Ecyat ve Ecdad

241

Tarih 12 Ocak 2002… Ana haber bültenlerinde, Suud’da Osmanlı Ecyat kalesinin yıkılmasını protesto eden bir avuç bozkurtun tekbir sesleri ve TC yetkililerinin millî değerleri sahiblenir beyânatları… Allâhüekber!!! Sadece İstanbul’da, yüzlerce camiyi ve tarihî eseri yakıp yıkan, ambar ve ahıra çevirenler kimlerdi? Sayısız el yazması eserleri, arşivleri gemilere yükleyip hurda kağıt pahasına Romanya’ya satanlar kimlerdi? İşi, köy köy, ev ev baskınlar düzenleyip Kur’an-ı Kerimleri toplayıp yakmaya kadar vardıranlar; Anadolu’nun her kasabasına darağaçları kuranlar, hatta ‘Allah’ demeyi bile yasak edenler kimlerdi? Maarif müfredâtında hâlâ daha mâzîsine küfreden ülke neresi? İyidir kötüdür diye “değer” belirtmeksizin, sadece bir “tarihî vak’a” objektifliğiyle soruyoruz; kimlerdir sahi?..

Bizi İngilizlere satarak arkadan vurdular diye Arablara düşmanlık güdüyorsunuz, işgalcilerin peşisıra Anadolu’ya girmeye kalktılar diye Yunan’a düşmansınız; peki İngiliz’e, Fransız’a, İtalyan’a yani “müstevlî-işgalci”lerin bizzat kendilerine niçin düşman değilsiniz?..

Bu satırları yazarken, Ceviz Kabuğu programında Zekeriya Beyaz, Yunanistan’ın teröre destek verdiğinden bahisle, Lavriyon isimli bir kampta askerî eğitim verildiğini söylüyordu… Lavriyon, Atina’ya bir saatlik mesafede küçük bir sahil kasabası ve kasabanın merkezinde BM’ye ait bir mülteci kampı var; dünyanın her yerinden mültecilerin korkunç bir sefalet içinde ayakta kalmaya çalıştığı bu BM kampını askerî kamp yaparak Yunanistan’ın teröre destek verdiğine delil gösteren idrak şaşılarına sormak lazım: ABD’nin PKK’ya yardım ettiği, MİT’in ve askerî istihbârâtın raporlarıyla sabit iken ona niçin düşman değilsiniz?..

Tarihi düşman ilân ettiniz, halkı düşman ilân ettiniz, bütün sınır komşularını düşman ilân ettiniz; neden? İstiklâlinizi(!), tasfiyesine borçlu olduğunuz ecdâd yadigârını şimdi ne hakla sahiblenebiliyorsunuz? Geçmiş ve bugün arasında yıktığınız köprülerin ve kalelerin hesabını verin hele!..

Tarifsiz bir teessür içinde; millî mirasımızı, dilimizi ve dinimizi hâlâ daha yıkmaya çalışanların bu ırkî asabiyetleri karşısında kusasım geliyor!

Yalnız Anadolu’yu mahvetmekle, Anadolu insanının idraklerini iğdiş etmekle kalmadılar; ‘Dış Türkler’ dedikleri müslüman “ekalliyetleri-azınlıkları” da ifsâd ettiler ve ediyorlar…

Seyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri, 1869 senesinde Tokat’ta doğdu. Kayseri ve İstanbul’da okudu. Müderris olduktan sonra Fatih’de ders verdi. 1900-1904 arasında Cennetmekân Abdülhamid Han’ın kütübhâneciliğini yaptı. II. Meşrûtiyet’in ilânından sonra Tokat mebusu olarak Meclis’e girdi. 1908-1912 arasında Beyân-ul Hak mecmuasının başyazarlığını yaptı. 1910’da kurulan Ahâli Fırkası’nın ve 1911’de kurulan Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı. 1913’de İttihadçıların Bâbıâli baskını-darbesi üzerine önce Mısır’a, oradan Romanya’ya kaçtı. I.Dünya Harbi’nde Romanya’ya giren Osmanlı ordusunca yakalanıp İstanbul’a getirildi ve Bursa’da mecbûri ikâmete tâbi tutuldu. 1918’den sonra Damad Ferid Paşa‘nın birinci kabinesinde Şeyhülislâmlık makamına geldi. Kabine düşürülünce Ayan (senato) üyeliğine atandı. 1919’da, Aziz Şehîd İskilipli Atıf Hocaefendi ve Said Nursi Hazretleri ile beraber Cemiyet-i Müderrisîn’de görev aldı. 1920’de tekrar Şeyhülislâmlık makâmına geldi. Aynı sene içinde kabineden istifa etti. 1922’de yine Romanya’ya kaçmak zorunda kaldı, oradan da Yunanistan‘a geçti. 1924’de, M. Kemal hükümetinin büyük hâin ilân ettiği “150’likler” listesinde yer aldı. Yunanistan‘da, 1927-1930 yılları arasında YARIN gazetesini neşretti. Venizelos ile M. Kemal‘in 1930 Ankara anlaşmasından sonra Yunanistan‘ı terketti ve önce Hicaz‘a, sonra Mısır’a geçti. 1954’te Mısır’da vefat etti. Dâvâsı dâvâmızdır; Allah rahmet eylesin!

Son Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri’nin Yarın gazetelerinden iktibas, tarihten bir yaprak kıymetindeki bu belgeleri, yıldız isimlerden, Balkan muhaciri Selim Gürselgil gönüldaşımıza hürmetle ithâf ediyorum…

***

“LATİN HURUFATI (HARFLERİ) HADİSESİ”

Romanya Pazarcığından yazılıyor:

Burada gençler arasında İstanbul Halk Fırkası’na, Türk Ocakları’na mensub bir cemiyet var; bunların rüesâsı, İstanbul ne yaparsa derhal burada onu tatbîk için mekteb muallimlerini teşvik ediyor, memlekette birtakım elîm elîm hadiselere sebebiyet veriyorlardı. [1]

Gençlere de Lâtin hurufâtının burada da mekâtib-i İslâmiyede tatbîki için bir takım propagandalarda bulunan o cemiyet rüesâsından, Feridun isminde bir zât ile Pazarcık Evkaf ve Encümen âzâ-i kirâmından Kasab Habîbullah Efendi arasında zuhur eden münâkaşa, muhârebe ile netîcelenir; bilâhare, madrûb olan zât, mahkemeye dâvâ eder; bugün mahkemeleri huzûr-u hakimde icrâ kılınan Kasab Habîbullah Efendi, hâkim ve heyet-i hâkimeye hitâben:

Efendiler! Burası Türkiye değildir! Dini ayaklar altında çiğneyen, şeriatımızı tahkîr ve lisânımızı tebdîle sa’y eden bunlar, bolşevikler gibi, bizi de târumâr etmek istiyorlar, biz müslümanlar bugün Romanya hükümetinin himayesi altına sığınmış bir kitleyiz, ekâlliyetteyiz; biz bundan müstefîd olmak istiyoruz; âdâbımızı, ananâtımızı, mukaddesâtımızı, dînimizi hiçbir ferde tahkîr ettiremeyiz! Bolşevik kânunlarına tâbi olmak ve Lâtin hurufâtını kabul etmek, şapka giymek isteyenler Türkiye’ye gider. Romanya hükûmetinin buradaki ekalliyetlere, müslümanlara gösterdiği müsâade her vechile mûcib-i şükrândır; işte bunu takdîr ettiğimiz için burada oturuyoruz. Bu adam dînime, ananâtıma tecâvüz ettiği için tokatlarıma mütehâk olmuştur, zîrâ ben buradaki müslümanların resmî bir vekîliyim, hasbelvekâle bu vazîfeyi îfâ ettiğimden iftihâr eylerim; zîrâ burada bulunan din kardeşlerimi hükûmet-i âdilenizin düşmanları tanıtmak isteyen böyle bir nankörün cezası bundan başka bir şey olamayacaktı…

Dedi ve dâvâyı kazandı… [2]

(İntibâh)

[1] Demek Romanya’da yiyip içip Türkiye’ye dua ediyorlardı…

[2] Allah Teâlâ Hazretleri umum müslümanlara işte böyle mütedeyyin, cesur cemaat reisleri nasîb eylesin…

(Yarın, 5 Şubat 1929, sayı:38, sayfa: 4)

***

“HER GÜN BAYRAM, HER GÜN CENAZE ALAYI”

(Ve mekerû ve mekerallah vallâhu hayr-ul mâkirîn)

(…) Garbî (Batı) Trakya’da bulunan bilumum müftülüklerle cemaat-i İslâmiye rüesâsı tarafından hükûmete takdîm olunan mazbatanın tercemesini bir veche âtî derc ediyoruz:

Garbî Trakya ahâlisinden Yunan hükümeti tebasından oldukları hâlde yeni Türkiye’deki inkılâb harekâtının dellâllığını yaparak buradaki müslüman ahalinin terbiyesini ve rahatını bozmak vazifesiyle kendilerini muvazzaf bilen bazı kimselerin, yeni yeni çıkan harf inkılâbında da Türkiye’yi takip ederek, Garbî Trakya mekân-ı İslâmiyesini Lâtin harfleriyle tedrîsat icrâsına sevk istedikleri ve bu maksadla bâzı cemaat heyetlerini tâciz etmekle beraber hükûmete de müracaatta da bulundukları maalesef mesmûumuz olmuştur. Hâlbuki Lâtin harfleriyle Kur’an-ı Kerîm okumak ve yazmak imkânı olmadığından, mekteb tedrîsâtında bu harfleri esas ittihâz etmek, yeni Türkiye’de olduğu gibi, revâbıt-ı dînîyenin katî maksadını …..(*) bulunmakla dinimiz nazarında katiyen …..(*) edilemez. Biz Garbî Trakya müslümanları, Türkiye’de olup biten işlerin orada bulunan ahâli-i İslâmiyenin reyi ve rızasıyla vâki olmadığını bildiğimiz gibi, memleketimiz ve hükümetimiz onlardan ayrı iken, oradaki hükûmetin müslümanlıkla telif kabul etmeyen emirlerine buradan ittibâ etmeyi de kendimiz için hiçbir mecburiyet görmüyoruz. Dîn-i İslâm ve müslümanlık Türkiye’ye tâbi değildir, bilâkis Türkiye bir vakitler dîn-i İslâm’a tâbi idi; şimdi dîni bıraktı. Lâkin onların bırakmasıyla bizim de bırakmamız, ne muktezâyı akl ve menfaate ve ne de îcâb-ı zarûrete istinâd etmez. Garbî Trakya müslümanları dinlerinin, maâriflerinin, ananelerinin ve bilcümle nizâm-ı ictimâiyelerinin Türkiye’nin melâbesi olmadığını lehülhamd idrak etmekdedirler. Biz burada hür ve medenî ve dine hürmetkâr bir hükûmetin tâbiiyetinde bulunuyoruz. Bizi Türkiye’nin cebre müstenid cereyanları altına sokmak isteyenler, hürriyet-i vicdânımıza taarruz etmiş oluyorlar.. Biz onların hürriyetine karışmıyoruz. Şahsen kendileri istediklerini yapabilirler. Lâkin müslümanlar nâmına hareket etmeğe hakları yoktur. Evkâf-ı İslâmiye’nin malı olmakla cevâmii şerîfe gibi müessesât-ı İslâmiyeden mâdud bulunan ve mahzâ bu sûretle hükûmetin imtiyaz ve müsaadesine mazhar olan mekteblerimizi dinsiz arzularının tervic ve tenmiyesine âlet etmeğe de hakları yoktur. Bizden ayrılanlar da kendilerine mekteb yapsınlar; ne yaparlarsa yapsınlar… Yalnız müslümanlara karışmasınlar, müslümanlıktan başka bir sıfat ve mevcûdiyetle kendilerini hükûmete tanıttırsınlar… Yahut Türkiye’nin emirleri yerine müslümanlığın ahkâm ve kavâidini tanısınlar. Her gün bir sûretle hissiyât-ı dîniyemizi rencîde eden şu …..(*) hâle kati bir nihâyet verilerek, tesirât-ı hâriciye ile dinimize günâ gün taarruzât icrâ etmek isteyenlerin harekâtına meydan verilmemesini hükûmetimizin himmet ve inâyetinden istirhâm eyleriz…

(*) Elimizdeki fotokopi nüshadan bu kelimeler okunamadı…

(Yarın, 7 Kânûnuevvel 1928, sayı: 34, sayfa: 1)

***

“YENİ HARFLER”

Bunun adını ‘Türk harfleri’ koydular; evvelkiler Arab harfleri olduğundan Türk harfi olamazmış…

Latin harfi bir gün içinde Türk harfi oluyor da, Türk’ün bin senedir kullandığı Arab harfi Türk harfi olamıyor…

Besbelli, Türk’e Arab kadar yabancı yok; Arab’dan başka her milletin herşeyini bugünün Türk milleti benimseyebiliyor…

Geçenlerde İstanbul gazetelerinden biri ilk sahifesine yeni harflerle şu şiiri yazmıştı:

 

“Yeni harfler öyle kutlu

Türkler için bu ne mutlu

Bir el geldi bize Rab’dan

Halâs olduk biz Arab’dan”

Yalanın, hayâsızlığın en büyüğü, Türk’ü Arab’dan ve Arabça’dan halâs eden elin Rab’dan gelmiş olduğunu söylemelerindedir.

Arab’dan halâs olup kendi benliklerine kavuştukları da yok ya…

Latinleşiyorlar…

Daha doğrusu benlileri yok ki onu bulsunlar…

Benliği olan millet, bütün kütübhânelerdeki âsârını (eserlerini) okunmamağa mahkûm ettikten başka, vükelâsına ve mebuslarına şâmil olmak üzere ne kadar okumuş yazmış kısmı varsa, hepsi birlikte yeniden alfabeden başlamağa muhtaç bir âmî hâline gelmeyi kabûl eder mi?

Benliği olan millet, mâzîye âit ilm ve maârifini inkâr ederek onlarla âşinâlığı kesmek şöyle dursun, en küçük bir millî âdetini tagyîr ve tahkîre cüret eden ricâl-i hükûmeti ayağının altında ezer!

Türklükten istifamı mufassal esbâbı mûcibesiyle yazdığım manzumemden dolayı bana ‘milliyetini tahkîr etti’ diyenler, bilâkis benim, o manzûme ile, milliyetini tahkîr edenleri tahkîr ettiğimden gafletle kendi gabâvetlerini meydana koydular.

Benliğine sahib olan millet, elinde bulunan yazısının, o yazı ile âsâr bırakan eslâfının, ulemâsının, şâirlerinin, namdâr hattatlarının hiçe sayılmasına tahammül edemez.

Yine İstanbul gazetelerinde, yeni Türk ukalâsından birinin yazdığına nazaran, Türkiye’de okuyup yazmak bilenler ekalliyette olduğu cihetle, okuma yazma inkılâbının müşkülâtını hissedenler bu ekalliyetten ibaret olacakmış… Öte taraftaki ekseriyet, eskisini öğreneceğine yenisini öğrenir ve okur, bir şey kaybetmezmiş. Okumuş yazmış kısmının emeklerini bir gün içinde heder etmeğe karar vermek imkânına kâil olan milletin, şimdiye kadar okumak yazmak öğrenmemiş olanlarının da aklı varsa, okumuşlarının âkıbetini gördükten sonra kendi cehline şükrederek bâdemâ böyle şeyleri öğrenmeğe hiç yanaşmaz. İpin ucunu kaybeden ve ipliği pazara çıkan inkılâb-ı memlekette hangi kıymetin bekâsına itimâd olunabilir?

Yeni yazının öğrenilmesi kolaymış…

Bu noktayı gelecek makâlede tedkîk edeceğiz. Bu defaki mevzûmuz yeni yazı sayesinde Arab’dan kurtulduklarını kemâl-i fahr ile i’lân edenlerin mecnûnâne sözleridir…

Bunlar Arab’dan kurtulduklarına niçin bu kadar seviniyorlar? Arab’dan ne zarar gördüler?

Arab’ın Türk’e çok zararı olmuş; zîrâ müslümanlık Türk’e Arab’dan gelmiş!

Anlaşıldı mı büyük adâvetin sebebi?!

Yeni Türk’ün Arab adâveti, din düşmanlığından başka bir şey değildir!

İşte ancak bu hisle Lâtin harfine Türk harfi gibi sarıldılar; ‘Arab harfleri olmasın da ne olursa olsun ve her ne müşkülât ve zâyiât pahasına olursa olsun’ dediler…

Görmüyor musunuz, Ankara reîs-i cumhuru, îcâb ederse bu uğurda bizzat kurban gitmeyi bile göze aldığını söyledi…

(…)

Şimdi yine biz bugünün vazîfesine gelelim…

Mahzâ Dîn-i İslâm’a ve Lisân-ı Arab’a olan adâvetlerinden nâşi bizim de kendilerine evvel ve ahir adüvvü ekber olduğumuzu Ankara çılgınlarının iyi bilmesi lâzım gelir…

Ve onlar bilmezse her aklı başında olan insan bilir ki, Arab’ın yazısını atmakla iş bitmez. Yazı, lisâna uzaktan taalluk eden bir vâsıtadır; lisânı asıl kelimeler teşkil eder. Türk lisânının en çok kelimâtı ise Arabça’dır. Arab’dan halâs olmak için bunları Türk lisânından çıkarmak lâzım gelir. Hâlbuki o zaman Türkçe lisân kalmaz, tamamen iflâs eder. Demek ki Arab’dan kurtulmak isteyen Türk, dinsizlikle beraber, dilsiz kalmayı da göze almadıkça bu işi başa çıkaramaz.

Arabça, Acemce kelimeleri kullana kullana Türkçemize mâlettik diyemezler. Çünkü kullanmakla Türk’e mâlolsa yazı mâlolur ve ‘Arab yazısı’ diyerek istiskâle mâruz kalmazdı.

Evet, ‘yazıyı attık, Arab’dan halâs olduk’ demekle olmaz. Bugün elimizdeki Türkçe, yazıdan ziyâde, terakkiyâtını Arabça’ya medyûndur. Bu borçları vermeli, ondan sonra Arab’a böbürlenmelidir. Hâlâ baştan ayağa kadar Türk isimlerinin yüzde doksanı Arab’ın malıdır. Bunları vermeden nereye gidiyorsunuz ey nîmet ve hakîkat kâfirleri!..

Ciddî bir tasfiye-i münâsebet yapılacaksa, evvelâ Arabça’dan kurtulmak isteyenlerin serkerdesiyle hesab görmeli, Arabça neyi varsa sıyırıp atmalı… O zaman göreceksiniz ki ne ‘Gâzi’kalmış, ne ‘Reîs-i Cumhur’, hatta ne ‘M…… K….’!!!

Mustafa Sabri

(29 Eylül 1928, sayı: 29, sayfa: 1)

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!