Biyomimetik veya “Doğadan İlhâm Almak”

0
305

Biyomimetik Nedir?

Biyomimetik, doğadaki canlıların sahip olduğu birtakım fizyolojik ve kimyasal özelliklerine bakarak ve bu özelliklerden örnek alarak insanlığın herhangi bir sorununa çözüm üretmek veya insanlığa faydalı bir ürün elde etmek anlamına gelen bir araştırma alanıdır. Kelime anlamı itibariyle de Grekçe “bios” ve “mimesis”, yani canlılığı taklit etmek demektir. İlkçağ filozoflarından Platon’un estetik hakkındaki birtakım görüşlerine baktığımızda bugün biyomimetiğin de faydalandığı esaslar hakkında bazı ipuçları buluruz. Platon’un estetik ile ilgili felsefesinde “mimesis” yani taklide dayalı sanat olgusu yer alır. Platon’a göre en yüksek, en değerli icra “Demiurgos” yani kutsal icracı tarafından yapılandır ve bahsi geçen kutsal icracı tüm evreni ve içindekileri ideaların “taklidi” olarak meydana getirir. Biyomimetiğe baktığımızda ise, Platon’un kutsal icracısının yerini bilim insanlarının aldığını ve doğayı taklit ederek sanatlarını icra ettiklerini görürüz. Doğa insana bahşedilen büyük bir sırdır ve bilim insanının bu noktada yaptığı şey bu sırrın izinde giderek, yaratıcının doğa vesilesiyle insana sunduğu güzellikleri yakalamaktır. Simya geleneğinin kurucusu olarak kabul edilen Hermes Trismegistus’a ait olduğu düşünülen “Tabula Smaragdina” yani Zümrüt Tabletlerde yer alan “küçük evren büyük evren uyarınca yaratılmıştır. Bu ilkeye göre hareket edilirse, en mükemmel uyarlamalar mümkün olur” ilkesi, biyomimetiğin ardında gizli olan düşünceyi ifade ediyor gibidir. Mikrokozmos yani insan, makrokozmosla bir bütün oluşturacak şekilde yaratılmıştır ve makrokozmosda var olan birtakım özellikler insanlığın tasarrufuna sunulmuştur. Günümüzde biyomimetik mimariden mühendisliğe, sanattan tıbba kadar uzanan birçok alanda kullanılan bir tekniktir.

Biyomimetiğe Dair Birtakım Örnekler

İnsanoğlunun yuva yapan kuşlara bakarak kendi evlerini inşa etmeleri ve insan vücudu tarafından üretilemeyen selülozu üreten canlılara bakarak ve bu selülozdan faydalanarak medeniyetlerin inşasında belki de en önemli role sahip olan kâğıdı icâd etmiş olmaları biyomimetiğe verebileceğimiz en eski örneklerden biridir.

Leonardo Da Vinci’nin kuşlardan ilham alarak uçan bir alet tasarlaması biyomimetiğe en tipik örneklerden biridir. Midyelerin gemilerin yüzeylerine yapışmalarını sağlayan protein yapılarının incelenmesiyle, bu özelliklerinden ilham alınarak birçok araştırma projesi geliştirilmiştir. Midyelerin yapışkan proteinleri (adhesive proteins) ve hyalüronik asidle oluşturulan koaservatlar (coacervation) ilaç tesliminde (drug delivery) yani ilacın hedeflenen organa ulaştırılmasında, yapay doku mühendisliği yapı iskelelerinin (tissue engineering scaffolds) kolayca entegre edilmesinde kullanılmaktadır. Bununla beraber, kum solucanlarının su esaslı yapıştırıcı proteinlerinden ilham alınarak (waterborne adhesive proteins) çeşitli koaservatlar geliştirilmekte ve bu koaservatlar, ikizden ikize kan karışması sendromu (twin to twin transfusion syndrome) ve açık omurga (spina bifida) gibi cenin ile ilgili hastalıklarda tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Köpek balığını sudaki bakterilerden koruyan derisinden ilham alınarak yüzme mayosunun yapılması, ayçiçeklerinden alınan ilhamla güneş panellerinin icadı, balıkçıl kuşlarını taklit ederek yapılan hızlı trenler, Dulavrat otundan alınan ilhamla yapılan cırt cırtlı bantlar, Geko ayaklarını taklit ederek yapılan tırmanma ayakkabıları, fil hortumunun yapısının incelenmesiyle oluşturulan hassas robotik kollar biyomimetiğe verilebilecek örneklerden bazılarıdır.  Bugün üzerinde büyük bir gayretle çalışılan yapay zekâ teknolojisi ise insan zekâsından ilham alınarak yapılması itibariyle yine biyomimetiğe örnek teşkil etmektedir.

Biyomimetik ve “Sezgi”

Bir bilim insanı doğadaki herhangi bir canlıya bakıp onda insanlığa fayda sunabilecek bir özelliği/güzelliği nasıl fark ediyor olabilir? Bu “fark etme” olgusu durup dururken açığa çıkan bir şey değildir… Yoksa öyle midir? Kendisine bir yol seçen ve o yolun dervişi olan bilim insanının tefekkürleri ve gayretleri neticesinde ilham olunan bilgilerdir bunlar, bir anda farkında olmadan “sezer” ve hayretler içinde kendisine sunulan bilgiyle insanlığın yararına işler yapmaya çabalar. Biyomimetikçiler, bir nevi “kuş biliciler”dir. Salih Mirzabeyoğlu’nun Esatir ve Mitoloji adlı eserine baktığımızda “kuş biliciliği” kavramıyla karşılaşırız;

“Kuş biliciliği

kuşlarla gelen şeyi söyler

mitolojide- bunu önce

kendisi de kehanete başvuran

ORFEUS öğretip gösterdi

sonradan bütün milletlerde itibar

ve tabiî içgüdünün ışığıyla doğrulanan

sanki basiret nuru

dört ayaklılara- kanatlılara

öteki hayvanlara inmekte

onlar da böylece bize

olacak şeyleri önceden söylemekte

inceliğe riayet eden bir mısra:

-“ BENCE NE GÖK ONLARA

BÖYLE BİR BİLGİ AÇIKLADI

NE DE SAĞDUYULARI

KADERLERİN ÜZERİNDE…”

Onlara’dan kasıd KARGALAR…” [1]

“Virgilius’un şiirinde

VENÜS –oğluna gizlice

kuş içgüdüsünü öğretiyor:

-“ boşuna değil bunların hepsi

öyle olsa büyüklerimiz kuş biliciliğini

boş yere öğretmiş olurdu bize

bak işte iki kere altı kuğu

bir toplulukta

göklerin geniş yolunda eter göğünde

geçip gidiyor Zeus’un kuşları

görünüşe göre uzun bir dizi içinde

yeryüzünü küçümsüyorlar

çünkü onları koşturan gökle uyum içinde

ses veren kanatlarıyla döner gezerler

senin arkadaşların da dost gemilerin de

işte tıpkı böyle ulaşırlar limana

veya yelkenleri fora ederler

ele geçirilen körfezde!” [2]

 

Hayvanlar-Bitkiler bilim insanlarına “yapmaları gereken şeyi önceden söylüyor” aslında. Yaratıcı’nın doğadaki her bir canlıya verdiği özel istidâtlarını, o canlılar eşya ve hadiseleri teshir etmekle mükellef olan insanoğluna, sanki insanoğlunun bu mükellefiyetinin farkındaymış gibi sunuyor. İnsan da canlıların sunduğu bu güzellikleri ilhâm ile, sezgiyle fark edip vazifesini icra ediyor.

Simya ile ilişkili ve birtakım mitolojik hikâyelerdeki betimlemelere baktığımızda da doğadaki canlıların insanoğluyla konuşmasını, insanoğlunun da bu canlılardan birçok fayda devşirmesini ve istidâtları izin verdiği kadarıyla doğayı tasarrufu altına almasını görebiliyoruz. Aşağıdaki iktibas buna güzel bir örnek teşkil eder:

“ En harikası – hayvanların konuşmasını

bilip anlayan bilicilik türü

Melampus- Tiresias- Thales- Tyanalı Apollonius

bu işte uzmanlaşan…

(…)

Hermes de şunu söyler:

-“bir kişi Kasım ayının ilk günlerinde

yakaladığı ilk kuşu

bir tilkinin yüreğiyle birlikte kaynatırsa

yemeği yiyen herkes

bütün kuşların

ve hayvanların sesini anlar!”

Arablar –Proclus ejderhasının yüreği ile

karaciğerini yiyenlerin- hayvanların sesleriyle

işlerinin

mânâsına ereceğini söylerler

ki- bu ejderhanın varlığına

Platoncular da inanır

Arablar- katır yüreği yemenin

olacak olanı söylettiğine…” [3]

Bugün materyalist yaklaşımın sirayet ettiği bilimsel faaliyetler, kâinata ve yaradılışa dair hayranlık uyandırıcı her yeni keşifle birlikte “mistik” olanla yüz yüze gelmenin sancısını yaşarken; çok eski çağlarda kâinatın insana bahşedilen sırlar yumağı olduğunun ve aslî vazifesinin bu yumağın “içinde” kaybolarak hakikati tatmak olduğunun bilincinde olan ilim adamları, daima yaratılanlara bakarak, onların içinde bulunduğu hâllere dikkat ederek ilmî faaliyetlerini yapmıştır. Buna en güzel örnek Simyacılardır. Simyacılar deneylerine başlamadan evvel gökyüzünü yoklarlar, yıldızların gezegenlerin konumlarına göre içlerinde bulunduğu zamanın deneye başlamak için elverişli olup olmadığını yorumlarlar ve işlerine öyle başlar veya uygun zamana kadar bekletirlerdi. Modern (!) zamanlarda “safsata” olduğu düşünülen fakat hakikatte hem ruhî hem de maddî âlemle iç içe çok büyük işler başaran simyacılar, doğayı taklit etme usûlünü çağlar öncesinde uygulayan ilk “biyomimetik” uzmanlarıdır. Simyacılar yalnızca görünen âleme değil; farklı bir boyutun içine girdikleri ve ilhâmların aktığı rüya âlemine, gördükleri rüyâların manâlarına da bakarak ilmî faaliyetlerini geliştirmişlerdir.

Bir bütünün parçası olmak, biri olmadan diğerinin de olamayacağı gibi bir hakikat ifade eder. Bu durumda âlemler ve âlemlerdeki her canlı birlikte bir “bütün” teşkil ederken ve aralarındaki bağ Muhammedî Nûr (Norveç Mitolojisinde gölgesi bütün kâinatı kaplayan Dişbudak Ağacı aslında -farkında olmasalar da- Muhammedî Nûr’dur) vesilesiyle kurulurken; bu varlıkların birbirlerinden maddî ve manevî fayda devşirmesi olağan bir durum olsa gerektir. İnsan, hayvanlar, bitkiler ve tüm âlemin birlikte bir bütünün parçaları olması hakikati şu dizelerde hissedilmektedir:

“ANKA- öleceği zaman yakar

yuvasını kendisiyle

küllerinden doğarken tekrar

yuvasını yapar…

Kime konarsa-ona zenginlik ve mevki

yüzü İNSAN yüzüne benzer

vücudu- her hayvandan bir parçayla

bütün kuşları temsil eder

boynu çok uzun ve sarılı ak halkayla

yaşadığı yer – efsanevî KAF dağı…” [4]

Anka Kuşu, küllerinden yeniden doğmayı, yeniliği simgeler. Öze dönüş ve kaynağını buluş serüveninin baş figürüdür. Bugün insanoğlunun içine düştüğü girdabın sebebi özünden uzaklaşmak, menbâını kaybetmek, maddenin tahakkümü altında kalmaktır. Küllerinden yeniden doğarak dirilmesini sağlayacak tek şey ise kâinatta var olan, görebildiğimiz veya göremediğimiz her mahlûkatla bir “bütün” meydana getirdiğini “yeniden” fark etmektir. Yüzü insan diğer uzuvları farklı canlılardan müteşekkil olan Anka Kuşunun bütün kuşları temsil etmesi, hürriyeti temsil etmesi mânâsına gelir; asıl hürriyet ise Hakk’a esaretten gelir! Doğaya bakıp ilham alarak çeşitli icadlar yapan insanoğlunun evvelâ anlaması gereken şey, bütün bunların bir sebebinin olduğudur, bütün bunlar insan için vardır ve insan bütün bunlarla bir “birlik” oluşturur. Bunu hissetmeye başladığı zaman “Hakk” ile de birlikte olduğunu hissedecektir.

“Biz bu âlemde

bilmediğimiz bir zât ile

aslını bilmediğimiz bir görünen arasında

yaşıyoruz- bir hayâlin hayâlini

rüyanın rüyâsını

ve mânânın mânâsını

kendimizi bildikçe

Rabbimizi bilmek memuriyeti…” [5]

Ruhu çekilen bu çağda insan, mükemmel işleyen bir makine konumundadır. Bu mükemmel işleyişin “neden”ini sorgulama gereği duymadan, “nasıl”ıyla ilgilenen çağın bilim insanları, insanoğlunu nefes alan ve fakat “cansız” bir konuma indirgemiştir. Bu şartlarda yapılan bilim, nerden gelip nereye gideceğini bilmeyen ve toz bulutları arasında sürüklenen bir hâldedir. Doğadaki diğer canlılara bakarak onları taklit etmek, çağımızda, zaten mükemmel işleyen bir makineyi arada sırada nükseden arızaların önüne geçmek için kullanmaktan öteye gidememektir. Makineleşmiş bu zihniyet, mükemmel işleyen makinelerin de sonu olacaktır aslında. Bu durumu psikoloji bilimiyle ilişkilendirerek anlatan aşağıdaki iktibas tam yerinde bir örnektir:

“Pavlov’un köpekler üzerinde

şartlı refleks tecrübeleri

onun metodlarının insan düşünce

ve davranışının incelenmesine

yönetilmesine uyarlanması

netice- psikoloji mekaniğin bir dalı…

Dünya bir olmaması gereken

ve insan hasta hayvan- derken

hayatın özü hayat iradesi

yahud kudret isteği

zeki ve kudretli karakterin sığındığı

mağaranın son karanlık köşesi

benlik güyâ – lâboratuvar lâmbasının gelmesiyle

aydınlanmaya başlamıştır

vahşet anlayışta:

-“ durdurulamaz içerden gelen süreç- kader

bir elektrik diyagramındaki toplayan

ve dağıtan sinirlere irca edilmiş

romantiklerin halen belirsiz bir güçle

kutsallığını hissettikleri sinirler de

artık maddi yapı olarak incelenmekte

insanın kendi arabasındaki motor parçalarından fazla

bir kutsallığı ve sırrı kalmamıştır…” [6]

İnsanoğlu taşı toprağı hayvanları bitkileri ıslah eden, onları tasarrufu altına alan bir varlık iken; bugün artık maddî dünyanın tahakkümü altında ıslah edilmesi gereken bir canlı hâline gelmiştir. En çok bilinen simya özdeyişlerinden biri olan “V.İ.T.R.İ.O.L (Visitabis İnteriora Terra Rectifiando, İnvenies Occultum Lapidem)” yani “toprağa iyi bak, onu ıslah ettiğinde gizli taşı da bulacaksın” sözü, insanın aslî vazifesinin yaratılanlara bakmak, tefekkür etmek, yaratılanlardan ilhâm alarak eşya ve hadiseleri teshir etmek ve en nihayetinde kutsal taşı, Felsefe Taşını, yani kendi benliğini, benliğinde gizli olan Muhammedî Nûr’u keşfetmek olduğunu çağlar öncesinden bize anlatmaktadır.

“Allah’ı bilmek hayret olduğu gibi

halk âlemini bilmek de

seçkinlerin bilmesi İlâhî fetihle

gayrın ilmi taleb edilmeden- ihtiyaçsız…

Mecaz yoluyla hayrete misâl

baş dönmesi- yüksekten aşağıya bakanın

tecellinin genişliği bilgidir

nihayette ulaşılan hayret- bu baş dönmesi…” [7]

Sonuç itibariyle, bilginin, bilmenin, bilmeyi bilmenin insanda uyandırdığı hayret duygusu, çağlar öncesinde yaşamış ilim adamlarımızın yaşadığı şeydir, bugünkü bilim insanlarının doğaya baktığında, halk âlemine baktığında başlarını döndürmeye yetecek kazanımları yoktur; her şey bir temele dayandırıldığında gelen bu hayret duygusu, zincirlerinden kurtulmamak için direnen çağımızın insanının bu şartlarda hissedebileceği bir şey değildir. Baş döndüren hakikati idrak edebilmek, idrakin aczini idrak edebilmek dileğiyle…

[*] BÜŞRA GÜN, 1995 İstanbul doğumlu. Sultan Fatih Anadolu Lisesi’nden mezun. Halen Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü’nde ve Anadolu Üniversitesi Felsefe bölümünde okuyor. Simya konusunu araştırıyor. Akademya yazarı.

 

Kaynaklar

1- Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji, İbda Yayınları, Ekim 2010, Sy.421

2- Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji, İbda Yayınları, Ekim 2010, Sy.423

3- Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji, İbda Yayınları, Ekim 2010, Sy.424, 425

4- Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji, İbda Yayınları, Ekim 2010, Sy.652

5- Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji, İbda Yayınları, Ekim 2010, Sy.684

6- Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji, İbda Yayınları, Ekim 2010, Sy.518

7- Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji, İbda Yayınları, Ekim 2010, Sy.646

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz