CUMHURİYET EDEBİYATINA TOPLU BAKIŞ – 21 (Tarık Buğra ve Küçük Ağa)

Altı yüzyıllık bir devlet geleneği ile sonu meçhul olan yeni bir kurtuluş umudu arasında tercih yapma noktasında kalan ve benzeri az görülen bir ıstırabı yaşayan “İstanbullu Hoca”nın, “Küçük Ağa” olma yolundaki müthiş dramı… Televizyonda dizi hâline getirilmiş şeklinde “dram” tarafı geri plâna itilen ve macera yönü öne çıkarılan Tarık Buğra’nın bu meşhur eseri, özellikle İstanbullu Hocanın iç hayatındaki tezatları yansıtan bölümleriyle, Üstad Necib Fazıl’ın hasretini çektiği “mesele sahibi insanın romanı” olma yolunda önemli bir işaret ve Türk romanına bir keyfiyet kazandırma kavgasında güçlü bir hamledir.

Tarık Buğra, bu dev hacimli eserinde, mevzuya göre bir dil ve üslûbu başarıyla kullanmış, sağlam bir kurgulama ile teknik hataların önünü keserek, romanın istediği çetin sentezden pay sahibi olduğunu isbatlamıştır. Şunu da peşinen belirtelim ki; daha sonra yazdığı romanlarından bazılarında, özellikle son romanı “Dünyanın En Pis Sokağı”nda, kendisinden beklenilen “sentez”i aynı genişlik ve çetinlikte bulamayız.

“Küçük Ağa”nın bir diğer hususiyeti ise romantizm ile realizmin kesiştiği noktada yazılmış gibi bir intibâ uyandırmasıdır. İlk bakışta, Türk-Yunan Harbi yıllarının Anadolu’su kaskatı bir realizm hâlinde karşımıza çıkar; biraz deşeleyince, kahramanların iç âlemlerinde ince bir romantizm görülür.

Tarık Buğra’nın dikkate değer taraflarından birisi de, tiplemelerin çok canlı, neredeyse “elle tutulur-gözle görülür” derecede belirgin olmasıdır. Ne “Küçük Ağa”yı okuyan “Çolak Salih”i unutabilir; ne “Gençliğim Eyvah”ı okuyan “İhtiyar, Delikanlı ve Güzin” gibi kahramanları aklından silebilir. Öyle ki, bu “İhtiyar”ın şahsında, ülkenin son yüzyıllık gidişatının bütün sorumluları birleştirilmiş ve ortaya muazzam derecede bir “kötülük” tiplemesi çıkmıştır. Okuyucu, romanı okuduktan yıllar sonra bile “İhtiyar”ın kıs kıs gülüşünü, hattâ mandalina yiyişini bile unutamaz; müthiş bir pragmatist ve bâtıl tarafından dehâ çapında bir aksiyoncudur o. Kezâ, “Yağmur Beklerken”in “Rahmi”si ve “Dönemeçte”nin “Doktor Şerif”i de hayatımızın birer parçası hâline geliverirler.

Tarık Buğra, romanlarında “hüküm” vermekten kaçınır, fakat muhatabına hüküm vermenin yolunu açar. Bazen okuyucu, yazarın bile farketmediği tesbitlere ulaşabilir bu romanlarda. Meselâ, Anadolu halkı ile Küçük Ağa’nın sonu arasındaki bir benzerlik dikkat çekicidir: Türk-Yunan Harbinde din uğruna savaşan Anadolu insanı, “zafere kavuştum” derken ondan mahrum kalmış ve madde plânındaki kurtuluş, mânâya aksettirilmemiştir. Tıpkı din gayreti uğruna İstanbullu Hoca olarak genç eşi “Emine”yi bırakıp dağa çıkan ve romanın sonunda kavuşacağı sırada kaybeden “Küçük Ağa”nın dramı gibi…

“Yağmur Beklerken”de 1930’lu yılların bir Anadolu kasabasını canlandırır ve sayfalardan o kasabayı seyreden okuyucu, “Serbest Fırka”nın ne büyük bir aldatmaca olduğunu farkeder. (Aynı dönemi Kemâl Tahir, Ankara ve İstanbul’u merkez alarak otopsiye yatırmış ve kesin hükümler vermiştir “Yol Ayrımı” romanında…)

Tarık Buğra’nın romanlarının en önemli eksiği ise kafasının içinde fikrî ve felsefî bir temel olmayışıdır ki, kendisi de bunun ıstırabını yaşar. Hattâ aldığı bir ödülü “İslâmî dünya görüşüne sahib bir yazara verildi” diye tenkid eden Fethi Naci’ye şu cümlelerle cevap verir:

“Bana bu görüşün yoruluşunu gerçek bir iltifat sayarım. KEŞKE TAM BİR İSLÂMÎ GÖRÜŞÜM OLSAYDI! O zaman -hiçbir romanımı küçümseyemem- eserlerim daha sağlam ve övüldüklerinden daha değerli bir yapı kazanırlardı. Ne yazık ki, eğitimimiz ve toplumumuz bir felsefe edinebilmemize yardımcı olmuyor.” (Tarık Buğra, Politika Dışı, Ötüken Yay., İstanbul 1992, s. 232)

Tarık Buğra’nın samimi olarak itiraf ettiği bu “dünya görüşü” eksiği, esasta birçok Türk yazar ve şairini kuşatıcı bir zaaftır. İslâmî(!) edebiyat yaptığını sanan ve kendi kalemiyle kâfirlere mizâh malzemesi veren birçok İslâmcı(!) yazar da, bu “dünya görüşü eksikliği” kapsamı dahilindedir. Arabesk keyfiyetini aşmaz kabiliyetleriyle eser karalayan ve genellikle önce hayatın kötü yola ittiği, sonra başından geçen önemli bir olay sonucu yolunu değiştiren ve irşâd(!) olan, bunun sonucu toplum tarafından dışlanan kişilerin maceralarını gazete havadisi tarzında güya romanlaştırmış olan bu yazarcıkların İslâmî edebiyattan anladıkları, ayıb sahnelerden uzak durmak ve kahramanların bir kısmına namaz kıldırtmaktan ibarettir. “Ruhun eşya ve hâdiseler karşısında takındığı tavır, dünyalar arası nefs muhasebesi” filân hak getire!.. Bu sözde İslâmî romancılar, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının sefâletine, bazen en âdi dereceleriyle bile ortak olmuşlar; sayfalar boyu gazete haberi yazmaktan ileri geçememişlerdir. Gazete haberlerindeki inandırıcı ve iknâ edici hava bâri mevcut olsa!.. İslâmî dünya görüşü mensubu olduğunu sanan bu yazar taslaklarının yanında, “keşke tam bir İslâmî görüşüm olsaydı” diye sızlanan rahmetli Tarık Buğra “ideolog” gibidir.

Meselâ, “Küçük Ağa”nın devamı sayılan ve müstakil bir eser hüviyetinde olan “Firavun İmanı”nda, Cumhuriyetin ilân edilişini ve hemen sonrasını bütün objektifliği ile romanlaştırmış, diğer İslâmcı(!) yazarların yapamadığı şekilde, Hüseyin Avni Bey’in yargılanışını anlatırken, o dönemin hukuk anlayışındaki çarpıklıklarla okuyucuyu burun buruna getirmiş, ülkenin nasıl yağmalandığını resmetmiştir. Ama kendisinin de farkettiği gibi, ustalıkla ele aldığı bu tür mevzuları, bir dünya görüşü, en azından bir felsefe zemininde filizlendirememiştir.

“Dönemeçte” de, 50’lerden sonraki Demokrat Parti iktidarının getirdiği “demokrasi ve hürriyetin” palavradan ibaret olduğunu ve abartıldığı kadar önemsenmemesi gerektiğini -yine doğrudan hüküm vermeden- okuyucuya fısıldamış, ama bahsini ettiğimiz “dünya görüşü” noksanlığından dolayı, topyekûn bir demokrasi muhasebesinin yolunu açamamıştır.

Marksist diyalektiği kıyısından köşesinden yalamış olan bazı solcu yazarlarda felsefî temellendirmeler kısmen mevcut olsa da, onlarda Tarık Buğra’daki sanat kaygısı yoktur ve Türk edebiyatında roman, bütün ümit verici fışkırışlara rağmen, bir türlü “yarım oluş”ları aşamamıştır.

 

Kaynak: H.Y. “Hikâye, Roman ve Şiir Çevresinde Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatına Toplu Bakış” başlıklı henüz yayınlanmamış bir eser çalışmasının bölümler hâlinde naklidir. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005 (2010 öncesi arşiv yazılarımızda yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında yazılarını yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!