Bütün Fikrin Gerekliliği ve İktisat

0
309

Her türlü insan faaliyeti, neticede ruhî çabaya dayanır; onun ne ifade ettiği ve neye dayandığı ayrı mesele, imân, onun kesiksiz ve umumî sürecinde mevzuuna mahsus görünen hükümler gibi, bu sürecin merkezindedir… İmân’ı, Allah ve genel olarak Tanrı inancı niyetiyle kullandığımız için, zıddına inkâr diyoruz. Oysa inkâr da bir imândır, -yaratıcının olmadığına imân-ve böylece imânı, imân ve inkâr kutublarıyla beraber, birinden diğerine geçiş her ân mümkün, ruhî idrak olarak görüyoruz. [1]

İnanmanın esası, içyüzü, hakikati, Allah’a inanmak… Gerisi hakiki inanmanın gölgeleri ve gölgelerinin gölgeleri… İnanmak, O’na inanmak için yaratıldı. Allah, inanmayı, insanla kendi arasında bir açık kapı diye bırakmasaydı, münkir sabahleyin aynada kravatını bağlarken, gördüğü şeklin kendisi olduğuna bile inanmazdı. İnanmanın ruhu, özü, cevheri, Allah’a inanmak…[2]

… Her şeyin zıddıyla kaim olması ölçüsüyle, imân, kendi zıddını dışarıda bırakma hâdisesidir… Neyi dışarıda bıraktığını bilmeyen adam, neyin maliki olduğunu bilebilir mi ki, üstelik alenî plânda ahkâm kesebilsin?.. Hem de Muhiddin-i Arabî Hazretleri gibi bir büyüğün ölçülendirmesi ortada iken: -“Küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imânda olamaz!’’ [3]

1- Giriş

İktisat veya herhangi bir bilim önkabuller olmadan var olabilir mi? “Hiçbir düşünce sistemi sonsuz sayıda temellendirme mümkün olmadığı için önkabullersiz var olamaz.” [4] Bundan dolayı da önkabullerin mahiyeti üzerinde düşünmek gerekir. Bir başka deyişle; her türlü insan faaliyetinin dayandığı ruhî çaba olarak imân etmek “zorunludur”. Mesele ise inanmak veya inanmamak değil, neye nasıl inandığındır. Herkes imân eder: Kimisi hakikate, kimisi ise bâtıla. İşte bu imân etme zorunluluğuna dayanan bir (iktisadî) düşünceden bahsedilmektedir. [5] İmân etmeyen düşünemez. Çok sayıda inanç olsa da tüm batılların birleştiği hakikat şudur: Küfür tek bir millettir.

Modern iktisat da bazı olmazsa olmaz temel önkabuller üzerine kurulmuştur. Bu önkabullerin ortak özelliği ise teolojinin- daha doğru bir deyişle ‘imânın’ alanına dâhil olmasıdır. İmân var! İmân var ki, bunun bir hakikisi var, bir de batılı ki, buna “küfür” deniyor. Dolayısıyla modern iktisadî düşüncenin, Hıristiyanlık paranteze alındığı takdirde anlaşılması da mümkün değil. Elbette tek başına Hıristiyanlık değil, bu bir Judeo-Hristiyan gelenektir. Nitekim Batı uygarlığının temelindeki taş olan “faiz” anlayışı daha çok Eski Ahid’e dayanır. Bu bakımdan temelde zahiren Hıristiyan; fakat batınî olarak Yahudileşmiş bir uygarlıktan bahsediyoruz. ABD siyasetinde oldukça güçlü olan “siyonist evanjelistler” bir bakıma bu sürecin bir meyvesi, batınî gerçeğin dışavurumu. Bu bakımdan Müslüman iktisatçıların “iktisadı” anlaşılır kılabilmek için iktisadî düşüncenin ve de modern ekonominin [6] temelindeki Judeo-Hristiyan geleneğe dayanan temel önkabullerini ortaya çıkarmaları gerekmektedir. Malum, önkabul olmadan teori üretilemez. Fakat bu bahsettiğimiz önkabuller teoride açıklanan değil gizlenen ve hattâ teorisyenin kendisinden bile gizlenen önkabullerdir. İnsanın kendisini unutması vakası. Teorisyenin kendisine bunları söyleseniz kabul bile etmeyeceği, inkâr edeceği türden önkabuller. O’nun nuruyla bakan “müminin ferasetinden sakının” hadisini hatırlayalım. R. Nelson, “FRANK KNİGHT ve ASLİ GÜNAH” makalesinde ateistliğiyle meşhur iktisatçı Knight’ın fikriyatındaki bu tip bir gizli önkabule işaret eder mesela. Dolayısıyla makalemizde,  PROVİDENTİA DEİ veya ULUHİYYET, İDEAL İNSAN, GELECEK ZAMAN, GÖRÜNMEZ EL(LER)’e dair önkabullerin modern iktisadın inşasında ve sonrasında sekülerleşen iktisat anlayışında oynadıkları rol gösterilecektir.

2- İktisatta Temellendirme ve Olmazsa Olmaz Önkabuller

Öncelikle ekonomi (oikonomia) kavramı üzerinde durmak gerekir ki, bu kelimenin kökü Eski Ahid’e kadar uzanmaktadır. Oikos: hane (hane halkı ve onların sahip olduğu tüm mülkü de içeren bir kavram). Nemein: yararlanmak, idare etmek, düzenlemek, pay etmek. Oikonomia kelimesi Septuagint (en eski Antik Yunan çevirisi Tanah’ın) 2 kere geçiyor. Oikonomos (evden sorumlu kimse) 12 kez geçiyor. [7] İncil’de ise oikonomia 9, oikonomos 10 ve oikonomeo fiili 1 kez geçiyor. Pavlus’a göre Hristiyan ‘ekonomist’in görevi; Tanrı’nın işlerini, gizlerini yorumlamak ve öğretmektir. [8]

Hıristiyanlıkla birlikte oikonomia kelimesinin mânâsı genişleme gösteriyor. Buna göre; Tanrı’nın insanların (Hristiyanların) kurtuluşu için yaptığı ilahî tasarım, Tanrı’nın iradesine uygun fiil, Tanrı tarafından verilen ödev-görev, Tanrı’nın düzenlemesi, yönetimi ve fiilleri, dünya işlerine müdahalesi anlamları taşıyor. Ayrıca artık hane halkına değil topluma (Hıristiyan cemaatine) dayalı bir iktisat anlayışı ortaya çıkıyor. Bir bakıma ‘ekonomi’ Tanrı’nın Hıristiyan cemaat üzerine tecellisi anlamına geliyor. Ki bu genişleme daha sonra gelecek sekülerleşme, Kilise’den kopuş ile beraber ulus adı verilen topluluğun ekonomisi olarak yeniden tanımlanacaktır. [9] Dolayısıyla bugünkü EKONOMİ anlayışı Eski Yunan’daki Oikonomia’nın değil, Hristiyan (ecclesiastical) Oikonomia anlayışının bir devamı olduğunu söyler Agamben:

– “İyi bilinir ki, modernlerin iktisadı, ne Aristotelesçi ne de Ortaçağ iktisat risalelerinden türemiştir… Fakat modernlerin iktisadı ile teolojik iktisat ve dünyanın ilahi yönetimi paradigması arasındaki bağlantılar neredeyse hiç keşfedilmeden bırakılmıştır.” [10]

Hıristiyan ‘oikonomia’ anlayışında ise sonsuz-sınırsız O’lana duyulan sınırsız büyümeyi sağlayan arzudur. Hıristiyan toplumda ekonomi bir anlamda O’nun kendisini farklı yollarla göstermesidir. Modern zamanda olan ise sonsuz arzunun dünyevî maddelere, mallara duyulması neticesinde ekonomiyi büyütme çabası erken dönem Hıristiyan ‘ekonomik’ büyüme modelinin bir taklididir. Daha doğrusu dalalet ehli Hıristiyanların, gazaba uğramışların dünyevî, ahireti adeta yok sayan, deist ideolojisine boyun eğmesidir. Fark ise ilahsızlık değildir aslında. Değişen şey artık ‘arzunun’ kime, neye yöneldiğinin önemli olmamasıdır. Mühim olan ‘arzunun’ kendisidir. Lionel Robbins’in tanımında zaten bu ortaya konmuştur. Amaçların, arzunun yöneldiği şeyin önemi yoktur artık. Ve bunun sonucu ise HER BİR ARZU NESNESİNİN TANRILAŞTIRILMASIDIR [11] ve tüm bu nesneler nasıl ki, Tanrı’nın insanda sonsuz arzular oluşturma yeteneği varsa bunun gibi insanda arzular oluşturacak ve sınırsız büyüme bu şekilde sağlanacaktır. Yani insanlar arabaları arzuladıkça daha çok araba, sürekli yeni modeller üretilecek ve bu arzu doyumsuz bırakılmak suretiyle ekonominin motoru olacaktır. Tam arzumu yeni çıkan cep telefonuyla tatmin ettim dersin, yeni bir model arzuyu sürekli kılar ve bu sefer insan bu modeli arzulamaya başlar. Bentham nasıl ki, uhrevî hazlar ile maddi hazlar arasında bir fark görmüyorsa, işte bunun gibi modern ekonomi de arzular arasında fark görmez. Tanrı diğer nesneler gibi bir arzu nesnesi sayılır. Yani dondurma yemeyi arzulamak ile Allah’ın rızasını kazanmayı arzulamak arasında bir fark yoktur iktisatçı için. Modern iktisatçı kişinin arzuladığı şeyle ilgilenmez, arzunun kendisi ile ve özellikle servet arzusu ile ilgilenir. Hâlbuki sonraki bölümlerde açıklanacağı üzere O’na ulaşmaya duyulan arzu ile nesnelere ulaşmaya duyulan arzu ‘ekonominin’ farklı şekillendirilmesine sebep olacaktır. Tüm arzuların, işlerin O’na ulaşma gayesiyle yapılması ile tüm işlerin, çalışmanın dünyadaki nesneleri elde etmek için uğraşılması ve insanın en yüce gayesinin bu olması farklı bir ekonomi-toplum ortaya çıkaracaktır. Evet, belki maddi nesnelere ulaşma araçları kıt olabilir, fakat O’na ulaşma araçları kıt değildir. Kimi zaman bir gülümseme ve hattâ kalbden geçen güzel bir düşünce bile O’na ulaşma vesilesi olabilir. Hattâ müminlerin uykuları bile bir vesiledir. Belki Ferrari’ye ulaşmak için herkesin yeterli vesilesi yoktur, fakat O’na ulaşmak için durum aynı değildir. Dolayısıyla O’na ulaşma arzusu ile nesnelere ulaşma arzusu eşit değildir, ekonomiyi, büyümeyi farklı etkileyecektir. Bu durumda önkabullerin hakikati önemlidir. Özellikle de O’na, isimlerine [12] dair önkabulün. İnsanın O’na isim takma yetkisi yoktur. Dolayısıyla O, kendisini tanımladığı gibidir. O’nun isimlerinde sapma (ilhad) [13] ise tüm düşünce sistemini dolayısıyla modelleri, aksiyonu, politikalara kadar tesir edici bir şeydir. Zaten politikaları kendi çıkarlarına göre uydurmak isteyenlerin put yapmaları, yani O’nun isimlerinden sapmaları, işte tam da bu sebepledir. Elbette insanın kalabalıklar hâlinde iş gördüğünden yola çıkarsak ve kalabalıkların güzeli sevdiklerini, güzelin aynı zamanda iyi ve doğru ile olan irtibatını (hayr-u hasenat) düşünürsek, putların da estetik ile bağı ortaya çıkmış olur.

2.1 Providans (providentia dei) veya Ulûhiyet

20.yüzyılın en muteber iktisat tarihçilerinden Viner, özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda Batı iktisadî ve içtimaî düşüncesinde, mevcut sistemin meşrulaştırılmasında Providans’ın rolünü incelemiştir. Providans esasen Hıristiyan kaynaklı bir kavram değildir. Kökeni antik Yunan’a gider. Pronoia kelimesinden türemiştir. Paranoia’nın karşıtıdır. Paranoia, insanın kendisinin kötülüğü için gizli bir planın varolduğuna inanmasıdır. Karşıtı Pronoia ise kendisinin iyiliği için saklı bir plana inanmaktır. Heredot ilk defa bu kavramı TANRILAR için kullanmıştır. Daha sonraları ise gerek Yunan feylesofları gerekse Hıristiyan teologlar bu kavram üzerinde epeyce tartışmışlardır. Peki, Providans tam olarak nedir? Providans, Tanrı’nın ismidir bir bakıma. O’nun yeryüzündeki hadiseleri yönetme, idare etmesine denir. O faaldir, yeryüzünü yukarıdan seyretmekle kalmaz, bizzat faaliyette bulunur. Providans, O’nun faaliyeti, rahmeti, keremi, lütfu gibi anlamlara geldiği gibi Hıristiyan teolojisinde GENEL ve ÖZEL olmak üzere ikiye ayrılır. Genel Providans Tanrı’nın herkese dair yasalarına işaret ederken, Özel Providans seçilmiş, has kullarına olan faaliyetlerini -ki buna mucizeler de dahildir- ifade etmek için kullanılır. Paul Oslington Smith’in görünmez elinin sistemin istikrarını sağlayan, tüketimdeki dengesizlikleri dengeye doğru getiren Özel Providans olarak yorumlanabileceğini iddia eder. [14] Yani Tanrı, dengeler bozulduğu zaman sistemi dengeye getirmek için genel kanunlarına özel müdahalelerde bulunmaktadır. Özel müdahale derken kasıt ise, normal zamanlarda sisteme müdahil olmayan bir ilah anlayışından ziyade genel kanunlar yerine özel kanunları devreye sokan bir ilah anlayışı olsa gerek. Peter Harrison da aynı şekilde Providansçılığın Smith’in düşüncesindeki yerine işaret eder. Oslington’dan farklı olarak görünmez elin aslında bir tür Genel Providans olduğunu savunur. [15] On dokuzuncu yüzyılda teolojinin iktisattan ayrılmasıyla birlikte Smith’i yorumlayanlar sanki insan her türlü ahlâksızlığı da yapsa bir şekilde O devreye girecek ve onların pisliklerini temizleyecektir, gibi bir görüş ortaya attılar. Bu tip aşırı yorumların sebebi ise teolojiden bağımsız bir şekilde Smith’i yorumlama çabası olsa gerek. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi modern iktisat Hıristiyan ilahiyatı paranteze alınarak anlaşılamaz.

Benjamin Morton Friedman’a göre, her ne kadar kendisinin dini görüşleri hakkında pek bir bilgi olmasa da, Adam Smith yaşadığı devrin teolojik tartışmalarından ister istemez etkilenmiştir. O dönemde teolojide ciddi dönüşümler gerçekleşmiştir. Bunlar; 1. İnsana bakışta kötümserlikten iyimserliğe geçiş. -Augustinci anlayış insanın fıtrî olarak bozuk olduğuna dayanırken, esasında insanın özünde iyi olduğu düşünülmeye başlanır.- 2. Kaderini belirlemede insanın eylemine değer verilir. Ortodoks Kalvinizm’de bazı insanların seçildiği, bazılarının ise eylemlerine bakılmaksızın cehenneme mahkûm olduğu görüşü sözkonusudur. Buna karşı ise, insanın eylemlerinin kendisini kurtuluşa götürmede rol oynayabileceği görüşü revaç bulur. Bu ise insan eyleminin kaderini belirlemede etkili olduğunun tahayyülü anlamına geliyordu. 3. Eskatolojik pesimizmden eskatolojik iyimserliğe geçiş: Dünyanın sonu gelmezden önce yeryüzünde bolluk, bereket ve iyiliğin yayılacağı bir döneme olan inanç. 4. Tanrı’nın insanın dünyada mutluluğunu da istediğine olan inanca geçiş. [16] Viner da aynı fikri paylaşır ve ‘iyimser providansçılık’ olarak adlandırdığı dünya görüşünün o dönemin içtimaî düşüncesindeki mühim rolüne işaret eder.  [17]

2.1.1 Providans ile Temellendirmeye Bir Örnek: Uluslararası Ticaret [18]

1675’te bir merkantalist olan Jacques Savary “MÜKEMMEL TÜCCAR” kitabında şöyle der:

– “Tanrı lütfu ile nimetleri yeryüzünü öylesine koymuştur ki, O’nun muradının insanlar arasında birlik ve merhametin oluşması olduğunu iyice anlaşılır ve O, nimetleri diğer nimetlere ihtiyaç olacak şekilde yaratmıştır. Yaşamda gerekli her şeyi tek bir bölgede bulunmasını murad etmemiş ve lütuflarını dağıtmıştır ki, böylece insanlar karşılıklı ticaret yapsınlar ve de ihtiyaçlarından dolayı birbirlerine yardım etsinler ve böylece aralarındaki dostluğu devam ettirebilsinler.” [19]

Evrensel ekonomi doktrinine göre: 1- Tanrı rızıkları dünya ülkeleri arasında eşit olmayan bir biçimde dağıttı. 2- Çünkü ihtiyaçlarının giderilmesinde hiçbirinin kendi kendine yetmemesini ve birbirlerine muhtaç olmalarını diledi. 3- Böylece uluslararası ticaretin gelişmesini ve 4. Evrensel birlik ve kardeşliğin gerçekleşmesini diledi. [20]

Ticaret ve Tanrı arasında kurulan bu bağ belki en kadim iktisadî doktrinlerden biridir. Seneca, rüzgârları Providans’ın bir hediyesi olarak görmüş ve bu sayede denizaşırı ticaretin varlığını, meşruluğunu temellendirmiştir. [21] Bugünün insanına ticareti temellendirmenin gerekliliği boş bir faaliyet olarak gelebilir. Ticaret zaten apaçık bir hakikat ve insanlığa faydalıdır, bunu temellendirme, meşrulaştırma niye gerekli diye düşünülebilir. Fakat tarihe baktığımızda yanlış önyargıların ticaret hakkındaki fikirleri de etkilediği görülmektedir. O’nun kıtaları okyanuslarla ayırmasını ticaret yapılmasın diye yorumlayanlar da olmuştur. Zira bazı toplumlar ticareti, başka toplulukların ahlâksızlıklarının saf, temiz toplumlarına taşınmaya yarayan tehlikeli bir faaliyet olarak değerlendirmiştir. Hattâ bazıları deniz taşımacılığını toptan yasaklamayı bile düşünmüştür. Dolayısıyla “Bütün Fikir” bugünün insanları için aşikâr olan bir şey için bile gereklidir. Nitekim bazı kabileler vardır ki, mesela bizim için ahlâksızlığı son derece açık, bunu bilmek için “Bütün Fikre ne gerek var” denilebilecek şeyleri bile ahlâksızlık olarak görmez, töre olarak uygularlar.

Bu bölümü benzer bir temellendirme örneği veren Kudâme b. Ca’fer (ö.948) ile sonlandıralım:

“… Ferd, hepsi insan hayatı için zorunlu olan nice değişik sanatların tamamını aynı anda şahsında toplamaya kadir değildir. İşte, ihtiyaç onların eksikliklerini ikmal için bir araya gelerek karşılıklı dayanışma ve yardımlaşmasını kaçınılmaz kılmıştır… Allah insanları hemcinsleriyle ünsiyet ve birlik peyda edecek fıtratta yarattı da şehirler ve kasabalar kurup oralarda (…) işbirliği ve dayanışma için toplandılar.” [22]

  • Providans’ın Göğe Çekilmiş Olarak Anlaşılması: Sekülerleşme

Adam Smith sonrasındaki dönemde ise yavaş yavaş teizmin tanrısından deizmin [23] tanrısına geçiş yapılmıştır. Viner bu durumu şöyle açıklar:

– “On yedinci yüzyılda ve sonrasındaki sosyal düşünce için önemli bir etkisi olan yeni optimizm kısmen Augustinci gelenekten ve aslî günah tezinden kopuştur. Ve hattâ deizm ismi altında vahye dayalı dinden de kopuştur bir bakıma.” [24]

Aslında Providans ile halen temellendirme yapılmakta, fakat Providans artık farklı şekilde anlaşılmaktadır. Providans atıl bir vaziyete geçirilmiş ve kendisinin yeryüzünde boşalttığı yere -ki buna sekülerleşme diyebiliriz- yeni ‘ortaklar’ atanmıştır. Bir anlamda rasyonel insan, ulus-devlet, kendiliğinden düzene giren piyasa, Providans’ın yerine yeryüzü sahnesinde boy göstermiştir. Bir bakıma Providans tek başına hâkim iken yeryüzünde O’nun rolünü üstlenen ortaklar gelmiştir. Oslington’a göre bunun nedeni, özellikle 19. yüzyılda derinleşen yoksulluk sorununa verilen teolojik cevabın yetersiz kalmasıdır. Yani kötülük sorunu çözülemediğinden dolayı da iktisat bilimi, gerek teoloji gerekse etikten ayrılarak sorunlara çözüm üretebilecek formüllerle toplumun karşısına çıkmıştır. [25] Ve bir anlamda yeryüzünde yoksulluğu, sefaleti meşrulaştıran bir Providans anlayışı yavaş yavaş terk edilmiştir. İnsanlar kendilerine sefaleti, yoksulluğu kader olarak çizen Providans anlayışına adeta baş kaldırmış, bunun yerine kendilerine zenginlik getireceklerini düşündükleri ideolojilere, iktisat anlayışlarına, devlet modellerine bel bağlamışlardır. Burada kısaca değinmekte fayda vardır. Hıristiyan teolojisinde Providans’ın doğru anlaşılmamasının ana sebebi teolojinin yaslandığı ana metindeki sorunlardır. Mesela hayırseverlik sadece zenginlerin vicdanlarına terk edilmiş, devlete herhangi bir sorumluluk verilmemiştir. Yoksullara yardımlar zenginlerin bir lütfu olarak görülmüş fakat yoksulların hakkı olduğunu Hıristiyanlık ortaya koyamamıştır. Bu şartlarda Karl Marx, burjuvanın servetinde proleterin hakkı vardır, diyerek bir devrim oluşturabilmiştir. Fakat “Bütün Fikir” zaten zenginin malında yoksulun hakkı olduğunu kabul etmekte ve devlete bu hakkın alınması için görev vermektedir. Öte yandan Batı’da bir toplumu fakirleştiren, ekonomisini daraltan faiz meşrulaştırılmıştır. Bu meşrulaştırma sürecinde ise yine tahrif edilmiş kutsal kitapların özellikle de eski Ahid’in rolü vardır. Nitekim Kalvin de faize kapı aralarken eski Ahid’e başvurmuştur. Bu gibi birçok sebep elbette aslında Tanrı’nın suçu değil O’nun muradını anlayamamanın, sözlerini tahrif etmenin sonucudur. Bu şekilde de Batı’da O’nun zihinlerde, kalplerde göğe çekilmesi bu şartlar altında haklıdır. Zira topluluğun tutunacağı mükemmel bir söz, bir metin, ortak bir lisan kalmamıştır. İncil’in mükemmel bir söz olmadığının ortaya çıkması bunu doğurmuştur. Bu tip bir ortamın ise getireceği şey çatışmanın sürekliliğidir. “Mutlak Fikri” bir filozofun yazması mümkün değildir. Bu ise her birinin hakikatten alacağı bir parçayla böbürlenmesi ve sürekli bir kamplaşma ve çatışmanın Batı’nın karakteristik özelliği olması demektir. Dolayısıyla bu tip bir modeli alan yani Bütün Fikri reddeden her topluluğun kaderi çatışma, savaş ve huzursuzluk olacaktır. Nitekim Türkiye de, uzun yıllardır bu çatışmaları yaşamaktadır ki, bunun ana nedeni Bütün Fikrin reddedilmesi ve kendisini Bütün Fikrin yerine ikame eden parça fikirler, izmlerdir.

