Büyük Selçuklu İmparatorluğu

0
788

OĞUZLAR

Müslüman olan Oğuzlara verilen isim, “Türkmen”; yâni “Türk benzeri”, “Türk gibi”… Bugün yeryüzünde kendilerine “Türk” veya “Türkmen” denilen bütün toplulukların ataları Oğuzlar… Onlar dışında, tarihî Türk kavimlerinden geriye hiçbir şey kalmamış ve kendilerini Türk olarak bilmez ve tanımlamaz olmuşlardır.

Halbuki miladî 10’uncu asra gelindiğinde bir çok Türk topluluğu İslâma girdiği hâlde, Oğuzlar henüz girmemişti. Onlar, bugünkü Türkmenistan’ın kuzeyinde ve Kazakistan’ın güneyinde kalan Hazar denizi ile Aral gölü arasındaki steplerde sıkışıp kalmış, bir “yabguluk” olarak yaşıyorlardı. Çevrelerine sürekli akınlar ve yağmalar yapmasalar, aç kalacak ve yok olacak durumdaydılar.

Türkler, Abbasîler zamanından beri İslâm ordularının herbirinde önemli roller oynuyorlardı. Bütün İslâm devletleri, ordularında Türk askeri bulundurmayı bir kudret gösterisi sayıyordu. Bu Türkler arasında muayyen miktarda Oğuzlar ve kendilerine Dokuz Oğuz denilen Uygurlar da bulunuyordu. Ancak henüz ne büyük Oğuz kütlesi, ne de Uygurlar müslüman olmuş değildi. Hattâ diğer Türkler, Karahanlılar ve Gazneliler adında büyük devletler kurarken bile, Oğuzlar, bulundukları steplerde, kendi ilkel inanç ve töreleri içinde yaşıyorlardı.

Onlardan bir grubun Selçuk Bey önderliğinde Oğuz topluluğundan ayrılması ve Cend şehrine göç etmesi, dünya tarihini değiştiren en önemli olaylardan biri oldu. Selçuk Bey‘in kendi arzusuyla İslâma girmesiyle, Oğuz topluluklarının da İslâma rağbeti hızlandı. Oğuzlar müslüman olmaya başlayınca, onların nurunun diğer Türk boylarının hepsinden daha parlak ve onların kuvvetinin, karşılarına çıkan herkesten daha yenilmez olduğu ortaya çıktı.

Müthiş bir kütleydi Oğuzlar. Onları bir yerde durdurmak, zabtedebilmek, bir kalıb içine sokabilmek imkânsızdı. Buna rağmen, İslâma girdikleri ândan itibaren ona büyük bir sadakatle bağlandıkları görüldü. İlk ânda eski âdetlerini terketmediler. Her gittikleri yerde karışıklık çıkarmaya, her gördükleri şehri yağmalamaya, her sınırı aşıp, her toprağa göz dikmeye devam ettiler. Onlar, Doğu’nun en istenmeyenleriydi. Herkes onların yıkıcılıklarından korkuyordu. Üstlerine gelen hiçbir ordu, umduğunu bulamıyordu; ya akılalmaz bir şekilde mağlub oluyor, yahut onu mağlub edecek olduğunda elinden kaçırıyor ve çekildikleri çöllerde takib edemiyordu.

Tuğrul Bey‘in İslâm adına gazaya çıktığını işittikten sonra, Oğuzlar akın akın ona katılmaya başladılar. Hattâ bazen öyle beklenmedik zamanlarda katıldılar ki, Dandanakan Savaşı’nın seyrini bütünüyle değiştiren, koskoca Gazneli ordusunu perişan eden ve Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulmasını hazırlayan yine onlar olmuştu. Ama hemen ardından, her zaman olduğu gibi, ulaştıkları şehirleri yağmalamaya, gördükleri kuvvetlere saldırmaya devam etmişlerdi.

Abbasî halifesi, onların İslâm dünyasını büsbütün yakıp yıkmasından korkuyordu. Onları defalarca Tuğrul Bey‘e şikayet etti. Kürdler, Arablar, Farslar, herkes şikayet etti. Tuğrul Bey, onlar üzerine kaç defa kuvvet gönderip dağıttı. Fakat baş edemedi. Meselâ bir şehre giriyor, orayı yağmalıyor, ondan sonra oradaki camilerde Tuğrul Bey adına hutbe okutuyor, ondan başka bir sultana tâbi olunmasını yasaklıyorlardı. Kendilerinin pek tâbi olduğu söylenemese de…

Selçukluların çok kısa bir süre içinde gücünü bütün İslâm dünyasına kabul ettirmesi, bir taraftan düzenli Selçuklu kuvvetlerinin müthiş savaş gücüyle olduysa da, diğer taraftan da bu düzensiz, kontrolsüz, hiçbir yerde karar kılmayan Oğuz topluluklarının çevreyi hesabsızca yakıp yıkması sayesinde oldu.

Selçuklu idarecileri çareyi, onları Anadolu’ya yönlendirmekte buldular. “Madem tek bildiğiniz yakıp yıkmak, bari gidin kâfirlerin ülkesini yakıp yıkın da iki sevab kazanın” türünden bu yönlendirme, sürekli biçimde konacak bir yer arayan, kendilerine bir yurt arayan Oğuz toplulukları için müthiş bir nimet oldu. Anadolu’nun tadını bir aldılar, yeniden eski kuvvetine kavuşmakla böbürlenen Bizans İmparatorluğu neye uğradığını bilemedi. Gürcüleri mi kışkırtmadı üstlerine, Ermenileri mi, büyük kuvvetler mi sevketmedi; hiçbiri kâr etmedi. Düzensiz Oğuz toplulukları Erzurum’dan Anadolu’ya bir girdiler, bir daha çıkmadılar.

Akın akın, dalga dalga Bizans’ın üstüne geldiler. Bizans onları Erzincan’da karşılamaya hazırlansa, bir baktı ki Ordu’dan gelip onu arkadan çevirmişler. Bizans Sivas’ı tutmak için oraya Ermenileri yığdığında bir baktı ki, bir Oğuz grubu Afyon taraflarında bir yaylaya konmuş, Bursa’yı tehdid ediyor. Onların arkasından Selçuklu kuvvetleri kolayca geldi ve Anadolu’yu kısa zamanda Bizans istilâsından temizledi. Bu anlamda –bazıları için- “zulüm” 1453’te değil, 1071’de, hattâ bundan biraz daha önce başladı. 1071’de Selçuklu ordusu Anadolu’ya girmeden çok önce, bu Oğuz grubları Konya-Eskişehir hattına kadar ulaşmışlar, Ege şehirlerini yağmalamaya başlamışlardı.

Nihayet Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nu da onlar yıktı. Düzensiz birlikleriyle, üstlerine gelen Sultan Sencer‘in devasa ordusunu mağlub ettiler ve sultanı esir ettiler. Kendisini hâlâ sultan olarak görmek isteseler de, bu esaret Selçuklu İmparatorluğu’nun dağılmasına sebebiyet verdi.

İşte bugün Anadolu’da, Balkanlar’da, Azerbaycan’da, Kuzey Irak’ta, Suriye’de ve Kıbrıs’ta yaşayan, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarını kuran Türklerin atası, bu Oğuzlar, yâni Türkmenler’dir. Onların anayurtta kalan bir bölümü, bugünkü Türkmenistan ahalisini teşkil eder. Müslüman olmayan diğer bir bölümü ise başka kavimlerle karışıp tarihten silinmişlerdir.

SELÇUK BEY

Efsanevî bir hayat hikayesine sahibtir. Adının Selçuk mu, Salçuk mu, Selçük mü, Salçug mu okunması gerektiği noktası bile tarihçiler arasında tartışma konusudur. Bazıları onu Selçuklu devletinin kurucusu sanır, bazısı hristiyandı, yahudiydi derler, hakkında uydurulmayan hikaye yoktur.

Adı Selçuk veya Selçük ise “küçük sel” demek diyorlar ki, sel Arabça olduğuna ve Oğuzlar o dönemde Arablarla karşılaşmamış olduklarına göre, buna imkân var mı? Saldırgan, mücadeleci, kavgacı anlamına gelen “salçuk” veya “salçug” olabilir ki, bu da kelimeyi “selçük” olarak söyleyen Kaşgarlı Mahmud ve Dede Korkut Hikâyeleri’yle uyuşmasız. O hâlde bu ismin anlamı ve kökeni bilinmiyor diyebiliriz. Oğuzların Kınık boyunun -veya o boydan bir aşiretin- lideri Selçuk; hepsi bu…

Hristiyan veya Yahudilikle uzaktan yakından bir alâkası yoktur. Hazarlara hizmet etmiş bulunduğu rivayet edilen kendisi değil, babası Dukak Bey‘dir; onun da Yahudi olduğunu gösteren hiçbir delil yoktur. Hazarlar’ın tümü Yahudiliği benimsemiş değildi ki; içlerinde çok sayıda Hristiyan da, Müslüman da, putperest de vardı. Kaldı ki, eğer Yahudi olsaydı, bunun yakın çevresine tesiri olurdu. Türkler beylerinin dinindendir; nitekim Selçuk Bey‘e sıra gelince göreceğiz…

Dukak, Oğuzlar arasında temir-yalıg (demir yaylı) lakabı ile temayüz etmiştir. O öldüğünde 17-18 yaşlarında olan oğlu Selçuk, Oğuz yabgusu tarafından başlangıçta önemsenmediyse de daha sonra gösterdiği başarılar üzerine subaşılığa (ordu komutanlığına) getirildi. Giderek yabgu tarafından daha çok sevilmesi, diğer beyleri ve yabgunun karısını kıskandırdı. Onu tehdid ederek merkezden uzaklaştırdılar. Selçuk da aşiretiyle birlikte Cend şehrine göçtü.

Oğuz Yabguluğuna bağlı Cend şehrinde o sırada İslâmiyet yayılmaktaydı. Selçuk bundan haberdar oldu ve inceleyip müslüman olmaya karar verdi (miladî 960 civarı). Samanîlerin yakınlardaki valisine haber göndererek, ondan İslâmiyeti öğretecek din adamları göndermesini istedi. Bu din adamları bütün aşirete İslâmiyeti öğrettiler ve hepsi müslüman oldular. Ve Oğuz yabgusunun vergi memurları Cend şehrine gelip haraçlarını isteyince, Selçuk ilk tarihî çıkışını yaptı:

– Yabguya söyleyin, biz kâfirlere vergi vermiyoruz!

Oğuz yabgusu buna çok sinirlendi. Hemen üstüne birlik gönderdi. Selçuk da vargücüyle onun üstüne atıldı. Müslüman Oğuzlarla kâfir Oğuzlar arasındaki mücadeleler uzun yıllar devam etti. Müslümanlar Selçuk Bey‘e “gazi” ve “melik” ünvanlarını verdiler. Fakat bu dönemde henüz ortada Selçuklu devletinden söz edemeyiz; Selçuk Bey‘i Selçukluların kurucusu gibi de gösteremeyiz. Bu, onun kendilerine “Selçuklular” diyen torunları zamanında olacak…

Cend’de gittikçe güçlenen Selçuk Bey, Samanîler ile Karahanlılar arasındaki savaşlarda “aranan kan” olmuştu. Samanîleri tuttu ve Karahanlı ordusunu defalarca bozguna uğrattı. Küçücük kuvvetiyle kazandığı başarılar karşısında Samanîler kendisine minnettar kaldılar ve resmen tanıyarak Nur bölgesini soydaşlarına yurtluk olarak tahsis ettiler (990 civarı). Hazar denizinin kuzeydoğusundaki yüksek bölgelerde sıkışmış ve açlık tehlikesiyle karşı karşıya olan Oğuz oymakları, Selçuk Bey‘in yanına göç etmeye başladılar.

Selçuk‘un dört oğlu vardı: Mikail, İsrail (Yakub anlamında), Yusuf ve MusaMikail, bir savaşta atılan bir okla ölünce Selçuk Bey çok üzüldü. Onun iki evladı Muhammed Tuğrul ve Davud Çağrı‘ya iki gözü gibi baktı, yetiştirdi. Daha sonra Samanîler Karahanlılar tarafından yıkılacak, Selçuk Bey ölecek, aşiretin başına Arslan Yabgu da denen İsrail Bey geçecek, Karahanlılar ve Gazneliler arasında sıkışıp kalan, bir onunla, bir öbürüyle savaşan Oğuz kuvvetleri içinden Tuğrul ve Çağrı sivrilecek ve aşireti devletleşmeye götüreceklerdi.

 

DANDANAKAN

Selçuklular için aşiretten devlete giden yolu açan, hattâ Oğuzlar için de tarih katında yokluktan varlığa çıkaran savaş… Hani ergenekon mergenekon, masal anlatırlar ya, hikâyedir; Dandanakan’ın arzettiği ruh yanında bir hiçtir. O yüzden biz ergenekoncu değil, Dandanakancı olmuşuzdur!

Savaşın ana hatları şöyledir:

Gazneli İmparatorluğu, Selçuklu aşiretinden bıkmış usanmıştır. Onlara yumuşak davransa bir dert, sert davransa bir dert… Bazen Selçuklu liderlerine resmî görevler verip onları itaat altında tutmak ister; bazen de bütünüyle kendi topraklarından atmak için üstlerine asker gönderir, mağlub eder, öldürür, esir alır. Fakat bir türlü bu “bela”dan kurtulamaz.

En son Sultan Mesud 100 binlik muazzam bir orduyla Selçuklular üzerine gidip, onlardan son kez ve tamamen kurtulmayı hedefler. Heyhat, bu, Gazneli İmparatorluğu’nun sonu değilse de, bütün tarihî önemini kaybedişi olur. Selçuklular’ın başındaki Tuğrul ve Çağrı kardeşler, kendilerine katılan düzensiz Oğuz birlikleriyle birlikte, imparatorluk ordusuna öyle bir darbe vururlar ki, Gazneliler bir daha belini doğrultamaz.

Bir ânda Horasan bölgesine hâkim olan Selçuklular, derhal bir saltanat kurultayı toplayarak, devletlerini ilân ederler. Ve tarihin akışını değiştiren, Anadolu Türklerinin ataları Oğuzların İslâm bayraktarlığına ve dünya hâkimiyetine yol açan, bir çent tarihidir bu. Sene 1040…

 

MEHMED TUĞRUL VE DAVUD ÇAĞRI BEYLER

Dandanakan zaferinden sonra, daha önce denenip başarılamayan Selçuklu devleti, resmen ve alenen kurulmuş oldu. Dandanakan muharebesinin ardından Merv şehrinde toplanan saltanat çadırında devletin kuruluşu ile birlikte çok önemli kararlar alındı.

Öncelikle Selçuklu devleti, eski Oğuz geleneklerine uygun olarak, bir “beyler idaresi” olarak düzenlendi. Burada beyler birbirinden bağımsız belli bölgeleri yönetiyor, gerektiğinde birbiriyle yardımlaşıyorlardı. Bazı beyler, diğer bazı beylerden statü olarak üstündü. Selçuklular’da da, genellikle Tuğrul ve Çağrı olarak bilinirse de; Mehmed Tuğrul, Davud Çağrı ve amcaları Musa Yabgu arasında bir tür eşbaşkanlık / eş hükümdarlık sistemi oluşturulmuştu. Bunlardan Tuğrul, eşitlerinden daha üstün olduğu için, devletin asıl hükümdarı o sayılıyordu; ancak diğerlerinin bölgesine ve yaptığı işlere karışma hakkı yoktu.

Selçuk Bey‘in ölümünden sonra ortaya çıkan düzen, Arslan Yabgu‘nun (İsrail Bey) aşirete başanlık etmesi ve Tuğrul ile Çağrı‘nın da akıncı kuvvetlere komutanlık etmesiydi. Tuğrul ve Çağrı, amcalarının sözünü dinlerlerse de, pratikte Selçuklu aşireti içindeki konumları ondan üstündü. Amcalarına hiç sormadan gidip Ermeni prensliğini yağmalamaları üzerine, Gazneliler üstlerine saldırmış, Arslan Yabgu‘yu esir almışlar, Arslan Yabgu esarette ölünce de yerine aşiretin başına diğer amca Musa Yabgu geçmişti. Fakat denildiği gibi, pratikte bütün güç, gerek amcaları, gerekse amcaoğulları tarafından bir itirazla karşılaşmaksızın, Tuğrul ve Çağrı beylerdeydi. Selçuklular devletleşince de ikisi Musa Yabgu‘dan daha öne çıktılar ve Tuğrul, ağabeyi Çağrı‘dan da bir adım öne çıktı.

Saltanat çadırında alınan kararlar gereği, devletin başşehri Merv’in idaresi Davud Çağrı‘ya bırakıldı. Tabiî sadece orası değil; ilk elde fethedeceği topraklar da ona aidmiş gibi tasavvur edilerek… Bu düzenleme içinde başşehir Merv de bir tür “eşbaşşehir” statüsünde olacaktı. Musa Yabgu‘nun başşehri Herat ile Mehmed Tuğrul‘un başşehri Nişabur (sonra Rey) yine devletin merkezleriydi. Tuğrul ve Çağrı’nın üvey kardeşi İbrahim Yınal Batı İran’ı, Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış Hazar’ın güneyini, Çağrı’nın oğlu Kavurd da Kirman bölgesini fethetmek ve yönetmekle görevlendirilmişlerdi. Bunlar, ikinci derecede beylerdi; bildik anlamda valiler değil, bir tür yarı bağımsız idareciler.

Yine Merv’deki çadırda alınan karar gereği, Bağdat halifesine mektub yazılarak yeni devletin tanınması istenecek ve kendisine bağlılık bildirilecekti. Halife, şiî Büveyhîlerin esareti altındaydı. Fakat yeni kurulan Selçukluları tanımakta tereddüd etmedi. Mehmed Tuğrul Bey, kafasına koymuştu ve bizzat üstüne almıştı: İslâm dünyasını Şia işgalinden temizleyecekti. Bağdat’taki Büveyhîleri düşündüğü yoktu: Asıl hedefi, Mısır’a girmek ve Fatımî İmparatorluğuna son vermekti. Batı’daki Berberîlerin bunu yapamayacağı anlaşılmıştı; İslâm dünyası için tek kurtuluş umudu, kuzeyden inen bu vahşi Oğuz boyu kalmıştı. Davud Çağrı Bey, bütün Türkistan aşiretlerini itaat ettirmek için doğuya yönelmişti. İbrahim Yınal, Kutalmış, Afşin, Artuk, Erdem, Aytekin gibi ordu kumandanları da, yeni devletin üçüncü büyük hedefi olarak Bizans’ı yıkmak ve Anadolu’yu oradan oraya dolaşıp duran Oğuzlar için yurt yapmak niyetiyle Kafkasya ve Irak üzerinden, iki koldan hücuma kalkmışlardı.

Çağrı Bey, evvela Harezm üzerine yürüdü ve o bölgeyi itaat ettirdi. Oğlu Alparslan‘ı -ki henüz 14, 15 yaşlarındaydı- Gazneliler üzerine gönderdi ve Alparslan Gaznelileri mağlub ederek hemen hemen bugünkü Afganistan topraklarının tamamını aldı. Çağrı Bey, gerek Gaznelilerle, gerekse Karahanlılar’la durmaksızın savaşıp onların topraklarını Selçuklulara kattı. Yaşlanmış, hastalanmış, hareket edemez bir hâlde olduğu bir dönemde, bir kalede sıkışan Tuğrul Bey‘e oğullarını göndererek onu muhakkak bir hezimetten kurtardı. 1060 yılında öldüğünde yerine oğlu Alparslan‘ı bırakmıştı.

Tuğrul Bey ise batıda evvela itaatsiz Oğuzlar’la uğraştı. Bunları disipline davet etti ise de kendisini dinlemediler. Başlarında Göktaş, Bektaş, Kızıl, Mansur, Boğa gibi isimler bulunan bu Oğuzlar, kendi başlarına şehirler alıp devletler yıkıyorlar, sonra orada Tuğrul Bey adına hutbe okutuyorlardı. Oğuzlar, Selçuklular’ın devletini işittikten sonra akın akın kuzeyden güneye, Aral taraflarından Horasan’a inmeye ve müslüman olmaya başladılar. Ancak bir yerde çok azı kalıyordu. Büyük grublar hâlinde sürekli hareket ediyorlardı. Bir kısmı Kafkasya’ya girip Ermeni krallıklarını yağmaladıktan sonra Erzurum ve Bayburt yörelerine yerleştiler. Bir kısmı güneyden Irak’a, oradan Musul üzerinden Diyarbekir yöresine çıktılar. Yine büyük bir kalabalık Suriye’ye yerleşti ki, Batılılar’ın “Türkiye” adını verdikleri ilk coğrafya burası oldu.

Tuğrul Bey de bunların arkasından Anadolu üzerine yürüdü. Önce Kutalmış ve İbrahim Yınal‘ı Anadolu’nun fethiyle görevlendirdi. Kutalmış, 1045’te Gence yakınlarında, İbrahim Yınal da 1048’de Hasankale’de Bizans ordusunu bozguna uğrattı. Gürcü ve Bizans birliklerinin karşı saldırısının ardından, 1050 dolaylarında Tuğrul Bey bizzat Doğu Anadolu üzerine yürüdü. Selçuklular ve Kürdler ilk defa bu yürüyüş sırasında münasebet kurdular. Revvadî Kürd beyi Ebu Mansur ve Mervanî hükümdarı Nasirüddevle itaat bildirdi ve Mervanîlerin asker ve erzak desteğiyle Tuğrul Bey Bizans kuvvetlerini püskürterek Malazgirt önlerine kadar geldi.

Selçuklular’ın güçlenmesi şiî Büveyhîleri panikletmişti. Bağdat’tan Tuğrul Bey‘e sürekli “gel bizi kurtar” çağrıları geliyordu. Büveyhîlerin başkomutanı Arslan Besasirî‘nin davranışları da Tuğrul Bey‘i kızdırıyordu. Tuğrul Bey Büveyhîler üzerine yürüyünce, Besasirî‘nin Türk olan askerleri ona kılıç çekmediler. Ve Tuğrul Bey, 1055 yılında muhteşem merasimlerle Bağdat’a girdi. Büveyhî hükümdarı Firuz ve halife el-Kaim itaatlerini bildirdiler. Tuğrul Bey, Büveyhî devletine son verdi, halifeden “Doğunun ve Batının Sultanı / İslâm Dünyasının Sultanı” lakabını aldı. “Halifenin ortağı” diye tanındı. Ancak başkomutan Besasirî, Selçuklulara zarar vere vere Mısır’a kaçmış, Fatımîlere sığınmıştı. Tuğrul Bey, Bağdat’ta, Fatımîleri yıkacağını ve İslâm dünyasını şiî esaretinden kurtaracağını açıkladı.

Çok kısa bir süre içinde, Muhammed Tuğrul ve Davud Çağrı önderliğinde, Selçuklu aşireti büyük bir imparatorluğa dönüşmüştü. Ancak hanedan üyeleri arasında taht kavgaları da başlamakta gecikmedi. İlk önce Tuğrul Bey‘in amcaoğlu Resul Tekin, Basra, Ahvaz ve Şiraz yöresinde isyan etti. Selçukluların Kürt komutanı Hezaresb, bu isyanı bastırdı ve Resul Tekin‘i tutukladı. Onun ardından Musul’da İbrahim Yınal ayaklandı. Fatımîler, Besasirî aracılığıyla kendisini ayartmış ve sultan olursa onu tanıyacaklarını söylemişlerdi. İbrahim Yınal, Tuğrul Bey‘i az sayıda askerle yakalayıp Hemedan’da sıkıştırdı. Kaleye sığınan Tuğrul Bey, aylarca güç ânlar yaşadı. Daha sonra Çağrı‘nın oğullarının yardıma gelmesiyle İbrahim Yınal‘ı mağlub etti ve yakalayıp boğdurttu.

Aynı ânda Besasirî Fatımîler adına Bağdat’a saldırmıştı. Bağdat düştü, 1059 yılı içinde camilerinde Fatımî halifesi adına hutbe okundu. Aynı yılın sonunda Tuğrul Bey ikinci defa Bağdat’a yürüdü. Onun geldiğini duyan Besasirî ailesini alarak savaşmadan Bağdat’ı terketti. Onun ayrılışından sonra Bağdat’ta şiî halk ile sünnî halk arasında büyük boğazlaşmalar çıktı ve Bağdat harabeye döndü. Tuğrul Bey Bağdat’a girip asayişi sağladıktan sonra Porsuk‘u oraya şahne (emniyet amiri) tayin etti ve şehir yeniden imar edildi. Bunlarla aynı ânda Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış da isyan etmiş, Azerbaycan taraflarında büyük gaileler çıkarmış, diğer isyanlar bastırıldıktan sonra o da bastırılmıştı. Peşpeşe bu isyanlar olmasaydı, hiç şübhesiz Tuğrul Bey, Mısır’a yürüyecekti.

Sonunda yorgun ve bitkin bir şekilde Rey şehrine çekildi. Aklına ölen eşi Altun Can Hatun‘un vasiyeti geldi. Altun Can Hatun, “ben ölünce Halifenin kızıyla evlen!” diye vasiyet etmişti. Halifenin kızını kendine istedi. İlk evliliğinden çocuğu olmamıştı, bu sefer olmasını diliyordu. Maceralı bir düğünle halifenin kızı Seyyide Hatun ile evlendi. Ancak 70 yaşına varmıştı, çocukluğundan bu yana hayatı at üstünde ve savaşlarda geçmişti. Nitekim henüz zifafa bile ermeden, kalbi hayata yenik düştü (1063).

ALTUN CAN HATUN

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun ilk sultanı Tuğrul Bey‘in hanımı… Ama ne hanım; atına atlayıp, kılıcını sıyırıp, binlerce askeri peşine takıp savaşlara girdiği, düşmanları bozduğu vaki… Bağdat’tan adam toplayıp Hemedan’a savaşmaya gittiği malum.

Gerçi ergenekoncular, onun hakkında yazdıklarında biraz şişirmişler olayı ama olsun, hiç konuşulmamasından iyi; onlar eğrisini söylesinler de doğrultması kolay:

Efendim, Hemedan’da Tuğrul Bey’i İbrahim Yınal’ın kuşatmasından kurtaran Altun Can Hatun değil, Çağrı’nın üç oğlu Alparslan, Kavurd ve Yakutî’dir!

MUHAMMED ALPARSLAN

Tıpkı Tuğrul ve Çağrı beylerin, daha sultan olmadan Selçuklu ailesi içinde seçkinleşmeleri ve bir nevi “tabiî sultan” olmaları gibi, Muhammed Alparslan da henüz onlar hayattayken seçkinleşmiş ve bir nevi “tabiî veliaht” olmuştu. Fakat Tuğrul Bey, ölmeden önce onu değil de, Çağrı beyin diğer oğlu Süleyman‘ı yerine tayin etti. Tuğrul Bey‘in ölümünde vezir Amîdülmülk, Süleyman‘ı tahta çıkardı.

Bunu Selçuklu hanedanı kabul etmedi. Kutalmış ve Alparslan, Süleyman‘ı tanımayacaklarını açıkladılar. Hanedanın diğer üyeleri Erbasan ve Erdem, kendi bölgelerinde Alparslan adına hutbe okutmaya koyuldular. Durum giderek karışık bir hâl almaya başlamıştı. Kutalmış, Süleyman‘ın zayıflığından istifade Rey üzerine yürüdü, onu devirdi ve kendini sultan ilân etti. Aynı ânda doğuda da asıl kendisinin sultan olması gerektiğini düşünen Musa Yabgu ile bir emir isyan ettiler.

Alparslan, önce asi emiri derdest etti, akabinde amcası Musa Yabgu‘yu yenerek esir etti. Ardından amcaoğlu Kutalmış üzerine yürüdü ve onu da mağlub ederek Rey şehrine girdi ve Tuğrul Bey‘in tahtına oturdu. Vezaret görevine de -Amîdülmülk’ü azlederek- ünlü vezir Nizamülmülk‘ü getirdi. Böylece Selçuklu İmparatorluğu ilk defa tek elde toplanmış bulunuyordu. Karışıklığın son bulması, İslâm dünyasında sevinçle karşılandı. Dört mezheb büyükleri, itirazlar ve tereddütler sonunda Selçuklular’ın adaletle hükmedeceklerine ikna olmuşlar ve onlara biyat etmişlerdi. Halife el-Kaim, Bağdat’ta Alparslan adına hutbe okutmuş ve onun tüm müslümanların sultanı olduğunu İslâm âlemine ilân etmiş, kendisine de bir menşur ile kılıç kuşatmak üzere elçisini göndermişti.

Alparslan, isyanları bastırdıktan sonra, evvelemirde Kafkasya’ya yürüdü. Zira buradaki Ermeni ve Gürcü prenslikleri, hristiyan dayanışması içinde Bizans’a destek veriyor ve kütleler hâlinde gelen Oğuzların Anadolu’ya girmelerini engellemeye çalışıyorlardı. Tuğrul Bey‘in Malazgirt’i kuşatıp daha ileri gidememesinin bir sebebi kışın bastırmasıysa, diğer sebebi de Ermeni çetelerinin sürekli baskınlarıydı. Alparslan önce Azerbaycan’daki Lori Ermeni Prensliğini dize getirdi. Ardından Gürcüler üzerine yürüdü, onlar da teslim oldular. Bölgenin merkezi durumundaki Ani şehrini kuşattı ve Bagrat hanedanını yıktı. Zafer, İslâm dünyasında büyük sevinçle karşılandı ve halife Alparslan‘a “ebu’l-feth” ünvanını verdi (1064).

Ani fethedildikten sonra Alparslan, yeni bir iç gaileyle uğraşmak zorunda kaldı. Kardeşi Kavurd -Kirman valisiydi-, Selçuklular adına Şebankâre hanedanının hükmettiği Şiraz’a saldırarak, oranın valisi Fazluye‘yi şehirden çıkardı. Alparslan Şiraz’a yönelince Kavurd af diledi ve şehri Fazluye‘ye iade etti. Bunun üzerinden iki yıl geçmeden, Alparslan‘ın oğlu Melikşah‘ı veliaht tayin etmesini kabul etmeyen Kavurd, bir kez daha ayaklanacak, bir kez daha mağlub edilecek, bir kez daha af dileyecek, bir kez daha affedilecek ve bir kez daha Kirman valiliğine iade edilecektir. Tabiî ki, Büyük Selçuklu İmparatorluğu dağıldıktan sonra, kendi soyundan gelenlerin Kirman Selçukluları’nı kuracağı günleri görmeyecektir.

Alparslan ikinci büyük dış seferini Türkistan üzerine yaptı. Kıpçakları mağlub ettikten sonra, onları ve Aral gölünün kuzeyindeki -bugünkü Kazakistan toprakları- yaşayan tüm Türk kavimlerini itaat altına aldı. Böylece babası Çağrı‘nın yarım kalan işini tamamlayıp, ardından Cend şehrine geçti ve büyük dedesi Selçuk Bey‘in kabrini ziyaret etti. Oğlu Melikşah bu sırada 11-12 yaşlarına gelmişti ve onu Karahanlı sultanının torunu Terken Hatun ile evlendirdi. Gazne hükümdarının kızını diğer oğlu Arslanşah‘a aldı ve böylece bu iki devletle de akrabalık kurdu. Melikşah‘ı veliaht tayin etti ve İsfehan ile Şiraz yörelerinin valisi olarak görevlendirdi. Diğer oğulları Arslanşah‘a Merv’i, Toganşah‘a Herat’ı, Arslan Argun‘a Harizm’i, İlyas‘a Toharistan’ı, Ayaz‘a Belh’i verdi.

Bu arada Gümüştekin, Ahmedşah, Afşin gibi Selçuklu komutanları Anadolu içlerinde, Bizans kuvvetleriyle vuruşa vuruşa ilerlemeye devam ediyorlardı. Afşin Bey, kısa bir süreliğine Kayseri’yi ele geçirmiş, bazı bağımsız Oğuzlar 10 gün kadar Sivas’a hükmetmiş, başka bir grub Konya’yı ele geçirmiş, Afşin Bey Eskişehir’e kadar gelmiş ve Ege bölgesini vurmaya başlamıştı. Sultanın ise bütün dikkati, Anadolu’dan ziyade Suriye’deydi. O, babasının yarım bıraktığını tamamladığı gibi, amcasının yarım bıraktığını da tamamlamak ve Fatımî devletini tarihten silmek istiyordu. Bu arada Fatımîlerde iç karışıklıklar almış yürümüş, Fatımî veziri Alparslan‘a gizlice haber göndererek, Mısır’a geldiği takdirde bütün imparatorluğu kendisine teslim edeceğini belirtmişti.

Bunun üzerine Alparslan, 1070 yılının Temmuz ayında Suriye seferine çıktı. Malazgirt ve Erciş kalelerini zabtettikten sonra Mervanî topraklarına girdi. Orada Mervanî hâkimi Nizamüddevle ile kardeşi Said arasındaki anlaşmazlığı giderdi. Alparslan, 1070 yılı Ekiminde, Diyarbekir’den Urfa’ya geçti ve şehri kuşattı. Şehri Bulgar Basil adında biri yönetiyordu. İki ay süren kuşatma sonunda Alparslan‘a 50 bin dinar vererek kendisini yerinde bırakmaya razı etti. Sultan buradan Haleb şehrine geçti. Şehre nezaret eden Hamdanî emirini huzuruna çağırttı. O ayak direyince de şehri kuşattı. Sonunda emir, annesiyle birlikte Sultan’ın huzuruna çıkarak diz çöktü ve Alparslan, bir çoklarını olduğu gibi onu da bağışladı.

Alparslan Haleb’ten Mısır’a yürümek, kış mevsiminde orayı almak ve orada kalmak emelindeydi. Ne var ki o yola çıkmadan, Bizans’tan gelen elçi heyeti kendisine ulaştı. Ahlat, Malazgirt ve Erciş’in Bizans’a iadesini istiyorlardı. Balkanlar, Bitinya, Kapadokya, Kilikya, Pontos gibi bölgelerden gelen askerlerle oluşturulmuş, Bulgar, Slav, Alman, Frank, Gürcü, Ermeni, Hazar, Peçenek, Uz ve Kıpçak birlikleriyle takviye edilmiş, Romen Diyojen‘in komuta edeceği dev bir ordunun Selçuklu topraklarına gireceğini haber veriyorlardı. Dahası Bizans ordusu Mart 1071’de Konstantiniye’den yola çıktı ve Sivas’a ulaştığında, artık âdet edindiği üzere şehirde bir Ermeni katliamı yaptı.

Bunun üzerine Alparslan, Fatımîleri yıkmak fikrini askıya alarak Haleb’den geri döndü. Ahlat’a ulaştı ve orada yeni ve genç bir ordu kurdu. Bu orduya, Süleymanşah, Mansur, Gevherayin, Porsuk, Bozan, Savtekin gibi ünlü Selçuklu komutanları hükmediyordu. Muhtemelen Güneydoğu Anadolu bölgesinde yerleşmeye çalışan Artuk ve Tutak ile onlara bağlı Oğuz grubları da katılmışlardı. Mervanîlerin, dolayısiyle Kürdlerin bu orduya katkıda bulundukları bilinmekle birlikte, ne ölçüde katkıda bulundukları tartışma konusudur. Bazı kaynaklara göre, bu katkı, tahminlerin üzerindedir. Fakat Selçuklular’ın o sıradaki mevcudu da net rakamlar hâlinde ortada değildir.

Bu büyük savaşın haberi, bütün Hristiyan âlemine olduğu gibi, bütün İslâm âlemine de ulaşmıştı. İslâm dünyası, muhtemelen Hristiyan dünyası da olduğu gibi, Alparslan ve ordusunun zaferi için dua ediyordu. 1071 yılının Ağustos ayında, iki ordu Malazgirt ovasına doğru karşılıklı ilerlerken, Muhammed Alparslan, şahsiyetindeki bütün haşmet renklerinin görüneceği, kendisine tarihin en büyük kumandanlarından biri payesini kazandıracak olan, en büyük savaşına hazırlanıyordu. O, tıpkı Fatih‘in, ne yapmış olursa olsun, aslen İstanbul’u fethetmek için dünyaya gelmiş olması gibi, bu zafer için dünyaya gelmişti.

 

MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİ

Bazı şeyler vardır, fazla konuşmaktan bıkkınlık getirir, değerini kaybeder, bu da onlardan biridir. Bununla ilgili yorumlarda birisinin şöyle dediğini görüyoruz: “Bu muharebeyi en çok ülkücüler konuştuğu için, ülkücü olmayan bizler, onlara aid ve bizce konuşulması gerekmeyen bir şey zannediyoruz”… Her mevzuda da bu böyledir; bir mevzuda birileri çok konuşunca sanki mevzunun kendisi de onlara aitmiş izlenimi uyanır.

Böyle olunca tarihe bakışta iki türlü (belki türevleri de vardır) yanlışlık doğuyor: Bir, tarihi laikleştirme gayreti; iki, tarihi şovenleştirme gayreti… Bunların ikisi de İslâm tarihine bakışta, zorlama ve anlayışsızlık üreten kalıblardır. Nitekim bu iki sınıf da, Alparslan‘ın müslüman adının “Muhammed-Mehmed” olduğunu hiç söylemedikleri gibi, Malazgirt Muharebesinin bir Hristiyan-Müslüman savaşı ve bunların en büyüklerinden biri olduğunu da saklamaya çalışırlar.

Son yıllarda Malazgirt hakkında yine bir tartışma var: Malazgirt, Uzlar ve Peçeneklerin saf değiştirmesiyle mi kazanıldı, Kürdlerin katılmasıyla mı? Bunların ikisi de verimsiz tezler olabilir. Uzlar ve Peçeneklerin saf değiştirmesi de, Kürdlerin katılması da, savaşın sonucu hakkında abartıldığı kadar büyük bir etkiye sahib olmayabilir. Ama birincisi hâkim ideoloji tarafından savunulduğu, ikincisi ancak muhalif kesimlerce ileri sürüldüğü için, ikincisi daha sempatik geliyor. Kaldı ki, özellikle Peçeneklerin ne ölçüde saf değiştirdiği çok tartışmalıdır. Bizans tarihçilerinin tesbitleri, onların Bizans bayrağına sadakatlerini öven satırlarla doludur.

Evet, Türk tarihinde böyle Türkçü-Turancı bir mantık yoktur. Nitekim Hazarlar, Kıpçaklar vs bazı Turanî grublar da bu savaşta Bizans saflarındaydı ve saf değiştirmediler. Halbuki Ermeniler, Bizans ordusuna resmen ihanet ettiler. Belki savaştan hemen önce Sivas’ta bir Ermeni katliamı yapıldığı içindir, bilemiyoruz. Fakat bu savaşta Ermenilerin saf değiştirmesi, daha doğrusu bu savaştan sonra Ermenilerin Bizans’tan çok Türklerin yanında yer almaya başlaması, yine şoven tarihçilerin, tıpkı “Kürd katkısı” gibi, saklamaya çalıştığı bir gerçektir. Halbuki Ermeniler, İstanbul’un fethinde de Fatih‘in yanındaydılar ve fetihten sonra onun tarafından ödüllendirildiler, Rumlarla eşit seviyeye çıkarıldılar.

Malazgirt, evet, tarihî hristiyan-müslüman savaşlarının büyüklerinden biridir. Bizans’ın bu savaşa, imparatorlarıyla birlikte çıkması, 100 binden 500 bine kadar değişen rakamlarla telaffuz edilen mevcudu, Alparslan‘ın ise alelacele tedariklediği, 13 binden 50 bine kadar rakamlarla telaffuz edilen ordusu… Bizanslılar bu savaş için gereken bütün Hristiyan âyinlerini yaptırmıştır. Alparslan’ın barış teklifine, Diyojen, “müzakerelere Rey’de başlarız, kahvaltımı Hemedan’da yapacağım, İsfehan’da fiskimi yudumlayacağım” şeklinde alaycı bir cevab vermiştir. Bizanslıların niyetinin bugünkü İran ve Irak topraklarındaki İslâm varlığını da ortadan kaldırmak olduğu anlaşılıyor. Nitekim savaşın pek konuşulmayan sonuçlarından biri de, Bizans’ın müslümanlar üzerine Malazgirt’te son büyük hamlesini yapmasından çok kısa bir süre sonra, Hristiyan dünyasının yeni bir çare olarak Haçlı Seferlerini başlatmasıdır.

Bizim çıkardığımız anlam, bu savaşı kazandıran en önemli âmilin, ne şu, ne bu, bizzat Mehmed Alparslan‘ın şahsiyeti olduğudur. Bütün ordunun Cuma namazı kıldığı manzara, muhteşem olmalı. Namazdan sonra Alparslan‘ın askerine yaptığı meşhur konuşma, daha da ihtişamlı bir manzaranın doğmasına sebeb olmuş olmalı:

Biz ne kadar az olursak olalım, düşman ne kadar çok olursa olsun, bütün İslâm âleminin minberlerde bizim için dua ettiğini unutmayınız” demiştir. “Bizim için iki zaferden biri: Ya şehid oluruz, ya gazi-muzaffer” demiştir. “Dönmek isteyen hemen geri dönsün, onları bekleyen dünyada da ahırette de zillettir” demiştir. “Benimle gelenler ise ya cennete, ya ganimete kavuşacaklardır” demiştir. Dönen olmamıştır. Hele onun okunu bir kenara bırakıp, kılıç ve gürzünü eline alması, atının kuyruğunu kendisinin bağlaması ve “Bugün aranızda bir sultan yoktur, ben de sizin gibi bir neferim” diyerek öne atılması, askerini bütünüyle coşturmuş olmalı.

Bu konuşmaları dinleyen ordunun içinde bulunan bir asker olmayı bir ân için hayâl etmeye çalışalım: Herhalde hiçbir asker için orada olmaktan daha şerefli bir şey olamazdı… Stephan Zweig‘ın dediği gibi, tarihte “yıldızın parladığı ânlar“dan biriydi bu. “Cumaya gittim gelicem” dercesine, Cumadan sonra başladı ve akşam namazına gelindiğinde her şey bitmişti. Koskoca Bizans ordusu perişan olmuş, imparator esir düşmüş, İslâm âleminde bayram ilân edilmişti.

MELİKŞAH

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun üçüncü sultanı… Onun sultanlığı, kendisinden sonra Doğu’da ancak Moğollara ve Timur‘a nasib olacak “büyük hükümdar” örneğinin bütün alâmetlerini taşır. Büyük amcası Tuğrul ve babası Alparslan, büyük kumandanlardı, belki şahsî değer olarak Melikşah‘tan üstün yönleri vardı; ama onun kadar parlak bir ihtişama hükmetme imkânları olmadı. Alparslan ve Melikşah, eğer benzetmek kabilse, Yavuz ve Kanuni gibiydi.

Malazgirt zaferinden sonra Selçuklu İmparatorluğu, gerçek bir imparatorluk ihtişamına kavuşmuştu. Fakat Alparslan‘ın bunun hemen ardından çıktığı Karahanlı seferinde suikaste uğrayarak şehid olması, Selçuklu bünyesinde bir sarsıntıya sebeb oldu. 17-18 yaşlarındaki Melikşah, tartışmasız sultan ilân edilirken, Karahanlılar ve Gazneliler, Selçuklu topraklarına hücum ettiler. Bu yetmezmiş gibi, defalarca isyan edip affedilen Kavurd bir kez daha ayaklandı. Melikşah ilk önce bu pürüzü halletti. Amcası Kavurd‘u yakalayıp yay kirişiyle (saltanat kanı akmaması için) boğdurdu. İki oğlunun da gözlerine mil çektirdi. Bunun ardından hilafet tarafından resmen sultan olarak tanındı.

İkinci iş olarak Melikşah, Karahanlılar üzerine yürüdü ve Gaznelilere ordu gönderdi; her iki devleti de yola getirdikten sonra, Anadolu ve Suriye’nin fethi için beyler görevlendirdi. Kutalmış’ın oğlu Süleymanşah‘ı Anadolu’nun fethine nasbetti ve onu hareketlerinde müstakil bıraktı. Kezâ Suriye’ye Atsız ve Şöklü‘yü gönderdi. Atsız, Fatımîler’den Remle ve Kudüs’ü aldı. Ardından Şam’ı ele geçirdi. Mısır’ı almak için güneye indiyse de Fatımî ordusu karşısında büyük bir bozguna uğradı. Bunun üzerine Melikşah, Suriye’yi kardeşi Tutuş‘a ikta etti. Artuk Bey ise Loristan ve Bahreyn’deki Karmatîleri kırdıktan sonra Necid, Umman ve bütün Doğu Arabistan’ı fethederek hutbelerin Abbasî halifesi ve Selçuklu sultanı adına okunmasını sağladı.

Kürdler, her ne kadar Tuğrul Bey zamanından beri Selçuklulara itaat etmişler ve müstakil faaliyet gösteriyorlarsa da, gerek başbozuk Türkmen saldırılarından, gerekse birbirleriyle olan taht kavgalarından çok çekmişlerdi. Ayrıca bazı Kürd bölgelerini yöneten Arab idarecilerle aralarında sık sık çatışmalar çıkıyordu. Bölgede karışıklıklar artınca, Abbasî halifesinin de teşvikiyle Melikşah, Artuk, Çubuk ve Gevherâyin beyleri bölgeye gönderdi. Bu kuvvetler bölgedeki Arab yöneticileri temizlerken Mervanî hükümdarı Nizamüddevle, önce Melikşah‘a yalvardı ve sonra direnmeye kalktı. Halbuki Diyarbekir halkı, kendisinden bıkmıştı. Şehirde Selçuklular lehine çıkan isyan sonucu, Selçuklu kuvvetleri kolayca girerek buradaki Mervanî devletine son verdiler.

Melikşah, bundan sonra Musul’daki bir fitne üzerine yürüdü ve orayı aldı. Horasan’da kardeşi Tekiş isyan edince, doğuya yöneldi ve onu bastırdı. Ardından Suriye’deki karışıklıklar üzerine Suriye üzerine yürüdü. Haleb’e girdikten sonra Lazkiye emiri, şehri kendisine sundu. Urfa’yı fethetmekle görevlendirdiği Bozan da, oradaki Bizans ve Ermeni kuvvetlerini mağlub ederek şehri fethetti (1087). Daha sonra Melikşah, Süleymanşah‘ın fethetmiş olduğu Antakya’ya girdi. Orayı Yağısıyan‘a bırakarak, Akdeniz’e kadar yürüdü. Bundan sonrası, Urfalı Mateos olarak bilinen ünlü tarihçi -Ermeni papazı- tarafından muhteşem bir üslubla anlatılmaktadır:

Melikşah, Akdeniz’e dönerek, imparatorluğun babası zamanından çok daha geniş bir sahaya yayılmış olmasından dolayı Allah’a şükreder. Kılıcını çekerek üç defa denize daldırır ve çıkarır. Sonra kaftanını çıkararak yere serer ve üzerinde namazını kılar. Yanındakilere denizden kum almalarını emreder ve onu Merv’e götürüp babası Alparslan‘ın kabrine serpmelerini emreder: “İşte çocuk olarak bıraktığın oğlun, Hind denizinden Akdeniz’e bir dünyaya hükmediyor!

Melikşah, oradan Bağdat’a geçer ve büyük bir törenle karşılanır. Kızı Mehmelek Hatun‘u halife el-Muktedî ile evlendirir. Daha sonra İsfehan’a gider. Karahanlıların gaile çıkarması üzerine, 1088 yazında Türkistan seferine çıkar. Buhara ve Semerkand’ı aldıktan sonra Karahanlılar yola gelir. Bu sefer Çiğil kavmi ayaklanır. Onların üzerine de gider ve Çin hududuna kadar tüm Türk kavimlerini itaat ettirir. Ondan sonra ikinci defa Bağdat’a varır (1092). Suriye meliki Tutuş, Haleb valisi Aksungur ve Urfa valisi Bozan da Bağdat’a davet edilirler. Bu üç kumandanı, Selçuklu devletinin kuruluşundan beri en büyük hedeflerinden biri olan Mısır’ın fethi ile görevlendirir. Gevherâyin ve Çubuk beyleri de Yemen ve Aden’in fethine gönderir. Bunlara Yarınkuş ve Törşek‘in kuvvetleri de katılır ve öncelikle, yıllardır kâh Selçuklu-Abbasî, kâh Fatımî tesirine giren, sürekli el değiştiren Hicaz’ı (Mekke ve Medine) Fatımîlerden temizlerler. 1092 yılında Yemen de bir Selçuklu vilayeti olur. Ancak Mısır işine bir türlü sıra gelmeyecektir.

Melikşah Bağdat’tadır, belki niyeti orada kalmak, başşehri Bağdat yapmak, halifeye doğrudan yakın olmaktır. Fakat Bağdat, fitnenin, fesadın da yatağı durumundadır. Evvela Melikşah ile ünlü veziri Nizamülmülk‘ün araları açılır. Şiddetli bir tartışmaları geçer. Melikşah oradan ayrılır ve bir batınî suikast düzenleyerek Nizamülmülk‘ü öldürür. Sultanın karısı Terken Hatun, çağın Hürrem‘idir. Nizamülmülk‘ten nefret eder. Ama hadisede kimin ne ölçüde parmağı olduğu meçhul kalır. Melikşah, oğlu Berkyaruk‘u veliaht tayin etmek isterken, Nizamülmülk‘ün ölümü üzerine Terken Hatun‘un adayı Mahmud veliaht olur. Bu arada halife Muktedî de Melikşah’ın kızı Mehmelek Hatun’dan olma oğlu Cafer‘i veliaht yapmak peşindedir. Bunu duyan Melikşah çok öfkelenir. Halifeden derhal Bağdat’ı terketmesini ister. Halife on gün müsaade ister. On günün dolmasına bir gün kala, Melikşah, yediği av etinden zehirlenerek ölür. Böylece Selçuklu İmparatorluğuna altun çağını yaşatan Nizamülmülk ve Melikşah, kimin sebeb olduğu belli olmayan iki şübheli ölümle ortadan kalkmış olur (1092).

Melikşah zamanı, her yönüyle büyük bir devirdir. Çin’den Yemen’e kadar yayılan bu devâsâ imparatorluk, içten de her yönüyle mamur hâle getirilmiştir. Vezir Nizamülmülk, ülkeyi baştanbaşa eğitim kurumlarıyla donatmıştır. Hattâ eğitime ayrılan bütçenin askerî harcamalara ayrılan bütçeden daha fazla olduğu, tarihten bugüne, bizim bildiğimiz tek örnek Selçuklu İmparatorluğu’dur. Bu konuda Melikşah ile Nizamülmülk arasında tartışma çıkınca, Nizamülmülk, ünlü cevabını vermiş, “senin ordun önündeki kaleyi fethederse, benim ordum (eğitim ordusu) bütün bir yarınları fetheder” demiştir. Nizamülmülk‘ün kurduğu ve adına Nizamiye Medreseleri denilen üniversiteler bir çok büyük şehire yayılmıştı. Bunlardan en ünlüsü olan Bağdad Nizamiyesi’nin başında ise bir fikir devi, İmam-ı Gazalî vardı. Yine Ömer Hayyam, asıl ilme hizmetini Sencer devrinde verecek olmakla birlikte, bu devrin bir simasıdır ve Melikşah döneminin büyüklüğünü anlatmaya ayrıca şahidlik ederler.

NİZAMÜLMÜLK

Eğitim tarihinde İmam-ı Azam‘dan sonra gelen en önemli isimdir. Dikkat edilirse, “eğitim tarihinde” diyoruz, “İslâm eğitim tarihinde” demiyoruz. Zira bir branş olarak eğitim-öğretimde, İslâmiyet başlıbaşına bir çığır açmıştır. Bunun da ilk mükemmel örneği, İmam-ı Azam Ebu Hanife‘nin kurduğu İslâm hukuk okulu’dur. Yurt ve burs gibi buluşlar, her ne kadar Nizamülmülk‘e bağlanıyorsa da, hayır, bunları ilk getiren İmam-ı Azam olmuştur. O, bursu da karşılıksız verir ve bunu finanse etmek için ticaretle uğraşırdı. Nizamülmülk ise devletin parasıyla finanse etmiştir.

Bugün “üniversite” dediğimiz müessese, başlıbaşına bir İslâm buluşudur. Abbasîler döneminde ilk üniversiteler ortaya çıkmıştı. Bunlar Ortadoğu’da olduğu gibi, Endülüs’te de yayıldı (çok sonraları Avrupa’ya geçecektir.) Fatımîlerin kurduğu el-Ezher, bu geleneğin şia doktrini çerçevesinde bir devamıdır. Fakat belki asıl “üniversite” denmeye layık hamle ve bunun ilk örneği, Selçuklu veziri Nizamülmülk‘ün bir çok şehirde kurduğu Nizamiye Medresesi’dir. Bu, İslâmî ilimler yanında pozitif ilimler (diyalektik, matematik, geometri) dersleri de veriyordu. Denildiği gibi, öğrencilerin barınma ve eğitim giderleri, devlet bütçesinden karşılanıyordu. Ve bu bütçe, askerî harcamalara ayırılandan daha büyüktü.

Nizamiye medreselerinin kuruluş talimatını Alparslan‘ın verdiği, ilham kaynağının da İmam-ı Gazalî olduğu söylenir. İslâm medeniyeti Abbasîler döneminde büyük bir kültürel atılım yapmış, geçmiş medeniyetlerin eserleri üzerinde yoğun bir tercüme faaliyeti başlatmış ve İslâmiyetin, kendinden önceki felsefeler ve kültürlerle bir nevi yüzleşmesi sağlanmıştı. Bu yüzleşme sırasında, tabiî olarak fikir kargaşaları da doğdu. Bazıları eski Yunan kültürünün, bazıları eski Fars kültürünün, bazıları Babil kültürünün etkisi altına girdi. Bu çığırın sonunda İmam-ı Gazalî ortaya çıkarak, bütün bu fikir kargaşası içinde İslâmî bakış açısının ne olması gerektiğini ortaya koydu. Felsefelere, bilimlere, gizli öğretilere ve sanatlara nasıl bakılması gerektiğini örnekleştirdi.

İşte, Nizamülmülk‘ün kendi adına teşkilatlandırdığı ve onbinlerce öğrenciden oluşan “eğitim ordusu”, bu görüşler çerçevesinde şekillendi. Bu, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat prensiblerinin çeşitli disiplinler karşısında bir tür müdafaası hükmündeydi. İmam-ı Gazalî olduğu gibi, Nizamülmülk de itikatta Eşarî ve amelde Şafiî idi. Bununla birlikte, Ehl-i Sünnet mezhebleri arasında ayırım gözetmezdi. Anlatılır ki, Ebu Nasr adında bir müderris (profesör) Bağdat Nizamiyesi’nde 1077 yılında Eşarîliğin bütün mezheblerden üstün olduğunu, Hanbelîlerin dar görüşlü olduğunu anlatan dersler vermeye kalkınca, Nizamülmülk, tepki olarak vezirleri ve âlimleri yanına toplamış, onlara Ahmed bin Hanbel‘in faziletlerini anlatan bir seminer vermişti. Denilebilir ki, Ehl-i Sünnet mezhebleri arasında süregelen kısır çekişmeleri Selçuklular ortadan kaldırdı.

Bunun yanında, Selçuklular’ın şiaya zulmettiğini gösteren bir belge yoktur. Tam aksine Nizamülmülk, onların büyüklerinin kabirlerini onartmış ve kendilerine ikramlarda bulunmuştur. Bunda da, herhalde, Büveyhîlerin yaydığı “bu şiî-sünnî meselesi kıyamete kadar sürecek, kimse buna bir çözüm bulamaz” anlayışı etkili olmuştur. Fakat batınîlere müsamaha etmemiştir Selçuklular; zira onlar, Allah Resulü‘nün Peygamberliğine ve Kur’an’ın Allah kelâmı olduğuna inanmayıp, “Ali Ali” diye yarı ilah bir masal kahramanı uydurmuşlardır. Daha doğrusu, eski Fars dinlerini bu surette savunmanın avantajlı yolunu bulmuşlardır. Melikşah ve Nizamülmülk‘ün son yıllarında bu batınîler, Alamut kalesini ele geçirdiler ve ilk olarak, “en büyük düşman” olarak gördükleri Nizamülmülk‘e suikast düzenlediler.

Şunu da ekleyelim ki, piyasada çokça duyacağınız, Hasan Sabbah-Nizamülmülk hikâyelerinin hemen hepsi batınî masalıdır. Bazen yanlarına Ömer Hayyam‘ı, bazen de İmam-ı Gazalî‘yi alarak, bu masalları çeşitlendirirler. Bu masalların baş kahramanı Hasan Sabbah, Nizamülmülk‘ü kâh ölümden kurtarır, kâh ağzının payını verir, minareden atar iner aşağı tutar. Tabiî ki hepsi aynı dönemin insanlarıdır. Ünlü din âlimi Kuşeyrî de öyle… Devrin en büyük siması ise hiç şübhesiz, Altun Silsile kahramanlarından Ebu Ali Farimedî‘dir.

Nizamülmülk, Melikşah‘ın manevî babası gibiydi. Onu âdeta o büyütmüş, nice düşmanlarından kurtarmış ve devletini örnek bir organizasyona kavuşturmuştu. İkta sistemini o bulmuş, denildiğine göre tarihte ilk istihbarat teşkilatını o kurmuş, halkın huzur ve adalet içinde yaşamasına o ön ayak olmuştur. Emevîler, Suriye’den Bizans’ı çıkardıktan sonra, Bizans devlet geleneği içinden bir çok unsuru iktibas ettiler. Hattâ ilk defterler Rumca tutulmuştur. Daha sonra Abbasîler, Sasanî sisteminden bazı unsurları iktibas ettiler; meselâ bugünkü “ceo” türü bir “vezir” tayin etmek, bir Sasanî pratiğiydi. Selçuklular gelince, bütün bu sistemler yanında çok daha zengin bir devlet tecrübesinden yararlandılar. Bunların üzerine özellikle Orta Asya Türk geleneğini oturttular. Bunda İslâmî bakımdan bir beis yoktur; zira insanî tecrübe ve pratik, İslâmın malıdır. Nizamülmülk‘ün ünlü “Siyasetname”sinde bütün bu zengin tarih tecrübesini görebilirsiniz; âyet ve hadislerden Çin siyasetine kadar türlü örnekler…

Nizamülmülk hakkındaki eleştiri, onun devlete akrabalarını ve Farsları yerleştirdiği, yâni devleti içten ele geçirmeye çalıştığı ve Fars milliyetçiliği yaptığıdır. Terken Hatun‘un başını çektiği fitne ile Melikşah tarafından böyle suçlandığı ve “senin hükmün benim kalemimin ucunda” şeklinde itab edildiği; buna karşılık Nizamülmülk‘ün de aynı şekilde sert bir üslubla “ben gidersem peşimden sen de gelirsin” diye cevab verdiği söylenir (gerçekten de Nizamülmülk öldürüldükten 35 gün sonra Melikşah ölmüş veya öldürülmüştür). Bunların doğruluğunu, yanlışlığını bilemiyoruz. O dönemde Bağdat’ta tam olarak neler döndüğünü tarih aydınlatmıyor. Şu var ki, Nizamülmülk, gelmiş geçmiş vezirler içinde en büyüklerinden biriydi; ve belki de bunun yanında kötü huyları da vardı. Bu hususta bir şey söylemek imkânsız…

HASAN SABBAH

Bu kadar abartılmasını hiç şübhesiz Haçlılar tarafından tanınmış ve adamlarının müslümanlara karşı Haçlılarla işbirliği yapmasına borçlu olan kişilik… Halbuki Haçlılar, Hasan Sabbah‘ın öncüleri olan bir Babek‘i, bir Sinbad‘ı, bir el-Mukanna‘yı tanısalardı, muhtemelen Hasan Sabbah‘ın adını ilk duyduklarında unuturlardı.

Bir de son zamanlarda ülkemizde bazı sol grubların idolü oldu, o bakımdan da çok konuşuluyor herhalde. Onda bir “Alevî kahraman” buldular zahir; sabah akşam onun kitablarını okuyorlar. Bazıları da Suriyelidir felan yazmış onun için. Belki Esad ailesi onun soyundandır!!!

O yönden bakın, bu yönden bakın, Doğuda ve Batıda hakkında üretilen bazı fanteziler dışında, kayda değer bir yönünü göremezsiniz. İslâm öncesi İran toplum kültürüne bağlı bir “kurtarıcı taslağı”, bir “mehdilik iddiacısı”, bir “reenkarne bozuntusu”, hepsi bu… Ve bunun orijinali de değil, bir halkasıdır.

Suikastleri de orijinal değildir. Ondan önce ne suikastler vardı Ortadoğu’da. Bir Haricîler meselâ. Kadınları bile kullanırlardı. Hazret-i Ali‘ye, Hazret-i Muaviye‘ye, Amr bin el-Âs‘a eşzamanlı suikast düzenlemişlerdi. Daha önce Hazret-i Ömer‘in, üstelik halifeliği sırasında düzenlenen bir suikastle şehid edilmesini hatırlayın… Bu çapta hiçbir eylemi yoktur Hasan Sabbah‘ın. Bir tek Nizamülmülk suikasti vardır. Ondan sonra da adamları, Selçuklu emirleri elinde kukla olmuşlar, parayı kim basarsa onun adına suikastler düzenlemişlerdir. Bir tür kiralık katil görevi görmüşlerdir.

Bir de bu başlık altında söze her başlayan, Nizamülmülk ve Ömer Hayyam ile sınıf arkadaşı olduğunu söylüyor. Hangi sınıftan olduğunu da söyleseler tam olacak. 3-B’den mi? Şu arka sırada oturan haylaz mıymış Hasan Sabbah?.. Bunları kim, neresinden uyduruyor, anlamak mümkün değil. Ve bazı romanlarda geçiyor. Batılılar çok sever böyle şeyleri. Meselâ “Ramses” adlı popüler romana bakın; Hazret-i Musa’dan Homeros‘a ve bilmem kime kadar kimi ararsanız oradadır. Sınıf arkadaşıdırlar! Bahçede top oynuyorlardı, sonra kavga ettiler!

Bu mevzuda Hasan Sabbah‘ın Mısır’da, el-Ezher‘de İsmailî eğitimi aldığı rivayeti daha akla yakındır. Belki de almamıştır. Çünkü kendisinden önce bir batınî-İsmailî kültür oluşmuştu; eski Sasanî kültürünün hâkim olduğu İran, Irak, Kuveyt, Bahreyn havalisinde… Bunlar gizli örgütlenmeler olarak mevcuddu. Fatımî devleti bu örgütlenmenin bir sonucuydu. Yine onun sınırları dışında, Arab düşmanlığından ve İslâm düşmanlığından beslenen bu tür bir duygu vardı.

El-Kaddah‘tan sonra, muhtemelen İsfehan’da İbn-i Attas başa geçti. Hasan Sabbah da işte bu dönemin ürünü, belki İbn-i Attas‘ın adamı, belki ondan sonraki şeftir. Bütün yaptığı, yalçın dağ sırtlarında, ulaşılmaz ve zabtedilmez bir kaleyi ele geçirip batınîlerle doldurmasıdır. Eski devrin imkânları içinde, bir ordu o kaleyi kuşatamaz, ok atsan gitmez, top yok, tüfek yok; tek yapacağın şey, tek tek tırmanmak ve tek tek avlanmaktır. Yemen aşiretleri, bundan çok daha büyük bir direnci, 20. yüzyıl başlarında, topuyla tüfeğiyle kendilerini kuşatan Osmanlı ordularına karşı göstermişlerdir. Hani türküsü var: “Giden gelmiyor, aceb nedendir?” Neden olacak; o sarp kaleyi zabtedemiyor ki düzenli ordu; giden avlanıyor, giden avlanıyor… On seneden on seneye üzerine asker sevkedilebilen Alamut, bundan çok daha basit bir direniş öyküsüdür.

Söylenenler ne kadar doğrudur meçhul. Yâni bunlara Haşhaşî denilmesi; haşhaş içirilip sahte cennet gösterilen müridler felan… Batı edebiyatı Hasan Sabbah‘a ilişkin bu türden hikâyelerle dolu ve bizim solcular da bunları şiddetle reddediyor;

Bunlar hep sünnülerin uydurması. Ne haşhaşı, ne bonzai’si. Ağzına içki bile koymazdı Hasan. Zenginden alıp fakire verirdi. Topraksız köylülere toprak dağıtmış, sendikasız işçileri örgütlemişti. Zalim Selçukluların zulmüne karşı Alamut’un gezi parkında şaha kalkmıştı!

Bu tür hikâyelere, gerçeği merak ediliyorsa, doğruluğu ve yanlışlığı aynı ölçüde, yüzde 50 – yüzde 50 diye bakmak mümkündür. Yalnız bunların bir çeşit ibahiye olduklarını da bilmek lâzım; yâni helal haram bilmezler, içkisiz meclis kurmazlar…

TERKEN HATUN

İslâm tarihindeki ilk Hürrem vakasıdır. Karahanlı hakanının kızı… Bazıları Melikşah ile evlendiğinde Melikşah‘ın dokuz, kendisinin onbir olduğunu söylemişse de, daha ciddi görüşlerde onun yaşı verilmiyor, Melikşah‘ınsa evlendiğinde 11-12 yaşında olduğu söyleniyor; tahta geçtiğinde 17-18 ve öldüğünde de 37-38… Daha sonra bir kez daha evlenecek sultan.

Henüz Melikşah‘ın hayatında, ama Bağdat’a geldiğinde, Terken Hatun‘un bazı entrikalara girdiğini görüyoruz. Melikşah ile Nizamülmülk arasındaki kavgayı onun ateşlediği anlatılır. Bu iki kudretli kişi peşpeşe ölünce, Terken Hatun tam mânâsıyla sahneye çıkar. Melikşah öldüğünde, büyük oğlu Berkyaruk 14, Terken Hatun‘dan olma küçük oğlu Mahmud ise 5 yaşındaydı. Terken Hatun, etrafına para saçarak 15 bin kişilik bir kuvvet oluşturdu. Başta İmam-ı Gazalî olmak üzere bütün ulemanın “caiz değildir” fetvasına rağmen, halife Muktedî‘yi sıkıştırarak 5 yaşındaki oğlunu sultan ilân ettirdi. Nizamülmülk‘ün adamları, Berkyaruk‘u İran’a kaçırdılar ve onu desteklediler.

Terken Hatun bununla da kalmadı. Hanedan üyelerinden Yakutî’nin oğlu Gence meliki İsmail‘e evlenme teklifinde bulundu ve Selçuklu tahtına birlikte çıkmayı vaadetti. Bunun duyan İsmail hemen harekete geçtiyse de adamları bu davranışı çirkin buldular ve onu terkettiler. Böylece safdışı kaldı. Fakat Terken Hatun bu sefer kuzeyden batıya dönerek aynı teklifi Dımaşk meliki Tutuş‘a yaptı. Tutuş da hemen yerinden fırladı. Ve işte ne olduysa bundan dolayı oldu!

Tacüddevle Tutuş, Terken Hatun‘la evlenme ve Selçuklu tahtına oturma hayaliyle öyle çılgınca bir koşuya kalkıştı ki, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun temeli olan bütün taşlar yerinden oynadı. Haleb valisi Aksungur, Antakya valisi Yağısıyan ve Urfa valisi Bozan gibi en ünlü Selçuklu komutanlarını kendisine katılmaya zorlayan Tutuş, Şam ve Cezire’deki bütün kuvvetleri ezdi. Nusaybin’de en ünlü 20 Arab emirini öldürdü. Bunu Musul Arablarını ezmesi izledi. Ve böylece bütün kahramanların feci şekilde can vereceği, yıllarca sürecek ve Selçuklu İmparatorluğunu harab edecek bir tragedya başladı.

Doğuda Berkyaruk sultan olarak tanınıyor, batıda Tutuş sultanlık mücadelesi veriyordu. Tutuş iki defa İran’a girdi. Bir defasında Berkyaruk‘u esir dahi ettirdi. Ancak hilafet başşehrinde peşpeşe iki garib ölüm daha oldu. Halife Muktedî, istemeye istemeye imzaladığı bir belgenin keduretiyle sekte-i kalb geçirdi ve öldü. Ardından Terken Hatun, perde kaytanıyla boğulmuş olarak ölü bulundu (kim tarafından neden öldürüldüğü hiç öğrenilemedi.) Aksungur ve Bozan gibi kumandanlar, istemeye istemeye katıldıkları savaşta Tutuş tarafından öldürüldüler. Tutuş da Berkyaruk‘un adamları tarafından öldürüldü.

En sonunda Berkyaruk, duruma hâkim olduysa da, elinde muzaffer Türkmen kumandanlarından pek azı kalmıştı. Yıllar süren savaşta herkes ölünce, meydan Kürboğa‘ya kaldı. Kürboğa ki, bu savaşta hem Terken Hatun adına, hem Tutuş adına, hem Berkyaruk adına savaşan tek kişiydi; karakteri her fırsatta saf değiştirecek derecede gevşekti. O sırada Birinci Haçlı Seferi‘nin Urfa ve Antakya’ya ulaştığı haberi gelince, Berkyaruk müdafaa için onu görevlendirdi. Antakya, Urfa ve hattâ Tutuş gibi bir kumandanı kaybettiğinden Suriye bomboş kalmıştı. Kürboğa, Urfa’da lüzumsuzca oyalandı ve şehri Haçlılara terketti. Bundan dolayı Antakya’ya Haçlılar’dan bir gün sonra ulaştı. Şehri kuşattıysa da bütün kumandanlarıyla kavga etti ve geri alamadı.

Selçukluları iç savaşta bitab düşmüş yakalayan ve Fatımîlerin de karşılarına çıkmaktan korktuğunu gören Haçlılar, 1099’da Fatımî topraklarından ilerleyerek kolayca Kudüs’ü aldılar ve şehirde yüzyıllarca unutulmayacak bir Müslüman katliamı yaptılar. İşte Terken Hatun‘un iktidar hırsı, bu neticeye mâloldu!

BERKYARUK

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun dördüncü hükümdarı… Ataları kadar büyük işler yapamadı. Yapabilir miydi, bilemiyoruz. Çünkü onun devri iç savaşla geçti. Hükümdarlık kudretini göstermeye fırsat bulamadı.

Daha 14 yaşında başa geçmeye hazırlanıyordu ki, üvey annesi Terken Hatun belâsıyla karşılaştı. Onu atlatmadan, onunla beraber Tutuş belâsı… Tam ikisini de alt etmişti ki, bu sefer doğuda amcası Arslan Argun ayaklandı. Bir süre onunla boğuştu.

Bu sırada Haçlılar Antakya yakınlarına gelmişler, batınîler Fars şehirlerini, özellikle de başşehir İsfehan’ı sarmışlardı. Onların üstüne kuvvet göndermeye imkân bulamadı. Zira bu sefer de kardeşi Muhammed Tapar ayaklanmıştı.

Kardeşini 1099’dan 1103’e kadar tam beş defa bozguna uğrattıysa da ele geçiremedi. Muhammed Tapar, bazı yerleri zabtedip altıncı defa ayaklandığında, Berkyaruk artık bu işten usanmıştı. Ona şu haberi gönderdi:

– “Bu kadar kardeş kanı yetmez mi? Tam 12 yıldır iç savaş yaşıyoruz. Düşmanlar her taraftan memleketi kuşattı. Antakya, Urfa, Trablus, Kudüs hristiyanların eline geçti. Nereyi istiyorsan al, hangi bölgeyi istiyorsan senin olsun, yeter ki bu kan dursun…”

Öyle yaptılar. İki öz kardeş tarafından kurulan Büyük Selçuklu İmparatorluğu, iki üvey kardeş arasında ikiye bölündü. Batı Muhammed Tapar‘ın, doğu Berkyaruk‘un hükmüne âmâde kılındı.

Ne var ki, bunun üzerinden bir sene geçmeden, 26 yaşına gelmiş Berkyaruk, belki ruhça 76’sına gelmişçesine bitab düştü ve öldü.

MUHAMMED TAPAR

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun beşinci hükümdarı… Melikşah‘ın ölümünden sonraki iç savaş sonunda Berkyaruk ile Selçuklu ülkesini paylaşmıştı. Fakat bundan çok kısa bir süre sonra Berkyaruk‘un ölmesiyle birlikte Bağdat’a geldi ve Selçuklu tahtına tek başına çıktı (1104).

Ancak Selçuklu tek sultan elinde bütünleşmek yerine daha da parçalandı. Bu sefer Türkmen beyleri arasında bir savaş alanına döndü. Artık Selçuklu sanki misyonunu tamamlamış gibiydi; beylere o eski idealizmi aşılayamıyordu. Böyle olunca beyler, şahsî hırslarının eline geçiyor, birbirinin yönettiği toprakları elde etmeye uğraşıyorlardı.

Muhammed Tapar, bu durumu düzeltmek için boşuna uğraştı. Beylerine sürekli “İslâm” çağrısı yaptı, onları sürekli biçimde Haçlılar üzerine kışkırttı. İki defa Kudüs’ten Haçlıları atmak üzere ordu kurdu. Ama bu orduyu oluşturan beyler Kudüs’e varmadan birbirlerine girdiler. Bazıları da rakiblerini alt etmek için Haçlılarla işbirliği yapmaktan çekinmedi.

Şimdi kim kızarsa gücenirse gücensin, bir tesbit: Türkmen böyledir. Onu ancak İslâm adam eder ve yüceltir. Fakat o İslâmî hassasiyet dairesi’nden çıktığı zaman, nefsanî ve dünyevî istekler peşine düştüğü zaman, ondan kötüsünü bulamazsınız. Dağın yüksekliği kadar uçurumu olur. Türkmen de böyledir: Kendi mizacının zirvesine çıkmazsa, o zirve kadar derin bir uçuruma yuvarlanır.

Gerçi Selçuklu beylerinin hiçbirisi, İslâma olan bağlılıktan dönmediler. Ancak İslâmî hassasiyet dairesi’nden çıkıp, masallarda “birbirini yiyen kavim” olarak anlatılan derekeye düştüler. Haçlılar üzerine gidebildikleri zaman, onlara ancak küçük hasarlar verdirebildiler. Batınîler üzerine gittikleri zaman da onların kökünü kazıyamadılar.

Böylece kargaşalık içinde geçen ve elle tutulur hiçbir gelişmenin olmadığı 14 yıllık saltanatı sonunda Muhammed Tapar, hastalandı ve öldü. Belki iyi niyetli bir adamdı, fakat kudretsizdi. Kötülere karşı sadece iyi niyet neye yarar ki? Kötüyü alt edecek olan iyinin kudretidir.

AHMED SENCER

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun altıncı ve son büyük hükümdarı… Aslında Büyük Selçuklu tahtına geçen I. Mahmud, II. Mahmud, II. Melikşah gibi başkaları da var, toplam 9 mudur, 10 mudur; ama diğerleri çok kısa süre başta kalabilmişler ve pek bir icraatları olmamış. Onun için, Tuğrul ve Çağrı beyler, Alparslan, Melikşah, Berkyaruk, Muhammed Tapar gibilerin ardından Ahmed Sencer gelir.

Emevîler ve Abbasîlerin ardından ilk büyük İslâm imparatorluğudur Selçuklular. Sencer de bu imparatorluğun en büyüklerinden olmasa da, hatırı sayılır, tarihte iz bırakmış isimlerinden biri… Onu en önce iki büyük dostu ile analım: Bunlar, İmam-ı Gazalî ve Ömer Hayyam‘dır; biri fikirde, diğeri şiirde iki dev, iki çığır açıcı… Belki bunların üzerinde ayrıntısıyla durmak gerekir; özellikle ismi işitilince kafa çekmek akla gelen Ömer Hayyam‘ın… Ömer Hayyam, İslâm şiirinde, kendisinden önce hiç kimsenin kullanmadığı istiareler kullanan ve kendisinden sonraki yüzyılların şiirlerini doğrudan etkileyen bir isimdir. Ne yazık ki, ondan günümüze kalan rubailerin pek çoğu uydurma ve ona aid değil. Onun şair olmaktan önce bir bilim adamı olduğu, Sultan Sencer‘in doktorluğunu yaptığı ve astronomiyle ilgilendiği, bu alanda çalışmaları olduğu da az bilinir.

Ahmed Sencer, Melikşah‘ın bir cariyesinden olma oğludur. Kürdlerin yoğun olarak yaşadığı Sincar şehrinde doğmuş, bu yüzden olacak kendisine “Sencer” adı verilmiştir. Belki bu ilgiden, Sultan Sencer, tarihte “Kürdistan” ifadesini ilk kullanan ve bu kavramı literatüre sokan kimse olarak bilinir. Aşağı yukarı, bugünkü İran’ın Kürdistan eyaletine denk gelen bölgesine “Kürdistan” demiş ve onu bu şekilde özerk bir Selçuklu eyaleti addetmiştir. Gerçi bir iki yıl önce, Devlet Bahçeli, tarihçilerin verdiği bu bilgiyi reddetmiş, “hayır böyle bir şey olamaz. Akıl var mantık var. Koskoca Türk büyüğü Sencer, niye Kürdistan desin?” türünden bir itiraz yükseltmişti. Her neyse canım, bunun bir önemi yok: O demediyse Yavuz Sultan Selim demiştir!

Ahmed Sencer, Selçuklu tahtına Rey’de ve Bağdat’ın muhalefetine rağmen oturdu. Selçuklu ülkesinin bütününe hâkim olduktan sonra da, Bağdat’ı terkedip, yeniden başlangıçtaki gibi Horasan’a döndü. Üstelik Irak’ı kendi idaresinden ayırdı ve kardeşi Mahmud‘u oraya sultan tayin etti. Böylece Anadolu ve Suriye Selçukluları’ndan sonra Irak Selçukluları da bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktı. Bununla birlikte, Sultan Sencer, halifenin, Selçuklu kontrolünden çıkmasına izin vermedi. Tuğrul Bey zamanından beri, halife siyasî isteklerini Selçuklu sultanlarına bildirmek ve onlar uygun görürse almak mevkiindeydi. Kendi başına kuvvet oluşturamazdı. Bir ara mevcud halife bunu yapmaya kalkıştığında Ahmed Sencer şiddetle Irak’a girdi, halifeyi görevinden aldı, kuvvetlerini dağıttı ve yeni halife tayin etti. Hattâ Sencer’in heyetine sızmış bir batınî, haddini aşan eski halifeyi öldürdü.

Sencer Irak’ı yoluna koyduktan sonra doğuya döndü. Selçuklu’daki kargaşayı fırsat bilerek üstüne çullanan Karahanlıları, Gaznelileri ve Gurluları hizaya getirdi. Bu üç devlet de Selçuklu’ya bağlı özerk devletler hâline geldiler. Ve Ahmed Sencer, İran’a oturdu. Çevresine Türkmenler’den çok Farsları topladı ve onlarla meclisler kurdu, onlarla seferler etti. Şu var ki, “Selçuklular Fars kültürünün tesiri altındadır” yollu iddia çok doğru gözükmemektedir. Selçuklular’da saray dili Türkçeydi, ordu içinde Türkçe konuşulurdu, sadece resmî yazışmalar Farsça yapılıyordu ki, bu da olağan bir şeydi. Belki Fars kültürü, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan çok Rum (Anadolu) Selçuklularını etkisi altına almıştır. Zira Rum Selçuklularının sultanlarının ünvanları bile Sasanî imparatorlarının ünvanlarından alınmaydı: Keykubat, Keyhüsrev gibi…

Derken Karahanlıların idaresindeki Türk soylu Karluklar isyan etti. Karahanlılar üstlerine varınca da Moğol soylu Karahıtaylar’a sığındılar. Karahıtaylar Çin tahtında 200 sene hüküm sürmüşlerdi. Sonunda onları yine Moğol soylu Cücenler gelip Çin’den çıkarmış ve batıya sürmüştü. Karahıtaylar yeni yurt arayıp batıya doğru ilerlerken Karluklar’la karşılaştılar. Karluklar onlardan Karahanlılara karşı yardım istediler. Böylece Selçuklular da ister istemez işin içine giriyordu. Karahıtay-Karluk müttefik ordusu, Selçuklu-Karahanlı müttefik ordusu ile Katvan denilen bölgede karşılaştığında belki de 12. yüzyılın en büyük savaşı başlayacaktı. Selçuklu ordusu 100 bin kişilikti. Ahmed Sencer, Karahıtay ordusununun da en az o kadar olacağını beklemiyordu. Onun için, Karahıtay lideri Gurhan, Karlukların affedilmesini, dolayısiyle barış istediği hâlde, sultan bunu sert bir üslubla reddetmişti.

Selçukluları var eden Dandanakan Savaşı’nın üzerinden tam 100 sene geçmişti (1040-1141). Ve o savaşın yapıldığı yere yakın bir bölgede Sultan Sencer, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun belki Malazgirt’ten bu yana en büyük sınavına çıkıyordu. Karahıtay ordusu, daha savaşın başında Selçuklu ordusunu kuşatmaya davrandı. Selçuklu ordusu, kuşatmayı kırmak için direndikçe zayiatı artmaya başladı. Âdeta gittikçe sıkan bir kemer gibi, Karahıtaylar Selçukluları nefessiz bırakıyordu. Sonunda Sultan Sencer‘in çevresinde 100 kadar süvarisinden başka savaşacak kimse kalmamıştı. Bu kuvvet, kuşatmayı kırıp sultanı kurtarmak üzere son bir hamle yaptı. Sultan ancak 15 kişiyle kurtulmuş, geri kalanlar kılıçtan geçmiş, sultanın eşi Türkân Hatun, en ünlü komutanları ve hazinesi düşmanın eline geçmişti.

Sultan Sencer, güç belâ kendi topraklarına ulaştığında, Selçuklu İmparatorluğu, çevre unsurların gözünde artık yoktu. Harzemşahlar’dan Atsız, derhal bağımsızlığını ilân etti ve birkaç Selçuklu şehrini ele geçirdi. Ahmed Sencer, Katvan yenilgisinden bir yıl sonra yeniden devleti toparlamayı başarmış olarak onun üstüne gitti. Atsız‘ı birkaç defa mağlub etti, her defasında affetti, sonra Atsız yine isyan etti. Artık Selçuklu devlet adamlarının elinde oyuncak olmuş birer kiralık katilden başka bir şey olmayan Hasan Sabbah fedailerinden ikisini Atsız kiraladı ve Sencer‘i öldürtmeye gönderdi; Ancak Sencer durumu haber aldı ve fedaileri o öldürttü (Selçuklu yıkıldıktan sonra Atsız, Harzemşahlar devletini kurmayı başaracaktır!).

Fakat en sonunda -denilir ki ekonomik darboğaz yüzünden- Üçok ve Bozok olarak ikiye ayrılmış olan Oğuzlar ayaklandı. Üçokların başında İshak oğlu Tûtî Bey, Bozokların başında ise Abdülhamid oğlu Korkut bey vardı. Sultan Sencer, Belh civarında üstlerine vardı. 40 bin çadırlık Oğuz kavmi onu görünce, kadın ve çocukları öne çıkararak sultandan af istediler. Sultan affetmeye hazırdı. Fakat kumandanları ısrar edince, 1153 yılının ilkbaharında, koskoca Selçuklu ordusu Oğuz halkına hücum etti. Savaşı Oğuz halkı kazandı. Selçuklu ordusu dağıldı. Sultan Sencer, Oğuzların ellerine geçti. Oğuzlar, bu sonuçtan memnun olmayıp onu yeniden sultan ilân etmek istediler. Ne var ki, Selçuklu ileri gelenlerinin hiçbiri Sencer‘i yeniden sultan olarak görmek istemedi. Dahası herkes bağımsızlığını ilân etti, başının çaresine baktı ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu, kuruluşundan 110 yıl sonra tarihe karıştı.

Sultan Sencer, klasik İslâm yazarlarının, edebiyatçılarının tıpkı Gazneli Mahmud gibi ilgisini çekmiş, tıpkı onun gibi çokça sözü edilmiş birisidir. İnce zevk sahibi, sanatkârların, âlimlerin hamisi, halkın sevgilisiydi. Onunla ilgili tarihî ayrıntının önemli bir bölümü, ünlü Eyyubî tarihçisi İbn’ül-Esir tarikiyle ulaşmıştır. Ondan anekdotlar aktaran çok sayıda kimseden biri de meşhur mutasavvıf Feridüddin Attar‘dır.

ÖMER HAYYAM

Herkesin tuhaf tuhaf şeyler yakıştırdığı adam… Bir rind… Hakkındaki şiirlerin çoğu uydurma ve yakıştırmadır; çünkü şarab metaforunu ilk o kullanır… Geri kalanı hep üretilmiş veya onun olmadığı hâlde ona mâledilmiş…

Hakkında en ciddi araştırmayı ve rubaileri üzerine en titiz incelemeyi Abdülbaki Gölpınarlı yapmıştır. Bir çok ona mâledilen şeyin onun olmadığını söyler. Buna rağmen, şöyle demekten kendini alamaz:

– En az iki tane Ömer Hayyam olduğunu kabul etmek zorundayız!

Gençliğinde galiba içermiş de; veya bu hâle benzer bir yoldan gidermiş… Bir dönem İbn-i Sina ile Gazalî arasında gidip gelmiş… Nihayet “şarab” diye sürdürdüğü şiirleri akla bir isyandır, felsefeye bir isyandır; vecdin, sekrin, tasavvufun ifadesidir.

“Bir Peri Masalı”ndan:

İki darbe indirdik dalalete dün akşam

Biri İmam Gazali öbürü Ömer Hayyam

 

Tuttuk birimiz urduk birimiz çaldık yere

Dün akşam yoldaş ettik saf fikri has şiire

 

O ne yüce devlet o / o ne güzel şehir o

“Biz bilmeyiz O bilir O bilir O bilir O!”

 

Nerede bir filozof bir rahib görülmüşse

Hoş ötüşlü kuşları orada bekler ökse

 

Dehre yem olmayışta Selçuklu birincidir

Bizans harici düşman Fatımî iç kincidir

 

Türk tarihi bilesin şu idraktedir asıl:

Mısrada Yunus Emre cümlede Necib Fazıl!

İMAM-I GAZALÎ

İslâm tarihinin en önemli mütefekkirlerinden biri, bir Büyük Selçuklu profesörü… Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun fikir buudunu da ondan görelim!

Oryantalizmin köpürttüğü bir anlayış vardır: İmam-ı Gazalî, İslâm düşüncesine ket vurdu, onu durdurdu şeklinde… Yanlış bir anlayıştır bu. Eserine, “İmam-ı Gazalî’yi Anlamak” yerine yanlışlıkla “Metod Üzerine Mütalaa” adını vermiş olan Descartes da bu anlayışın yanlışlığına ayrıca şahiddir. “Yakîn” yerine, “evidence” demek farkıyla, onunla aynı noktadan çıkış yapmıştır.

Şu var ki, İmam-ı Gazalî, belki de hikmet plânında Batıda, Doğuda olduğundan daha iyi anlaşılmıştır. Bilginin sınırlarını araştıran Kant, felsefecilerin sefaletini gören Marx, İmam-ı Gazalî‘yi anlamaya diğer örneklerdir. Ama Doğuda, oryantalizmin tesbit ettiği gibi, İmam-ı Gazalî‘den sonra onun tipinde mütefekkirler gelmez. Bunun da sebebi İmam-ı Gazalî değil, onun takibi noktasıdır.

Bakınız “el-Munkızu Min’ed-Dalal”e; bütün pozitif bilimlere ve mantığın kendisine saygıyı görürsünüz. Felsefecilerin spekülasyonlarına, Aristo’culuğun kendini din yerine koymasına haklı olarak karşı çıkmış olan Gazalî, şöyle der:

– “Felsefecilerin sözlerinde iki türlü âfet vardır. Birincisi, o sözleri olduğu gibi kabul etmekten doğar. İkincisi ise, o sözleri felsefeciler söylüyor diye, onları toptan reddetmekten… Oysa felsefeciler söylüyor diye, o sözlerin olduğu gibi yanlış olması gerekmez.”

İşte Doğuda, İmam-ı Gazalî‘nin bu tesbitinin ikinci kısmı belki gereğince izlenmemiştir. Birinci kısmı, yâni felsefecileri olduğu gibi kabul etmemek anlaşılırken, ikinci kısma dair derin mülâhazalar görmüyoruz. Bu da İmam-ı Gazalî‘den değil, ondan sonra gelenlerden kaynaklanır.

Dün müslümanların içine düştüğü kaba softa ham yobaz seviyesinde, bugün çoğu solcular ve kemalistler yüzüyor. Onlar, sözün veya davranışın hakikatine bakmıyorlar, onun kimden geldiğine bakıyorlar. Sevmedikleri veya “bizden değil” saydıkları birinden gelirse, hiç düşünmeden reddediyorlar. Böylece çoğu zaman iyiye, doğruya ve güzele de muhalefet etmek ve ondan mahrum kalmak durumuna düşüyorlar.

Misâl, belki çok basit olacak ama, bir o kadar tipik: Somali’ye yardımdan duydukları rahatsızlık… Kendileri işin içinde yoklar diye… Bu tutum onları “zamandışı varlık” derekesine düşürüyor.

Şimdi biz burada “dereke”, “İmam-ı Gazalî” falan diyoruz ya, bu da onları aynı şekilde gıcık ediyor. Oysa Descartes dediğimizde, “level” diyecek olduğumuzda bundan mutluluk duyuyorlar. “Bu bizden, bu değil”… Küçük şovenizmdir bu; bu hâle düşen her kesim her zaman kaybetmiştir.

Hikmet müminin yitik malıdır, nereden gelirse gelsin, alır.” Hakikat insanlığın ortak malıdır. Sırf “bu bizden değil” diye hakikate muhalefet eden, tarih dışı kalır. İmam-ı Gazalî‘den alınacak en önemli ders de budur!

EL-MUNKIZU MİN’EZ-ZALAL

Öncelikle İBDA Mimarı‘nın bir gün zâtımıza söylediği şöyle bir hikmetle hatırlamak istediğim eser:

– “Üstad’ın başucu kitabı Mektubat-ı Rabbanî idi, benimse Füsus’ül-Hikem!

Gerçekten de, Necib Fazıl‘ın mizacı “vahdet-i şühud”a, Salih Mirzabeyoğlu‘nun mizacı ise “vahdet-i vücud”a daha yakındır. Ama siz diyebilirsiniz ki, bunun konumuzla ne alâkası var? Hiç olmazsa şöyle var:

– Eğer ben de bir gün fikrî anlamda bir şeyler ortaya koyabilecek ve onun ardından böyle bir söz söyleyebilecek olsaydım, “benim de başucu kitabım, el-Munkızu Min’ed-Dalal“dir derdim!

Burada ben dad harfini, d harfiyle karşıladım. Bilindiği gibi, başlıkta olduğu şekilde z ile karşılamak da doğrudur. Dilimize iki türlü de girmiştir. Meselâ bazı yörelerde “Ramazan”, bazı yörelerde “Ramadan” kullanımı geçerli olmuştur. “Kaddafi” demek de, “Kazzafi” demek de aynı ölçüde doğrudur. Çünkü dad harfi, ne d, ne z, ama d ile z arası, dilimizde olmayan bir sestir.

Ben özellikle d aldım, zira “dalal” kelimesinin bir kipi olan “dalalet” kelimesi, dilimizde bugün bile kullanılmaktadır. Yeni nesiller, bunu sık sık “delalet“, yâni işaret, alâmet kelimesiyle karıştırırlar; bir şeye delalet etmek yerine “dalalet etti” derler. Oysa dalalet, anlam olarak çok farklıdır. Sapıklık veya sapkınlık demektir. Her türlü sapıklık veya sapkınlık değil ama; fikrî anlamda sapıklık, doğru yoldan sapma, İslâmiyetten sapma, fikrî kargaşa içinde bulunma anlamında…

Munkız” ise dilimize girmemiş, sadece bazı ulema muhitlerinde kullanılmış bir kelimedir. Yaklaşık olarak kurtaran, kurtarıcı demektir. Şu hâlde kitabın Türkçe ismi “Sapıklıktan Kurtarıcı” gibi bir şeydir. Ancak meselâ das Kapital‘in “sermaye” diye tercüme edilmemesi gibi, bu kitab da bu ismiyle çok meşhur olmuş ve hiçbir zaman tercüme edilmeden her dile bu şekilde girmiştir. Literatürde kısaca “el-Munkız“, yâni kurtarıcı diye de anılmıştır.

El-Munkız, hacim olarak küçük, ama tesir gücü olarak çok büyük bir kitabtır. Tarihi değiştiren kitablardan biridir. İmam-ı Gazalî‘nin on yıl süren büyük buhranının bitiminde kaleme aldığı, apaçık, su gibi berrak bir üslubla neticelendirdiği bir eserdir. İlk olarak bir yazarın, geçirdiği fikrî buhranını ve kendi bilgilenme çabasını eserine dahil etmesi bakımından, edebî olarak da önemlidir; 500 yıl kadar sonra Descartes, bu usulü taklid edecek, ama sonuç olarak ondan farklı bir yere varacak…

İmam-ı Gazalî, yakîn bilgisinin arayışı ile başlar fikrî macerasına ve eserine; yâni apaçık, kesin bilginin ne olabileceği problemiyle… Duyuların verdiği bilgiyi inceler; yâni gözün gördüğü, kulağın işittiği, damağın tattığı… Evet duyularımız bir bilgi kaynağıdır ama, onların verdiği bilgi kesinlikten uzaktır; bir çok durumda yanıltıcı olabilir. Sonra aklın verimlerine göz atar; bir çok durumda aklın verimlerinin de kesinlik belirtmediğini, birbirini çelici ve yalanlayıcı olabildiğini, onun için aklın da yakîn‘e kaynak sayılamayacağını belirler.

Yakîn, yâni açık ve kesin bilgiyi sadece Nübüvvet tavrı verebilir. Peygamber’in Allah’tan getirdikleri, hiçbir şübheye yer bırakmayacak şekilde açık ve kesin bilgiyi verir. İnsanda Nübüvvet tavrınının verimlerini anlamaya ve doğrulamaya mahsus yol ise tasavvuftur. Şöyle der Gazalî bu noktada:

Duyu organlarıyla aklın verimleri anlaşılamayacağı gibi, aklın verimleriyle de Nübüvvet tavrı anlaşılamaz. Peygamberlik tavrı, aklın ötesindedir!

Gazalî‘nin felsefecilerden ayrıldığı ve onları yerdiği nokta da burasıdır. Felsefeciler, kendi akıl hünerlerinden hoşnuddur; tek rehber, kurtarıcı (el-Munkız) olarak aklı görürler. Halbuki aklın, tıpkı duyular gibi, kesin bilgiye ulaştığı yerler vardır, ulaşamadığı ve asla ulaşamayacağı yerler vardır. Sözgelimi akıl, matematikte mutludur, kesinliği elde eder. Ama metafizikte aklın spekülasyonlarından hemen hiçbir şey elde edilemez. Bu alanda her defasında ayrı sonuçlara ulaşır akıl; her defasında bir öncekini yalanlar. Daha sonra Muhiddin-i Arabî de, İbn-i Rüşd‘den ayrılırken aynı şeyi söyleyecektir. Meâlen:

– “Akıl, meseleyi indirgeyerek tek bir prensibe bağlar. Halbuki hakikatler üzerinde böyle bir indirgemecilik olamaz. Bu yüzden hakikatin araştırılmasında akıl kâfi gelmiyor!

Ama bunun ne demek olduğunu da iyi anlamak lâzım. Çünkü burada aklı bütünüyle reddetmek yoktur; tıpkı duyu verimlerini reddetmek ve yok saymak olmadığı gibi… Ondan öte bir gerçekliğe işaret vardır. Nitekim İmam-ı Gazalî‘nin felsefeyi reddedişi, gözü kapalı bir reddediş değildir. O, felsefenin, dinin alanına tecavüzünü ve onun yerine geçmek istemesini reddetmiştir. Yoksa felsefenin getirdiği bütün ilimleri onaylamıştır. El-Munkız‘da bunu görürüz: Mantığın, matematiğin, tıbbın, fiziğin, astronominin onaylanışı, ama teolojinin ve başıboş metafiziğin reddedilişi vardır.

Onun için, İmam-ı Gazalî‘nin doğru biçimde anlaşıldığını söylemek mümkün değildir.

İşin doğrusu, Kanunî dönemine kadar, İslâm âleminde İmam-ı Gazalî‘nin anlaşılmasına yönelik bir problem yoktur. İslâm âlimleri, her konuda bütün dünyaya üstündürler bu sırada. Her türlü ilmî gelişmeyi de onlar yönetmişlerdir. Ancak Kanunî’den itibaren, denilir ki Fatih‘in kurduğu Sahn-ı Seman‘ın kaldırılışı ile birlikte, İslâm âleminde akıl ve bilim yönündeki gelişmelerin durmaya başladığını görürüz. “Kaba softa ham yobaz” tipinin buradan itibaren oluşmaya başladığını görürüz. Oysa aynı çağda Descartes, kendi tarzı içinde Gazalî‘yi anlamış ve ondan sonra Batıda, kilisenin akıl alanına tecavüzü ortadan kalkarak, bütün pozitif ilimler ortaya çıkmıştır..

İmam-ı Gazalî gaye olarak pozitif ilimleri işaretlememiştir. Gaye olarak tasavvufu işaretlemiştir. Hakikatin pozitif ilimlere sığmayacağını, onun ancak tasavvuf içinde anlaşılabileceğini söylemiştir. Tıpkı gözün görmesinin gaye olmamasını söylemenin, gözün görmesini reddetmek olmadığı gibi… Allah, ancak tasavvuf yoluyla bilinebilir; pozitif ilimler ise, Sünnetullah’a dair, dünya işlerinin idaresi ve bu işler üzerindeki İlahî sanatın anlaşılması için bir anlayış sunarlar.

Nihayet, bütün bu idrakın yeniden yerli yerine oturması için, İslâma doğru bakışın ve onunla dünya hâkimiyetinin ne olduğunun anlaşılması için, el-Munkızu Min’ed-Dalal‘in bir tür günümüz dünyasına uygulanışını anlamak için, eksik olan şeyin ne olduğunu ve nerede kaybedildiğini anlamlandırmak için, İslama Muhatab Anlayış ve onun usulünü çerçevelendiren İBDA Diyalektiği gereklidir!

KAYNAK: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 5, Temmuz-Eylül 2014.

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz