Bir Fikir Ekolü Olarak İBDA (Konferans)

741

TAKDİM

Akademya Dergisi tarafından 30 Nisan 1998 Perşembe günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde (Tünel-Beyoğlu) düzenlenen konferansın konusu “Bir Fikir Ekolü Olarak İbda” başlığını taşıyordu ve Akademya Dergisi kadrosundan araştırmacı-yazar S.A., “İslâm tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çeken” bir fikir-sanat ekolü vasfıyla İbda’yı; İbni Arabî‘den Hegel‘e, Eflatun‘dan Marks‘a, varlık nazariyesinden sanat telâkkisine, tarih şuurundan içtimaî projesine kadar çok geniş bir nazariyat-içtimaiyat yelpazesinde mütalâa edici bir konuşma yaptı o gün.

S.A.; edebiyat, felsefe, siyaset, tasavvuf, tarih ve biyografi alanlarında Arabça’dan Türkçe’ye çevirdiği 15’e yakın kitab ve yayınlanmış çok sayıda akademik araştırmasıyla tanınan bir yazarımız. Bir süredir, kültür ve medeniyet mirasımız bakımından çok önemli ve hacimli bir Arab-İslâm klasiğini, yine büyük bir yayınevi adına tercüme ettiği, tüm mesaisini tabiatiyle bu esere yoğunlaştırdığı için, sitemizde yeni çalışmalarını okuma imkânı bulamadınız [bu eser bilâhare yayınlandı ve yılın tercümesi ödülünü aldı].

Yeşil Cami Kuran Kursu’nda tamamladığı hafızlık ve başladığı İslâmî ilimler tedrisine Mısır El-Ezher Üniversitesi’nde devam etti. Akademik yolculuğunu Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde sürdüren konuşmacı [şu ân 2021 yılı itibariyle bir üniversitemizde öğretim görevlisidir]; nazarî tasavvuf ve Ortaçağ Batı felsefesine olan vukûfiyeti yanında, Doğu-Batı siyaset felsefeleri ve Arab dünyasındaki son dönem fikir hareketleri üzerine hayranlık uyandırıcı bir tedkikin de sahibi. Modern Arabça’ya hâkimiyet açısından Türkiye’deki sayılı isimlerden olan S.A., Latince başta olmak üzere klasik ve modern Batı dillerinde yazılmış eserlere orijinal kaynaklarından başvurabilecek derecede filolojik alt-yapısı olan titiz bir araştırmacı aynı zamanda. İlmî-edebî-felsefî nitelikteki uluslararası konferanslarda uzman simultane tercümanlık da yapan yazar, genç yaşına rağmen taradığı binlerce eser hasebiyle, fikrî-edebî-tarihî şahsiyetlere ilişkin doyurucu malûmat edinilebilecek “referans” mercii addediliyor çevresinde.

Kendisine, bir akademisyen olarak niçin böylesi bir mevzuda konferans verme gereği duyduğu sorulan S.A.‘nın cevabı şöyleydi henüz konferansına başlamadan önce:

“Üstad Necip Fazıl’dan devraldığı fikir-sanat geleneğini kendine has bir çehreyle yepyeni bir derinlik ve genişliğe taşıyan İbda fikriyatı, Türkiye’de hakettiği mikyasta tanınmıyor ve çevresinde gelişen birkaç hadiseyle sınırlandırılarak çok sathî algılanıyor. Külliyata bakma gereği duyulmadan, kurucusunun dahli olmaksızın sevenleri tarafından çıkarılmış dergiler ve fiilî inisiyatifler ölçü alınıyor. Oysa bence o, dünya çapında İslâmî bir kültür inkılâbının; Batı’ya meydan okuyacak, Doğu’ya da öncülük edebilecek kapsam ve kuvvette sistemleştirilmiş, kanaatime göre tek nüvesi. Hattâ, az çok Doğuyu-Batıyı tanıyan biri olarak şunu iddia edeceğim: Tamamen Anadolulu olması yönünden gururla anlamaya çalışacağımız yerde, kadrini kıymetini bilmiyoruz ve yabancı entelektüellere ulaştırıldığında müthiş tesir uyandıracak bir fikri takdir için, her zaman yaptığımız gibi fikircisinin ölümünü bekliyoruz. Bazılarının Avrupa’dan gelen herşey kalitelidir demesi gibi, özgüvensizliğimizden olsa gerek, bizler de İslâm ülkelerinden gelen her kitab kalitelidir peşin fikrini yaşatıyoruz. Onlar bize bakıyor, bizse onlara! Halbuki size çokça şahid olduğum bir hususu arzedeyim; Arabça’dan dilimize çevrilen eserlerin bir kısmı oradaki cami hocalarına ait ve bizde gördükleri alâkayı kesinlikle yazıldıkları ülkede görmüyorlar. Size inanılmaz gelebilecek bir tesbitimi daha aktarayım: İhtisasım vesilesiyle ulaşabildiğim ve henüz Türkçe’ye çevrilmediğinden, teknik sebeplerle Mirzabeyoğlu’nun şu ân ulaşamayacağını bildiğim, İbni Arabî hazretlerinin kimi eserlerinde geçen derûnî bazı hikmetlerin aynısına İbda külliyatında rastladım; hem de yeni bir sistematik içinde daha farklı yönlerden açımlanmış olarak. İşte tüm bu sebeblerden ötürü; seviyesinden dolayı gereğince anlaşılamayan öz malımız bir fikir geleneğini görmezlikten gelmeyi akademisyen namusuma yakıştıramadığımdan, gördüklerimi, bir çıkış yolu arayan genç fikir-sanat tutkunlarına dilim döndüğünce anlatma mecburiyeti hissettim. Ayrıca; mütefekkir yetiştiren mütefekkir, üstad yetiştiren üstad olarak, vefatının yıldönümünde Necib Fazıl’ın büyüklüğünü bir de burada görmek gerekmez mi?”.

Konuşmasında; “şiir idrakı, menkıbe dili, tasavvufî alt-yapısı, hikemî şemsiyesi, felsefî süzgeci, mücerred tefekkürü, rüya dokusu, orijinal uslûbu, aksiyoncu vasfı, samimiyet karakteri, inanılmaz cesareti, mahallî hususiyeti, âlemşümûl derinliği, hayatı kuşatıcılığı, tarih muhasebesi, Ehl-i Sünnet hassasiyeti, müessir sembolizmi, en şaşırtıcı yönü olarak hadiseleri neredeyse kâhinlik derecesinde yıllar öncesinden öngörme gücüyle bir fikir hareketinin serüveni”ni inceleyeceğini ekliyordu S.A. Öyle de yaptı!.. Kendisine en derin şükran hislerimizle, bugüne kadar ancak birkaç bölümü Akademya Dergisi’nde yayınlanmış bu önemli konferansın “TAM METNİ”ni, “İLK KEZ” sitemizde takdim etme gururunu taşıyoruz. AKADEMYA’YA DOĞRU (2001-2005)

Konumuz, “Bir Fikir Ekolü Olarak İbda” Tabiî bunu her yönüyle anlatmak mümkün değil. Ama bazı temel mevzulara işaret etmekle yetineceğim.

Evvela şunu belirtmek gerek; İbda bir yenileniş hareketi olarak Büyük Doğu’nun devamı. Ne bir mezheb, ne bir tarikat. Yine ısrarla belirtmemiz gereken bir husus şu ki; İbda, Türkiye’de kendi yakıtını kendi sağlayan, kendine has diliyle okurlarını, bağlılarını ve sempatizanlarını yeni bir düşünce ve pratik dünyasına bihakkın dahil eden tek ekoldür. Burada şu yanılgıyı ortadan kaldırmak gerek, İbda fikriyatı sadece haberlerde çıkan, birkaç önemli aksiyoner ve teorisyeni tarafından okunmuyor. Türkiye’nin her tarafında, hatta -şimdilerde- dünyanın çeşitli yerlerinde fikrî takibçileri olan etkin ve seçkin bir mekteb bu…

İbda’nın Büyük Doğu’nun devamı olduğunu söylemiştik. Büyük Doğu’da nasıl Necib Fazıl merkezde yer alıp fikir ve eylemin motoru olma vasfını deruhte etmişse, İbda’da da merkezdeki ad Salih Mirzabeyoğlu’dur. Bu fikir ve hareket ekolünün sistemleştirici kişisi o.

O halde “İbda Mektebi” derken, Mirzabeyoğlu’nun kurmaya çalıştığı fikir ve hareket âlemiyle, “Bu âlemde ben de olmalıyım” diyebilme cesaret ve liyakatini gösteren yıldız teorisyen ve aksiyonerlerin oluşturduğu kitleyi kastediyoruz demektir. Burada ne “âlem” tabirim ne de “yıldız” tabirim abartı sayılmasın. Bir ortam düşünün ki; fikir, fikre sadakat, fikri sürekli takib ve yenileyiş namına hiçbir ciddi çaba yok. Kendilerini düşünür ve aydın sıfatıyla yaftalayanlar, sistematik düşünceden, hâl ve tarih muhasebesinden, sorumluluk almaktan kaçıyorlar. Kaderin cilvesi “Al da yap ne yapacaksan” misüllü bir fırsatla karşı karşıya kaldıklarında, temel ölçütleri ve esnek ayrıntılarıyla her hâli ve zamanı kavrayıp götürücü bir düşünce ve pratik külliyatından yoksun kaldıkları, bu yoksulluklarının da farkına varamadıkları için keleş sloganlarla durumu idare etmeye çalışıyorlar. Hemen dümen kırıp yıllardan beri güya muhalif oldukları sistem, kişi ve kurumlara: “Biz de aslında sizin gibiyiz. Yoktur sizden farkımız. N’olur kabul edin bizi. Evinize almazsanız kapınızdan kovmayın. Sobanızın kısık ateşinden, çorbanızın ılık lezzetinden mahrum etmeyin.” diye sesleniyorlar.

Hiçbir şey öyle ucuz değil. Bir “mütefekkir-düşünür” ki; zihnindeki sistemi kemâle erdirmek için, muhalifinin söylediğini dahi en son noktaya kadar tasavvur etmiyor, ve şakakları zıdları beraber düşünme acısıyla zonklamıyorsa boş yere piyasaya çıkıp oyalamasın insanları. Yazı yazmasın, gazetelerde köşe doldurmasın diyeceğim ama bu da ayrı bir mesele. “Gazetenin ve derginin fonksiyonu ne?” sorusunu gündeme getireceği için böyle temkinli yaklaşıp durdum.

Bugün öyle basit, öyle oyuncakvâri laf ebeliklerine, öyle ucuz aydın edâlarına, İslamcı yaftalı öyle dönek yazar bozuntularına, öyle kalitesiz sanatçı döküntülerine rastlıyoruz ki; İbda Mektebi Mensubları bunu eleştirmesin de ne yapsın? Kalitesizlik her yerde yaygın. Ben İbda sistemini anlamaya ve anlatmaya çalışan bir fikir işçisiyim. Kuşkusuz bir tasvirci olmak vasfımla bazı noktaların hakikatine tam nüfuz edememe durumum var. Ancak ne Türkiye’de, ne de takib edebildiğim kadarıyla diğer Arab ülkelerinde İbda kadar dinamik, İbda gibi müntesiblerinin ruh dünyalarını her yönden besleyen bir fikir sistemine sahib başka bir hareket yok. Bu bir hakikatin ifadesi! Kuşkusuz bu mektebin dili ağır. Ama onu anlayabilme cehdini gösterebilecek cins kafaların, basit bir dil, mekanik bir üslûb ve derinliksiz kelimelerden haz alacağını mı sanıyorsunuz? Hayatın kendisi sır zaten… Ân gelir bir çırpıda anlayıverirsiniz kendinizi, rolünüzü, hayatınızı. Ân gelir, hiç ama hiç içinden çıkamadığınız mücerred ve müşahhas problemlerle karşılaşırsınız. İşte o zaman öyle sandığınız basitlikte ve düzlükte olmadığını anlarsınız hayatın, düzenin ve kâinatın.

Daha önce bir yazımda belirtmiştim; İbda, insanı etiyle, kemiğiyle, ruhuyla, kalbiyle yakalamak isteyen dölleyici bir fikir. Hayat, ölüm, insan, erkek, kadın, siyaset, ahlâk, ekonomi, ruh ve varlık… Hakikatin teşhisinde nerede perde varsa orada mücerredin mücerredidir İbda. Ve nerede netlik, izah edicilik gerekiyorsa orada nettir, açıktır dili İbda’nın. Eğer kendinize, hayatınıza, kainata bir anlam vermek ve bu anlam doğrultusunda yaşamak ve düşünmek istiyorsanız, siz dünya görüşü peşindesiniz demektir… İslâm bir Kurtuluş Yolu. İbda ise bu dâvânın remzlerinden biri.

İbda dünya görüşü, Allah’ın rızasını kazanma, O’nun rızasına uygun yaşama konusunda Hz. Ömer’in adaletini, basiretini, zekâsını, yeni meselelere çözüm getirişini, söz ve eylem bütünlüğünü ve cesaretini bu çağda, bu çağın hâkimi olarak temsil etme cehdiyle yananların görüşüdür.

Şimdi mevzuumuza girelim ve evvela İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun fikrî kaynaklarına ve üretim kollarına anlayabildiğimiz kadarıyla kısaca değinelim. Burada kısaca diyorum; zira zaman müsaid değil. Anladığımız kadarıyla diyorum; zira bir tasvirci olma vasfımdan ötürü hata yapma ihtimalim vardır, bazı şeyleri zihnen ihâta edememe durumum vardır. Ama zaman zaman anlatıcı ve izah edici olmaklığımı bir kenara bırakıp, doğrudan külliyattan iktibas yapacağım. Kuşkusuz bir fikri özümseyip başka kelimelerle yeniden kurmak ve izah etmek en iyi yol. Ama o fikri kendi gibi anlatacak olan da yine kendisidir. Tabiî burada sirâyetle ilgili nükteyi hatırlamadan edemiyoruz. Her neyse…

I- MİRZABEYOĞLUVÂRİ” BAKIŞIN KAYNAKLARI, ALIŞI VE VERİŞİ

Muazzam bir labirentin içinde kaybolmamak için, Mirzabeyoğlu’nun şâhidliğine başvuruyorum. Karşımıza büyük bir pencere olarak Necib Fazıl çıkıyor. Necib Fazıl, Mirzabeyoğlu’nun fikir âleminde, hayata, ruha ve varlığa açılan ana pencere. O pencereden bakıyor evvela. Sonra kendisi yeni bir âlem kuruyor.

Evvelâ Necib Fazıl’ı inceleyelim. Necib Fazıl aslında küllî fikrin kaynağı ile Mirzabeyoğlu arasındaki elektrik akımının taşıyıcısı bir berzah. Buradan, Salihî pencereden bakıldığında ötelerin rengini belirleyen bir perde ve ufuk! Ötelerden bakıldığında ise hafiyedir Salih. Öyle garib bir uzaklık ve beraberlik ki; Necib, kalbi örten göğüs kafesi, Salih ise tendir. Bu anlamda ise biri diğerinden tefrik edilemeyecek bir halet-i ruhiye vardır arada. Genel bir siga kullandım, ne sadece Necib’e, ne Salih’e ne de okuyucuya hasretmedim bu vasfı. Yani üçünden biri ile diğeri arasında da yaşanabilir bu hâl; her üç “fail-süje” arasında da yaşanabilir bu hâl; rüya ile sezgi ile belki… Meselemize dönelim. Salih Mirzabeyoğlu’nun o necib kaynaktan aldığı hususlar, içiçe koca bir yumağı andırmasına rağmen, biz ancak birkaçına değinmekle yetineceğiz…

a- Tarih Şuuru

Necib Fazıl’ın tarihe bakışı, devirleri sıralandırışı söz konusu burada. Mirzabeyoğlu’nun bakışını “İbda Diyalektiği” adlı eserinde buluyoruz. İbda Diyalektiği bu külliyatı anlamak isteyenlerin en çok başvurmaları gereken temel eserlerden birisi. Burada birkaç cümleyle konuyu izah etmek istiyorum:

“NUR ASRI’nın dört büyük halife devresini takip ederek Emeviler ve Abbasiler çığırında fildişi kaldırımlı ve billûr kubbeli medeniyet tablosu pırıldatan İslâm… Eşya ve hâdiseleri tam bir tahakküm kıskacı içinde zapteden, bu arada türlü kuru akıl oyunlarına getirilen ve 73 kola bölünen, fakat aslâ öz cevheriyle parçalanmayan İslâm… Kendi hesabına göre 15. Asırdaki “Rönesans” davranışına gerekli eski Yunan kaynaklarının tercümelerini Batılı “Hümanist”lere bağışlayan İslâm… Peşinden, İlâhî kanun icâbı kemâl çizgisinden zevâle doğru kayarken saf ve hâlis bir milletin eline geçen ve onun elinde üç asra yakın salîbi Viyana kapılarına, dalâleti de Çaldıran Ovası’na ve Nil Deltası’na kadar kovalayıp, nihâyet pörsümeye bırakılmış vecd ve aşkın ağır hesabını vermeye başlayan ve 17, 18, 19, 20. Asırlarda tam bir yıkılış bilançosu hâlinde buruş buruş pörsütülen ve nihâyet (…) parça parça edilip çöp tenekesine atılan İslâm…”

Burada bir tarih muhasebesi görüyoruz. Necib Fazıl’ın bakışı bizim kendimizi anlamamız, kendimizi değerlendirmemiz ve İbda Külliyatı’nın kaynaklarını bilmemiz açısından çok mühim. Demek ki Mirzabeyoğlu’nun tarihe bakışında Necib Fazıl’ın belirleyici rolü burada başlıyor. Demek ki Mirzabeyoğlu’nda da İslam sadece bir kültürel doku değil. Ümmetle, devletle, halkla, etin kemiğe giydirilmesi gibi içiçe olan bir din anlayışı söz konusu burada. İşte bu yönüyle hemen ayrıldı “İslamî” yaftalı pek çok kokmaz bulaşmaz hareketten…

b- Ehl-i Sünnet Faktörü

İbda Külliyatı tümüyle tek kitab gibidir aslında. Bazı bölümleri bazı hadiseleri daha geniş, daha ayrıntılı inceler ve müstakil kitab olur. İbda Diyalektiği’nde mezheb, ihtilaf, metodoloji konularına da temas ediliyor. Doğrudan iktibas etme zorunda hissediyorum kendimi, çünkü ifade ediş açısından daha doğru olacağını düşünüyorum:

“Mezhep zan ve tahminden geliyor… Bu kelime, bellibaşlı bir noktaya giden yolun nerelerden ve nasıl geçtiği ve ne gibi kısımlar ve şekiller çizdiği üzerinde bilgiler ve ölçüler manzumesi demek. Peygamber, “doğru yol”un doğrudan doğruya açıcısıdır. O’nun zan ve tahmin yâni mezhep kuruculuğu ile alâkası olamaz. Peygamber’de herşey berrak ve mutlak; ne “acaba”sı var ne “belki”si…

İhtilaf… Çok defa aziz ve erdirici, çok defa da sefil ve kaybettirici bu fakültenin, kurtarıcılıktan öldürücülüğe sürüklenmesine mani “ferdî ve içtimaî nizâm” iklimini kurmak… İşte bütün mesele!..

“İhtilaf”ın “ayrılık” ifâdesi, bir yönüyle “halef olma” diğer yönüyle de “aykırı olma” mânâsınadır… Birinci yön aziz ve erdirici, ikinci yön sefil ve kaybettirici… İşin tuhaf tarafı, mezhepleri parçalanma sanan başı bozuk alayı, mânânın ikinci yönünde bulunmakta olduğunu bilmiyor!.. (…)

“Topluluk hakikati”nin dağıldığı ve sapık kolların yelpazevârî açıldığı, modalaştığı ve bir cümbüş havası içinde tepindiği İkinci ve Üçüncü asırlar, “Sünnet ve Cemaat Ehli” caddesinde yolun bütün ölçülerini âbideleştiren iki zafer tâkına şahit oldu. Biri, İslâmî itikat esaslarıyla beraber iş ve amel kanunlarını istikametlendiren “dört geçitli”, diğeri, doğrudan doğruya imân ve itikat yönlerini perçinleyen “iki geçitli”; biri “iş ve amelde”, öbürü “imân ve itikatta” iki tâk…

İş ve amelde: Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri…

İmân ve itikatta: Maturidî ve Eş’arî yolları… (…)

“Metodoloji- usuliyet”, en eskileri ve temel müçtehid İmâm-Azam’dan gelen ve hepsine birden hâkim olan: Kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet ve kıyas… Kitap: Kur’ân… Sünnet: Allah Resulü’nün her sözü, her emri, her hareketi… İcmâ-ı ümmet: Ümmet’in, yâni ÜMMETLİK VASFINA EN LÂYIK VE EN ÜSTÜN DERECEDEKİ SAHABÎLER’in, üzerinde birleştikleri toplu hükümler… Kıyas: Bellibaşlı üstün vasıflardan din âlimlerinin NİSBET YOLU ile buluşları… Dereceler yukarıya doğru birbirinde erir ve nihâyet tek MUTLAK’ta toplanır: Allah’ın Kitabı ve yanıbaşında Peygamber’in Sünneti.”

c- Tasavvuf

İbda Mimarı’nın ana kaynaklarından biri tasavvuf… Tasavvuf İbda Külliyatı’nın ana maddesi. Şu itibarla ki, Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’dan küllî cümleler hâlinde aldığı tasavvufî ifadeleri açıyor, tabiri caizse varlık felsefesinin, yahut onun tabiriyle hikemiyatının temel rüknü haline getiriyor. Muhteşem bir sistem hâlinde sunuyor. Tasavvufun özü olan iç duyuş ve bu duyuşun neticesi harekete geçiş! İşte İbda keyfiyeti burada. İnsan İbda Külliyatı’ndaki varlıkla ilgili bölümleri anlama cehdine girdikten sonra sürekli işleyen bir atom reaktörü haline gelebilir! Bu derin düşüncenin kaynağı olarak tasavvuf, külliyatın her yanında mevcud. Bu yüzden tek tek açıp işaret etmeye girişmiyorum.

d- Mücerred Fikir

Üstad Necib Fazıl’ın bizzat kendisi Mirzabeyoğlu’ndaki mücerred fikir istidadını görüyor. Üstadın içini yakan dertlerden biri de bu memlekette mücerred fikir adına muhatab alınacak iki kişinin bile bulunmadığı idi. Üstad, ibdaî; yepyeni ve eşsiz düşünce sahibi takibçileri olsun isterdi. Kitablarında hep bunu görüyoruz. Nihayet Mirzabeyoğlu’nda buluyor bu cevheri.

İbda Külliyatı’nın temel eserlerinden olan “Kültür Davamız”ın bir bölümünü okumak istiyorum; şöyle diyor Üstad:

“40 senedir bu mayayı elde etmek için uğraştım, şimdi ise sendeki mücerret fikir istidadından şikayet ediyorum. Ben mücerretler adamı, bugüne kadar mücerret fikir istidatsızlığını tenkit ederken, ilk defa birinde mücerret fikir istidadını tenkit ediyorum. Bugüne kadar bunu Sezaî dahil, hiç kimse için söylemedim. Sen benim için yazıyorsun; anlamazlar. Öyle yüksekliklere çıkıyorsun ki, kanatların yanabilir! Sana en büyük methiye de bu, en büyük tenkit de…”

“Bu büyük iltifat ve tenkidin, niçin büyük iltifat ve tenkit olduğu” ayrı bir mesele diyor Mirzabeyoğlu.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta şu: Fikrin devri asla geçmez. Farkında olalım yahut olmayalım, hayatımız belli bir düşünce, nâkıs da olsa bir dünya görüşü tarafından yönetilmektedir. Niçin akşamları vaktimizin büyük bir kısmını televizyon karşısında geçiriyoruz? Niçin bu malı değil de şu malı alıyoruz? Neden sabah kalktıktan sonra gece uyuyana dek kendi benliğimize yabancı işler yapıyor ve doğru dürüst, anlamlı bir rüya görmekten bile mahrum kalıyoruz?

Zira biz pratik hayatımızda kendi dünya görüşümüzü yaşatamadığımız, ruhumuzdaki ateşi de çoktan söndürdüğümüz için hakiki bir “meskh” (çarpılma, bozulma, teşevvuh=yabancılaşma) hâdisesiyle karşı karşıyayız. Kitab-ı Kerîm’imizde bir âyet var: “Şimdi zelil maymunlar olun bakalım!” diye buyuruluyor. İçi kirlenmiş, hedefini kaybetmiş, Allah’ı hesaba katmamış ve belâyı haketmiş bir kavmin muhatab olduğu “kün” emrinin tecellisi de böyle işte!

Artık kendimizin hakikatte ne olduğunu ve ne olması gerektiğini bilmeyen acısız, tasasız -hâ, karın gurultularının farkında olabiliriz belki- maymunlar topluluğu olarak bu akışa kapılmışız. Oysa hakikatte kök, kaynak ve ışık olamayan Batının bile kendine has bir tenkid şuuru, dolayısıyla dünya görüşü var. Orada neyin yamuk gittiğini söyleyen fikir ustaları da var! Siz Batının sadece teknikte mi ilerlediğini sanıyorsunuz? Batı kendine has gelişim safhalarında Sokrat, Eflatun, Aristo, Augustin, St. Thomas, Dekart, Bruno, Bacon, Kant, Adam Smith, Hegel, Marks, Prudhon, Bergson, Russell gibi birbirine aykırı yönlerde ama, böylece birbirini tamamlayan ve bir düşünce tarihi kurulmasına yol açan filozoflara zemin hazırlamasa, bu filozofların ve aydınların bir kısmı kendi dönemlerinde ilmin hangi yönde, hangi mantıkla ilerlemesi gerektiğine karar vermese, onların fikirlerini ciddiye alan İngiltere, Fransa ve Almanya’nın rical-i mülkü siyasetlerini bu yönde tanzim etmeseydi bugünkü Batı medeniyetini bulabilir miydik karşımızda?

Almanların kendilerine has narsisizmini, mükemmeli yakalama isteğini, kaba romantizmini, eşya üzerinde hakimiyet kurmaya olan hırslarını, “üstün insan” (=Ubermenş) olma istek ve felsefelerini; bu uğurda, -belki de Hegel’i ve Niçe’yi doğru değerlendiremedikleri için- dünyayı ayağa kaldırmalarını neye bağlıyorsunuz? Sadece tekniğe, güce ve zenginlik-sömürüden pay kapma isteğine mi? Hayır, binlerce kez hayır! O gücün, o hakimiyetin altında romantik ilimperestler, filozoflar, filozof ilim adamları, onları takdir eden idareciler ve idarecilerle öyle veya böyle kenetlenen halk vardır. Kaldırın Kant’ı, yolunda gitmeyeni bulma ve tenkidçi yaklaşım gider! Vallahi bu tekniğe de yansır, bakarsınız Mercedesler Koç’un kağnıları gibi kişiliksiz ve kalitesiz çıkar karşınıza! Gerçi duyduğumuza göre o da artık kaliteli araba üretecekmiş, dünya ile aynı ânda. Ama otuz sene kazıktan sonra tabiî! Niçe’yi ve Hegel’i kaldırın, Alman insanının o kendine has gururunu ve üstün olma isteğini yok etmiş olursunuz.

Devlet devlet tüm Batı, kendi düşünüş tarzını ortaya koyan filozoflar, kendi yoğurt yiyiş tarzını gösteren ricâl-i mülk çıkardığı için maddeye hakim olmuştur. Tabiî kemmiyetin öne çıkmasıyla keyfiyet ve maneviyattan uzaklaşıldığı, eşyaya köle olunduğu da doğru. Bu yüzden Batı iflasta. Batının İslâm’dan çok şey aldığı, etkileşime girdiği hatta “onu taklid veya ona mukavemetle” kimlik bulduğu kesin bir gerçek. Batının varoluş diyalektiğinde mevcud unsurdur İslâm. Bunu biliyorum. Ama şunu da biliyorum ki, aldığı herşeyi kendi yamuk nizamına, kendi bakışına uyarlayan ve yerleştiren de Batı! Ve kişi muhatabındaki bilgiyi alıp kendine has bir hâle getirerek, kendine has ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıyorsa, muhatabın kalkıp da “sen bunu benden aldın, ben senden bilgiliyim, büyüğüm” demesi pek bir mânâ ifade etmez. Boş bir narsisizm olur.

Bugün bize düşen İbda Külliyatı’nın pek çok yerinde müteaddid defalar vurgulandığı gibi, “Batı tefekkürü ile İslâm tasavvufu arasında kanat açarak” kendi hikemiyatımızı kurmak, kurulmuş “orijinal” bir hikemiyat varsa -ki var, işte elimizde bulunuyor- icmâlen geçilmiş yerleri ibdaî yani orijinal bir tarzda tafsil etmektir.

Konumuzu toparlayalım: Necib Fazıl mücerred düşünceye parmak basıyor. Mirzabeyoğlu da bunu en uç noktasına kadar götürüyor…

e- Şiir İdrakı

Bu sözden, basmakalıp bir şekilde, “şiirin önemi” , “anlaşılır” oluşu gibi bir mânâ çıkarılmasın. Gerek Büyük Doğu gerekse İbda -ki birinciyi tamamlar, onun has evladı, mükemmili, orijinal şârihi ve tanzim edicisidir- çerçevesinde şiir, daha önce hiçbir şairin ve şiir üstünde kafa yoranın ulaşamadığı bir mânâya ulaşıyor. Şair; “gaibi kurcalayan çilingir”. Şair, normal insanın ömründe, ancak bir iki kez idrak edebildiği ve “hah!.. işte bunu arıyorum!” diye çığlık attığı derin mânâları polis gibi düzenli takib etmeyip, hırsız gibi arayan ve bulan kişi! Şair ve şiirle alâkalı bazı bölümleri “Şiir ve Sanat Hikemiyâtı”ndan okumak istiyorum size:

“Şair, göğsünü didikleyici Pelikan kuşuvâri, sanat üzerinde düşünen ve her ân ard arda sanatının kanunlarını heceleyen, sanatının zaman ve mekânını birbiriyle kaynaştıran ve takoz takoz iklimini kuran mânâ mimarı…” (…)

“«Şair»in, Yunancada «dehâ» ile aynı mânâya gelmesi, «dehâ»nın ise «öz, asıl, kaynak» mânâsına insan ruhunun beşiği [=mehd S.A] karşılığına denk düşmesi, tek vücudu milyonlarca hücre ile ifadelendirmek gibi bir yerde, onun ne kadar çok kişiliğin toplamı olduğunu ve misyonunu gösterir: Üstün mânâsıyla şair, görünmez şeffaf perdelerle birbirinden ayrılıkları içinde insan keyfiyetinin birleştiriciliğinde BİR, bir dünyada ayrı dünyaların hepsini birden kuşatıcı ve dünyaların eğilimlerini keşfeden kumaşın sahibi olarak, bir rüya gören, rüyasını yaşayan, gerçek mânâsıyla rüyayı hakikatin, hakikati ise rüyanın bir şubesi gözüyle yakın temas içinde ve «sır» birliğinde sezen, rüya tabircisidir… Ve, dilin imkânları çerçevesinde yeni bir dil yontucusu; sırrı kendi ve kendindeki bir dil alanının sahibi.” (…)

“Şiir, gaibden kıvılcım kapma işi, Allahı arama sanatı ve iç âlem düzeni peşindeki bir tertip gayesine bağlıdır”. (…)

“Şimdi de, (…) Fuzuli’nin şiir anlayışına bakalım:

«Şiir, kaynağı Allah’ın sanatında bulunan bir marifettir ve şairin İlâhî bir yardıma mazhar olmaksızın şiir söylemeye gücü yetmez. Bununla beraber şiir, Peygamberler için değil, dünya insanlarına mahsus bir sanattır; çünkü, biz gibi eksiklerin süsüdür… Tabiat rüzgârlarının önüne katılarak çocukluk denizinden idrak ve his âlemlerine ulaşan şair, şiir cennetlerine, yaradılışındaki istidattan izin alarak girer ve cennet güzellerini andıran güzeller karşısında önce gönül yakıcı şiirler söyler; hattâ bu söyleyişleriyle şöhret bile kazanır. Fakat bütün bu heves çağlarının şiirini, giderek ilim cevherleriyle süslemek ve bütünlemek lâzımdır; zirâ, ilimsiz şiir, temelsiz duvar gibi olur ve temelsiz duvar da son derece itibarsızdır. Şair, sanatında ilerledikçe, ilimsiz şiirden ruhsuz bir ceset gibi tiksinir… Bu sebeple, şairin gerçek şiirini söyleyecek seviyeye varması için, aklî ve naklî bütün bilgileri öğrenmesi icab eder. Şiiri ilimle birleştirerek ilmin ve sanatın yücelerine ulaşan şair, birde bakar ki, hakiki şiir yine aşk duygularını, fakat bu sefer olgun ve hakîm bir ruhun ürperişleri hâlinde terennüm eden şiirdir.»

“Şiir, kaynağı Allah’ın sanatında bulunan bir marifettir!..”

f- Samimiyet ve Cesaret

Mirzabeyoğlu’nun diğer, güya Büyük Doğucu(!) olanlardan farkı burada da ortaya çıkıyor. Üstad’ın has talebesi olmak vasfıyla onun cesaret ve samimiyeti, ayniyle mevcud Mirzabeyoğlu’nda. Onun hayatı ve pratiği malûm. Ayrıca bu samimiyet, cesaret ve amelden kaçmayış vasıflarını her kitabında da görüyoruz. Başyücelik Devleti baştan sona bu cesaretin müşahhas örneğidir. Kültür Davamız adlı eserin son kısmındaki Tebliğ ve Telkin bâbı çok veciz, ama etkileyici bir bahistir bu konuda.

Kısaca Necib Fazıl’dan nasıl etkilendiğini vurgulamaya çalıştık. Birkaç tanesine değinmekle yetindik.

Burada ise ikinci bir başlık olarak yukarıdaki ana kaynağın etkisiyle çalışmaya başlayan bir atom reaktörünün tamamen orijinal verimlerini ele alacak ve iki hususa dikkat çekeceğiz.

II- İBDA’DA ORİJİNAL VERİMLERE DAİR İKİ ÖRNEK

Necib Fazıl’ın Batıyı tanımanın gereği ile ilgili sözleri hepimizce malûm. Yine onun İslâm tasavvufuna verdiği önem de herkesin malûmu. İşte bu iki ana vazife doğrultusunda İbda Külliyatı’na baktığımızda dahiyâne bir bakış, sentezleyiş ve ateşleyiş görüyoruz.

İbda’nın yani Mirzabeyoğlu ve öğrencilerinin orijinal yönleri bu iki şeyle sınırlandırılamaz; sadece misal vermek bâbında bunları anlatacağız. Yoksa hareketin seyri, iktisada bakışları, ileriyi öngörme, takibçileri arasında -dışardan birinin tabiriyle- neredeyse telepatik bir anlaşma yolunun îcadı, başlı başına dev bir atılım alanı olan edebiyattaki yöntemleri, sinemaya bakışları vs. tüm bunları ne anlamaya ne de izah etmeye bu fakir tasvircinin gücü yetmez. Öyle kolay değil bu! Bu mektebin geçmişten geleceğe uzanan neredeyse ikiyüz kitablık “öz üretimi” olan bir kütübhanesi var, kendine ait bir “dili” var! Ve üretim devam ediyor. Üstelik harekette müşahhas olma ilkesinin zorunlu kıldığı bir eylem tarihi var! Karşınızda öyle kenar ülkelerden esen yellerle üç beş sene havalanan sonra eriyip giden bir grupçuk yok ki işiniz kolay olsun, bir iki şablonla hallediverin gitsin...

Adam çatır çatır sarılmış fikrine, tasavvufuna, tarihine, diline, kendi öz an’anesine ve bir yandan da tabiri caizse sekiz kollu hind tanrıçası gibi üretiyor, diriltiyor, yeniliyor! Neyi nerede kısa tariflerle halledeceksiniz ki bunlar hakkında! Adamın hala anlaşılamayan sır dolu kitabları bir yana; bir öğrencisi Dante’den giriyor, Şekspir’den çıkıyor; öbür öğrencisi ikiyüzü aşkın kaynaktan faydalanmakla beraber kendi sistemi doğrultusunda bir “teknolojiye bakış” yakalamak istiyor, bir diğeri iktisada el atmış, İslam fıkhında ve Batı iktisad tarihinde dokunmadığı kaynak eser yok! Dipnota ve kaynağa tapar resmî akademisyenlerin gözlerini yuvalarından fırlatacak bol kaynaklı ama savunduğu temel sisteme uygun incelemeler yayınlıyor! Öbürü kalkmış hukuk hikemiyâtının temel ilkeleri ne olmalı diye Eşbah ve Nazâir’deki kaidelerden Mecelle’ye, oradan Alman, İngiliz ve Fransız hukuk geleneğine uzanarak ama kökten asla sapmayarak bir kaideler külliyatı ve şerhi yapmak istiyor! Kuşkusuz öğrencilerin “öğreniyor olma” bakımından zaman zaman hataları olabilir ama öyle bir inat ve azim var ki eninde sonunda alanında en güzel “hareketi” yahut araştırmayı sunabilme cehdleri her zaman canlı!..

Bu adamlar, bu çocuklar resmen mecnun! Sistematik düşüncelerinin “Varlığa Bakış” ve “sürekli zuhûrun tecellîgâhı olmak” ilkelerine, bu ilkelerdeki sonsuz dinamizme bir pervâne gibi öyle yakalanmışlar ki; onları ha kütübhanelerin tozlu raflarında, ha sokaklarda, ha kalem başında daimî bir “uçuş” halinde görebilir ama yere bastığında da realitenin sert yüzüne ânında intibak eden ve avını kapıp götüren albatroslara benzetebilirsiniz!

Bunları tümden anlamak için ilmî ve rûhî sezgisi kuvvetli bir sürü sosyal ilim araştırmacısına ihtiyaç var! Bizim ne haddimize bu hareketi tümden anlamak…

Biz fikir-felsefe tarihini inceleyen ve sosyal hareketlerin mukadderatını merak eden bir mütecessis-meraklı adam olmak vasfıyla araştırdık ve olanca empati kabiliyetimizle anlayabildiklerimizden bir kısmını anlatmaya çalıştık burada… Şimdi devam edelim…

A- Batıyı Kavrama Cehdi

Bu konuya mücerred fikir bahsinde biraz değinmiştik. Külliyatın her yanında Batının cins kafalarına atıf var. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta şu: İbda fikir sisteminin genel bakışından ayrılmak ve bu bakışın gerektirdiği tenkid ve tekmil şurundan vazgeçmek yok.

Tenkid derken, ele alınan fikrin eksik yanlarını gösterme ve tutarlı yanlarını kabul edişi kastediyorum. Tekmil derken o eksik fikrin nasıl mükemmelleştirileceğine işaret edişi ve kendi sistemi için malzeme hâline getirişi kastediyorum.

Külliyat içinde Sartre’dan Marks’a, Hegel’den Bergson’a birçok dehanın görüşleri ele alınıyor ve değerlendirme yapılıyor. Burada hepsine tek tek değinmek hayli vaktimizi alacağı için, Hegel’in devletle ilgili görüşlerine ve İbda diyalektiği çerçevesinde bu görüşlerin değerlendirilişine işaret edeceğiz.

Hegel bilindiği gibi devleti ruhun mücessem örneği sayan filozof olma bakımdan önemli bir sima. Kuşkusuz kendisi de bir tür mistisizme varıyor. Ama onun mistisizminin eksik tarafları var, çünkü bu panteist bir mistisizm. Tabiî daha sonra komünistlerin Hegel’i alıp kendilerine malzeme yapmaları daha da enteresan bir durum. Yani Marks’ın ve Engels’in Hegel gibi muhteşem bir dehayı kullanması acaba Hegel’in sistemindeki bazı eksiklerden dolayı mıdır, yoksa öbürlerinin konuya enstrümantalistçe yaklaşmalarından dolayı mıdır? Onu tartışmayacağım. Önce Hegel’in devletle alâkalı görüşünü özetleyen kısma bakacağız, daha sonra bunun değerlendirmesine bakacağız.

Biliyorum, Salih Mirzabeyoğlu’nun dehasını ve sentezleyiş kabiliyetini anlamayanlar onun kullandığı “Geist” kavramına takılacaklar. “Hegel’e ait bir kavramı kullanıyormuş, yeni anladım” diyen bir kıskanca rastladım ben. Oysa Mirzabeyoğlu’nun bu kelimeye yüklediği yeni anlamı görmezden gelmektir bu. Apaçık hasedçinin ithamıdır bu. Zira Mirzabeyoğlu, İbn Arabî’nin “Küllî Malum” “Kader”,”ilim”, “sır”, “eser”, “müessir” gibi temel mefhumlarından istifâde ederek yeni bir mânâ ve fonksiyon yüklüyor “Geist” mefhumuna. Zaten Mirzabeyoğlu’nun bu yönünü anlamayanlar, kitablarında sürekle yeni libaslara bürünen ve dirilen kelimeler karşısında önce “zihni iltibaslar”a sonra da “kalbî lübs’e” düşmeye mahkum olurlar.

Kaldı ki Hegel’in geist mefhumunu doğru anlamak için Schelling’e, Goethe’ye vesaire uzanmak lâzım… Onları ve Alman düşüncesinin mistisizmini ve idealizmini derinden kavramak için nerelerden etkilenildiğine bakmak lâzım; bir yandan İlk Çağ’a uzanırken öbür yandan Rönesans ve Aydınlanma’ya bakmak lazım… O zaman karşınıza çıkanlar arasında Hâfız, Mevlânâ, Attar gibileri de bulunacaktır. Ha, diyeceksiniz ki Geist mefhumunun siyaset ve devletle ilgili anlamında ilham kaynağı ne ki? O zaman karşınıza Roma İmparatorluğu ve Hegel dönemindeki Alman Yurdu ile Osmanlı da gelebilmeli. Tüm bu söylediklerim ne Alman dehasını ve sentezleyiş kabiliyetini küçümsemek için ne de kuru mazi propagandası için… Diyeceğim o ki “malzeme alış” her sistemde her filozofta varolan bir husustur; önemli olan onu nereye yerleştirdiğin, ona hangi rengi verdiğin, neyle sentezlediğindir. Yani onunla ne yaptığındır. Her neyse…

Büyük mütefekkirler ve büyük liderler yeni hareket tarzları ve yeni mefhumlar üretirler, tedavülde olan mefhumların tozlarını siler, anlamını yeniler, içlerini hareket ve “can”la doldururlar. O zaman çağ değişir; zamanın sahibi olarak tasarruf ederler çünkü! İşte piyasada “paradigma”, “bilimsel devrim”, “epistemolojik kopma” gibi kavramların kemâli de bizim anlattığımız şeydir. Yoksa “çağdaşlık”, “zamana ayak uydurma” gibi içi boş kavramları gevelemekle maksud olan anlatımı gerçekleştiremezsiniz. Zira “çağdaşlık” vb ifadeler o dönemin sahibi olan sistemin, kendi mevziini, mevkıfını, statükosunu korumak için takibçilerinin ağızlarına verdiği elma şekerleridir. Olayların künhüne vâkıf ve derin düşünme melekesine sahib olan ferd bilir ki yukardaki mefhumları fazla gevelemek, statükoculuğun, acziyetin, korkunun, endişenin ve alıklığın alâmetidir…

Şimdi Mirzabeyoğlu’nun Hegel’le ilgili değerlendirmesine geçelim, Kültür Davamız adlı eserinden okuyorum:

“Hegel, Devletin kuruluşu ile ilgili olarak ileri sürülen ve kendisi tarafından sürekli bir toplum meydana getirmesi imkânsız sayılan “sosyal sözleşme” görüşüne karşı gelmiş ve bunu “safsata” diye adlandırmıştır.” (…)

“Filozofa göre, varlığını koruyabildiği sürece her toplumun esas amacı ve özelliği, kuvvetin ve haksızlığın hüküm sürmesinden ibaret yaşama tarzından kurtularak bir Devlet hâlini almaktan, kendisini bir Devlet şeklinde organize etmekten ve bir Devlet olarak varlığını devam ettirmekten ibarettir. Filozof, her toplumda bu şuurun bulunduğuna ve bu şuurun gelişmesiyle birlikte toplumların birer millet hâlini aldıklarına ve devlet şeklinde organize edildikleri takdirde kendilerine mahsus bir tarihe sahip olabileceklerine değinmiştir.” (…)

“Kısaca Hegel, ahlâkîliğin ancak toplum içinde gerçekleşebileceğini mümkün görerek mutlak ahlâkîliğin “halk içinde ve halk için yaşama”dan ibaret bulunduğuna değinmiş ve Devletin niteliği ile ilgili olarak onu, “ahlâkîliğin son şekli” diye karşılamıştır. “Objektif-afâkî” düşüncenin en yüksek derecesi, aklın en müsbet tezahürü, en büyük aklîlik…”

Burada şu çok önemli; Hegel objektif idealizmin gereği olarak devlete büyük bir mânâ veriyor. Devlet onun nezdinde “tin”in yani “ruh”un tarihteki mücessem hâli. Bir tür panteizm bu. Ve halk âlemi; bu âlemdeki oluş ve kudret, “Tanrı”nın yani âlemşumul aklın tâ kendisi, yani “zâtı” oluyor Hegel’de.

Oysa Mirzabeyoğlu “Hikemiyat”ta uzun uzadıya anlatıyor, ben özetlemeye çalışacağım; “İslâm hikemiyatında bu âlem Hakkın yani Zât-ı İlâhî’nin tâ kendisi değildir. Tecelliyatıdır. Dolayısıyla mümin nezdinde de çok önemli bir yer işgal eden devlet fikrinde esas ölçü Hakka bakıştır.”

İşte öyle muhteşem bir cevab ki, inanın bunu şerhetmeye kalksam varlık, tecellî, ruh, büyük âlem, küçük âlem, adalet, siyaset, ebulvakt, ibnülvakt, tedbîrat gibi onlarca anahtar kavramı konuşturacağım beşyüz sayfalık bir eser çıkar ortaya…

B- Aktif Bir Varlık Hikemiyatı

İbn Arabî Mektebini ihyâ ediş… İbda Külliyatı’nın kalbi varlık meselesidir. Mirzabeyoğlu’nun ve takibçilerinin varlığa bakışı son derece dinamik. Mirzabeyoğlu varlık bahsi çerçevesinde gerek anlayıp iktibas ettiği gerekse orijinal icadı, ibdaı ve terkibi ile, düşünen insanı hayran bırakan dinamik bir varlık anlayışı sunuyor. Onun varlıkla ilgili kelimelerine geçmeden önce bazı hususlara değinmek istiyorum.

GİRİŞ: BAZI AKTÜEL KONULARA TEMASLAR

İbn Arabî, ne zâhiri ihmal eden ne de bâtını yanlış tevil eden biriydi. Onun dilindeki bazı zor mânâlar daha sonraki dönemlerde defalarca şerhedilmiştir. Pek çok tenkidi yapıldı. Savunucuları da kalabalıktır… Suyûtî’den Sübkî’ye zâhir ilimlerde de derinleşen ulemânın en meşhurları, Şâ’râni’den İmam-ı Rabbâni’ye tasavvuf denizinin en yetkin kaptanları onu savunmuş ve gerektiği gibi kritiğini yapmıştır. İmam-ı Rabbâni’de bu kritik zirveye çıkıyor. Konu tam benim konum ama yeri olmadığı için uzatmayacağım. İbn Arabî’nin, inancın ve hukukun temel formlarını korumadaki hassasiyetini merak edenler onun hayatına baksınlar:

“Zulmü önle! Senin devletinde yavaş yavaş söz sahibi olmaya çalışan ve ilerde sesini kısma istidadı gösterecek gayri müslimleri şımartma. Onlar ki Hakkı örttüler. Ona şirk koştular. Mazlumu koru, haklarını gözet!” Bu sözler, onun doğrudan bir siyaset adamına söylediği sözlerdir; dönemin Anadolu Selçuklu Sultanı’na…

Dostu düşmanı her tarihçi, onun hiçbir namazını ihmal etmediğini, mütevazi olduğunu, hakkı söylemekten çekinmediğini ve Şeriatı tam mânâsıyla yaşamaya çalıştığını söylüyor. Dolayısıyla konuyu bilmeyen birinin paldır küldür İbn Arabî şöyleydi böyleydi demesi ne kadar yanlışsa, onun zâhiri ihmal ettiğini, zâhirden tamamen kopuk, dolayısiyle de sapık bir bâtınîliği savunduğunu söyleyen de yanlıştadır.

Bu derin mevzû öyle bir mesele ki, insan öz olarak kabul ettiğini çok öne çıkarıyor ve kabuğu korumuyorsa özün yok olması mukadder hale geliyor. Öze önem vermiyor, “ben tamamen zâhiri yapmak istiyorum” diyor ve özle ilgili tefsirleri, yorumları kabul etmekten kaçıyorsa, insanın insan oluşunu inkâr ediyor ve şekle saplanıyor… Oysa İnsan günlük dille asla tarif edilemeyecek yanları da bulunan, temelde ruh yönü kuvvetli varlık! Tarif adına “dir”li “tır”lı ortaya koyduğunuz her kayıd onun sonsuzla, zabtedilemezle bağlantılı yönünü incitiyor…

Bir insanın Allah’a inanış tarzını, o insanın içindeki yüksek hisleri tamamen aklî melekelerle, Aristo mantığıyla, birkaç tane kaideyle ortaya koyup, sen bunu yapacaksın, bunun dışına çıkamazsın demek ne mümkün?..

Bugün İslâm dünyasında pek çok tecdid hareketi var. İçlerinde zeki adamlar var bunların. Ama özellikle Mağrib düşüncesini temsil eden bazılarında şunu görüyoruz: İslâmî ilimler de (ki buna beyânî diyor; kısaca Kur’an-ı Kerim’dir, onun tefsiridir, fıkıhdır, kelâmdır) dahil tüm ilimleri doğru anlamak istiyorsak İbn Rüşd’ün kaldığı yerden devam etmeliymişiz. Yani İbn Rüşd’ün bu ilimleri incelerken getirdiği yorum neyse, onun aklı ve Aristo mantığını esas alışı neyse biz de böyle yapmalıydık, onun kaldığı yerden devam etmeliydik (diyor). Vardığı son nokta ise azgın bir “tarihselcilik”… Bir yandan laikliğin âlâsı anlamına gelen bir rasyonalizmi savunuyor, öbür yandan -kimbilir asıl niyeti halk nezdinde anlaşılmasın- diye laikliğin İslam toplumunda yeri olmayacağını söylüyor…

Kuşkusuz İbn Rüşd Batıya pek çok şey vermiş biri. Bunu reddetmek yok. Ama yazarın ifadesi şu: İslâmî ilimleri anlatırken Peygamber’i, Kur’an-ı Kerim’i, hadisi anlatırken irfanı [=tasavvufu, ilhâmı, kalble ilgili her şeyi] tamamen yok etmeliyiz. Adamın mantığı şu: İrfan kapısını açtın mı araya her şey girer, eski kültürlerin gnostik rengi ve bilgisi içeri sızar… Sanırsın ki adam “selefî”! Ne selefîsi! Bu adam eski marksist koyu bir Arab milliyetçisi, hattâ kendi dostlarının bile tahammül edemediği bir bölgeci Şovenist [=Mağribçi]. Herifin ne sen ben gibi doğrudan İslam kaynaklı bir derdi var, ne de tamamen orijinal bir felsefî tecdid modeli! Ama kafasını güzel çalıştırdığı yerler de yok değil… Onları da menfur emelleri için kullanıyor.

Ona göre her türlü ruhî sezgiyi reddetmeli! Ama bundan tamamen vazgeçmemiş olacak ki “aklî sezgi”den bahsedip duruyor. Adam düşünmüyor ki Ruh kocaman bir bütündür, akıl ise bu büyük bütünün bir fakültesidir ki onunla bazı şeyleri anlarız ama herşeyi onunla halledebileceğimizi savunmak apaçık eblehliktir.

Eğer bu yoldan gidilirse “halk âlemindeki ardarda geliş” vakıasına takılır akıl ve asla ileri gidemez. Dolayısıyla peygamber sadece sebeblerin doğurduğu bir siyasî lider, şeriatın temel ilkeleri bile zaman değiştikçe tadil edilmesi gereken bir “tarihsel olgu” hâline gelir.

O halde? Zulmüyle, faiz müessesesiyle ve daha bilmem nesiyle yürüyen dünya sistemine karşı gelmek diye bir fikir kalmayacaktır kişide! Yani yaşanılan dönem normal, tabiî, hattâ “olması gereken” gibi karşılanacaktır. Dolayısıyla sistemin kökten değişmesini isteyen hareketlere irrasyonellik, “sünnetullahı(!) bilmezlik” gibi suçlamalar yöneltilecektir. Zaten “emânet”i yüklenebilme ve hakkını verme doğrultusunda değişimi inatla isteyen tüm hareketler -kabul etsinler yahut etmesinler- bir tür mistisizme inanmamışlar mıdır? Zira henüz olmayan bir şeyi zuhur ettirme sancısı değil midir bu? Ha sosyalist olun ha müslüman; telaffuz etseniz de etmeseniz de bu yakıcı “aşk” olmadan neyi değiştireceksiniz, hangi ateşe elinizi sokacaksınız?

Öyleyse? Öyleyse; mekânda İslâm Dünyası ruhun çağlayan gibi coşmasını sağlayacak tüm sûfî, ruhî akımlara sed çekmeli, kokmaz bulaşmaz bir “kültürel doku olarak tasavvuf” korunmalıdır(!). Ve Peygamberimizin duyuşu, emredişi, vahyi açıklayışı başlı başına “kalbe inen ilâhî bir uyarı, titreyiş ve derin bir hikmet” içermekteyken; kalbi ateşleyen her çağrıya “irrasyonellik, mitolojik geleneksel dincilik” damgasını vuracaktır, o Mağriblinin arkasından giden ahmak reformist! Adama göre Peygamberin çıkışı bile rasyonalist bir devrim ya! Bunları hesaba çekmeye kalktığında hemen üç beş hurafeyi örnek gösterir, onları bahane edip kendi kafalarındaki kokmaz bulaşmaz, zalimlerle iyi geçinen ucûbe bir İslam anlayışını yutturmaya çalışırlar millete!

Bu lafları hariçten gazel okuyan biri gibi ağzıma doladığımı sanmayın! Değil Türkiye’dekileri, Türkiye dışındaki üstadlarını tanırım ben! Fıkıhta azgın reformistlerin -ki orta şeker reformist tayfa bunlardan teberrî eder oldu ya, varacakları nokta onlar gibi olmak ise de- Abdullah Ahmed Naim adlı Afrikalı bir bozguncuya özendiklerini, bu bozguncunun ise Ford Vakfından aldığı destekle ne dolaplar çevirdiğini bilmiyoruz sanmasınlar!

Felsefe ve tarihî mirası yorumlama adına Arab dünyasından kimlere özendiklerini ise inanın bizim kadar bilen azdır Türkiye’de! Tâ ne zamandan beri bu yeni yetme komünist, marksist, ırkçı ve güya plüralist Arab tayfasını okuyup ilhâm alan yerli İslamcı(!) şakirdlerin ipliğini pazara çıkarmak istiyorduk da değmez, reklamını etmeyelim diye vazgeçiyorduk… Ama bunların azdığını görürsek meydanın boş olmadığını gösteririz elbet!

Bu ne başıbozukluk bu ne midesizliktir anlamıyorum! Bir yandan yıllarca İranîleri oku, öbür yandan İbn Teymiyye’yi göklere çıkart, sonra “şeriat meriat hepsi hikaye, ânı yaşa, yat kalk zirzopluğa şükret”, meâlinde “söylemler” geliştiren yazarların avukatlığını yap! Ne kolay bir ihanet bu! Yılların birikimini ne çabuk satıveriştir bu… Demek ki böyle bir dertleri zaten yokmuş.

Bu kadar kıvırdıktan sonra sana başörtü avukatlığını yapmak bile yakışmaz! Sana demezler mi “Saçmalama! Sen de son eserlerinle bizim yıllardan beri savunduğumuz çizgiye geldin! Otur oturduğun yerde, figüranlığını bil!”

Konumuza dönelim…

Evet yanlış duymadınız, bizim “İslamcı” yaftalı sefil yazarlarımız kendilerine öylesine güvensizdirler ki tamamen ırkçı bir adamı bile İslamcı deyu pohpohlayarak pazarlarlar! (Gerçi son araştırmalarda “İslamcılığın” bir akım olarak nasıl doğduğu, savunucuları arasında ne enteresan tiplerin bulunduğuna dair epey geniş malûmât var…) Bu Arab yazarlardan az buçuk kafası çalışan ama melaneti hiç de eksik olmayan birini “adam ne diyorsa öyle bilinsin, doğru sözleri dosdoğru, yamuk ifadeleri de olanca hezeyanıyla gün ışığına çıksın” diye çevirdim; yukarda irfan vs. bazı konularla ilgili bakışını eleştirdiğim de odur. Tercümeye ilk başladığm zamanlarda adamın yamuk yanlarını az çok duymak ve bilmekle beraber doğru sözlerinin de epey fazla olacağını düşünüyordum. Tercüme esnasında rastladığım kavmiyetçi ifadeleri, Marksist bir “söylem”in tüm unsurlarını taşıyan cümlelerini olduğu gibi tercüme ettim… Ortaya bizim Niyazi Berkes tipi aydınların hoşlanacağı bir kitab çıktı. Ama inanın çevirdiğim adama öteden beri hayran olanlar gelip itiraz ettiler; “efendim, İslamî kitle bu adamı yanlış anlar, şu Türklere müstebit diyen kısmı çıkarsaydınız, yeni Arabça’da ulus, kavim anlamına gelen ümmet kelimesini yıllardan beri Beyazsaray işi tercüme ekolünde uygulanageldiği üzre İslam Ümmeti diye çevirseydiniz daha iyi olurdu” diye. [Editörün itiraz etmediğini, olduğu gibi basmaya razı hattâ taraftar olduğunu, onun da bazı hususlarda benim kanaatlerimi taşıdığını belirtmeliyim] Burada Arabları kötülemek gibi bir kasdım olmadığını beni tanıyanlar iyi bilir… İçlerinde zekası, bilgisi, ve renkli üslubuyla çevrilmeyi, tanınmayı hakeden onlarca yazar var… Kızgınlığım bizdeki midesizlere! Haydi sosyalistsindir, ne bileyim pozitivistsindir; sistemine uygun olduğu için o adamın reklamını yaparsın; tercümeleri de azıcık uyarlarsın Türkiye ortamına… Adamı tanıyorsundur yani.

Ama İslamcılık adına savunma o adamı; onun sistemi başka, hayat tarzı başka! Onu iyi tanıyorsan olduğu gibi anlat.

Ve gücün yetiyorsa oraya buraya tembel tembel atıflar yapacağına git çilesini çeke çeke kur kendi sistemini, bir yerde arıza çıktı mı düzelt!

Şimdi gelelim dinin özüne saldırarak reform yaptığını sananlara.

Behey ahmak! Yoketmeye çalıştığın şeyler neredeyse İslamın, hattâ “Din” denen şeyin özüdür; kendini, öz varlığını bitiriyorsun ona buna yaranma uğrunda! Ve üç gün sonra nereye tevcih edileceğini bilmediğin “konjonktürel şartlar” putuna teslim oluyorsun! Kaldı ki o taptığın şartların tarih boyunca değişmesine vesile olanlar senin gibi kuyrukçular değil, hayr veya şer kutbundaki dîvânelerdir! İnanmıyorsan tarihteki içtimâî ve ilmî depremlere bak!

Ha, burada bazı akl-ı evveller aklı tamamen bir kenara attığımızı sanmamalı! Akıl yerini bilsin, sınırını tanısın! Bir ucuyla sonsuzluğa kanat açan insan benliği, “daima bir kayıtla rahatlayabilen” aklı tek rehber edinirse varacağı nokta tek kelimeyle sapkınlıktır her alanda; zaman zaman anladığını sandığı bazı hadiselerde son noktayı koyacak; kendine ve tabiata zulmedecektir!

Oysa ben kesin olarak inanırım ki aklım bana sadece manevra alanı açar âlet olur; özbenliğimin seyrini, asıl rotasını ise künhüne asla vakıf olamadığım bir kaynak çizer. Benliğimin birbirine zıd binlerce yüzü ve noktası bu kaynakla ne kadar uyuşabiliyorsa o kadar hür ve umman hissederim kendimi! Buradaki hürriyet günlük dilde kullanılandan farklıdır, “esrimek” kelimesi ancak gölgedir kasdettiğim şeye! Aklın rota çizdiğini sananlardan iseniz aldanıyorsunuz! Nice yıllar ben de sâde akılda aradım çareyi; Kâdı Abdülcebbar’ın Muğnî’sini devirdim, İbn Rüşd’ü yuttum, “akıl tek rehber” diyenlerin İranlısından sözde Selefîsine çoğunu okudum; çağdaşından kadîmine Arabçasından okudum, metinler okuttum! Nereye dayandım? Çöküş, teslimiyetçilik, müsteşrıkların sunduğu samanaltından irtidad ve gâvurlaşmanın sınırı!

Ama Allah biliyor ya, içimde babamın bir zamanlar sunduğu tasavvuf demeti, hocamın okuttuğu mis gibi Maturidiye akaidi [=Nesefî metni ve Emâlî manzumesi ] ve Fetih Sûresi tefsirinin belli belirsiz bir ışığı parlarmış daim…Ve nihayet ân gelip “Temel Meseleler” yani “Kültür Dâvâmız” adlı eseri okuyuşum! Elektriğe tutulmuşçasına sarsıyor düşünen insanı! Bu kitaba felsefî gözle bakarsanız ancak Hegel ve Bergson gibi sistem kuran bir dahiyle mukayese edebilirsiniz. Tasavvuf penceresinden bakarsanız Gazâlî’nin Munkız’ı, İbn Arabî’nin Fusûs’u ve İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât’ı mis gibi kokar bu kitabta, yepyeni Sâlihî bir libasla! Ama yüreği yangın yeri olanlar anlar onu! Felsefe “tarihçisi” vasıflı içi göçmüş kuru proflar her zaman nasibsizdir, zaman zaman vicdanları resmî “söylem”lerine muhâlif şiirler döktürse de! Ve kıskançlar da okumaz; okusa da derdiyle yanamaz bu kitabın…

Her neyse biz dönelim tasavvuf, irfan ve kalb meselesine…

Ruhunda, müceddidini ve mehdîsini öldürmüş bir müslüman bu denî medeniyeti ve çağı nasıl değiştirecek ki? Gecenin ayazında kendi ateşini kendi söndüren bir teslimiyetçiden daha ahmak kim olabilir?

Sen tamamen insanın iç duyuşu anlamına gelecek bir irfanı atarsan, din duygusu güme gidecektir! Çünkü din duygusuna getirilen en kaliteli ateistin eleştirisi, insanın iç duyuşuyla Allah’ı asla bilemeyeceği tarzındadır. O ateiste göre Tanrı gibi bir kaynak zaten yok. Sen gidiyorsun İslâm kültüründeki iç duyuşla alâkalı en büyük, en önemli verileri atıyorsun! Amacın şu; “Ben aklın egemen olduğu bir medeniyet kuracağım.” Aklın kendi sınırları içerisinde en güzel verimleri çıkaracağı konusunda hiçbir şübhem yok. Ama onun sınırı var. İnsan savaşa gidişinde, slogan atışında, bir arkadaşını korumak için kendini fedâ edişinde söyler misin aklın payı nedir?.. Yani din duygusunun özü, o büyük aşk, o büyük cesaret!

Eğer biz herşeyin kriterini akıl kabul edersek sonuçta kendimizi fedâ edebileceğimiz, atılım yapabileceğimiz, cesaretle herhangi birşeye karşı koyabileceğimiz, çok büyük bir kalabalık karşısında dahi tek başına ben varım diyebileceğimiz o kendi muazzam kaynağımızı yok etmiş oluruz. Dolayısıyla “irfanî düşüncenin dinî ilimleri anlamada asla kriter olmaması bilakis tamamen yokedilmesi gerektiği” iddiası çok tehlikeli ve çok dikkat edilmesi gereken bir nokta!

İkinci konu da şu; bu Mağribli diyor ki, irfanî düşünce, yani sezgiler, ilhamlar ve benzeri şeyler insanı “bilimsel” düşünceden uzaklaştırıyor, aklı eziyor, toplumu köleleştiriyor, yok ediyor.

Hayır! Batıyı tek kriter sayanlar gibi düşünüyorsanız Rönesansına bakın, Bruno’ya bakın, Newton’a bakın… Bu insanlar kendi dönemleri için irfan ve simya sayılacak şeylerle meşgul oldular. Bakın Bruno’ya. adam handiyse uçuyor; onun kurduğu “âlemler teorisi” ve bu teori uğrunda canını fedâ edişine bakın. Ve orijinal, müthiş, acayib(!) aklî düşüncelerin dahi yine kendilerine has çok özel bir sezişle meydana geldiğini görün! Mendel’in meşhur element cetvelinin nasıl meydana geldiğini biliyoruz. Yine bizim dünyamızda, Mevlânâ’nın atom ve benzeri konularla ilgili teşbihleri…

Adam İbn Sina’nın bakışına bile “irfanî ögeler” ihtihtivâ ettiği için karşı çıkıyor. “İbn Sina, İslâm dünyasında birçok konuda bilimle alakalı verimler sundu ama diğer taraftan irfanî düşünceyi hâkim kılmakla İslâm dünyasının önünü kesti” diyor. Hayır!.. Sen zamanında çalışmamışsın, gerekeni yapmamışsın, ne maddeye ne mânâya hakkını vermemişsin İbn Sina ne yapsın, Gazalî ne yapsın?

Yine müsteşrıkların Arablara yutturduğu başka bir safsata olarak, efendim İslâmî ilimler şu asırda [=Arabların sahneden çekildiği sıralarda] gerilemeye başladı; şöyle oldu, böyle oldu… İnanç ve hukuk alanıyla ilgili ilimler ve bilgilerin diğerlerine benzemediği malumdur; sapla samanı birbirine karıştırmamak lazım…

Kavganın esası şu ki; iktidar senden çıkmış, başka milletlere geçmişse, iktidarı başka milletler elde tutuyorsa, sen bunu gör Arab kardeşim! İktidara sahip çıkmak için gerekli işleri yaparak siyasetin mantığını kavrayıp devlet olsaydın bu zaafınla seni sömürenlere kanmaz; İslâmî, aklî vb. ilimlerin Arablar sahneden çekilir çekilmez gerilediğini o kadar rahat savunmazdın. Niye müsteşrıkların oyununa geliyorsun?.. Aynı yöntem, aynı bakış açısı bugün Türkiye’deki ilâhiyatlarda pek çok hocada da var. Onlar kim mi? Onlar oryantalist tesir altındaki Arab Nahdacıların şakirdliğini yaparak tecdide kalkan, kendi tarihine ve milletine at gözlüğüyle bakan müceddid döküntüleridir. Yani kendimizi kendimize ait kaynaklardan değil, başkalarının söylediği şekilde anlıyoruz. Zira kendimizi doğru anlayabileceğimize ve ayağa kalkabileceğimiz dair öz güven yok!

Bu ne büyük dangalaklıktır ki “Osmanlı ve bilumum müslüman Türklerin hukuk alanında büyük eserler veremedikleri, orijinal çabalara girmedikleri” yalanı Kavmiyetçi Arab muslihlerin(!) şakirdi olan bazı içtihadçı Türk ilahiyatçıları tarafından savunulmaktadır ve o tipleri nihayet bu yanlıştan döndüren de insaflı bir Arab akademisyen oluyor şöyle diyerek: “Biz de önce Kevâkibîleri, Reşid Rıza ve tayfasını okuyarak Osmanlıyı müstebid, bidatçı, küt kafa, fıkıhtan; ince mesailden anlamaz bildik; resmî ulusçu söylemde bu vardı, sonra araştırdık; bir yandan Maveraünnehir ulemasının fıkıh geleneği, öbür yandan en sıkı tecdidçi yazarların dahi kıskanarak seyrettiği Mecelle Hareketi’ni inceledik… Fıkıh öldü, bidat kol geziyor, taassub dizboyu denilen bir ülkede bu denli muhteşem bir hukuk hamlesinin zuhur etmiş olması bizi derinden sarstı. Artık arkadaş grubumuzla Osmanlı Hukuk Tarihini araştırıyoruz Osmanlıca kaynaklardan. Ama anlamadığımız husus şu ki böyle deha çapında bir çalışmayı niye kendinize çıkış ve kök kabul etmezsiniz? Hatta resmî hukuk tarihinizde, sıradan bir hukuk tarihçisinin dahi görebileceği bir kopukluk var.”

Şunu da söyleyeyim; insaflı samîmî Arabın eleştirdiği Kevâkibî ve Reşid Rızâ gibi artık modası geçmiş paçavra tipler birileri tarafından hâlâ övülmekte bu garib memlekette…

Konuyu toparlayalım; tekrar İbn Arabî’ye gelelim:

İbn Arabî’nin inancın ve hukukun temel formlarını koruduğuna işaret etmiştim… İşte böyle bir velînin hayata ve kainata bakışı gerek Selçuklular gerekse Beylikler döneminde, hatta Osmanlının izdihar asırlarında fikren yüksek tabakanın ana meşgalesi olmuştur. Bunu bilmeliyiz.

Türkiye tarihinde çok ciddi bir nazarî tasavvuf ve İbn Arabî geleneği vardır. Bu geleneğin bu topraklardaki ilk dahi yorumcularından biri Davûd-i Kayserî’dir. Bu adam iyi bir fakih, iyi bir müderristir. Aynı zamanda tasavvufî ilimlerde ve tabiî ilimlerde ummandır. Orhan Gazi 1336’da ilk Osmanlı Yüksek Okuluna onu tayin etmiştir. Onun zâhirî ilimlerle tasavvufu mükemmel bir şekilde birleştirdiğinden bahseder müellifler. Evet… Hangimiz bu dehânın atom ve enerji teorisinden haberdarız? Hangimiz onun suya verdiği mânâdan haberdarız? Hangimiz onun “Nihayetü’l-Beyan Fî Dirâyeti’z-Zeman” adlı eserinde işlediği zaman ve varlık anlayışından haberdarız… Hiç birimiz… Yahut konuyla meşguliyeti olan belki birkaç kişi… Ona göre fizikî zaman, matematikî zaman ve mevcutlar arasındaki ilişkinin ölçümü gibi konuları hangi babayiğit merak etti, kütübhanelerin tozlu raflarında araştırma yaptı?

O bu konudaki görüşleriyle Batı’da Aristo’yu ve İslâm dünyasında Ebul-Berekât Bağdadî’yi aşıyor, onları eleştiriyor. Bağdadî baba filozoflardandır, eline su dökemez herkes… Bu Kayserili bilginin tesirleri öyle geniş ki, Acem ülkesinin cins zekası olan Molla Sadra, Arabların ansiklopedist sufi yazarı Abdülgani Nâbulûsî ve Cezayir direnişinin kahramanı Emir Abdülkadir onun tesiriyle eser vermiş müelliflerden birkaçı…

İşte muhteşem bir devlet kurulurken onun bağrında böyle muhteşem zekalar vardı.

Ben Osmanlı’nın büyüklüğünü görüp de, “Bu devlet sadece savaş devletidir” diyen ahmakların hamakatine hep şaşıyorum. Osmanlı zamanındaki ticarî canlılık, hukuktaki kalite, dahice siyaset ve medreselerin demin andığımız büyük müderrisleri olmasa bu kadar büyür müydü bu devlet sanıyorsunuz?.. Evet, her yüce ve tesiri büyük olayın hazırlayıcı mübeşşirleri olduğu gibi Osmanlı’nın da mübeşşirleri, müjdecileri vardı.

Konu İbda Külliyatı’ydı. Biz bu Külliyat’da yazarın ruhî atalarından yeterince nasibdar olduğunu görüyoruz. Bu Külliyat diğer yönleri ve rolleriyle birlikte bu topraklarda söndürülen bir geleneği de yenileyerek diriltiyor. Gerek “Kültür Davamız” adlı şahesere, gerekse “Hakikat-i Ferdiyye” adlı âbideye bu gözle bakmalıyız.

Ben konumum, meraklı olduğum saha ve gezdiğim yerler yani kütübhaneler gereği pek çok arayıcıyla, hakikat arayıcısıyla karşılaşıyorum. Onlarla sohbetimizde zaman zaman kültürel mirasın yenilenerek ihyası gibi mevzuları konuşuyoruz. Sonra bu topraklarda yaşayan insan, bunun kültürü neydi ve nasıl yenilenmelidir soruları gündeme geliyor. Karşımdakiler tarihlerinden öyle habersiz, kendi kültürel miraslarından öyle uzak cevablar veriyorlar ki! İrfanî konularda derinlik gereklidir diyoruz meselâ. Karşımdaki de bunu kabul ediyor. “Bu konu işlenmeli” diyor. Ama Yunus’dan, İbn Arabî’den önce İranlı yazarlara atıf yapıyor. Açık konuşayım, tasavvufu aslî mecraına oturtan, üzerinde yazı yazılabilir hâle getiren ve kriterleri belirledikten sonra bu sahada tutarlı bir şekilde imâl-i fikir eyleyen ilk müellifler sünnîlerdendir! Bu bilinmeli bir kere. Yine sünnîler arasında Gazâlî gibi dev şahsiyetler İslâm İrfanını bir deniz haline getirmişlerdir. Biz eğer kaynaktan, tarihimizden, kültürümüzden bahsediyorsak işin doğrusunu bilelim… Karşımdakilerin bazıları ise tam bir zâhirî ilim âşığı… Tamam, olabilir, mümkün… Ama adamlar, “yenileniş”, “kültürel mirastan neyi anlayacağız?” gibi konular gündeme geldiğinde bilmem hangi Suudlu’nun veya Mısırlı’nın yazdığı meseleyi, risaleyi kitab diye önüme getiriyorlar. Sen kendi öz geçmişinde bu konuların işlenmediğini mi sanıyorsun?! Birgivî’ye bak. Onun cerrah neşterine benzeyen tenkidçi tavrı… Fıkıh ve akaid konusundaki hassasiyeti, samimiyeti… Sen onu anlamaya çalış önce. Kendi toprağında üretilmiş, kendi tarihinde oluşturulmuş bir fikri daha meraklı okursun, istifaden de fazla olur. Yenilenecek bir husus varsa referansın evvelâ o olsun bari…

Dostlarım, ben şovenist değilim. Şovenist olsaydım, İmam-ı Rabbanî’yi İbn Arabî’yi, Şah-ı Nakşibendî’yi, İbn-i Haldun’u, İbn Fârıd’ı sohbetlerimde niye mevzu bahis edeyim ki? Derdim şu; biz koca bir devlet kurduk. Güç öyle bir şey ki, kaliteli olan diğer hususları, ilmi, siyaseti, hikmeti yanına çekiyor. Yahut bu hususlar imkânlar âleminin şu bilinmez, ucu kestirilmez koridorlarında ansızın yahut tedrîcî olarak güce dönüşüyorlar. Hepsi bir yumak oluyor; büyük medeniyetler ve devletler ortaya çıkıyor. Bu meyanda şunu diyeceğim; oturduğumuz topraklarda İslâm dünyasının her tarafından gelen dâhi yazarların fikrî emeği var, ya kütübhanemizde ya şuur altımızda yahut davranışlarımızda onların etkisini silik de olsa görüyoruz. Veya öz benliğimizden öyle koptuk ki, maymun gibi yaşıyor, nazarî ve pratik üretim yapabileceğimiz kültürel platformlarımızdan tamamen koparılmış bulunuyoruz. Bu ülkede Orta Asya’nın kendine has akılcılığını, Mutezilî akımını taşıyan insanlar yaşadı eskiden… Endülüs’ün hikmetini Endülüs’e has bakışı taşıyan insanlar vardı. Mısır’a has irfanî bakışı yorumlayan şârihler vardı. Koca bir devletin dâhileri acaba neyle doydu sanıyorsunuz? Yani o kafalar o büyük devletin, o büyük kabuğu altında hiçbirşey üretmedi mi sanıyorsunuz? Medreselerde hiç bir şeyin okutulmadığını mı sanıyorsunuz? Bunlar üretildi elbet…

Kuşkusuz, Kanunî’ye doğru ve daha sonraki devirlere doğru büyük bir gerileme hissediliyor. Buna zaten Külliyat’da da değinilir. Ama bunlar vardı. Bunlardan haberimiz yok. Koparıldık.

Ancak ben burada hiç sevmediğim bir hususa değineceğim; kuru tarih sevgisi… Yani üretim yapamayan âcizin, “vay be biz neymişiz” edebiyatı. Ben buna karşıyım. Müsteşrıklar bu edebiyatı Arablara öyle zerkettiler ki bugün Arab dünyasının pek çok sözde aydını İslâm Medeniyetinin biricik itici gücünün ve dehâsının [=Arab cenyıs] yani kendilerinde olduğunu, iktidar Arablardan gidince ilmin ve fikrî yükselişin durduğunu sanıyorlar! Başka yerlerde de başkaları öyle sanıyor! Yani bu her tarafta var. Hattâ “Kaynaklara dönüş” deyince, bugünkü bir fer’î meselenin cevabının tarihte aynen mevcud olduğunu, hiçbir nisbet ölçüsüne gerek kalmadan onu alıp bugüne getirmekle işin halledileceğini sananlardan tutun da tam bir revizyonist mantığıyla geleneğindeki her şeyi Batılı renklere büründüren kuyrukçulara kadar; binbir türlü tecdidçi var!

Oysa herkes bilir ki amelî fıkıhta en gelişmiş mezheb Hanefîlik ve Malikîliktir. Sonuçta dön dolaş bizim Nev Selefi, Hanefîlikte en son söylenmiş kavli tatbik ediyor! Buna mecbur kalıyor, istediği için değil yani! Siz tutup en âlâ fakihi zamanında yurdunuzda yetiştirmişseniz, devlet kurmuşsanız, o devletin içerisinde o mezhebin içerisinde kendine has zenginlikler oluşturmuşsanız, “Ben senin yaptığını almayacağım” diyen bile sana mecbur kalacaktır!

Biz çok büyük bir zenginliğe sahib olmamıza rağmen, bu konuda zayıf olan, hatta zayıfın da zayıfı, idrak seviyesi basit olan insanların kitablarını fayda vereceği gerekçesiyle çevirdik yıllarca… Kuşkusuz 60’lar 70’lerdeki tercümelerin bazı faydaları oldu. Bunu kabul ediyorum. Ama bu tercümelerde daha dikkatli bir yöntem izlenmeliydi. Madem çeviren arkadaşın Arabça’ya, Pakistan’dan çeviriyorsa İngilizceye, Urducaya ilgisi var; dil biliyor yani. Girsin kütübhaneye, alın teri döksün, çıkarsın kalıcı bir kitabı; tahkik etsin, bugünle alâkasını kursun, nisbetlerini belirlesin… Bu yok… Hep ucuzculuk, hep kolaycılık.

Piyasadaki İslâmcılar da kolaycı. İki tane fikir için makale döktürüyorlar. Postmodernizm falan, herif bu akımın mutlak olan yani total olan her düşünceye hücum ettiğini bilmiyor, paldır küldür sarılıyor. Amacı şu, Türkiye’de ve benzeri İslâm ülkelerinde müslümanlığa karşı bir (muhalefet) var ya rejimler tarafından… Adam işte modernizmi falan kötüleyecek, modernizmi kötülerken de postmodernist bazı verileri gündeme getirecek, bu arada İslâm da kayırılmış olacak. Bu kadar yamuk bakacaksan meseleye git önce postmodernizmin ne mânâya geldiğini, tüm total sistemleri yıktığını bir anla. Paldır küldür savunuyor. Üç sene gazete köşesinden bir fikrin savunuculuğunu yapıyor, yazı döktürüyor, dördüncü sene o fikri inkâr ediyor. Beşinci sene başka bir sistem. Yani, bu, gazeteyi okuyanların kafaları çöplük mü?.. Olmaz ki böyle… İnsanın gerçekten sinirini attıran şeyler…

Konuyu uzattık ama, sözümün özü şu; ne kültürel etnosentrizm ne de aşağılık kompleksi… Sistemimize uygun ve faydalı olacağını sandığımız herşeyi nerede olursa olsun alırız. Elimizde kalanı da yine kendi dünya görüşümüz gereğince değerlendirir, yeni bir şekil ve muhtevayla kendimize sunarız. İşte bu merhaleden sonra o iş bizim olur. Bu çok önemli. Yani evirip çeviriyorsun, bakıyorsun, benim hayat tarzım ve sistemim nedir, ben bu hayat tarzı içerisinde bu malzemeyi nasıl kendime mâledebilirim… Bu çok önemli. Maymun taklidçiliği olmamalı… Ama “ben herşeye karşıyım” anlayışı da yanlış. Sen herşeye karşıysan ne güce sahib olabilirsin, ne yayılabilirsin, ne de kendine kalabilirsin.

Yani “ben kendi içimde kendi tarzımı, kendi zenginliğimi korursam bana yeter” demek de yanlış! İç oluş, dış oluşsuz; dış oluş iç oluşsuz olmaz! Birbirini tamamlar bunlar… Bir insan kendi özündeki cevheri yayma istidadını ve kudretini gösteremiyorsa o insan kendi içerisinde de gerilemeye mahkumdur. Kâinatın dinamik kuralı bu. Sürekli etkileşim, sürekli benzeme ve benzetme, sürekli mücadele… Hayatın anlamı bu! Ben hayata böyle bakıyorum!

Mevzu İbda Külliyatı’ndaki varlık anlayışıydı ama uzattık biraz. İbn Arabî geleneğinden bahsettik. Davûd-i Kayserî’den bahsettik. Sonra bu geleneğin bugünkü takibçilerinden dem vuracaktık. Günümüzde bu mevzuu “hakîm” edâsıyla devam ettiren yok gibi. Yani gerçekten bu konuyu yeni şerhler ve orijinal sözlerle devam ettiren yok. Türkçemizde Fusus-ûl Hikem’in Avni Konuk tarafından yapılan bir tercüme şerhi ve usta işi bir yenileştirme operasyonu var, Marmara İlahiyatı yayınlarından. Bu esere Mustafa Tahralı hocayla merhum Selçuk Eraydın çok emek vermişler. Güzel bir çalışma. Lâkin ben, sadece tercümelerle kalınmaması gerektiğini, aynı gelenekte yeni ve orijinal eserler verilmesi gerektiğini savunuyorum…

Ha, bir de İslam Dünyasında çeşitli yazarlar tarafından hazırlanan kitablar var. Onları da doğru anlamak; nerede neyi kastettiğini iyi bilmek istiyorsak meşrebine ve mezhebine bakmak gereklidir. Burada kuru bir taassuba kapıldığım zannedilmesin… Doğru fikir edinmek, doğru tanımak için gerekli bu… Zira yazar, İbn Arabî gibi neredeyse tüm dünyanın okuduğu bir mütefekkirden faydalanmak; onun vesilesiyle kendi tarzını satmak niyetiyle kitab yazmış olabilir. Yahut tedkikçi bir müsteşrık olabilir, yahut samîmî ama hatalı görüşlere sahib biri olabilir… Bu durumda yıllar sonra bir sürprizle karşılaşmamak için yazarın diğer kitablarını ve hayat hikâyesini öğrenmenizi, fikir serüveninin hangi merhalesinde o kitabı yazdığını, son görüşlerinin neler olduğunu kısa da olsa öğrenmenizi salık veririm.

Tabiî, tüm bu dertlerle kafa yormak istemiyorsanız, kendinizi tanımaya çalışmanızı salık veririm… Neye niyetli olduğunuz; ne yapmanız, neye nasıl bakmanız gerektiği hususunda zihninizi ve kalbinizi bir “çek-ap”tan geçirmenizi tavsiye ederim. Bu çaba neredeyse delirmek ve ölümün ne olduğunu sormakla eş anlamlıdır! Bu merhaleyi geçebildikten sonra bedihiyatla hareket ettiğinizi ve bedihiyatla karar verdiğinizi tüm zerrelerinizle hissedersiniz. O zaman kendinizi tanır, ne olduğunuzu, ne işe yaradığınızı, kendinizle neyi gerçekleştirdiğinizi iliklerinize kadar hissedersiniz… Bu merhalede sizde ne okuduğunuz, ne de gördüğünüz her hangi bir şeyin önü, arkası, sağı, solu, mazisi ve geleceğine dair bilgi edinme hususunda bir ihtiyaç doğmayacaktır. Zira içinizdeki ölçülerle zaten bir karara varacaksınızdır. Burada yine rahatlama yok; zira henüz hakikî bir yangınla yanmamış olabilirsiniz; nefsinizin ayartmasıyla piştiğinizi zannedebilirsiniz; hakîkatı bir kuş gibi yine başınızdan uçurabilirsiniz ve cascavlak kalırsınız çölün ortasında! Zira özbenliğinizin dayanacağı yegâne istinadgah derin ve ontolojik mânâsıyla kalbinizdir ve kalbler Yaradanın parmakları arasında (velkeyfü mechûlün) takallüb eder dururlar! Bir de bakarsınız ki “kendim, kendim” dediğiniz şeyin hakikatı kalmamış! O zaman gözleriniz kan çanağı, saçlarınız karma karışık, bu âlemde yaşayabilmek için sorarsınız; “Nisbetler Nedir?”, “Neye nasıl bakmalıyım?” Anlattığım şeyleri ancak yaşayanlar bilir…

Her neyse yine konu dağıldı; İbn Arabî mektebine dair orijinal eserlerden bahsediyordum… Karşımda yine İbda’yı buluyorum… İşte Kültür Davamız’ın varlık bahsi, İşte Hakikat-i Ferdiyye, İşte Hikemiyat kitabının varlık ve bilgi bahsi… İşte dölleyici, aşılayıcı fikrin muhteşem tesiri. Selim Gürsel Avcı’nın; onun şiir tahlilleriyle, Dante’yi değerlendirişi!

Dostlar, fikrin dirilişi, tozlarını silkeleyip dev gibi ayağa kalkışı, yenilenişi budur diyorum ben. Uluslararası edebiyat ve felsefe dergilerini zaman zaman takib eden biriyim. Selim Gürsel Avcı’nın Dante ile ilgili yazısı yabancı dile çevrilse, ânında tüm derin nazarları üstüne çeker. Ülkemizde de ulaştığı mahfillerde, üniversite çevrelerinde “Kim bu adam” türünden soruları celbedecek derecede bir merak uyandırmıştır. Ama hâlâ gözlerini kapatıp, kulaklarını tıkayan tembel kıskançlar görüyorum çevremde. Çevrem dedimse, ben bir seyyahım. Kaliteli fikri kapmak, bünyeme mâletmek için girmediğim yer yok. Bunu da söylemek ihtiyacı duyuyorum.

VARLIK BAHSİ

Şimdi tâ baştan beri varlık bahsi ile ilgili bazı bölümleri vereceğiz diyorduk. Kültür Davamız’ın bir bölümünü okumak istiyorum, Arabça’ya çevirisini yaptım bunun, çok dikkatimi çektiği için:

“Eşya ve hadiselerin çokluğunda bütün kâinat, bir ânda var görünür, sonra yine aynı ân içinde yok olur. Varlıkla yokluk arasında öyle müthiş bir hız vardır ki, bu hızın sürekli inkılâpları bize herşeyi var gösterir ve aradaki yokluk hissedilmez; zira her ân, yokluğun peşini varlık, varlığın peşini de yokluk takip edince, uzun bir müddet içinde herşeyde varlık devamlı sanılır… Her ân ve lâhzada, varlık ve yokluktan biri gelip biri gittiği için, ne gelenin geldiği ve ne de gidenin gittiği anlaşılır. Var sanılan herşeyin ASLI yokluk olduğundan, İlâhî nurdan bir kıvılcım olan iğreti varlığı yine yokluk takip eder; ve varlık bir kıvılcım dairesi hâlinde döner, durur. İşte âlemlerin mecmuu, (=toplamı, S.A) hakiki varlık kıvılcımlarının dairesi içinde bir hayâl gölgesinden ibarettir.”

Hani gölge varlık deniliyor ya, başka bir yorum da işte bu . Devam ediyor:

“Geleceği hayâl ediyoruz geçmiş ise yok; tek ân olarak “hâl”de yaşıyoruz. Hâl, her yeni tecellide “var olan” ve “olunacak olan-gelecek”e nisbetle olmamaya meyleden bir hakikattir; zaman, vakı’aları doğuran vakı’a olarak bu. Değişmez olan “hâl” ve değişme “hâl” içinde; varlık ve oluş, süreklilik içinde süreksizlik ve süreksizlik içinde sürekliliği gösteren bu iki zıt deveranda…”

Ekliyor:

“Varolmak daha çok var olmayla mümkün; devamdan bahsedebilmek için her şeyden evvel o şeyin “var olması” şartı… Var olan ise, “var olmayla-varlığın olacak olana doğru oluş tavrı ile” mümkün…”

“Öyleyse” diyor Mirzabeyoğlu, -çok önemli bir noktadır bu- “varolma statik değil dinamik, sabit değil hareketlidir; daima imkânlara açılmıştır”.

Meseleyi burada bırakacağım. Şunu söylemek istiyorum; buradaki ifadeler çok önemli. Cümleler ağır. Fakat kendimiz ve âlem hakkında, mümkün olabilecek en yüksek seviyede, en derin mânâda bir anlayışın sahibi olmak istiyorsak bu cümleleri idrak cehdiyle yanmalıyız diyorum. Burada bizim âlemimizle (=halk âlemiyle) ilgili muhteşem bir cümle var: “Varolma statik değil dinamik, sabit değil hareketli”. Bu çok önemli!

İbda Külliyatı’nı özümseyen bir insanın niçin yerinde duramadığını, zihnî ve bedenî aktivitelere nasıl kendini attığını burada görüyorsunuz. İşte bu isteğin ana felsefesi, yani hikemiyatı bu satırlarda. İnsan bu satırları okuduktan sonra, yerinde durması mümkün mü?

İbda Külliyatı’nın cevâmiü’l-kelîm umdelerinden biri bu. Düşünün, bu umdeyi derinlemesine anlayan bir takibçi hiç yerinde durabilir mi? Sürekli zihnî ve amelî bir hareket isteği ile fokur fokur kaynamaz mı? Ben elimden geldiğince Batı düşüncesinden nasibsiz kalmamaya çalışan biriyim. İslâm Medeniyeti tarihi içerisinde de gerek sûfîce gerekse aklî tarzda yahut tamamen bâtınî tarzda ortaya konmuş bir çok hareket felsefesini okudum. Arab dünyasında bulunduğum zamanlar içerisinde Arablarla içli dışlı oldum; ne hadis ve fıkıhtan habersizim ne Arabça’dan ne de aklî ilimlerden. Kültür Davamız adlı eser öyle güçlü ki, kendi kendime yakaladığımı sandığım tecrid buudunun, ne kadar aşağılarda ve sığ kaldığını hissettim bu eser karşısında. Bu samimi bir itiraftır. İster solcu ister zındık ister İslâmcı olsun, muhatab eğer fikrin değerini biliyorsa, içindeki görüşlere katılmasa dahi bu eserin gücünü takdir edecektir. Varlık, zaman, hareket, ideoloji oluşturma, kâinata bakış, devlet, siyâset ve benzeri konulardaki temel fikirlerini görünce elbette bu derinlik karşısında elpençe divan duracaktır. Meğer ki uyuşuk, kıskanç ve nankör ola… Yani çevremizde bu tipler var. Onların şerrinden Allah korusun… Burada yine varlık bahsinin devamını okuyacağım (koyu harflerle vurgular bize ait – A.D):

*

«Varolmak, “oluş”ta kendini idrak etmektir… “Zaman ve Şuur” bahsinde üzerinde durduğumuz gibi, insan “çevre”de kendini idrak etmektedir; başkasıyla kendini düşünmek ve gördüğü şeyin kendisi olmadığının idrakıyla “ben” olmak… İnsan, şuur sahibi olma özelliğiyle kendi “varoluş”unu (şuurunu, S.A) mütemadiyen kendisi oluştururken, “oluş”un şuura ait bu mânâsı, varlığın şuurla aranmasıdır ki, “oluş”la imkânın gerçeğe dönmesi şeklinde insana has bir vak’adır. Hayatın hakikatinin ancak ferdî oluşlarda aranabilir olması da şuurun “seçme yapabilme-seçebilme” özelliğine uygun şart olarak hürriyete muhtaçtır.

*

İnsan keyfiyetinin “tek fert”in hakikatinde tecelli etmesi, insan “varoluş”unda “insan keyfiyeti”ne uygun davranışın mihengini verir. Derinliğine ve genişliğine doğru bütün şubeleriyle “oluş-ahlâk”, seçmenin hakikate uygunluğunca Allah Sevgilisi’nin ahlâkıdır. İnsan, O’nun şahsında billurlaşan ve “Mutlak Varlık” ile kaim hakikatin arayıcısı olarak, kalb hakikatini gösteren “ruh” ve “nefs” zıtlığı kapsamında, bir yandan yanılma ve öte taraftan “Mutlak Varlık” halifeliğine kadar açık en üstün dereceye çıkma imtiyaziyle yaratıldı; “ruh” veya “nefs” kutuplarından birinden birini gerçekleştirme… Oluş’ta hakikate uygunluk ruhta, ruhçuluğun hakikatinde, bu hakikatin sonsuzluk ufkundaki Allah’ın Sevgilisi’nde; kuşatıcı O’nda.

*

Görüldüğü üzere; “insan keyfiyeti”nin ölçü önceliği sözkonusu olmasa, tek tek insan “oluş”larında beliren keyfiyetin ölçülebileceği “neye göre ve nasıl?” sorularının cevabı olmadığı gibi, “Mutlak Varlık”a imanı gerektiren bu durum kabul edilmediğinde de, her ferdin tek tek “oluş”unda gerçekleşmeden önce mümkün olma özelliğiyle var olan “keyfiyet” kabul edilemez ki, bu durumda da “oluş” ve “imkân” olmadan “varlık”tan bahsedilemeyeceği hakikatine ters düşülür.

*

Eğer “Mutlak Varlık”a imandan sonra -ki, insan keyfiyetinin hem ölçü, hem de imkân önceliği bununla mümkün-, “oluş olmadan varlıktan bahsedilemeyeceği” kabul edilirse, bu takdirde de, “varlık”tan kasıt “Mutlak Varlık”ın gayrıdır ve “Mutlak Varlık olmadan, oluştan bahsedilemez” mânâsına gelir; “Mutlak Varlık” zorunlu varlıktır ve mümkünlük -imkân ve ihtimallere açılan değişme ve gelişme- mutlaklık vasfına zıttır… (…)

*

Fert, “keyfiyet”ini oluşta her ân yeniden gerçekleştirir ve hakikatini ararken, kavranamaz olan “Mutlak Varlık”a açılan yol aklın değil, ruhun yoludur, “imân”dır. Her ân yeniden gerçekleşen keyfiyetimizin “mümkün olma özelliğiyle var” olması, bizi kader sırrının önüne getirir; “otomatizm” ve “içgüdü” sınırındaki varlıklardan farklı ve “şuur sahibi” varlık olarak, ne yaparsak yapıyoruz, “olduğumuz” kader oluyor. Varoluşla zaman arasındaki alâkayı hatırlarsak, burada zamanın sırrını da sezer gibi oluyoruz; gayesini de.

Ya hürriyet? Hürriyet, hayatın hakikatine uygun olarak kendi keyfiyetimizi oluşturma davasında zaruri unsur olduğuna göre, “vicdanîlik” demektir; seçim serbestliği… Hürriyet, hakikate esaretten sonra hürriyettir; ve bunun hakikati de İslâmdadır, İslâmdır.

*

“Mutlak Varlık”ın zamanda ve zamanın mekânda tecellisiyle “varlık” her ân yeniden varolmakta ve her oluş eski varlığı gidererek yeni bir varlık meydana getirmektedir; burada bir tekrar söz konusu değil… Hatırlarsak:

– “Tasavvufa göre zaman, “bir varlık-bir yokluk” arasındaki mütemadi dönüştür. Allah her ân kâinatı yok ediyor, her ân var ediyor ve bütün “zıtlar” bundan doğuyor; bütün hikmetler bundan doğuyor.”

Burada ortaya bir mesele çıkmaktadır:

– “Mekânda tecelli eden zamanın “bir varlık-bir yokluk” zıtlığını gösteren temposunda eşya birbirinin zıtları olarak tezahür ederken, bu akışın düzeni “varlık-yokluk” sentezi midir?”

*

Eşya “zaman-mekân” birliğinde gerçekleştiğine göre, bir “ân” daha önceki “ân”ı dışta bırakırken, daha önceki “ân”ın yokluğu izafî yokluktur; varlık, zamanın ucunda ve tek “ân”da var… “Var vardır” hükmü, “yok yoktur” hükmüyle denktir; varlık ve yokluk sentezinden hiçbir şey çıkmaz. O hâlde herşey zıttıyla kaim olduğuna göre, “varlık”ın zıttı nedir?

Varlık kavramının kapsamını hatırlarsak; zamanın mekânda tecelli eden objektif temposu yanında “ruh, sabit olarak, zamanın ve mekânın üstünde bir kuvvet hâlinde hissediliyor ve ebediyeti böylece duyuluyor. Halk Âlemi’nde eşya ve hadiselerin birbirinin zıttı tezahürüne bakınca, “Bir’in temsilcisi ruh”un aksi hâlinde eşyayı anlıyoruz; bütün “izafî-gölge” varlıklar, kendisine ruh izâfe edilen zamana bağlı. Varlığın temsilcisi ruh, yokluğun temsilcisi eşya ve hadiselerdir…

Dikkat: “Mahiyeti yokluk” olan Halk Âlemi’nin, zamanın “bir varlık-bir yokluk” temposundaki “varlık” ve “oluş”u , “yok yoktur” hükmüne göre “tek ânda” muvazeneden muvazeneye geçişi gösterir ki, burada “varlık ve yokluk sentezi”nden bahsedilemez; varlık ve yokluk zıtlığının “mahiyeti” yokluktur. Mahiyeti yokluk olan ise “yaratan” olamaz; yokluktan “varlık” çıkmaz, çünkü eksiksizin zıttı olarak eksik, sonsuzluğun zıttı olarak sonludur ve sonlu olan varlığın başlangıcı vardır, başlangıcı olan ise yaratılmıştır… Varlık ve oluşun kaynağı bu. Zamanın ucunda devam hissi uyandıran “tek ân”daki varlık ve oluş, başı ve sonuyla “tek ân”ı temsil eder ki, Yaratan’ın “OL” emriyle tek “ân”dır; bütün dünya hayatı bu.

*

Zamanın ağı içindeki eşya âlemi, yokluğun temsilcisi olarak var; ruh ise, “Zamanüstü Varlık”ın temsilcisi olarak var. Şu hâlde ruh, Halk Âlemi’nde bedenle birleşince kalbin hakikatini belirten “ruh ve nefs kıvamı” içinde kutuplardan birinden birini gerçekleştirmek üzere, varlık-yokluk “mümkünlüğü” ile yokluğa bulaştı. “Mutlak Varlık” zamansız, “mümkün varlık” yokluk, yaratılmış olmasına rağmen “ruh” Emr Âlemi’nden.

İnsanın, hakikatin şahsında şuurlaştığı varlık olmasını gözönüne alırsak, onun kalb hakikatinde bitişik “ruh ve nefs kıvamı”nda, mahiyeti yokluk olan varlıkla, varlık olan varlık arasındaki zıtlığın “denge-ruhî muvazene”si olarak, kutuplardan birinden birine ait hakikat gerçekleşir; herkesin hakikati kendine… Hakikatin hakikati ise, daha önce üzerinde durduğumuz gibi, “Tek Ferdin Hakikati”nde; buna uygunlukça da, muvazeneden muvazeneye geçiş olarak hayatın hakikatine uygun “seçme”söz konusu.

Başa dönersek… Mahiyeti yokluk olan Halk Âlemi’ne dair “varlık” kavramının mânâsını tayin etmeden ve umumi olarak “varlık”ın birbirine ait sıfat ve tavırlarla açıklanamaz ve birbirine irca edilemez mevcutlar oluşunu gözönünde tutmadan, bir nevî maddeye ezelilik ve ebedilik biçerek “yok yoktur, öyleyse varlık farktan farka inkılâp hâlinde dengeden dengeye geçiştir” diyerek her şeyin zıtları içinde aktığını kabul etmemek, “yokluk olmadığına göre varlık ve oluş hep var” doğrusunu Halk Âlemi’ne tahsisen bir netice çıkarmak, mümkün değildir. Her şey birbirine ait sıfat ve tavırlarla açıklanamaz olan zıtlar arası muvazene içinde “Maksat Bir” hedefine akmaktadır; dava, neyin neye zıt olduğunu bilmekte… İslâm, insan ve toplum meselelerinde üstün muvazenenin “Mutlak Hakikat” nizamı olarak, eşya ve hadiselerin teshirinde onların hakikatinin kendisine vurulacağı Mutlak Mizan-Mutlak Mihenk.»

III- MİRZABEYOĞLU’NUN ÜSLÛBUNDA İBN ARABÎ ETKİSİ

Mirzabeyoğlu’nun üslûbunda İbn Arabî etkisini anlatmak istiyorum sizlere. Birkaç cümle söyleyeceğim burada. Şimdi İbn Arabî’nin Mirzabeyoğlu’na etkisi ne olabilir?.. Aslında Mirzabeyoğlu’nun dil bilip bilmemesi, hocaları ve benzeri konuları teferruatlı bilmiyorum. Ancak görebildiğim şu özellikler kesinlikle mevcud:

a- Küllî Kavrayış, Küllî Esaslardan Yola Çıkış

Hem İbn Arabî’nin Fütuhat-ı Mekkiye ve Fusûs gibi eserlerinde hem de Mirzabeyoğlu’nun Kültür Davamız ile “tefekkür ve hikmet” alt başlıklı Hikemiyat adlı eserlerinde bu özellik mevcud. İkisi arasında gerçekten müthiş benzerlikler var. Tabiî şu unutulmamalı: Velîlerin, âriflerin hayatını ve derin kelimelerini Üstad’ın ağzından dinleyen ve buradan aldığı ışıkla sonsuzluğa kulaç atan biri Mirzabeyoğlu…

b- Üretici İlham

Yeni fikirler, yeni kavramlar üretici ilhâmın sahibi olmak bakımından İbn Arabî İslâm tarihinden en velûd, kendi dönemini ve sonrasını en çok etkileyen yazarlardan biridir. Aynı özelliği bu külliyat içinde görüyorum.

c- Serbest Üslub, Derin Benliğe Dalış

Edebî eserlerde konuların özel bir sistemle işleniyor oluşu ve derin benliğe dalış… İbn Arabî’nin eserlerinde konular bazan bildik sırayla işleniyor. Yeri geldikçe bir konuya temas edilip geçiliyor. Bazan da bir tedaî münasebetiyle görünürde farklı bir konuya adım atılıyor. Aynı bakış İbda Mimarı’nın, yani Mirzabeyoğlu’nun bazı kitablarında mevcut.

Meselâ Tilki Günlüğü…

Onda kelimeler birbirlerini çağırmakta, geceleyin hepimizin ortak dipsiz kuyusuna ardarda inen kovalar hâline gelmektedir. Gün ağarmaya başladıkta bir bir zuhur ederler, kuyu ağzına dolu dolu yükselerek… Altıgen bir kitab denizde kaybolmak yahut uygun bir rüzgarla maksuda ermek, maksadı bulmak…

d- Muhteşem Bir Terim İcad Etme Kabiliyeti

Demin işaret ettim, şimdi de ayrıca işaret etmek istiyorum. İbn Arabî’de nasıl kendisinden öncekileri tümüyle kavrayış, kendisinden sonrakilere de büyük bir miras bırakma bakımından müthiş bir ıstılah üretme özelliği varsa, aynı ıstılah üretme kabiliyeti Mirzabeyoğlu’nda da mevcud. Yani Türk dilinde, ruh, varlık, hareket ve oluşla alâkalı kendine has terimler icad eden, eski terimleri yeni bir ruhla canlandıran; bu terimlerle konuşan özel bir kitle oluşturan, benim görebildiğim birkaç isimden biri Mirzabeyoğlu. Ve Mirzabeyoğlu’nun getirdiği kavramlar, sürekli kendini yenilemeye müsaid kavramlar!

e- Tasavvuf Bilmeyenlerin Anlamazlığıyla Karşılaşma

Yani İbn Arabî kendi döneminde nasıl hikemiyattan, tasavvuftan habersiz kişilerce bazı konularda belli eleştirilere muhatab kalmışsa, Mirzabeyoğlu’nun kitablarındaki derinlik de bu tür eleştirilere yol açıyor. Bakınız, tasavvufî düşüncenin nasıl ortaya çıktığı yahut nasıl geliştiğinden çok, o kavramların hangi mânâ için kullanıldığı önemlidir; buradaki anlayışsızlıklarını İbda’ya da yöneltmektedirler.

f- Takibçilerinin Ruhunu Her Yönden Kavraması

İbn Arabî nasıl varlık hikemiyatı, siyaset, sırrî ilimler, iktisad, akaid, edebiyat gibi insan ruhunun meraklı olduğu bir çok alanda eserler vermiş ve takibçilerini ruhen doyurmaya çalışmış; onlara muhteşem bir âlem hediye etmişse, aynı çaba Mirzabeyoğlu’nda da var.

Bunları böylece işaretledikten sonra şunu belirtmeliyiz ki arada fark var…İbda Mimarı kendi zamanını yönetmeye talib olduğu için, dünya görüşünü ve aksiyon yöntemini izah edişte gayet net ifadeler kullanıyor. Ve kendini sadece İbn Arabî ile sınırlamıyor. Bu çok önemli. Doğuda ve Batıda bütün fikrî verimleri aksiyonu için malzeme olarak kullanıyor. Kendi sistemi içinde belli noktalara yerleştiriyor.

IV- MİRZABEYOĞLU’NUN SANAT YÖNÜ

Kaos’ ta Düzen

Tilki Günlüğü’nde kaostaki düzeni gördüğümü ifade etmeliyim. Kaostaki düzen tabirini anlamak için, Tübitak Yayınları’ndan çıkan “Kaos” adlı kitaba bakmanızı tavsiye ediyorum. Tilki Günlüğü’nde çok özel bir karmaşa ve çok özel bir düzen var. Ancak bu düzenin künhüne vâkıf olmak isteyenler, ya tıpkı bir rüya kitabını açar gibi açarak bakıyorlar, mânâ çıkartıyorlar -ki bu da bir yoldur-, yahut oradaki temel sembollerin, kavramların, hangisinin nereye işaret ettiğini, sayıların alt tarafındaki kelimelerin ne ile alâkalı olduğunu bulmaya çalışıyorlar. Ben buna kaostaki düzen diyorum. Yani kaos kelimesini biraz açayım. Kâinatta kaotik bilinen hareketlerin; dökülen suyun, esen yelin, düşen yaprağın aslında kaos olarak gözükse bile kendi içerisinde ard arda belli bir düzen taşıdığını söyleyen, ama bu düzenin de sürekli değişim içinde olduğunu belirten, dolayısıyla sürprizin ve kestirilemezliğin devam edişini ele alan yeni bir teori var. Tilki Günlüğü’ne böyle baktığımızda; -biraz önce belirtmiştim bunu- tam bir kar fırtınası gözüküyor. Yani karışık bölümler, başlıklar, yazılar falan gözüküyor. “Kar fırtınası” benzetmesi şunun için, ortalık kasırga gibi; yeni kelimeler, kavramlar, isimler… Lûgat… Nasıl kullanırsan kullan, öyle gözüküyor. Ama şunu görebilmek lâzım; kar fırtınasında her kar tanesinin kendine has bir şekli var! Kar fırtınasında her kar tanesi muhteşem bir altıgen… İşte ben kaostaki düzen derken buna işaret ediyorum. Tilki Günlüğü’nün de her bölümü, her kelimesi, önü, arkası, sonrası, sağıyla, soluyla, ister böyle alâkalandırın, isterse kendi başına alâkalandırın, tıpkı bir kar tanesi gibi çok husûsî…

Tilki Günlüğü’nün altı cild (=altıgen) olduğunu da hatırdan çıkarmamak lâzım.

Kaos ve Düzen teorisinin ilim adamlarını ille de imana götüreceğini mi sanıyorsunuz? Ne gezer! Hakikati örtmede (=el-küfr’de) uzmanlaşmış kafalar, bu “düzensizlik içinde düzen” yahut “düzen içinde düzensizlik” teorisiyle, kendi inkârcı görüşlerine destek arıyorlar:

“İşte âlem, deistlerin ve onları bu konuda destekleyen dincilerin sandığı gibi hep aynı yeknesak bir düzen içinde varlığını sürdürmüyor. Sürekli sürprizler var! O hâlde bizim savunduğumuz tesadüf [=canlılığın bir tesadüfle başladığı ve evrimleştiği] fikrine yer açılıyor.” diyorlar. İnsanın kalbi bir kere mühürlenmeye görsün, sürekli perdelere takılır durur da Hakikat’i göremez! Zaten “kâfir”, varlığın bazı derecelerindeki perdeleri, meselaâ tabiatı vs. ilâh gören ve hakikata ulaşamayan kişi değil midir?

Tabiî bu arada, yıllardan beri kâinattaki düzeni mekanik bir şekilde algılayan ve “Allah’ı isbat” bâbında kâinatı mekanik bir saat gibi anlatan gayretkeş vaiz ve gruplara ne demeli? Bu da başlıbaşına bir yanlış! Kâinatta elbet nizam var! Ama bu mekanik değil! Bir saat gibi değil! Sürekli yenilenen, azar azar yahut ansızın kuralları değişebilen bir düzen bu! Yani İlâhî irâde her ân müdahelede ve her ân yenilemede! İşte Hayy ve Kayyum isminin tecellesi kâinat! Ânın binde biri içinde atomu ve içindekileri yenilemese ve oradaki düzeni tekrar kurmasa çöküverir tüm Kâinat! Ve bu müdahale her ân devam ediyor. Düzen var ama aynı zamanda değişim de var. Ve hiçbir ân, hiçbir eşya, hiçbir mahluk, hiçbir olay diğerinin aynısı olmuyor. Bu yüzden kaos diyorlar ya! İbn Arabî’nin muhteşem sözüne geldik: “Tecellide tekrar yok!” Bu demektir ki kaos bir mecazdır bizim dilimizde. Ve sürekli yenilenen imkânlar âlemine uzaktan ve zâhirden bakınca söylenir bu söz! İşte, Mirzabeyoğlu’nun dehâsı burada da ortaya çıkıyor: “Bir var-bir yok”, “Ne aynıdır ne gayrı” hikmeti var onun külliyatında!

Şiirindeki Müphemlik ve Tasavvufi Semboller

Bu konu ayrı bir bahis. Kısaca değinmek istiyorum. Şiiri mübhem. Orada bir çok sembol var. Bu sembollerin alt yapısını, ilgili yerlerin ne olabileceği gibi konuları merak etmeyen biri bu şiiri anlayamaz [=sezemez].

V- MİRZABEYOĞLU’NUN GİZLİ VE AÇIK ETKİLERİ

Burada uzunca anlatmalıydım destanî şiirinin etkilerini. Mirzabeyoğlu’nun destanî şiiri, çeşitli dillere çevrilmiş örnekleriyle muhteşemdir.

Fatih’te oturduğumuz yıllardı, ağabeylerimiz Fatih Camiinin arka tarafında yürüyüş yapıyorlardı ve o günlerde biz ezberlemiştik; “Çığlık içimde düğüm / Çığlık gözümde yaş / bekle çocuğum / yeni bir dünya için verdiğim savaş” Bu çok uzun bir şiirdi. Bunu hatırlıyorum; o dönemler benim büyüklerden duyduğum, sonraları gazete ve dergi arşivlerinden görebildiğim kadarıyla, hangi grup olursa olsun, samimi olarak bir şey yapmak isteyen bütün gruplarda Mirzabeyoğlu’nun fikirlerinin ve şiirinin etkisi vardı. Daha sonra bunu inkâr ediş yok mu! İnsanın aklı, havsalası almıyor! Türkiye’de soylu bir muhalefeti, edebiyatıyla ve aksiyonerliğiyle başlatan en önemli iki insandan ikincisini sanki hiçbir tesiri yokmuş gibi gösteriyorlar. Diri diri gömmeye çalışıyorlar! Onların gücü yetmez buna! O zamanlar bazı şiirleri farklı grupların takvim kartonlarına geçmişti ve gazetelerde tefrika edilmişti, tiyatroları da yapılıyordu. Bunları duyuyorduk büyüklerden.

Daha sonra olan oldu. Mesûliyetten kaçış, öz yurdundaki meseleleri görmezden gelip başka diyarlardan gelen haberlerle yalancı bir iştiyak ve zevk hâlinin doğması, sonra kendi bağrındaki ağacı geliştirecek yerde budamaya çalışan garib radikalliklerin doğması… Bu tip radikallik, öz dertlerinden kaçan, sürekli dış modellerle kendini avutan; eylemsiz fikircilik, fikirsiz eylemcilik yapan grupların entellektüel aksesuarı olmuştur artık.

Oysa hatasıyla sevabıyla birşeyler yapılacaksa; referanslar buradan bu tarihten olmalıydı! Selefîlik, İranîlik, Mealcilik, ne idüğü belirsiz bir garib Mutezilîlik… Ne Selefî doğru dürüst bilir selef saydığını, ne İranî doğru dürüst okumuştur Şiî düşüncesini, Men la yahduruhü’l-fakih’i, Küleynî’yi, Hıllî’yi; ne Mutezilî haberdardır Kadı Abdülcabbar’ın Muğnî’sinden, Cahız’ın el-Beyan ve’t-Tebyin’inden; Zamahşerî’nin Keşşaf’ından; ne de Mealci bilir mealin edeb ve doğru te’vil işi olduğunu, muradı kestirmek için olanca samimiyet ve takva ile cehdetmek anlamına geldiğini! Bakınız meal konusunda son derece ciddi çalışan araştırmacılar var. Ama Kur’an’ı anlamaktan sık sık bahsedenlerden bir kısmının anlamadığı bir hakikattir şu: Bu kitab ebedî bir canlılık ile emreden, yasaklayan, sevgi ve buğzumuzun kaynaklarının ne olması gerektiğini sürekli ihtar eden bir İlâhî hitabtır. Uygulandıkça, uğrunda amel edildikçe ve âlemleri yaratan sonsuz kudret sahibi Hayy ve Kayyum Rabbimizden geldiğinin şuuru ve haşyetiyle âyetleri tefekkür edildikçe kendini açar muttakî kullara! Ona kendinizi teslim edersiniz, onun rehberliğinde direnir, itaat eder, tefekküre garkolursunuz. İşte o zaman yürüyen Kur’an haline geldiğiniz için Kur’an sizde müfesser olur. Size bakan, Kur’an’ı görür. Ama siz kendinizi ve kokuşmuş hayatınızı Kitâbullah’a tasdik ettirmek gibi menfur bir ihtirasla hareket ederseniz Kur’an imtihan olur size!

Sözü uzattım, kısaca 1980 sonrası bu karmaşık dönemde ne ararsanız var! Ama sorarım size: Bunlar burada esas kitleyle buluşup doğru bir tarih yorumuyla, işi rayına oturtacak hareketler midir? Hayır!

Ben de bir zamanlar hakikatı ve eylemi bunlarda aramış biriyim… Özellikle Mutezilîlik ve İranîlik beni celbetmişti. Arabça, Türkçe ne varsa okudum… Marşlar söyledim. Ama gördüm ki bu akımlar, su üstünde yüzen, kazara bir toprak bulup yapıştığında yiti yiti kokan köksüz bitkiler gibiydi. Burada bu ülkede; bize has -ama öbür toplumları da ihmal etmeyen- doğru bir tarih felsefesi, öbür mezheb ve inançları doğru kıstaslar içinde idare edebilecek kitlevî orta yol (=topluluk hakikatı), tasavvufu derinden kavrama; halka böyle yaklaşma ve sürekli aktifliği sağlayacak bir hareket -varlık görüşü- olmadan hiçbir şey yapılamaz! Bunu anlamayan İranî, Selefî, Mutezilî vs. grupçuklar ya bir tecrid duvarıyla kendi kendilerine gelin güvey olurlar. Yahut kendi akımlarında evvelce var olan samimiyetlerini dahi terkedip “ben bu hâle mi gelecektim?” diyecekleri bir gevşeklik ve kurulu sistem sevgisine garkolurlar. Ayniyle sabit ve mücerreb bir hakikattir bu.

Neyse, dönelim Mirzabeyoğlu’nun etkileri konusuna… Birçok yazarın ve şairin uslûbunda Mirzabeyoğlu etkisi var; bizzat onun kitablarından alınmış bölümler, bizzat onun ortaya koyduğu ve başka kitablardan tek tek şerhettiği cümleler… Neredeyse cümlesi cümlesine aynen mevcud… Dil, siyâset, iktisad, sinemaya bakış yapanlarda, şiir ve sanat konusunda fikir yürütenlerde… Bakıyorsunuz, Kültür Davamız yahut Tefekkür ve Hikmet alt başlıklı Hikemiyat adlı eserin pek çok bölümündeki esas vecheler aynen ona yansımış. Bazen tıpkı iktibas var. Adam iktibas yapıyor, kaynağı belirtmeyebilir ama tırnak içine bile almıyor bu sözü. Ayrıca “ben bu iktibası bünyeleştiren-mâleden ve anlayan biriyim. Büyük Doğu’dan, İbda’dan aldım bunları” demiyor. Belki ille de SM’den aldığını söylemeyebilir ama “bu sözlerin bu tarz yorumunu, BD ekolünden aldım” demeli! “Böyle bir iktibası yaptığım kişinin şu özellikleri vardır, ben de onun tenkidini şöyle yapıyorum” diyebilmeli…

Kendine has fikirleriyle Mirzabeyoğlu ve külliyatı, kendi aydınını kendisi oluşturuyor. Burada yeni dilden bahsediyorum. Bir ideoloji, bir sistem, bir düşünce, kendisini kurarken evvelâ kendi dilini oluşturmak zorundadır. Kendi terminolojisini kurmak zorundadır. Ben burada bir şey yapmak istiyorum. Kabul. Yap. Bunu nasıl yapacaksın? İnsan sadece et değil ki, ruhu var. Ruh; kalb, mantık, his, akıl, kelime, dil yani. Mantığın “logos”unda, Yunanca’sında nasıl konuşmakla, akletmek [=düşünmek] aynı çerçeve içerisinde birbiriyle ilişkiliyse, mantık kelimesinde de konuşmak ve akletmek ilişkilidir birbiriyle. Demek ki birşeyler yaptırmak istediğin insanların ruh dünyasını kavrayıcı, onlara yeni bir âlem açıcı bir ıstılâhât, [=terminoloji] kurmak zorundasın. Ve bu terminoloji ile konuşan, bu terminoloji ile bakabilen, gerektiğinde kendini yenileyebilen takibçiler oluşturmak zorundasın!

İnanın; Türkiye’de dâhice ıstılâhât üreten, bu topraklarda yaşayan insanın kendine has kültür köklerinden faydalanıp topyekûn bir sistemin inşaı için yeni bir dil kuran kim vardır diye baktığımda, karşımda Necib Fazıl ve Mirzabeyoğlu’ndan [=BD-İBDA] başkasını göremiyorum! Kuşkusuz öteki kültürleri, kendi kültürümüzü, Hind kültürünü, Fransız kültürünü inceleyen, tercümeler yapan insanlar var. Bu çabaları kesinlikle boş görmüyorum. Ben de bir zamanlar böyleydim. Ama temel mesele beş dil bilmek on dil bilmek, o dillerden şu faydalıdır falan diye tercüme yapıp toparlamak değil -bunun bir önemi var elbet- lâkin mühim olan, o eserleri aldıktan sonra kendi sisteminde bir yere oturtmak, yorumlamak, özümsemek! Onu alıyorsun… Meselâ arı çiçeklere konuyor, bal üretiyor, bunu yapabilmek. Yani sonuçta senin ortaya koyduğun şey büyük bir sistemin, büyük bir iskeletin genel yapısında bir yere oturmalı! Yoksa Hind’in irfanından, Fransız’ın edebiyatından, İngiliz’in iktisadından, Almanın idealizminden pek çok şey çevirilebilir. Çevirenler de var. Ama Türkiye’de, “Ben bir fikir ve hareket mektebi oluşturabilmeliyim” diyebilecek cesareti ve kültürel köklere inebilme liyakatini gösterebilecek kaç kişi var? Herşeyde ucuzluk! Adam çok hoşuna giden bir makale görüyor, çeviriyor. Çevir! Güzel! Ama o makalenin savunduğu şey hakkında bir araştırma yaptın mı? Bir fikir adamını çeviriyorsun. O fikir adamının benzerleri, zıdları, teferruatı, getireceği etkiler hakkında senin bir görüşün yahut araştırman var mı? Yahut, o fikir geldiğinde senin toplumunda “şu şudur” diyecek bir küllî fikir sistemi var mı? Yok!

Burada bu bahsi bırakıyorum.

İbda Mektebi’nin Türkiye’de -İslamcılığın çeşitli kolları da dahil- tüm eğilimlerden farkını üç dört cümlede özetlemeye çalışacağım, böylece konuşmayı bitirmek nasib olacak inşallah…

VI- İBDA MEKTEBİNİN FARKI

1- Kendine has bir mahallîlik…

Açıkça yerli bir insandan yola çıkış; Necib Fazıl… Ve yine Anadolu halkının tanıdığı tasavvuf kültürü… Kendi toprağında kendine has fikir (ve eylemi) bulma çabası… Bu çok önemlidir. Türkiye’de bu şartlarda birşeyler yapmak isteyen solcu, sağcı, İslâmcı, komünist, herkes bunu bilmek, bunu anlamak zorundadır. Bir fikir kendi toprağında gelişebiliyorsa, çok rahat bir şekilde tesiri yıllar sürecek bir ekol-mekteb oluşturabilir. Belki onu anlayabilecek insan azdır ama, yüzyıllar boyu etkisi geçmez. Bu özelliğe sahib değilse, balon gibi patlar. Üç dört sene devam eder, aynı (fast food) gibi. Sonra bakarsın, bitmiş!

2-Kendine has bir cihanşümûllük…

İbda Külliyatına, onun oluşturmaya çalıştığı dilin ve ele aldığı mevzuların tümüne baktığımızda, gerçekten kendine has bir cihanşümûllük görüyoruz. Irk ve (etnosentrizm) gibi vakıalar yok. Herkes bilir ki, İbda Külliyatını derinlemesine anlamaya çalışanlar içerisinde Türk de vardır, Kürt de vardır, Çerkez de vardır, Türkmen de vardır. Alman, Fransız, Yunan ve Arab da var; yeni yeni üzerine yoğunlaşıyorlar. Varlık düşüncesine bakınız. Hegel’i ve diğer Batılı filozofları ele alış, özümseyiş tarzına bakınız. İşte bu hususiyetler, bu Külliyatın kendine has bir cihanşümûllük vasfına sahib olmasına yolaçıyor. Bu iki vasıf çok önemli. Bunlardan biri olmayıp diğeri olduğu zaman, bu iş yürümüyor. Dünyanın her tarafındaki büyük kültür değişimlerine bakın, bunu göreceksiniz. Evvelâ kendine mâletme ve o kendine mâledilmiş şeyin yine başka insanlar tarafından anlaşılabilir ve alınabilir olmasını kastediyorum.

3- Tarihe küfretmeyiş…

Tarihi doğru bir şekilde değerlendirmeye çalışmak… Kanunî’den başlayan himmet ve fikir eksikliğinin farkında bu mekteb. Bununla beraber, Anadolu’da varoluş sebebimizin İslâm’dan başka bir şey olmadığını da biliyor. Bu çok önemli bir noktadır. İslâmî meyilli gözüküp de, (zaten diğer meyillerin, tarihe toptan bir ezme-ezilme hikâyesi olarak baktıkları için böyle bir dertleri yok!) kendi tarihini bilmeyen, tarihinin her tarafına küfreden bir sürü insanla karşılaşıyorsunuz! Adamın zihni, bilmem hangi ülkeden çevrilmiş kitablarla bulanmış. Kendini bilmiyor. Kendisini o zannediyor. Onu savunuyor iki sene, üç sene, beş sene! Sonra bakıyor ki, bu topraklarda o fikri savunmakla birşey olmayacak, rüzgar da değişmekte; onbeş sene Osmanlı’ya küfrettikten sonra Osmanlıcı oluyor! Bunları hepimiz görmüyor muyuz? İsmi de, İslâmcı! Dön baba dönelim. Olmaz ki böyle… Önce anla: Bu tarihte nerede hata yapılmış, büyük tarafları nedir, ne taraflara nasıl bakmamız gerekiyor? Yani Kanunî’den beri bir aşk eksikliği var, fikir eksikliği var. Medreselerde nasıl bir donma olmuş, bunları bir araştır! Kendini doğru tarif ve tahlil et. Kendin hakkındaki ilk peşin fikrin, mutlaka doğru olmalı. Kuşkusuz bu Külliyat bir tarih kitabı, bir furû fıkıh kitabı değildir. Her konuya, temel cümleler hâlinde işaret ediliyor. Ardından o konu hakkında fikir yürütmek sana ait. Sen bu cehdi göster, fikrini yürüt!..

4- Ehl-i Sünnet’i savunma…

Bu, Mirzabeyoğlu’nda, hem bir doğrunun savunulması, hem de tarihe sahib çıkılması anlamını taşıyor. Hiçbir ciddi aksiyon ve fikir üretemeyen beyinlerin; Mutezile, Şia ve garib bir Selefîlik ile vakit geçirdiğini gören gözler var bu mektebte. Dolayısıyla birliğin, hakikatin, gücün ve içtimaî gerçekliğin farkında olan bir bakış var. Ucuz bir bakış değildir bu. İşte bugün cesaret ve özgüvenin sembolü olmasının sebeblerinden biri de budur.

5- Helezonik bir tarih anlayışı…

Yani, “doğrusal, ilerlemeci” (=lineer, progresif) tarih düşüncesine şuurlu olarak karşı çıkan bir tarih anlayışı var. Lâkin çok önemli bir noktaya parmak basacağım; burada asla mesuliyetten kaçış yok! Meseleye uzak kalanlar açısından bir şerh gereği duyuyorum. Bazı antik felsefe ekollerinin düştüğü hata şudur: Yine onlar da tarihi dairevî bir tarzda savunuyorlar ama, “Herşey tekrar ediyor, herşey aynı yere varacak o hâlde herhangi bir gaye için çabaya gerek yok” diyorlar. Bu hata, İbda için sözkonusu değil. Helezonik bir tarih anlayışı var ama, işte herşey aynı yere varıyor diyerek de çabadan uzaklaşmak yok. Aslında herşey, aynı yere aynı şekilde varmıyor! Yine değişiyor. Bir helezon düşünün; daire aynı yerin üstüne geldiğinde, alttaki daire ile aynı mıdır? Hayır! Çakışan tarafları vardır. Tıpkı bayramların belli vakitlere gelmesi gibi… Çakışan yönler vardır ama, artık su akmıştır, yeni bir hadise vardır karşımızda; demek ki, yeni ve doğru bir savunma ve fikrî ifade ediş tarzı lâzımdır. İşte bunun adı “diyalektik”tir. Dolayısıyla sürekli eylem, sürekli hareket ve Allah’ın isimlerinin tecelligâhı olma şuuruyla, bitmeyen bir mücadele ruhu var bu mektebte. “Doğrusal ilerlemeci” tarih anlayışı olmadığı için de, bugün İslâmcı yahut başka meyilden gelen bazı yazarlarda gördüğümüz, “Bugünkü bilimin her dediği doğrudur; Müslümanlığı, Kur ân-ı Kerim’i ve tefsiri de tamamen bugünkü bilim doğrultusunda yorumlayalım, böylece Kur ân-ı Kerim’e büyük bir iyilik etmiş oluruz” hezeyanı yok İbda da. Eğer bugünkü “bilim”in her dediğini doğru sayarsan, Kur’ân’ın tahrifine de kapı açmış olursun. Çünkü, “bilim”in kendi hususî vasfı vardır: Sürekli değişmek! Thomas Kuhn ve L. Althusser gibileri buna işaret etmişler, sayfalar dolusu izah getirmişlerdir. Zira, bugün “bilim” terimiyle, yaşadığımız şu gölge varlıklar âleminde cereyan eden hadiselerin zâhir yüzü ve bağlantıları kasdolunuyor. Bu âlem ise Halk âlemidir; yeni imkânlara ve değişime açıktır. O hâlde, doğrudan bu âlemle ilgili bilgiler sürekli değişim içinde olacaktır; ne kadar sarsılmaz gözükse de! Batılının 19. yüzyıldaki büyük yanlışı, şu gölge âlemi temel sâbit zannetmesi ve burada keşfettiğini sandığı kuralların asla değişmeyeceğine inanmasıdır. Böylece “scientism (sayntizm)” hastalığı başlar ve 20. yüzyılın başlarından itibaren de ciddi tenkidler alır. 40’lı, 50’li yılların sonunda bu tenkidler iyice çeşitlenir! Ne var ki, resmî eğitimlerde scientism devam eder. Biz mi? “Bilim”in putlaştırılmasına karşı bir iki ses dışında, ortalık, resmî ideoloji taraftarı olanı ve olmayanıyla scientistlere teslimdir. Her şey geç gelir şu Batıdan! Onlar üretir ve satarlar. Ve biz bir malı, kullanım ve salâhiyet vakti geçeli yıllar olsa da elimizden, zihnimizden atamayız! Mevkîmizin hep “kuyrukçu”luk olmasındandır bu. Oysa yapmamız gereken, hesabını vere vere kendimize kavuşmaktır! “Kendimiz” tabiri, muğlaktır. Peşin fikir gereklidir burada! Yoksa bu sözlerim kuru bir kabuk olur; herkesin ağzında öttürdüğü cinsten! “Kendimiz”, Hakkın rızasını elde etme mücadelesini bırakmayan insan-ı kâmil olma yolunda didinenler olmalıyız ki, içtiğimiz suyun, söylediğimiz sözün tadı olsun.

6- Yeni olan her akımı derhal sahiplenme tavrının olmayışı…

Biz kendimizde olana güvenemediğimiz ve zihnî donanımımız yeterli olmadığı için, İslâm dünyasında yahut Batıda çıkan her yeni akıma hemen sahib çıkıyoruz. Bu bir pazarlama tekniğidir; o adam güçlü, pazarlıyor, “al” diyor. Sen de alıyorsun onu! Ben almayalım, hiç bakmayalım demiyorum. Git, oku, anlamaya çalış. Ama benim kurmaya ve korumaya çalıştığım sistemle farkı nedir? Acaba ne yönlerden ayrılıyor, bir bak. Sonu ne olur? En başta söylediğim gibi; iki sene savunur, üçüncü sene dönersin! Anladığın için dönsen gene iyi! O fikrin bir cevheri vardır; onu görmeye çalış, onu özümse. Kendine mâletmeye çalış. Kurcala. Şimdi ben bu tür akımlara sahib çıkmaya çalışanlara hem kızıyor hem de kızmıyorum. O kadar büyük bir baskı var ki, adam ne yapsın? Hâkim sistem karşısında bir çıkış yolu arıyor. Bu adamlar Batıdan anlar. Batının getirdiği herşeyi güzel sayar. Bak, ona Batıdan referans vereyim ki anlasın derdimi diyor. Bu intibâı vermek için bir sürü kitab döktürüyorlar. Üç sene sonra da kitablar eskiyor zaten. Oysa İbda’nın; ana fikir manzumesine bakıştan sonra, yeni çıkan akımların yanlışlarını ve doğrularını gösterebilme cehdi var. İbda’nın ilk basımının üstünden 25 sene geçmiş kitablarına bir bakın; yap-boz yok, ne kadar sağlam; şu tâbiri de sadece o hakediyor: “Taş gibi!”… Moda değil, kalıcı! Vehim ve hata değil, hakikat!.. Kim piyasadaki başka hangi eser ve müellif için böyle bir meydan okuma iddiasına soyunabilir ve bundan yüzünün akıyla çıkabilir?..

7- Teknolojiye bakışta ifrad ve tefridden uzaklık…

Ne teknoloji düşmanlığı, ne teknoloji hayranlığı… Dünya görüşü emrinde, ruhu zedelemeden şekillenmesi gereken madde. 1975’li yılların sonunda, 80’li yılların başında Türkiye’de İslâmî çevrelerde bir akım başlamıştı: Teknoloji her yönüyle kötüdür. Hiçbir şey alınmayacak. Teknoloji zaten şeytan icadı. Bizim işimize yaramaz, ahlâkî de değil. Ee? Ne yapacağız öyleyse? Hiçbir şey yapmayacağız! Bu dönemlerden önce 19. yüzyıldan beri varolan, bugüne kadar da devam eden başka bir akım var; “Efendim teknoloji her yönüyle iyi. Hepsini alacağız. Onu alacağız, alacağız, alacağız, burada da büyüteceğiz. Büyük tank fabrikaları kuracağız, büyük…” Tank fabrikasını kur ama, tankın nasıl yapılacağını bir anla, benim ne kadar ihtiyacım var, ne getirir götürür diye düşün. Meselâ, alternatif teknolojiler varsa onları araştır. Asla hayâl sayma! Yoksa ebediyyen çevre ülke derecesinden kurtulamazsın; sürekli eski teknoloji alırsın ve kendi hayat biçimine, hayata bakışına uygun, kullanışlı ama ince bir zevkin tüttüğü âlet veya eşya üretemeyen dar bir çöplük olursun. İbda’da, bu meselede de ifrad yahut tefrid yok. Diyor ki; biz, bu manzume ve bu bakış içerisinde elbette kendimize yetmek ve güçlü olmak zorundayız. Madde, eşya; tek tek sırları incelenecek. Ama asla insana, insan ruhuna tahakküm edecek hâle gelmemeli! Burada tahakküm eden de biçâre madde değil ya, işte alışkanlık, kullanıyoruz… Kötü emelleriyle onu zulüm ve istibdad vasıtası hâline getiren insanoğludur suçlu. Bu bakış çok önemli. İşte İbda’da ben bu bakışı görüyorum. Yani teknoloji uyarlanacak, ihtiyaçlara göre belirlenecek ve bunlar yapılacak; ondan sonra gerekiyorsa burada üretilecek. Demek ki teknolojinin ne âşığı ne de kindarı olmamak gerekiyor! Bu tesbit çok net olarak var bu düşüncede. Ben bu niteliği, böyle net bir şekilde başka İslâmî akımlarda görmedim. Kimileri paldır küldür; “Zaten dünya kötüye gidiyor…” Eee? “Hiçbirisini almayalım abi…” N’apalım?.. “Kendi köşemize çekilelim” diyor. Sen bu tarza meyledersen, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olmak vasfından kaçmış olmuyor musun? Peki bu mesuliyetten niye kaçıyorsun? Sonra bu mesuliyetsizliğini garib edebiyatıyla örtmeye çalışıyor. Hangi garib? Hangi gurebâ? O hadiste geçen garibliğin mânâsını sen nerden biliyorsun?..

8- Dinî malûmat serdedişte tavır ve duruşu da mühimseyiş…

Dinî mevzularda fikir beyan edenlere bakışta, bilgi birikimiyle beraber tavır ve duruşu da mühimsemek… Çünkü fıkıh, sadece bilmek değil; derin anlayış, samimiyet ve cesaret demektir! Yani tavır koyabilmektir. Fıkhın temelinde bu var. Siz -yarım yamalak da olsa- kendinize has modelin bulunmadığı bir yerde fıkıh üretmeye kalkarsanız, her sözünüz, sizi saran muhitin kullanacağı malzeme hâline gelir. Burada, kısaca içtihad mevzuuna değineceğim. Bir kere, mutlak ve en geniş anlamıyla içtihadı gerçekleştirecek kabiliyette muttakî, cesur ve dâhî müçtehidler yok artık. Yani ilk devirlerdeki İmam-ı Azam, İmam-ı Mâlik gibileri yok. Ayrıca, temel kaideler belli ve “Nassın olduğu yerde içtihada mesağ yok” hükmü mevcut. Bunu niye söylüyorum? Zira bugün içtihad denildiğinde, tam mânâsıyla açık nassları çiğnemeyi murâd eden yağcı tipler vardır. Bir de havarîlik taslamaları yok mu? Zaten, varolan güç, seni medyasıyla ve her nevî iktidar enstrümanıyla koruyor. Bu kahramanlık pozları neyin nesi? Fıkıh, kendi gelişimimiz ve yeni hadiseler karşısında alacağı doğru tavırla kendini yenilemeli. Âcizâne haddim olmayarak vardığım netice şudur: “Mecelle” tipi, ama daha geniş açılı ve teferruatlı çözümler üretecek bir cesur-muttakî-dâhi bilginler kuruluyla bu işin halledilmesi. Fakat bu yenileniş, “İşte ben şöyle içtihad yapıyorum; böyle üstünlüğüm var sizin imamlarınızdan!” türü iddialarla ortaya çıkanların yapacağı bir iş değil! Açık konuşmak lâzım: Böyle bir ortamda, samimi olarak çabalayıp içtihad niyetiyle birşeyler yapsanız bile, uygulayacak ve geliştirecek otoriteniz olmadığı için, varolan sistemin yemi olursunuz! Zira fıkıh ve içtihad dediğimiz şey, ne müzeye koyacağınız bir ferman ne de entellektüel mastürbasyondur! Ya ortamı değiştirir, hatasıyla sevabıyla o zaman fıkhınızı, içtihadınızı yaparsınız veyahut bunun aksine içtihad, reform laflarıyla avanak avlayan, kurulu sistemin bedava horozu olursunuz! Gücünüz yok iken ürettiğiniz hukuk, hukuk mudur? Aptalca bir övünme ve tembellik vesilesi bu! Veya, kirlenmiş vicdanlara rahatlama cilâsı! Hayır, hayır, samimi olarak fıkıh bahsinde gecesini gündüzüne katıp çalışanları takdir ediyorum. Onlar benim baştâcım! Onlar beni anlayacaktır zaten! İthamlarım, sistemin yağcılığını yapan yalaka tipleredir!

9- Zamanın gittiği yönü seziş…

Şöyle ki; aklı mühimsiyor ama, ruhiyatı asla ihmal etmiyor. Ve bu ekolde, çalışkan bir ruhîlik var. Yani; boş, tembel ruhçuluk yok. Batının bile terkettiği kuru akılcılık da yok. Batı, biliyorsunuz, büyük zihnî devrimlerden falan sonra, akla taparlığı bıraktı. Ama akla taparlık İslâm dünyasında, Türkiye’de ve bazı yerlerde devam ediyor. İbda, aklı mühimsiyor. Ama Batının dahi bıraktığı ve bizim de bırakmamız gereken kuru akılcılık yok. Batının, kendi sisteminin devam etmesi için tüketicilere sunduğu Hind usûlü ruhçuluk da yok İbda’da. Bu Hind usûlü ruhçulukta, artık harekete geçiricilik, mesuliyet alıcılık vasfı kalmamıştır; iyi, doğru ve güzeli yapmak için mücadele ediş ruhu yoktur onda. Ruhu mühimsemenin hakikati bu değil ki! İbda’nın ruhî yönü öyle birşeydir ki, insan rüyasını görür, düşünür, coşar ve coştuğunu yapmak için harekete geçer. Gerçek ruhîlik bu işte! Ve bu, İbda’da var! Piyasaya, televizyonlara falan bakıyorsunuzdur; 21. yüzyılda din ve inançla ilgili mevzular tamamen dünyaya hâkim olacağı için, insanlara ruhçuluğun doğru adresini göstereceklerine, tutuyorlar -affedersiniz tabirimi mazur görün- ottan kıldan, hiçbir ciddi değeri olmayan akımların reklamını yapıyorlar. Adam Hindistan’dan gelmiş, bilmem ne kişinin reklamını yapıyor. Hinduizmin temel felsefesini, bu felsefenin sonuçlarını, varyasyonlarını, neyle nasıl uyuştuğunu anlatan güzel bir konuşma yapsa, anlarım. Lâkin neticede bu propagandada, insanların ruha, ruhiyata ve dine olan şevklerini boş, bulanık yerlerde körelterek, onları bu sahada da tüketici hâline getirme isteği vardır. Esas hedefe gitmesin, yamuk yumuk yerlere gitsin; böylece eforunu orada bitirsin! Herkese çeşitli ebat ve elvanda emzikler, incik boncuklar… İbda Mimarı’nın meâlen söylediği gibi: “Ziyafet sofrasından kalkıp, solucan atıştırmak!..”

10- Fikirde mübhem, harekette müşahhas ve işaret edici oluş…

Bir fikrin, muhataplarında ben bu fikri doğru anlayabilmeliyim gibi bir cehd uyandırabilmesi için bazı yönlerden mübhem olması gerekir. Bu, zâhirî yönü… İkinci yönü ise derin; “Kültür Davamız” adlı eserden okuyorum:

“Görüleceği üzere, “fikirde müphem olmak” meselesini, “İslâm önce bulmak, sonra aramaktır” meselesiyle içiçe düşündüğümüz zaman, arayış verimlerinin her derecesinin ölçülere nisbetle “pay” ifâde etmesinden hareketle, bu “pay-fikir”in niçin müphem olması gerektiğini kavrarız; “dır” ve “tır”, ölçüleri kendi idrakı seviyesine indirmek ve hapsetmektir ki, bu, sırra yer bırakmamak ve gerçekleşmelerle ortaya çıkacak meçhule hürmetsizliktir.

“Müphem olmak”, belirsiz olmak mânâsına değil, meçhule hürmet tavrı içinde “belirsizliğe-sırra” açık belirliliktir ki, aslı ve hakikatiyle ölçüler içinde fanidir. Bu fikir, ölçüler içinde arayıcılığı ve buluculuğu kendi kendinde bitirmediği gibi, yeni arayışa ve buluşlara gebe, yeni fikirlere ilhâm kaynağıdır; eşya ve hadisenin her ân yeniliğinde, “hareket içinde hareketle zenginleşecek” olan fikir…

“Mutlak Fikir”e nisbetle şuuruna erilmiş derinliğine düşünce, yani “hikmet”, daima kendisinden fazlaya ait yukarıda niteliğini belirttiğimiz müphemliği göstermiyorsa, kendi kendinde tükenici ve statik bir çerçeve belirtiyordur ki, bu, nisbet içinde bulunduğu –bütün zamana ve mekâna şamil- Mutlak Fikir’in “mutlaklık” vasfına ters olduğu gibi, insanın eşya ve hadisenin her ân yeniliğinde “hareket içinde hareket eden” rolüne de terstir”.

Merak eden, gerisini Külliyat’tan takib eder…

Ama hareket edişte müşahhas olacaksın. Mesele çok kapsamlı olduğundan, şimdilik bu kadarla iktifâ edeceğiz.

11- Varlığı kavrayıştaki derinlik…

Ve İbda’nın -sözümü bitiriyorum- en derin ve etkileyici farkı, varlığı kavrayıştaki derinliğidir. Dölleyici fikir diyorum ben buna. Öyle güzel, öyle dikkat çekici umdeleri var ki, kişi kendisini ona bıraktığında, fikre muhatab ferd olarak, kendisi daha izah edici tarzda fikir üretebiliyor. Bu çok önemli. Yani üretkenliğe elverişli bir ıslahat zenginliği var. Müntesiblerine, kendi ferdî üretim sahalarını veriyor. Müntesibleri, gerek doğrudan zihnî, gerekse ilmî faaliyetlerin çok daha güzel çerçevelere oturtulması yarışına girebiliyorlar. Bu, pratik açıdan heyecanın devam etmesini sağlar. İşin aslına baktığımızdaysa, o fikrin gelişmesine, kök salmasına, bir “mekteb” olmasına yolaçar. Bu çerçevede, Mirzabeyoğlu’nun, icabettiğinde düz mantık dışında bir mantık, paradoks mantık kullandığını belirtmeliyim; özellikle varlık, ruh gibi bahislerde. Bizde İbn Arabî gibi büyük sufîler, uzakdoğuda Lao Tsu gibi filozoflar bu mantığı kullanmışlardır. Aslında inancını yüreğinde alev gibi taşıyan, dev bir değişim hamlesi başlatmak isteyen herkes, az buçuk bu mantıktan istifade eder. Bahis geniş olduğu için girmiyorum. Kısaca, bildik ayniyet (“özdeşlik”) ilkesine uymamak demektir bu mantık.

Son söz; hakikaten verimli bir mekteb… Tıpkı (Kelime-i Salihiyye) gibi ki, çorak bir muhitte, sahrada bir dağ yamacında zuhur ediyor. Ve diğerlerini zuhur ettiriyor. İsmi üzerinde İbda; ve bu sistem, kendi aksiyonerini, kendi şârihini, kendi yorumcusunu yetiştirdiği sürece, belki ağır ağır, belki de hızla yayılacak. Ama köklü olduğu için, hem tüm ülke sathına, hem diğer ülkelere, hem de yaşarsak önümüzdeki yüzyıllara damgasını vuracaktır diyorum.

Vesselâm…

Kaynak: S.A. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005; Akademya I. Dönem Sayı 10, Ağustos 1998; Akademya I. Dönem Sayı 11, Şubat 1999. (2010 öncesi arşiv makalelerimizde yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında makalelerini yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!