Politik teoloji kavramı ile meşhur Carl Schmitt ise teolojinin farklı bir formda, dilde devam ettiğini söylemiştir. Yani aslında politikada kullanılan kelimelerin aslî vatanı teolojidir. Aynı iddiayı Robert Nelson iktisat için dile getirmiştir. Ona göre, iktisat halen teolojinin diliyle konuşmaya devam etmektedir. Hattâ ateistliğiyle meşhur iktisatçı -ki kendisi buna rağmen iktisat derslerinde sıkça Tanrı’ya atıfta bulunmuştur- Frank Knight’ı bile aslında Kalvinci geleneğin, Marx’ı da Luther geleneğinin devamı olarak görür. Yani teolojik kalıplar Tanrı’ya atıfta bulunulmadan devam edegelmektedir. Nelson bu durumu şu şekilde açıklar:

– “Dolayısıyla Knight’in gerçek dini seküler Kalvinizm’dir, nevi şahsına münhasır bir Kalvinizm eksi Tanrı.” [26] Başka bir yerde ise şöyle aktarır:

– “Knight’in iktisat felsefesine dair bir yorumunda Richard Boyd, Knight’in düşüncesinin Aydınlanma’nın akılcı ve faydacılığından ziyade Augustin Hıristiyanlığıyla örtüştüğünü vurgulamaktadır.” [27]

Lars Cornelissen de Providans’ın seküler bir formda devam ettiğini iddia eder. [28] Bu formun ifade edildiği isim ise kendiliğinden düzendir. Tabiri caizse, yeryüzünden azledip göklere çekilen, saklanan Tanrı’ya yeryüzünde iş kalmamıştır. Zaten düzen kendiliğinden işlemektedir. Burada aslında değişen şey Providans’ın yokluğu değil Providans’ın anlaşılmasıdır. Providans göklerde hüküm süren, yerlere karışmayan bir zat olarak anlaşıldığından yerdeki düzene bir açıklama yapılması gerekmektedir. Bu açıklama ise ‘Kendiliğinden Düzen’dir. Kendiliğinden düzen veya evrim (evolution) Hayek’te Providans’ın yerdeki rolünü oynamaya başlamıştır. Grewal, “bırakınız yapsınlar”ın temelde Providansçı bir düşünceye dayandığını ortaya koymuş ve böylelikle piyasanın işleyişi Providans’a bırakıldığından devletin eli piyasanın üzerinden çektirilmiştir. Elbette açıktır ki, bunun karşı kutbunda da piyasanın böyle bir dizayn eseri olmadığını varsayan ve tepeden kumanda edilmesini arzu eden bir görüş de ortaya çıkacaktır. Hayek her ne kadar liberal gelenekten ayrılsa da onun teolojik yapısından ayrılmamıştır:

– “Her ne kadar, gösterdiğim üzere, Hayek’in hayat boyu yüreğindeki proje klasik liberal paradigmayı seküler hale getirme çabası olsa da, piyasaya dair tasavvuru teolojik bir mimariden kaçamamaktadır.” [29]

2.1.3 Kötülük Sorunu (Teodise): Malthus’un Nüfus Teorisi

Adam Smith’e kadar özellikle birçok Hıristiyan düşünür, yoksulluk sorununu aslında alt sınıfların kötülük ve suçlulukları ile nasıl başa çıkılacağı sorunu olarak görmüşlerdir. 18.yüzyılın sonralarına kadar, pek çok Hıristiyan, Tanrı’nın toplum için, faziletli kimselerin en yukarıdaki zengin ve güçlü konumları ve yoksul ile aşağı tür olanların ise alttaki konumları işgal ettiği hiyerarşik bir kurumlaşma emrettiğine inanıyordu. Tabiî üstteki kişiler alttakilere yardım edecekti, ancak onların kendi yerlerinden daha yukarıya çıkmalarına yetecek kadar değil. [30] Smith ise yoksullar hakkındaki bu tahayyülü değiştirecek ve bir bakıma toplumsal muhayyilede oluşmuş ve araları yüksek duvarlarla ayrılmış yoksul ve zengin sınıfları birbirine yakınlaştıracak ve adeta aradaki duvarı yıkacaktır. Elbette Himmelfarb’ın “The Idea of Poverty” kitabında da dikkat çektiği üzere bu ayırımın kökeninde Hıristiyan düşüncesinde var olan lanetli ve kutsal ayırımının etkisi açıktır. İşte bu şekilde bir tasavvura sahip bir dünyada yoksul yasaları vardır. Bu yasalar yoksullara yardım etmeyi amaçlar ve ilk olarak 16.yüzyılda İngiltere’de uygulanmaya başlamıştır.

Malthus’a gelene kadar farklı değişimler gösterse de özünde aynı kalan yoksul yasaları Malthus tarafından eleştirilmiştir. “Her eşitlik düzeni, fakirlik ve sefaletle sonuçlanır; nedeni, insanların geçim vasıtalarından daha süratle artmak eğilimidir; şu kadar ki, özel mülkiyetin kanunlarından doğanlardan daha şiddetli yollarla, Tanrı ve tabiatın her aile reisine çocuklarına bakmak için koyduğu kayıtlarla önleniyor olmasın.” (Malthus, Nüfus Üzerine, Cilt II, s.151)

Malthus yoksul yasalarının nüfus üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olacağını belirterek karşı çıkmıştır. Bunun ise sebebi yoksullara yapılan yardımın doğurganlığı arttırması, erken evlenmeyi teşvik etmesidir. Hâlbuki Malthus’un Nüfus üzerine kitabında üzerinde durduğu önlem geç evlilikti. Geç evlilik sayesinde nüfus hızla artmayacak ve böylece gıda artışını geçmeyecekti. Öte yandan yoksul yasaları yoksulların doğan çocuklarına yardım sağlayarak onları erkenden evlenmeye teşvik ediyor, emek arzının emek talebini geçmesine neden oluyordu. Problem ise üretken olmayan bu sınıfın çoğalması çok daha büyük krizlere neden olacaktır. Arthur Young’un üç çocuklu ve daha fazlasına sahip ailelerin ise patates ekebilecekleri bir arazi ve birkaç inek otlatabilecek kadar çim verilmesi fikrine de, yine evliliği ve çocuk doğurmayı teşvik edeceğinden karşı çıkıyordu. Burada Malthus’un evliliğe ve çocuk doğurmaya karşı bir önyargısının olduğunu gözlemekle birlikte, zihnimde şöyle bir soru beliriyor: Acaba Hıristiyan din adamlarının esasen bekâreti ve hiç evlenmeyip manastırda kendilerini ibadete verdikleri bir yaşamı en üstün görmelerinin Malthus’un bu fikirlerindeki tesiri nedir? İleride de göreceğimiz üzere Malthus’un teolojik altyapısının iktisadî fikirlerinde rolü oldukça fazladır.

Malthus’çu analizin gıda ve nüfus arasındaki irtibata dayandığını gözlüyoruz. Buna benzer bir irtibatı A’raf suresinin 95. âyetinde [31] de görmekteyiz. Bu âyette “darlıktan bolluğa geçen bir toplumdan” bahsediliyor. Ve bolluğun hemen ardından ise çoğalmalarına işaret ediyor. Lakin burada bahsedilen toplum darlıktan, sıkıntıdan sonra gelen bolluğu ve çoğalma karşısındaki tavırları inkârcı bir biçimde gerçekleşiyor. Onlar bunun doğal bir süreç sonucu olduğunu iddia ederek Allah’ın elini, lütfunu görmezden geliyorlar ve bundan dolayı da cezalandırılıyorlar. Lakin dikkat çeken bir husus var ki, sorun çoğalmaları, nüfus artışı yüzünden gıdanın eksik kalması değil. Sorun toplumun nankörlüğü, nimete şükretmemesi, Allah’ın lütfu olarak görmeyip bu gelişmeleri zahiri kanunlara, sebeplere bağlamaları, bir anlamda sebepleri ilahlaştırmalarıdır. Zira âyetin devamında 96. ayette o ülkenin insanlarının imân edip muttaki olsalardı, bolluk ve bereketin devam edeceği söyleniyor. Elbette buradaki kritik kavramlardan biri ‘takva’dır. Zira imân ve takva kavramları bir arada kullanılıyor ve bu ise yerin ve göğün bereket kapılarının açılmasının anahtarı olarak sunuluyor. [32]

Hıristiyan düşüncesinde yukarıda belirtildiği üzere yoksulların yoksullukları doğal bir durumdu ve Tanrı tarafından yaratılmıştı. Bu durumda onların yoksulluğunu bertaraf etme, onları bu durumdan çıkarmak ise esasen bir anlamda Tanrısal düzene de karşı gelmek anlamına geliyordu. Malthus konu hakkında şöyle diyor: – “Onlar (yoksullar) kendi yoksulluklarının sebebidirler (…) içinde yaşadıkları toplum ve o toplumu yöneten hükümet ise bu konu hakkında doğrudan bir güce sahip değildir (…) ve Tanrı’nın iradesine karşı hareket etmektedirler.” [33]

Soru ise Malthus’un neden yoksul yasasına karşı çıktığıdır. Malthus yoksullar ölsün ve kurtulalım onlardan düşüncesine mi sahipti? Her ne kadar bu tip bir fikir canice gibi gözükse de Batı için yeni değildir. “Yazar (Arthur Young) yoksulların sürekli şekilde sayıları artacağına ve üretici insanlar üzerinde büyük bir yük olmayı sürdüreceklerine savaşta ölmelerinin yeğ tutulabileceğini bildirir ve şöyle devam eder: İnsanlığım bana bunu düşündürüyor, çünkü böylece nüfusun onlarsız, onlarla olacağından daha az sıkıntı çekeceğini düşünüyorum… Kısacası kötü bir hükümetin maksimleri halkın bir sınıfını aylaklığa zorladığında, onlara yapabileceğim en büyük iyilik, onları düşman toplarının önüne göndermek olur… Jonathan Swift, insanları yoksullara gösterdikleri duyarsızlıkla şok etmek amacıyla, yoksul bebekleri yemelerine yönelik bir öneriyi acı bir alaycılıkla dile getiriyordu.” [34]

Malthus’a dönecek olursak onun teolojik fikirlerinin esasen kuramı için bir zemin oluşturduğunu görmekteyiz. Malthus öncelikle yoksulluğun Tanrı’nın yaratılışının bir kuralı olduğunu düşündüğünden yoksulluğun hep varolacağına inanıyordu. Bu bakımdan zaten ondan kurtulmak imkânsızdı. Bu bakımdan özellikle Fransız devriminden sonra oluşan ve Godwin gibilerin ütopik görüşlerine karşı çıkıyordu. Onun tavrı bireysel hayırseverliğin yeterli olacağıydı. Hâlbuki İslâm’ın “zekât kurumu” ile yoksulluğun kaderi fertlere bırakılmamış olur. Evet, fertler infak edebilirler, zekât dışında başka yardımlarda bulunabilirler lakin zekât “devlet” eliyle veya devletin gözetiminde toplanır ve ihtiyaç sahiplerine aktarılır ki, bunlar arasında “miskinler, fakirler, borçlular, yolcular” gibi sınıflar vardır. Böylelikle yoksullar, zenginlerin insafına, vicdanına terk edilmemiş olur; devlet bizzat devreye girerek yoksulların “hakkını” zenginlerden alır.[35] İşte Hıristiyan düşüncesi ile İslâm arasındaki en önemli fark da bu “hak” meselesidir. Batı’da yoksulun zengin üzerindeki hakkı, Hıristiyan düşüncesine de dayanarak tanınmadı. Yoksul zaten lanetliydi, bir bakıma hak etmişti ve zengin ise yoksula yardım ederek hem kendini daha iyi bir Hıristiyan hâline getiriyor, hem de yoksula “lütfetmiş” oluyordu. Hâlbuki “Mutlak Fikre” göre, zengin borçluydu yoksula karşı ve yoksula verdiği esasen bu borcu ödemekten ibaretti. Yoksul hakkını alıyordu. Yoksa zenginin bir lütfu söz konusu değildi. Ancak ve ancak zengin bu zorunlu hakkı verdikten sonra daha fazlasını bir lütuf olarak verebilirdi. Yoksulun ise hakkını aldığından dolayı kendisini kötü hissetmesine gerek yoktu. Bu bir lütuf olsaydı belki kötü hissetmekte haklı olabilirdi fakat hakkını alan bir insanın ne karşıdakine bir teşekkür borcu vardır, ne de kendisini kötü hissetmesine gerek. Elbette kibir ve cehaletleri sonucu bazı fakirler böyle bir hakkı reddecek ve farklı yollara başvuracaklardır.

Yoksulluk bir toplumun ‘kaderi’ midir? Yoksulluğun tamamen bertaraf edildiği bir toplum mümkün müdür? Yoksulluk kalıcı bir kategori midir? Yardımların amacı yoksulu yoksulluğundan kurtarmak değil midir? İslâm tarihine baktığımızda bazı dönemlerde zekât verecek kimsenin bulunamadığı aktarılır. Hattâ bazı kayıtlara göre, Anadolu’da zekât verecek kimse kalmadığından Afrika’ya zekât gemileri gönderilir. Muhacir b. Yezîd durumu şöyle anlatır:

– “Ömer b. Abdülaziz bizi zekât olarak toplanan develeri fakirlere dağıtmak üzere gönderdi. Bir yıl önce zekât verdiğimiz bazı kimselerden bir yıl sonra zekât aldığımızı gördüm.” [36]

Bu örnek bile esasen zekâtın amacının yoksulu yoksulluğu içerisinde bırakmaktan ziyade yoksula destek sağlayarak onun zekâta ihtiyacı kalmayacak seviyeye gelmesinin amaçladığını göstermektedir. Nitekim zekât esasen verilen üç beş kuruştan öte bir zanaatkârın atölye kurmasını, bir tüccarın ticaretini yapabilecek sermaye sağlamasına kadar geniş bir uygulamadır ki, bugün bunu faizci bankalar yapmaktadır. Zekâtın borçlulara da verildiğini hesaba katarsak nihai hedefin toplumun borçsuzlaştırılması olduğu da gözükür. Yani bu bakımdan yoksulluk kronik değil akut bir rahatsızlıktır. Belli dönemlerde herkesin başına gelebilecek arızî bir vakadır. Bu anlamda Hıristiyan düşüncesinden farklı olarak yoksullukla damgalanmış, lanetlenmiş bir sınıf İslâm’da yoktur ve Allah’ın el-Ğani, el-Kerim gibi isimleri, O’nun ahlâkıyla ahlâklanma (ki bazılarına göre bu Allah’ın esmasıyla ahlâklanmadır), “veren elin alan elden üstünlüğü” gibi ilkeler İslâm toplumundaki fertlerin de esasen kimseye muhtaç olmadan, izzetli bir şekilde hayat sürmelerinin hedeflendiğini göstermektedir. Ki zaten A’raf Suresi 96. âyette mealen, imân eden ve Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getiren fertlerden oluşan bir toplumda ekonomik sorunun da olmayacağı buyrulmuştur. İslâm toplumunda yoksulluk kronik değil akut bir rahatsızlıktır ve kurşundan bir bina gibi olan bu toplum fertlere isabet eden bu rahatsızlığı el birliğiyle, dayanışmayla bertaraf ederek sağlam bir şekilde yoluna devam edecektir.

Bazı yazarlara göre ise Malthus’un teorisi esasen kendisinin kötülük sorununa bulduğu bir çözümden ibarettir. Kötülük sorunu, kâinattaki kötülüğün Tanrı’nın iyiliğine rağmen nasıl ortaya çıktığını açıklama girişimidir. Bir anlamda teorisyenler Tanrı’yı aklama uğraşındadırlar. Veya kimisinin yaptığı gibi kötülüğün kendisini aklamak suretiyle yine Tanrı’yı aklamış olurlar. İşte insanlar arası gelir eşitsizliği, kimilerinin yoksul kimilerinin zengin olması da kötülük sorunundan nasibini almıştır. Yine kıtlık meselesi de kötülük sorunu ile ilişkilendirilebilir. Mademki Tanrı bu kadar cömert ve zengindir, nasıl oluyor da yeryüzündeki ürünler kıttır, insanlar ihtiyaçlarını karşılayamıyordur. Batı tarihinde bu meseleler oldukça tartışılmıştır ve hattâ son yüzyılın en büyük iktisat tarihçilerinden biri olan Jacob Viner “The Role of Providence in the Social Order” kitabında Tanrı’nın sosyal düzen düşüncesindeki oynadığı rolü göstermiştir. Bu sosyal düzenden bir tanesi de toplumdaki eşitsizliğin savunulmasıdır. Eşitsizlik, herkesin farklı mertebeleri olması, bazılarının bazılarına itaat etmesi, esasen kaos yerine düzenin, toplumda çatışma yerine barışın gelmesinde rol oynamışlardır. Kimi yazarlar yoksulluğun avantajlarını dile getirirken, kimileri de sağlıklı bir toplumda yoksulluğun neden olması gerektiğini ortaya koymaya çalışmak suretiyle hem eşitlikçi, ütopik hareketlere karşı durmuşlar, hem de Tanrı’ya sövenlere, insanları ateizme doğru itmeye çalışan eşitlikçi ve ütopik argümanlara karşı bir savunma geliştirmişlerdir. İşte bazı yazarlara göre Hıristiyan bir rahip olan Malthus da aynı trendi takip etmiştir. Nitekim Malthus şöyle der: “Kötülük bu dünyada bıkkınlık, çaresizlik meydana getirsin diye değil faaliyet oluştursun diye vardır…” (Malthus, 1798, s.395) Malthus aslî günahı da  insanın doğuştan gelen tembellik ve ataleti olarak yorumlar. İşte iyiliksever ilah insanı eyleme nüfus kanunu ile iteler. Böylece şer gibi gözüken nüfus kanunu olumlanmış olur.

Hatırlatılması gereken bir husus Malthus’un “Nüfus” kitabının birinci ve ikinci baskıları arasındaki önemli bir farktır. Murray Rothbard’a göre iktisadî düşünce tarihinde ikinci baskısı birinci baskısı ile çelişen nadir eserlerden birisidir Malthus’unki. Peki, nedir bu çelişki? Malthus nüfusun üzerinde bazı frenler (checks) tesbit etmişti. Birinci kitabında bu frenler arasında reziletler ve bu reziletlerin sonucunda gerçekleşen sefalet, açlık, hastalıklar gibi insan ömrünü kısaltan karamsar frenler varken, ikinci baskı da Malthus çok daha iyimser bir fren keşfeder. Bu ahlakî kısıtlamadır (moral restraint). Buna göre insanlar geç evlenecek, iffetlerini koruyacak ve böylece nüfusun artış hızı da dizginlenecektir. İkinci baskının bir başka özelliği de farklı ülkelerden veriler getirmek suretiyle Malthus’un tezini derinleştirmesidir ki, kitabın hacmi de üç kat artmıştır. İşte Malthus’ta teodiseye işaret edenler özellikle bu birinci baskıdaki frenler hususuna dikkat çekmişlerdir. Ayrıca birinci baskının son iki bölümü tam anlamıyla bir teodise’dir. Malthus bu bölümde dünyada çekilen acıların, sefaletlerin esasen “Sonsuz İyi bir ilah”ın (Providence) insanın aklını, ruhunu ahiret hayatı için hazırlaması olarak görür ve insanın sınırlı aklıyla bunları kavramasının imkânsız olduğunu öne sürerek kitaptaki karamsar teorisini bir anlamda “Merhameti Sonsuz bir ilah” (Providence) fikriyle barıştırmaya götürür. Zaten Malthus’un kendisi de nüfusun artış hızının kısmî kötülüklere neden olsa da esasen çokça faydasının olduğunu belirtmiştir. Evet, yeryüzünde reziletler vardır ve bu reziletler yani kötü eylemler ise başka kötülüklere yol açarken, kötülükler nüfusun artışı üzerinde kısıtlama getirir. Zira kötülükler sefalet, açlığa, ölümlere yol açarak nüfusun artmasını önler. Böylece yeryüzünde düzen sağlanmış olur. Aksi takdirde kötülükler olmasaydı, bu sefer nüfus önlenemez bir hızla fazlalaşır ve bu sefer çok daha kötü sonuçları olurdu. Bu anlamda Malthus yeryüzünde neden kötülükler var ve olmalı sorusuna da cevap vermiş olmaktadır. Kötülükler düzen için faydalıdır, Tanrı’nın sistemi bu şekilde işlemektedir. Bir anlamda Malthus Laissez-Faire’ci [37], Kendiliğinden Düzenci (spontaneous order), Ferdiyetçi (self-interest) geleneği devam ettirmektedir. Yani kurumlardaki değişimden ziyade ikinci baskıdaki gibi çözümü fertte aramaktadır. Lakin birinci baskının son iki bölümü diğer baskılarda her ne kadar bazı argümanları yer alsa da çıkarılır. Bu bakımdan Malthus’un teolojik fikirlerini öğrenmek açısından birinci baskının son iki bölümünün okunması şarttır. [38]

Burada dikkat çeken husus öncelikle Malthus’un kötülükler-reziletler (vice) ile bunların yol açtığı açlık, sefalet durumlarıdır. Esasen bu duruma Nahl sûresinde 112. âyette [39] dikkat çekilmiş ve insanların nankörlükleri sonucu -ki nankörlük reziletlerdendir- bir toplumun açlık ve korku elbisesi ile donandığı beyan edilmiştir. Âyette erdemli davranışlar ile bir toplumun iktisadı ve içtimai refahı arasında bir irtibat kurulmuştur. İşte bu da erdem etiği (virtue ethics)’nin iktisattaki yerini ortaya koymakla birlikte, İslâm ahlâk düşüncesi ile Hıristiyan erdem etiği arasındaki farkların önemli olduğu kanısındayız. Mesela Malthus’ta geç evlenme bir erdem sayılırken, İslâm evliliği teşvik eder ve hattâ ‘evlenin’ değil de ‘evlendirin’ emri ile insanların evlenmesinde ailenin, toplumun da görevleri olduğuna dikkat çeker. Ki Malthus’un aksine İslâm’da evlilik esasen rızkın artmasının da bir sebebi sayılmıştır. Nur suresi 32. âyette –mealen- şöyle buyrulur:  “Aranızdaki bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” Demek ki, evlilik erken olsun geç olsun esasen İslâm iktisadında rızkın azalmasının bir sebebi değil, tam tersi rızkı arttıran bir sebeptir ki, âyette özel “olarak yoksul da olsalar evlendirin” buyruluyor. Hâlbuki Malthus yoksulların evlendirilmesinin yanlış olduğu kanaatindedir. Onlara devlet yardımı (yoksul yasaları) yapılmamalı [40], iffetlerini koruma, az harcamak ve para biriktirmek yoluyla evliliklerini zenginleşinceye kadar ertelemelidirler. Çağımızda da birçok insan rızık korkusundan evlenmemektedirler. Bu âyetten yola çıkarak esasen evliliğin, kalkınma ve iktisaden büyümeyi hedefleyen bir devlet politikası olarak da düşünülmesi gerekmektedir. Devlet mümkün olduğunca evliliği teşvik etmeli, kolaylaştırmalı ve yardım etmelidir denilebilir.

Bir diğer önemli konu da Malthus’un esasen nüfusun artmasından şikâyetçi olmayıp onun derdinin reziletlere yol açtığını düşündüğü nüfus ve gıda arasındaki dengesizliktir. [41] Ayrıca Hıristiyan bir rahip olarak elbette ahlâkî değerlere önem veren Malthus, reziletlerin müsebbibi olarak bunu görmüştür. Her ne kadar insanın nefsine hâkim olması gerekse de birçok insan bunu başaramayacaktır. Hâlbuki insanları rezilete götüren açlık/yoksulluk değil açlık ve yoksulluğun korkusudur. Bakara suresi 268. âyette –mealen- şöyle buyrulur: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder. Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet va’dediyor. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” Demek ki, burada insanı reziletlere, kötülük yapmaya yönelten nüfus kanunlarına göre şekillenen bir yoksulluk problemi değil yoksulluktan korku problemidir ki bu tip bir korku daha çok zenginleri etkiler. Batı’da Malthus’ta da gördüğümüz üzere yoksulluk sorundur ve iktisadın temel amacı yoksullukla savaşarak bir topluma huzuru getirmektedir. Hâlbuki ana sorun yoksulluk değil zenginliktir. Zaten zekât emrine, faiz, ihtikâr gibi yasaklara baktığımız zaman hepsi zenginlikle alakalıdır. Yani sorun zenginlerin servetini nasıl yönettikleridir. Zenginlerin zekât vermemeleri, faizle fazla olan servetlerini değerlendirmeleri, çok olan mallarını insanların ihtiyacı olmasına rağmen fiyatlar artsın diye saklamaları ana sorunlardır. Öte yandan iktisadî kalkınma ile takva arasında da bir bağ kurulmuştur. Allah’tan korkma, sakınma, O’na ve kullarına karşı olan sorumluluklarını yerine getirme mânâsı taşıyan takva kavramı böylece insanda korkunun da inşa edilmesini sağlar. İnsan Allah’tan başka kimseden korkmamalıdır. Öyleyse sorun ve çözümü de ortaya çıkmış olur. Reziletlerin kaynağı Allah’tan başkalarından Allah’tan korkuyormuş gibi korkmak iken, çözüm tamamen O’na teslim olup sadece ve sadece O’ndan korkmaktır. [42] Korkunun iktisadî hayattaki önemi ise bu makalenin sınırlarını aşacağından başka bir makalede anlatılabilir.

