarif Vekâleti, Savaş Vekâleti, İktisat Vekâleti, Maliye Vekâleti, Sağlık ve Bakım Vekâleti, Adliye Vekâleti, Matbuat ve Propaganda Vekâleti, Dahiliye Vekâleti, Düzenleme Vekâleti, Nafia Vekâleti’nden oluşan ve başvekille birlikte 11 kişiden oluşan örnek bir hükûmet teşkil edilmiştir.(7) Ancak (6) numaralı iktibasta da görüleceği üzere sayılar ve isimlendirmeler “her zaman değiştirilebilir ve icaplara uydurulabilir”. Aslolan “şûrâ” eliyle hükûmet işlerinin yürütülmesidir.

Yönetim Cihazı hiyerarşisinde Başyücelik Hükûmetinin hemen altında “topluca Vekiller Heyeti’ne ve ayrı ayrı kendi vekâletlerine bağlı olarak, Başvekâlet müsteşarının reisliğindeki müsteşarlardan mürekkep Müsteşarlar Heyeti” yer almaktadır.

“Hükûmetin umumî siyasetini, Başvekilin reisliğindeki vekillerden mürekkep Vekiller Heyeti” tayin ve tespit ederken, iç işleyişini de “daima Vekiller Heyeti’nin emriyle” toplanan Müsteşarlar Heyeti tanzim eder.

Müsteşarlar Heyeti, Yürütme cihazında yeni bir buluştur ve görebildiğimiz ilk faydası bürokraside ahengin sağlanabilmesi için gerekli olan bir müessesedir. İdarî bürokrasi ile siyasî karar organının (Hükûmetin) geçiş noktasını teşkil eden müsteşarlıkların da tıpkı Vekiller Heyeti (Hükûmet) gibi “şûrâ” prensibine bağlı olarak işlemesini sağlamaktadır.

Başyücelik Devleti modelinde örnek olarak Başvekil dahil 11 üyeli Vekiller Heyeti’nin 10 Vekâleti 3’er müsteşarlık hâlinde toplam 30 müsteşarlık hâlinde örgütlendirilmiştir:

“Maarif Vekâleti: ‘İlim ve Güzel Sanatlar’, ‘Halk Terbiyesi ve Evleri’, ‘Umumî Öğretim’ isimli üç müsteşarlığa bölümlü… / Savaş Vekâleti: ‘Kara’, ‘Deniz’, ‘Hava’ isimli üç müsteşarlığa bölümlü… /İktisat Vekâleti: ‘Sanayi’, ‘Ticaret’, ‘Ziraat’ isimli üç müsteşarlığa bölümlü… / Maliye Vekâleti: ‘Bütçe ve Umumî Muvazene’, ‘Vergiler ve Resimler’, ‘Bankalar ve İnhisarlar’ isimli üç müsteşarlığa bölümlü… /Sağlık ve Bakım Vekâleti: ‘İyileştirme’, ‘Güzelleştirme’, ‘Çoğaltma’ isimli üç müsteşarlığa bölümlü… / Adliye Vekâleti: ‘Mahkemeler’, ‘Islâhhâneler’, ‘Kanunlar’ adlı üç müsteşarlığa bölümlü… / Matbuat ve Propaganda Vekâleti: ‘Propaganda’, ‘Matbuat’, ‘Turizm’ adlı üç müsteşarlığa bölümlü… / Dâhiliye Vekâleti: ‘Mülkî Teşkilat’, ‘Belediyeler’, ‘Umumî İnzibat’ isimli üç müsteşarlığa bölümlü… / Düzenleme Vekâleti: ‘Teşkilat Düzeni’, ‘İç Düzeni’, ‘Sigorta ve Tekaüt Sandığı’ isimli üç müsteşarlığa bölümlü… / Nâfia Vekâleti: ‘Tesisler’, ‘Yollar’, ‘Münakale Vasıtaları’ isimli üç müsteşarlığa bölümlü…”(8).

İdeolocya Örgüsü’nde “Başyücelik Hükûmeti, bir Başvekil ve onbir vekilden mürekkeptir.”(9) ibaresi yer alırken, “Başyücelik Devleti”nde bu ibarenin “Başyücelik Hükûmeti, bir Başvekil ve yeteri kadar vekilden mürekkeptir.”(10) şeklinde yer alması, yukarıda değindiğimiz “hâlin icapları”na uygunluk ve buna göre gerekli değişikliklerin yapılmasına bir örnek olarak düşünülmelidir. Aynı şekilde İdeolocya Örgüsü’nde Vekâletler içinde “Hariciye Vekâleti”, “Şark”, “Garp” ve “Haber Alma” isimli üç müsteşarlığa bölümlü olarak tanzim edildiği hâlde(11), “Başyücelik Devleti”nde “Hariciye Vekâleti”nin “Vekâletler” içinde gösterilmemiş olması(12) bu vekâlet vazifesinin doğrudan doğruya Başyüce tarafından asaleten yürütülmesinin düşünüldüğünü gösteriyor olabilir.

Yine (8) numaralı iktibasta gerek vekâletlerin sırası, gerekse vekâletler içindeki müsteşarlıkların sıralaması, bu vekâletlerin devlet protokolündeki yer ve önemleri ile müsteşarlıklar içindeki önemlilik hiyerarşisini işaretliyor olabilir…

Yürütme Cihazı hiyerarşisinin “Müsteşarlıklar”dan aşağıdaki basamağında “işin kütle ve mahiyetine göre müteaddit umumî müdürlük organizmaları vardır. Bu umumî müdürlükler, günümüzün Bakanlık teşkilâtına eş genişlikte ve ünvan iptizaline mâni kıymettedir.”(13)

Başyücelik Devleti Yürütme Cihazına şematik olarak bakıldığında, Başkanlık Sistemini tedai ettiriyorsa da bu benzerlik tamamıyla şeklîdir… Başkanlık Sistemiyle Başyücelik Devleti İcra Organlarının oluşturulmasındaki temel fark, bu organları yönetecek şahısların “seçim”i ile “vasıf”larında ortaya çıkmaktadır: Başkanlık Sistemi demokratik usullerle yönetilen ülkelerde, “genel seçim” yoluyla seçilen bir Başkan’ın kendi çıkar ve amaçlarına uygun olarak seçtiği bir kadroyla iş görürken, gerek Başkan’da aranan vasıflar, gerek Başkan’ın kadrosunda aranan vasıflar çok genel, çok yüzeysel vasıflardır. Bu yüzden Demokrasiler çok çabuk bir yeteneksizler Oligarşisine dönüşmektedir. Tabiî, buradaki “yeteneksizlik” halk açısından, halkın problemlerinin çözümü açısındandır, yoksa bunlar kendi çıkarları açısından tam birer çakaldırlar… Halk ise çakallar Oligarşisi elinde talan mevzuundan ibaret… Başyücelik Devleti yönetim kadrosu ise Başyüce’den başlayarak her türlü ehliyet, liyâkat ve dirayet şart ve vasıfları ince ince düşünülmüş, araştırılmış ve her türlü suistimal imkân ve eğilimleri dıştan ve içten denetim yollarıyla tıkanmış insanların seçimiyle oluştuğundan, genel seçim gibi “popülizm-halk yağcılığı”nı mecburen birinci plana alan handikaplardan arınmış olduğundan, o toplumun “en iyi”lerinin eline verilmiş bir yönetim cihazının işlemesi sağlanmaktadır. Demokrasilerde yönetim cihazının yapılanması da yönetim cihazını eline geçiren azınlığın çıkarlarına göre gerçekleştirildiğinden okka altına giden yine halk olmaktadır. Halbuki Başyücelik Devleti’nin, insanların keyfine göre değiştirilemeyecek temel prensipleri vardır ve bu temel prensipler, yönetim cihazının yapılandırılmasında da belirleyici unsur olduğundan, halkı, yönetici azınlığın keyfinin oyuncağı olmaktan kurtarmaktadır. Başyücelik Devleti’nin Yürütme Cihazının bütün makam ve müesseseleri “hizmetin gerekleri”ne en uygun olacak tarzda dizayn edilmektedir. Halbuki bütün Demokrasilerde birçok makam ve müessese yöneten azınlığın çıkarlarına, eşin dostun makam ve mevki sahibi olmasına göre dizayn edilmektedir. “İşe göre adam” prensibi, Demokrasilerde, bu rejimlerin tabiî sonucu olarak “adama göre iş”e dönüşmektedir.

Başyücelik Devleti’nde Yürütme Organlarının Oluşturulması:

Makam Sahiplerinin Seçimi

Başyüce: “Yüceler Kurultayı”, kendi kadrosu içinden “Başyüce”yi seçer. “Başyüce”, 5 yıl için seçilir. Görev süresi dolan “Başyüce”, Yüceler Kurultayı tarafından yeniden seçilebilir.(14)

Başyücelik Hükûmeti: “Başvekil” (Başbakan), Başyüce tarafından ve Yüceler Kurultayı azaları içinden seçilir. Vekiller Heyeti (Bakanlar kurulu) üyeleri Başvekil tarafından ve Yüceler Kurultayı dışından seçilerek Başyüce’nin tasdikine sunulur ve O’nun tasdikiyle göreve başlar.(15)

Ordu: “Seferde Başbuğ’luk ve hazarda Başkurmaylık; doğrudan doğruya ‘Başyüce’nin o sahalardaki icra ve temsil hakkına izafetle, müstakil ve hükûmet üstü mahiyettedir.” Ve Başkurmay (Genel Kurmay Başkanı) doğrudan doğruya Başyüce tarafından tayin edilir.(16)

Başyücelik Devleti’nde İcra Cihazının İşleyişi ve Organların İlişkisi

Bir Başvekil ve yeterince vekilden oluşan Başyücelik Hükûmeti, Başvekil Başkanlığında gerekli gördüğü zamanlarda toplanıp umumî siyaseti tayin ve tespit ederek içte ve dışta uygulanmasını sağlar…

“Vekil” tabiri, doğrudan doğruya “Başyüce”ye izafetledir. Yani onun vekilleri olarak iş görürler…

Başyüce lüzum gördüğü takdirde Vekiller Heyeti toplantılarına başkanlık edebilir. Bu toplantılara veya Başvekil’in başkanlığında yapılacak toplantılara, toplantı mevzuunun icabına göre Başkurmay ve Yüce Din Dairesi Başkanı “en ehemmiyetli söz ve fikir hakkıyla” katılabilir.

“Başyüce’nin bir emriyle hükümet değişir.”(17)

“Bütün hükûmet manzumesi, en büyük mümessilinden en küçüğüne kadar onun adına iş görür. / ‘Başyüce’, bütün icra vasıtalarının ve bütün şubeleriyle ordunun başıdır. Başbuğ, doğrudan doğruya ‘Başyüce’nin vekilidir.”(18)

“Her biri üçer müsteşarlığa bölümlü olan vekâletler, memur olduğu vazife bütününün, birkaç vekâlet çapında en girift ve en dolgun iş manzumesini belirtir. / Müsteşarlıkların her birinin emrinde, kucakladığı işin kütle ve mahiyetine göre müteaddit umumî müdürlükler, günümüzün Bakanlık teşkilâtına eş genişlikte ve ünvan iptizaline mâni kıymettedir. / Vekâletlerden herbirinin kumanda ve kurmay heyetini, bir vekille üç müsteşar kadrolaştırır. Her vekâletin üç müsteşarı kendi aralarında tam bir iş âhengi belirttikleri gibi, bütün vekâletlerin müsteşarları da hükümet bütününde aynı şeydir. Siyaset yolundan gelecek olan vekillere nazaran, meslek yolundan gelecek müsteşarlarda da, vekillere eş bir terkip ve telif ruhu aranacaktır. / Hükümetin umumî siyasetini, Başvekilin reisliğindeki vekillerden mürekkep Vekiller Heyeti; hükûmetin iç sistemini de, topluca Vekiller Heyeti’ne ve ayrı ayrı kendi vekâletlerine bağlı olarak, Başvekâlet müsteşarının reisliğindeki Müsteşarlar Heyeti temsil eder. Müsteşarlar Heyeti, daima Vekiller Heyeti’nin emriyle toplanır.”(19)

Başyücelik Devleti’nde Yürütmenin Denetimi

Başyücelik Devleti’nde, Başyüce’den başlayarak hiçbir makam ve şahsın Yargı dokunulmazlığı yoktur: Yürütmenin eylem ve işlemleri birinci olarak Yargı denetimi altındadır.

Yürütme aynı zamanda siyasî denetimle de sımsıkı çevrelenmiştir: Başyüce, Yüceler Kurultayı’nın denetimi altında olduğu gibi, Başyüce’ye vekâleten iş gören Hükûmet başta olmak üzere bütün Yürütme organları her zaman Yüceler Kurultayı’nın teftiş ve murakabesi altındadır. Hükûmet, Yüceler Kurultayı’nın yarıdan (1) fazlasıyla itimatsızlık reyini aldığı ân derhal düşer.

İcra kuvveti, bir toplumun en örgütlü ve en tesirli ve fizikî olarak en büyük gücüdür… Bu kuvveti kullanan organ ve şahıslar fert ve toplum hayatında çok mühim tesirler bırakan kararlar almakta, bu kararları eylem ve işlem olarak uygulamaktadır. Bu mekanizma içinde yapılacak en küçük suistimaller bile, fert ve toplum hayatında telâfisi çok zor ve hatta imkânsız zararlar doğurabilmektedir. Bu sebeple “idare”nin her yönüyle denetlenip zapturapt altına alınması çok hayatî bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı pratiği içinde “Sadaret” makamının üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanan “azil ve tecziye” mekanizmaları, Dünya İdare Hukuku bakımından eşi ve benzeri bulunmayan bir denetim örneğidir. Hem siyasî ve hem de adlî denetimin yüzakı örneklerinden biri olan bu mekanizmayı diline dolayıp, sözde hümanist ve sözde rasyonalist bir mantıkla tahkir ve tezyif etmeye kalkan Çetin Altan ve “benzerleri”nin, ne hukuk ne de siyasetten haberdar oldukları apaçık görünmektedir: Osmanlı’da bilmem kaç sadrazam azledilmiş ve bilmem kaç sadrazamın kellesi uçurulmuş, aman bu ne vahşetmiş!.. Her yolsuzluğu kendilerine mübah gören, her hırsızlığı kendilerine ve yakınlarına mübah sayan TC bakan ve başbakanlarından kaçı bu sebeple adlî ve siyasî bir denetime tâbi tutulabilmiştir?

İdare, günün 24 saati ve yılın 365 günü faaliyet gösteren dev bir cihazdır. Ve idarenin her eylem ve işlemi fert ve toplum hayatıyla doğrudan ilgili ve ilintilidir. Öyleyse günün 24 saati ve yılın 365 günü kesintisiz bir denetim ağı kurulamazsa idarenin “keyfîliği”ni önlemek, idare içinde ortaya çıkan suistimal, yolsuzluk, haksızlık ve hukuksuzlukları ortadan kaldırmak mümkün değildir. Osmanlı’nın bazı mankafalarca eleştirilen bu denetim tarzı bütün dünyaya örnek olacak çap ve tesirdedir. Ve Başyücelik Devleti, İcra Cihazının denetimini tasarlarken şüphesiz Osmanlı pratiğini de gözönünde tutmuştur. Ama bu denetim mekanizmaları Osmanlı’nın birer kopyası değildir. Zira Başyücelik Devleti dizayn edilirken, sadece İslâm pratiği değil, bütün dünyada devlet fikri ve devlet şekillerinin geçirdiği istihâleler gözönünde tutulmuştur. Bunun sonucu olarak da adlî ve siyasî denetim mekanizmalarına ek olarak yeni bir denetim müessesesi oluşturulmuştur: HALK DİVANI…

“Cemiyette tek işsiz, tek aç, tek bakımsız, tek mazlum, tek mağdur, tek muztar yoktur ki, gerekirse ‘Başyüce’nin kulak zarlarını patlatacak kadar mükemmel bir uyandırma ve hesap isteme cihazının manivelâsını el altında bulundurmasın… / Bu manivelâ, doğrudan doğruya ‘Başyüce’nin şahsına bağlı bir iş şubesi marifetiyle dâvasını tespit ettirecek her ferdin, senenin bellibaşlı günlerine mahsus olmak üzere her yıl ilân edilecek ve kurulacak ‘Halk Divanı’nda söz istemesidir. / ‘Halk Divanı’, Başyücelik sarayında bu ismi taşıyan büyük bir salonda açılır ve herkes dinleyici ve seyredici sıfatiyle bu salona girebilir. / ‘Halk Divanı’nda söz isteyen herkes, evvelâ dâvasındaki ciddiyet, sonra onu ‘Başyüce’ye gelinceye kadar alâkalı makamlar nezdinde takip etmiş olup olmamak, sonra da ortaya attığı şartlar üzerinde doğruluk ve hâlislik noktasından şiddetle mesuldür. Bunlar üzerinde en küçük eksiklik, yanlışlık ve yalancılık, cüret edicisini ‘milletin fikir, hürriyet ve dâva hakkını suistimal noktası’ndan en acı mahkûmiyete sürükler. Buna karşılık, doğru olmak ve daha evvel takip edilip neticelendirilmemiş bulunmak şartiyle en küçük hak, ‘Başyüce’ nezdinde derhal kabullerin en büyüğünü kazanır; ve kemmiyet ve keyfiyeti daima ‘Başyüce’nin takdirine kalmış olarak sahibini mükâfatlandırır. / Bizzat ‘Başyüce’ ve arkasında bütün hükûmetinin hazır bulunacağı ‘Halk Divanı’na mahsus bütün şartlar, edepler, usuller, nokta nokta ve çizgi çizgi örgüleştirilmiş ve kanunlaştırılmış olacaktır. ‘Halk Divanı’nda ve bu edepler içinde halk, bir veya birçok ferdiyle, haklarını, ‘Başyüce’ye karşı bağıra bağıra müdafaa eder ve neticeyi alır. / ‘Halk Divanı’nın mânasını, halk, haklı olduğu mevzuda devlet reisini bütün hükûmetiyle beraber herhangi bir ferdinin huzuruna çıkarıp hesap vermeye ve yol göstermeye memur, bu ana şart dışında da aynı ferde, aştığı edep ve hak sınırı nisbetinde mesuliyet yükletici bir adalet tertibi diye anlayacak ve ona göre kıymetlendirecektir. Bu noktada, hiçbir demokrasya idaresinin varamayacağı fert hakkıyla hiçbir (totaliter) rejimin ulaşamayacağı hükûmet hakkı bir aradadır. / ‘Halk Divanı’ buluşunun üstün mânası da, daima en küçükle münasebet halinde bir en büyüğün, hâkimiyeti nisbetinde mahkûm ve mahkûmiyeti nisbetinde hâkim ve bütün tezatları toplayıcı, kapatıcı ve son derece nazik ve ince ve yeryüzünde bir misli görülmemiş bir ruh ve şekil belirtmesidir.”(20)

Halkın İcra kuvvetini doğrudan denetlemesini sağlayan Halk Divanı müessesesi, Başyücelik Devleti projesinin dünya hukuk ve siyaset tarihine hediye ettiği yepyeni ve çok fonksiyonel bir buluştur… Demokrasilerin hayallerinin bile ulaşamayacağı bir doğrudan halk denetimi müessesesi…

Adlî denetim, siyasî denetim, halk denetimi…

Hepsi birer “dış” denetim yolu… Başyücelik Devleti çok büyük bir imkân ve iktidar emanet ettiği İcra kuvvetini dıştan tam bir zapturapt altına almıştır ama meseleyi burada bitirmemektedir…

Bir de hiçbir beşerî akıl referanslı rejimin beceremediği ve becermesinin mümkün olmadığı “iç” denetim, otokontrol mekanizması vardır ki, suistimal yollarını tıkamakta her üç dış denetim yolunun toplamı kadar tesirlidir: Başyücelik Devleti’nde İcra kuvveti, o toplumun “en iyileri-en güzideleri”ne emanet edilmektedir… Yani ahlâkı en sağlam olanlarına!.. Suistimal yapabilmenin bütün fizikî şart, imkân ve kabiliyetine mâlikken bunu asla yapmayacak ve yapamayacak olanlarına; “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmış” Allah Sevgilisi’nin yoluna sımsıkı bağlı olan hangi seçkin, O’nların huzuruna yüzlerine bakamayacağı bir suistimal suçuyla gitmek ister? Hangi kâmil müslüman dinini dünyasıyla takas etme densizliğini ifa edebilir? Hangi mümin topluluk böyle densizleri tepesinde tutmaya devam eder?

Kısaca Başyücelik Devleti’nde dıştan ve içten bütün denetim yol ve usulleri, kendilerine emanet edilmiş gücü elinde tutan yönetici sınıfın her an tepesindedir ve dünya üzerinde hiçbir rejim İcra kuvvetini bu kadar hassas ve tesirli bir şekilde denetim altına alamamıştır…

Netice Olarak:

İnsanca Yaşamak İsteyenler Beri Gelsin

Her rejim o toplumda yaşayan fertlerin mutluluğu, güvenliği ve selâmetini ana gaye olarak işaretler… Fakat İslâm dışı bütün rejimlerin pratiği, Yürütme kuvvetini eline geçiren bir azınlığın çıkar ve keyfîliğini tatmin aracı olmanın ötesinde bir netice hasıl edememiştir… Bu rejimlerde kıyametler, kargaşalar, ihtilaller, ihtilaçlar ve savaşlar hep İcra kuvvetini elegeçirme mücadelesi olarak ortaya çıkmaktadır… Siyasî iktidarı ele geçiren azınlıklar “Bal tutan parmağını yalar” hesabı, nalıncı keseri gibi hep kendilerine yontarken, geniş kitleler hep mağdur ve mazlum olmaktadır… Bu rejimlerin adının Totaliter, Otoriter, Monarşi, Oligarşi, Cumhuriyet ve Demokrasi olması son tahlilde neticeyi değiştirmemekte, sadece Totaliterizmden Demokrasiye doğru gidildikçe hak taleplerini kısmen dile getirebilme imkânı ile sınırlı bir hürriyet sözkonusu olabilmektedir. Ancak bir hakkın serbestçe dile getirilebilmesi kadar, elde edilmesi de önemlidir… Hak taleplerinin en rahat dile getirilebildiği Demokratik rejimlerde, dile getirilen hakların çoğu İcra kuvvetlerinin bürokratik labirentlerinde kaybolmaktadır ve neticede insanlar haklarını elde etmekten çok, onları elde etmek için çırpınma hürriyetiyle yetinmektedirler…

Başyücelik Devleti’nde İcra kuvveti yalnızca hakların istenmesindeki engelleri değil, onun yerine getirilmesindeki engelleri de ortadan kaldırarak gerçekten insanca bir hayatın teşekkülü ve idamesine imkân sağlamaktadır…

Başyücelik Devleti “insanca yaşamak” gibi birçok rejim tarafından “muzır” sayılan bir gayeye sahip olanlara, bu gayelerine ulaşabilecekleri bir model sunmaktadır…

Bizden söylemesi…

 

Dipnotlar:

1- Prof. Dr. Ayferi Göze, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Beta Basım Yayım, 5. Baskı, s. 208

2- İlhan Özay, Gün Işığında Yönetim, Filiz Kitabevi, İstanbul 1992, s. 5-6

3- Prof. Dr. Ayferi Göze, a.g.e., s. 188-189

4- Salih Mirzabeyoğlu, Başyücelik Devleti -Yeni Dünya Düzeni-, İbda Yayınevi, İstanbul 1995, s. 191

5- A.g.e. s. 194-196

6- A.g.e. s. 199

7- A.g.e. s. 197-198

8- A.g.e. s. 200-201

9- Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 4. Basım, İstanbul 1976, s. 264

10- Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., s. 197

11- Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s. 265

12- Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., s. 199-200

13- Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s. 265

14- Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., s. 191 vd.

15- A.g.e. s. 198

16- A.g.e. s. 198

17- A.g.e. s. 195

18- A.g.e. s. 195-196

19- A.g.e. s. 197-198

20- Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s. 270-272

Kaynak: Av. Harun Yüksel, Akademya I. Dönem 3. Sayı, Temmuz 1996.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!