Cumhuriyet Döneminde Bir Osmanlı Hanımefendisi

374

Şimdi 86 yaşında…

Dünya’ya “umur görmüş” bir çift yorgun gözle bakıyor…

Bu gözler ah!..

Bu gözler neler gördü?

Neler gördü bu gözler…

Osmanlı, içli dışlı bir kıskaca düşmüş: Büzüldükçe büzülüyor… Küçüldükçe küçülüyordu…

Osmanlı büzülüp küçüldükçe, İstanbul ve Anadolu nüfus açısından büyüdükçe büyüyordu: Kaybedilen topraklardan Anadolu’ya doğru sonu gelmez göç kafileleri akıyordu…

Küçük Anadolu toprakları ve payitaht İstanbul, istiab haddini aşmış bir tekne gibi santim santim bu ağırlığın altında sulara gömülüyordu…

Problemsiz göç olmaz…

Hele bu göç bir imparatorluğun çöküşünden kaynaklanan hadsiz hesabsız bir göçse; bu tam anlamıyla bir içtimaî kıyamet demekti…

Bazıları kıyamet içinde doğar…

Kader…

Bazıları huzur ve sükûn, bolluk ve bereket, nizâm ve intizam, doğruluk ve güzellik, sevgi ve iyilik dekoru içinde doğar…

Bazıları ise kargaşa, felâket, sefâlet kısaca; kızılca kıyamet içinde doğar…

Bunun sırrını kimse bilemez: Hükmü “mutlak Hâkim” vermiştir ve yalnızca O’nun dediği olur…

Yıl: 1911…

“Hanımefendi” doğuyor…

Nerede?

O zaman aile, hâlâ bizden tam kopmamış Teselya’da…

Yıl 1911…

Osmanlı’da kıyamet…

Yıl 1911: Osmanlı bir baştan öbür başa yanıyor, yıkılıyor… Tuzla buz oluyor; yere düşen bir kristal vazo gibi dağılıyor…

Hanımefendi, “1911 yılında Yunanistan’ın Teselya bölgesinde doğar. Hem baba, hem anne tarafından ailesi, Osmanlı döneminde bu bölgeye yerleşir ve büyük arazi sahibi olur.”

Gazeteci kızın “büyük arazi sahibi olur” malûmatını şimdilik unutalım…

Zira, “büyük arazi sahibi olmak” Cumhuriyet kuşakları için gözleri parıldatan çok kıymetli bir “vasıf” sayılsa da; bir Osmanlı insanı için “emanetçilik”ten öte bir mânâ ve değer taşımazdı…

Nasıl taşısın ki? Osmanlı insanı daha bebek yaşlarda kulağına fısıldanan: “Mal da yalan mülk de yalan/ Var biraz da sen oyalan” mısralarıyla büyümeye başlardı; dünyanın “fâni” olduğunu, “bâki” olanınsa, yalnızca “Allah” olduğunu beşikten itibaren bir daha unutmamacasına öğrenirdi…

“Bu dünyada gelip geçici bir yolcu gibi ol…”

İdeal dünya-insan ilişkisi bu zeminde kurulurdu… Böyle bir ilişkide “mal”ın yeri ve değerinin ne olabileceğini varın siz düşünün…

Hâlbuki gazeteci kız için “durum” bambaşkaydı: O “paran kadar insansın” denilen ve “eşref-i mahlûkat”ın kıymetinin kirli kâğıtlarla ölçüldüğü bir abukluk içinde doğup büyümüştü…

“Cumhuriyetin temeli kültürdür” diyorlar ya; o “kültür” işte bu kültürdü: “Kaç para?”

“Cumhuriyet kültürünün “lübbü-özü” buydu: “Kaç para?”

“Bu insan çok iyidir”: Öyle mi, kaç parası var?

“Ben sana iyilik yapacağım, buna karşılık kaç para vereceksin?”

“Abi adam süper yahu; iki senede dönmedik köşe bırakmadı iyi mi?”

Bir insan kaç para eder?

“Kaç para?”

Şöyle bir soruyu Cumhuriyet çocukları hiç sormuyordu: “Para kaç para?”

Gazeteci kız herşeyin para ile alınıp satıldığı “çağdaş yaşam” mahsulü idi ve Hanımefendi’nin kimliğini beyân ederken, kendisi için “çok önemli”, hattâ tek önemli “unsur”u unutmamıştı: “Büyük arazi sahibi…”

Hâlbuki Hanımefendi’nin kimliğini asıl belirleyen unsur, “O’nun ailesinin hem anne, hem baba tarafından Teselya’ya yerleşmiş olduğu” hususuydu…

Hem anne ve hem de baba tarafından Teselya’ya “yerleşmiş/yerleştirilmiş” bir ailenin kızıydı Hanımefendi…

“Evlâd-ı fatihan” yani…

Gazeteci kız şimdi beni görse yüzüme tuhaf tuhaf bakardı: “Ne demek evlâd-ı fatihan?..”

“Yurtta sulh, cihanda sulh” mavrasıyla büyümüş bir Cumhuriyet kızı ne bilsin “evlâd-ı fatihan”ı…

Evlâd-ı Fatihan, Osmanlı’nın fethettiği topraklara gönüllü olarak yerleştirdiği, oraları fetheden akıncıların nesliydi… Oraların “bizim” olmasını sağlayan yiğitlerin ve oraların “bizim” kalması için sonradan gönderilen gönüllü kültür ve medeniyet savaşçılarının nesli…

İmparatorluk bu sayede 600 yıl “kılıç”la fethettiğini vatanlaştırdı ve “bizim” kıldı…

“Bir nevî misyoner” dersek belki Cumhuriyet kızı gazeteci kız, birşeyler anlayabilir ama bu terkib o mânâyı gazeteci kızın idrakine tam olarak taşıyamaz…

İşte Hanımefendi; bir hayat tarzının, bir kültürün en seçkin örneklerinden biri olduğu için, fethedilen toprakları vatanlaştırma memuriyetini üstlenerek, eşinden, dostundan, arkadaşından, doğup büyüdüğü şehirden geri dönmemecesine ayrılarak oraya yerleşen fedakâr insanların neslinden geliyor: Bu fedakârlığın yanında malın mülkün lâfı mı olur?..

Hanımefendi, “anneannesinin çiftliği’nde otuz köylü hânesi bulunduğunu ve makineli tarım yapıldığını hatırlıyor.”

“Makineli tarım?” Gazeteci kızın kafası nasıl karışmıştır kimbilir?

Daha 1923’e gelmemişiz ama Osmanlı topraklarında makineli tarım yapılıyor…

Yahu bu memlekette makine de dahil herbir “muasır medeniyet” nimetini Cumhuriyet getirmemiş miydi?

Cumhuriyet kızı gazeteci Leylâ, kemalist martavallarla doldurulmuş kafasında şimdi bunu nasıl yerli yerine oturtacak? Hele Abdülhamîd Han’ın yabancı bir mühendis bulup denizaltı denemeleri yaptırdığını ve dünyada ilk defa bir denizaltının Dolmabahçe Sarayı önünde başarıyla dalıp, torpil attığını ve yine başarıyla su yüzüne çıktığını bilse fıttırır ki ne fıttırır! Hele ki, yine 1900’lü yılların başında İstanbul’dan Arabistan’a kadar 10 bin kilometrelik demiryolu hattının şakır şakır işlediğini bilse kimbilir ne yapar? “Demir ağlarla ördük yurdumuzu baştan başa” palavralarının aslını faslını da duyar ki, herhâlde iflah olmamacasına fıttırır!..

“Babası küçük yaşta İstanbul’a eğitim için yollanır ve memur olarak çalışmaya başlar. Rumca’yı çok iyi bilen annesi, Yunanistan’da ortaokulu bitirerek İstanbul’a gelin gelir. (Hanımefendi) Yunanistan’daki çiftlik ile İstanbul’daki babasının evi arasında gidip gelerek büyür. Bu gel-gitler 1923’ten sonra mübadele ile son bulur.”

Mübadelede bir mübâdil…

Hanımefendi 1923’e kadar Teselya’daki çiftlikle İstanbul arasında gider gelir…

Sonra 1923 gelir çatar: Olmadık işlerin olmaya başlamasının tarihidir bu… Kıyamet içinde başka kıyamet…

Son devir dirayetsiz Osmanlı yöneticilerinin elinde bîtab düşürülmüş Anadolu halkı, imparatorluğun dörtbir yanından can havliyle kopup gelenlerin de eklenmesiyle bir başka sosyal kargaşa, iktisadî kargaşa, kültürel kargaşa içine düşerse de; 600 yıllık imparatorluk birikiminin içine işlemiş davranış kalıblarıyla ülkeyi fiilî işgâlden kurtarır…

Kurtarır kurtarmasına ya, şimdi kurtuluş hareketinin başındakilerden nasıl kurtulacaktır: Bu bir avuç gözükara halk düşmanının niyetleri kötüdür: Halk Mersin’e giderken onlar tersine gitmeye kararlıdır…

Artık “Devlet Ana” Osmanlı yoktur: Devlet Ana, bizzat kendi beslemeleri eliyle ipe çekilmiştir: “Çingeneyi bey yapmışlar, tutmuş önce babasını asmış” ya; aynen öyle…

1923’ün hikâyesi anlatıla anlatıla bitecek gibi değil, biz en iyisi 1923’deki Hanımefendi’ye dönelim…

Yunanistan’la TC’nin bu tarihten sonra “müslüman ve hıristiyan ahâlinin karşılıklı mübadelesine…” imza koyuşu… Hanımefendi bu andlaşma kapsamında “mübâdil”dir artık… Mübâdil: Mecburen göç ettirilen, göçü mecburî tutulan…

Hanımefendi bu mübadelede, mübâdillerin büyük haksızlıklara uğradığını bizzat yaşamıştır. Yorgun gözleri duvardan kendisine bakan babasının fesli fotoğrafına dalarken o günlere geri döner:

– Yunan sınırlarında kalan müslümanlar için İstanbul her ne kadar büyülü, tılsımlı bir şehir, bir rüyâ şehri ise de; iktisadî zorluklar içinde yeni bir memlekete alışmak kolay değildi. Bize Ege bölgesinde toprak vermişlerdi ama bu topraklar, orada bıraktığımız topraklara göre hem çok küçük, hem de çok verimsizdi. Üstelik boş da değildi bu topraklar. İşgalciler buradan çıktıktan sonra bile aile orada oturmaktansa, İstanbul’da yaşamayı tercih etti. Çok sıkıntı çektik mübadele yüzünden çok… Çünkü herşeyimiz orada kalmıştı. 40.000 dönüm bırakmışız, karşılığında 400 dönüm çorak toprak verdiler. Mamur çiftlik bırakmışız, çorak, ıssız, bakımsız ve küçücük bir toprak parçası vermişler. Bir de buraları sahiblenenlerle boğuşmak da cabası. Oraların ağaları işgal etmişler ve bize “oraları biz zabtettik, kan döktük, can verdik. Siz kim oluyorsunuz?” diyorlar… Daha sonra Yunan hükümeti İsmet Paşa’ya Yunanistan’da bırakılan araziler için 500.000 İngiliz lirası ödedi. Ama mübâdillere bunun bindebiri bile ödenmedi. “Memleket paraya muhtaç, harbten yeni çıktık” dendi. Ve oradaki çok zengin aileler, burada hamallık, amelelik yapmak zorunda kaldılar. Muhacir hayatı… Göç… Tabiî ki kolay intibak edilmiyor. İstanbul’a geldim diye seviniyorsun ama… Muhacirlik zor.

Bir yanda muhacirlik öte yanda 1923’te başlayan gözükara bir manevî, kültürel, hukukî, ahlâkî tahribat: Bu toprakların “yeni efendileri” olduğunu ilân eden bir avuç Osmanlı beslemesi, beslemenin ev sahiblerine duyduğu gizli hınç, kin ve garez ile Osmanlı’nın bütün izlerini bu topraklardan silmeye ahdetmişlerdir; başka efendilerinin emriyle…

Hanımefendi ilkokula Yunanistan’da başlamış ve son birkaç yılını da İstanbul Şehzâdebaşı’nda okumuştur.

Kopuk kopuk hatıralar: Şehzâdebaşı’ndaki evlerine yakın bir konak, İtalyan ve Fransız askerler tarafından işgal ediliyor… İlkokuldan sonra yeni açılan İstanbul Lisesi’ne kaydoluyor… Hilâfet kaldırılmış ve Süleymaniye’deki muhteşem Şeyhülislâm Konağı lise binası yapılmıştır… Liseyi bitirene kadar Osmanlı harfleriyle tedrisat görür… (Sonra cumburlop, bir gece ansızın Çankaya işret sofralarında Latin harflerinin kullanılması kararı çıkar: Bütün bir halk bir gecede okuma yazma bilmez hâle getirilir… Bu işe de debdebeli bir isim konulur: “Harf inkılâbı.”) Liseden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydolur… (Alafranga bir hayat iyiden iyiye yerleşmiştir İstanbul’a; okullar kız-erkek karışık hâle getirilmiştir ama yine de, siyasî iktidarı gasbedenlerin istediği ölçüde kız-erkek öğrenciler arasındaki “karışma” bir türlü istenilen ölçülerde olmaz; bu durumu “terbiye” kavramıyla açıklıyor Hanımefendi… Evet “terbiye”: Osmanlı terbiyesi… 600 yıl bu halkı teknesinde yoğurmuş ve bütün hücrelerine nüfûz etmiş ahlâk kalıbı… Ah o olmasaydı ne kolay olurdu iktidarı gasbetmiş bir avuç ahlâksızın işleri…) “Kız erkek karışık, herkes gayet terbiyeli, gayet rahat… Bir kapanma zorunluluğu olmadan, kayıdlar altına girmeden. Çünkü terbiye vardı. Okulda örtünmediğini, kız öğrencilerin kasket yahut şapka giydiğini, çoğunun da başı açık olduğunu” hatırlıyor. Çarşaflı anaların kızları artık çarşafsızdı; bir de şu terbiye olmayaydı…

‘Çarşaf’ dedikse…

– Annemler çarşaf giyerlerdi; ama bugünkü çarşaf gibi değil… Bu çarşaflar harikulâde şıktı. Kısa bir pelerin, süslü tülgrekli bir peçe, kloş etek, yürürken eteğini tutar, bir de şemsiye alır, tül eldivenle gezerdi annem.

Çarşaftaki şıklığı Neslihan Yargıcı anlar da, çarşafı sırf İslâm’ı tedaî ettirdiği için karşı olan muhabbet tellalı kılıklı “Çağdaş yaşamcı”lar anlayamaz: Zira onlar dünyaya zevk, estetik, idrak penceresinden değil, kuduzca bir kin ve nefret penceresinden bakıyorlar: İslâm nefreti!

Demek ki neymiş, çarşaf da “şık”, hem de “harikulâde şık” olabiliyormuş… Mesele çarşafta değil; onu giyen kadının kültürel erginliği ve “zevk-i selim” sahibi olup olmamasında…

Peki bu “kıyafet inkılâbı” niçin yapıldı?

Bu sorunun cevabını da Neslihan Yargıcı gibi kadınlar düşünsün… Giyim-kuşamın bir toplumun zevk ve estetik seviyesini ele veren önemli ipuçlarından biri olduğunu bilenler; her kıyafetin, giyenin “zevk sahibi” olup olmamasına göre güzel veya çirkin olabileceğini de bilirler… Giyenin hâl ve hareketi, edâsı da giyileni güzelleştirir veya çirkinleştirirken, dünya kıyafet tarihine harika sayılabilecek kadın ve erkek kıyafetleri armağan etmiş -ki bugün o kıyafetlerden küçük bir detay taşıyan kreasyonlar bile podyumlarda hayranlıkla izleniyor- derin ve ince bir kültürün “kıyafet inkılâbı” adı altında vahşî ve haksız saldırıya uğramasına, en azından bu işten anlayan entellektüellerin karşı çıkması gerekmez mi?

Entellektüel mi yok?

Yoksa entellektüelde cesaret mi yok?

Hangisi?

Ah şu eski İstanbul…

– İstanbul, doğrusu pek nezih, gayet Avrupaî bir hayat yaşamaya başladı. Nüfus da az. Fakat Çanakkale harbi, arkadan mütareke yılları… Halk çok sıkıntıdaydı. Birkaç araba görürdüm. Saraya mensub araba… Valinin arabası… Emniyet arabası… Hepsinin numarasını ezbere bilirdik… Meselâ 22 numaralı araba filânındı gibi… Evlerin hepsi ahşabtı. Birkaç katlı ve bahçe içindeydi. Manav diye birşey yoktu… Çünkü her bahçede meyve ağacı vardı ve bahçede sebze de yetiştirilirdi… Ahşab evlerde rutubet olmazdı… Sık sık yangın çıkardı. Hepsi çıra gibi yanardı… Betondan evvel tuğla geldi. Tuğla kalktı beton geldi, artık beton inşaatlar tarihe miras kalacak gibi değil. Bugünkü beton evlerden ne kalabilir tarihe?

Ah o terbiye…

– Eskiden büyükle küçük arasında bir mesafe vardı. Hiçbir anne çocuğuna “lütfen şunu yapma” demezdi… Çünkü lütuf büyükten küçüğedir. Bu tasavvufta da böyle; Hak’tan halka… Bir seremoni vardı ki, bu seremoni içinde insan belki istediği her hareketi yapamazdı ama rahat yaşardı. Bir huzur vardı… Bir kavga gürültü zemini meydana çıkmazdı… Esnaf da öyleydi. Sahaflara girer bir kitab istersin “efendim ben siftah ettim, komşum etmedi oraya bakın” derlerdi… İstanbul halkı çok terbiyeli idi… Herkes birbirine hürmetkâr… Tramvaya, vapura binerken herkes birbirine yer verir. İki sahili birleştiren küçük vapurlar işlerdi karşıdan karşıya. O kadar samimî olunurdu ki, vapur gelince yalının penceresinden kaptana kahve uzatılır… Birgün merkezden bir sual gelmiş kaptana, “Niye iskelelere vaktinde uğramıyorsunuz” diye. Kaptan cevab vermiş: “Efendim Kuzguncuk’un hırdavatı (Yahudiler çoktu ve ticaretle uğraşırlardı), Çengelköy’ün sebzevatı ve Beylerbeyi’nin teşrifatı (Herkes birbirine “siz buyrun, siz buyrun” diye yer verdiğinden) yüzünden vapurlar vaktiyle iskelelere uğrayamıyor.”

Vah şu ‘dil inkılâbı’…

– Nasıl ki Avrupalılar lisânlarının kökeni olarak Latince’yi aldılar, biz de Arapça’yı aldık. Bir Osmanlı Türkçesi doğdu ki, bu son derece harmonili ve son derece zengin bir dil oldu. Çünkü lisân olmasa hiçbir şeyi ifâde edemezsin. Cumhuriyet devrinde o dilde sadeleştirmeler yaptık… Fakat lisân kendi tekâmülünü de tasfiyesini de kendi kendine yapar. Bu zamanla olur. Arabça köklerden kurtulalım derken kendimize verecek isim bulamayabiliriz. “İnsan” desen, Arabça… “Adam” desen, Arabça. “Hayvan” desen, Arabça… “Hayvan”ın lûgat mânâsı canlı demek. Yâni yalnızca öküz, eşek değil; hayat sahibi demek…

Vah şu ‘tekke kapatma inkılâbı’…

– Tekkeler kapatıldı. Çünkü son zamanlarda tekkeler bozulmuştu. Ama bir şeyhin tekkesinde bir edebiyat fakültesindeki kadar çok kitab vardı… Tekkeler kapanınca, adamın biri geldi kapıya kilit vurdu gitti… Kitablar içeride kaldı… Ve aradan çok seneler geçti. Sonra kapıyı açıp kitabları çıkardılar ki hepsini böcekler tahrib etmiş; küften rutubetten okunmaz hâle gelmiş. Bunları çuvallara doldurdular, sahaflara götürdüler. Sahaflar bu çuvalları kapılarının önüne koyup kitabları satmaya başladılar. Amerikalılar, Avrupalılar gelip bu kitabları aldılar… Bir devir yıkıldı tamamen…

‘Şeriat’ ince mevzu…

– Şimdi şeriat ne hâlde… Şeriat, bir ahlâk temeli üzerine kurulmuş bir Allah bilgisi. Kimsenin parasını çalmayacaksın. Kimseyi kötülemeyeceksin, kimseyle uğraşmayacaksın… Kendi hakkına razı olacaksın… Temiz ve çalışkan olacaksın… Bunların hiçbiri yok… Namaz kılmayı herşeyi hâlleder zannediyorlar… Minarelere hoperlör kondu. Ezan öyle bir şey ki, Hakka davet ediyor. Fakat bu davetin bir usűlü, bir erkânı var. Sen hoperlör kurduğun zaman, sesi büyütüyorsun… Öbür cami de sesi büyütüyor… Sesler birbirine karışıyor… Bir saygı da kalmıyor. Bu yanlışı gören de “din bu muymuş” diyor… O da dinden çıkıyor… Şimdi ne din var, ne şeriat! Hiçbir şey yok. Herkes şaşkın bir hâlde. Herkes kendini beğenip oturuyor.

‘Bir hercümercin içinde kaldık’…

– Bir hercümercin içinden daha çıkamadık. Kendi bünyemize uygun, tarihimize uygun, eski terbiyemize uygun bir yol çizemedik. Bir ihata olamadı. Biz kafamızda hâlledemedik bu problemleri, kopuk kopuk parçalar hâlinde kaldık… Temelsiz hiçbir şey olmaz. Biz bu temeli yıkmamalıyız ama yıkıyoruz maalesef…

Sözün tam burasında evin camları zangırdamaya başladı, dışarıda kamyonetli bir satıcı anfilikatörü sonuna kadar açmış feryad ediyordu:

– Badatis vaaaar!.. Soğaaaan vaaaaar!..

Hanımefendi ve Cumhuriyet kızı gazeteci Leylâ birlikte irkildiler… Nostaljik bir rüyâdan uyanır gibiydiler… Nostaljik ve karmakarışık bir rüyâdan…

Hanımefendi ve Cumhuriyet kızı gazeteci Leylâ…

Kamyonetli satıcı tam da Hanımefendi’nin penceresi altında durmuş ve mahalleyi ayağa kaldırmaya kararlı tonda mekanik feryadlarını ısrarla sürdürüyordu…

Artık konuşacak ne vardı: Mazi paramparça bir hayâl, hâl ise bangır bangır bir terbiyesizlik…

Hanımefendi’nin nemlenen gözleri babasının duvardaki soluk fotoğrafından, Cumhuriyet kızı gazeteci Leylâ’ya doğru döndü ağır ağır…

– Kusura bakma kızım… Başını ağrıttım… Biz yaşlılar böyleyiz işte, gevezelikten başka yapacak şeyimiz kalmadı ki… Ne yapalım?.. Bir çay daha alır mıydın?

Cumhuriyet kızı gazeteci Leylâ hiç alışık olmadığı bir zerafet heykelini anlamaya çalışırcasına, Hanımefendi’nin yorgun gözlerine baktı:

– Teşekkür ederim efendim… Ben izninizi istirham ediyorum…

“Estağfirullah yavrum” dedi Hanımefendi… Biri yaşlı diğeri genç iki hanım ayağa kalktılar…

Hanımefendi’nin kafası karışıktı: Sonuna yetiştiği bir medeniyetin batışını görmüş ve bunun yerine ikâme edilmek istenen alafranga hayatın köksüzlüğünü ve sahteliğini idrak etmişti; ne eskiyi tam anlayabiliyor, ne de yeni içine siniyordu… “İki câmi arasında bînamaz”dı Hanımefendi; sadece kendini çok yorgun hissediyordu…

Cumhuriyet kızı gazeteci Leylâ’nın ise bu zarif Hanımefendi’yi dinlerken kafası iyice karışmıştı: “Hangisi doğru?”

Cumhuriyet kızı gazeteci Leylâ eve dönüp bilgisayarının başına oturmuş, bir sigara tellendirmiş, “nescafe”sinden büyük bir yudum almış, teybinin start düğmesine basmıştı. Teypte Hanımefendi’nin billur gibi İstanbul Türkçesine dalıp dalıp gidiyordu… Defalarca dinledi… Defalarca nescafe içti, düzinelerce sigara tüketti: “Bu yazıyı nasıl toparlamalı? Başlığını ne koymalı?..”

Ve Cumhuriyet kızı gazeteci Leylâ yazısına inanılmaz bir başlık koydu: “Köksüz çiçek tutar mı?”

“Köksüz çiçek”in kendisi olduğunu acaba anlayabilmiş miydi?

Kimbilir!..

Kaynak: Akademya I. Dönem, Sayı 12 (Ağustos 1999)

Akademya’nın Notu: Yazarımızın naklettiği görüşme, Leyla Neyzi tarafından kaleme alınan “İstanbul’da Hatırlamak ve Unutmak” isimli ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından 1999 yılında basılan eserin 185-188 arası sayfalarında yer almaktadır.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!