Eksagon

329

11 Eylül’den sonraki Amerika’nın sınır tanımaz saldırganlığı, İngiltere ile İspanya’nın kraldan fazla kralcı tutumu ve medyanın tetikçiliği…

Biraz tarih bilgisi ışığında bakıldığında pek de şaşırtıcı değil hiçbiri…

Bir arkadaşım, “Amerika ile İngiltere’yi anlıyorum da, bu İspanya’ya ne oluyor?” diye sormuştu.

Dünya tarihinde savaşlar sayısız, ama Bağdat’ı yağmalayan Moğol sürülerinin başı Hulâgu Han gibi medeniyet katilleri sayılıdır… İspanya, Endülüs İslâm medeniyetinin yağmacısı, tarihte TC’den önce ilk sistemli “başörtüsü yasağı”nı uygulayan devlet ve Kolomb’un da ülkesi…

İspanyol yahudisi Kolomb’un kıtaya ayak basmasından sonra bir yüzyıldan az bir süre içinde 95 milyon yerli, sömürgeciler tarafından katledildi; yani her yıl en az bir milyon insan öldürüldü… Öyle ki, köle bulamaz oldular kendilerine; yahudi köle tüccarları sonraki dört yüzyıl boyunca Afrika’dan Amerika’ya milyonlarca siyahî köle taşıdılar. Beyazsaray’ı da bu sihahî kölelere yaptırdılar. Adı lâf olsun diye “beyaz” değil Beyazsaray’ın. Onlar “SEÇİLMİŞLER”di, WASP’tılar; Beyazdılar, Anglo-Saksondular, Protestandılar…

Bir başka tarih bilgisi, Amerikalı revizyonist tarihçi Mark Weber’den:

Weber bir makalesinde, 1989 yılındaki Amerikan-İspanyol savaşını kışkırtan medya devlerine dikkat çekiyor. Amerika’nın bu ilk denizaşırı savaşının sonunda Küba, Filipinler ve Puerto Riko birer Amerikan kolonisi haline geldiler. Amerikan emperyalizmini başlatan bu savaşın sebebi, Amerikan donanmasına bağlı Maine adlı geminin 15 Şubat 1898 günü bir patlama sonucu batmasıydı. Maine’in kim tarafından batırıldığı belli değildi, ama iki büyük New York gazetesi 17 Şubat tarihli sayılarında suçluyu ilan ettiler: İspanya. Mark Weber, ortada hiçbir delil olmamasına karşın bu iki gazetenin son derece provokatif biçimde İspanya’yı suçladığını ve bunun da tüm ülkede savaş için gerekli atmosferi anında oluşturduğunu yazıyor.

Bir başka tarih bilgisi İkinci Dünya Savaşı’ndan:

Japonlar’ın, Pearl Harbor limanında Amerikan donanmasını bombaladığı, 2000’den fazla Amerikalı’nın öldüğü saldırıdan sonra, Japonya’ya iki tane atom bombası atılmakla yetinilmiyor; Amerika’da yaşayan ve 70.000’den fazlası da Amerikan vatandaşı olan 112.000 Japon asıllı insan Amerikan Hükümeti’nin bir kararıyla (Executive Order No. 9066) evlerinden alınıp kamplara konuluyor ve dört yıl kamplarda tutuluyor. Amerikan Yüksek Mahkemesi de bu kararın Anayasa’ya uygun olduğunu kabul ediyor…

11 Eylül “uçaklama” eylemlerinde, Amerika’nın ekonomik beyni olan “Bâbil kuleleri” yanında, askerî-siyasî beyni olan “Pentagon” da vurulmuş ve bir köşesi çökertilmişti.

“Pende”: (Yunanca) Beş. “Gonia”: (Yunanca) Köşe. Türkçemizdeki “gönye” kelimesi de buradan geliyor. “Pentagono”: (Yunanca) Beş köşeli, beşgen. “Pentagon”, bilindiği gibi beşgen bir yapı; bu yüzden böyle adlandırılıyor.

Amerika’nın karizması çok derin çizildi 11 Eylül’de ve mebzül miktarda fıkra da üretildi:

– “Pentagon’un yeni adı nedir”?

– “Tetragon.” (Dört köşeli.)

Yazımızın başlığı olan “Eksagon” ise “altı köşeli” demek oluyor…

«Irak’ta Saddam Hüseyin rejimini değiştirmek istiyor ABD; bildiğimiz bu. “Neden?” sorusuna çok değişik cevaplar bulmak mümkün. Bu cevaplar arasında, Başkan George W. Bush ve yanındakilerin son zamanlarda daha sık telâffuz etmeye başladıkları bir konu dikkat çekiyor: Din… Bush, önceki gün, “Özgürlük günü yaklaşıyor” dedi Irak’a savaş ihtimalinin güçlendiğini belirtmek için ve ekledi: “Irak’ın baskı altındaki halkını kurtarmak Cenab-ı Hakk’ın (Almighty) iradesidir.”

Bu sözlerin yer aldığı gazete haberi, ABD ile Türkiye arasındaki ‘pazarlıklar’ üzerine kurulu. İçinde Abdullah Gül’ün de adının geçtiği bir haber bu. Haberin bütününü okuyunca, Washington’un hesaplarının Türkiye üzerinde yoğunlaştığı anlaşılıyor. Türkiye’nin itirazı yüzünden savaşın kilitlendiği bir ortamda, Başkan Bush, ‘Cenab-ı Hak’ adını, hem de Irak bağlamında, ağzına alabiliyor. Bush’un ‘özgürleştirme’ ve ‘kurtarma’ gibi kavramlara İncil’deki anlamlarını yüklediğine hiç kuşku yok…

‘Din’, daha başkanlığının ilk gününden biliniyor, George W. Bush’un hayatında önemli bir yer tutuyor. Kimsenin inançlarını sorgulamak gibi bir görevimiz yok, ancak, dünyanın en güçlü ülkesinin lideri konumuna gelmiş birinin, dinî inanışlarını günlük uygulamalara taşıması hepimizi ilgilendiriyor. 11 Eylül sonrası, Afganistan seferini başlatmadan önce, saldırılara ‘Haçlı Savaşı’ adını, sonradan “Dili sürçtü” mâzereti ardına sığınılsa da, George W. Bush takmıştı… Bush, şimdilerde de, “Aydınlık” ve “Karanlık” gibi kavramlar üzerinden dilini sürçtürüyor… Dil alıştığı yerde sürçer…»

Bu tesbitler Fehmi Koru’ya ait; 25 Şubat 2003 tarihli bu yazısının başlığı bir soru cümlesi: “Ne savaşı bu?”

Cevabını hemen verelim: Bu bir din savaşı! “Yahudi Kilisesi”nin İslâm’a açtığı bir savaş!

Zaferin başı, düşmanı tanımaktır; şu hâlde, nedir Yahudi Kilisesi?

İngiltere’de 1600’lü yılların başında yeni bir mezhep yayılmaya başlıyor. Bu yeni mezhebin bağlılarının en ilginç özelliği ise, Luther ve Calvin’in başlattığı “Eski Ahit’e yönelme” hareketini daha ileri, daha radikal bir çizgiye götürmeleri ve Eski Ahit’i (Tevrat) neredeyse inançlarının tek kaynağı haline sokmaları oluyor.

Skolastik Kalvencilik İngilterede Presbiteryenlik, Amerika’da Püritenlik şeklinde yaygınlaşıyor; 18. ve 19. yy’larda Protestan dünyasında “Kaynağa Dönüş” akımları gelişiyor.

Bizdeki “kaynakçılar”a dikkat! İslâm’ı Protestanlaştırmak için de “Kur’an’a dönüş” gibi, “Kur’an’daki İslâm” gibi büyülü lâflarla Sünnet ve İcmâ’yı yani Peygamber ve Sahabi pratiğini ve Kıyâs-ı Fukahâ’yı, kısaca “Ehl-i Sünnet” geleneğini yıkmayı tek çıkar yol olarak öngörüyorlar. Doğrusu, doğru görüyorlar! Bu dünyada hiçbir malı, başını sokacak bir mekânı bile olmamış, kimseye tek fiske vurmamış olan Hz. İsa Aleyhisselâm gibi bir büyük peygambere atfen insanlık tarihinin en acımasız, en kanlı ahlâk, ekonomi ve siyaset anlayışlarını (Püritenlik, Kapitalizm, Emperyalizm) nasıl kotarıp örgütleyebildilerse; İslâm’ı da böyle yozlaştırmaya, Judaizme itaat ettirmeye çalışıyorlar!

