CUMHURİYET EDEBİYATINA TOPLU BAKIŞ – 29 (Hece Vezni ve Ahmet Kutsi Tecer)

155

Bu arada, yirminci yüzyılla birlikte asırlardır aruzun gölgesinde silik bir hayat yaşayan ve üst tabakalara ulaşamayan hece vezni, devrin aydınları arasında ilgi görmeye başlar. Mehmet Emin, monoton şekil ve ifâdelerle, hiçbir estetik kıymeti olmayan ama hamasî duygular uyandırdığı için tutulan şiirlerle ilk hece örneklerini sergiler. Aynı şekilde, Ziya Gökalp’in hece denemeleri de Mehmet Emin’den daha az monoton değildir.

Fikir ve sanatta başıboşluğun numûnesi olan Rıza Tevfik de hemen diğerlerinden sonra “hece” kalıblarıyla şiirler yazmış, ama halk şiiri, özellikle de tekke şiirinden faydalanarak Mehmet Emin ve Gökalp’a göre daha sağlıklı sayılabilecek eserler vermiştir.

Ciddi mânâda ise, bu ilk çırpınışlar, muhteva olarak zaten boş olduğu gibi, teknik olarak da acemiliklerle doludur. Ziya Gökalp’ın izinden giden ve beş hececiler diye adlandırılan bir grup ise hecenin şeklini, tekniğini kısmen sağlamlaştırmış ve bu vezni monotonluktan bir nebze kurtarmışlar, ama muhteva adına, şairânelik adına hiçbir şey verememişler ve sevgili Üstad’ın ifâdesiyle; “parmak hesabından” ileriye geçememişlerdir… “…bu gurup içinde Faruk Nafiz’i, hemen tükeniveren arkadaşlarından bir kaç arpa boyu ilerlemiş ve bugünlere kadar ulaşmış görüyoruz.” (Necib Fazıl, Allah Kulundan Dinlediklerim, s. 180) Üstad’ın da belirttiği şekilde, Faruk Nafiz Çamlıbel’in meşhur “Han Duvarları” ve “Çoban Çeşmesi” gibi birkaç şiirinde sathî de olsa bir şairânelik mevcuttur.

Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç gibilerin ise şiirin kendine hâs sesinden, estetiğinden hiçbir şeyleri yoktur. İşte Orhan Seyfi Orhon’un antolojilere giren ve bestelenen meşhur(!) şiirlerinden birisi:

 

Ölürsem yazıktır sana kanmadan

Kollarım boynunda halkalanmadan,

Bir günüm geçmiyor seni anmadan,

Derdine katlandım hiç usanmadan…

 

Diyorlar kül olmaz ateş yanmadan,

Denizler durulmaz dalgalanmadan.

 

Bu şiirde ses, muhteva, estetik, kısacası “saf şiir” adına, bir şey bulan beri gelsin! Alt alta, “kanmadan”, “halkalanmadan”, “anmadan”, “usanmadan”, “yanmadan” ve “dalgalanmadan” kelimelerini sıralayarak, “onbir”e kadar saymasını becerebilen hemen herkes, köy kızlarının manilerinden hiçbir üstünlüğü olmayan bu kafiyeli ve hece vezinli şiiri(!) yazabilir. Beş hececilerin hemen hepsini kuşatan yukarıdaki misâl, bir iskelet ne kadar insansa, o nisbette şiir sayılır, sayılmalıdır.

Anadolu’nun yıllardır ihmâl edilmişliğini öne sürerek memleket edebiyatına soyunan ve kendilerince millî duygulara seslenen bu topluluk, basmakalıblığı, hitabet üslûbunu aşamamış, yer yer mahallî söyleyişlere, hattâ argoya sığınmışlar ve tükenip gitmişlerdir.

Sanattaki çapsızlıklarına rağmen bu “Anadolu’ya yöneliş” birçok şaire ilhâm vermiş, özellikle resmî ideolojinin halk evlerinde palazlanan birçok okur-yazar aydın(!) onlar gibi “Ali’m, Ayşe’m” şiirleri yazmaya başlamıştır. Hattâ sevgili Üstad Necib Fazıl’ın kendisi ve Ahmet Hamdi Tanpınar’la birlikte heceye keyfiyet kazandıran üç isimden birisi kabul ettiği Ahmet Kutsi Tecer de bahsi geçen havaya kendisini kaptırmış ve sanatın yeni istikametini “orda bir köy var uzakta” şiirini yazarak göstermiştir. “Ülkü” dergisinde folklorun ve halk kültürünün önemine yönelik çalışmalar neşreden ve Âşık Veysel gibi birçok halk ozanının tanınmasına yardımcı olan bu “keyfiyet”, sanatını folklorun emrine vermek ve ona benzetmek yerine folkloru sanatı için bir malzeme olarak kullansa ve onun sadece alt yapı vazifesi göreceğini misâllendirseydi, bugünlere birkaç şiirden fazlasını bırakırdı.

Ki, daha o “genç şair” yıllarının Necib Fazıl’ı ve Ahmet Kutsi arasında böyle önemli bir statü çizgisi vardır. Büyük Doğu Mimarı’nın ilk gençlik şiirlerinde halk edebiyatı ve özellikle tekke şiirinden faydalandığı bilinir. Ama Üstad, Ahmet Kutsi’nin aksine, onlara teslim olmamış ve bir aydın eliyle onları yontmuş, hâs ve hususî bir edâ vermiştir. Öyle ki Üstad Necib Fazıl’ın bu vasfı Türk edebiyatında büyük şaşkınlığa sebebiyet vermiş; bir yanda Fransız, diğer yanda yerli şiir; ama bunlar Necib Fazıl için sadece bir malzeme ve o hepsinden farklı… (Meselâ Ziya Osman Saba, “Ben ve Ötesi” üzerine 1933 yılında kaleme aldığı bir yazısında, Üstad’ın “Sayıklama” şiiri vesilesiyle, bahsettiğimiz hususiyetlerine hayranlığını dile getirir. Bu yazı için bakınız: Osman Selim Kocahanoğlu, Türk Edebiyatında Necip Fazıl Kısakürek, Hayatı-Sanatı-Çilesi, Hakkındaki Tüm Yazılar, Ağrı Yayınları, 1983, c. 1, s. 32-37)

Beş hececilerden özellikle Faruk Nafiz’in “Anadoluculuğu” ile hatırladığımız ve bu sebeble hemen onlardan sonra bahsine girdiğimiz Ahmet Kutsi Tecer’in asıl hüviyetini Büyük Doğu Mimarı’nın kaleminden okuyalım:

“Ahmed Kutsi artık o eski Kutsi değildir. Bir saatçi ustasının kulağını çarklara verip makinesinin nabzını dinlemesi gibi, kelimeler ve bağlantıları arasındaki iç âhenge dikkat eden ve bu noktada Mistik Şair’e muvazi yürüyen Kutsi, şimdi, Anadolu çiçeğini emerek devşireceği tahassüsü yepyeni bir imal süzgecinde ham madde diye kullanacağı yerde, ham maddenin bizzat içine düşmüş, ondan ibaret kalmış, arılar gibi çiçeğiyle kendi lâboratuarı arasında öz şahsiyetini esas tutucu sihirli terkip (fabrikasyon)unu unutmuş ve işte ince bir kalıp ve ruh nakkaşlığından yola çıkıp bu kısır noktada kalakalmıştır.

Nitekim başta istidatlısı göründüğü üstün şiire bu kıyışını dâva ve ideal adamlığına da kıymış olmak şeklinde gösteren, Halk Partisine inanan ve kapılanan, her mânanın kaynağı (metropolis – büyük kent) ruhunu, kerpiç köye feda eden ve aradığı köyü Halkevleri çerçevesinde bulacağını uman, hattâ ikbalini bu yolda arayan, aynı Kutsi değil midir?” (Necib Fazıl, Bâbıâli, s. 244)

Üstad’ın bu hikmet ifâde eden tesbitini misâllendirmek yerinde olacaktır. “Kelimeler ve bağlantılar arasındaki iç âhenge dikkat eden” Kutsi’nin “Deniz” şiirinden iki dörtlük:

 

Şimdi her uyanık limandan uzak

Derinlerde engin bizi sarıyor.

Güverteden korsan gibi aşarak

Ne arıyor sular, kimi arıyor?

 

Yolcular yolcular deniz çağrıyor,

Çağrıyor kükreyen suların sesi.

Kükreyen, çıldıran sular bağrıyor,

Bağrıyor toplamak için herkesi.

 

Yukarıdaki şiirin bütününde (Rembo)nun “Sarhoş Gemi”sinin önemli izleri görülse de, dilin imkânlarını kullanabilme ve iç âhengi duyup-duyurabilme yönünden başarılı bir şairle karşılaştığımızı görebiliyoruz. Ama aynı Ahmet Kutsi’nin Halkevleri havasıyla yazdığı “Buğday İlâhisi” şiirinden alınma şu dörtlüklere ne demeli:

 

Kimi ölçekle kaldırır

Kimi avuçla saldırır

Parmaklarını daldırır

Bana değer, bana batar.

 

Ne büyüdür, ne sihirdir,

Birim, birsin, biriz, birdir,

Yüreğimde bu bir sırdır

Yığın yığın buğday yatar.

 

İki şiir arasında, birincinin lehine olarak gerek ses, gerek muhteva ve şiir tadı yönünden ne büyük fark olduğunu izâha ne hâcet? Ahmet Kutsi Tecer’in folklora yönelen şairlerin -o dönem içinde- en kalitelisi olduğunu hatırlatalım da, diğerlerinin nasıl olduğunu okuyucu hayâl etsin. Keşke Ahmet Kutsi, uğruna keyfiyetini fedâ ettiği halk hassasiyetini, motiflerini, kendisinden yıllar sonra ortaya çıkan solcu şair Ahmet Arif kadar yakından duyabilse, samimiyetle hissedebilseydi!..

 

Kaynak: H.Y. “Hikâye, Roman ve Şiir Çevresinde Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatına Toplu Bakış” başlıklı henüz yayınlanmamış bir eser çalışmasının bölümler hâlinde naklidir. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005 (2010 öncesi arşiv yazılarımızda yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında yazılarını yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!