Emperyalizm ve Kemalizm

0
1236

I. BATILILAŞMA

Emperyalizm ve sömürgecilik meselesini en azından Türkiye özelinde Batılılaşma tarihinden kopuk olarak değerlendiremeyeceğimiz gibi, Batılılaşma meselesini de “emperyalizm” ve “sömürge” kavramlarının üzerini örterek  değerlendiremeyiz. Batılılaşmanın arkasında bizzat Batılılar, yani emperyalizm vardır. Sebebi açık: Bu topraklar üzerinde kendilerinin uygulamaya cearet edemeyeceği aşağılık plânları, mürtedleşmiş kiralık ajanları vasıtasıyla gerçekleştirmek…

Mustafa Reşit Paşa ile başlayıp günümüze kadar çeşitli başbakan sûretlerinde kesintisiz olarak devam eden süreç, hiç şübhesiz siyasî tarihimizin “Batıcı ihanet” dönemidir. Entellektüel planda ise Şinasi’den yola çıkıp, ana hatlarıyla Tevfik Fikret ve Abdullah Cevdet’lere uğrayan, Nurullah Ataç gibilerinden geçen ve kalitede küçüle küçüle günümüzün tatlı su yazarlarına kadar gelen paralel bir ihanet çizgisi vardır. Kısacası, siyasî emperyalizm ile kültür emperyalizmi her devir ve şartta olduğu gibi bizim ülkemizde de at başı ilerlemiştir.

Bu sürece “Batılılaşma tarihi” diyorlar. Peki, nedir Batılılaşmak? Romancı Kemal Tahir’e sorarsanız; “Batılaşma kelimesinde Batılı olmayan bir toplumun, kendi benliğinden vazgeçerek, ondan büsbütün sıyrılarak bir başka “şey” olmaya çabalaması, imkansızı zorlama çabası vardır.” [1]

Bu, Attila İlhan’ın tabiriyle, “emperyalizmin ilmiğini kendi ellerimizle boynumuza geçirme” [2] serüvenidir.

Bakınız, kendi mevzuunda birkaç önemli esere imza atan Prof. Dr. Erol Güngör, bir sosyolog gözüyle Batılılaşma maceramızı nasıl tasvir ediyor:

– “Batıda neleri herkes kabul ediyorsa biz de kabul ettik, neler tartışılıyorsa şu veya bu yanı tuttuk. Bunların yanlış olabileceği veya hiç değilse bizim cemiyetimizle pek ilgisi olmayacağını kimse düşünmedi.” [3]

Oysa Batı medeniyetinin temelinde Roma’dan beri sömürgecilik vardır. Onlar hristiyanlığı bile bir “din”den ziyade, sömürge siyasetinin kılıfı olarak benimser. Misyoner hareketlerinin ardında “irşad” psikolojisi değil, emperyalist dürtüler yatmaktadır. Yine Kemal Tahir’i hatırlamadan edemiyoruz:

– “Batılaşmanın tek amacı, yüzde yüz Batılı olup Batılı sömürgecilerin ileri karakolu ödeviyle, sömürülen Doğuya yönelmek, ona saldırmak, onu sömürülme kaderine zorlamak olabilir. Böyle bir amaç, Batılı toplumlar için ne kadar yararlı ise Doğulu bir toplum için o derece zararlı, o derece onur düşürücüdür. Batı güçsüzse bu davranış delilik olur. Batı güçlüyse bu davranış üste vererek uşaklık olur.” [4]

Türkiye’de Batılılaşma tarihinin aslında bir sömürgeleşme tarihi olduğu zaten artık bedahet hükmündedir. Batılılaşma ve sömürgeleşme kavramlarını birbirinden ayırarak sorgulamak mümkün değildir.

İşte bu noktada sorulması gereken asıl soru:

Kemalizm Batılılaşma tarihinin dışında bir süreç midir?

Bunun üzerinde durmak gerek.

II. KEMALİZM: ULUSALCI BATICILIK

Düşünce hayatımıza yeni ufuklar kazandıran “sahici münevver örneği” üç beş eski çehreden biri olan Cemil Meriç, “BU ÜLKE”ye dair açıklamalarından birisini “Türkiye’deki Hayalet” diye başlıklandırır. Baş tacı edilen bu hayalet uğruna:

– “Elli yıl düşünce yasaklanmış, imân suç sayılmış. Bu “izm” uğruna bütün izm’lere düşman kesilmişiz. Onu her tehlikeden korumak için hapishaneler yükseltmiş, matbaalar kurmuş, mektepler açmışız. Gediklerden sızan her fikir, süngü ile tepelenmiş, kamuoyu o mâbudenin şüpheli rakiplerini haklamak için iktidarla el ele vermiş. Kanun hiçbir itizâle göz açtırmamış.

Kâh Batıcılık olmuş, kâh Batı düşmanlığı… Her izm onun himayesinde sahneye çıkmış.” [5]

Kemalizmin baskın karakteri bu “hayalet” tasvirinde saklıdır. Öz itibariyle de şu cümlede: “KÂH BATICILIK OLMUŞ, KÂH BATI DÜŞMANLIĞI…” Salih Mirzabeyoğlu yıllar önce bir röportajında söylemişti: “Kemalizm İslâm karşıtlığıdır.” Bu çerçeveden Cemil Meriç’in yazdıklarına bakacak olursak, bütün varlığını İslâm düşmanlığından alan bir rejimin dayattığı ve beslediği ulusalcılığın, Batı ve Batıcılık karşısındaki tavrı ne olursa olsun, İslâm karşıtlığından besleneceğini muhakkak farkederiz. Hatta Batı ve Batıcılık karşısındaki tavrını İslâm’a ve müslümanlara olan nefreti belirler. İslâm’ın ve müslümanların aleyhinde olmak kaydıyla, “kâh Batıcılık olur, kâh Batı karşıtlığı”…

Harf devrimi, İslâm harflerinin yasaklanması, lâik hayat tarzı söz konusu olduğunda Kemalistlerden hızlı “Batıcı” yoktur. Bu noktalarda, Batı ve Batılılaşmaya karşı olanlara “gerici” damgasını yapıştırmakta pek mahirdirler. Ama Avrupa Birliği’nden düşünce ve ifade özgürlüğünün geliştirilmesi, cezaevindeki hayat şartlarının düzeltilmesi, işkencenin üzerine gidilmesi, insan hakları ihlallerinin son bulması gibi bahislerde dayatmalar gelince, “İslâmcılar da faydalanacak” korkusuyla hemen Batı karşıtı kesilirler. İslâm’ın aleyhinde olduktan sonra Kemalist milliyetçilik için fark etmez; “kâh Batıcılık olur, kâh Batı karşıtlığı”… Yeter ki, işin içinde Hak ve halk düşmanlığı olsun!..

İyi niyetli, yurtsever, İslâm ve Müslümanlar karşısında itidalli kalabilen, gerçekten bağımsızlık yanlısı, gerçekten Batı sömürgeciliğine karşı Doğu milletlerinden yana, Batının dayatmalarına rest çekmeye hazır ulusalcı insanlar vardır bu ülkede. Ama bunların varlığı asla kemalizmin mahiyetini değiştirmez. Olsa olsa “yanlış trende yol alan samimi insanlar” olarak bir hayıflanma mevzuudur bunlar. Tabii bir de güya hak ve hakikat treninde olduğunu vehmedip, en sefil jargonlarla Batı emperyalizminin müdafaasına yeltenen, NATO’yu vs. alkışlayan rezil bir gürûh var ki, evlerden ırak…

Kemalizm, Batılılaşma tarihinin dışında bir süreç değildir. Dolayısıyla, T.C. anayasası ve C.H.P.’nin altı okunda yerini bulan milliyetçilik, Batılılaşmanın; diğer bir deyişle, sömürgeleşme sürecinin bir parçasıdır. Çünkü bizim 200 yıla varan Batılılaşma tarihimiz aynı zamanda Batı’ya teslim olma, yani sömürgeleşme tarihidir. Adına ister “uygarlaşma”, ister “modernleşme”, ister “Batılılaşma” tarihi denilsin, bu dönemi kitablaştıracak hiçbir tarihçi, kemalizmi bahis dışı tutamaz. Unutmayalım: Avrupa Birliği sürecini başlatanlar da kemalistlerdir; İslâmcılar değil…

Batılı anlamda milliyetçiliğin Fransız İhtilâli’yle birlikte doğup yaygınlaştığı, bugün, ilk mekteb kitaplarında bile öğretilen genel bir doğrudur. Osmanlı tarihinin ilk milliyetçileri azınlıklardı. “Dilimiz, dinimiz, kültürümüz ayrı; niye Osmanlı sancağı altında yaşıyoruz?” diyerek isyan ettiler, bağımsızlık savaşı verdiler. Fransız ihtilâlinin uyandırdığı “ulusalcılık ateşi” bütün dünyayı tutuşturuyordu. “İnsan haklarını Avrupalılardan mı öğreneceğiz?” diyen bugünün milliyetçileri, dün de, “Milliyetçiliği” Avrupalılardan öğrenmişti.

“Üniter devlet” modeli, Fransız ihtilâlinin ürettiği Batı etiketli milliyetçiliğin bir neticesidir. Kemalizm, “ulus devlet” modelini tamamen Batı’ya uyum sağlamak, Batılılaşmak için benimsedi. Kurt, kuzuyu boğazlamadan önce kendi kendisini taklit ettirir ve bundan büyük keyif alırmış… Medeniyetinin özünde bencilliği ve ırkçılığı barındıran Batı dünyası, Doğu toplumlarını boğazlamadan önce, bize “ırkçılığı” öğretti, birbirimize boğazlattı.

20.yüzyıl Batı emperyalizmi için “ulus devlet” modeli, Doğu toplumlarını sömürme yolunda en kolay yemdi. Irkçılığa dayalı milliyetçilikleri körükledi, ümmet bütünlüğünü parçaladı. 21. yüzyıl emperyalizmi ise konjonktür gereği globalleşmeyi dayatıyor. Çünkü sömürgeciliğin ulaştığı son nokta için böylesi daha uygun… Dün, Batılılaşma uğruna Kürd’e, Arab’a, Arnavut’a, cümle kardeşlerine sırtını dönerek, üniter devlet modeline sımsıkı yapışan ve bütün devlet mekanizmasını bu temele göre biçimlendirenler, birden bire “globalleşme” karşısında sudan çıkmış balığa döndüler ve “son kullanma tarihimiz geçti” korkusuyla efendilerine diklenmeye başladılar. Şahıs planında bazı samimi sesleri istisna ederek söylüyoruz: Adına “ulusalcılık” denilen gürültünün çıkış sebebi bizce bundan ibarettir.

Kemalist devrim tarihini, Batılılaşma, dolayısıyla sömürgeleşme tarihinin dışında bir dönem olarak değerlendirmek isteyenlerin bize vermesi gereken iki temel cevab vardır:

1) Batılılaşma ve bağımsızlık kavramları çerçevesinde harf devriminin fikrî ve slogandan uzak izahı mümkün müdür?

2) Doğu ve Batı arasında kemalizmin yeri ve seçimi… Mesela Arab düşmanlığı niçin resmi ideoloji tarafından yıllarca ama yıllarca nesillerin ruhuna kazındı? Buna bağlı olarak hilafetin kaldırılması en çok kimleri sevindirdi? Batılı güçlerin çıkarına mıydı, zararına mıydı?

Evet, bu iki mevzu bizce çok mühim. Çünkü Kemalist devrimin ana karakteri harf inkılâbında saklı olduğu gibi, Kemalist dış siyasetin ana damarı da hilafetin ilgası ve Arab düşmanlığı özelinde gizlidir. Hem Batıcı, hem antiemperyalist olunamayacağına, yani hem kurttan yana, kurtlaşmacı; hem de kuzunun otlağında bağımsız yaşaması fikri müdafaa edilemeyeceğine göre, bu iki soru mutlaka derin derin analiz edilmeli… Harf devriminden başlayalım mı?

III. HARF DEVRİMİ: NESİLLERİN KÜSPELEŞMESİ

– “Bu milletin bütün kütüphanelerini yaktılar. 1929’da ilk mektebi bitiren nesil kendini bir çöl ortasında buldu. Yeniden başladı alfabeye ve ölünceye kadar alfabede kaldı. Sonraki nesiller hep aynı yokluk, hep aynı sefalet içinde çırpındılar. 1929’da okuma yazma bilenler 1930’da analfabet durumuna düştüler. Ve kendilerine zorla kabul ettirilen, dili çelik bir korse gibi, bir Çinlinin ayakkabısı gibi ezip büzen bu yabancı harflere hiçbir zaman ısınamadılar. Yeni nesilller ise on, onbeş yılda şişirilen, sözde millî bir kütüphane buldular. Ama bu kitapların dili boyuna değişiyordu.” [6]

Yukardaki satırları Cemil Meriç’in “Jurnal” adıyla tuttuğu ve ancak ölümünden sonra yayınlanan günlüğünün 14 Mart 1963 tarihli bölümünden aldık. Cemil Meriç ismi, okumayı ve aramayı seven, bıkmadan usanmadan araştıran nesiller için, hep önemli bir sembol olmuştur. O, kendi ifadesiyle, “ömrünü Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi”dir.

Günlüğüne yukarıdaki notu düştüğü tarihte henüz ne Osmanlıcıydı, ne de İslâmcılıkla en ufak bir ilgisi vardı. Marks’ı seviyordu ve Saint-Simon’a aşıktı. Ama düşünce namusu adına bunları yazıyor ve “dili çelik bir korse gibi, bir Çinlinin ayakkabısı gibi ezip büzen” Latin harflerine tepkisini dile getiriyor, hepsinden acısı, “bu milletin bütün kütüphanelerini yaktılar” çığlığını savuruyordu.

Peki, bu milletin bütün kütüphanelerini bir gecede niçin yaktılar? Büyle büyük bir cinayetin bahanesi küçücük olabilir mi? Cemil Meriç’e sorarsanız bütün bu yapılanlar “Yeni bir tanrı ve yeni bir din” içindir. 29 Nisan 1964 tarihinde “Jurnal”ine yazdıklarını tamamen YORUMSUZ olarak aktarıyoruz:

– “Mustafa Kemal, kafanın yalnız dışını değil, içini de tanzime kalkıştı. Batı şapkaydı, şapka ve itaat, kalabalığın yerine şef düşünecekti. Kur’an rafa kalktı, “Nutuk” çıktı ortaya. Bir nutuk ve bir fırka, bir lokma ve bir hırka. Önder önüne gelenin kellesini vurdurdu. Fırka hiçbir zaman ağzını açmaya cesaret edemeyen kalabalıkların ağzına bir yenisini daha ekledi. Sonra yenildi içildi, ve hazret sirozdan kıvrandığı yataktan bir tanrı olarak kaldırıldı. Bir tanrı veya bir şeytan. Atatürkçüyüz. Atatürkçülük asil cumhuriyetin resmî dinidir. Mitosu olmayan sığ, dalsız budaksız bir din. Tam robot dini.” [7]

Elbette “robot dini”nin tutunabilmesi için insanımızın robotlaşması şarttı. Ve bunun için “idraklerin iğdiş edilmesi” gerekiyordu. Salih Mirzabeyoğlu, Kemalizm’in asıl buğz edilmesi gereken yanı olarak “idrakleri iğdiş etmesini” gösterir. Bu noktada insanımızın şuuruna saplanan en zehirli hançer Harf Devrimi’dir. Bu milletin bütün kütüphanelerini benzin dökmeden ve kibrit çakmadan, zahmetsizce, bir gecede yakmanın adına Harf Devrimi diyorlar.

Üstad Necib Fazıl da “nesillerin küspeleşmesi” hadisesine keskin bir sınır çizgisi olarak “Harf Devrimi”ni gösterir:

– “Bu nesilleri eskilerden ayırt eden keskin bir sınır çizgisi vardır; o da yanlışların yanlışı olarak “Arap harfleri” diye isimlendirilen İslâm harflerinin atılması ve yine en kaba yanlış hâlinde “Türk harfleri” dedikleri Lâtin alfabesinin alınması…” [8]

Burada dikkat edilmesi gereken sadece bir harf ayrımı değil; o harflerin şahsında iki ayrı dünyanın mukayesesidir. Cumhuriyet dönemi yazı hayatında az buçuk bir keyfiyet temsil eden herkesin, öyle veya böyle, kaynağını İslâmî dünya görüşünden alan eski medeniyetimizle ve o medeniyetin içinde filizlenen edebiyatımızla, o medeniyetin HARFLERİYLE bir teması sözkonusudur. O medeniyet ve edebiyat karşısında takındığı tavır ne olursa olsun… Hattâ bunlardan bazıları şahsiyet olgunluklarına “eski harf” döneminde kavuşmuşlar ve yeni devri kendi çaplarında bir usta olarak karşılamışlardır. Ki Cumhuriyet dönemi yazı hayatının en dikkate değer isimleri bunlardır. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Yakup Kadri, aklımıza gelen ilk misâller… Ve bunların yetişmesinde “yeni harf” kültürünün zerre kadar rolü yoktur.

“Eski harf” kültüründen gelme nesillerle bugünün “kavruk” tipleri arasındaki kalite farkının hangi çapta olduğunu görmek için, aynı menfi mânânın uzantısı olan Falih Rıfkı Atay’la, mesela günümüz Cumhuriyet gazetesi yazarlarından birisini yan yana koymak yeter. Yahut Sebahattin Eyuboğlu ile günümüzün “eleştirmenlerinden” birisini karşılaştırmak… Kalite farkı yetmiş beş yıldır hep birincilerin lehine sürekli olarak açılmış ve meydan “şen sıpa” nesline kalmıştır.

Kemalizm’in asıl buğzedilmesi gereken yanının “idrakleri iğdiş etmesi” olduğunu biliyoruz. O mânâya bağlı olarak, icra plânında “Harf Devrimi” kadar buğzu hakeden bir eylemi yoktur Kemalistlerin… Bütün “yapıştırma kol devrimlerin” özü “İslâm karşıtlığı”dır; lâkin hilafetin kaldırılması dahi, harf devrimi kadar bu amaca hizmet etmemiştir.

Peyami Safa 1959 yılında “Arap harfleri” başlığı ile bir yazı kaleme alır ve şöyle sızlanır:

– “Yeryüzünde bir tek memleket gösterilemez ki, orada gençler kazara millî kütüphanelerine girerlerse bir tek eser okuyamadan çıkıp gitsinler.” [9]

Aynı yazıdan öğrendiğimize göre, o tarihe kadar, Naima, Cevdet Paşa gibi şahsiyetlere ait büyük tarihler, Kamusu-l A’lâm gibi ansiklopediler ve “böyle saymakla tükenmeyecek eserler” Latin harflerine çevrilip basılamamıştır. Aradan geçen süre “nesiller arası korkunç manzaranın” resmidir ve neticesinde “domuz yavrulayan analar”a çırpınmak düşmüştür. Peyami Safa’nın ifadesiyle “böyle bir katliam hiçbir memlekette ve hiçbir memleketin tarihinde yoktur.”

Halbuki aynı Peyami Safa, resmî ideolojiye ideolog olma hevesiyle, 1930’lu yılların sonlarına doğru kaleme aldığı “Türk İnkılâbı’na Bakışlar”da, bu katliamın baş sorumlusu olan harf devrimine dair en ufak bir serzenişte bulunmamış, bu işin muhasebesinden kaçmıştır. [10]

Harf devriminin amacı İslâm’dan kopuşu hızlandırmak ve Batı’ya bir ân önce yamanmaktır. Bugün güya Batı karşıtı tutum sergileyen Kemalistler önce harf devriminin hesabını versin. Kemalizm’in tarihinde “harf devrimi” diye bir kayıt var olduğu müddetçe Kemalistlerin “anti-batıcılığı” inandırıcı olmayacaktır.

Bugün “Avrupa’yla bütünleşmek uğruna Kıbrıs’ı satıyor”, “Amerikan çıkarları için Ortadoğu ülkeleriyle aramıza nifak tohumları ekiyor” diye haklı olarak mevcut hükümete tavır alanların dedeleri yetmiş beş yıl önce, aynı amaç uğruna bin yıllık kütübhânemizi fedâ etmişti. Mevcut ihanetin bin misli cinayet…

“Modern Türkiye’nin Doğuşu”nu yazan Bernard Lewis’ten öğrendiğimize göre, “Arab yazısı” yerine Latin yazısını “ilk” düşünen, Sovyet rejimidir:

– “Sovyetlerin bu latinleştirme politikasının bir amacı da İslâmlığın etkisini azaltmaktı. Diğer bir amaç da, şüphesiz ki, Sovyetler Birliği’nin Türkleri ile hâlâ Arap yazısını kullanan Türkiye Türkleri arasındaki teması kesmekti.” [11]

Demek ki harf devriminden amaç, İslâm’dan kopuş ve buna bağlı olarak ümmet ve millet birliğini parçalamakmış. Türkiye’de de aynı mesele gündeme gelince, Ruslar, bu kez Latin yazısını kaldırıp, yerine Kiril yazısını koyuyorlar.

Devrin Türkçüleri başlangıçta şiddetle karşı çıktıkları Latin alfabesine, Sovyetlerin ilk icraatından sonra, Azerbaycanlı sürgünlerin de ön ayak olmasıyla sıcak bakmışlardır. Alfabe tartışmasının kökeninin 19. yüzyıla dayandığını hatırlatıp gerisini Bernard Lewis’ten takib edelim:

– “Yazının Latinleştirilmesi fikri, farklı nedenlere dayanmakla beraber, Mustafa Kemal’in politikasına iyice uyuyordu. Onun görüşünde, Latin alfabesi, Azerbaycan Cumhuriyeti ile bir bağdan çok, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir engel idi. Göründüğüne göre, yeni yazıyı öğrenip eskisini unutmak suretiyle, geçmiş gömülüp unutulabilecek ve yalnız yeni Latin harfli Türkçe’de ifade edilen fikirlere açık yeni bir kuşak yetiştirilecekti.” [12]

Kemalistler  istediği kadar anti-batıcı görünüp “ulusalcı” bir dil takınsın… Kemalizm, Batılılaşma tarihinin dışında düşünülemez. Harf devrimi bunun en büyük şâhididir. İşte, ulusalcı, sosyalist, güya bağımsızlık yanlısı eski bir kemalistin, Niyazi Berkes’in 1973 yılında kaleme aldığı bir itirafı:

– “Türkiye, Batı Uygarlığı’na katılma yolunda ise o uygarlığın uluslararası yazı tekniğini alması gerekirdi.” [13]

Aldılar ve rejimlerine uygun yeni bir “kuşak” yetiştirdiler. İçerideki Batılılaşmanın en önemli adımı atılmış, genç beyinler Batıdan akacak her türlü telkine açık ve savunmasız hâle getirilmişti.

Tabiî bu süreç işlerken, bir yandan da hilafetin ilgası ve mekteblerde alıp başını giden “hain Arablar” edebiyatıyla hızla Doğu dünyasıyla bağlarımız koparılıyor ve düpedüz Batıya muhtaç hâle getiriliyorduk. Daha birkaç yıl evvel silâhlarıyla ülkemizi işgal eden Avrupalı’ya karşı en ufak bir nefret telkini olmazken, bütün kabahat Yemen’de bizi “arkadan vuran” Arabların şahsında bütün İslâm âlemine havale ediliyordu. Şimdi onu konuşacağız.

IV. HİLAFETİN İLGASI VE ARAB DÜŞMANLIĞININ KÖRÜKLENMESİ SADECE EMPERYALİSTLERİ MUTLU ETTİ

Resmî Tarih, hilafetin kaldırılmasını, “artık bu müessesenin fonksiyonunu yitirmiş olduğu, Arabların halifeye rağmen bizi arkadan vurduğu, I. Dünya Harbi sonrası Yunan savaşında yalnız kalışımız” gibi gerekçelere dayandırmaya çalışır.

Cumhuriyet ilân edilmiştir. Artık Türk’ün yeni kâbesi, “muasır medeniyeti” temsil eden Batıdır. Yeni devlet bu temel üzerine kurulur. Üst kısımlarda soru kılığında ifade ettiğimiz gibi, Lozan’a katılan heyetten, OSMANLI’NIN SON HAHAMBAŞI HAİM NAHUM aracılığı ile istenenler, öz olarak şu iki maddede saklıdır:

1) Yeni devlet, Türk Milletinin İslâmiyetle olan bağını kademe kademe koparacak ve İslâmsız bir Türk’ü idealize edecektir.

2) Birinci maddeye bağlı olarak, İslâm dünyasıyla bağlarını koparan ve kardeşlik ilişkilerini rafa kaldıran yeni Türkiye, bölgedeki varlığını, “Batı çıkarlarının sadık müttefiki” olarak devam ettirecektir.

Bu yazdıklarımız bir suçlama değil, tarafsız bir gözle tarihî bir realitenin tesbitinden ibarettir. Giovanni Papini‘nin meşhur “Gog”u gibi, tarih kitabını bugünden başlatarak geriye doğru ilerlettiğimizde, 85 yıllık sürecin bize söylediği budur ve bu mânâ kavrandıktan sonra belge, evrak hepsi teferruata girer. Kaldı ki, bunun böyle olmadığını göstermek için gizli arşivleri ve Lozan’ın bütün zabıtlarını açıklamak görevi bize değil, onlara düşer.

Lozan’dan itibaren, adım adım, ilke ve inkılâblar adına Türk’ün İslâm’la bağını zayıflatmak için her türlü ruhî ve fizikî dayatmada bulunulmadı mı?

Bu sürede, Batılı emperyalistlerin Ortadoğu’nun Müslüman toplumlarıyla yaşadığı her çelişki ve çatışmada, yeni Türk devleti “uygar dünyanın sadık müttefiki” olarak kimin yanında durdu, kiminle işbirliğine girdi?

Gerçek şu ki, T.C. devleti Lozan’da verdiği söze hep sadık kalmış ve meşrûiyetini hep bu zeminde aramıştır.

Resmî tarihçiye düşen görev ise, her zaman olduğu gibi, işleyen sürecin haklı ve doğru bir tercih olduğu yalanını genç nesillere kabul ettirmek ve buna deliller getirmekti. Arab düşmanlığının bir devlet politikası olarak, tâ ilkokuldan itibaren taze beyinlere kazınmasının sebebi budur. Batı uygarlığı yeni kıblemizdir; yönümüz bir daha asla Doğuya dönmesin…

Bugün şartların bize dayattığı noktada, hemen herkes hemfikir ki, biz asla Batı ile bütünleşemeyiz, Doğudaki kardeşlerimizle işbirliğini geliştirmeliyiz. İyi ama, yıllar yılı Arab düşmanlığı Kemalist tarihin resmî tezi olmuştur. Bu hususta, koyu bir M. Kemal hayranı olan, Attila İlhan‘ın 1972’de yazdıklarını bir itiraf olarak değerlendirebiliriz:

– “Cumhuriyetin ilk kuşaklarından itibaren, Türkiye’de bir Arap düşmanlığı almış yürümüştür. Temeli de aynı: Birinci Dünya Savaşı sırasında Lawrence’nin dağıttığı altınlar, bunlara satılıp Osmanlı’yı çöl savaşında arkasından hançerleyen Arap şeyhleri! Bunda hiç kuşkusuz gerçek bir yan bulunuyordu, bulunuyordu ama, İngiliz emperyalizminin bölgedeki petrol çıkarlarını güven altında tutmak için Türklerle Araplar arasında sürekli bir düşmanlığı körüklemenin ne kadar yararlı olacağı da açıktı. Bunu ne zaman anladım bilir misiniz, İkinci Dünya Savaşından sonra, ilk tanışmak olanağını bulduğum Mısırlı aydın solcular, bana Türkiye’nin Araplara ihanetinden söz ettikleri zaman! Aaa, adamlar bizim onlara yakıştırdığımız kusurların aynını, bizde buluyorlardı; onları yalnız bırakmışız, terk etmişiz, batılı olmuşuz, gâvur olmuşuz filân!