Sonuç olarak, klasik ücret teorisine göre uzun vadede ücretler geçimlik düzeyde olacaktır. LaSalle buna ücretlerin tunç kanunu demektedir. Ricardo tarafından geliştirilen klasik ücret teorisi ise Malthus’çu nüfus teorisine dayanmaktadır. Buna göre gıda maddelerinin artış hızı nüfusun artış hızından fazla olduğundan nüfusun bazı kısıtlamalar ile artışının önlenmesi gerekir. Malthus’un ikinci baskıdan itibaren öne çıkardığı ahlâkî kısıtlamanın (moral restraint) kendisinin dini görüşleriyle bir irtibatı vardır ki, Hıristiyanlıkta en üst, yüce yaşam manastır yaşamıdır ve buradakiler evlenmezler. Malthus’un bir bakıma önerdiği şey bu üstün yaşama yakınlaşma önerisidir. Yani evliliklerin geciktirilmesi ile birlikte -özellikle yoksulların evlilikleri- nüfusun artışı önlenebilecektir. Fakat bu da doğru bir yaklaşım değildir. Hattâ tam tersi olarak evlenmek (dinin yarısı denir), çoluk-çocuk sahibi olmak potansiyel olarak bir ülkenin zenginliğinin anahtarıdır. Buradaki anahtar ise takva ve şükür kavramlarında gizlidir. Elbette sadece nüfusun fazlalığı zenginlik için yeterli değildir, ama muttaki, muhlis, şükreden, eğitimli fertlerden oluşan bir toplumda gerek kendisine lütfedilecek teknolojiler, bilgiler sayesinde nüfusun artışı ile orantılı şekilde gıda üretme mekanizmaları da geliştirecektir. Nitekim bazı âyetlerde insanların Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirirlerse -nüfusun ne kadar olduğu önemli değildir- bolluk kapılarının açılacağı buyrulmuştur. Öte yandan bir toplumun yoksul tahayyülü de önemlidir. Malthus’un yaşadığı toplumda geleneksel olarak yoksullar hakkında şu tip kabuller olagelmiştir. Yoksulluk, günahın cezalandırılmasıdır. Yoksul kişiler fıtraten yoksulluğa uygun bir şekilde yaratılmışlardır. Yoksulluk bir lütuftur. Yoksulluk insanların günahtan uzak durmaları için gereklidir, tarzında yaklaşımlarla yoksulluk bir bakıma doğanın bir kanunu olarak ve daha da ötesinde bir lanet, bir günahın bedeli olarak görülmüştür. Her ne kadar İslâm İktisadı da insanların imtihan dünyasında olduğunu kabul edip mallardan, ürünlerden eksiltme yoluyla sınanacağını kabul etse de yoksulluğu mutlaklaştırmaz. Yani her ne kadar belli dönemlerde bazı fertler maddi sıkıntılar çekse de bunlar toplumdaki dayanışma ile üstesinden gelinebilecek durumlar olarak görülür. Yani yoksulluk bir sınıfın kaderi değil, sadece fertlere isabet eden geçici bir durum olarak görülür ki geçmişte de İslâm toplumunda maddi yardım yapılacak insanların kalmadığı görülmüştür. Demek ki İslâm’ın zekâttaki temel hedefi yoksul sınıfı muhafaza etmek değil, yoksulluğun ve hattâ şiddetli yoksulluk, maddi sıkıntı çekmiş olanların tekrardan zekât verecek düzeye, yardım almadan hayatını devam ettirecek bir seviyeye getirmektir. Bu anlamda zaten zekât kalemleri arasında sadece yoksullar değil mesela kalbi İslâm’a ısındırılacaklar da bulunur. Bu ise yoksulluğun tamamıyla bertaraf edilebileceğini gösterir. Bu durumda zekât gelirleri sadece İslâm’a insan kazandırmaya, yeni medeniyeti O’nun güzel isimlerini daha da şiddetli tecelli ettirecek şekilde inşa etmeye yönlendirilebilir.

2.2. İnsan

Bütün insanlık tarihi içindeki derinliğine ve genişliğine insan oluşları, tek fertte tecelli eden hakikatin ve zaman gayesinin temsilcileri olarak, tek ferdin kadrosudurlar. [43]

Elbette ki insan olmadan iktisadı konuşmanın bir anlamı yoktur. Bu yüzden herhangi bir teori, model öncelikle bir insan tahayyülünü de beraberinde getirmektedir. İnsan bu anlamda bir önyargıdır, anlaşılması gereken bir şeydir. İnsan kimdir? Kimi ekoller insan kötüdür der. Kimisi ise insan iyidir. Bir de bunun arasında görüşler de vardır ki, buna göre insan ne iyi, ne de kötüdür fakat her iki yöne de meyli vardır. Bu üç önkabul de teoride, uygulamada farklılıklar doğuracaktır.

Mutlak Fikre göre ise insanın nasıl olması gerektiğini gösteren, öğreten örnek-model Nebilerdir-Resullerdir. Buna “ferdin hakikati” diyoruz. Ferdin hakikati her ferdin yakınlaşmak istediği, kendisine doğru yürüdüğü ufuk, çevresinde toplanıp birleştiği ideal insan, bu birleşme sonucu ise ortaya çıkan şey “topluluk hakikati”dir. Dolayısıyla “ferdin hakikati” olmadan topluluk hakikati de olmaz. (Hakikati Ferdiyye, Allah Resûlü’nde tecelli eden bir hikmettir ki, O “insanlığın ufku”, “insan olmanın” yegâne ölçüsüdür.)

Resuller, insanın sonsuz faydasını sağlayacak şeylerle müjdeler ve insana büyük elem verecek, zarara uğratacak şeylere karşı uyarırlar. Müjde ile esasen insanın rasyonelliği de korunmuş olur. Mesela uzaktaki bir şeyin küçük gözükmesi bir göz aldatmacasıdır. İşte Resul insanın uzakta gördüğü “Son Saati” ne kadar yakında olduğunu hatırlatarak onun çılgınca-irrasyonel davranarak üç kuruşluk dünya hayatı için koca bir ahireti heba etmesine engel olur.

Bir şeyin faydalı veya zararlı olduğuna akıl ulaşabilir ama ulaşamayabilir de. Ulaşsa bile sayısız deneme-yanılma sonunda büyük acılar, elemler yaşayarak ulaşabilir. Mesela Batı’da servet vergisi, fakir yasaları gibi meseleler böyle olmuştur. Mutlak Fikir’de servet vergisinin kimlerden alınacağı, hangi mallarından ne miktarda alınacağı ve nerelere dağıtılacağı belirlidir. Bu akılla değil vahiyle elde edilmiş bilgidir. Şimdi deneme yanılma ile bunlar ulaşılmaya çalışılsa -ki Batı yüzyıllardır deniyor- sayısız insana haksızlık-zulüm meydana gelecektir. Vergi vermesi gerekenler vermeyecek, kendisinden vergi alınması gereken mallardan vergi alınmayacak veya alınmaması gerekenlerden alınacak ve yanlış yerlere aktarılacak. İşte Batı tarihi bunun ispatıdır. Halen de Piketty gibiler çıkıyor ve yaptıkları ancak servet vergisinin gerekliliği konusunda ikna etmek oluyor. Sayısız zulüm meydana geldikten sonra çok satan kitaplar listesinde. Faizden yüzyıllardır insanlar zulüm görüyor fakat kimseden ses yok. Sonra birisi çıkar faiz kötüdür diye kitap yazar Nobel ödülü verirler. Peki, yüzyıllardır zulüm görenlerin hakları ne olacak? Evet. Piketty diyor, çok satıyor çok konuşuluyor fakat daha bunun nasıl uygulanacağı konusunda bilgisizler. İşte vahyin, nübüvvetin gerekliliği ve âlemlere rahmet olmasının hikmeti. Bu bakımdan dinin amacı insan yaşamını kolay kılmaktır. Din işte zarar-faydayı kısa yoldan bildirmek suretiyle insanı bedbaht olmaktan, acı çekmekten korumuş olur. Aksi halde uzun süre insan zararlı bir şeyi faydalı bilerek yapabilir. Mesela yumurtanın bile faydalı mı zararlı mı olduğuna tam karar veremiyorlar. Şimdi yumurta için bile karar veremezken insanın bütün varlığı için, sonsuz boyutlara uzanan mevcudiyeti için zararlı-faydalıyı bilmek elbette en iyi, en tam bilen Sonsuzluğu Kuşatan’dır. Ambrosius şöyle demiştir; “nihil utile, nisi quad ad vitae illius eternae prosit gratiam” -bir kimsenin ebedi yaşamının kurtuluşuna hizmet eden şeyden başka hiçbir şey faydalı değildir. Louis Thomassin: “‘l’utilite meme se mesure par les consideration de la vie eternelle” –fayda, kendi başına ebedi yaşama ilişkin görüşlere göre ölçülür. İşte Resuller insanı cennet ile müjdelemek cehennem ile uyarmak suretiyle hakiki faydayı ve zararı hatırlatmışlar, göstermişler ve bu müjdeli habere uygun hareket etmelerini sağlamışlardır.

Burada elbette akıl-vahiy tartışmasına değinmek gerekir. İnsan vahiy olmadan da vahyin getirdiklerini bilebilir mi? Evet, belki birçoğuna ulaşabilir lakin bunun için özel bir mesai harcaması gerekir. Tefekkür etmelidir. Yorucu bir iştir ve tüm halkın bunu yapmayacağı açıktır. Ayrıca rasyonelliği menfi açıdan etkileyen birçok unsur vardır. Buna duygular da dâhildir. Bir korku, hattâ bir şehvet anında insan en faydalı olan yerine o an nefsine en tatlı geleni seçebilir. O hâlde vahiy bir kolaylıktır ve tüm insanların kolayca hakikati bilmesi içindir. Ama vahiy aradan çıktığında artık insanlık birkaç insanın aklına bırakılmış olur. Bu ise esasen kitlelerin artık itiraz eder hâle gelememesi ve yığınlaştırılması sonucunu doğurur. Öte yandan Batı’da evet belki akılla, deneyle bazı hakikatlere ulaşmışlardır, lakin onlar buna ulaşana kadar milyonlarca insan zulme maruz kalmış, aileler yıkılmış, türlü rezillikler ortaya çıkmıştır. Milyonlarca insan katledildikten sonra insan haklarını konuşmaya başlamışlardır. İşte Allah bir rahmet eseri olarak insanı bundan Resuller, resullerle kitaplar göndererek korur, (Enbiya suresi, 107. âyet meali: “Biz seni âlemlere rahmet olasın diye gönderdik.”) aynı zamanda böylece yani kesin, kusursuz bilgiyi en kolay, her insanın anlayabileceği bir şekilde sunarak her insana muhalefet etme, kendinden zuhur etme, örgütlenme imkânı tanır. Hâlbuki birçok zaman halk, bilim insanının terimlerine alışık değildir, ne dediklerini pek anlamaz. Dolayısıyla tam anlayamadığından dolayı eleştiri de getiremez. Bu ise insanların, iktidar-servet gücünü ele geçiren birkaç sivri zekâya esir olmasına, onlar tarafından sömürülmesine neden olabilir. Onların ikna kabiliyetleri, etkileyici sunumları, karizmaları ile benliğini teslim etmiş olur. Allah insanı bu tip esaretlerden özgürleştirerek, zelil bir köle olmak yerine kendisine şerefli, özgür bir kul olmasını diler.

Ayrıca Resullere imân iktisatta birçok meselenin temellendirilmesinde de önemli bir yer tutar. Bunlardan biri mesleklerdir. Yeryüzünde meslek kurucularıdır Resuller. Ve onlar vahiyle bu meslekleri öğrenmiş ve öğretmişlerdir. Zira bir mesleği öğrenmek öyle kolay bir iş değildir. Uzun yıllar gerekir. Lakin öyle temel meslekler vardır ki değil birkaç yıl, insanın birkaç gün bile o mesleğin ilmi olmadan hayatını sürdürmesi imkânsız olabilir. Çiftçilik, hayvancılık, tıp, marangozluk vs. böyledir. İşte işbölümü teorisinden tutun da üretim, tüketim vs. tüm teoriler esasen mesleklere dayanır. Mesleklerin ise öğrenilmesi ancak Resullerle gerçekleşmiştir. O halde iktisat teorisyenleri Resullere imân etmeden rasyonel bir temelden mahrumdurlar. İşte onların tüm amellerinin imân etmeden boşa gidecek olmasının bir mânâsı da bu olsa gerektir. Önkabul olarak Resulleri kabul etmemek de bir anlamda tüm insanlığa zulüm getiren bir sistemi, statükoyu muhafaza etmektir.

2.2.1 Hazreti Âdem ve İktisat

Deirdre Mccloskey: “İlahiyat gözüyle bakıldığında modern iktisadın derin yapısı Augustincidir. İnsanlar günahla doğarlar (bu açgözlülüktür). Tanrı’nın ve pazar güçlerinin lütfu ile bu günah toplum için hayırlı bir hâle gelir.” [44] R. Boer de Eski Ahid’deki Âdem kıssasının kapitalist teorinin de temelinde olduğunu Grotius, Locke, A.Smith, Malthus’tan yola çıkarak ortaya koymaktadır. [45]

Peter Harrison’a göre, modern bilimin kuruluşu bir tiyatral oyuna ve bu oyunun yorumlanmasına dayanmaktadır. Ki Francis Bacon’un kendisi de bu oyuna başvurmuştur. Ve Harrison’a göre, modern bilimin temelindeki tiyatral oyun Âdem’in Cennet’ten Düşüşü’dür. [46]

Hıristiyan inancına göre, insan yasak elmayı yediğinden dolayı cennetten düşmüş, dünyaya sürgün edilmiştir. Augustin’in kavramsallaştırmasıyla bu, insanın ilk günahıdır yani ASLİ GÜNAH’tır (peccatum originis). İşte bu günah tüm doğacak insanlara sirayet etmiştir. Peki, modern bilim ile Hıristiyanlığın bu inancı arasında nasıl bir bağ vardır? İlk insanın yasak meyveyi yemesi ve cennetten dünyaya sürgün edilmesi ile teleskop, mikroskop gibi aletlerin kullanılması, deneysel yönteme dayanarak bilgi üretme çabası arasında ne gibi bir ilişki kurulabilir.

Augustinci görüşe göre, Hz. Âdem’in düşmesiyle beraber insan hem ruhanî hem de maddi kayıp yaşamıştır.  Artık insan, cennetteki ‘mükemmel’ özelliklerinden uzaktır. Hem bedenen, hem de ruhen kusurludur. Âdem’in mükemmel bilgisinden uzaklaşılmış ve cehalet artmıştır. Bu yüzden de insan aklına, duyularına güvenilmemelidir. Eden bahçesindeki yılanın zehri mükemmel bilginin içine sızmıştır. Peki, bu zehir nasıl temizlenebilir ve o eski günlere yani bilginin tam olduğu günlere nasıl dönülebilir?

İşte Francis Bacon’a göre, yılanın zehrinin etkisini kısmen de olsa azaltmak mümkündür. Eğer insanın duyuları kusurlu olmasından dolayı güvenilmez ise o hâlde öyle cihazlar, aletler geliştirilmelidir ki bu eksikliği giderilebilsin. Âdem’in gözleri Eden bahçesinde çok daha iyi görüyorsa, biz de teleskop icat eder uzayın en ücra köşelerini temaşa edebilir, mikro planda da mikroskop ile maddenin en ince ayrıntısına kadar sızabilir ve böylece duyularımızdaki eksikliği gidererek tekrardan Âdem’in cennetteki konumuna yakınlaşabiliriz yani eşyaya hükmeden, hâkim olan pozisyonuna.

İnsanın bilgi edinmesi ‘akıl’ yoluyla da olabilir. Akıl, deneye gerek kalmadan, önceden bilebilir. Peki, ya akıl da sakatlanmışsa düşüş ile beraber. O halde bir kişinin akletmesine ve bundan çıkarımlarına nasıl güvenebiliriz? İşte Bacon akıl zaafiyetine de bir çözüm bulmuştur. Ona göre, kişi yoğun deney çalışması yapacak ve çabasıyla, yorulmasıyla, emeğiyle akıl yarasını tedavi edebilecektir. Zira insanın düşmesinin bir mânâsı da artık yorulacak, çabalayacak olmasıdır. İnsan artık cennetteki gibi rahat rahat ulaşamaz ne bilgiye ne de rızık gibi diğer ihtiyaçlara. Artık yorulacak, ter dökecektir. İşte bu şartlarda bilgi edinmenin en doğru yolu deneydir. Deney birçok kişinin aynı anda görmesi, şahit olması ile akla göre çok daha doğru, sıhhatli bir bilgi edinme yoludur. Deneycilerin özellikle İngiltere’de kök salması biraz da bu Protestan görüşten dolayıdır. Protestanlar, Âdem’in düşüşü ile birlikte bozulan doğallığımızın çalışma ile tekrardan kazanılabileceğine inanırlar. Bu ise yoğun deneyler, ölçme ve gözlem gibi bilgi edinme yolları için temel oluşturur. İnsan, Âdem babasının kaymasıyla sarsılan, bozulan, değişen doğasını, mükemmellikten uzaklığının ancak bu yoğun, sıkıntılı çabasıyla üstesinden gelebilecektir.

Katolik Descartes’a baktığımızda ise akla güvenin daha fazla olduğunu görürüz. Bunun bir sebebi de onun Aristoteles’ten Thomas Aquinas’a kadar uzanan iyimser antropolojik görüşe dayanması olabilir. Nedir o? Evet insan düşmüştür ama hâlen ışığın bir kısmı kalmıştır ki buna DOĞAL IŞIK denir. Yani insan doğal ışığı sayesinde hakikati bulabilir. Aklının ışığı ile. Bu işte spekülatifler veya akılcılar (rasyonalistler) ile deneyciler arasındaki tartışmaya ışık tutar. Yani aslında tartışma şudur: Âdem’in düşüşü ile birlikte geride ne kaldı? Hasar nedir? Bu anlamda modern bilimin bir anlamda öncelikli işi hasar tespit konusunda araştırma yapmaktır. Yani düşmüş, asli günahla kirlenmiş insanın bilgi kapasitesi ne durumdadır? İnsan hataya karşı nasıl korunabilir? Hazreti Âdem’in ilk mükemmel bilgisine ulaşabilir mi? Ulaşabilirse bu bilgiye hangi yolla ulaşması gerekir.

Düşüşle beraber sadece insan değil yeryüzü de bozulmuştur. Bu bakımdan yeryüzüne dair bilgiden de şüphe duymak gerekir. Lakin gökler için aynı şey sözkonusu değildir. Gökler hâlen mükemmelliğini korumaktadır, zira düşüşten etkilenmemiştir. Bu ise göklerin hâlen Tanrı’ya dair bilgiyi muhafaza ettiğini ve oradan elde edilen bilginin çok daha güvenilir, sağlam olduğunu gösterir. Bu bilgi insana geometri-matematik formunda, dilinde aktarılmaktadır. Luther de matematiğin-geometrinin bize güvenilir bilgiyi sunabileceğine inanmıştır. Nitekim gezegenlerin yörüngelerinin eliptik olduğunu keşfeden Kepler de aynı fikirdedir. Âdem bir zamanlar mükemmel bilgiye sahiptir ama düşüşle bu bilgi yitirilmiştir veya unutulmuştur. Lakin gökler bize bu bilgiyi verebilir zira doğal ışık orada ‘matematik-geometrik’ formlar olarak mevcuttur. Duyuları hasarlı olan insan ise teleskop gibi aletleri kullanarak bu dili çözecek ve böylece gerçek bilgiye erişebilecektir.  Galileo da yine aynı şekilde matematiksel ilişkileri keşfetme suretiyle Tanrı’nın düşüncelerini okuyabileceğimize inanmıştır.

Jung’da “kollektif bilinçdışı” diye bir kavram var. Âdem kıssası da tüm insanlığın zihninde ortak bir kıssadır ve her düşünce mutlaka bu kıssaya başvurmak zorunda kalacaktır. Önemli olan ise kıssanın doğru bilinmesidir. İşte Kur’ân-ı Kerim’in değeri ve önemi buradadır. Zira kıssadaki her bir yanlışlık insan düşüncesinde yamukluğa ve dolayısıyla da insan eyleminde sakatlığa neden olacaktır. Evet, ‘düşüş’ hikâyesi nereye gitsek farklı bir formda, lisanda karşımıza çıkacaktır.

Felsefede mesela Nietzsche’nin yaptığı budur. O insanın esas ‘düşüşünün’ Hıristiyanlığın ‘cennetten düşüşe’ dair olan yorumundan kaynaklandığını ileri sürerek esasen düşüş kıssasını reddetmemektedir. Sadece bunu yeniden yorumlamaktadır. Oxford Üniversitesi profesörlerinden Mulhall da sadece Nietzsche’nin değil, Martin Heidegger, Ludwig Wittgenstein gibi 20.yüzyıl filozoflarının da bir şekilde bu tiyatral oyundan beslendiklerini ikna edici biçimde ortaya koyar. [47]

Yine aynı düşüş adlı tiyatral oyunu Karl Marx’ın düşünce sisteminde de görebiliriz. Başlangıçta ideal olan bir yaşamdan (ilkel komünal toplum) insanlık, burjuvaların hüküm sürdüğü vahşi bir dünyaya düşmüştür. Ve yine insan emeği, çabasıyla yani devrimci güçlerini kullanarak buradan tekrar cennetine, Eden bahçesine yani komünal topluma dönecektir. Bu tarihin kaçınılmaz bir sonudur.

Zaten bizim de buradaki temel iddiamız, bu düşüş hikâyesinin insan zihninde doğuştan yer aldığı ve insanın ister istemez bu hikâyeye başvurmak zorunda kalacağıdır. Önemli olan ise bunun doğru bilgisi ve yorumudur. İleride de ortaya konulacağı üzere bu hikâyenin bilgisi için mükemmel bir bilgi kaynağı metne ve elbette bu mükemmel metni gönderecek mükemmel vasıflara sahip bir Zat’a ve bu bölümde ortaya koyulduğu üzere sözü beden hâline getirecek yani uygulamada da gösterecek “Kamil Bir İnsan” modeline ihtiyaç vardır.

Bir diğer iddiamız ise bu tip apriori tiyatral oyunların bilgisinin ve yorumunun insanlığın mutluluğuna veya bedbahtlığına yol açacak nitelikte olmasıdır. Yani ya insan bunların doğru bilgi ve yorumuna sahip olarak mutluluğa erişecek yahut yanlış bir bilgi veya yorum ile insanlık feci bir akıbete hem bu dünyada hem de ahirette sürüklenecektir. Yani düşüş kıssasının yanlış bilgisi insanın daha da düşmesine, ikinci, üçüncü ve hattâ sayısız kez düşmesine neden olarak dar, dipsiz, karanlık üstü karanlık bir kuyuya doğru onu yuvarlayacaktır.

Modern iktisatta da bu oyunun bir örneğine rastlamaktayız. Wikipedia’nın “economic equilibrium” maddesinin “normative evaluation” bölümünde şöyle bir ifade bulunmakta:

– “Çoğu iktisatçı, mesela Paul Samuelson, denge fiyatına normatif yani bir değer yargısı atfetmeye karşı uyarıyorlar. Misal olarak, gıda piyasası dengede olabilir ama bir yandan da insanlar denge fiyatı yüksek geldiğinden açlıkla boğuşuyor olabilirler. Nitekim 1845-1852 yılları arasında İrlanda’da olan Büyük Açlıkta insanlar açlıktan ölmesine rağmen gıda maddeleri ihraç edildi. Çünkü piyasadaki denge fiyatı İrlandalı çiftçilere göre pahalıydı ve patatesler İngilizlere satıldı. Bu ise İrlandalıların (başka nedenlerin de yanı sıra) açlıktan ölmesine sebeb oldu.”

“Âdem’in Düşüşü” ile bu teori arasında da bir bağ var kuşkusuz. Zira düşüşten önce bolluk, bereket içinde, ne aç, ne de susuz kalıyordu Hazreti Âdem ve eşi. (20:118) Düşüşle beraber ise doğanın nimetleri ile Âdem’in ihtiyaçları arasındaki denge de bozulmuş oldu. Bu durumda modern iktisadın ‘denge’ teorisi de bu ‘düşüş’ kıssasına uymakta. Ki zaten Hz. Peygamber zamanında da fiyatların artışı üzerine şikâyet edilmiş ama Peygamber fiyatlara müdahale etmemişti. Elbette burada imtihan sırrı var. Yeryüzü bir sınav yeri. İnsan insanlığı ile sınanıyor. Örnekteki gibi İrlanda’da insanlar açlıktan ölürken birileri daha fazla kâr yapmak için zaruri gıda maddelerini yurtdışına yolluyorlar. Şimdi yine birçokları yüksek fiyatlardan dolayı açlıktan boğuşuyorsa bundan sorumlu kimdir? Elbette Tanrı değil insandır. Zira o fiyata gücü yetenler ve satın alabilecek olanlar gücü yetmeyenlere yardım etme sorumlulukları vardır. Demek ki, doğru bir antropolojik görüşe dayanmadan bu meseleleri çözmek imkânsızdır. Zira insanın sorumluluğu inkâr edilirse bu sefer birileri çıkıp sistemin kendisine çomak sokmak isteyecek, sistemi ve dolayısıyla onun sahibini suçlayacaktır, yani Tanrı’yı. Ayrıca ontolojik açıdan da dünyayı değerlendirmek gerekir. Dünya bir imtihan meydanıdır. Hangi insanın şefkatli, merhametli olduğunu ortaya çıkaran sorular olacaktır. Bunlardan biri de kıtlık günleridir. İşte gerçek ‘insanlar’ bu günlerde ortaya çıkacaktır. Fakat ‘imtihan’ olgusu anlaşılmazsa bu sefer şu şekilde de yorumlanabilir: Dünya finansal açıdan güçlünün, kurnazın, zekinin üstün gelme yeri, vahşi bir rekabet meydanıdır. Amaç kendi dünyevi hesabını maksimize etmektir, diye yorumlanırsa farklı bir model ortaya çıkacaktır. Soru ise şudur: Dünyanın imtihan yeri olduğu nasıl bilenebilir? İmtihan varsa bunun bir sonucu ve sonuç sonrası ise yerleştirme de olmalıdır. Dolayısıyla gelecek tahayyülü de burada devreye girmektedir ki, bir sonraki bölümde gelecek zaman tahayyülünün zorunluluğu üzerinde durulacaktır.

Augustinci geleneğin üzerinde durmak gerekir. “Aslî Günah” tezi bu geleneğe aittir. Dolayısıyla insana bakışı kötümserdir. İnsan sonuçta bir günahla birlikte dünyaya gelmektedir ve dünya ilk insanın günahıyla birlikte bozulmuştur. Mesela bu kötümser bakış -önyargı- uzun yüzyıllar ticarete, tüccarlara dair fikirleri de etkilemiş ve ticaret Batı’da çok da önemsenmemiş hattâ zorunlu fakat çok da muteber olmayan bir faaliyet olarak görülmüş, tüccarlara şüpheyle yaklaşılmıştır. Augustinci etkiyi aslında iki önemli şahsiyette görmek mümkündür. Bunlardan biri Mandeville, diğeri ise Boisguilbert’tir. Hengstmengel Mandeville’in Augustinci geleneği en az şu iki bakımdan sürdürdüğünü söyler. Mandeville’de meşhur şahsi reziletlerin [48] toplumun faydasına olacağı düşüncesi vardır. Bu ise Augustinci gelenekle uyum içindedir. Mandeville Fransız ahlâkçılarından/Augustincilerinden de esinlenerek insanın en faziletli davranışlarının bile arkasındaki saik şahsın çıkarı olduğunu ileri sürer. Yani faziletli davranışlar bile aslında kötüdür/kötü olabilir. Bu da Augustin’in aslî günah tezi ile uyumludur. İnsan arzularının pençesindedir ve bu sonsuz arzular, ihtiraslar insanı ister istemez kendi çıkarını düşünmeye sevkeder. Bu birinci Augustinci motiftir. İkincisi ise, kötülüğe dair düşüncedir. Augustin’e göre kötülük asli değil, iyiliğin yokluğu halidir. Ayrıca da kötülük bir bakıma iyiliğin ortaya çıkmasına vesile olur. İşte bu anlamda da Mandeville reziletlerden (vice) genel toplum adına faydaların ortaya çıkacağı düşüncesi de Augustinci geleneğin sürdüğünün ikinci işaretidir. [49] Ki zaten sonraları insanın kendi çıkarına hareket etmesi iktisadın insan tahayyülünün merkezine yerleşecektir. Tüm bunlar ise o dönemde Providans’a dair iyimser anlayıştan ileri geldiği ileri sürülebilir. Bir bakıma her şeye, kötülük, reziletlere rağmen Providans rahmeti ile bunları insanlık için iyi hâle getirir.

Grewal (2016) de 17.yüzyıl Fransız Augustinciliğinin laissez-faire akımının temelinde yerleştiğini şu şekilde ifade eder. [50]

Laissez-Faire (Bırakınız Yapsınlar)’ın siyasî ilahiyatı geç on yedinci yüzyıl Fransız Augusticiliğin radikal bir sürümünden doğmuştur. Modernitenin özelliklerinin izi Augustin’e kadar sürülebilir ve buna devletin ‘modern’ savunması, içe dönüşten modern öznellik ve belki de sekülerizmin kendisi de dâhildir. Augustin’in teolojisi erken iktisadî düşüncenin formüle edilmesinde de benzer ciddi bir rol oynamıştır.

İnsanlar arasındaki sevgiyi simgeleyen ‘armağan değiş tokuşunun’ yerini artık ticarî toplumda malların kâr amacıyla değiş tokuşu alır. Ve bunun kökeninde ise günahkâr ‘öz-sevgisi’ vardır. Esasen cevabı aranan sual Providans’ın asli günah yani öz-sevgi günahı ile kirlenmiş fertlerin olduğu bir toplumda düzeni nasıl sağladığıdır. Hobbes’da bunun cevabı Leviathan’dır. Leviathan’ın görevi öz-sevginin menfî etkilerinin- ki bunun en önemli tezahürü gurur, kibirdir- üstesinden gelmektir. Adam Smith’in de yaptığı bir anlamda Providans’ın yönettiği bu düzenin nasıl işlediğini ortaya koymaktır. Lakin burada şöyle bir ayırım yapmak gerekir. Burada bahsedilen kibre dayalı öz-sevgi ile insanın hayatını devam ettirme gayreti içindeki durumu farklıdır. Veblen’in gösterişçi tüketimi bir anlamda kibre dayalı öz-sevgiye bir örnek olarak verilebilir. İnsanda kendini gösterme, başkaları tarafından görülme, onaylanma arzusudur ki, benzer bir ayırım Rousseau’nun ‘amour propre’ ve ‘amour de soi’ kavramları arasında yapılmıştır. [51] Nicole, Providans’ın planının bencilliğin hayırseverliği taklit etmesinde bulur. Zira zaten hayırsever davranışlarda bile gerçek niyetleri bir tek O bilebilir. Dolayısıyla toplum öylesine dizayn edilmiştir ki, herkes bize iyilik yapar görünür fakat gerçekte birçokları sadece kendi çıkarını düşünüyordur. İşte bu düşünce tam olarak kasapların hayırseverliklerinden değil de öz-sevgilerinden dolayı bizi beslediklerini söyleyen Adam Smith’te devam ettirilir.

Faccarello fizyokratların öncüsü olarak tanımlanabilecek Boisguilbert’in on yedinci yüzyıl Janseizm geleneğine dâhil olduğunu söyler. [52] Janseist toplum tasavvuru yine Âdem’in günahına dayanır. Esasen Hıristiyanlıkta iki temel kişi vardır. Biri günahı tüm insanlığa yayılan Âdem ve diğeri de bu günahtan kurtaran İsa Mesih. Buna göre yaratıldığında Âdem’in sevgisi sadece O’na dönüktü, O’nu seviyor ve sürekli O’na yöneliyordu. Yasak ağaca yakınlaşmayla birlikte bu hâl bozuldu ve artık insan O’nun dışında başka şeyleri arzulamaya başladı. Elbette sadece tek bir insan değil, tüm insanlar O’ndan başka şeylere yöneldiğinden dolayı çatışma kaçınılmazdı. Çünkü cennettekinin aksine dünyada sonsuz kaynaklar yoktu. Herkes sonsuz arzularını tatmin edemeyecekti. Dolayısıyla Jean Domat’ın fikrine göre aslında toplumun düzenin bozulmasının sebebi ‘sevginin düzeninin’ bozulmasıydı. [53] Yani O’na ulaşmayı arzulama yerini O’nun dışındaki başka şeyleri elde etmeyi arzulama alınca aslında iki şey oluyordu. Bir, insan tatmin olamıyordu zira O’nun dışındaki hiçbir şey baki, kalıcı değildi, ölümlü ve geçiciydi. İnsan sonsuz muhabbet arzusunu ancak Sonsuz’da giderebilirdi. Ve ikincisi ise, insanın O’nun dışındaki arzularını yönelttiği şeyler sonluydu, sınırlıydı. Bu ise herkesin arzularının tatmin edilememesi ve sonucunda ise ortaya çıkan hased, kıskançlıkların, hırsın savaşlara, zulümlere neden olacak olmasıydı. Soru ise hâlen açıktır: Böylesine sonsuz ihtirasları olan fertlerden huzur, barış dolu bir toplum nasıl meydana gelecektir? İşte modern iktisat teorisi bir anlamda bu soruya bir cevap niteliğindedir ve temelinde ise işte özellikle teolojideki bu tartışmalar vardır. [54]

Sonuçta Providans öyle bir sistem kurmuştur ki, insanlar kendi çıkarlarına göre hareket etmelerine rağmen, başkalarının da çıkarları, faydaları üst seviyeye çıkmaktadır. Dürüst olan bir işadamı için dürüstlüğü daha fazla kâr demektir. Kaliteli mallar satmak bir esnaf için daha fazla müşteri demektir. Esnaf size gülümser, ihtiyacınızı gidermek için canını dişine takar. Kalbinde ne kadar kötülük olsa bile kişisel çıkarı onu size iyi davranmaya zorlar. Sokakta görse selâm vermeyecek olan biri size malını satabilmek için çaylar ısmarlar, muhabbet eder, hoş sözler sarf eder, normalde bir dakikasını bile sizin için ayırmayacak bir esnaf sorunlarınızı dinleyip aşırı merhametli biri gibi çözüm üretmeye çalışır. İşte böylelikle içinde ne kadar ‘asli günahın kiri’ olsa da fertler Providans’ın mükemmel biçimde dizayn ettiği sistemde içten olmasa bile dıştan dürüst, hayırsever, yardımsever gözükürler ve böylelikle bir uyum, düzen ve barış ortamı hâkim olur. Bir bakıma Providans ‘kurnazlık’ yapmış ve insanların doğasına yerleştirdiği öz-sevgi ile onları kendi hesaplarına hareket ediyormuş gibi zannederken gizliden gizliye toplumun hesabına, iyiliğine çalıştırmıştır. Aynı fikir yani Domat’taki “Tanrı’nın toplumu gizli yönetmesi” fikri, ‘aklın kurnazlığı’ adı altında Hegel’de ve ‘öz-çıkar’ kavramı ile Adam Smith’te de karşımıza çıkmaya devam etmektedir.

Görünmez el ve aklın kurnazlığı artık tuhaf, ironik veya tutarsız açıklamalar değildir fakat bunlar Adam Smith ve Hegel’in eserlerindeki öz-çıkarın teolojik boyutunun Tanrı’nın providansına yerleştirilmesidir. Bu sonuç, kitabın amacı olan iktisat ve ilahiyatın birbirleriyle bağlantılı olduğunu göstermeye yardımcı olmaktadır. [55]

Burada şunu hatırlatmak gerekir ki, insan doğasına aslî günahla birlikte bakıldığı zaman toplumun temelinde, toplumu kuran unsur sevgi değil korku olmuş olur. Devlet ve polis korkusu ile bir araya gelen, içindeki ‘kurtluğu’ gizleyen, saklayan, kendisini kamufle etmiş bir toplum. Böylesi bir toplumda samimiyetin olmayacağı açıktır. İktisat açısından bakarsak ise böyle bir toplum modelinde herkes birbirinin yüzüne gülümserken sadece kendisini düşünür ve diğerlerinin ne durumda olduğuyla zerre kadar ilgilenmez. Faizci için ise özellikle son derece münbit bir toplum modelidir bu. Sonuç olarak Müslüman iktisatçıların öncelikle yüzleşmeleri gereken bir mesele de budur. Hıristiyanlığın aslî günah tezi ve bunun iktisattaki yansımaları.

2.3. Gelecek Zaman

Gelecek zaman tahayyülü olmadan da iktisadî düşünce temellendirilemez, fikir üretilemez. Geleceğe dair tahayyül, önkabuller, bugünün kararlarını etkiler. Ve gelecek insan için bilinmez olduğundan mutlaka bazı varsayımlar, kurgular üzerinden hareket etmesi gerekir. Bir anlamda iktisadî eylem kişinin zihninde kurguladığı bir ‘roman’a, bir anlatıya dayanmaktadır. Bu bakımdan iktisatçılar esasen roman yazarlarıdır. Topluma, devletlere, idarecilere sürekli yeni romanlar yazıp gelecek hakkında bir hayal oluşturur ve karar vericiler de romanda anlatılan hayale göre bugünün kararlarını alırlar. Belki de Mustafa Özel’in de uzun yıllardır işaret ettiği gibi iktisatçılarımızın roman okuması gerekiyor. Ve iktisadî söylemler, tahminler vs. ise üstü kapalı bir şekilde adı bizlere anlatılan birer ‘roman’dan ibaret. Roman yani “gerçeklerle dolu hakikatsiz hikâye”. [56] Keynes şöyle der:

– “Bazı şeyler var ki bunların oluşumu hakkında hesaplanabilir bir olasılık oluşturmanın hiçbir ilmî bir dayanağı yoktur. Yani bilemiyoruz. Her şeye rağmen, eyleme geçmenin ve karar vermenin gerekliliği pratik insanlar olarak bu tuhaf vakayı görmezden gelmek için elimizden gelenin en iyisini yapmaya zorluyor.”

Gelecek zamana dair tahayyül bugünü etkiler. Mesela ertesi gün evinize misafirlerinizin geleceğini bilmeniz bugünkü davranışlarınızı, kararlarınızı etkileyecektir. Hattâ hangi yemekleri pişireceğinize karar verdiğinizde alışveriş listeniz de buna göre şekillenecektir. Keza yatırımlarda da bu gözükmektedir. Geleceğe dair tahayyül bugünkü kararları etkiler. Eğer ekonominin daha iyi gideceği tahayyül edilirse yatırımlar artarken tam tersi bir durumda riskli yatırımlar yerine daha güvenli limanlar tercih edilir, tasarruf artar. Bu anlamda her iktisadî düşüncenin geleceğe dair bir tahayyülü, bir önkabulü olmak ‘mecburiyetindedir.’ Bir üretici gelecekte fiyatların, hammaddelerin, teknolojik gelişmelerin ne olabileceğini hayal etmek zorundadır. Ve hattâ üretim, ihracat yaptığı bölgelerdeki siyasî durumu, savaş ihtimalini göz önüne almak zorundadır. O bölgede birkaç ay içinde sıcak çatışmalar olacağını tahayyül eden biri yatırım kararı almayacaktır veya alsa da stratejik kararlarını bu henüz gerçekleşmemiş fakat muhayyilede olan şeye göre alacaktır. Elbette üretici aynı zamanda gelecekte tüketicilerin zevkleri, tercihlerini de hayal etmek zorundadır. Görüldüğü üzere bir yatırım, üretim gelecekle ilgili bir ‘kurgu’, yazılmış bir ‘hikaye’, bir ‘roman’ olmadan yapılamıyor. Dolayısıyla tüm üreticilerin, ekonomistlerin yapmaya çalıştığı, icra ettikleri şey gerçekçi bir roman yazmaktan ibaret oluyor. Başarılı bir tüccar bu anlamda geleceği en iyi öngörüp en gerçekçi romanı yazan tüccar olmuş oluyor. Merkez Bankası da aynı şeyi yapıyor ve yazdıkları romanlarla bugünü şekillendirmeye çalışıyorlar. Fakat bunu inkâr edip esasen yaptıkları şeyin bir roman, hikâye yazmak değil gerçeği olduğu gibi resmetmek olduğunu söylüyorlar. Nübüvvetin gerekliliği bahsinde de dile getirildiği üzere sadece geleceğe dair hikâyeler, romanlar değil, aynı zamanda efsaneler, başarı hikâyeleri de aynı şekilde kararları etkilemektedir. Falanca işadamının nasıl zengin olduğu hikâyesi elbette gelecekte zengin olmayı hayal edenlerin eylemlerini etkileyecektir. Dolayısıyla nübüvvetin gerekliliği de yine burada ortaya çıkmaktadır. Nebiler, Resuller insanlara doğru yolu gösterirler yoksa birileri uyduruk kahramanlarının yamuk yollarını düz gösterebilirler. Resuller ise yamuk yolların yamuk olduğunu bildiren, insanları uyandıran şahsiyetlerdir. Önemli olan ise bu Resullerin en gerçek, en doğru hikâyelerinin nerede olduğudur. Yoksa Resul adı altında sayısız hikâye yazılabilir, Resuller uçan kaçan mitolojik kahramanlara dönüştürülebilir, fakat önemli olan eksiksiz, mükemmel şekilde aktarılan hikâyesidir. Hikâyenin mükemmelliği aynı zamanda onun o kişinin koca bir hayatında seçtiği bölümlerdedir. Koca bir hayatın her teferruatıyla anlatılması imkânsızdır. Dolayısıyla sadece yaşanmış, gerçek olması yetmez, aynı zamanda o koca hayattan öyle bölümler seçilmelidir ki bunlar insanları en iyiyi, en güzele, en faydalıya yöneltecek, ilham kaynağı olacak türden olmalıdır. Yani bunu ancak o kişilerin hayatının her anını bilen, kuşatan, hikmet sahibi ve sadece o kişileri değil çağlar boyu yaşayacak insanları, onların tüm ihtiyaçlarını, kalplerinin en derinindeki kendilerinin bile farkında olmadıkları arzuları, istekleri, hayalleri bilebilecek ve tüm insanlığı merhametli, şefkatli, onları zerresine kadar tanıyan bir zat ancak böylesine mükemmel hikâyeleri, kıssaları aktarabilir. “Mutlak Fikrin, Bütün Fikrin gerekliliğine” döndük yine. Ancak böylece onlardan alınan dersler de insanları doğru yola, doğru kararlara eriştirebilir. İşte bu yüzden sadece nübüvvetin gerekliliği değil mükemmel sözün, kitabın da gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Mesela, Hazreti Âdem’in tövbe edip affedildiği Kur’ân’daki kıssa yerine tövbesinin ve affının yer almadığı muharref Tevrat’a, İncil’e göre bir Âdem Aleyhisselam hikâyesi de insanlara doğru dersler vermeyecektir ki nitekim Batı dünyasını yüzlerce yıldır etkileyen aslî günah fikri de buradan ortaya çıkmaktadır. Bir hikâyede hatasını fark eden, af dileyen, tövbe eden ve tövbesi kabul edilen, bağışlanan bir Âdem vardır. Öte diyarın hikâyesine göre ise hatasını kabul etmeyen, yaratıcısı tarafından cezalandırılan fakat affedildiği bilinmeyen bir Âdem. Rahmetli Turgut Cansever kilisenin karanlığı ile caminin aydınlığı arasındaki farkı bile buna bağlar. Dolayısıyla bu mesele bu kadar mühimdir. Mimariye yansıyan bu hikâye elbette ekonomiye, siyasete ve daha birçok alana etki edecektir. [57]

Zaten gelecek tahayyülü iktisadın içine “rasyonel beklentiler” (rational expectations) [58] adıyla girmektedir. Esasen bir gazozu bile içen insan önce tahayyül eder, gazozun muhayyilesinde lezzetini canlandırır, ondan sonra içme kararını verir ve zihinde alınan karar ile azalara komut gönderilerek beden harekete geçilir. Yani karar verme mekanizmasında öncelikle tahayyül gelir. Gazozun esasen zehir olduğunu vehmeden biri gazozu içme kararı almayacaktır. Ancak ve ancak kendisine bir fayda getireceğine inanan, bu faydayı hayalinde canlandıran kişi eyleme geçer. Soru ise bu gelecek tahayyülünün doğruluğudur. Zira gazozu lezzetli tahayyül edip de zehir olduğunun farkında varmazsa kişi yanlış bir karar almış olacak ve haz yerine elem çekecektir. Buradaki soru şudur: Gelecek belirsiz olduğuna göre geleceği tam, mükemmel bir şekilde bilebilecek kimdir? Zira ancak böyle bir Zat’tan gelecek haber tam anlamıyla doğru olacaktır. Ayrıca gelecekte gerçekleşmesi yüzde yüz, kesin olan bir vaka var mıdır? Böyle bir vaka varsa bu vakayı kim, hangi özelliklere, isim-sıfatlara sahip bir zat haber verebilir?

Yusuf Aleyhisselam da geleceğe dair bilgisi ile (hadiseleri tevil etmesiyle) Mısır devletinin dönemindeki iktisadî politikalarına etki etmiş ve bu kararlar sayesinde ülkesini ciddi bir buhrandan korumuştur. O hâlde son saati, kıyameti ve sonrasında cennet ve cehennem hayatı ile devam ettiren bir gelecek tahayyülü sunan “Mutlak Fikir” ile dünyanın sonunun olmayacağı veya olsa da bir mahkeme, mutlak adaletin sağlanmasının gerçekleşmeyeceğini, ölümden sonrasının bir uyku hattâ yokluk olduğunu tahayyül eden veya yeryüzünde bin yıl sürecek mutlu bir hayat öncesi her yerin kan gölüne döneceğine inanan bir dünya görüşünün üreteceği fikirler, politikaların da farklılık göstereceği malûm. Birisi yeryüzündeki refahın her tarafın kan gölüne dönmesine bağlı olduğuna inanması, böyle bir gelecek tahayyülü taşıması elbette elinde güç de varsa bu gücü nasıl kullanacağı hususunda bir fikir verecektir. O kişiler ortalığı karıştırırken esasen bunun insanlık için iyi olduğunu düşüneceklerdir.

Jevons, iktisatta bireyler açısından geleceğin önemini görmüş, faydanın sadece bugüne has olmadığını, bireyleri fayda ve kâr maksimizasyonuna götüren önemli özelliklerden birinin de onların ‘beklenen faydaları’ olduğunu öne sürmüştür. [59]

Sorun ise şuydu:

Nasıl olacaktı da, hem fertlerin bekleyişleri, gelecekteki olayların önceden tam olarak bilinemezliği analize dâhil edilecek, hem de kâr ve fayda maksimizasyonu ilkesini muhafaza edecek olan gelecekteki tüm hadiselerin, zevk ve acıların fertlerin üzerindeki tesiri ‘sanki bugünmüş gibi’ olduğu kabul edilecekti. En kolay çözüm, bireylerin geleceğe ait bekleyişlerinin veya gerçekleşeceğinin önceden bilinmesi yani bekleyişlerin mükemmel olduğunun varsayılmasıydı. Böylece hem gelecek bugünmüş gibi ele alınarak zaman tek bir noktada dondurulmuş olacak, hem de bireylerin kar ve fayda maksimizasyonlarının temelinde yer alan bencil, hazzı arttırma, acıyı azaltma peşinde olan ‘homoekonomikus’un rasyonelliği sağlama alınmış olacaktı.’’ [60]

2.3.1 Son Saat ve İktisat

İnsan hayatı için önemli olan ve geleceğinden en ufak şüphe bulunmayan gelecekte tek bir nokta vardır: O da “Son Saat”tir. [61] Zira bu saatte veya başka bir tabirle sonsuz küçük zaman aralığında veya nokta-zamanda [62] her şey yok olacaktır. İnsanın tüm yaptıkları, eserleri, yazmaları her şey. Son Saat sonrası gerçekleşecek yeni yaratılış düzeninde ise elem ve lezzetler artık karışık değildir. Ya saf elem, ya da saf haz vardır. [63] Bu yüzden yeni zaman-mekândan alınacak herhangi bir nokta ya maksimize edilmiş hazdır veya elemdir. Bu ise ahlâkî seçimi bizzat iktisadî analizin içine taşır. Ve öte yandan ferdî olarak sorgulanacak olma meselesi de sadece fert üzerinden analiz yapılabilmesini sağlar. [64] Bu nokta-zamanda -Benthamcı bir analizle eğer insanı eyleme yönelten elem ve lezzetler ise- o hâlde son saat nokta-zamanı tüm dünyevî haz ve elemleri değersiz kılmak suretiyle insanın yeryüzündeki büyük ve küçük tüm eylemlerini yönlendirecek tam bir elem ve lezzet maksimizasyonu sunar. Zira, zamanı tek bir nokta alıp insanların tüm eylemlerini kuşatmak, tüm zamanları o aynı zamana eşitlemek ahireti önkabul olarak analize dâhil etmekle mümkün olabilir. İktisadî analizde nokta-zamanın özelliği insanın faydasını maksimize etmesidir. Jevons sadece bugünün değil gelecekte beklenen faydanın da insanın kararlarını etkilediğini fark etmiş ve bunu iktisadî analize dâhil etmek istemiştir. İşte Bütün Fikir, cennet ve cehennem önkabulüyle, gelecekten öyle bir ‘nokta-zaman’ sunar ki gelecek ve bugünün faydası aynı noktada maksimize olur çünkü ahiretteki lezzet ve elemden daha fazla dünyevî elem ve lezzet yoktur. Cennetin lezzeti yanında dünyadaki lezzetler bir hiçtir neredeyse. Bu yüzden cennet ve cehennem nokta-zaman olarak alındığında insan tam anlamıyla ‘rasyonel’ olabilecektir yani ‘faydasını’ maksimize edebilecektir. İnsanın her bir eylemi, her ânda ya cennete, yahut cehenneme gitmektedir. Ayrıca hazzın mesela statik olduğu tek zaman dilimi ahirettir. Yani hep maksimium haz. Katıksız, saf haz. O halde zamanı tek bir noktaya toplayıp da insanın üzerindeki gelecek tesirini bugünmüş gibi yaptıracak rasyonel beklenti budur. Bunun bilincinde olan insan her ân maksimum haz kovalayacak ve elemden kaçmak için eyleyecektir. Ve her zaman dilimi bu anlamda aynıdır. Kıyamet her ân, her ‘saat’ kopabilir. Yani her ân bir anlamda ‘kıyamet’ olabilir. Bu ise her ânın esasen tek bir ân gibi ele alınmasıdır. [65] Zira her bir nokta zaman potansiyel olarak cenneti ve cehennemi taşır içinde. İnsanın eylemi bu ikisinden birine taşınacaktır. Ve artık her bir eylem tek bir nokta-zamanda toplanabilir. [66] Hepsi de gelecekteki tek bir hadisenin insanın üzerinde bugünmüş gibi hissedilmesi ve insanın gelecekte bu olayı bugünmüş gibi yaşayarak davranmasıdır. Ama Son Saat’i inkâr edenler ve cennetin yeryüzünde olduğuna inanan dünyevileşmiş olanlar bu önkabul yerine yine bir cennet kurarlar: Yeryüzü cenneti. (Görüldüğü üzere gelecek zaman tahayyülü zorunludur. Mühim olan ise bunun doğru anlaşılmasıdır.) Yani her bir nokta zaman içinde maksimum haz potansiyelini taşır. Ama bu şu anda gerçekleşen bir şeydir. Yani Son Saat adlı bir kopuş yok, yarın da bugün gibi. O yüzden sen bugün maksimum derecede tüket, zevk al hayattan. Yani maksimum haz ve lezzet bugün, şimdi ve burada. Bu ise insanı çılgın bir tüketime götürecektir. Zira artık insan, ölümle açılan kapıyla maksimum hazza ulaşamayacak, tam tersi ölümden önce ne kadar tüketirse, ne kadar haz ve lezzet toplarsa yanına kâr kalacaktır. Esasen bu mütref sınıfın bir tuzağıdır. İnsanın son saati inkâr etmesiyle veya son saati hesaba katmadan, arkaya atarak yaşamasıyla birileri mallarını tüketecek hazır “ticarî bir toplum” inşa etmiş olur.