John Calvin’e (1509-1564) ve onun yolundan giden Püritenler’e göre Allah insanın kaderini önceden belirlemiştir ve bu kaderin, insanın bu dünyadaki eylemleri ile olumlu veya olumsuz şekilde etkilenmesi sözkonusu olamaz. Yani istediğin günahı işle, istediğin kötülüğü yap; sen bir kere “seçilmiş”sen, her şeyi yapabilirsin! Seçilmişliğin tek ölçüsü ise “güç”! Kişi zenginse, güçlüyse “seçilmiş”tir; ve “seçilmemiş” fakir fukara zayıflar üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahiptir! “IQ Muhabbetleri” başlıklı yazımı hazırlarken internette rastladığım bir kitap tanıtımı, bu yolla daha nerelere kadar varılabileceğini anlamamıza yetiyor:

«J. Herrnstein Richard ve Murray Charles tarafından yazılan; The Bell Curve: Intelligence and Class Structure in American Life, New York, 1994 adlı kitap ırkların ve etnik grupların zekâ potansiyellerinin eşit olmadığını, bunun için de meselâ zenciler ve yabancılar için yapılan eğitim yatırımlarının israf olduğunu savunmaktadır. Yayınlandığı yıl en çok satan kitaplar arasına giren bu kitabın yazarlarından Herrnstein, Ph.D.’sini Harvard Üniversitesi’nden almış olup, aynı üniversitede de hocalık yapmıştır. Yazarlardan Murray ise, Harvard mezunudur ve Ph.D.’sini Massachusetts Institute of Technology’den almıştır.»

Bu dünyada varlıklı ve itibarlı bir hayata kavuşmanın, öbür dünyada da kurtuluşa ermenin işareti olduğuna inanan Püritenlerin, kapitalizmin gelişiminde önemli bir rol oynadıklarını söylüyor Max Weber; Amerika’nın kuruluşunda, kapitalizminin gelişiminde ve sömürünün globalleşmesinde…

Eski Ahit’e yönelmek demek, tabiî olarak Yahudiliğe yönelmek demek oluyor; Püritenler de öyle yapıyorlar. Eski Ahit hükümlerine göre, Yahudiler üstün ve seçilmiş bir halktır; ve Püritenler bunu kayıtsız şartsız kabul ediyorlar. Bu, Püritenlerin Yahudilere ve Yahudi dinine büyük bir sempati ve hayranlık beslemelerine yol açıyor. Eski Ahit’e bu kadar bağlanmanın bir sonucu olarak kendilerini hayran oldukları Yahudilerle benzetmeye başlıyorlar.

“Yahudi Ansiklopedisi” Encylopaedia Judaica, Püritenlik’ten, “Judaizers” (yahudiciler / yahudi sempatizanları) başlığı içinde söz ediyor. Bu terimi ise şöyle açıklıyor: “Judaizer: Yahudi olmadığı halde Yahudi dininin bir kısmını ya da bütünün uygulayan veya Yahudi olduğunu öne süren kimse.” Bu sınıfa dahil ettiği Püritenler için de şunları söylüyor: “İngiltere ve Amerika dahil, Kuzey Atlantik’te Püritenliğin güçlenmesiyle birlikte, Tevrat’ın incelenmesi, buna bağlı olarak da ‘yahudileşme’ (judaizing) hareketleri başladı. Bu İbrani dilini kullanma, anayasanın Tevrat’a dayandırılması ve Sabbath’ın yahudi dinine göre kutlanması taleplerine kadar vardı.”

Püritenler, yahudilere banzeyebilmek için çocuklarına, Samuel, Amos, Sarah, Judith gibi yahudi isimleri veriyor, tüm Yahudi dini kural ve geleneklerini uyguluyor, İbranice konuşmaya çalışıyorlar; Judaica’nın tabiriyle “Yahudileşiyor”lar. İngiliz yazar E. Dowden, bu nedenle Puritan and Anglican adlı kitabında, “Püritenlik, İngiltere’nin kalbine ve ruhuna, Tevrat’ın dehasını taşıdı” diyor. Universal Jewish Encyclopedia’nın yazdığına göre ise: “Ahlak yapısı Tevrat’la tümüyle eş olan Püritenlik, ‘İngiliz Yahudiliği’ olarak adlandırılıyor.” Püritenlerin devlet ve kilise hakkındaki radikal düşünceleri, Kral tarafından baskı görmelerine yol açıyor; 1620’li yıllarda iki büyük Püriten grubu ülkeden ayrılıyor; biri Yeni Dünya’nın kuzeyine, bugünkü ABD’ye gidiyor ve oradaki ilk önemli koloniyi kuruyor. Diğer grup ise Amsterdam’a göçüyor. Kalanları mücadeleye karar verip örgütleniyorlar, giderek de güçleniyorlar. Sonuçta, Cromwell’in yönettiği Püriten ordusu, 1649’da Kral I. Charles’ı devirip bir Püriten Cumhuriyeti kuruyor. Kendini tüm ülkeye “Lord Protector” (Koruyucu Lord) ilan eden Cromwell, tam bir dikta rejimi oluşturuyor; ülkeyi artık “judaizer”, yani Yahudilere hayran olan, onlara benzemeye çalışan Püritenler yönetiyor. Tabiî olarak Cromwell’in icraatları da “Yahudi hayranı” kimliğine uygun oluyor; İngiltere’nin devrimci Lord’u, İngiltere’de yaşamaları o tarihe kadar yasak olan, İngiltere’den, asırlar önce, 1292 yılında Kral I. Edward tarafından “halkı tefecilik yoluyla sömürdükleri” gerekçesiyle sürülmüş olan Yahudilere İngiltere’ye yerleşme izni veriyor; ve ilk Yahudi göçmenler, Püritelerin sevinç göz yaşları arasında İngiltere’ye dönmeye başlıyorlar.

Püritenlik, böylece İngiliz kültürüne derin bir “Yahudi hayranlığı” enjekte ediyor. Bu sosyal oluşum, asırlar sonra Siyonizm’e verilecek olan İngiliz desteğinin sebeb-i hikmeti oluyor. Nitekim Cromwell döneminin önde gelen Püritenlerinden Elbenezer Cartright, yahudilerin İngiltere’ye dönüşleri üzerine duygularını şöyle dile getiriyor: “Bu İngiliz ulusu, Hollanda’daki temsilcileriyle birlikte, İsrailoğulları’nı zamanı geldiğinde ataları olan Abraham, Isaac ve Jacob’un topraklarına, onlara vaad edilmiş olan Mukaddes Topraklar’a da gemileriyle taşıma şerefine ulaşacak ilk ulus olacaktır.”

Püritenlik, işte böyle Yahudilerin stratejik bir müttefiki olarak tarihî misyon kazanıyor. Bu misyonun asıl büyük hedefi ise, Kristof Kolomb’un “yahudiler için iyi bir yer” dediği ve “Süleyman Tapınağı’nı inşa etmek için gereken gücün kaynağı” olsun diye keşfedilen Amerika oluyor… Türkiye ise, bu misyonla muvazzaf bir Amerika için “stratejik ortak” filân değil, diplomatik dille “lojistik imkân” oluyor sadece. Bunun türkçesi şu: Türkiye’ye yüklenen misyon, “üzerinden geçilecek kahpe” misyonu oluyor; bacaklarını açması isteniyor sadece!

TC dışişleri bakanı Yaşar Yakış’la Buş arasındaki son diyalog aynen böyle gerçekleşiyor:

Bush: – Beyler. ABD topraklarında yapacağınız bir şey yok. Ülkenize gidin ve bu tezkereyi Meclis’inizden geçirin…
Yakış: – Birtakım zorluklarımız var. Uğrayacağımız zarar gerçekten büyük. Biz iki müttefik ülkeyiz, bizi anlayacağınızı düşünüyoruz…
Bush: – Hiçbir müttefik, beni sizin kadar uğraştırmadı…
Yakış: – Türkiye aynı zamanda AB sürecinin içinde. Oradan değişik sesler geliyor…
Bush: – AB mi kaldı? Alın işte 3’e böldüm…
Yakış: – Türkiye demokratik bir ülke. Uluslararası hukuk kurallarına da hep uydu. Bu operasyonla ilgili BM’nin takınacağı tavır da önemli…
Bush: – 21. yüzyılda Birleşmiş Milletler gerekli mi değil mi, ona bakıyorum. Arkadaşlarımız bunu araştırıyorlar.

Fehmi Koru’nun bilmezmiş gibi sorduğu, korktuğu için cevabını da söyleyemediği gerçeği ünlü dilbilimci Naom Chomsky yazıyor: “Amerika İran’dan bile daha tutucu bir ülke”. Gerçi Chomsky bu benzetmeyi halkın büyük iş adamları ve politikacılar tarafindan dinî duygular kullanılarak sömürüldügü şeklindeki görüşünü açarken kullanıyor, ama sözlerinin devamı ilginç: “En aydın fikirler neler mi? Kiliseye git, talimatları dinle, ne söyleniyorsa yap ve çeneni kapat. İşte bunlar.”

Peki bu kadar dindar insanlar nasıl oluyor da aynı zamanda dünyanın en materyalist toplumunu oluşturuyorlar? Bu soruya net bir cevap bulabildiğimizi sanıyorum: “Püriten ahlâk”! Tekrar etmekta fayda var: Weber, bu kavramı, Protestanlığın kapitalizmin itici gücü haline gelmesini açıklarken kullanıyor. İşte bu “Eksagon-Judaist” din anlayışı doğuruyor Kapitalizm’i ve her türden sömürü, katliam, yağma ve talanı…

Amerikalı liderlerin diline hâkim olan ana temalardan birisi de “Amerika’nın büyüklüğü”dür; Amerika’nın dünyanın en güçlü devleti olduğu, en iyi demokrasiye sahip olduğu, en güçlü ordunun Amerikan ordusu olduğu gibi abartılı ifadeleri hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi liderlerden duymak mümkün. Bu, her fırsatta tekrarladıkları “en iyi biziz” (we are the best) sendromunun tabiî sonucu: Amerikalı olmayanların iyi olmadığı, geri olduğu, dolayısıyla onları tanımaya gerek olmadığı, bunları yok etmenin hatta Allah’ın emri olduğu inancıdır; bu inancın tezahürleri, bütün dünyada halen sürmekte olan en vahşi pratikler oluyor.

Noam Chomsky, ülkesinde yürürlükte olan demokrasinin de bildiğimiz demokrasi tanımlarından çok farklı bir “demokrasi” olduğunu anlatıyor. Chomsky’ye göre sözkonusu sistem, gerçekte gizli ve görünmez bir totaliterizmdir; arkasına güya halkın rızasını alarak işlemektedir, tamam; ancak bu “rıza”yı toplumsal beyin yıkama araçları yoluyla kendisi oluşturuyor.

Chomsky, Türkçe’ye Medya Denetimi adı altında çevrilen kitabında, Amerika’daki bu görünmez totaliterizmin (buna “demokratik totaliterizm” de denebilir, daha doğrusu demokrasinin çok sofistike bir totaliterizm olduğu söylenebilir) nasıl işlediğine ilişkin çarpıcı örnekler veriyor. Amerika’yı yönetenler, bir konuda karar verdiklerinde, meselâ bir dış müdahale istediklerinde, medyanın karşı konulmaz büyüsünü kullanarak önce halkı bu konuda hazırlamaktadırlar. Amerika’nın saldırmak istediği hedef (Saddam, Noriega, İslami gruplar, Sandinistalar vs.) önce halkın gözünde birer “şeytan”a dönüştürülüyor. Bunu yapabilmek için medya aracılığıyla görünür propagandalar ve görünmez psikolojik bilinçaltı telkinleri yapılıyor. Sonuçta halka, yabancı bir ülkeyi işgal edip insanlarını öldüren Amerikan askerlerini alkışlamaktan başka bir görev kalmıyor. Televizyonlarda görüyoruz; Amerika limanlarından oğullarını, sevgililerini birer kurtarıcı gibi uğurluyorlar topraklarımıza…

Bu “totaliter” Dünya Devleti üç ana yöntem kullanıyor insanlar üzerinde: Tarihi saptırmak, serbest cinsellik yoluyla ahlakı yok etmek ve insanlara beyin yıkayıcı, uyuşturucu zevkler sunmak. İtaat, böylelikle kendiliğinden oluşuyor.

Beysbol, hot dog, elmalı turta, Chevrolet, non stop içki ve seks; işte Amerikan beyin salatası bu oluyor… Bunun kod adına refah, barış, kardeşlik, eşitlik, adalet ve özgürlük filan deniyor; “demokrasi” adı altında dünya tarihinin en vahşi illüzyonu sergileniyor… Neresi demokrasiyse artık, halk değil “Eksagon” ne derse o oluyor; altı köşeli olmayanlara ve it gibi itaat etmeye yanaşmayanlara bu dünyada hiçbir hayat hakkı tanınmıyor!

«Bizim Cumhuriyet tarihimiz, pek de doğru alınmış bir karar sonucunda, ülkeyi yönlendirmenin mümkün olduğunca kamuoyu taleplerinden uzak tutulması ilkesine göre gelişmiştir. Tarihimizdeki en irrasyonel dönemler kamuoyunun siyaset nedeniyle etkisinin güncel söylemde etkisinin arttığı dönemlerdir. Türkiye’yi kuran ve bir süre yöneten akıllı insanlar kamuoyu denilen felaketin ciddiye alınması durumunda Türkiye’nin de felaketlere atılacağını doğru olarak görmüşler ve gereğini yapmışlardır. Siyaset ve demokrasi adına kitlelerin fikirlerine önem verildiği dönemlerde ise Türkiye her defasında olağanüstü zorluklarla karşılaşmıştır.»

Bu itiraf da Amerikan p..i Serdar Turgut’a ait; 25 Şubat 2003 tarihli Akşam gazetesinde böyle kusuyor; “halk ne derse desin bakmayın, Anadolu’yu Amerikan askerlerinin işgaline açın” diyor…

Uluslararası Hukuk, bütün millî hukuklar, demokrasiler, insan hak ve hürriyetleri, BM, Nato vs. bütün hepsi sadece birer paravan oluyor…

Demokatik TC’nin püritenleri de “dönmeler” oluyor…

Halk mı?

“Bir sürü etrâk-ı bî idrâk”!

Sıcak bir hatıra ve müşahedemi paylaşarak kısa kesiyorum:

Bütün dünya halkları “savaşa karşı” topluca ayağa kalkmış durumda. 15 Şubat’ta bütün dünya yürüdü. Atina’da da onbinlerce insan yürüdü. Biz de, meşhur “Akademia”da Karabelias gibi, Zuraris gibi Yunanistan’ın “proto” entelektülleriyle buluşup beraber yürüdük. Halkın içinde onlardan biri gibiydiler; Türkiye’de aynı şöhrete sahip muadilleri gibi korumaları filân yoktu. Halk da ilgi gösteriyor; kimi bakmakla yetiniyor, kimi gülümseyerek selâmlıyor, kimi elini uzatıp tokalaşıyordu.

Bizde şöhret ve kariyer sahiplerinin diktatörleştiklerini söyleyerek idealize edebilir miyiz peki bu manzarayı?

Hayır!

Bizdeki bu olumsuz-ârızî durumun yanında; şahit olduğumuz, ilk bakışta “ne güzel” diyebileceğimiz bu tabloda da eksik bir yan var. Tam adı bu değil belki ama saygı yok, mâneviyat yok. Bu eksiğin ne olduğunu tam olarak izah edebilmemize, doktorasını Kanada’da yapmış bir Türk’ün hatırası yardımcı oldu. Profösörüne, Kanada’ya duyduğu hayranlığı dile getiriyor: “Ne güzel hocam, herkes eşit Kanada’da”! Kanadalı profösörün verdiği cevap, eşiğinde bulunduğumuz Kıyâmet Savaşı’nı anlamamıza da yardımcı olabilecek cinsten: “Nesi güzel; bu toplumda lider yok, kahraman yok, dahası böyle bir ihtiyaç yok! Birileri idare ediyor, biz de oynuyoruz.”

Bütün dünya halkları ve entelektüeller haykırıyor şimdi: “Savaşa hayır”!!!

Ne güzel! Pekâlâ, “barış” ne? Şimdiki vaziyeti barış mı telâkki ediyorsunuz? Değilse ne teklif ediyorsunuz ey dünyanın bütün entelektüelleri ve bütün savaş karşıtları!

Çoğu kendi eseri olan birtakım diktatörleri mi tasfiye etmek Amerika’nın asıl hedefi; yoksa, en zehirli tohumlarını ekerek, onurumuzu kırarak, bizi de sizler gibi hadım ederek İslâm coğrafyasını bir daha özgürlük savaşçısı kahramanlar yetiştiremez hale mi getirmek?

Atina sokaklarını “Biz de İslâmcıyız” sloganlarıyla dolduran hemen arkamızdaki anarşist (Anarhigos=Lidersiz) gruba polis müdahele etti ve gözyaşartıcı bomba kullandı. Biz de nefes alamaz, önümüzü göremez derecede etkilenip, dağıldık…

Bu vaziyette zorla yürürken, önünden geçtiğimiz bir binayı gösterdi kolumdaki dost: “Bak burası Allah’ın kilisesi!” Dış cephesi geometrik şekillerle tezyin edilmişti “Allah’ın(!) Kilisesi”nin; gözümü tam açamaz vaziyetteydim hâlâ, ama o geometrik şekiller arasına gizlenmiş(!) “altı köşeli” yıldızları pekâlâ görebildim…

Böyle “eksagon” bir cami de ilk defa Selânik’te, sonra İzmir ve İstanbul gibi şehirlerde inşâ edildi… Bütün Anadolu’yu Yahudileştirmek emelleri şimdi!

Ama beceremeyecekler; yanlış hesap Bağdat’tan dönecek!!!

28 Şubat 2003 / Nisi

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!