CUMHURİYET EDEBİYATINA TOPLU BAKIŞ – 6 (Hikâye Dünyamızdan Misâller: Sait Faik’ten ‘Son Kuşlar’)

48

Sabahattin Ali hikâyeciliğinden farklı olarak, klâsik vak’a tarzını bir kenara bırakıp, “durum hikâyeciliği” diye adlandırılabilecek olan duygu ve düşüncelerin ön plânda yer aldığı, modern tarzın öncüsü sayılabileceğini daha önce ifâde ettiğimiz Sait Faik’in “Son Kuşlar” isimli oldukça tanınmış hikâyesi mevzuumuza numûne olarak alınabilecek bir çalışma… Bu “tarz öncülüğü”nün Türk edebiyatı için geçerli olduğunu ve Sait Faik’in bundaki payının, dünya edebiyatında daha önce keşfedilen ve yaygınlaşan bir usûlü başkasından önce (haydi “taklid” demeyelim) tatbik etmekten ibaret olduğunu da önemle belirtmeliyiz.

Sabahattin Ali’deki gibi başı ve sonu belli bir olaydan ziyade, çevre karşısında yazarın içinde belirginleşen duyguların ifâde edildiği bu hikâyenin özetini vermek elbette çok zor ve hattâ hikâyeyi tanımamız için çok yetersiz… Çünkü bu tür hikâyelerin lezzeti bütününde… Lâkin bu çalışmanın bir edebiyat antolojisi görünümünde olmaması için metnimizi iktibaslarla doldurmak istemiyoruz. İlgilenenler hikâyenin tamamını hemen her kütübhâneden veya kitabçılardan elde edip okuyabilirler. İşte hikâyenin özeti:

“Kış, Ada’nın her tarafına yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maystro, dramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel hâlinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara, oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur.” Yazar, “gitmekle gitmemek arasında sallanır bir hâlde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bir güzel yüzlü göçmen taze”ye benzettiği bu mevsimi, Ada’da kendisinden başka hemen hiç kimsenin sevmediğini ifâde eder.

“Herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için birşeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde” yazar, “tembelliği, hep kaçanı kovalayan huyuyla yazın, o güzel göçmenin peşine düşmüştür.” “Nerede yakalarsa orada kucaklar onu.” “Kimi bir çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. Kimi bir çalılığın kenarındaki çimenlikte bütün eski ihtişamıyla daha yeni başlamıştır.”

Bu arada yazar, yaz günlerinin gitmek için fazla telaş etmediği Ada’nın bu yakasında hiçbir evin olmadığını, yalnızca bir kır kahvesinin olduğunu belirtir. “Bir apartman terası kadar ufak bu kır kahvesinin tahta masaları üstünde, hâlâ karıncalar gezer. Hâlâ sinekler kahve fincanının etrafına konarlar.”

Yazar bu yazıyı yazarken uçak homurtularından Yeşilköy’e inecek yolcuları düşünür. Daha evvel de uçaklar gelmiştir ama “hiç içindeki yolcuların Yeşilköy’e neredeyse ineceklerini, daha şu iki satırın sonunda inmiş bile olduklarını” düşünmemiştir.

“Kahvecinin kendisi sevimsiz bir adamdır.” “Bu kedi tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanıp duracak mı?” diye sorar kendi kendine yazar ve daha ânlık nice görüntünün içinde bıraktığı intibâları anlatır. Derken vaktiyle bu adaya bu zamanda uğrayan ve “cıvıl cıvıl öten”, “bir ağaçtan ötekine konan” kuşları hatırlar. “İki senedir gelmiyorlar” diye hayıflanır. Düşünürken aklına “sonbahara doğru bir takım insanların çoluk çocuk, ellerinde bir kafes, Ada’nın tek tepesine doğru gittikleri ve içinin cız ettiği” gelir.

Büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış acayip çomaklar vardır. “Bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları ufacık ağacın altına çığırtkan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlar.” “Hür kuşlar, kafesteki çığırtkan kuşun feryadına, dostluk, arkadaşlık, yalnızlık sesine doğru bir küme gelirler. Çayırlıkta bir başka ağacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler, bir müddet bekleşirler. Sonra kuşların ötüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürler.” “Ökselerden kurtulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken, birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlar.”

Yazarın ilk aklına gelenler bunlardır. Hele bir tanesi vardır. “Çocukları bu işe seferber eden” odur. “Ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da…” Bundan sonraki satırlarda Konstantin isimli bu herife âit bilgiler vardır. İnsanlarla ilişkilerinde mütevazı bir adam olan bu kişi “güz mevsiminde böyle birdenbire bir canavar kesilir” ve “bir tanesi 250 gram et vermeyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri, gökyüzünden birer birer toplar.”

Yazar bunları düşünürken, “geçen gün” rastladığı bir hâdiseyi daha hatırlar. “Kuşlar yoktur havada ama yolun kenarında yeşillikler” vardır. Bu yeşilliklerin bazılarının çocuklar tarafından söküldüğünü görür ve onlardan bu çimenleri “Mühendis Ahmet Bey”in, deri tüccarı Hollandalı’nın bahçesi için söktürdüğünü öğrenir. Yetkililerle temas kurar fakat hiç kimse ilgilenmez. Hikâye şu satırlarla biter:

“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.

Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.” (Sait Faik Abasıyanık, Havuz Başı-Son Kuşlar, Bilgi Yay., 13. Basım, 1992, s. 121-126)

(…)

Çeşitli duygu ve görüntülerin ânı ânına zaptedilmesiyle yazılan ve sistemli bir olaydan oluşmayan bu hikâyeyi, Sabahattin Ali’ninkini, bir gazete muhabirinin herhangi bir köydeki candarmalık hâdiseyi oturmuş bir üslûpla aktarması kabul ederseniz, aynı gazetedeki bir köşe yazarının “tabiatın bozulmasından duyduğu kaygıyı” anlattığı, bu mevzuda gördüklerini ve intibâlarını şiirimsi bir dille ifâdelendirdiği makalesi gibi düşünebilirsiniz. Sanki insanın aklından geçenleri ve duygularını çeken bir fotoğraf makinası icat edilmiş de, onu kullanıyor muharrir. Tamamen bir sentez keyfiyetinden uzak… Sabahattin Ali’ninki hâdiselerin fotoğrafını çekiyordu; bununki duyguların ve akla gelenlerin… “Elmanın güzel, armutun çirkin olduğunu” telkin ediyor ama hepsi bundan ibaret… KEYFİYET, ESERİN İÇİNDE GÖRÜNENDEN İBARET… Tarık Buğra vesilesiyle yazdığımız gibi “bedeni zaptedemeyen ve hareketlere nefesini üfleyemeyen duygunun, insanı ne çapta kuşatması beklenir?”

Yanlış anlaşılmamalı: Bedenî hareketi hikâyenin “olmazsa olmaz” şartı kabul etmiyoruz. Tasavvufta “insan kalbinin bir âlem olduğu” anlayışı vardır ve asıl hareketler ruhta yaşananlardır. Bedenî hareketlerimiz ise içimizdeki hareketliliğin kimbilir yüzde bilmem kaç fenomeni-yansımasıdır sadece… Kendi içimizde hergün yüzlerce deprem olur; coşar, ağlar, sevinir, hiddetlenir, özler, en akla gelmedik şeyleri umut ederiz farkında olmadan. İnsanın görünen davranışları, kendi içinde farkında olmadan yaşadığı hayatın belki sadece yüzde biri… İşte bir yazarın, hayatın bu görünmeyen yüzünü, insanın iç hesaplaşmasını her gün karşılaştığımız, duyduğumuz basit vak’alar zincirinden sıyrılarak hikâyeleştirmesi pek tabiîdir. Ki hikâye bir tarafa, birçok meşhur romanda bile (bahsi gelince tekrar hatırlayacağımız gibi) durum böyledir. Peyami Safa’nın “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”nda hareketler ne kadar kısıtlıdır. Kezâ “Bir Tereddüdün Romanı”nda… Adı üzerinde, vak’aların değil, “tereddüdün romanı”… Veya Marcel Proust’u alalım ele… “Geçmiş zamanın peşine” düşen kahraman, bir bardak çayı yudumlarken sayfalar akıp gider. Bunlar yazarın ve kahramanın tembelliğinden değil, onların iç hayatlarının zenginliğindendir. Fakat buna rağmen okuyucunun bir romanda, birinci dereceden olmasa da, vak’a arama hakkı vardır; çünkü romanda, yazarın önünde geniş bir hareketlilik imkânı mevcut… Deniz gibi geniş; gücün miktarınca, istediğin kadar doldurabilirsin. Lâkin hikâye ansiklopediye nisbet broşür çapında olduğu için hareketlerle, diyaloglarla sayfaları doldurmaktansa, onu belli bir noktaya yoğunlaştırmak daha tutarlı bir tavırdır.

O hâlde “bedeni zapteden ve hareketlere nefesini üfleyen duygu” nasıldır? Elbette hissedildiği gibi tasvir edilen değil; tâbir ve tefsir edildiği yerde fikirleşebilen, peşinden sürükleyeceği hâdiseleri fısıldayan, yâni tâbir ve tefsire açık olan duygudur. Yâni Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında boy gösteren hikâyecilerimizin mahrum olduğu duygu… İşte bu modern tarzın öncüsü ve en önemli birkaç imzasından birisi olan Sait Faik’in yine en önemli birkaç hikâyesinden birisi olan “Son Kuşlar”ında okuduk: Adam anlatacağının hepsini anlatmış zâten; neyini tâbir ve tefsir edecek, neresine şerh düşüreceksin? Bizce hâdiselerin hâdise olarak kalması nasıl başlıbaşına onlara edebî bir kıymet kazandırmaya yetmezse; duyguların da duygu olarak kalması aynı şekildedir.

Necib Fazıl’ın Sait Faik’i değerlendirirken yazdığı, “O, (klâsik) mânâda bir hikâyeci değildir. Sadece tek tonlu bir dünyadan, hususî renkler, çizgiler, sesler ve kokular devşirici bir şiir meraklısı” şeklindeki ifâdelerin bir sebebi de “duyguların duygudan ibâret kalması” olabilir. (Necib Fazıl’ın satırları için, Bâbıâli’nin 4. Basımının 240. sayfasına bakınız)

Sait Faik bahanesiyle yine Büyük Doğu Mimarı’na kulak verelim: “Sait Faik mücerret şekiller, tipler ve mizaçlar üzerinde oldukça tesirli bir şiir dökümü yapabilen bir san’atkâr iken, ondan sonra iş, mektep çocuğu karalamasından bile aşağıya düştü.” (Necib Fazıl, Allah Kulundan Dinlediklerim, 4. Basım, Mayıs 1993, s. 207)

Aynı eserin bir önceki sayfasında, hikâyelerin zaman ve mekân hülâsaları hakkında; “onlara, bütün fezâyı aydınlatabilecek özde bir şimşek de sığabilir, bir kibrit ışıkcığı da…” diye yazan Üstad, “hiçbiri yok” diye hayıflanır. Kısacası, Türk edebiyatında derinliğine ferdi ve genişliğine toplumu aynı ânda kucaklayabilecek çapta bir hikâye çalışmasına (B.D. ve İBDA Mimarları hariç) henüz rastlanamamıştır.

Sait Faik bahsini geçmeden önce, hikâyecilikte (ve elbette bütün edebî türlerde) asıl farklılığın mevzuda değil, altyapıda aranması gerektiğine misâl teşkil etsin diye, onunla Halikarnas Balıkçısı arasındaki (görünüşteki benzerliğin aksine) bazı farklılıkları sıralayacağımız bir başlık açmak istiyoruz.

 

Kaynak: H.Y. “Hikâye, Roman ve Şiir Çevresinde Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatına Toplu Bakış” başlıklı henüz yayınlanmamış bir eser çalışmasının bölümler hâlinde naklidir. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005 (2010 öncesi arşiv yazılarımızda yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında yazılarını yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!