– “Tanımlanan her zaman noktasında fertlerin, gelecekten bekleyişlerinin gerçekleşme ihtimalini önceden bildikleri üstü örtük olarak varsayılmıştır. Faydayı maksimize etmek için, risk unsurunu ihtiva edecek şekilde, her zaman noktasına tekabül eden marjinal faydalar eşitlenir… Ancak, insanın zihnî dengesini sarsan, beklenmedik hadiselerin etkisini ifade eden belirsizlik Jevons’un mikro iktisadında ele alınmamıştır.” [67]

Adam Smith’in History of Astronomy risalesinde işaret ettiği üzere ‘şok’ faktörünü de son saat’in büyük şoku içerebilir. İnsan ‘son saat’in geleceğini veri olarak kabul ettiğinde artık her türlü şok bu büyük şokun yanında basit kalacak ve hattâ insan hayatında her türlü şok zerre miktarınca küçülecektir. [68] İslâm ahlâkında da zaten insanın sabır göstermesinin en değerli olduğu zaman dilimi ‘şok’ anıdır. İşte esas sabır o ânda gösterilmelidir. İktisadî kalkınmada da İslâm insanı sabırlı, metanetli olmaya teşvik etmek suretiyle her türlü belirsizlikte dahi yol alabilmesini, tüm dünyevî şokları göğüsleyerek sorumluluklarını her koşulda ihsan şuuruyla yani Allah’ı görüyormuş gibi yerine getirmesi için motive eder. Motive etmekle kalmaz, belli vakitlerdeki namaz ibadeti, oruç ibadeti ve diğer kuralları ile insanı böyle anlar için sürekli hazır tutar, eğitimli kılar. Nitekim İktisat esasen belirsizlik ve bu şok alanlarını analizin içine katmaz. Yani bir bakıma ‘İslâmi’ eğitimi verili olarak kabul etmiş olur. Yani bu eğitim insanın rasyonelliğini her daim devam ettirmesidir. Öfkesine, şehvetine, korkularına hâkim olup bunların insanın aklını örtmesine engel olur. Sadece bunlarla kalmaz içki yasağı ile mesela aklı, zina yasağı ile nesli, kısas ile yaşamı, faiz ve hırsızlık yasağı ile malı korur. Böylece ferdin aklını kullanması sürekli olarak en üst noktada tutulmuş olurken, iktisadî faaliyetin gerçekleşeceği alanlar da en ideal hâliyle muhafaza edilmiş olur. Zira neslin bozulduğu, malın ve canın güvence altında olmadığı bir toplumda ticarî faaliyetler dolayısıyla refah da sekteye uğrayacaktır. İşte iktisadî analizin önkabulleri ancak ve ancak böyle bir inancı da önkabul olarak analizine zemin olarak hazırladığında daha tutarlı ve gerçekçi olabilir.

Son Saat ve ahiret âyetlerinin mazi, geçmiş zamanda geçmesi de Kur’ân’daki ayrı bir inceliktir. Yani olmuş bitmiş gibi bilinecek tek, en önemli olay budur gelecekle ilgili. Tüm insanlık için en önemli bekleyiş. Yani bugünü inşa ederken, bugün eyleme geçerken gelecekte ilk bağlanacak nokta budur. Gelecekle ilgili diğer tüm beklentiler buna göre şekillenecektir. Şöyle bir örnek verecek olursak, Müslüman biri yatırım yapacak. Yatırım kararı öncesi gelecekte düşüneceği ilk nokta ahiret olacaktır. Yani bu proje helal mi, haram mı, insanlığa faydalı mı, Allah’ın rızasına uygun mu? Vb. Bu ilk düğme bağlandıktan sonra diğer dünyevî hedefler, kârlılık oranları vs… gelecekle ilgili dünyevî beklentiler devreye girer.

Esasen bakıldığında risk ve belirsizlik arasındaki ayırım epistemolojinin de alanına girmektedir. İnsan bilgisinin sınırları nedir? İktisatta riskin hesaplanabilir, ölçülebilir olması yanında belirsizliğin ölçülemez olması esasen belirsizlik alanının insan bilgisi dışında olduğunu ortaya koyar. Ki Lokman suresi 34. âyette de mealen, insanın idrak edemeyeceği şeyler arasında yarın kimin ne kesb edeceği, kazanacağına işaret vardır. Bu ise iktisadî alanı da kuşatan kesb etme, kazanmada kimsenin bu bilgiye sahip olmadığını ortaya koyarak esasen bir anlamda önceden garantilenmiş bir kârın veya zararın da mümkün olmadığını ortaya koymak suretiyle, faiz yasağının da sebeplerinden biri olarak gösterilebilir. Faiz garanti altına alınmış bir kazanç olması nedeniyle esasen yarın ne kazanılacağı bilinmeyen bir evrendeki “tabiî düzene” aykırı bir eylemdir. Nitekim Frank Knight da bu ölçülemeyen belirsizlik durumunun geçerli bir kar teorisinin de temelini teşkil ettiğini söyler. [69]

Keynes de bu tip bir belirsizliğin bir hakikat olduğunu ama insanın bu zafiyetini de gizlemesi gerektiğini söyler. Bu zafiyet yani belirsizlik insanda endişe, korku, paniğe yol açıp insanın mevcut işlerinde de aksamaya neden olabilir. Bu ise genel anlamda toplam üretkenliği etkileyecek bir faktör olarak karşımıza çıkar. Lakin İslâm insanın bu zaafını bilir ve yukarıdaki adı geçen âyetle insanın temel görevinin insanî sorumluluklarına odaklanması olduğunu hatırlatarak rızkın ‘belirsizliğini’ öğretir ve ferdin rızkın ne zaman, ne miktarda geleceğine kafa yormayıp mevcut işlerine odaklanması, onları en iyi biçimde yapmasını öğütler ve eğer öyle olursa ‘belirsizlik’ alanındaki rızkın umulmadık bir şekilde ‘belirli’ hâle geleceğini beyan eder. [70] Böylece belirsizlik insanda güvensizliğin değil ‘rızkın teminatı’ şeklinde bir güven alanı olurken, bu bekleyiş insanı ‘rızık nasıl olsa gelecek yan gelip yatayım’ tavrından ziyade aktif bir şekilde çaba göstermeye ve hattâ belirsiz alanın yükünü üzerinden alıp tamamen işlerine odaklanmasını sağlamış olur.

Keynes ayrıca belirsizliği güven derecesi olarak tanımlar. İnsandan insana değişir. Belirsizlik bir anlamda endişe, korku, güvensizlik derecesidir ve yatırım kararlarını da etkiler. Güvensizlik ortamında insanlar sabit getirili bonoları tercih ederken, güven ortamında girişimcilik artar. Esasen ‘kıyamet gününe, ahirete’ imân etmenin bir mânâsı da o günün geleceğine dair güven taşımaktır ki, zaten imân kelimesinin bir anlamı da ‘güven’mektir. Ki imân gücü arttıkça korku ve endişeler de azalır. Böylece kişinin akıl güçleri de devrede olur. Keynes bir anlamda belki de farkında olmadan ‘imân’ gücünün ‘iktisattaki’ yerine de işaret etmekte ve gelecek konusundaki belirsizliğin ancak ve ancak tam olarak ‘imân’ ile aşılabileceğini yine farkında olmadan ortaya koymaktadır. Zira ahirete ve son saate imân edenler için gelecek karanlık değil aydınlıktır. Artık her bir nokta-zamandaki eylem bu sabit noktaya göre şekillenmektedir. Bu da tüm belirsizliklerin esasen belirli hâle gelmesidir. Bu belirli hâle gelmesi ise bir güven derecesidir. Yani imân arttıkça belirsizlik ve belirsizliğin getireceği korku ve endişeler de ortadan kalkar. Bu ise o şahsın aklî güçlerinin tam olarak işlevini yerine getirmesi demektir. Nitekim fertler için belirsizlik alanı güçlenirse bu sefer korkular artar, korkuların artması ise efektif talebin düşmesi, paranın gömülenmesi, piyasadan çekilmesi gibi sonuçlar doğurabilir. Bu ise büyük bir krize neden olacaktır. O hâlde bir toplumun insanları gelecek hususunda ne kadar emin olurlar ve rızıksızlık konusunda endişe taşımazlarsa iktisadî dengeler de o kadar sağlam olacak ve krizler de bu tip bir toplumda derinleşmeyecektir. Bu güven meselesinde şirk ve tevhidi toplumlar arasındaki fark da ortaya çıkmaktadır. Parayı ilah edinenler, ona güvenenler, korkularından kurtulmak için parayı gömüleyecekler, paylaşmayacaklar ve bir bakıma parayı ‘koruyucu, kendilerinden zararları defetme gücü olan’ bir put edineceklerdir. [71] Er-Rezzak’a ve Son Saat’in geleceğine imân edenler, güvenenler ise tam tersi bir tavra girerek darda ve bollukta da harcamaya [72], paylaşmaya, infak etmeye devam ederek parayı piyasanın içinde tutarak akışkanlığını bozmayacaklardır. Yani birileri parayı amaç edinirken, diğerleri O’nun rızasını kazanma yolunda araç, binek edineceklerdir. Son saatin belirsizliği sayesinde bu kişiler bir sonraki nokta-zamanı son saat olabileceği düşüncesiyle hareket ederek kendilerine son saat sonrasında fayda getirecek, hazlarını-lezzetlerini maksimize edecek davranışlarda bulunacaklardır ki bu davranışlardan bir tanesi zor günde, kıtlık zamanında fazla olan malından infak etmektir. [73] İşte İslâm bu örnekte de görüldüğü gibi sadece insanın refah, bolluk ve bereket içinde yaşamasını sözde dileyen bir din değil aynı zamanda bunu sağlamanın yollarını da bizzat uygulamalı olarak gösteren bir dindir. Yani işte kriz şu yüzden oluyor, şu olmazsa bereket olur gibi bir temenniden veya gözlemden ziyade, İslâm, bereket kapılarının insanlığa nasıl açılacağını da öğreten bir dindir. İktisatçıların bu teorilerinin tutması için gereken bir anlamda ‘homo-islamikus’tur. Aksi takdirde bugün birçok eleştirinin de geldiği üzere iktisatçılar ‘gerçek-dışı’ bir dünya kurgulamakla suçlanacaklar. Onların esasen iddiaları gerçek-dışı değildir, lakin mevcut insan anlayışı,  dünya görüşleriyle ulaşılması imkânsızdır ki, nitekim kendi dünya görüşlerine mensup insanlar bu bakımdan eleştirirler. Öte yandan kurguladıkları ‘ütopya’ ancak “Bütün Fikre” uyulduğu takdirde gerçekleşmeye yakındır. İşte “Mutlak Fikir; Bütün Fikir” bu anlamda bu teorilere zemin hazırlar, onlara rasyonel bir temel hazırlamış olur.

Hâsılı, iktisattaki bu belirsizlik meselesi ancak ‘Son Saatin’ dolayısıyla da ‘ahiretin’ önkabulü ile hallolur. Böylece iktisat metodolojisi de esasen analizi için kendisine rasyonel bir zemin temin etmiş olur. Bugünkü hâliyle analiz her ne kadar kullanışlı ise de rasyonel bir temellendirmeden yoksundur.

2.4. Görünmez Eller

Hüseyin Özel, “Piyasa Ütopyası” kitabında Liberal anlayış hakkında şöyle demektedir:

– “Dengeyi sağlayan temel mekanizmanın işleyebilmesi için Walrascı ‘mezat tellalı’ tarafından yönlendirilen bir ‘el yordamı’ (tatonnement) sürecinin varlığı zorunludur. Bu eğretileme, bir ‘tellalın’ mal ve faktörlerin alış ve satış isteklerini toplayarak bunları değerlendirmesi yoluyla oluşacak denge fiyatına ulaşıldıktan sonra, piyasadaki taraflar arasındaki değiş tokuşun gerçekleşeceğini dile getirmektedir. Buradaki ‘el yordamı’ süreci, herhangi bir piyasada arz fazlası varsa fiyatın düşmesi gerektiği, talep fazlası varsa fiyatların artması gerektiği anlamına gelir.” [74]

Bu modeldeki “el yordamı” sürecinin işleyişi gerçek dünyada var olmayan bir Mezat Tellalı’nın varlığını gerektirmektedir. Bir başka deyişle, bu süreç ve onu yönlendiren mezat tellalı aslında, modelin işleyişinin öngördüğü bir yapının sonucunda değil, modelin dengeye ulaşabilmesi için, dışarıdan verilen bir tür “deus ex machina” olarak kendini göstermektedir. Tellalın temel görevi, alıcılar ve satıcılar ya da genel olarak karar birimleri arasındaki koordinasyonu sağlamaktır. Başka bir deyişle, sistem kendi kendine dengeye gelmemekte, aslında tellal onu dengeye götüren bir kılavuz olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir bakış ise, sistemin kendi kendine, dışarıdan müdahale olmaksızın dengeye gelebileceği hipotezinin çok da anlamlı olmadığını düşündürtmektedir… Gerçek dünyada varolmayan bu ‘tellalın’ yerine ne tür bir koordinasyon mekanizmasının yahut eyleyenin konabileceği, modelin kapsamı içerisinde yanıtlamayan bir soru olarak kendini göstermektedir. [75]

Tüm sistemin dengede olması insanın üzerinden gelebileceği bir şey değildir. Fiyat mekanizması da bunlardan biridir. Nitekim modern teori de mecburen bir hayalî mezat tellalı üretmiştir. Bu zorunludur. Zaten bu inkâr edildiği zaman insan insanın başına bela olacaktır. İktisadî hesaplama tartışmalarını hatırlayalım. Fiyatları, parayı devre dışı bıraktığınız ve her şeyi kontrol etmeye çalıştığınızda tüm denge bozulacaktır. Nasıl ki insan kendi bedeni üzerinde hâkim değilse ve sayısız ayarlama, düzenleme ‘görünmeyen eller’ tarafından düzenleniyorsa yeryüzü ve göklerin bedeninde bu ayarlamalar insan dışı eller tarafından yönetilmektedir. Dolayısıyla din dilinde ‘melekler’ adını verdiğimiz bu güçler mecburi bir önkabuldür. Mesele ise önyargıları tartışmaktır. “Görünmez El” tahayyülünü konuşmak gerekir. Mesela sormak gerekir bu mezat tellalının ne gibi özellikleri var? Kime bağlı çalışıyor, emirleri nereden alıyor? Fiyatları ayarlarken bu ayarlamayı hangi kriterlere göre yapıyor?

Ne kadar ilginçtir ki Walras’ın “Mezat Tellalı” bir hadiste geçen Umare’ye benzemektedir. Allah’ın Umare isimli bir meleği vardır ki, uzunluğu göz alabildiğine olan yakut taşından bir at üzerinde bulunur. Bu melek şehirlerde dolaşır, çarşılarda durur ve fiyatlar şöyle yükselsin, şöyle düşsün diye nida eder. ”Allah’ın taştan bir meleği vardır ki ismi Umare’dir. Her gün taştan bir at üzerinde yeryüzüne iner, fiyatları ayarlar ve tekrar gökyüzüne çıkar.” [76]

Görüldüğü üzere Walras ‘mecburen’ bir Mezat Tellalı koymuştur. Bu Schmitt’in teolojik kavramların başka bir formda devam ettiği tezine benzemektedir. Umare, Mezat Tellalı ismiyle teorideki ‘mecburi’ varlığını sürdürmektir. Ama tezimize göre bu zaten zorunludur ve mesele Umare veya başka isimle bu varlığın varlığı değil doğru anlaşılmasıdır. Yani insan bir ‘melek’ üretecektir. Mesele melek tahayyülüdür. Meleklerin dişi, Allah’ın kızları gibi yamuk tahayyüllerden peygamberlerin melek-insan olmasının arzu edilmesi yine aynıdır.

Bu gerçeği din diliyle ifade edecek olursak şöyle diyebiliriz: Meleklere imân edenler her şeyin kontrolünü ele geçirip ayarlamaya çalışmazlar. Onlar hadlerini, aczlerini ve sadece varlık sınıflarına ait sorumluluklarını bilir (ki din insana sorumluluklarını hatırlatır) yerine getirirler ve geri kalan tüm ayarlamaları, düzenlemeleri görünmez ellere bırakırlar. Görünmez eller tarafından ölüm-doğum, yağış miktarı gibi tüm hassas ayarlar Mutlak’ın katından gelen direktiflerle yapılır, insanın yerdeki eylemlerini, ahlâkını de hesaba katan bir emre göre sürekli düzenlemek suretiyle mizan muhafaza edilir. Hattâ O’nun rahmeti öyledir ki özel görevli görünmez eller tayin etmiştir sadece bunlar yerdekiler için istiğfar ederler, hataları yüzünde sistemin çökmemesi için istekte bulunurlar. Yani bu ne demektir? Evet, insanın sayısız hatası vardır ve birçoğunun farkına bile varmaz ve bu dengeyi bozar. Ve insan yeterince istiğfar edememekte kendisini temizleyememektedir. İşte bu melekler böylece bir termostat gibi denge biraz kaydığı zaman tüm varlık sınıflarının ölüm/doğum oranlarını ayarlama, hassas ayarlarda (güneş ışığından tut, havadaki kimyasalların oranına kadar) değişiklerle dengenin altüst olmasını engellerler. Elbette büyük kötülükler uyarılara rağmen devam ederse bu sefer dengeye getirme değil, helak etme süreci başlayacaktır. Dolayısıyla kâinatın güçleri kör, sağır güçler değil insanın ahlâkına kadar tüm eylemlerini kaydeden, kaydetmekle kalmayıp bunları iyi ve kötü olarak ayırt eden, hattâ bunlarla da kalmayıp büyük kötülük ve küçük kötülükler arasında da ayırım yapan dolayısıyla insanın ahlâkına, duasına, aksiyonuna son derece ‘hassas’ güçlerdir. Dolayısıyla irade sahibi insan bu güçlerin emrinde değil, bu güçler insanın emrine amadedir. Tabiatın güçleri insanın emrindedir fakat bu sınırsız, ahlâksız bir şey demek değildir.

2.5. Söz / Metin: Mükemmel ‘Hadis’in Gerekliliği

Olmazsa olmaz başka bir kategori ise sözdür/metindir. ”Bir bireyin, bir kültürün, bir medeniyetin ürettiği metinler… temel kurucu unsurlardır.” [77] Mesela modern iktisadın temel metni olarak Smith’in “Ulusların Zenginliği” gösterilir. Marksizmin temel metni ise Marx’ın “Kapital”idir. Elbette biliyoruz ki bu metinler her ne kadar başlangıç kabul edilse de kendileri de başka metinlere dayanırlar. İşte sonsuz temellendirme olmayacağından dolayı bir mutlak söz/metin gereklidir. Yani tüm hakikati bildiren hakikatin adeta dili olmuş bir metin. İçinde en ufak bir hata olmayan, mükemmel bir metin. Tüm metinlerin doğruluğunu, yanlışlığını gösterecek bir nevi mihenk taşı görevi taşıyan, yol gösteren bir metin, bir söz. İçinde en ufak bir hata bulundurmayan ve içindeki bilginin doğruluğuna dair hiçbir şüphe bulundurmayan, kesin bilginin olduğu bir metin.

“Şey’e yalnızca söz varlık verir. Ancak sırf söz bunu -bir şeye varlık kazandırmayı nasıl gerçekleştirebilmektedir?” [78] diye sorar Heidegger. Yuhanna İncilinin birinci bölümünün ilk cümlesinde de benzer bir ifade kullanılır. ‘Başlangıçta söz vardı.’ Tarkovsky bir röportajında başlangıçta neden söz vardı diye sorduklarında ise şöyle cevaplar:

– “Söze karşı her birimiz suçluyuz. Söz, hakikatli olduğunda güçlü bir etki bırakıyor. Günümüzdeyse düşünceleri gizlemek için kullanılıyor. Afrika’da yalanı bilmeyen bir kabile bulmuşlar. Beyazlar, onlara yalanı anlatmaya çalışmış ama anlamamışlar. Böylesine yaratılışların mükemmelliğini görmeye çalışın, o zaman başlangıçta neden sözün olduğunu anlayacaksınız. Sözle onun mânâsı arasındaki mesafe artık büyüyor. Çok ilginç, değil mi? Bir bilmece gibi!” [79]

Dolayısıyla söz-metin varlığı meydana getirir. Eski İskandinav destanıyla bağlantısı kurulduğunda, ‘söylemek’ göstermek demektir: “Görünür kılmak, özgürleştirmek, başka bir söyleyişle, Dünya diye adlandırdığımız şeyi, onu açığa çıkararak ve gizleyerek sunmak ve vermektir…” der Heidegger. [80] Batı’nın iktisadî açıdan gerçekliğini metinlerde, muteber şahsiyetlerin sözlerinde izini sürebiliriz. Bugünkü yayılan faizin, çevremizde gördüğümüz realiteyi oluşturan kredi müesseselerinin izini mesela Calvin’in sözlerinde, metninde, Bentham’ın metninde bulabileceğimiz gibi. O hâlde hakikati ifade etmeyen söz sonuçta çirkinliği doğuracaktır. Faiz iyidir, insanlığa faydalıdır sözü sonuç olarak böyle bir uygarlığı, her tarafının faizli kredi veren müesseselerle dolup taştığı bir şehri meydana getirecektir. O zaman insana yüzde yüz hakikati veren bir söz, bir metin ancak ve ancak tam anlamıyla en azından potansiyel olarak insanların arzuladığı barış dolu, güzel, bolluk ve bereket dolu bir dünyayı verebilir. Güzel sözden, güzel kelimelerden güzel bir dünya ortaya çıkacaktır. Sözün güzelliği ne kadar mükemmelse o kadar iyi bir dünya. Zaten kitapların tahrif edilmesi de bundandır. Tahrif ile birlikte aslında bozulan sözdür, metindir ve böylece o tahrif edenlerin çıkarlarına uygun bir dünya kurulabilecektir.

İslâm düşüncesindeki en önemli özellik ise ana metnin bâkî olmasıdır. Mutlak hayat sahibidir dolayısıyla irtibat kurulabilir. Buna din dilinde dua diyoruz, O’nun cevabına da ‘icabet’. Zira O es-Semi, el-Karib ve el-Mucib’dir. İrtibat mahalli ise kulun ‘kalbidir’. Söz-Metin buraya iner aslında. Dolayısıyla kalbi ‘kilitli’ olanlar bu metni, sözü anlayamazlar.  Metin kendi hâline terk edilmiş, herkesin keyfine göre yorum yapabileceği bir metin değil, tam tersi metin insana insanı yorumlayan, anlatan ve insanın yorumlarını da düzelten, ona sürekli cevap veren, metin üzerindeki sorularını cevaplayan canlı bir metindir. Bir anlamda Kur’ân-ı Kerim’in mucizesi ‘konuşan’ kitap olmasıdır. Oradaki bilgi kendi haline bırakılmış bir bilgi değildir.

İktisatta mesela farklı vakıaları anlama çabası aslında bir bakıma O’nun sözünü, kitabını anlama çabasıdır. Fakat bu çabada insan tek değildir. Öncelikle O’nun Resulleri metnin bizzat uygulayıcısı olarak vardır. Deist iktisat anlayışında ise kitap gönderilmemiştir Tanrı tarafından. Ama her iki kategori de inkâr edilmez fakat aradaki bağ inkâr edilir. Bunun sonucu ise birilerinin yazdıkları, çizdikleri otorite hâline gelir. Yani artık retorik sanatı geçerlidir. Kimin hikâyesi daha ikna edici, daha süslü püslü, kim daha kavi ve kitleyi ikna etmekte hünerli, karizmatik ise onun hikâyesi gerçek olarak kabul edilir olur. Özellikle metinler ölü olduğundan ve ölülerin artık buradakilerle iletişime geçemeyeceklerinden dolayı artık bilgi, kitaplar konuşamaz, konuşturulur. Putların da zaten amacı budur. Konuşamayan putlar üzerinden birileri servet, makam, mevki, güçlerini koruyacak fikirleri empoze eder, topluma putlar aracılığıyla kabul ettirir ki ticareti yürüsün, iktidarı devam etsin. Ki zaten çoğu zaman bu putlar ‘uydurulmuş kelimelerdir’.  Marx’ın düşüncelerin bozularak Sovyet modelinin ortaya çıkması ve hattâ Adam Smith’ten yola çıkarak bugünün neo-liberal politikalarını üretmek bunlara örnek olarak verebilir. Evet, Salih Mirzabeyoğlu’nun tabiriyle Batı diyarında “mutlaklar konuşmamaktadır”. Mutlak o diyarda adeta susmuş, susturulmuştur. Deizmin özü de budur ki, konuşmayan bir Mutlak anlayış. Bu anlamda öncelikle metin anlayışlarının konuşulması elzemdir. Batı diyarında metin olarak kitap, vahiy anlayışı nedir? ve iktisada nasıl yansır? Müslüman iktisatçıların yüzleşmesi gereken bir soru da budur.

Her metin esasen bir tür lisandır. Çeşitli kelimeler, kavramlar birbirleriyle irtibatlı bir şekilde kullanılır ve hakikati anlatmanın aracı olurlar. Merhum Şakir Kocabaş’a göre lisanın iki ana fonksiyonu vardır: Bunlardan biri, insanlar arası iletişimi sağlamak iken ikincisi, gerçekliği anlamada ve ifade etmede bir araç olmasıdır. Biz şimdilik ikinci fonksiyonuyla ilgileneceğiz.

Hakikati, gerçekliği idrak etmek için lisânın önemi aşikâr. O hâlde lisân mükemmele ne kadar yakın olursa gerçekliği anlamada o kadar yardımcı olur. Peki, herhangi bir lisanın mükemmele yakınlığını nasıl ölçebiliriz? Ancak mükemmel ‘bir’ lisanın var olmasıyla. Peki, bu mümkün müdür?

Mükemmel lisandan kastımız onun gerçekliği yüzde yüz doğru, içinde en ufak bir tutarsızlık, çelişki olmayan bir kavram sistemiyle açıklamasıdır. Vahiyde lisân kelimesi sadece insana atfedilir. İnsan dışı varlıkların mesela hayvanların iletişimi için ise lisan değil mantık kelimesi kullanılır. (Neml:16) O hâlde insanın muhtelif lisanlarından gerçekliği yüzde yüz doğru, içinde hiçbir çelişki bulunmayan tutarlı bir lisan var mıdır? Arapça, İngilizce, Fransızca? Belki önce şu soruyu sormalıyız? Lisanın kökeni nedir? Lisan bir icat mıdır, yoksa ilahî bir hediye midir?

Lisanın kökeni sorusu binlerce yıldır düşünürleri meşgul etmiş, üç ana görüş ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri, lisanın insan icadı olduğunu ve toplumsal mutabakat sonucu ortaya çıktığını iddia eder. Diğeri ise lisanın ilahî olduğunu öne süren görüştür. Üçüncüsü ise, ilk iki görüşü uzlaştırmaya çalışır, lisanın hem göğe, hem de yere bakan bir cihetinin olduğunu söyler. Biz de bu görüşün daha isabetli olduğuna inanıyoruz. Yani insan doğuştan bir lisân yetisiyle ve belki bir ‘lisan sermayesiyle’ dünyaya geliyor. Ve bu sermayeyi kullanarak onu zenginleştiriyor. İsimlerin Hz. Âdem’e ‘öğretilmesi’ de lisanın ilk sermayesinin O’nun tarafından verildiğine ve de Hz. Âdem’in kendisine öğretilen ile aynı zamanda yeni terimler, kavramlar icat edebilme yeteneğine işaret ediyor olabilir. [81]

Peki, lisanı gerçekliği anlama aracı olarak kullanırken yaptığı kazaları düzeltmek, doğru yolda gittiğini bilmek, doğruyu ifade eden kelimeleri yanlışı ifade eden kelimelerden ayırmak için neyi kıstas olarak alacak? Yani altının sahte olup olmadığını ona ne söyleyecek?

Böyle bir lisanın yani gerçekliği tam, kusursuz, tutarlı ifade edecek lisan arayışı, Avrupa’da özellikle 1500’lerden sonraki dönemde yoğunlaşıyor. Bu dönemde İncil’in ‘lisanına’ -ki burada lisanı sadece İngilizce, Latince mânâsında değil, gerçekliği ifade eden kavram sistemi mânâsında kullanıyorum-, duyulan güven sarsılmıştır. Bilimsel buluşlarla çelişen İncil veya Tevrat’ın ‘lisanının’ gerçekliği anlama açısından yeterli olmadıkları görülmüştür. Bu ise büyük bir buhrana işaret eder. Zira böyle bir kıstasın yokluğunda her şey eriyip gidebilir.

İşte böyle bir zamanda Batı’da ‘Matematik’ kesinlik, doğruluk ‘lisanı’ olarak devreye girer. ”Kepler ve Galileo matematiksel formüllerin ontolojik gerçekliği ifade ettiklerinden emindiler. Matematiği, Tanrı’nın evreni yazdığı dil olarak görüyorlardı, bu felsefi-teolojik görüşleri, matematiksel formülleriyle varlık arasında olduğunu düşündükleri uyumun nasıl olup da gerçekleştiğini açıklıyordu.” [82] Lakin 20.yüzyıla yaklaştığımızda bu yeni lisan da sarsıntıya uğrar. Gerçekliği anlamada kayıtsız, şartsız güvenilen matematik limânı da artık güvenli değildir.

Russell:

– “Ben insanların dini inanışta aradıkları türden bir kesinlik arayışındayım ve bu kesinliğin başka alanda değil matematikte bulunacağını düşünüyordum… Geçen yaklaşık yirmi yıldan sonra şu kanaate vardım ki matematiksel bilgiyi şüphesiz kılmak için bu yolda yapabileceğim hiçbir şey yoktur.” [83]

Hilbert, tamamen net olma ile bütünüyle biçimsel bir aksiyomatik sistem oluşturmayı, yapay bir dil üreterek de paradokslardan kaçınmayı hedefledi. Bunlar paradoksları imkânsız kılacak, paradoksları yasaklayacaktı… Hilbert’in kurtarma planının işlemeyeceği ve başarılamayacağı, dahası bu planı işler kılmanın imkânsız olduğu açığa çıktı. [84]

Mükemmel lisandan kastımızın gerçekliği tam, doğru, tutarlı, çelişkisiz bir şekilde aktarabilmesi olduğunu ifade etmiştik. Şimdi böyle bir lisanı kim oluşturabilir? Öncelikle o zâtın gerçekliği kuşatması, ihata etmesi gerekir. Ayrıca gerçekliğin en ince ayrıntısına kadar girebilmeli, onu oluşturan parçaları teker teker tanımasının yanı sıra, o parçaların birbirleriyle bilkuvve ve bilfiil tüm irtibat ve etkileşimlerini bilmeli, hesaplayabilmeli, o parçaların hareketleri üzerinde söz sahibi olmalı yani parçalar veya zerreler  o zâtın iradesi dışında hareket edememeli, elbette gerçekliğin tümünü duyabilmeli ve görebilmeli. Ancak böyle bir zât gerçekliği tam, doğru, eksiksiz, kusursuz ve noksansız bir şekilde ifade edebilir. İşte bu zâtın ismi Allah’tır. Ve O’nun lisanı yoktur, O’nun KELÂMI vardır. O’nun sözü [85] vardır. O insan ile diyaloga geçmiştir. İnsanı muhatap almıştır. Ve insana KELÂMINI bildirerek gerçekliği, hakikati göstermiştir. İnsan da böylece kendi lisânında kelâmı daha iyi anlamaya, anlayıp yaşamaya, idrak etmeye çalışacaktır.

Esasen piyasadaki her türlü fiyat oynaması, krizler O’nun ayetleri yani sözü, konuşmasıdır. Bir metindir ve yorumlanması gerekir. Yorum ise yazarın niyetini, yazarı tanımaya bağlıdır. Dolayısıyla bütün bunlar yazan metnin yazarıyla iletişim hâlinde olmayı gerektirir. Ekonomist aslında bu iletişimi sağlayan kişidir. Yani metnin yazarını tanıyan, O’nun sözlerini anlayan, muradını anlayabilen, hadiseleri tevil eden yani olayların, vakıaların mevcut gidişatla sonunu öngörebilen kişidir. Deist anlayışta ise Providans adeta susmuştur, konuşmamaktadır. Dolayısıyla Batı diyarındaki tüm metinler ölü hâldedir. Ölüler duyulmaz, işitilmez. Bu ise metinlerin yazarla ilişkisinin kesilmesi, yazarın muradı olmayan yeni anlamların verilebilmesini mümkün kılar. Zira ölü, susmuş yazarların diyarında artık yazarlar muradının dışındaki yorumlara karşı gelemiyorlar, esas muradlarının mevcut yapılan yorum olmadığını kendilerine iletemiyordur. Hâlbuki Mutlak Hayat Sahibi bir zat metnini koruyacak ve kendi muradı dışındaki yorumlara kısa vadede ‘izin verse de’ uzun vadede eleyecektir. Kitab’ın korunması sadece metnin kendisinin değil esas olarak anlamın korunmasıdır. Çünkü tahrif sadece metnin harflerinde, kelimelerinde değil metnin anlamında da olur. İktisadi ayetlerin tahrif edilmesi sonucu da oluşan şey O’nun emrinin, sözünün, kanunlarının yanlış anlaşılmasıdır. Dolayısıyla mecburi bir önkabul de bir ana metnin, bir hakikat dilinin olmasıdır. Bu ana metin kurucu metindir. Yukarıda da saydığımız özellikler itibariyle bu ‘ideal’ metnin özellikleri de verilmiştir.

Modern iktisadın arka planında Hıristiyan teolojisinin özellikle Augustinci ve Aquinasçı gelenekleri görmüş olduk. Esasen İslâm İktisadının ilk yapması gereken bu teolojinin dayandığı metinlerle yüzleşmektir. Mesela Augustinci ‘asli günah’ bir metnin yorumuna dayanır ki İslâm’ın ana metninden böyle bir yorum çıkmaz. Dolayısıyla Müslüman iktisatçılar bu noktada öncelikle Yahudi-Hıristiyanlığın ana metnini ve bununla bağlantılı yan metinleri iyice irdelemesi, yüzleşmesi gerekir. Sonra ise bu metinlerin iktisadın gelişimindeki yerinin tespit edilmesi gerekir. Ve bu metinlerdeki temel hatalar tespit edilerek, reddedilmeli ve en sonunda ise yeni bir teklif getirilmelidir. İkinci bölümde gördüğümüz üzere tüm bu kategoriler ile Batı diyarındaki anlayış arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır. İşte hesaplaşmanın ve dolayısıyla sadece Müslümanlara değil tüm dünyadaki insanlara yeni bir iktisat modeli teklifinin başlangıç noktası burasıdır.

3. Sonuç

Varılan sonuçları aşağıdaki beş madde halinde özetleyebiliriz:

  • İslâm İktisadı çalışmalarının öncelikli hedeflerinden biri ‘İktisad’ı anlamak olmalıdır. Bu ise tarihî bir perspektif gerektirir ve dolayısıyla özellikle Yahudi-Hıristiyan düşünce geleneği tam olarak tahlil edilmeden, paranteze alınarak anlaşılamaz.
  • Bugüne kadar din ve iktisat arasındaki ilişki etik üzerinden ele alınmıştır. Bu alandaki çalışmalara örnek olarak Weber, Tawney, Sombart, Ülgener ve Bellah’ı verebiliriz. Lakin dinin iktisada etkisi sadece etik alanında değil düşünce, fikir alanında da geçerlidir. Bunun en temelinde ise ‘imân’ vardır.
  • Her bilim temellendirme için bazı önkabulleri, önyargıları gerektirir. Burada ortaya koymaya çalışan önkabuller, önyargılar ise önkabullerin önkabulleri, önyargıların önyargıları diyebileceğin ilk, temel önyargılardır. Genelde bunlar teorilerde, modellerde saklı durur ki bunda bir sorun yoktur. Diğer saklı veya açık önkabuller ise bu temel, ilk önkabullerin üzerine inşa olmaktadır. Tebliğ boyunca aslında ortaya koymaya çalıştığımız bu idi. Bu ilk-temel önyargılar ise gaibî bilgi alanına dâhildir. Bu yüzden de Batı’da bu tip bilgiler o diyarda ilimlerin kraliçesi olarak adlandırılan ‘teoloji’nin konusudurlar. İlk önkabullerin mecburi olduğunu varsayarsak o hâlde görürüz ki teolojiden/gaibi bilgiden/metafizikten tamamen bağımsız sadece iktisat değil hiçbir ilmi ortaya çıkarmak mümkün değildir.
  • İşte İslâm İktisadı, iktisadın neresine düşer sorusuna verilecek ilk cevap bu anlamda İslâm’ın ilk önkabullere verdiği cevaplarda saklıdır. Müslüman iktisatçılar dolayısıyla öncelikle mevcut iktisat anlayışının dayandığı temel, teolojik önkabulleri ortaya koyup bunlarla İslâmî açıdan yüzleşmeleri gerekmekle birlikte ‘ufukların kaynaşması’ ise ancak hangi önyargının daha makul olduğu delilleriyle ortaya konulmalı ve iktisat ise geleceklerini bu önkabuller üzerinden yeniden şekillendirmelidirler.
  • Sonuç itibariyle, yeniçağın iktisat anlayışı hakikate dayanmalıdır. Sadece tahmin yeteneğine sahip bir iktisat anlayışı değil aynı zamanda önkabulleri dâhil olmak üzere hakikate değer veren, onun peşinde olan bir iktisat anlayışı gerekmektedir tüm dünya insanlarının refahı, mutluluğu için.

 

Notlar

1- Salih Mirzabeyoğlu, İmân ve Tefekkür-İmân ve İki Âlem, İbda Yayınları, İstanbul 2007, s. 7.

2- Salih Mirzabeyoğlu, Bütün Fikrin Gerekliliği-İktidar, Siyaset, Hareket, İbda Yayınları, İstanbul 1990, s. 183.

3 Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği-Kurtuluş Yolu,, İbda Yayınları, İstanbul 2004, s.167.

4 Caner Taslaman ve Enis Doko, Kur’ân ve Bilimsel Zihnin İnşası, İstanbul Yayınevi, İstanbul 2017, s. 17.

5 Emile Kauder (History of Marginal Utility kitabının yazarı) bir makalesi sırasında şöyle bir tuhaflıkla karşılaşıyor. On dokuzuncu yüzyıl öncesinde tüketici değeri ile ilgilenenler Fransız ve İtalyanlar iken (Buridanus, Galiani, Turgot ve Condillac gibi), maliyet teorisi ile ilgilenenler İngiliz asıllıydı. (Petty, Locke ve Adam Smith) Bunun bir tesadüf olamayacağını düşünen Kauder, bunun ancak dini görüşlerdeki farklılıkla açıklanabileceği kanısına varır. Ve burada karşısına iki gelenek çıkar. Katolik-Thomasçı ve Protestan-Puriten düşünce gelenekleri. Protestan-Püriten gelenek emeğe (labor) özel önem verdi ve dolayısıyla değerin oluşumunda bunu esas aldı. (emek-değer teorisi) Marx da aynı geleneği devam ettirir. R. Nelson kendisini Lutheryen geleneğin devamı olarak görür. Öte yandan İtalyan-Fransız ekolü ise emeğe-çalışmaya özel bir değer atfetmedi. Bunun yerine daha çok hayattan zevk almayı, mutlu olmayı iktisadî faaliyetlerin merkezine koydu. Ve dolayısıyla burada farklı bir değer teorisi ortaya çıktı.

6 İktisat ve ekonomi kelimeleri farklı şeyleri ifade eder. İlkinin İngilizcedeki karşılığı ‘economics’, diğerinin ise ‘economy’dir. İlki düşünceye, fikre atıfta bulunurken, diğeri ise bu fikrin çerçevelediği alandaki faaliyetlere atıfta bulunur.

7 Dotan Leshem, The Origins of Neoliberalism, Columbia University Press, New York 2016, s. 25.

8 Dotan Leshem, The Origins of Neoliberalism, Columbia University Press, New York 2016, s.25

9 Herkesin birbirine yabancı olduğu bu yeni, icat edilmiş topluluğa ‘ticarî toplum’ diyebiliriz. Bu kavramın farklı yorumları olsa da gerçekte karşılığı şudur: Cemaatten (kilise) kopmuş tek tek fertlerin, hayatlarını bir grup tefeci-tüccarın çıkarına adadıkları toplum modelidir. Yani artık Hıristiyan kilisenin yerine faiz kilisesi ve onun etrafındaki ulus-devlet, bürokrasi tarafından sömürülecektir insanlar. Bu modelde temsili demokrasi ile birlikte devlet ‘topluluk’ adına borçlanır ve faizci-tüccarlara çeşitli imtiyazlar, vergi indirimleri hattâ muafiyetleri, faiz gelirleri, ticaret sahaları açmak suretiyle bu kesim semizletilir. Karun ve Firavun ortaklığıdır bu. Hattâ öyle ki sadece mevcut topluluk değil, topluluğun bir sonraki nesillerine kadar borçlandırılır. Her doğan çocuk faizcilere borçlu doğar. Bu esasen ‘yeni bir din’dir. Din-deyn-borç köküne dikkat. İnsan O’na borçludur her şeyini. Bu gerçek dindir. İşte tevhid dininin yerini, herkesin faizciye borçlu olup ona ‘ibadet’ ettiği, ona çalıştığı (vergilerle faizciye aktarılan değerler emekle üretilmiştir. Dolaylı olarak -faizci kendisiyle halk arasına devleti perde yapar- halk faizciye çalışmaktadır ki bunun adı köleliktir), yeni bir şirk dini almıştır. Halk içeride emeğiyle kazandıklarının vergileriyle hizmet ederken (devlete faizli borç veren bu adamların faiz gelirleri halktan toplanan vergilerle ödenir), dışarıda ise asker olarak yine bu faizci-tüccarlara kul olur. Hayatlarını vatan, demokrasi, özgürlük için feda ettiklerine inandırılıp aslında azgın bir güruhun çıkarları uğruna savaşmaktadırlar. Ulus-devlet sistemi paket programdır. Merkez Bankacılığı ile birlikte gelir. Tuhaftır ki, canını, malını vatanı için feda edenlerle, devletin zor durumunda bile ona ‘faizle’ borç verenler aynı statüye sahip vatandaş olarak sayılmaktadır. Biri canını feda ederken, diğeri malını feda etmek şöyle dursun, devlet-millet üzerinden malını gayrimeşru yöntemlerle arttırmaya çalışmaktadır. Ve sonra biz bu ülkenin vatandaşıyız diyebilmektedirler. Toparlayacak olursak, modern toplum, ulus-devlet, demokrasi, bir grup tefeci-tüccarın herkesi kendisine çalıştırmak için geliştirdiği sistemlerin, kurumların adıdır. (Öte yandan bu sistemleri televizyon gibi de düşünmek gerekir. Birilerinin televizyonu kötü amaçları uğruna kullanması televizyonun her şeyiyle kötü olması mânâsına gelmez. Feraset sahibi müminler de tüm bu geliştirilen sistemlerin faydalı yönlerini bulup keşfetmeli ve hayır yönünde kullanmalıdırlar.) Bir bakıma Yahudi’nin köle-efendi diyalektiği, ‘herkes bize hizmet edecek’ inancının küresel çapta uygulanmasıdır. Dolayısıyla, Batı sosyoloji, iktisat vs. bilimlerinin temel amacı bu ‘köleliği’ meşru hâle getirmektir.

10 Agamben (2007), s.278

11 Dotan Leshem, The Origins of Neoliberalism, Columbia University Press, New York 2016, s.168.

12 Esasen ilahi isimler iktisadın temellerini de oluştururlar. Buradaki mesele tüm isimlerin Tek’te, Bir’de toplanmış olmasıdır. Yani tevhid. Sevgi, güç, mal, mülk gibi birçok unsurun kaynağı işte bu isimler ve elbette tüm bu güzel isimlerin sahibi olan Zat’tır. Önbilgi olarak bu isimlere imân eden kişiler, tüm bu şeylerin kaynağını O’ndan bilirler ve sevgi, mal, mülk ne varsa O’nun emrine uygun bir şekilde kullanmaya gayret ederler. Nitekim Adam Smith ve diğerleri de mesela insanın eyleminin öz-sevgi olduğunu söyleyerek ‘sevgiyi’ iktisadî faaliyetin temeline yerleştirirler. Fakat kimin, neyin, neye göre sevileceği hususunda bir temellendirme yoktur. Diğer bir başkası da ‘insanın hakları vardır’ der fakat bu hakları temellendir(e)mez. Temellendirmenin değeri şuradadır: Sevgisi Mutlak’ta temellenen bir iktisat anlayışında Mutlak Fikre göre sevgi oluşturulur. Kim sevilir, kim sevilmez, hangi iktisadî faaliyetler sevilir, hangileri sevilmez, hangi mallar sevilir, hangileri sevilmez sorusunun cevabı zaten tüm üretim, tüketim, yatırım kararlarını en başından etkiler. Hattâ buna dayanarak devlet, dost-düşman ayırımını yapar. Buna göre mesela faizciler devletin, milletin düşmanıdır. Ulus-devletin özelliği ise faizciyi dost kabul etmesidir. Dost kabul edilen faizci böylelikle devletin sınırları içerisinde dilediği gibi özgürce faaliyet gösterebilmektedir. El-Vedud ile temellenen, Mutlak Fikre dayalı bir iktisat anlayışında ise faiz ve faizciler sevilmez. Dolayısıyla da bunların ekonomide yeri yoktur. Bu ilk düğme bağlandıktan sonra ancak insan elma ile şeftali yani iki meşru ürün arasında seçim yapar. Bu ise izafidir. İnsandan insana değişir. Fakat elma ve şeftali arasındaki seçim öncesi verilen bir hüküm vardır ki buna göre sadece O’nun izin verdikleri arasında seçim yapılabilir. Bu ise mutlaktır, değişmez. Domuz eti haramdır. İster domuzu sev, ister sevme. Burada tercih söz konusu değildir.

Ayrıca insanın nefsini sevmesi doğaldır. Ki zaten nefsin de hakkının verilmesi gerekir. Fakat mesele, insanın en çok neyi sevdiğidir. İşte tüm ekonomiyi dönüştürecek temel soru(n) budur. Tüm topluluklar bu soruya verdikleri cevaba göre ayrılırlar ki küfrün tek millet olması, bu soruya verdikleri cevabın O’nun dışındaki şeyler olması bakımından birliğidir, her ne kadar farklı cevaplar verseler de. Tüm iktisadî faaliyet bu sorunun cevabına göre şekillenir. Zira en çok sevilen, tüm iktisadî faaliyetin gayesidir, yöneldiği şeydir. Eğer insan nefsine tapar ve nefsini en çok severse bu durumda bugünkü dünyamız çıkacaktır ortaya. Fakat Allah’ı en çok sevenler topluluğunda tüm iktisadî faaliyet farklılaşacaktır. Kardeşini seven, kendi nefsi için sevdiklerini kardeşi için de isteyen bir topluluğun iktisadı farklı olacaktır.

Elbette öz-sevgi yani insanın kendisini sevmesi, nefsinin hakkını vermesi, öz-merhamet de değerlidir. İnsanın kendisine merhamet göstermesi. Nefsine zulmetmemesi. Fakat ölçü yoksa, mutlak fikir yoksa insan kendisini severken boğup öldürebilir de. İşte ‘modern’ denilen insanın hâli. Akılsız ayının çok sevdiği insan dostunu ‘sevgisinden’ sıkıp öldürmesi gibi. İnsan da nefsini bilmeyince, tanımayınca Rabbini bilmiyor, Rabbini bilmeyen ise kendisini unutuyor. Sonunda ise öz-sevgisi özün ölümüne, sözde özüne gösterdiği merhamet ise öz-zulme dönüşüyor. Dolayısıyla mutlak fikrin, bütün fikrin olmadığı bir ekonomide, toplumda öz-sevginin esasen dönüştüğü şey öz-nefrettir. Özün ‘tüketilmesidir’ ki bugün insanlığın tükettikçe tükendiğine şahit oluyoruz. Her ne kadar bunun farkına varan ‘aydınlanmış öz-sevgi’ (enlightened self-love) deseler de cevabımız, mum ışığı da aydınlatır, güneş de aydınlatır olacaktır. Ferdin hakikatinden, mükemmel sözden/lisandan mahrum Batı insanın aydınlanması da ancak mum ışığı ve hattâ kibrit çöpünün aydınlatması kadar olacaktır. Nitekim birileri çıkıyor karanlıkların içinden bir teori ortaya atıyor. Batılı tam aydınlandım diyor ki sönüp gidiyor. Sonra yeni başka biri çıkıyor, aydınlandım deyip bir iki adım atıyorlar ki yine karanlıkta çakılıp kalıyorlar. Keynes çıkıyor büyük buhran sonrası umut oluyor. Tam aydınlandık diyorlar 1970’lerdeki stagflasyon karanlığında Keynes’in yaktığı kibrit ateşi sönüveriyor. Bu sefer Friedman çıkıyor, aydınlandık diyorlar, başka bir krizle tekrar karanlığa gömülüyorlar.

Hâsılı, yatırım, tüketim, üretim gibi tüm teorilerin temelinde mutlak fikir olması, bütün fikre dayanması gerekir. Mesela tüketimi ele alalım. Bugünkü deist iktisat anlayışında Mutlak göz ardı edilir, var olduğu kabul edilse bile dünyadaki faaliyetlere karışmadığı önkabulü vardır. Hâlbuki Allah da ‘infak’ eder. Yani ekonomiye katılır bizzat. İnfak esasen nötr bir kelime. Müslüman infak eder Allah yolunda. Kâfir ise putları yolunda infak eder. Ama bir de Allah’ın infakı vardır. Yani mutlak fikre göre, Allah faal’dir. Tabiri caizse, ekonominin oyuncularından bir ‘oyuncudur.’ Buradaki oyunculuktan kasıt O’nun el-Faal ismidir elbette. Dolayısıyla mutlak fikre göre oluşturulan iktisat anlayışının farkı sadece Müslümanların tüketim tercihlerinin farklı olmasından kaynaklanmaz. Fark, O’nun da infak ederek ekonomiye katılmasıdır. Eğer Müslüman iktisatçılar ‘İslâm iktisadı’ derken Müslümanların tüketim tercihlerinin farklı olmasından bahsediyorlarsa, bu esasen İslâm iktisadını deist iktisat düşüncesinin mezesi hâline dönüştürür. Hâlbuki büyük fikir, yeryüzündeki ekonomiye Allah’ın da infakıyla, kendisine borç verilmesiyle, borcun katıyla ödemesi gibi faaliyetlerle katılmasıdır. Böylece tüm büyüme teorileri, kâr teorisi de temellenebilir. Zira O’nun hazineleri sonsuzdur. İnsanlar gibi harcadıkça bitmez, tükenmez. Dolayısıyla O, infak ettikçe, harcadıkça dünyadaki şeyler azalmaz, tam tersi sürekli artar, bereketlenir. O’nun ‘harcaması-infakı’ kendisinin ihtiyacı olduğundan değil, tamamen kullarına bir lütuf, ikram ve ihsandır. Bu ise ekonominin kısır-döngüden kurtulması, kârı ve büyümeyi tam anlamıyla açıklaması için zemin hazırlar. Mevcut paradigma ile kâr, büyüme olgusu tam olarak açıklanamaz. Dolayısıyla Bütün Fikirde, Allah’ın infakının dâhil edilmesi demek O’nun emirlerine uyacak şekilde yapılacak tüm faaliyetlerin bereketlenmesi mânâsına gelir. Yani Suriye’deki savaş mağdurlarına yardım etmek bir ekonomiyi daraltmaz, tam tersi genişletir. Faizli borca girmemek adına kişinin ev almaması o kişinin servetini azaltmaz, daha da bereketlendirir. Birisine yardım etmek kişiyi fakirleştirmez, zenginleştirir. Kaynakları O’nun yolunda, hayırlı işlerde istihdam etmek kaynakları tüketmez, tam tersi daha bereketli hâle getirir. Yeryüzünde yok petrol bitecek, yok o olacak bu olacak diye korkutanlar aslında Allah’ın infakını inkâr edenlerdir. Zira Bütün Fikre uygun bir şekilde harcanan hiçbir şey tükenmez. Allah infak ederek bu şeylerin yerine daha güzelini koyar, bereketli hâle getirir. İşte deist iktisadın inkâr ettiği gerçek budur. Bunu unutturmak suretiyle insanları fakirlikle korkutmakta, bu korkuyla onları cimriliğe itmekte ve kendi faizli sistemlerine köle kılmaktadırlar.

Alışveriş teorisinin de Mutlak Fikre dayanması gerekir. Buna göre olduğunda esasen alışveriş, Mutlak ile gerçekleşen alışveriştir. İnsanın canı, malı, neyi varsa onları Mutlak’a verip karşılığında ise cenneti, O’nun sevgisi, rızasını almasıdır. Hayatın anlam ve amacı budur. Bu anlamda hayatın bütünü bir ‘Pazar-PİYASA’dır. Tüm eylemler ise ‘alışveriş’tir. Adam Smith insanda fıtrî bir alışveriş (barter der) duygusu olduğunu keşfetmekte haklıdır. İnsanın her bir eylemi bir alışveriştir ve farkında olsun olmasın esasen Allah iledir. Ama burada şöyle bir durum var: Allah’a verilen şeylere O’nun ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla mesela faydalı bir eylem aslında O’na verilen bir şey olduğu gibi zahiren topluma da faydalıdır. Faydalı eylem bu anlamda iki âleme birden bakar. Biri yatay düzlemde insanlığa faydalıdır, dikey düzlemde yani Allah katında ise o kişiye izzet katar. Yani Allah ile alışveriş merkezli bir dünyada en iyi, en kârlı ticareti yapan, en zengin birey diğer bireylere en faydalı olandır. Deist sistem ise hakiki olan bu ‘aşk’ pazarını, sadece para aracılığıyla malların alınıp satıldığı bildiğimiz mânâdaki pazara indirgemiş ve hayatın bir parçası, hayırlara, iyiliğe bir araç olan şeyi hayatın bütünü, anlam ve amacı olarak göstermiştir. Yani esasen hakikisine işaret eden, onun bir simgesi olan zahiri pazar, hakikisinin yerini almış ve böylece insanın gayesi, amacı zenginleşme, mal-mülk biriktirme, kârını azamileştirme olarak ortaya çıkmıştır. İki âleme bakan alışveriş aksiyonu tek bir âlemle -ki bu âlem diğerinin yanında bir nokta gibidir- sınırlandırılmıştır. Hâlbuki hakiki ‘aşk pazarının’ bir cüzü olan dünya pazarı da oraya katılanların davranışları, ahlâkı, dürüstlüğü, sabrı, eylemleri ile aşk pazarında ‘kâra’ geçmeye çalıştığı hayat alanlarından bir alan, pazarlardan bir pazardır. Modern dönemin özelliği ise insanlığa tek pazar olarak bu pazarın gösterilmesidir. Hâlbuki evde bir pazar, mahallede bir pazar, yani insanın her ânı, her saniyesi bir pazardır ve insan düşüncesi, niyeti, eylemleri ile sürekli alışveriş hâlindedir. Nefes alıp verişler esasen insanın sürekli bir ‘alışveriş’ hâlinde olduğunu hatırlatan başka bir ‘simgedir’ ‘işarettir’ ‘alâmettir’. Dolayısıyla Mutlak Fikre dayalı bir alışveriş teorisinin yokluğunda bugünkü gibi tükettikçe kendisini tüketen bir topluluk ortaya çıkar.

Bir başka örnek verecek olursak; iktisadın temelindeki diğer bir isim de el-Kerîm’dir, yani Kerem-i Mutlak, Sonsuz, Sınırsız. Buna göre ilk ilke kıtlık değil bolluktur. Zaten yağmur, güneş, hava bol olmasa iktisadı, alışverişi, yatırımı, tasarrufu konuşmanın da bir anlamı kalmazdı. Susuz kalan biri, köfte ile balık arasında bir seçim yapmaz. Kirazın, eriğin arzının az olup çok olmasının onun için bir değeri yoktur. İsterse o çok arzuladığı kiraz bedava olsun. Dolayısıyla iktisat denen bir ilmin meydana gelebilmesi için güneş, su, hava gibi şeylerin bol bol verilmiş olması gerekir. Bunlar zaten ücrete tâbi olsaydı ne medeniyet olurdu, ne bir şey. Zira insan tüm hayatını sadece güneş, su ve havanın temini için geçirirken geriye başka şeyler üretecek zamanı kalmazdı. Dolayısıyla el-Kerim ile temellendirmek zorunludur. Ama şirk koşanlar el-Kerim’i tek bilmek yerine modern zamanlarda devleti, bankaları ve başka diğer şeyleri O’na ortak koşmaktadırlar. Bunun nedeni ise kibirleri, haksız yere büyüklenmeleridir. Kendilerindeki bilgiyle, zenginlikle övünmektedirler ve bu başarıyı kendi nefislerine bağlamaktadırlar.

Robin Hahnel diyor ki: “Tüketicilerin elma düşkünlüğünün arttığını, portakal düşkünlüğünün ise azaldığını düşünelim. Eğer ekonomiden sorumlu, her şeyi bilen, hayırsever bir Tanrı olsaydı, kıt üretim kaynaklarımızdan bazılarını portakal üretiminden elma üretimine yöneltirdi… Arz yasası bize, daha yüksek olan yeni elma fiyatında, hâlihazırdaki elma üreticilerinin ve elma fiyatları yükseldiği için endüstriye giren yeni elma üreticilerinin, daha fazla toprak, emek, gübre, vb. satın alacaklarını, böylece elma üretiminin artacağını söyler. Bingo! Hiçbir düşünce yahut planlama olmaksızın görünmez bir el yol gösteriyormuş gibi, serbest piyasa, hayırsever bir Tanrı bizim için ne yapacak idiyse onu yapmaktadır.”

Evet, Sayın Hahnel! Aynen böyledir. O es-Semi’dir. Mutlak İşiten’dir. İnsanın arzularını bilir, dualarını duyar, canının ne istediğini bilir. Ve öyle bir sistem kurmuştur, böylelikle insanların ‘iktisadî’ dualarına icabet eder. Arz-talep kanunu, fiyat mekanizması O’nun elleridir bir bakıma. Lakin bulutlar bereket getirecek yağmurları taşıyabildiği gibi aynı zamanda gazap yağmurlarını da taşıyabilir. Bu o toplumun davranışlarına göre değişir. Hâsılı, iktisatçılar modellerini ancak böyle bir İLAH TASAVVURU ile temellendirebilirler. O, el-Hayr’dır, El-Kerim’dir, el-Mucib’dir, el-Karib’dir, el-Âlim’dir, el-Hâkim’dir. Esasen Robin Hahnel arz yasasının temelinde Mutlak Fikrin Gerekliliğini farketmiştir fakat bunu görmesine rağmen alay etmiştir, üzerini örtmüştür. Allah mükemmel bir düzen kurmuş ve insana düşen ise Mutlak Fikre dayanarak hareket etmektir. Aksi hâlde ise düzen bozulacaktır bugünkü gibi. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun temellendirdiği, “Bütün fikir” kavramından kastımızı ise şu örnekle açıklayalım: Servet vergisinin, zekâtın bir toplumdan tam olarak işlemesi için o topluluğun kötülüklerden alıkoyacak salâtı ikame de etmesi gerekir, ceza, mirasa dair kanunlarının adaletli olması da gerekir, oruçla sorumluluk şuuruna ulaşması da gerekir. Bu anlamda bütün fikir, hayatın mikrosundan makrosuna, her ânını kuşatan fikir demektir. Yemek yeme edebinden tırnak kesme edebine kadar hayatın her ânına sirayet eden, insanın her davranışını yönlendiren fikir. Gecedeki uykusundan gündüzündeki maişetine kadar. Aksi hâlde din, bir yedek parçacıya dönüşür. Aaa zekât ne kadar güzel fikir denilip tek başına alınamaz. Faizin, rüşvetin, adam kayırmacılığın, görevlerdeki laubaliliğin, yalanın, bencilliğin, adaletsizliğin, zinanın, alkolün, fuhşun her tarafa yayıldığı, suçluların cezalarla adeta ödüllendirildikleri, tek gayelerinin dünya hayatı olduğu bir toplulukta zekâtın, servet vergisinin uygulanmasının bir anlamı yoktur, bazı faydaları olsa da parçacı bir şekilde uygulandığında tam arzu edilen verim de alınamayacaktır. “Bütün fikrin gerekliliği” işte bu yüzdendir ki bütün fikri ancak ve ancak bütünü kuşatabilen, zerresine kadar o bütüne hâkim, tüm sırlarını bilen, her ferd üzerinde mutlak otorite sahibi, mutlak ihata edici (el-Muhit) tam, bütün olarak bilebilir. Aynı zamanda sonsuz merhametli olarak insanlara acır ve de bütün fikri insanlara ulaştırır ve diler ki insanlar bütün fikrin kıymetini takdir edebilsinler ve uygulasınlar ki mutluluğa, refaha erebilsinler, sonsuz arzularını tatmin etmeleri imkânsız olan bu aşağı dünyadan kurtulup tüm her şeyin arzularına göre gerçekleşebileceği bir hayata ulaşsınlar.

Bu tip bir temellendirme ayrıca marjinal teorinin de anlaşılması ve yorumlanması için önemlidir. Azalan marjinal fayda insana adeta şöyle der: “Ey insan, bu dünya sadece bir konaklama yeri. Buradaki lezzetler geçici. En sevdiğin şeyler bile senden sürekli uzaklaşıyor. Gerçek lezzetleri sürekli ve en kâmil bir şekilde tadabileceğin yer ise ahiret. Orası için çalış, dünyaya çok fazla bağlanma. Gördüğün gibi en hoşuna giden şeyler bile zamanla tadı azalıyor, bir süre sonra yok oluyor. Sen yok olanların değil, kalıcının, süreklinin peşinde koş.”

13 A’raf 7:180

14 Paul Oslington, ‘Divine Action, Providence and Adam Smith’s Invisible Hand’ içinde Adam Smith as Theologian, P. Oslington, Routledge, New York 2001, s.61-74.

15 P. Harrison, Adam Smith, Natural Theology and the Natural Sciences, içinde Adam Smith as Theologian, Paul Oslington, Routledge, 2011, s.77-91.  Ayrıca genel ve özel providans ayırımı, er-Rahman ve er-Rahim arasındaki ayırımla da benzerlikler taşımaktadır. Özel Providans’ın sadece müminlere özel ikramlar, lütuflar olduğundan bahsedilir. Buna şöyle bir örnek verilebilir: Savaşta zırh kullanmak genel providans kurallarındandır. İnansın veya inanmasın herkesi bağlar. Biri ben imânlıyım zırhsız da olur diyemez zira ‘genel’ kanunlara riayet etmemiş olur. Öte yandan meleklerin kâfir, zalim düşmanların kalplerine korku sağlaması ve müminlerin de kalplerine cesaret vermesi ‘özel’ kanunlara girer. Bu bir anlamda genel kanunların üstündedir. Dolayısıyla iktisadın da genel kanunları yani inanç farklılığına dayanmayıp herkes için olan yerçekimi tarzında kanunları olduğu gibi sadece müminlere özel kanunları da vardır denilebilir. Bu bakımdan iktisadın genel kanunları ve iktisadın özel kanunları adı altında birbirini tamamlayan iki tip kanundan bahsedilebilir.

16 Benjamin M. Friedman, ‘A Moral Inquiry with Religious Origins’ The American Economic Review, Vol.101, 2011, No:3.

17 Jacob Viner, The Role of Providence in the Social Order, American Philosophical Society, Philadelphia 1972, s.23.

18 Burada sadece ticaret örneğiyle yetineceğiz. Fakat ‘işbölümü’, ‘fiyat-değer’, ‘zenginlik-yoksulluk’ gibi konularda teolojik temellendirilme örnekleri için bkz: Hengstmengel, ‘Divine Oeconomy: The Role of Providence in Early-Modern Economic Thought before Adam Smith’  ve J.Viner, ‘The Role of Providence in the Social Order’.

19 J.Savary, Le Parfait negociant ou instruction generale pour ce qui regarde le commerce (1675), kt.1, bölüm 1, s.1 (içinde Hengstmengel, Divine Oeconomy The Role of Providence in Early-Modern Economic Thought before Adam Smith, s. 62.)

20 J.W. Hengstmengel, ‘Augustinian Motifs in Mandeville’s Theory of Society’,  Journal of Markets&Morality, Vol.19, No:2, 2016, s. 62.

21 J.W. Hengstmengel, ‘Augustinian Motifs in Mandeville’s Theory of Society’,  Journal of Markets&Morality, Vol.19, No:2, 2016, s.67

22 Cengiz Kallek, İslam İktisat Düşüncesi Tarihi, Klasik Yayınları, İstanbul 2004, s. 156-157.

23 Elbette deizmin tek bir tanımı yoktur. Deizm derken kastettiğimiz vahyin, nübüvvetin dışlandığı bir inançtır.

24 Jacob Viner, The Role of Providence in the Social Order, American Philosophical Society, Philadelphia 1972, s.7

25 Paul Oslington, Political Economy as Natural Theology, E-Kitap(Kindle), Routledge, New York 2017, Location:3190.

26 R. Nelson, Economics as Religion: From Samuelson to Chicago and Beyond, Pennsylvania State University, Philadelphia 2002, s. 129.

27 R. Nelson, Economics as Religion: From Samuelson to Chicago and Beyond, Pennsylvania State University, Philadelphia 2002, s.131

28 Lars Cornelissen, ‘The Secularization of Providential Order: F.A. Hayek’s Politic-Economic Theology, Political Theology, 2017.

29 Lars Cornelissen, ‘The Secularization of Providential Order: F.A. Hayek’s Politic-Economic Theology, Political Theology, 2017, s. 14.

30 Samuel Fleischaker, Dağıtıcı Adaletin Kısa Tarihi, Pinhan Yayıncılık, İstanbul 2013, s. 126.

31 A’raf:95 meali: ‘Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: “Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı’ dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık.”

32 A’raf:96 meali: “Eğer, o memleketlerin halkaları imân etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler (in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.”

33 Malthus, ‘An Essay on the Principle of Population’, 7. Baskı, Londra 1872, s. 405. (They are themselves the cause of their own poverty;The society in which they live and the government which presides over it are without any direct power in this respect;… and they are acting directly contrary to the will of God.)

34 Samuel Fleischaker, Dağıtıcı Adaletin Kısa Tarihi, Pinhan Yayıncılık, İstanbul 2013, s. 167.

35 Zariyat:19 meali: “Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı istemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.”

36 Yeni Şafak, ‘Onun döneminde zekât verilecek kimse kalmamıştı’, 27 Haziran 2016

37 Andy Dennis, ‘Collective and Individual Rationality: Robert Malthus’s heterodox theodicy’, City University London Department of Economics Discussion Paper Series, No. 03/09, 2009, s. 13.

38 Malthus’un teolojik fikirleri için şu makalelere bkz:  D. L. LeMahieu, ‘Malthus and the Theology of Scarcity’, Journal of the History of Ideas, XL (1979), 467-74; J. M. Pullen, ‘Malthus’ Theological Ideas and Their Influence on His Principle of Population’, History of Political Economy, xm ( 1981 ), 39-54; and E. N. Santurri, ‘Theodicy and Social Policy in Malthus’ Thought’, Journal of the History of Ideas, lxiii (1982), ss. 315-30

39 Nahl:112 meali: “Allah (ibret için) bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı.”

40 Yoksul yasalarında 16.yüzyıldan itibaren özü aynı kalsa da mevzuatta bazı değişiklikler oldu. Malthus zamanına rastlayan değişikliklerden bir tanesi de çalışan ama maaşları aileyi geçindirmeye yetmeyenlere de gelir desteği verilmesi idi.

41 Malthus, An Essay on the Principle of Population, 6th ed., 1826, vol. 2, pp. 445, 444-5, 241 (It is an utter misconception of my argument to infer that I am an enemy to population. I am only an enemy to vice and misery, and consequently to that unfavourable proportion between population and food, which produces these evils ‘ ; ‘ That an increase of population, when it follows in its natural order, is both a great positive good in itself, and absolutely necessary to a further increase in the annual produce of the land and labour of any country, I should be the last to deny) Pullen’in (1987) Religious Studies dergisinde yayınlamış “Malthus, Jesus and Darwin” adlı makalesinden aktarılmıştır. Pullen’e göre, Malthus nüfus karşıtı değildir, hatta nüfusun kaliteli olduğu sürece artışından yanadır. Malthus bu anlamda nüfusa nicelik değil niteliksel yaklaşır. Ayrıca klasik etiğin orta yol öğretisini de benimsemiştir. Malthus teleolojik bir yaklaşımla yaratılışın nihai gayesinin insanın aklının oluşması veya başka bir tabirle insanın kemale ermesidir. Bu anlamda nüfusa yaklaşımı da yine bu açıdandır: Eğer nüfus gıda kaynaklarına göre az veya çok olursa, insanın aklının oluşması için şartlar tam olmaz. Ancak optimal yani orta-denge noktasında aklın oluşumu için şartlar en mükemmel olur ve o toplumdaki fertler akli/ruhi olgunluğa doğru ilerlerler. Aksi halde -yani nüfusun optimal noktanın sağına veya soluna kaydığı durumlarda ise bu ilerleme yavaşlayacaktır. Bu anlamda Malthus nüfus artışına karşı değildir.

42 Al-i İmran:175 ‘O şeytan[102] sizi ancak kendi dostlarından korkutuyor. Onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz, benden korkun.

43 Salih Mirzebeyoğlu, Bütün Fikrin Gerekliliği, İbda Yayınları, İstanbul 1990, s. 181.

44 E. Gregory, Sympathy and Domination içinde P.Oslington ‘Adam Smith as Theologian’, s. 33.

45 R. Boer, ‘Idols of Nations’, Fortress Press, 2014. Ki Kur’an ile Eski Ahid arasında ciddi farklar mevcuttur, bunlardan belki de en önemlisi Eski Ahid’de yasak ağaca yaklaştıktan sonra Âdem’e kelimeler verildiği ve tevbesinin kabul edildiği ayeti yoktur. Eski Ahid’de ‘sahne’ verilen cezalarla bitmektedir. Kanımızca günahla dünyaya gelme de bu sahnenin yokluğundan türetilme imkanı bulmuş ve karamsar insan portresi merhum Turgut Cansever’in dediği gibi kilisenin mimarisine bile sirayet etmiştir.

46 P. Harrison, Fall of Man and Foundations of Science, Cambridge University Press, Cambridge 2007.

47 Stephen Mulhall, ‘Philosophical Myths of the Fall’, Princeton University Press, Princeton 2007.

48 Mandeville’in rezilet dediği bir şey de lüks tüketimdir. Lüksün rezilet olup olmadığı da ayrı bir tartışma konusudur.

49 J.Hengstmengel, ‘Augustinian Motifs in Mandeville’s Theory of Society’,  Journal of Markets&Morality, Cilt 19, No:2, Güz 2016, ss. 317-338.

50 David Singh Grewal, The Political Theology of Laissez-Faire: From Philia to Self-Love in Commercial Society, Political Theology, 17:5, 2016, ss. 417-433.

51 Bu konu hakkında daha teferruatlı bilgi için bkz: Pierre Force, ‘Self-Interest before Adam Smith’, Cambridge University Press, 2003.

52 Gilbert Faccarello, The Foundations of Laissez-Faire, e-kitap (kindle), Routledge, New York 2015, Location: 463.

53 Gilbert Faccarello, The Foundations of Laissez-Faire, e-kitap (kindle), Routledge, New York 2015, Location:716

54 Bu tartışmanın çözümünün de temelinde ‘ilahi isimler’ yatmaktadır. Fani, geçici şeyler insanın sonsuz arzularını tatmin edemiyor. Ve sonlu, kıt kaynaklar üzerine üşüşen sonsuz arzular çatışmalara, kavgalara, vahşi rekabete neden oluyor. O hâlde ne yapmak gerek? Ya insan bunları bastıracak, görmezlikten gelecek, kurtluğunu maskeleyecek, kendisini inkâr edecek -ki arzularımız bizi biz yapan şeylerdir- arzulamıyormuş gibi yapacak, maske takacak, üstünü örtecek ve dolayısıyla esasen varlığından vazgeçecektir. Veya arzuları başka arzularla kapatmaya çalışacaktır ki, bu da nafiledir. Zira arzular bir bütündür. Sevilme arzusunu alışverişte tatmin edilen rızık arzusu kapatamaz. Yani ne kadar zengin olsa da sevgi arzusu hâlen orada tatmin edilmeyi bekler. İnsan rızka arzu duyduğu gibi izzete, şöhrete, güce, iktidara, bilgiye, hakikate de arzu duyar. İnsan tüm arzuları tatmin olmadığı sürece de ‘felah’ bulamaz. ‘Felah’ esasen tüm arzularına kavuşmaktır, tüm arzularından vazgeçmek, onları öldürmek değildir. ‘Kurtuluş’ tüm her şeyin insanın arzularına göre oluşmasıyla meydana gelir ancak. Bu anlamda kurtuluş, insanın arzularına ters olan şeylerin gerçekleşmesinden kurtuluştur. Dünyada ise insanın parası da olsa, gücü, iktidarı da olsa her istediğine her istediği vakit ulaşamadığı malûm. Hem Batı’nın hem de Doğu’nun yüzyıllardır içinden çıkamadığı bu sorun yani ferdin ve toplumun mutluluğu arasındaki karşıtlık Mutlak Fikir tarafından çözülmektedir. Bu ise tüm arzuların tek bir ‘Şey’e yönelmesi ve tüm arzuları tatmin edecek kaynağın birliğinde olur. Peki, bu ‘Şey’ ne gibi özelliklere sahip olmalıdır? Sonsuz, mutlak, kusursuz, lekesiz, hatasız, noksansız, eksiksiz, ihtiyaçsız, mükemmel bir Şey. Evet O zat Allah’tır. Tüm arzuların yöneldiği yani insanın tüm benliğiyle yöneldiği, ulaşmaya çabaladığı özne O ise bir arz sıkıntısı yaşanmaz. Hâlbuki fani varlıklarda talep arzı geçebilir. Bu ise fiyatların yükselmesi demektir. Yani daha az insanın o arzulanan şeye ulaşması. Allah’ta ise hiçbir zaman ‘arz kıtlığı’ yaşanmaz. O, tüm arzu talebine karşılık verebilir. Herkes talebini ne kadar arttırırsa arttırsın arz sürekli talebin sonsuz kat üstündedir. İşte ancak böyle kurtulunur dünyevi kıtlığın şerrinden. Ayrıca Allah’a ulaşma yolundaki rekabet vahşi kapitalizmi, savaşı değil tam tersi barışı temin eder. Çünkü O’na ulaşmanın yolu O’nun güzel isimleriyle ahlâklanmaktan geçer. Arzulanan Özne mükemmel merhametlidir. Kendisine ulaşmanın yolunu öyle bir çizmiştir ki, bu yola adananlar sadece kendilerine değil tüm insanlığa faydalıdırlar. O’na ulaşmanın yolu mazluma, hastaya, yoksula, aileye iyi davranmaktan geçer. Yani Merhamet-i Mutlak’a ulaşmanın yolu Merhamet Yolu’dur. Bu yol O’nun çizdiği yoldur. Merhamet, sevginin sınırlarını O belirler. Neyin merhamet, neyin olmadığının ölçüsünü O koyar. Yoksa ölçü insan olursa, merhamet gösterirken zulüm edebilir, severken öldürebilir.

Mesela, sonsuz zenginlik arzusu olanın arzusunu sadece Mükemmel Zengin’e ulaşmak tatmin edebilir. Sonsuz rızık ihtiyacı olanın arzusunu sadece bir ‘Rızıklandırılmayan Rızıklandırıcı’ya  ulaşmak tatmin edebilir. İşte dünya hayatı esasen buna ulaşmaya, kavuşmaya giden bir yolun adıdır. Bu-ara-da insan ulaşmak adına eyleyecektir. Bütün Fikrin mucizeliği ise buradadır. Zira Bütün Fikre göre, mükemmel Zengin’e ulaşmaya çalışan kişi, buna ancak zenginliğinden paylaşarak, fakire, miskine, muhtaca, borçluya, darda kalana yardım ederek erişebilir. Mükemmel Merhametli’ye ulaşmaya çalışan, merhamete sonsuz muhtaç, fakir ve tek başına bu arzusunu doyurmaktan aciz kişi, buna ancak başkalarına merhamet ederek ulaşabilir. Yani merhamet sermayesinden paylaşarak, infak ederek, tasadduk ederek ancak daha fazla merhamete erişebilir, merhametin tadına bakabilir yani Er-Rahman’a yakınlığın hazzına ulaşabilir. Ve bu ilahi isimleri bu şekilde devam ettirdiğimiz zaman gözükür ki, Bütün Fikre göre, ne ferdin sonsuz arzuları inkâr edilir, ne onları kötüler, ne de bununla toplumun refahı arasında bir karşıtlık görür. Tam tersi bu arzuların tatmini ancak başkalarına yönelerek mümkündür. Yani kişinin öz-çıkarı (self-interest) -ki bu sonsuz arzularının doyurulmasıdır- işte ancak ve ancak iyilikler, hayırlar yapma yoluyla mümkün olduğundan artık oradaki kişilerin sonsuz arzuları toplumdaki kavga ve gürültüye değil barış ve huzura yol açacak bir tür nükleer santral hâline gelir. Bu sınavda başarı kriterinin diğer arkadaşlara yardım etmekten geçmesi gibidir. Böylece herkesin başarılı olması sağlanır. Öte yandan arzuların kontrol edilmediği yani arzuların tek bir noktada toplanmadığı, arzuların mutlak arzu doyurucusu Özne’ye yönelmediği fakat sayısız arzu nesneleri, putlar peyda edildiği şirk toplumu ise atom bombasına benzer. Sadece kavga, gürültü, gözyaşı, kan ve gündelik hayatta sürekli şikâyet-şükürsüzlük. Burada önemli bir hatırlatmanın yeridir ki, ahirete imân etmeyen biri bunları yapamaz. Zira likaullah (İnşikak 84:6), O’na kavuşma ölümden sonra gerçekleşecektir. Yani hem Allah’a, hem de ahirete imân etmek gerek. Zira ahireti inkâr edenler veya ikircikli bir tavır takınanlar sonsuz arzularını tatmin etmek adına yeryüzünün büyük bölümünü sefalete, yokluğa iteceklerdir. Özetle, 1. İnsanın sonsuz arzuları vardır. 2. Bu sonsuz arzuları tatmin edecek tek zat vardır. O da Allah’tır.  3. O hâlde insan Allah’a ulaşmak için çabalamalıdır. 4. Bunun için ise O’nun esmasının ahlâkıyla ahlâklanılmalıdır. Bu bir anlamda O’nun isimleriyle isimlenmektir ki kişinin esasen kimliği de bu şekilde oluşmaktadır.

55 Yong-Sun Yang, Economies of Salvation: Adam Smith and Hegel, Peter Lang, Bern 2012, s. 164.

56 Mustafa Özel, Romanlar Diliyle İktisat, Küre Yayınları, İstanbul 2018, s. 11.

57 Bu hikâyenin özellikle 17.yüzyılda Batı dünyasında antropolojiden, jeolojiye, botanikten felsefeye kadar etkisi için bkz: Adam and Eve in seventeenth century thought, Philip C.Almond.

58 Esasen bunun arkasında da ‘faizci zihniyet’ vardır. Faiz bir bakıma önceden belirlenebilen, bilenebilen kâr oranıdır. Hâlbuki kârın özelliği önceden bilinememesidir. Batı uygarlığı ise tamamen faiz üzerine kuruludur. Ekonomisinin temel, ayırt edici özelliği budur. Dolayısıyla esasen bu tip bir varsayım yani rasyonel beklentiler, faizcinin gelecekteki kârı bugünden nasıl bilebildiğini de açıklamış olmaktadır. Aksi takdirde, geleceğin belirsizliği, kârın bilinemezliği kabul edildiğinde faiz teorisi de çökmüş olacaktır. Bunun hikâyesi ise ta Kilise’ye kadar gider. Kilise özellikle 15. yüzyılda Montes Pietatis kurumu ile birlikte önceden belirlenen kârı da kabul etmiş olmaktadır. Bu bakımdan kapitalizm, Protestanlık ile değil Katolik kilise ile meşruiyetini sağlamıştır. Elbette bunun daha da gerisinde Yahudi zihniyeti vardır. Yani olan şey, Katolik kilisesinin Yahudileşmesidir. Ve bugünkü Batı ekonomisi Yahudileşmiş bir ekonomidir. Yahudi zihniyetinin, tahayyülünün sonucudur. Gelecekteki kâr oranını kimse bilemez. Ama bu ‘seçilmişler’ müstesnadır. Tanrı’nın ‘çocukları-özel dostları’ olarak bu bilgiye sahiptirler. Zaten iktisadı fizik gibi düşünmek istemeleri de yine buna dayanır. Fizikte, astronomide nasıl ki matematiği kullanarak cisimlerin gelecekteki konumlarını önceden hesaplayabiliyorsak işte onların da amacı ekonomiyi aynı şekilde kurgulamak, tahmin edilebilir hâle getirmektir. Bu inançla insan hayvanın da aşağısındadır, bir gök cismi gibidir. Goyimleştirilir. Nasıl ki Pavlov’un köpeği belli etkilere belirli tepkiler veriyorsa işte insanı da film, müzik, okullar, milli eğitim, askeriye vs yoluyla Pavlov’un köpeğine dönüştürerek her eyleminin tahmin edilebilir hâle gelmesi yani robotlaştırmak, köleleştirmek, farkında olmadan şuursuz bir zombi gibi -verilen yiyecekler, kokuların da katkısıyla- bir grup tefeci-tüccara hizmet ettirmektir. İşte o zaman tam anlamıyla tüm istekleri, arzuları başkaları tarafından belirlenen ve böylece bu istekler-arzular reklamlar, diziler gibi yollarla kamçılanarak belirli yönlere kanalize edilebilen bir insanımsı varlık ortaya çıkacaktır ki bunun Yahudilerdeki karşılığı ‘goyim’dir. Elbette tüm arzusu, isteği O’nun rızası, O’na ulaşmak olan insanlar bundan müstesnadır ki bu tip dava insanlarını ise itibarsızlaştırmak, gözden düşürmek, öldürmek, hapsetmek yoluyla ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Metafizik dünya savaşı işte insanın iradesi üzerinedir. Amaçları ise insanın muhayyilesini ele geçirerek, insana ‘kurgulanmış rüyalar, hayaller’ vermek ve bu kurgulara göre bugünkü kararlarını etkilemektir ki, fertler aldıkları kararlarla sisteme hizmet etsinler. “Kendinden zuhur diyalektiğine”, İbda örgütlenme modeline karşı olup da Fetö tipi örgütlenmeleri desteklemeleri de bundandır. Zira Fetö tipi örgütlerde de tüm fertlerin iradeleri elinden alınmış tek bir iradeye bağlanmıştır. Bu ise milyonların tek bir iradenin, liderin kontrol altına alınmasıyla kolayca yönlendirilmesi demektir. Nitekim merhum Mirzabeyoğlu tek başına bir dünya savaşı vermiştir. Savaş ‘irade’ üzerinedir. Hamas’ı iradesiyle seçen halka yapılan zulüm de yine iradelerine karşı açılmış bir savaştır.  Fakat onlar teknolojik sihirle gerçek bir müminin iradesini ele geçirmeyeceklerini görmüşlerdir. Tüm dünyayı mankurtlaştırma hayallerine Mirzabeyoğlu’nun savaşı büyük bir darbe indirmiştir. Silahları işe yaramamış, müminin iradesi galip gelmiştir. Düz yolda dimdik yürüyenlere dünyevi az bir zarar dışında bir şey yapamayacaklarını görmüşlerdir. Kendinden zuhur diyalektiğinde her fert tek başına bile bir örgüttür. İbda örgüt modelinde bir tepe, bir üst, bir komuta merkezi yoktur. Herkes ister fert, ister grup olarak eylemde bulunabilir. Bu eylemler ise tepeden bir kumanda merkezinden gelmez. Fertler öylesine vahyin nuruyla öylesine aydınlanmıştır ki her fert ne zaman, nerede ne yapması gerektiğini bilir. (enlightened self-interest benzeri) İradesini O’na öylesine teslim etmiştir ki bu yapıda zaten fertlerin elleri, ayakları O’nun elleri, ayakları olmuştur. Dolayısıyla zuhur eden şey O’nun güzel isimleridir. Fertler bir şey yaptıkları vakit onlar değil O yapıyordur adeta. İşte bu tam anlamıyla piramit yapılara karşı “İslâm’a muhatap anlayış”ın ürettiği bir örgütlenmedir ki buna ‘saf tipi’ örgütlenme diyebiliriz. Namazdaki saf gibi. Herkes omuz omuza. Piramitteki gibi kimsenin kimsenin üstüne çıkmadığı bir yapı. İşte İbda felsefesinin örgüt modeli baş edilemez, çökertilemez bir örgüt modelidir. Yeryüzünde tek bir mümin kalıncaya kadar devam edecek bu modelin esasen öncüleri nebilerdir. Hz. İbrahim tabiri caizse ibda örgüt modelini uyguladı. Tek başına bir örgüttü. (Nahl:120) Ve kendisinin öldürüp, hayat verdiğini düşünen bir zorbaya karşı tek başına kafa tuttu.  İşte emperyalist güçler bu tip bir model istemiyorlar. Tek başına birinin koca bir sisteme kafa tutup da onu yerin dibine geçirebileceği hakikatinin bilinmesinden korkuyorlar. Onların arzuladığı, görevi sadece vergi ödeyip oy atmak olan ve gayesi dünya hayatında eğlencesini maksimize eden ‘şen sıpalar’ın çoğaltığı bir toplum modeli. Bunun dışında ise sistemlerine karıştırmamak. Herkesin tek başına bir örgüt, tek başına bir vakıf gibi olacağı dirayetli, dimdik, şahsiyet, irade sahibi, tüm varlığını, benliğini O’na adamış insanlar istemiyorlar. Dolayısıyla bu tip insanlar çoğaldığında, kendinden zuhurun şiddeti arttığında karşımıza yepyeni kurumlar, müesseseler, yapılanmalar çıkacaktır. Bu KENDİLİĞİNDEN değil dikkat! KENDİNDEN bir zuhurdur. Burada tecelligah görevi üstlenen nefisler, tam teslim olarak O’nun emirlerine, adeta bu zuhurun gerçekleşmesine vesile olurlar. Faizci, emperyalist sistemin sonu da zaten bu şekilde gelecek ve kendinden zuhur edecek yeni sistem, müesseselerin ortaya çıkışı, bu kurumların güneşi emperyalizmin uyduruk bankalarını, merkez bankasını ve diğer bütün kurumlarını eritecektir, yok edecektir. İnsanlık bu doğan nurun çevresinde toplanacak ve yüzyıllardır faizci-tüccarların sömürdüğü Batılı insanların birçoğu ki başta Avrupalılar, Afrikalılar, Latin Amerikalılar ve hattâ beyaz Amerikalılar olmak üzere inşallah akın akın bu nura da doğru koşacaktır. Dolayısıyla Fetö ile beraber biten esasen bu tip yani tüm fertlerin iradelerini yok ettikleri örgüt modelinin yok olup İbda tipi yani her ferdin tek başına bir örgüt olduğu, örgütler arası işbirliklerinin gerçekleşeceği ve de bir kumanda merkezinin olmadığı yeni bir modeldir ki zaten insanlığı özgürleştirecek tek model de budur. İbrahim milletinden olmanın mânâsı bu olsa gerek. Bu modeldeki fertler ise “ufuk peygamber-gaye insan”ın getirdiği nurla aydınlanmış, bu nurun aydınlığında peygamberin izini takip eden fertlerdir ki bu nur Kur’ân’dır. Kur’ân-ı Kerim rehberliğinde artık her fert ne zaman, ne yapacağını, nasıl yapması gerektiğini bilecek şuura ermeye doğru yaklaşmaktadır. Zira Kur’ân-ı Kerim’in mucizesi konuşan, cevap veren kitap olmasıdır. Tek başına bir örgüt olan fert her çıkmazda nereye doğru gitmesi gerektiğini sorabilir ve sabırlı ve takvalı olup kendisini günahlardan korursa cevabını da alır ve yürümeye devam eder. Gerektiğinde el-Cami bu yürüyüştekileri belirli görevler için bir araya da getirir. Yani iki veya daha fazla örgüt birlikte hareket etmeye başlar. İşte bu kutlu yürüyüşün sonu “Yeni Bir Dünya Düzeni”nin ortaya çıkışıdır. Dolayısıyla İbda modeli, insanları, ‘siz ikiniz savaşın biz burada bekleriz’ diyen Yahudileşmekten korumakta ve herkesi aksiyona davet etmektedir. Bugün Türkiye’de bu modele doğru gidildiği gerek 15 Temmuz’da hiçbir zorlama olmadan iradeleriyle dışarıya çıkan, kimi tankın altına kendisini atarak ZUHUR eden, kimisi tankın üstüne çıkarak, kimisi ise o anda doğru bildiği ne varsa onu yaparak (Dikkat! Kimse dışarıdan bir emir alarak, zorlamayla hareket etmiyor) ZUHUR gerçekleşti. Ömer Halisdemir’in “Kendinden Zuhuru” ayrıydı, Halil Kantarcı’nın ayrı. Her ikisi de o anda, şartlarda yapmaları gerekeni yaptılar. Tek başına bir örgüt, bir genelkurmay başkanı aynı zamanda bir er gibi davrandılar. Bu anlamda 15 Temmuz’da İbda modelinin ne kadar etkili bir örgüt modeli olduğu görüyoruz. Erdoğan daha sokaklara çıkın demeden sayısız insan zaten sokaklardaydı. Dolayısıyla tam anlamıyla KENDİNDEN ZUHUR DİYALEKTİĞİ’nin mânâsı o gece ortaya çıktı. İşte önümüzdeki yıllarda bu tip eylemlerin şiddeti arttıkça YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ de zuhur edecektir. Dolara dayalı para sisteminin, merkez bankası sisteminin de çöküşü aynı bu şekilde olacaktır ki nitekim o günlerin yakınlığı insanların dolarlarını bozdurup lira alması gibi hareketlerden hissedilmektedir.

59 Dinç Alada, İktisat Felsefesi ve Belirsizlik, Bağlam Yayıncılık, İstanbul 2000, s. 48.

60 Dinç Alada, İktisat Felsefesi ve Belirsizlik, Bağlam Yayıncılık, İstanbul 2000, s. 48-49.

61 Mü’min:59 meali: “Herhalde o saat muhakkak gelecektir. Onda şüphe yok. Fakat insanların çoğu inanmazlar.”

62 Nahl:77 meali: “Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah’a aittir. Kıyametin kopuşu yalnız bir göz kırpması veya daha az bir zamandan başkası değildir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”

63 Hud:105 meali: “O gün gelince Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onların kimi bedbaht, kimi de mutludur.”

64 Meryem:95 meali: “Kıyamet günü onların her biri Allah’ın huzuruna tek başına çıkacaktır.”

65 Taha:15 meali: “Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim.’ Bu ayette de beyan edildiği üzere kıyametin saati gizlenmiştir bunun nedeni ise insanın her an onun gelebileceği düşüncesiyle salih amellerde bulunmasıdır, saati sürekli gözetmesidir.”

66 Enbiya:47 meali: “Biz kıyamet günü için doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir (tartıya koyarız). Hesap görenler olarak da biz kâfiyiz.”

67 Dinç Alada, İktisat Felsefesi ve Belirsizlik, Bağlam Yayıncılık, İstanbul 2000, s. 50.

68 Neml:87 ‘Sur’a üfürüldüğü gün Allah’ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde bulunanlar hepsi dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak O’na gelirler.’

69 Dinç Alada, İktisat Felsefesi ve Belirsizlik, Bağlam Yayıncılık, İstanbul 2000, s. 71.

70 Talak 65:2-3 meali: “… Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar. Onu beklemediği yerden rızıklandırır.”

71 Keynes: “Paraya sahip olmamız geleceğe dönük güvensizliğimizi giderir. Para karşılığında ödememiz icap eden prim ise güvensizliğimizin derecesini ölçer.” (Dinç Alada, İktisat Felsefesi ve Belirsizlik, Bağlam Yayıncılık, İstanbul 2000, s. 80.)

72 Al-i İmran 3:134 meali: “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.”

73 Beled 90:14 meali: “Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.”

74 Mustafa Özel, Romanlar Diliyle İktisat, Küre Yayınları, İstanbul 2018, s. 88.

75 Mustafa Özel, Romanlar Diliyle İktisat, s.91-92

76 Ibn Kayyim el-Cevziyye, el-Menaru’l münif fi’s-sahihi ve’d-daif, Beyrut 1983,s.101-102 içinde M.Mert, “Kelam İlminde Fiyat Konusundaki Tartışmalar: Bakıllani ve Kadı Abdülcebbar Örneği”, s. 162.

77 İhsan Fazlıoğlu, Kendini Bulmak, Papersense, İstanbul 2015, 143.

78 Martin Heidegger, ‘Dilin Doğası’ içinde H. Arslan, ‘İnsan Bilimlerine Prolegomena’, Paradigma Yayınları, İstanbul 2002, 32.

79 http://alihasar.blogspot.com.tr/2014/01/andrey-tarkovski-roportaji.html (31.08.2018)

80 Martin Heidegger, ‘Dilin Doğası’ içinde H. Arslan, ‘İnsan Bilimlerine Prolegomena’, Paradigma Yayınları, İstanbul 2002, s. 37.

81 Bakara 2:31 meali: “Allah Âdem’e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.”

82 Caner Taslaman, Kuantum Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul 2016, s. 34

83 Bekir Gür, Matematik Felsefesi, Kadim Yayınları, Ankara 2004, 384.

84 Bekir Gür, Matematik Felsefesi, 344.

85 Tüm sözlerin, sözleşmelerin kaynağı ilk sözleşmedir. Bu ise Allah ile insanlar arasındaki tevhid sözleşmesidir, ilk ahit, misaktır. Sözleşmede, insanlar sözlerini tutar önkabulü vardır. Lakin bu sözlerini tutmalarına dair de bir sözleşme gerekir. Ama bu kurulacak sözlerine tutacaklarına dair sözleşmedeki sözlerini tutacaklarına dair bir başka sözleşme daha gerekir derken bu sonsuza kadar geriler. İnsan ise sözünde durmayabilir. Bu onun kötü niyetinden olsa da iyi niyetli, sözünde durmak istese bile gücü mutlak olmadığından sözünde duramayabilir. O hâlde ancak öyle bir Zat’a dayanmalıdır ki sözünden cayması, sözünü tut(a)maması gibi bir ihtimal bile olmasın. İşte önce söz vardı, Önce O’nun sözü olması gerekir. Misak, ilk ahid, elest işte bize bunu verir. İlk söz O’nundur. O’nun Rab olması ise süreklidir, bakidir. Yani O ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sorduğunda O’nun Rab’liği hiçbir zaman bitmeyecek, tükenmeyecektir. O artık Rabbiniz değilim, diye sözünden dönmeyecektir. Böyle bir ihtimal bile yoktur. Dolayısıyla böyle bir sözleşme kalıcıdır, sağlamdır. Zira sözleşmeyi başlatan, sözleşmenin dayanağı O’dur. O ise her türlü kusur, eksiklik, zafiyetten münezzehtir. Diğer tüm sözler, sözleşmeler işte bu ilk söz’e dönerse ancak sağlam bir temel bulur. İslâm toplumunda zaten her sözleşme mutlaka bu ilk sözleşmeye dayanır. Yani her sözleşmede Müslüman fertler Rab’lerinin Allah olduğunu tasdik ederler. Bu yüzden faiz sözleşmesi yap(a)mazlar. Böyle bir sözleşme batıl zira ilk sözleşme bu tip bir sözleşmeyi geçersiz kılmaktadır. Yani her sözleşmenin meşruluğunu ilk sözleşmeden gelir.

Toplumsal sözleşmede ise icap tarafındaki Rab kayıptır. Peki, nereye gitmiştir? İşte faiz çetesi Rab’liği üzerine almıştır, yani esasen toplumsal sözleşmede halk tarafından kabul edilen şey ‘devletin üzerinde otorite kuran çetenin’ rububiyetini kabul etmektir. Ve perde arkasından esasen halka sormadan bu sözleşme dayatılmaktadır. Artık Rabbiniz yani sizi büyütecek, besleyecek, idare edecek, haram ve helalleri belirleyecek olan biziz demektedirler. Burası akitlerde sınırın kaybolduğu dolayısıyla artık homoseksüelliğin, zinanın vs. her türlü gayrimeşru işlerin kapısının açılması demektir. Ve böylece bir grup ‘seçilmiş’ insan diğerlerini hayali bir sözleşmeyle kandırarak kendi aralarında ise  ‘gerçek sözleşme’ yaparlar. Esasen bu yeni zaman-mekânda, ilk sözleşme faizci ile devlet arasındadır. Faizci devletin kurulmasına finansmanıyla destek olmuştur. Yahudi tipi bir sözleşmedir bu. Seçilmişler ve diğer halk olarak sınıflı bir toplum modeli oluşur. Yahudice bir sınıf ayırımıdır bu. Merkez Bankası sistemi halkı servetine göre ikiye böler, yeni toplumu kurar. Laikliğin bu bakımdan anlamı toplumun millet sistemi gibi inançlarına göre değil servetlerine göre bölünmesidir. Laiklik putunu milletin önüne koyanların arkadaki amaçları budur. Nitekim Merkez Bankası parayı bankalara yani servet sahiplerine ucuza verir. Halk ise daha pahalıya elde eder. Aradaki fark zenginleri daha da zengin yapan farktır. Bu anlamda seçilmiş halktır onlar. Diğerleri ise onlara hizmet eden goyimler. Rab’lik görevini ise bu sistemde devlet yapar. Devlet helal ve haramı belirler. Elbette devleti etkisi altına alan bu bir grup tefeci-tüccar kendiişlerine gelenleri helal, işlerine gelmeyenleri ise haram kılmaya çalışırlar. İşte seçilmiş halk olarak bu tefeci-tüccarlar vardır. Nitekim modern ulus-devletlerin kuruluşunda faizcilerin rolü vardır. Bir anlamda yeni sözleşme faizcilerle devletin üst kademesi arasında olmaktadır. Devletin üst tabakası böylece faizciye uygun kanunlar çıkaracaktır. Halk ise bunun dışında kalır. Zira ’seçilmiş halk’tan değildir. Diğerleri ise buradaki topluluğa hizmet edecektir. Faiz ekonomisinin anlayışı böyledir. Yani bu şu demektir: Sadece Kudüs değil, tüm yeryüzünü kutsal topraklar haline getirmektir yani artık faiz ekonomisinde tüm yeryüzü vaat edilmiş toprak anlamına gelir. Bugün İsrail’e odaklanmak stratejik olarak hatalıdır ve onların Fırat ve Dicle arasındaki hayallerine. Zira esas problem Yahudileşmenin sadece bu topraklarda değil faizci-tüccar zihniyet aracılığıyla tüm yeryüzüne yayılmasıdır. Biz Ortadoğu’ya odaklanırken Çin’den Amerika’ya kadar tüm yeryüzü toprakları bu modelde faizci-tüccarların ‘kutsal toprakları’ haline gelmektedir. Hattâ bu modelde, ‘insan’ bile tam değildir. Roller değişir. Gerçekten hayvandan aşağı bir pislik olan bu müşrikler önde gidenleri ‘insan’ saymazlar. (Kalpazandırlar, kalıpları aynı şekilde alır sahtesini üretirler. Dolayısıyla aslında tevhid olmasa düşünemezler bile) Gayrimeşru bir devlet, yeni bir insan yaratılacaktır. Ama ruhsuzdur bunlar yani ‘Golem’dirler. Bir haz makinasıdır. Yiyip içen çiftleşen sadece. Bunlar insan olamadıklarından sözleşmeye dahil olamamaktadırlar. Zira sözleşme için ruh gerekir. Ruhsuz insan, hayvani nefse indirgenmiş beşer sözleşme yapamaz. Ancak onu dindirmek için kemik verilir. Oynasın diye. İşte toplumsal sözleşme böyle bir şeydir. Sadece oynarsın, vakit geçirirsin ama gerçek kemik değildir, doyurmaz, beslemez, büyütmez. Dünyada hazzını maksimize edecek olan homo-ekonomikus adlı hayali bir ferddir. Esasen bu teori adı altında tefecinin kendini topluma teklif etmesi yani ferdin hakikati olarak kendini göstermesi ve tüm toplumun kendisine benzemeye davet etmesidir. (Elbette faizci tüm toplumu da faizci yapmak ister. Zira onların ekmeğine yağ sürenler bankadan faiz almak için paralarını yatıranlardır. Nitekim insanlar gün geçtikçe Yahudi tipi tefeciye benzemişlerdir. Herkesin hayattaki ana hedefi zenginleşmek, mal-mülk edinmek hâline gelmiştir.). Bir anlamda ‘faizci’ peygamberi Yahudileşenlerin geleneğinde olduğu gibi katletmiştir. Lakin bu sefer katletme hadisesi ‘zihinlerde’ olmuştur. Batı’nın iktisat dediği işte katletmenin teori kılıfıyla gizlenmesi, meşrulaştırılmasından ibarettir. Bugün Hz. Peygamber’i karalama çalışmaları da bundandır. Kendi kitaplarında tahrif etmek, iftira atmak suretiyle gelecekteki nesillerin zihninde model alınamayacak şekilde katlettikleri peygamberlerden geriye Hazreti M……. (s.a.v) kalmıştır.

III. DÖNEM 5. SAYI (SALİH MİRZABEYOĞLU ÖZEL SAYISI) EKİM 2018

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz