Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) – I

135

Dibâce

Bu eseri edebî mânâda nasıl kategorize etmek gerektiğini bilemiyorum, muhakkak birileri bunun adını koyarlar. Her zaman olduğu üzere kelimeler ve kavramlar benim ‘scriptura’mda baş köşede oturuyorlar. Belki arada bir onları dinlendiriyor ve olaylara, olgulara, bilime, masallara, fantazyalara yöneliyorum. Ancak, onlar sürekli pusudalar. Değişik bir tür de sayabiliriz. Herşey içiçe ve herşey bir diğerine siyah. Garaiblerle tuhaflıklar, ‘bizarrerie’ler, ‘Le Saveur des Jours’ (Günlerin lezzeti, gustosu), ucubeler, korkular, mithler, felsefe, dîn, zâhir ve bâtın, hâzır ve nâzır, hayvan ve insan ve biraz da ‘La Bête Humaine’ (insanî hayvan, insan-hayvan), prelüdler, messie’ler, âyinler, şiârlar, şiirler, esfel, sâfil, şarab, esrâr, cümle hallusinojenler, Skiladikolar, katmanlar, stratolar, matrixler, hekateler, Dionisiler, ne var ne yok ortalıkta cirit atıyorlar. Uzun uzun önsözler yok… Köpekler var… (H.A.)

 

Préface

Cet ouvrage contient les notes laissées par un homme qu’on l’appelle ‘Coyotte’, surnom qu’il employait lui-même fréquemment. Pour ma part en tout cas, je tiens à y ajouter quelque chose où je tenterai de retracter les idées que je garde de lui. Je sais bien peu de chose à son sujet ; j’ignore notamment tout ce qui a trait à son passé et à ses origines. Cependant, sa personnalité m’a laissé une impression forte et, je dois dire, malgré tout positive.

Je l’ai vu, il y a quelques années. İl menait une exisrence discrète et solitaire. Peu-être nous n’aurions jamais fait connaissance, En effet, cet homme n’était point sociable ; il avait même atteint un degré d’insociabilité que je n’avais jusque-là observé chez personne. C’était vraiement un coyotte ; un étranger, un être inconnu, un peu sauvage, venu d’un monde différent du mien.Toutefois, seule la lecture des écritures laissées ici par lui me permit de découvrir combien était profonde la solitude où son tempérament et son destin l’avaient contraint de vivre et avec quelle lucidité il avait compris le caractère inéluctable de cet isolement. Pour tout dire, je le connaissais déjà un peu grâce à nos rencontres et à nos discussions fréquentes et brèves.

Je n’ai pas oublié l’impression étrange et très contradictoire qu’il produisit sur moi lors de ce premier contact. İl regarda l’escalier, les murs et les fenêtres ainsi que les grandes armoires anciennes du palier avec un sourire particulier qui me fut également désagréable. De façon générale, on avait l ‘impression que cet homme venait d’un monde différent, peut-être de contrées situées au-delà des mers et qu’il trouvait ce qu’il voyait ici ravissant mais un peu drôle. İl était indéniablement poli, et même aimable. Cependant il émanait de sa personne une étrangeté, q.q.ch qui me paraissait inquiétant, même hostile.İl semblait pourtant toujours être un peu ailleurs ; il semblait se regarder agir et se trouver satirique-diabolique, ne pas se prendre au sérieux. Malgré son expression d’étrangeté, il me séduisait. İl était peut-être un peu singulier et triste, mais il reflétait une génie en éveil, très féconde, très active et il était illuminé par l’esprit. Son attitude polie et aimable était dépourvue de toute forme d’orgueil. Au contraire, elle avait presque un côté pathétique, implorant. Dès qu’on le voyait, on avait l’impression d’être en présence d’un homme important, rare et extraordinairement doué.Lorsqu’on parlait avec lui, il lui arrivait à certaines occasions de franchir la barrière des conventions et de formuler des propos personnels, particuliers, émanant de cette partie de lui-même que l’on ne connaissait pas. İl avait plus médité que tout autre et faisait preuve dans le domaine intellectuel d’une précision presque froide, d’une réflexion et d’un savoir sans faille, propre aux authentiques hommes d’esprit qui sont dépourvus de toute forme d’orgueil et ne cherchent jamais à briller, à convaincre ou à avoir raison.İl critiquait quelques personnes, réduisait à néant l’autorité de ces personnes célèbres! Par son ironie implacable quoique tranquille.Mais ce n’était pas tout, l’essentiel n’était pas là. Ses regards étaient beaucoup plus tristes qu’ironiques, il exprimait même une tristesse sans fond, absolue. Il y avait en lui un calme désespoir qui paraissait sûr de lui-même, qui avait en quelque sorte pris la forme d’une habitude. Le regard de Coyotte pénétrait notre époque tout entière, son agitation affairé, son arrivisme, le jeu superficiel d’une vie intellectuelle prétentieuse, insipide.

Malheureusement, il allait plus profond encore, il ne s’arrêtait pas simplement à ce qu’il y avait de corrompu et de déséspérant dans notre monde contemporain, dans notre pensée, dans notre culture ; il accédait au cœur de tout ce qui était humain ! En l’espace d’une seconde, il exprimait avec éloquence le doute immense d’un penseur, d’un initié peut-être. Ses regards disaient : ‘Vois, nous sommes comme ces singes ! Vois, l’humanité est comme eux !’Mieux vaut en rester ici parce que je veux uniquement rester un témoin à dépeindre l’homme singulier, Coyotte. (Ménon Eustratis)

 

– Bulunca şükrediyorum, bulamayınca sabrediyorum

– Köpekler de böyle yapıyorlar…

– Peki ne yapmalı ?

– Bulamayınca şükredip bulunca paylaşmalı, veya bulunca dağıtmalı yani aslında bulunca kendine mâl etmemeli…

Skilia kelimesi yunanca Skilos kelimesinin çoğulu. Skilos: Köpek. Skilia: Köpekler. Türkçe’deki ‘İşkil’ kelimesi de buradan mülhem…

Edebiyyat veya Bediiyyat. Çok zor bir zenaat. Büyük zevâtın işi olmak gerek. Güzel ve müeddeb bir iş, işler manzumesi. Tefekkür gerektiriyor, fransızların deyimiyle ’génie’ (jeni: Dehâ) sahibi olmak gerekiyor. Peki, her yazan zâtın eseri ‘génial’ mı? Dâhîyâne mi? Hayır, değil. Eee? Şu ki; yazmak bir ihtiyâc, bir paylaşım, bir iddia, bir rekâbet, bir derd, bir olmazsa olmaz, bir ukalâlık, bir dışavurum, bir sevdâ, bir varoluş biçimi, bir saldırı, aykırılık bazen yani kötü veya iyi hattâ mükemmel, dâhîyâne, yazmak yaşadığını hissetmek ve âleme ilân etmek. Malûmu ilân etmek. Fakat, kime malûm olanı ilân etmek. Ben biliyorum ve yazmıyorum.

Kynos: Eski yunanca köpek. Kinismos veya Cynism: Felsefî bir akım. Başta kendileri olmak kaydıyla herkesle alay etmek, ti’ye almakla uğraşanlara Kinist diyoruz. Sevdiklerinin yanına gidiyorlar, kıvrılıyorlar, sevmediklerine hırlayıp havlıyorlar, nefret ettiklerini ise ısırıyorlar.

Hylas ile Phylonous’un dialogu ünlüdür. Hylas (CulaV) ismine ilhâm olan kelime ‘İli’ (Hlu) ve ‘madde, özdek’ mânâsına, Phylonous (FulonouV) ise ‘Filo’ (Fulo): Sever, dost, arkadaş kelimesi ile ‘Nous’ (Nouz) yani ‘Nus’ (Akıl, zihin, vicdan, sağduyu, bilgi) kelimesinin birleşmesinden müteşekkil mürekkeb bir kelime ve ‘Akılsever, akıl dostu, sağduyulu, bilgili’ mânâlarını haiz. Orada Hylas maddeyi, Phylonous ise fikri ve onun zihindeki gücünü ön plana çıkarır.

Hayat Ortaköy’de başladı. MBK’nin gerçekleştirdiği darbeden 2 sene kadar sonra. Selvâ kuşlarının avlanıp dayılar tarafından Şehr-i Stanbul’a, Bosfor’da bir eve gece geç saatlerde getirildiği bir gündü. Selvâ, Bakara sûresinde ismi anılan bir kuş. Türkçe’ye Yelve olarak çevrilebilir. Latinî ve İtalyan lisânında Orthalani. Tıbb’da Orthalani Belirtisi var, Orthopedi’de. Yelveler, sakar mekeler, yabanî tavuklar, maşlar, bıldırcanlar, keklikler, karatavuklar, sülünler, turaçlar… Avcının namlusunun ucunda olanlar. Hz. İyşâ’nın avcılara lânet ettiği bilinen bir hikâyedir. Başka bir eserin sonunda bu kısa hikâye mevcud. Hayat, leylakların henüz uykuda olduğu aylardan birinde, Şubat’ta başladı. Koynunda yelvelerle, Rus tipi eğlencelerle herhâlde. Hayat, Ramona isimli bir ermenî, Esther isimli bir yahudî ve Maria isimli bir Yunan’ın şahâdetinde başladı. Ramona ve Maria duldu, Esther ise Jak’ın hanımı.

Leylaklar oldum olası zayıf yanımı oluşturdular. Melek hanımın bahçesinde, ortancalar ki, aslı ’Hortensia’dır, kasımpatları, güller ve diğerleri leylâktaki sırrı taşımıyordu. Hanımeliler kıskanç ve yılandı. Bebeklerin sütüne musallat olan yılanlar misâli. ’Dans le jardin de mon père, les lilas sont fleuris’ (Babamın bahçesindeki leylaklar açtı, yeşerdi) şarkısı bir fransız inceliği midir yoksa leylâklara bir hakaret mi, bilemiyorum zira leylakla erkek yanyana ne kadar cennetseldir, pek sanmıyorum. Leylakların dökülüp güllerin ağlaması ise çok arabesk. Leylak ve kadın olmalıydı. Erguvanî elbiseler giyen, ebrulî ruhlu, laceverd bakışlı, eflâtun nefsli bir kadın. Purple Rose of Cairo isimli bir film hemen bir clang çağrışımı yapıverdi işte. Kahire’nin mor gülü biçiminde çevrilmişti film. Filmler asla benim dokümanım olmadılar, olamazlar. Kurgusu dest-i mırov olan işler benim irâdemi sarsamıyor. Leylakları, sümbülleri / soldurdun gonca gülleri / Aşkla yanan gönülleri / Öksüz koydun sen giderken diye ırlayan san’atçıya da serinim.

Hayatın başladığı yerde Dr. Şabuh da vardı. Kısa boylu, tıknaz bir pratisyen hekim. İyi adamdı sanki. Dr. Ahmed Aybaş da oradaydı, KBB uzmanıydı o ve kirve olacaktı bilâhare. Kirvem hâllarımı böyle yaz yerine kirvenin hâllarını yazmak gerekecekti. Alabildiğine yeşilbaş kertenkele sökün etmişti. Savralar yani. Savra yunanca ’kertenkele’. Dinosavros (DunosauroV) ise meşhur adı var kendi zâil mahlûk: Dinozor. Dino (duno) + Savros (SauroV). Güçlü+Kertenkele. Güçlü, kuvvetli kertenkele, Dinozor. Mina Urgan da yakınlarda bir yerlerdeydi, hayatın başladığı…

’Se Logu sas’ (Se logou saV) deyimi yunanca, bizdeki ’Başınız sağ olsun’ deyimine tekâbül eder. ‘Loğusa’ kelimesi ise ‚ yine yunanca ‘lekani’ (leğen) kelimesi ile akraba. Akraba Arabî ve ‘kurb’ kelimesinden mülhem. Şu işe bakalım ki, arabî ‚kurb’ yani yakınlık, akrabalık, hısımlık kelimesi gitmiş yunanca’da‚ karavi’ (karabi) kelimesini yapmış: Gemi. Gemi, yakınlık. Selvâları avlayanlar Asitâne’ye bir gemiyle gelirler. Onları hayata yaklaştıran karavi’nin ismi ‘SUS’tur. Eski, artık tedâvülden kalkmış bir gemi, Marmara’yı karış karış bilen bir gemi. Nereden gelir bu SUS ismi, ‚Sus’maktan bir emir mi? Yok, öyle değil. ‘Sousse’ diye yazıp ‚Sus’ şeklinde okuyoruz. Tunus adlı ülkenin Akdeniz kıyısında bulunan bir şehri. Nereden bilirdim ki, bir gün Sousse’a yolum düşecek ve oradan Kayrewan’a, mezârlığına…

Filiz kelimesi de yunanca’dan transfer. Vlastos (BlastoV). Tamı tamına filiz anlamına geliyor. Sousse’da filiz verdi bazı şeyler. En eski olanla en yeni olan ise Kayrewan’da buluştu. Kadın artık kitrino’dur, sarıdır. Hep sarı mıydı? Galiba hep sarıymış. Öyle derler. O hâlde sarıdır. Sârî midir? Sarı Gelin yanlış. Doğrusu ’Sarî Gelin’. Ne? Ermenîce yani ’Dağlı Gelin’. Ortada sarı gelin falan yok, sarî gelin var, dağlı. Sârî ise ’sirâyet’in sıfatı. Bulaşıyor, sıçrıyor, musallat oluyor. Sârî hastalıklar için de yurdumda ‘bulaşıcı hastalık’ çevirisi yaygın. Eskiden, ‘Ser tabib’ diyorlardı. Sonra ’Baş tabib’ oldu nihâyet ’baş hekim’. Kuzey Afrika’da, mücâvir alanda ’Toubib’ kavramını kullanıyorlar. Hekim odur ki, ser verir sır vermez. Hangi hekim? Hipokratis (UpokratiV). Aforizmaların adamı Hipokrat. Şimdi? Herşeylerini verenler var. Esrâr sırra kadem bastı. Kadın hâlâ sarı mı? Sârî bir hâl almadı mı?

O günlerde Bosfor’daki servilerin yaprağında düz yoktu. Belki de, ’Servi senden uzun yok / yaprağında düzün yok’ diyen yunan aslında Bosfor’un servilerine göndermede bulunuyordu. Neymiş bu Bosfor aceb? Bosphorus; aslı ise ‘Vosporos’. Vos (BoV)+Poros (PoroV). Öküz+Delik, geçit. Öküz Geçidi, Öküz yolu biçiminde terceme edelim. Demek ki, Bosfor aslında Öküz Geçidi. Şimdi? Öküzler Geçidi mi? Hayatın başladığı yer Bosfor, kadın, selvâ, avcı ve Sousse ise orada illâki reng vardır. Reng leylâktı ve başlangıçta lila vardı. Stin arhi iparhi logos’ (Başlangıçta kelâm vardı). Kelâm ne zor ve ağır bir denetleyicidir, eski deyimle müfettiş. Kelâm ne rengdir? Klorofil. Yunan yine yanıbaşımızda ; Hlorofilo (Clorofulo). Hloro+filo. Sarı-yeşil arası reng+sever. Sarı-yeşil rengi sever. Afindir, fransızın deyişiyle. Bu varlık, sarı-yeşil rengi sever. Âfetin adı devrân, favori rengi ise sarı-yeşil. Hah işte Türk geldi çattı: Turquoise. Türk mâvisi, eskiden ‘mâî’ derler. Sıvı gibi, seyyâl, uçuşkan. Hayatın başladığı yerde Âfet, muhtemelen lise talebesiydi, kimse bilemezdi bir gün Hacettepe Tıbb Fakültesi’ni kazanıp ileride histolog olacağını ve daha sonra da Histoloji profesörü. Ve, erken sayılabilecek bir yaşta hayata kanser rengli bir gemiyle vedâ edeceğini. Âfet Özoran, prof. dr., kanserden öldü. Bir sürü yunanî birikti; Histos: Doku; logos: kelâm, mantık, bilim, bilgi, zekâ; kanser: karkino: yengeç. Hayatın başladığı yerde ölüm erketeydi.

Sizi meleklere boğarım istersem, şaka değil herşeyin aslı melek. Oradan hayata sarkanlar bizler yani sizler. Meselâ; Albiel. Mikail A.S’in emrinde bir melek.

Melek isimlerinin sonekleri olan ’el’ler İbrânîce ’Yüce, ulu, ilâhî olan’ anlamı verir. Albi-El. Biter mi, daha yeni başladı:

Aban Ekim ayından mes’ûl melek.

Abariel sihir bilgisini taşıyan melek ki, Ay’ın son dördün dönemini yönetir.

Abasdarhon sabaha karşı saat 5’in mes’ûlü.

Abdallar, 70 ruhtan müteşekkildirler ve kimliklerini yalnızca Allah bilir.

Abrid: Yaz gündönümünün meleği. Şeytânın gözünü kör edecek.

Abel Cennete gelen ruhların nizâmından mes’ûl melek. 4. Cennet’in şarkında bulunur.

Abuzohar Ay meleklerinden biridir ve sihir bilgisini taşır.

Aheliah Tutkulardan mes’ûldur. İşte burada biraz duralım. Tutkular, ihtiraslar, passionlar. Psikiyatride, ‘idéaliste passionné’ (tutkulu idealist) diye bir karakter bile vardır, psikiyatri vocabulaire’inde veyâ psikiyatri oyununda. Tutkunun bir rengi var mıdır? Tabiî ki. Turuncu’dur. Turunç rengli. Psikiyatri ise; Psihi (Yuch)+İatria (Iatreia). Nefs+Hekimlik. Nefs hekimliği. Ruh falan değil. Takıntılarım var. Şükürler olsun.

Ahaiah Serafim’dir ve sabrın ve tabiatın sırlarının kâşifidir. İnsanoğluna bunu belletir.

Adnahiel: Saggitarius’a hükmeder. Bu burçta doğanlar, bu melekten özel koruma taleb edebilirler.

Adnai (Zevk): İsminin, Venüs seyyâresinde yazılı olduğu söylenir.

Adoniel talih ve muvaffakiyet taşır.

Aduahiel Kasım ayının meleğidir.

Af Bri: Yağmurları kontrol eder. (Allah’tan emir geldiği takdirde) selleri önler.

Afriel Gençlik ve canlılık meleğidir.

Afsi-khof Temmuz ve Ağustos’un yönetici meleği.

Aftiel Alacakaranlık meleği.

Agiel isminin Merkür’de yazılı olduğu söylenir.

Aha Hükümlerin nizâmından sorumlu. Qabbalah büyülerinde ‘Ateş Ruhu’ olarak tanımlanır.

Ahadiel kanunun infâzından (icrâından) mes’ûl melek.

Akatriel (Akrathiel) ilâhî esrârın ifşâcısı ve ilânat meleği.

Aleimon silahlardan korur. Reivtip ve Tafthi isimli yardımcıları vardır.

Hayatın başladığı yerde kadın artık siyahtır. Melekler hemen yanıbaşındaki bağçede (bahçe demiyoruz) eğleşirler. Bağçe büyülü kabul edilir, büyüktür. Üç harflilerin sıklıkla uğradığı mekânlardan biridir. Nâs ve Felâk okunur cıvarda ve biraz aşağıda Tarkmanças Ermenî Kilisesi vardır. Ermenîler’in büyü konusundaki san’atkârlık düzeyini bilenlerdenim. Kirkor’un (Gregor) küçük kızının elîm bir trafik kazasında toprağa düştüğü gün kâinat bunu çok hissetti. O gün Gregorien takwimde kayd altına alınmıştır. Kirkor’un ağladığını gördüğümde Ermenîler’in duyguları olan insanlar olduğunu yakından fark edebildim. İlk dekadda idim. O güne kadar, resmî ideoloji Ermenîler’in henüz evrimlerini tamamlamamış insanlar olduğunu ve maymunların ağlamalarının sözkonusu olmadığını anlatmıştı. Lafontaine’den de, Feylesof Beydebâ’dan da daha etkili bir kaynaktır Şamanist tarihimiz. Hayatın bize başlatıldığı yerde siyah peleriniyle durup, ’tenebre’ şahsiyetlere öykünür. O ’obscurité’den başlanır rahiym duvarını aşmaya ve çetrefilli, netâmeli ve girift yolları katetmeye. Ermenî siyahtır.

Bir reklam var, ABD’nde, propaganda amaçlı. Pozitif propaganda. Neyin ’propagare’sidir? Şu; Ben bir siyahım, korkunca siyahım, mutlu olunca siyah, hastalanınca siyah, ağlayınca siyah, ölünce siyah. Sen ise beyaz; utanınca kırmızı, koşunca pembe, korkunca sarı, hastalanınca soluk beyaz-sarı, ölünce mor! Bir taraftan; siyah tek rengli, reng vermiyor, diğer taraftan siyah istikrarlı, steady. Beyaz; çok rengli. Öte yandan, kaypak, rengden renge giriyor. Güvenilmez. O nedenle resmî ideoloji siyahtır ve siyah kalacaktır. Ermenî ise, buna nisbetle, beyaz. Siyah-Beyaz. BJK, siyah-beyaz. Yunan kurmuş vaktinde, AEK olarak. İstanbul Spor Birliği. Şimdi aynı isimle Yunan 1. liginde yer alıyor. Bosfor biraz siyah beyaz’dır. Ben Fenerbahçeli’yim.

Kuşların öldüğü yer, balıkların doğduğu yer olmaktadır. Pisces, latinî’dir. Yunanî var hamurunda; Psari (Yari). Oradan Pisces. Sonra; ingilizce ve almanca’ya ’fish’ ve ’fisch’ biçiminde geçer ve her ikisi de ’fiş’ olarak okunur. Fransızca’ya ise ’poisson’ (puason) biçiminde sarkar. Ha fiş, ha puason. Her ikisi de balık. Yunan, bir de ’İhtis’ kelimesini yakıştırır balığa, daha tarihî, daha eski, daha zoolojiktir. İhtioloji de balık bilimi. Balığın ebcedi 118 olabilir. 59×2. Balık Neptün’ün fedâîsidir. Balık, yunus sırtıdır. Balık Montevideo’da bir cinnet tasmasıdır. Balık, kaçandır, ürken. Bir de ’Poison’ (Puazon) var, fransızca’dır ve balıktan farkı, ihtivâ etmediği bir ’s’dir. Balık baştan kokabilir. Gün batar, kuşlar döner. Kuşların dönmediği yerdedir, balık. Ne fecî.

Reng değişmiştir, kadın kızıldır hayatın başladığı yerde. Ancak, ona en çok yakışan libas ebrulî. Ben onu ebrulî hatırlıyorum. Yanıldığımı zannetmem. Hangi âyinlerden hatırladığımı hiç bilemiyorum, Tefillinler’den belki de. Kitablardaki prenseslere uygun olabilir. Kızıl, Erithrea, Scarlet… Erithre bir ülke. Yunanca; Erithros: Kızıl. Erithrosit: Alyuvar. Kızılyuvar. Çekirdeksiz hücreleri vardır onların. Diskoiddir. Obsesyonlarım var, kompülsiyonlarım, kızıl renkli, kızılca kıyâmetin kopmasını bekleyen hücrelerim, kızılcık sopalarım. Kompozisyonları olmayan dekompoze bir hayatın ebrulî rengli kadınıdır, hayâllerime sık sık gelen. Rüyâlardan, masallardan, mythoslardan kopup gelen, benimle söyleşen ve kaçıp giden kızıl bir kerkenez. Gün batar, kızıllıklar kaplar Sounion göklerini, oradadır fabuleuse kadınlar, adamlar, hünsâlar.

Hayatın başladığı gün, acıdır, taleporio’dur. Tâlimgâh cennetlerden bir cennet, dirsekler ki, ruhun odasından çıkmazlar, cehennem. Sığındığım melekler vardır, muttasıl cevrler misâli, onlara sokulurum, kedinin sobaya sokulduğu gibi, bâzen bilincimin zorladığı bir yer vardır: Lumière Fauve. Kör Işık da denebilir. Orada, kedi gibi bir çeviklik (la souplesse féline de chat) sergilemek yerine, otçul bir koala gibi sinerim (comme un koala herbivore).

Altarib Kış mevsiminden mes’ûl melek. Sihir âyinlerinde yardıma çağrıldığı söylenir. Çile isimli bir şiir kitabı okunurmuş hayatın başladığı gün. Orada yağız bir adam görüyoruz. Esved’dir. Par analogie; Sevdâ’dır. Aynı gematria’nın bakışık fasetleri. Amabael Kış mevsiminden mes’ûl. Hepsi oradaydı. Onları gördüm. Fonda, Anton Bruckner’in ’Kirie’sini duyduğumu hayâl meyâl hatırlıyorum. Kirie; yunanca ’Kurie’. Efendi. Allah’a şükür bâbında, Kirie eleisin derler Hristiyanlar. Uzun bir partisyon diye anımsıyorum. Hamdi efendi yoktu ancak bizimleydi, bilirim.

Kadının rengi âl’dır. Şapkasız ‚al’ değil. Onu, şöyle kullanabiliriz: Tilki ne kadar yol bilirse avcı o kadar al bilir. Hile anlamında. Hileli zarlar atılırdı resmî ideolojinin charcuterie’sinde. Aynı yerde domuz eti satılırdı, merâklısına. Merâk ölümcüldür derler ve curiosity kills the cat diye laf var. Şarkıdır. Merâk’ın kediyi öldürebildiğini görmedim fakat kadını öldürdüğünü mitholojiden biliyorum. Athina kralı Kedros’un iki kızı merâklarının kurbanıdır. Erkeğin ise salağı merâklı olur, erkeğe göre bir haslet değildir, merâk. Örneği var; Prometheos’un kardeşi Epimetheos. Pandora’nın kutusunu açan, Pandora’ya merâklı. Geriye kalan ise Elpis yani umud, beklenti. David’in Sandığı da öyle. Ve, kilitli hazinenin anahtarı olan insan. Asosyal bir adam olarak uzak durduğum bir mahlûktur. Âl yazmalıdır tanıdıklarımdan bazıları. Bir de, ’Âl’, soy, sop, sülâle, hânedân mânâsına. Devlet-i Âl-i Uthmanî. Uthmanlı Soyu’nun Devleti. Bunu Devlet-i Âlî-i Uthmanî biçiminde de okuyabiliriz. Yüce Uthmanlı Devleti. Yeşildir artık, türbe kadar…

Amabiel Salı günleri Hava’dan mes’ûl ve Mars seyyâresine başkanlık eder. Erkekle kadın arasındaki câzibeyi de sağlar. Salı Yedilisi isimli bir yahudî büyüsü var mıdır? Herhâlde. Pecs şehrinde böyle bir büyüden bahsedildiğini duymuştum. Salı, yeşil bir gündür. Prasino. Mars ise kızıl. Kızılın yeşile döndüğü yer ile, kuşun ölüp balığın doğduğu yer birbiriyle neredeyse süperpoze. Şer’iât, Tarikat, Hakikat, Mârifet… içiçedir günler ve yeşil kızıl içre. Balık, kuştur. Kuş: Ornithos. Yunanî. Ornitholoji: Kuşbilim. Ornithia: Kuşlar. Aristophanes’in bir eseri. Seyri güzeldir. Bir de aynı yazarın ‘Vatrahi’ (Kurbağalar) isimli bir eseri var. O da hoşdur. Hattâ, Kürdî ifâdesiyle ’Pır hoşe’, çok hoş. Kürdilihicâzkâr. Kürdî ve hicâzkâr mı? Kürd ve hicâz. Kürd ve Arab. Hayatın başladığı gün Kürd ve Arab mevcud. Ve dahi Fars, Gürcü, Pomak vû Çerkes, Yörük ü Türkmen, Ermenî ve Yunan da… Biri kızıl diğeri yeşil olan kimyâ bozulmaya görsün, âfât, ölet, facia. Kimya deyince Raymond Minasyan. Kızıl deyince tonlarca yeşil, yeşilin altında biteviye kırmızılar, gelincikler. Salı, Mars, ateş ve daha suya gelmedik. Ateş üzerinden yürür menfî ve müsbet mızraklar dediğimizde merâmımızı anlatabilmekten uzağızdır. Ne kadar yaqıyn isek o kadar uzağız aslında…

Hayatın başladığı gün Latinî metinler yok değildi ve orada ad-eram – ben mevcuddum – ve yine orada ab-eram – mevcud değildim. Ol mekânda birileri öngörüyordu. Mâziden âtiye bir köprü kurar gibi. Pons. Şimdi latinî yazılar var artık ve rengleri tariften vareste. O biri, Cicero’dan birşeyler okuyordu. Hatırladığım kadarıyla şöyle;

Marci Lænii Flacci hospes sum. Lænius, optimus vir, legis pœnam neglegit et amicitiæ legem servat. Terentiam, uxorem meam, desidero; sed quid Tulliola mea fiet? Filius meus quid aget? Non possum plura scribere ; impedit mæror.

Meâlen,

Marcus Lænius Flaccus’un misâfiriyim. Lænius, mükemmel insan, kanunların yaptırımlarını kaale almaz ve dostluğun kanununa hürmet eder. Sevgili eşim Terentia’nın yokluğuna üzülüyorum; fakat küçük Tulia’m ne olacak? Oğlum ne yapacak? daha fazla yazamıyorum; ızdırab beni bundan alıkoyuyor.

Bu sözler Cicero’ya âid. Marcus Tullius Cicero. M.Ö. 106-43 tarihleri arasında yaşamış olan büyük Romalı hatib ve yazar. Sürgün cezâsı alır. Bir arkadaşı (Marcus Lænius Flaccus) onu yanına dâvet eder. Fakat, Cicero akrabalarından uzak olmaktan büyük bir acı duymaktadır.

Büyük usta Cicero, sürgüne gitmiştir. O zamanlar da sürgün var, Alighieri Dante gibi bir başka dev de sürgün cezâsı alıyor. O zamanın sürgünlüğü bugünün mültecîliği oluyor. İlticâdan bahsetmek için önce doğmak sonra ölmek bilâhare yeniden doğmak gerekiyor. Çok öğretici olduğu konusunda zerre kadar şübhem yok.

Hayatın başladığı yerde bu metni okumak neyin nesiydi, istediği kadar bilge bir adam olsun, neden bir ‘Souffrance de l’exil’den (Sürgün Izdırabı) bahsediyordu. Bu bir remil olabilir miydi? Hayır, gerçeğin tâ kendisiydi ve çıplak. Herşeyin bir ‘souffrance’ı var mıdır biçiminde bir sualin cevâbı ister tümdengelimsel (deductif) isterse de tümevarımsal (inductif) bağlamda ele alınsın, evet’ten gayrı değil. Acı’nın da bir rengi yok. Olsaydı mutlaka birileri tarif eder ve diretirdi.

Cicero’nun dostu Marcus’un, yasaların yaptırımlarına değil dostluğun kanununa hürmet ettiğini okuyoruz. Var mı böyle bir çağ adamı, gönül adamı? Cicero şanslıdır, o devirde muhtemelen böyle adamlar var zira Dante de bu nev’i dostlarının yanına gider. Artık yok; sistem, âkil adamlar, bilgeler, hakîmler ve müctehidler dönemine darbe vurarak yükseliyor. Tanrı denen kadavra çoktan ölmüş ve yeniden bedenlenmiştir, reenkarnasyon – tenâsüh. Kimin varlığında ete büründüğünü bu noktadan bilemem ancak bedenlendiği kesin. Ruh artık kadavradır ve benim ellerimde teşrihini beklemektedir. Dissection makamı benim, ilânen tebliğ edilir.

Kadavra latinî. Caro’dan köken alıyor. Et anlamında. Sonundaki ‘Ver’ eki ise ‘Vermis’e işâret. Solucan. Solucanların yediği et kadavra oluyor. Nietzsche’ye dokunarak, insanlar solucan mı, diye merâk tazeliyoruz. Eğer insan solucansa, eti kimin yediği meydandadır. Et yiyen insan! Ne eti? İnsan eti. Yani ‘cannibal’ mi, yamyam. Buna bilim dilinde ’Anthropofagia’ diyoruz. Yunanî’ye bakalım; Anthropos (AnqrwpoV) + Fao (Faw). İnsan+Yemek. İnsan yeme. Ellerini göğe çevirmiş ve arayan anthropos ki, mânâ bu, türünün etine susamış. Homo Homini Lupus’tan – insan insanın kurdudur – İnsan yiyen insana…

İnsanın insanı yediği yerde bir ‘Bête Humaine’den yani bir insan-hayvan veya ’insanî hayvan’dan sözedilebilir mi? Emile Zola, Thérèse Raquin adlı eserinde bu insan’dan bahsedip analiz eder. Öyleyse hayatın bir yerlerden başlaması kâfî olmayacaktır ve hayatın nerede başladığından ziyâde niye başladığı mes’elesi zihinleri meşgûl edecektir. Orası neresi olabilir? Neresi olduğunu tam tesbitten uzağım fakat rengini hissedebiliyorum; Boz’dur. Tam da burada rengin yanıbaşına artık bir de koku veya aroma eklemenin yer gelmiş olabilir. Kokusu; çürük et kokusu… Duymak istediğim sual şu: Eğer çürük et kokusu ise, rengi niye boz ve niçin ’gül kurusu’ ya da çürümüş et rengi değil? Cevabı yok, belki Murathan Mungan’ın ’Omayra’ isimli şiirinin başında adını verdiği ’mendili kan kokan’ arkadaş bu cevabı kendisinde barındırıyordur.

Bir başka latinî tekst üzerinden yürümenin yolu açık mıdır? Denemek gerekir.

Suétone’un (70-140), ’12 Sezarın Hayatı’ isimli eserinden bir pasaja bakılabilir:

Jules Sezar’ın Portresi

Fuisse traditur excelsa statura, colore candido, teretibus membris, ore paulo pleniore, nigris vegetisque oculis, valetudine prospera, nisi quod tempore extremo repente animo linqui atque etiam per somnum exterreri solebat. Comitiali quoque morbo bis inter res agendas correptus est.

Ne diyor Suétone, Caesar için ?

Denir ki, uzun boylu, beyaz tenliydi, harika âzâları (elleri, kolları) vardı, sureti biraz dolgun, gözleri canlı ve siyahtı; son zamanlar hâriç sağlığı yerindeydi. (Son dönemlerde) ânîden bayılıyor ve geceleri ‘ürküntüler’e mâruz kalıyordu. Yine, ik epilepsi krizi geçirmişti buna rağmen kamu işleriyle meşgûldü.

Sezar’ın uzun boylu, dolgun yüzlü, kara gözlü, canlı bakışlı, beyaz tenli, âzâları proporsiyonel ve son dönemlere kadar da sağlıklı bir adam olduğunu anlıyoruz. Fakat, son zamanlarda ‘Comitialis Morbus’ durumuyla karşı karşıya. Bu ‘kötü’, ‘devamlı’, ‘krizli’ hastalık saradır. Epilepsi. Yunanî gözle bakıldığında ; Epi+Lipsis. Epi (Epi) ve Lipsis (LuyiV). Üst, yukarı, üstte, yukarıda(n) öneki ve zabt etme, nöbet altına alma. Tepeden bir zabt hâdisesi. Sezar, zabt altında mıdır ? Yoksa zâbıt mıdır, zabteden? Normalde bir tiran olarak, imparator ve kudret sahibi olarak lipsis onda olmalı. Fakat bakıyoruz, Sezar zabtedilendir aynı zamanda. Tepeden zabt u rabt altındadır. Sezar bu yönüyle edilgendir. Bu durum, Kleopatra’dan evvel midir, sonra mı? Muhtemelen daha sonra. Kleopatra; Kleio (Kleio)+Patra (Patra). Kleio: Nâmı olmak, adı olmak, öyle anılmak, sanı olmak. Patra: Yunanistan’da Peloponiso’da (Mora, Moria) bir şehir. Kleopatra: Patra nâmı olan, Patralı, Patra’dan mülhem. Hayatında en az altı erkeği – anlı şânlı erkekler ki, aralarında Sezar da var – parmağında oynatıp daha sonra onları sakız gibi çiğneyen karakter. Kimseye yâr olmayan Patralı kadın. Kleopatra’yı ’mavi’ye boyuyorum, Turquoise da olabilir. Kokusu yosununki. Sezar, Brutus (Kaba saba dangalak mânâsına Latince) tarafından öldürülmeden çok evvel Kleopatra tarafından öldürülmüştür. Ölmeliydi, hasta olmalıydı, başka yolu yoktu. Laminarya kokulu kadın kâtildir. Tarihe buradan ışık tutuyorum, yeridir.

 

Kaynak: H.A. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005 (2010 öncesi arşiv makalelerimizde yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında makalelerini yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!