Demek tavşana kaç tazıya tut politikasıyla, emperyalizm amacını bir güzel gerçekleştiriyordu.” [14]

Attila İlhan’a sormak isterdik: Cumhuriyetin ilk kuşaklarında böyle bir Arab düşmanlığı kendiliğinden mi gelişmiş, yoksa bir devlet politikası olarak mı körüklenmiştir? Arab düşmanlığının emperyalizmin ekmeğine yağ sürdüğünü kabullendiğine göre, resmî politikayı belirleyen “önderin” bu düşmanlığa çanak tutmasını nasıl yorumlardı?..

Emperyalistlerin dayattığı ve kemalistlerin Lozan’da verdikleri söz gereği dört elle sarıldıkları Arab düşmanlığına âlet olan zümrelerden biri de ilk Türkçü nesillerdir. Gerçi o yıllar, Türkçülerle kemalistlerin etle tırnak kadar iç içe olduğu devirdir. Zaman gelecek, Büyük Doğu’nun da etkisiyle Türk Milliyetçiliği İslâmî temellere doğru kıvrılacak ve kendini sorgulayan bir süreç yaşayacaktır. Prof. Dr. Erol Güngör iyi bir Türk Milliyetçisidir. Ama meselelere hep bir ilim adamı soğukkanlılığı ile yaklaşacak kadar ciddi bir sosyologdur. İtibarı bundandır. 1975 yılında yayınlanan ilk kitabı “Türk Kültürü ve Milliyetçilik”in son bölümünü “Koptuğumuz Dünya”ya  ayırması oldukça önemlidir. Arab düşmanlığına dair yazdıklarını, solcu Attila İlhan‘ın tesbitleriyle beraber hatırlayınca “aklın yolu birdir” meselini hatırlıyoruz:

– “(…) Büyük Harpten sonra İngiliz işgali altında kalan Arap memleketlerinde bütün tarih kitapları İngilizler tarafından yazdırılmış ve böylece Arap okullarında yeni nesillere şiddetli bir Türk düşmanlığı aşılanmaya çalışılmıştır. (…)

Unutmayalım ki, Batılı devletlerin Birinci Dünya Harbinden sonra Ortadoğu’ya ekmiş oldukları nifâk tohumları bize de çok tesir etmiştir. Arap deyince, yeni Türk nesillerinin aklına daima Türk ordularını arkadan vuran İngiliz maşası bedevî kabileleri gelir;  Araplar da Türk deyince en çok İttihatçı Cemal Paşa’nın Suriye’de yaptıklarını hatırlarlar. Her iki tasavvur da yanlıştır, iki tarafı birbirine düşman etmek için İngilizler tarafından uydurulmuştur. Arapların bu yanlış tasavvurdan kurtulmalarını istiyorsak, biz de memleketimizdeki Batı kuklası münevverlerin sistemli bir şekilde yerleştirmeye çalıştığı Arap düşmanlığının bütün izlerini silmeliyiz. Unutmayalım ki, “ARAP DÜŞMANLIĞI PROPAGANDASININ TEMELİNDE İSLÂM DÜŞMANLIĞI VARDIR; İslâm dünyasının yan yana yaşayan iki büyük kitlesini birbirine düşman etmek, böylece her birini tek tek Batılılara esir etmek gayreti vardır.” [15]

Dikkat etmek lâzım; bu aklı başında tesbitlerin sahibi, “İslâmcı-ümmetçi” olarak tanınan birisi değil, sosyoloji sahasında uzmanlaşmış önemli bir Türk Milliyetçisidir. Özellikle büyük harflerle vurgu yaptığımız “Arap düşmanlığının temelinde İslâm düşmanlığı vardır” tesbiti, yıllarca İslâmcı mücadeleye “Arab milliyetçiliği yapanlar” diye çamur atanları düşününce, Türk milliyetçiliği adına çok önemli bir adım ve kazançtır.

Bir başka önemli Türk milliyetçisi, ülkücü hareketin kilometre taşlarından Dündar Taşer ise, aynı hususta bize çok değerli bilgiler verir ve ilginç bir hatırasını anlatır:

– “Bir gün Kent Oteli’nin kahvesinde arkadaşlarla konuşurken, beş-altı Arap talebesi yanımıza geldi. Bizi biraz dinlediler. Sonra, bana şu suali sordular: “Harb-i Umûmi sırasındaki isyanımızdan dolayı bize kızıyor musunuz?” Onlara: “Hayır, kızmıyorum” dedim. “Eğer, kızıyorum dese idiniz, size Yozgat da, Konya da, Bolu da isyan etti diyecektim” dedi. Bu söz beni çok hislendirdi ve çocuklara, bu telâkkilerinden dolayı teşekkür ettim. Bu sözler, isyanı bir aile kavgası gören, yüksek ve üstün bir zihniyetin eseri idi. Bunları o genç çocuklara söyleten şey, yine bizim hüsn-i idâremizdi. Bizi bir aile reisi gibi görmeleriydi.” [16]

Dündar Taşer, aynı sohbetinin bir bölümünü, kemalist tarihin “bizi arkadan vuran hain Araplar” propagandasına ayırmış ve meseleyi gerçek bir Osmanlı torununa yakışır ciddiyet ve olgunlukla izah etmiştir:

– “Arap Yarımadasında, tabiî ve coğrafi hususiyetler sebebiyle, iki çeşit halk vardır: Hazeriler ve Bedeviler. Hazeriler şehirlerde yaşarlar. Biz bunlardan pek ihanet görmemişizdir; hemen hemen hâlen de bizim idaremizi ararlar ve hâtıralarımızı yâd ederler. (…)

Bunların içinde, bizdeki gibi, yabancı mekteplerden yetişenler, zehirlenmişler; bir kısmı, Arap Nasyonalizm davasına kalkmışlardır. Bunlar, ancak, İttihatçı iktidarın yanlış davranışları neticesinde, cemiyetlerinde bir tesir kazanabilmişlerdir. El-Ahd, El-Lübnan-ül Vahdâniyye, El-Müntedâül Edebî, El-Kahtâniyye, El-Lâ-Merkeziyye gibi gizli ve açık cemiyetler hep yabancı memleketlerde yetişen ve onlar tarafından bir ajan olarak kullanılanlarca kurulmuştur. Bunlar, bize olduğu kadar kendi kavimlerine de ihanet etmiş adamlardır. (…)

Bedevilerde ise, en mühim içtimai varlık, kabile ve aşirettir. Kabileler arasında bitmek tükenmek bilmez ihtilaflar vardır. (…) Düşmanlarımız işte bu hususiyetten istifade etmişler; bazı Arap şeyhlerinin para ve yükselme hırslarını alabildiğine kullanmışlardır. Buna rağmen, bu kabilelerin de büyükleri ve ekseriyeti bize ihânet etmemişlerdir. Esâsen, bizi yenen de üç beş bedevi aşireti değildir; biz Bağdat ve Gazze cephelerinde, İngiliz ordusuna karşı muharebe verdik. Birinci ve ikinci Gazze ve Küt-ül’ammâre gibi muzafferiyetlere rağmen, mağlup olduk. Bedevi Arapların buradaki rolü hiçtir, garnitürden öte geçmez. (…)

Diğer büyük kabileler bize bağlı idi dedim. Meselâ Bâdiye’t’üş-Şam’da bugün Irak ve Suriye toprakları üzerinde, yüzlerce alt şubelere sahip iki büyük aşiret vardır: Şammar ve Aneze aşiretleri. Sultan Hamid devrinde bizim Deyr-i Zor mutasarrıfı, emrindeki jandarma neferine, Aneze Aşiret Reisi’ni çağırmasını söyler. Nefer, 200.000’den ziyade mevcudu olan Aşiret Reisi’ne gider ve onu arkasına takarak tıpkı bir suçlu gibi, Mutasarrıfa getirir. Meğer Reis, nişan ve atiye tevdii için çağrılmış… Jandarma neferi ne bilsin. Mutasarrıf, şeyhe izâz ve ikramda bulunur ve maiyetine adam katarak yerine gönderir. Arkadaşlar! Bu aşiretin reisine, Suriye’deki Fransız idaresinde “prens” muamelesi yapılmakta idi. Bugünkü Baas rejiminde de öyledir. Ona bizim neferin yaptığını yapacak ne bir Fransız, ne de bir Baas askeri vardır! Bu riayetin ve itaatin sebebi nedir? Bir kere emir, büyük yerdendir; yani İstanbul’daki padişahın mümessilinden.” [17]

Resmî tarihin körüklediği Arab düşmanlığının ne kadar mesnetsiz olduğunu, Dündar Taşer‘in 1960’lı yıllara ait yukarıdaki sohbetinden anlayabiliyoruz. Bu arada, rahmetli Taşer‘in Üstâd Necib Fazıl‘la da o yıllarda birkaç görüşmesinin olduğunu hatırlatalım. Türkeş’in de bulunduğu bu temaslar sonrası, Üstâd, Taşer‘i, “dinleyişi ve söyleyişi ile olgun bir kafa taşıdığı besbelli” ifadesiyle “Bâbıâli” kadrosuna dahil etmiştir. Bir Türk milliyetçisi sıfatıyla, “Arab düşmanlığı” meselesine yaklaşımında da aynı olgunluğu görebiliyoruz. Bu aynı zamanda bir imparatorluk coğrafyasının çocuğu ve mirasçısı olmanın sorumluluğudur.

Sözün özü: Arab düşmanlığının temelinde yatan, İslâm düşmanlığı ve buna bağlı olarak emperyalist Batılı devletlere yaranma ve yaltaklanma kaygısıdır. Bu düşmanlığı besleyen ve körükleyenler, Batılılaşma tarihinin bir parçası olan Batıcı Kemalistlerdir. Bugün İslâmcı etiketi taşıyan ancak bizzat İslâm’ın mahkûm edeceği kötü örneklerin şahsında Müslümanları “Batıcı” ve “emperyalistlerin iş birlikçisi” olarak propaganda eden ulusalcı-batıcı çete, önce bunun öz eleştirisini yapsın.

Kemalist kadrolar tarafından körüklenen Arab düşmanlığı sadece ve sadece bölgede çıkarı olan emperyalist güçlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Tıpkı hilafetin ilgâsı gibi…

Arabların bizi arkadan vurduğu edebiyatına rahmetli Dündar Taşer‘den naklettiğimiz satırlar yeterince ışık tutmaktadır.

Hilafetin İslâm dünyasındaki birleştirici rolünü kaybettiği iddiası da kocaman bir yalandır. Bizzat bir kemalistin, Niyazi Berkes‘in Hintli bir müslümanın dilinden naklettiği satırlar, resmî tarihin “halifelik fonksiyonunu yitirmişti” yalanını çöplüğe atacak niteliktedir:

– “(…) bizim Türklere karşı sempatimiz bir siyaset işi değil, ülkelerin sınırları sorunu değil, bir DİN SORUNUYDU. Çünkü Türkiye’nin sultanı Peygamber’in halifesi, müminlerin emiridir. HALİFENİN DÜNYEVÎ YETKİLERİNİN ÇÖKERTİLMESİNİ ÖNLEMEK BİZİM İÇİN BİR DİN BORCUDUR.” [18]

Berkes, bu ifadeleri, İngilizlere karşı Hind direnişinin başını çeken Muhammed Ali isimli bir müslümanın hatıralarından naklediyor. Yâni hilafet Birinci Dünya Harbi sonrası bile dünya Müslümanlığının geneli için çok önemli bir müessesedir. Dinî zaruretin yanında, siyasî gerekliliği ile de çok önemli bir kurumdur. Zaten aksi olsaydı, bizzat İngilizler hilafet müessesesini ele geçirmenin plânlarını yapmazlardı. Bu plânları gerçekleşmeyince Lozan’da halifeliğin kaldırılmasını dayattılar.

Hilafet, İslâm dünyasındaki birleştirici rolünü hiçbir zaman yitirmemişti. Şuurlu olarak Arab düşmanlığını körükleyen odaklar, hilafeti de bu sebeble kaldırmaya cüret etti. Bernard Lewis, “M. Kemal’in, halifeliği, fonksiyonunu yitirdiğinden değil, bilakis etkisi hâlâ devam ettiği için kaldırdığını” yazar:

– “Mustafa Kemal, Hilafette geçmişle ve İslâmlıkla bir bağ görmekte muarızlarıyla aynı kanıdaydı. İşte açıkça bu nedenledir ki bu bağı koparmaya kararlıydı.” [19]

İngiliz emperyalizmi, kendi eliyle gerçekleştiremediğini, onun “çizmelerini giyenler” eliyle bir güzel gerçekleştirdi ve rahat bir nefes aldı. Zaten Birinci Dünya Harbi sonrası, bizim “kurtarıcılar” İngilizlere belki bir mermi bile sıkmamışken, başta Irak olmak üzere, İslâm dünyasının birçok noktasında İngiliz emperyalizmine karşı direniş olmuştur.

Toparlarsak: Kemalizm asla “Doğu”cu bir ideoloji olamaz, Kemalizm Batıcıdır. Kemalizm, emperyalistler öyle istiyor diye halifeliği kaldırmış, devlet propagandası hâlinde Arab düşmanlığını körüklemiştir.

Kemalizm, Doğu milletleri ile aramıza girmiştir. Toplumların kardeşliğine zarar vermiş, bunu resmî politika hâline getirmiştir. Doğu toplumlarını birleştirmemiş, parçalamıştır. Harf devrimi, hilafetin ilgası, hep bu parçalanışı hızlandırmak içindir. “Avrasyacılık söylemi”, Kemalistlerin ağzında gerçekten iğreti duruyor.

Bu hususta toparlayıcı son söz, Sayın Fikret Başkaya’nın:

– “İngiliz siyaseti için İslâmiyetin ideolojik bir merkez olmaktan çıkması arzulanan bir şeydi. Hilafetsiz bir Türk devleti Batı’nın müttefiki olarak kaldıkça, bu, bölgedeki emperyalist çıkarların güvence altına alınmasını büyük ölçüde kolaylaştırdı. Sonuç olarak, Hilafetin tasfiyesi emperyalizmin çıkarlarıyla da çakışmaktaydı. Bu nedenle, emperyalistlerin Hilafet ve Saltanat’tan yana olduğu biçimindeki görüş, sadece resmî ideolojinin bir uydurmasıdır.” [20]

V. BÜTÜN BATICILAR KARDEŞTİR

Kemal Tahir, bu ülkenin son devirde gördüğü en namuslu, en dürüst aydınlardandır. O, sol bir ideolojiden gelmesine rağmen en fazla solu sorgulamış, Batılılaşma karşısında olabildiğince dik durmuştur. Onun şahsımız adına en çok hoşumuza giden ve Türk solunun da üzerinde çok düşünmesi gerektiğine inandığımız mühim bir tesbiti vardır:

– “Batılaşmacılık sağdan da olsa, soldan da olsa hiç fark etmez. Batılaşmacılık bir tren kazasıdır, tren kazalarında, vagonların sağa, ya da sola devrilmelerinin, raydan çıkma bakımından hiçbir önemi olmaz.

Solcu batılaşmacıların solculuğu, sağcı batılaşmacıların sağcılığı kadar uydurmadır, yutturmacadır. Gerçek sağcı gibi, gerçek solcu da, bizim batılaşmacılık tarihi karşısında en önce batılaşmacılıktan yakasını kurtarmadıkça sağcı, solcu olamaz. Ancak hain değilse kendini aldatıyor demektir.

Hem bizde uygulandığı biçimde batılaşmacı olmak, hem de sol olduğunu sanmak eğer şuurlu hainlikten gelmiyorsa, kendini aldatmaktan gelir. Kendilerini gerçeklere karşı uzun boylu aldatanlarsa, ancak ruh hastaları, sinir hastalarıdır. Türk solunun çoğunlukla sarsaklar, yarı deliler, erken bunamışlar, çeşitli manyaklar, zaman zaman homoseksüellere uğrak olması büsbütün rastlantı değildir. Batılaşma ortamımızda sola ayrılan yerin özelliklerindendir.” [21]

Sağ, sol, İslâmcı ve milliyetçi etiketli, liberal, demokrat sıfatı taşıması fark etmez. Ülke gerçeklerine ve dünyaya Batının kendi iç hastalıklarında şekillenen ideolojik diliyle yaklaşmaya kalkan ve iyiye, doğruya, güzele, başka bir dünyanın çıkar ve değer ölçüleri çerçevesinde yaklaşan herkes Batı emperyalizminin şuurunda veya şuursuz işbirlikçisidir. Sanal kutublaşmalardan uzak durmak gerek. 90’lı yıllara 1. Cumhuriyet, 2. Cumhuriyet hayalî ayrışması damga vurmuştu. 2000’lerden itibaren bunun adı “ulusalcı-küreselci” ayrışmasına dönüştü. Oysa her iki taraf, Batının kendisine çizdiği ideolojik dil dairesinden dışarıya çıkamamaktadır. Daha acısı, hatırı sayılır derecede Müslüman da, bu süreçte Kemalist Batıcılıkla hesablaşmak için liberal Batıcıların dilini konuşmaya başlamıştır. Siyasî mücadele içinde şu veya bu kesimle geçici ittifak yapmak başka, onların dil ve değer yargılarının müdafaacısı olmak yine bambaşkadır. İşin ucunda Müslümanların haklarını kazanacağım diye akaid planında Müslümanlığını kaybetmek var. Aman dikkat!

Sanal kutublaşmalar, ideolojik bir mücadelenin en fazla sakınması gereken serap görme hâllerinin başında gelir.  Tarih boyunca böyle olmuştur. Marks’a ait meşhur bir sözdür: “Tarih tekerrür eder ama, birincisi trajik, ikincisi komik olarak…”

Son yıllarda güya yeni bir şeymiş ve üstelik sanki bir gerçekliği varmış gibi gündemimize dayatılan “ulusalcı-küreselci” sun’i kutublaşması, tarihin komik biçimde tekerrür edişidir.

Ulusalcılarla globalcilerin arasındaki fark, Batılılaşmanın usûlüne, şekline ait olup; esasta, yani “Batılı hayat tarzı”nı idealize etme noktasında aynı mânânın çocuklarıdır.

Mütareke yıllarının en önemli “küreselcileri” iki gazetecidir. Fakat bunlar arasında usûl ayrılıklarına dayalı polemikler yaşanmakta, “kimlere dayanarak çağdaş dünyanın şefkatli kollarında huzur ve güven ortamına sahib olabiliriz” sorusu etrafında çeşitli görüşler ortaya atılmaktadır. Bunlar o dönemde de “ulusalcı-batıcılar” tarafından “mandacı” diye vasıflandırılırlar. Bu mandacıların en tanınmışlarından birisi, sonradan Atatürkçülüğü kimselere bırakmayan ve “mürteciler” edebiyatıyla Üstad’ın da bir dönem paçasına dolaşan meşhur dönme Ahmet Emin Yalman olup, Türk milletinin Amerikan himayesine muhtaç olduğunu yazıyordu:

– “(…) bir çokları bizimle insanî nokta-i nazardan iştigal edecek ve sonra kendi kendine çekilecek bir devlet bulunamaz, bu bir hayaldir diyorlar, biz iddia ediyoruz ki böyle bir devlet vardır ve Amerika’dır.”  (Vakit, Eylül 1919)

Globalci batıcıların diğer ünlü ismi Ali Kemal ise (sonradan “ulusalcı-batıcılar” tarafından linç edilerek öldürüldü) Ahmet Emin’in bu fikrine muhalefet eder:

– “(…) Amerika bizi tanımaz, hâlbuki İngiltere bizi çok iyi bilir; Amerika bize İngiltere’nin yapacağı yardımı yapamaz, çok uzaklardadır; Amerika İslâm memleketi değildir, hâlbuki İngiltere bir İslâm memleketidir.” (Sabah, Eylül 1919)

Tabiî, işbirlikçiliğin, ihanetin, onursuzluğun kılığı, kıyafeti, cübbesi, sarığı olmaz. Yıllarca sarığı ile vaaz kürsülerinde Saddam tarafından Tel Aviv’de öldürülen Yahudilere gözyaşı döken hoca benzeri “Molla”lar o dönemde de çoktur. Bunlardan birisi “İstanbul” gazetesinde şunları yazar:

– “(…) İngiltere taraftarı olduğumuz için değil, memleketimizin taraftarı olduğumuz için İngiliz taraftarıyız.” (Molla Said, Eylül 1919)

Bu cümleyi dikkatlice okuyun ve sonra 2. Cumhuriyetçi veya globalci sıfatıyla, yahud onların kuyruğunda “ılımlı” İslâmcı etiketiyle yine tarih sahnesine çıkan, ama bu defa “komik” olarak tekerrür eden yeni mandacıların yazdıklarını hatırlayın! Hepsi Molla Said’in cümlesinin evrilip çevrilip şartlara uydurulmasından ibarettir ve aslında bütün söyleyebilecekleri bu kadardır:

“…memleketimizin taraftarı olduğumuz için A.B.D. taraftarıyız.”

“…memleketimizin taraftarı olduğumuz için A.B. taraftarıyız.”

“…memleketimizin taraftarı olduğumuz için Çekiç Güç taraftarıyız.”

Bugünün mandacılarının yazdıklarına bakınca ve büyük harblerden yeni çıkmış ve bütün ordusu dağıtılmış imparatorluğun durumunu da düşününce, o dönemin globalci ihaneti bugünün işbirlikçilerinin yanında çok daha mahcub duruyor.

1920’li yıllarda “globalci-batıcılar” istediğini elde edemedi; tarih kitablarına “mandacılar” diye ayıblanarak yazıldı. İktidarı “ulusalcı-batıcılar” ele geçirdi. Peki ne değişti?.. Neticeye bakarsak: Hiç!.. İngilizler ve ABD eliyle Batılılaştırılacaktık; yeni “Türk” devletinin eliyle Batılılaştırıldık, paryalaştırıldık. “Giydiler çıkardıkları çizmeleri emperyalistlerin…” (Salih Mirzabeyoğlu, Aydınlık Savaşçıları)

VI. BİZE GELİNCE

İslâmcıyız-İbdacıyız!.. İddiamız budur. İslâmcı mücadeleyi düzenin ve işgal medyasının dayattığı şekilde başörtüsü ve imam-hatib meselesinden ibaret görmüyoruz! Bu topraklarda kayıtsız kalacağımız hiçbir mesele yoktur. Biz, bu ülkenin “zencileri” değil, gerçek sahibiyiz! Bu vatan bizim; onlar ise bir avuç dönme, işbirlikçi ajan… Bu coğrafyanın her derdi, bizim derdimizdir. İnsan haysiyetini zedeleyici her türlü zulmün, işkencenin, yoksulluğun, sefaletin karşısındayız!

Hedefimiz, mevcut düzen içerisinde bir yer kapmak ve o düzeni bir takım İslâmî motiflerle ıslah etmek değil, cemiyetin her sahasında “yaşanmaya değer hayatı” tesis etmektir. İBDA Mimarı’nın diliyle, “HEDEF İKTİDARDIR!” Her iş, her verim, her tavır, her faaliyet buna göre belirlenip değerlendirilmelidir!

Bağımsızlık davasının hakikatini temsil ediyoruz, anti-emperyalist cebhenin merkezindeyiz. Bizzat Salih Mirzabeyoğlu’nun belirttiği şekilde 1991 Irak Savaşından itibaren anti-emperyalist mücadele bayrağı İBDA’nın şahsında Müslümanların eline geçmiştir. Kemalizmi de, Özalizm, Tayyibizm ve uzantılarını da sadece emperyalist plânlara uygulama alanı açan birer paravanadan ibaret görüyor ve “ulusalcı-küreselci” kutublaşmasının gerçekliğine inanmıyoruz.

İşin özü şu: Dün, Batılı emperyalistler kendi çıkarları doğrultusunda “ulus devlet” modelini dayattı; bugün, yine kendi çıkarları doğrultusunda onu tasfiye ediyor. Bu, onların “tavşana kaç, tazıya tut” politikasıdır. Bize gelince… Başyücelik modeli ve ümmet bütünlüğü idealinden başkasını tanımıyoruz, tanımayız!

Ve nihayet:

– “her şey

aydınlığa çıkmak için

her şey

MUTLAK BİR için” (S. Mirzabeyoğlu, Aydınlık Savaşçıları)


1   Kemal Tahir, NOTLAR – BATILAŞMA, Bağlam Yay., İstanbul 1992, s. 13.

2   Attila İlhan, HANGİ BATI, Bilgi Yay., 3. Basım, Ankara 1982, s. 16.

3   Prof. Dr. Erol Güngör, DÜNDEN BUGÜNDEN “Tarih-Kültür-Milliyetçilik”, 6. Basım, Ötüken Yay., İstanbul 1993 s. 147.

4   Kemal Tahir, NOTLAR – BATILAŞMA, s. 156.

5   Cemil Meriç, BU ÜLKE, 24. Basım, İletişim Yay.,  İstanbul 2004, s. 91.

6   Cemil Meriç, JURNAL, 1. Cilt, 5. Basım, İletişim Yay., İstanbul 1993

7  Cemil Meriç, JURNAL, s. 354.

8  Necib Fazıl, KAFA KÂĞIDI, 3. Basım, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1989, s. 31.

9  Peyami Safa, DİN-İNKILÂP-İRTİCA, Ötüken Yay., İstanbul 1990, s. 114.

10  Peyami Safa, TÜRK İNKILÂBINA BAKIŞLAR, 2. Basım, Ötüken Yay., İstanbul 1995.

11  Bernard Lewis, MODERN TÜRKİYE’NİN DOĞUŞU, 8. Basım, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara 2000, s. 427.

12  Bernard Lewis, MODERN TÜRKİYE’NİN DOĞUŞU, s. 428.

13  Niyazi Berkes, TÜRKİYE’DE ÇAĞDAŞLAŞMA, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2002, s. 54.

14  Attila İlhan, HANGİ BATI, s. 166.

15  Prof. Dr. Erol Güngör, TÜRK KÜLTÜRÜ VE MİLLİYETÇİLİK, 14. Basım, Ötüken Yay., İstanbul 1999, s. 235, 236.

16  Ziya Nur, DÜNDAR TAŞER’İN BÜYÜK TÜRKİYE’Sİ, 5. Basım, İrfan Yay., İstanbul 1991, s. 49.

17  Ziya Nur, DÜNDAR TAŞER’İN BÜYÜK TÜRKİYE’Sİ, s. 47, 48.

18  Niyazi Berkes, TÜRKİYE’DE ÇAĞDAŞLAŞMA, s. 506, 507.

19  Bernard Lewis, MODERN TÜRKİYE’NİN DOĞUŞU, s. 263.

20  Fikret Başkaya, PARADİGMANIN İFLASI, Doz Yay., İstanbul 1991, s. 44.

21  Kemal Tahir, NOTLAR – BATILAŞMA, s. 221.

KAYNAK: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 4, Ağustos-Ekim 2013.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz