Eski Yunan Medeniyeti – I

Şeyh-i Ekber şöyle buyurur:

– “Küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imanda olamaz!”

Ecdadımız, eğer Şeyh-i Ekber’e gösterdikleri hürmetin bir kırıntısıyla bu sözün özüne nüfuz etmeye çalışsalardı, Batı’nın büyük medeniyet hamlesi karşısında herhâlde bugün bu durumda olmazdık.

Fakat çok mu geç kaldık? Küfrün kaynağını bilmenin ve gerçek imanda olmanın yolu bize büsbütün kapanmış olmasın sakın! Küfrün kaynağını bilmek, tam olarak nasıl bir şeydir?

Bize sorarsanız, bu iş bir “değerlendirme” işine benzer. Küfür adına atılan adımları “değerlendirici malzeme” olarak karşımıza alıp, bunlar hakkında bir “değerlendirici şuur”a sahib olmamızı gerekli kılar. Küfrün kaynağını bilmenin, en azından bizim için geçerli yolu budur.

O hâlde biz “Yunanlılar” diye mevzuumuzu ilân eder etmez bu telâş niye? “Bize ne Yunanlılar’dan. Biz ki, Türk’üz. Bize bizi anlat!” mânâsına mı bu feveran? Merak etmeyin, size sizi anlatacağım. Eski Yunanlılar benim “meselem” değil, sadece “mevzuum”!..

“Dışa bakış”ı, İBDA Diyalektiği’nin temel ölçülerinden olmakla beraber, bizzat imanın bir gereği olarak görmeyenler, böyle bir ihtiyaca dair hiçbir ölçüyü kafasında taşımayanlar, başını kuma sokmuş devekuşu misâli, “zamandışı” bir seviyede kalmaya mahkûmdurlar. “Zamandışı seviye” hayvana mahsustur ki, insan için bu hâle ne iman müsaade eder, ne izan.

Hattâ iman, bu tehlike karşısında şöyle bir sayha koparır:

– “Değerlendirici malzeme olmadan [değerlendirme] olmaz!”

Bu sesi tanıyoruz. Bu, İBDA Mimarı’nın, kaba softa-ham yobaz takımını İslâmın üzerindeki postundan atmak üzere vurduğu tekmenin sesidir. Ve bize, “izan”a aid şu nükteyi tedai etmektedir:

– “Şuur, bir şeyin şuurudur!”

İmza, Hegel… Hani bizde, “şuurlanalım, önce kendimiz şuurlanalım” diye bir yâvedir gider ya… Nasıl yâni “şuurlanacağız”?.. Şuuruna varılacak bir şey olmadan mı?.. “Değerlendirici malzeme” olmadan mı değerlendirme?.. Arsayı görmeden mi arsanın ölçüsünü çıkarıp parsellendireceğiz?

Hegel, İslâm tefekküründen alınma, şu nükteye bayılırdı: Göz, kendini ancak aynadaki aksi vasıtasıyla görebilir. “Şuur da işte bunun gibidir” derdi; “kendisini ancak nesne üzerindeki şuurlanma faaliyeti ile idrak edebilir.”

Boşlukta ne şuur vardır, ne şuurlanma. Şuur, ancak nesne üzerindeki şuurlanma faaliyeti ile açığa çıkar. Bu durumda “kendimize bakalım, önümüze dönelim” demek, bir şey ifade etmez. Kendimize ancak başkası ile münasebetimiz içinde, “başkası” olmadığımızın şuuruna vararak bakabiliyoruz.

Ve nasıl ki, “başkası” olmadan “ben” olmuyorsa, “küfrün kaynağını bilmeyen de gerçek imanda olamaz”. Neyi dışarıda bıraktığını bilmez ki! “Düşman ordusunu unsur unsur tanımak gibi zevkli bir anlayışa ermemiştir” ki!..

Büyük Doğu-İBDA, bize küfrün kaynağını bilmenin ve gerçek imanda olmanın yolunu gösteriyor: “Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu”… Batı tefekkürünü, “Yunan aklı”, “Roma nizamı” ve “Hristiyan ahlâkı” diye üç esas vahidine ayırıyor. Öyle ki, bu üç vahid üzerine tek tek eğilerek, herbirinin künhüne vâkıf olarak, küfrün kaynağının ne olduğunu bilelim ve bu münasebet içinde, kendi şuurumuza varalım; “şuurlanalım”…

“Batı” denince ya şapşal hayranlık tavrı gösteriyoruz veya tiksinerek arkamızı dönüyoruz. İkisi de yanlış. Birinci yanlışın neticesini, Üstad’dan dinleyelim:

– “Bizde sadece büyük kopistler yetişmiştir!”

Öyle! Kâfir ve münafık soyuyla bile, bir tane orijinâl fikir ve sanat çıkışı gösteremezsiniz; nerede kaldı Müslüman… Dahası, bizim neslimiz şunları da gördü:

– “Bir tane doğru dürüst felsefe mütercimi bile kalmadı!”

Burada hâl böyle olunca, öbür tarafta düşmana arkasını dönmenin ne demek olduğunun bile hatırlanmaması, normal geliyor…

***

FELSEFENİN DOĞUŞU

“Yunan Aklı”, Batı medeniyetinin en ihtimamla üzerinde durmamız gereken birinci kaynağıdır. Hristiyan Batı, ancak Yunan Aklı’nı yeniden keşfederek Rönesans hamlesini gerçekleştirebilmiş ve o şaşaalı medeniyetini bunun üzerine binâ etmiştir. Üzerinde yüzyıllardır onbinlerce cild eser kaleme alınmış olmasına rağmen, Yunan Aklı’nın nereden doğduğu hâlen bir muammâdır. Nasıl olduğu anlatılabilir ve nereden kaynaklandığına tahmin yürütülür. Günümüzün geçerli akıl ölçeğinin, felsefeden sanata, ilimlerden zevk şekillerine pek çok şeyin kaynağı olarak Yunan Aklı… “Gelişi gidişi ruhî muğman” denilen cinsten… Velhâsılı, akıl saf bir cevher olarak tesbit edilemeyeceğinden, onu tezahürleriyle, “Eski Yunan Medeniyeti” dediğimiz gövdesiyle ele almak zorundayız.

Evvelâ felsefe… Felsefenin, Batı Anadolu’nun Ege kıyılarında ilk defa vücuda geldikten sonra Yunan karasına sıçradığı söylenir. Batı Anadolu’nun sözkonusu kıyısına o zamanlar “İyonya” denir ve orada “İyonlar” denilen bir Yunan boyu yaşamaktadır. Biz, Arablar’dan alarak, bu “İyon” kavminin isminden “Yunan” kelimesini türetmişiz ve Batılılar’ın “Grek” dediği bütün kültüre “Yunan” ismini vermişizdir; onlarsa kendilerine “Elas’ın soyu” olarak “Elenler” derler… İşte bu Batı Anadolu kıyılarında bulunan İyonlar’ın kurduğu Milet şehrinde, Aristo’nun verdiği tarihçeye göre, ilk Yunan filozofu olan Tales yaşamıştır… Felsefe onunla başlamıştır… Milâddan Evvel 7’nci asır dolayları…

Tales’in, aslen Finikeli bir göçmen olduğu ve ailesinin Lübnan-Suriye taraflarından İyonya’ya göç ettiği de, yok İyonya’nın asiller çevresinden geldiği de söylenir. Hangi rivayet doğrudur bir şey diyemeyiz… Tales’e yakıştırılan, “Gökte olan bitenle o kadar ilgilenirdi ki, bir gece hayran hayran yıldızları seyrederken bir çukura yuvarlanıverdi” rivayetinin doğruluğunu da bilemeyiz… Fakat ilk Yunan filozofu sayılan Tales’in, felsefesinin ana maddesini Babil ve Mısır kültürlerinden aldığı düşünülür ki, işte orada durup ciddîleşmeliyiz:

– “Felsefe, dinin hikmetlerinin yağmalanmasından doğdu!”

Bu, bizim değil de, İslâm tasavvufunun felsefe hakkındaki umumî görüşü olarak alınsa yeridir. Felsefenin kendisi de bu görüşe itiraz etmez. 20’nci asır filozoflarından Bertrand Russell’a göre, felsefenin iki kaynağı, “dinin hikmetleri” ve “tabiatın müşahedesi”dir. Tabiî Russell’ın “din” derken bizimle aynı şeyi kasdetmediği, hiç olmazsa dinin “İlahî” bir kaynağı olduğuna inanmadığı düşünülebilir. Ama bu farklılığın üzerinde durmanın şimdi sırası değildir. Din, ister İlahî olduğuna inanılsın, ister beşerî kabul edilsin, felsefenin vücuda gelişinde, ana kaynaklardan en önemlisidir.

Eflâtun’un talebelerinden Heraklit Pontikos ise, “felsefe” kavramına dikkat çeker; eski Yunanca’sı ve bugün tüm Batı dillerinde yer etmiş şekliyle “philosophia”… Pontikos’a göre, bu kavramı ilk defa kullanan, yine büyük bir Yunan filozofu olan Pisagor’dur. Pisagor’u matematikten de biliriz; kendi adıyla anılan teoreminden… Matematik ve müziği başta gelen ilimler kabul eden, dinî ve ahlâkî yönü güçlü, siyasete ve toplum hayatına müdahil olmak isteyen, tarikatvarî bir felsefe mektebinin kurucusudur. Ancak Batı Anadolu’da değil, Güney İtalya’da… Yunanlılar, Güney İtalya ve Sicilya’da da kolonileri olan ve yoğun şekilde yaşayan bir millet olduklarından, İyonya’da doğan felsefenin Güney İtalya’ya sıçraması zor olmamıştır… Güney İtalya’daki felsefe teşekkülü, “Elyâviye” veya “Eleya” mektebi olarak bilinir, felsefe tarihinde… Pisagor, bu çığırın başıdır… Şöyle düşünürmüş:

– “Hikmet (sophia) tanrılara mahsustur; faniler ancak hikmetsever (philosophos) olabilir.”

Onun için, felsefeye, “hikmet sevgisi, hikmet dostluğu” mânâsına “philosophia” demiş… Ve onunla yatıp kalkana “hikmet seven, hikmet dostu” mânâsına filozof… “Hikmet” ise, tabiî sebebler değil de, o sebeblerin içyüzünde tecessüm eden “İlâhî sebebler”… Eski Yunan inanışına uygun bir dille söylersek, “Tanrıların işleri”… Böylece felsefe, Pisagor’un mânâlandırmasıyla, “Tanrıların işlerini araştırma” disiplini olmuş oluyor; ama bu işi masal ve şiir plânında yapan “efsane”den ayrılarak, tabiat sahasında, akıl plânında yapmanın disiplini… Sözkonusu ayrımın, tarihî ve hakikî olarak ne demek olduğunun üzerinde duracağız…

Demek ki, Bertrand Russell, “Batı Felsefesi Tarihi”nin başlangıcında, felsefeyi ilâhiyat ile tabiat ilmi arasında bir disiplin olarak görürken, haklıdır. Ama Friedrich Nietzsche, “Yunanlılar’ın Trajik Çağında Felsefe” isimli eserinde, bu mesele üzerinde daha derinlemesine durur. NietzscheTales’i filozofların ilki sayan geleneğe iştirak etmekle kalmaz, onun, aynı zamanda felsefeyi ilk defa temellendiren kişi olduğunu savunur. Şu sözü itibariyle:

– “Her şeyin aslı sudur!”

Nietzsche sorar:

– “Bu noktada durup ciddîleşmek gerekiyor mu sahiden?”

Ve cevab verir:

– “Evet, hem de üç sebebten. Birincisi, bu söz, eşyanın hakikati hakkında bir tesbitte bulunmaktadır. İkincisi, bunu tasvirsiz ve masalsız yapmaktadır. Nihayet üçüncüsü, zımnen olmakla beraber, ‘varlığın birliği – vahdet-i vücud’ fikrini barındırmaktadır. İlk sebeb, Tales’i ‘din ve efsane’ ile aynı sahada gösteriyor. Fakat ikincisi, onu bu zümrenin içinden çıkarıp, ‘tabiat müşahidi’ olarak tanıtıyor. Üçüncüsü sayesinde de Tales, ilk Yunan filozofu sayılıyor.”

Nietzsche’nin bu yaklaşımı Russell’ınkinden daha derin görünürse de, aslında hakikate ondan daha uzaktır. Üç sebebten: Birincisi, Nietzsche, din ve efsaneyi aynı şey saymakta ve tasvir (şiir) ve masaldan ibaret görmektedir. İkincisi, tabiat müşahidini, felsefeye götüren bir evrim basamağı sanmakta ve din ile efsanenin üstüne koymaktadır. Nihayet üçüncüsü, vahdet-i vücudu bir felsefî spekülâsyon olarak görmekte ve onun üzerinde tek yetkili merciin felsefe olduğunu düşünmektedir. İlk iki sebeb, Nietzsche’yi Russell ile eşit gösterir. Üçüncü sebeb ise, onu felsefeyi din yerine koymak isteyen bir bedbaht kılar ve Russell’dan bile aşağı düşürür.

Evet, eski Yunan’da “din” ile “efsane” arasında kesin bir ayrım yapılamamış, yapılmak istense de temellendirilememiştir. Güney İtalya’da Zenofanes, efsanenin “tanrılar”ının tümünün bâtıl olduğunu söylemiş, “Bir Olan İlâh”tan bahsetmiş, ama bir din getirmemiştir. Ondan sonra Atina’da Sokrat, aynı inancı daha derin bir felsefe içinde ortaya koymasına ve üstelik efsanenin tanrılarına inanmamak “suçundan” idam edilmiş olmasına rağmen, Hak dine olan ihtiyacı tesbit etmekle kalmış, ondan ötesine geçmemiştir. Onun talebesi Eflatun’un risâlelerinde bu noktaya sık sık gelinir: “Din” demeden, aklın önünde diz çökeceği bir mihrak olmak lâzım geldiği, bunun ne olduğununsa akılla bilinemeyeceği hatırlatılır. İBDA Mimarı’nın, “Bütün fikrin gerekliliği ve beşerî çabayla kurulamazlığı” dediği hâdise…

Hâsılı, Yunan Aklı, evvelâ “efsane”den doğar ve ilkin ona yaslanır. Varlığı ve oluşu efsanelerle açıklamaya çalışır. Buna “Yunanlılar’ın mitos / efsane çağı” derler. Fakat Yunanlılar, pek çok eski kültürle müşterek oldukları bu noktada kalmazlar; tekâmül ettiği asırlar içinde, artık efsaneye yaslanmaya ihtiyaç duymadığı, tam aksine onu reddetmekle yeni bir hakikat ifadesine kavuştuğu bir inkılâba uğrarlar. Buna da “Yunanlılar’ın logos / akıl çağı” adını verirler. İşte Yunan Aklı’nın mitos çağından logos çağına inkılâb ettiği bu zeminde, olanca Yunan felsefesi ortaya çıkar; felsefe, hakikati keşf ve beyan yetkisini efsaneden devralır. Bu, tarihin bilinen ilk felsefe girişimidir. Batı’da bizzat “felsefenin doğuşu” olarak kabul edilir. Ama “felsefe” tabirinden, Batılılar gibi, “tefekkürün tâ kendisi” mânâsını anlamamak şartıyla… Yoksa biz biliyoruz ki, tefekkür, Hazret-i İbrahim dininde özel bir ibadet biçimi kabul edilirdi; Yunanlılar çok sonra geldi…

Batılılar, “tefekkür”ü Yunanlılar’da gördükleri hâliyle alır ve “felsefe”den ibaret sayarlar. “Efsane”yi de “dinin ilkel şekli”, dolayısiyle “din” bilirler. Hâlbuki, tefekkür ile felsefe aynı sahada görünmelerine rağmen, birbirine taban tabana zıd şeylerdir. Tefekkür, dinden doğan varlık ve oluş düşüncesi kabul edilirse, onun adına HİKEMİYAT denir. Bilâkis dini reddetmekle işe başlayan tefekkür şekli ise, “felsefe”dir. Din, Peygamberlerin Allah’tan getirdiğidir… Peygamberlerin getirdiğini kulların bozduğuna, yahut bir takım sahte peygamberlerin uydurduğu inanç sistemlerine de “din” deniyorsa bile, sadece bazı dışyüz benzerliklerine nazaran denebilir; yoksa, hakikatiyle onlar “efsane”, “hurafe” veya “felsefe” olabilirler. Ama bunların hepsi, dinin bir çeşit yağmalanmasından doğmuşlardır. Kimi şiire ve masala kaçmış, kimi kör inanca saplanmış, kimi aklının arkasından gitmiş ve dine dair ruh disiplinini kaybetmişlerdir.

Nitekim felsefe, birbirini bütünleye bütünleye gelen hakikî tefekkürün aksine, bir diğerini yalanlaya yalanlaya meydana gelir. Bir kıvılcım hâlinde İyonya’dan Güney İtalya’ya, oradan da asıl olgunluğuna erdiği Atina’ya sıçramış olmakla birlikte, her felsefe, bir öncekinin hakikatini yere çalarak temellenir. Biri maddeye inanır, diğeri maddenin bir çeşidine, öbürü madde içi gizli bir müessire, öteki saf fikirlere, beriki sade sözlere ve iknâ kabiliyetine, yekdiğeri bir köşeye çekilip nefsini terbiye etmeye, sonuncusu günübirlik zevklere… Dine dair ruh disiplinini kaybedince, hakikat insanlara türlü türlü görünür. Nihayet, 20’nci asır filozoflarından Karl Jaspers, “Felsefe Nedir?” diye bir ukdenin peşine düşer ve şu itirafı yapmak zorunda kalır:

– “Bugün Hipokrat’ın tababetini çok gerilerde bıraktık; fakat Eflatun’un hakikatinden ileride miyiz, geride miyiz, bunu bilemeyiz…”

***

EFSANENİN DOĞUŞU

Batılı tarihçilere göre, eski Yunanlılar, Milâddan Evvel 16’ıncı asırdan itibaren, Karadeniz’in kuzeyinden bir yerlerden yola çıkıp, Balkanlar üzerinden Yunan yarımadası ile Batı Anadolu kıyılarına gelip yerleşmiş bir kavimdir. Bir bütün olarak değil, beş boy hâlinde ve dalga dalga gelmişlerdir. Geldiklerinde, hiçbir medeniyet ölçüsüne sahib olmayan, vahşî, yıkıcı, kıyıcı bir sürüdürler; önlerine gelen her şeyi yağmalar, yakıp yıkarlar… Kendilerine “Elenler” diyen bu boylardan, ilk önce ‘İyonlar’ gelir; bir kısmı Yunan yarımadasına, daha büyük kısmı Batı Anadolu kıyılarına yerleşir. Sonra ‘Akalar’ veya ‘Ahalar’ gelir, Yunanistan’da ehlîleşip, ilk Yunan medeniyetinin temellerini atarlar. En sonunda hepsinin en vahşî tabiatlısı olan ‘Dorlar’ sökün eder, hepsini yerlerinden sürüp, hepsini birbirine karıştırırlar. Bu karışımdan eski Yunan medeniyeti doğar!

Aslında bu karışımdan doğmaz. Yunanlılar gelmeden yaklaşık bin sene önce, Girit’te önemli bir medeniyet bulunur. “Minos medeniyeti” dedikleri bu medeniyet, büyük Mısır medeniyetinden etkilenmekte ve Yunan yarımadası ile Anadolu kıyılarını etkilemektedir. Yunanlılar’ın gelmeye başladıkları çağda, Yunan yarımadasında “Miken” adı verilen medeniyetle, Anadolu’nun ortasında “Hitit” denilen medeniyet vardır. Yunanlılar bu medeniyetlerin hiçbirini tanımadılarsa da, ilk medeniyet bilgilerini onların mirasından almışlardır. Yunan alfabesi, Ortadoğu’dan çıkma bir kavim olan Finikeliler’den muktebestir. Hititler’i yıkan Frigler’i, onların akrabaları Traklar’ı, ilk parayı basan Lidyalılar’ı ve Anadolu ile Yunanistan’da kimi gördülerse hepsini süratle Yunanlılaştıran Yunanlılar, hem biyolojik olarak onlarla karışmış, hem de bütün bildiklerini onlardan öğrenmişlerdir.

Evet, Batılı tarihçiler böyle düşünür ve ilk Yunan felsefelerinde şu tesirlerin âmil olduğunu söylerler: Miletliler’de Babil, Elyâviye mektebinde Hind, Pisagor mezhebinde Çin, Heraklit’te Fars, Empedokles’te Mısır, Anaksagoras’ta İbranî… İBDA Mimarı ise, bilindiği gibi, Salih Aleyhisselâm’ın gönderildiği Semud kavminin Milâddan Evvel 7’nci asradek yaşadığını, Sokrat’ın düşüncesine en önemli ilhâm kaynağı olduğunu, dolayısiyle meseleyi Salih Aleyhisselam’ın “kendinden zuhur” hikmeti çerçevesinde görmek gerektiğini beyan ederler…

Yunanlılar’ın kendileri ise, geçmişlerinden, “efsaneler” suretinde söz ederler. Bu efsanelerin nasıl bir gerçekliğe tekabül ettiği, Batılılar’ca bilinmez. Sözkonusu efsaneler arasında en fazla üzerinde durulanı, çeşitli Yunanlı destan şairlerince rivayet edilen “Truva Savaşı”dır. Şübhesiz, bu savaştan bahsedenlerin en ünlüsü, “İlyada” eseriyle Homeros’tur. Homeros’un muazzam mısrâlardan kurulu “İlyada” ve “Odise” eserleri, Yunanlılar’a, ataları hakkında olduğu gibi, din ve dünyaya dair de bildikleri her şeyin kaynağını gösterir. Homeros bir şair olduğu kadar, bir din büyüğü ve kutsal kişilik kabul edilir. Üstad Necib Fazıl’a göre de, Atina’da ortaya çıkan büyük Yunan medeniyeti, Homeros’un gördüğü rüyanın kendisinden beş asır sonra gerçekleşmesi gibidir.

Homeros, tahminlere göre, Milâddan Evvel 800 veya 900’lerde, İzmir yöresindeki İyonya topraklarında yaşamış. Bahsettiği Truva Savaşı’nın ise, Batılılar’ın ekserîsi, Milâddan Evvel 1200’lerde, Çanakkale yakınlarında geçtiğine inanırlar. Bu savaş, Yunan yarımadasına hâkim olan Akalar ile, Batı Anadolu’yu elinde tutan Truvalılar arasında cereyan eder. Yunanlılar’ın ataları Akalar, on yıllık bir kuşatma sonunda Truva’yı yıkarlar. Bu savaş etrafında Yunanlılar, sırf şanlı tarihlerini öğrenmekle kalmaz; aynı zamanda “tanrılar âlemi” kabul ettikleri öbür dünya hakkında bilgilere ve çok tanrılı inanç sistemlerinin ilk dayanaklarına kavuşurlar. Homeros’tan sonra ikinci büyük destan şairi kabul edilen Hesiodos, sözkonusu efsanevî dünya görüşünü daha da derine götürür. “Tanrıların Doğumu” ile “İşler ve Günler” isimli eserlerinde, Kaos denilen boşluktan Kozmos denilen kâinatın nasıl unsur unsur doğduğunu, her unsurun nasıl bir “tanrı” olduğunu, bu “erkek” ve “dişi” tanrıların birbiriyle mücadelesinden yeryüzü hayatının nasıl başladığını anlatır. Ve başka şairler devreye girer; efsaneler alabildiğine çoğalır…

Eski Yunan efsanelerinin bildirdiğine göre, kâinatın orta yerinde Olümpos adı verilen büyük bir dağ bulunur. Bu dağ, Kafdağı gibi, insan gözüyle görülmez, göklerdedir… Ve bu dağda, “büyük Yunan tanrıları” yaşar. Bunlar, 12 tanedir. En büyükleri, “göklerin hâkimi” olan Zeus’tur. Diğer büyük tanrı ve tanrıçalar, ya onun çocukları, ya kardeşleri, ya kadınlarıdır. Bunlar bazı karakteristik özelliklere sahibtir. Biri denizlere, biri yeraltı âlemine hükmeder; bazısı güzellik ve aşkı, bazısı akıl ve hikmeti, bazısı savaş ve düzeni temsil eder. Bu tanrılar, kâh rüya yoluyla, kâh hâdiselerin içine ve insanların kılığına girerek, insanlara görünür ve her vakit insanların işlerini sevk ve idare ederler. Onlardan habersiz hiçbir iş yapılamaz. İnsanlar onlara âyinler düzenleyerek, dualar ederek, heykeller dikerek, kurbanlar sunarak, kendilerini sevdirmeğe çalışır. Ama zaman zaman birbiriyle ters düşer, çekişir, bir mesele üzerinde farklı farklı hükümler verirler. Yahut, birbiriyle veya insanlarla ahlâk dışı ilişkiler kurarlar. Belli bir doktrinleri yoktur ve bir ahlâk sistemi getirmemişlerdir. Şairler ve her köşeye yayılan tapınaklardaki kâhinler onların sözcüsü sayılmasına rağmen, onlar daha çok kahramanları sever ve savaş ahlâkını överler.

Kavle göre, bu “Olümpos kültü”, Yunanlılar’a eski Girit medeniyetinden tevarüs etmiştir; tanrılarının bir çoğunun adını da oradan almışlardır… Bu “Olümpos Tanrıları” adına tertib edilen Olimpiyad şenlikleri, Yunanlılar’ın hayatında mühim bir yere sahibtir. Bu şenliklerde, atletizm başta olmak üzere, bütün spor dallarında müsabakalar düzenlenir; birinci gelenler, en büyük servet ve itibarla mükâfatlandırılır. Olimpiyad oyunları, hem bir ibadet, hem bir savaş talimi, hem de beden güzelliği içindir. Bu üç şey, eski Yunanlı’nın hayatında her şeyden önce gelir; yâni tanrılar, savaş ve güzellik… Osmanlılar fethettikleri topraklara, camiler, çeşmeler, köprüler, hamamlar ve imaretler yaparlardı. Romalılar, aldıkları yerlere önce “yol” yaparlardı. Yunanlılar ise, bir yeri ele geçirdiklerinde, önce “stadyum” yaparlardı. Öyle ki, atletizm yarışmalarına katılmayan entellektüeli adam yerine koymaz, dinlemeye lâyık görmezlerdi. Cimnastik, günlük hayatın her köşesine yayılmış, beden terbiyesinin şartı sayılmıştı.

Olümpos kültü”nün bir diğer meyvesi de, tiyatro oldu. Tanrılar’ın hikâyelerini anlata anlata, sonunda onları temsîlen canlandırmaya karar verdiler ve her stadyumun karşısına bir de “amfitiyatro” kurdular. Ama bu kültürü Girit yerine Trakya’ya bağlayanlar vardır. Dediklerine göre, Trakya’da Baküs denilen tanrıyı Yunanlılar Diyonis adıyla benimsemişler ve onu Zeus’un gayrımeşrû çocuğu saymışlar. Diyonis, kendinden geçmenin, vecd ve sekr hâlinin, içkinin ve sarhoşluğun timsâli imiş. Bu tanrıya adanan tapınaklarda toplanan ve manyas’lar denen rahibeler –“manyak” kelimesi buradan gelir-, senenin muayyen vakitlerinde tertib edilen “Diyonizya Şenlikleri”nde, çılgınlıkta sınır tanımazlarmış. Şarabın ve kavalın tesiriyle, 2400 metre yüksekliğindeki Parnas dağına raksederek çıkar, göğüslerine koydukları bir hayvanı yumruklaya yumruklaya öldürür, sonunda da “çiğ et ziyafeti” yaparlarmış. Bazı tarihçilere göre, bu çılgın âyinler esnâsında bazen “yeni doğmuş bebeler” dahi parçalanırmış. İşte, “tiyatro”yu doğuran saik, bu rahibelerin oyunları olmuş.

Bazıları da, eski Yunan’ın felsefe alâkasını olduğu gibi tiyatrosunu da “Orfeus kültü”ne bağlarlar. Orfeus, yine Trakyalı bir efsane kahramanıdır. Şair, müzisyen ve filozoftur. Efsaneye göre, flütünün sesinden, hayvanlar şöyle dursun, cinler ve periler bile kendinden geçermiş. Fakat o asıl bir felsefe, felsefî bir tarikat kurucusu imiş. Ruhun arınmasını, kötülük yatağı olan bedenden sıyrılmasını ve fazilet yolunu tutmasını savunurmuş. Bu dünya, ona göre, ıztırab ve mihnet yurdu, gerçek hayatsa göklerde veya yıldızlardaymış. Bu dünyada hazzın yolunu tutanlar, öldükten sonra kötü bir surette bu dünyaya dönecekler, faziletin yolunu tutanlarsa iyi bir surette dirileceklermiş. Bu, dünya hayatının değersizliği fikri ve öldükten sonra yeniden dünyaya geliş düşüncesi, Yunan tiyatrosunun temeli olan “tracedya” sanatının doğumunu hazırlamış…

Fakat bu tenasuha varan “Hindû” telâkkisinin, Yunan medeniyetinin yükseliş devrinde pek itibar görmediğini de bilmek gerekir. Orfeus, belki bazı Yunan felsefelerini ve sanatlarını etkilemiş olabilir. Oysa Yunanlılar’ın din görüşü, Orfeus’tan ziyade Homeros’tan gelmektedir. Homeros’ta ise, öldükten sonra başka bir surette dünyaya dönüş yok, sadece “cehennem” vardı. Evet; “cennet” fikri onlarda belli belirsiz bir hâlde olmasına rağmen, “cehennem” uzun uzadıya tasvir edilen “öte dünya”ydı. Bunun neden böyle olduğunu, Bertrand Russell şöyle değerlendirir:

– “Yunanlılar, hepsi değil fakat büyük bir kısmı, ihtiraslı, kederli, kendisiyle savaşta, âniden bir yöne, sonra hırsla başka bir yöne dönen, sanatı doğuran hayalgücü ve cehennemi tasvir kudretini kendi iradesiyle bulan kişilerdir. ‘Hiçbir şeyde aşırıya kaçmamalı’ meâlinde bir ölçüleri vardır. Ama aslında her şeyde aşırıya kaçmışlardır. Saf fikirde, şiirde, dinde ve günahta hep bu aşırılığı görürüz. Büyüklükleri zamanında büyük olmalarını sağlayan, ihtirasla zekânın bir terkibiydi. Dünyayı hiçbir şey, bütün bir istikbâl için, Yunanlılar’ın değiştirdiği ölçüde değiştiremezdi. Onların efsanevî üstadları Zeus değil, ateşi gökten yere indirdiği için ebedî azaba çarptırılan Promete idi.”

***

DEMOKRASİNİN DOĞUŞU

Temizliğe önem vermeyen, pis insanlardır Yunanlılar. Sadece mabedleri, stadyumları ve tiyatroları bir ölçüde bakımlıdır. Şehirleri ve evleri berbaddır. Dar, döşemesiz, lâğımlar akan sokakları, salgın hastalıklardan geçilmez. Ahşab ve tuğladan yapılma meskenleri de leş kokularından… En zengin ve faziletli Yunanlılar’da bile bir şehircilik anlayışının gelişmediğini görürüz. Aristo, bunun böyle olmasının barbar istilâları karşısında bir tedbir olduğunu, nitekim birkaç defa istilâ teşebbüsünde bulunan barbarların Atina sokaklarında kaybolduklarını söyler. Ama bu tabiî ki geçerli bir mazeret değil, hele pislik ve bakımsızlık karşısında bir savunma hiç değildir. Oysa bazılarına göre, Yunanlar’ın evlerinin pis kokusunun onları “agora”da toplanmaya zorlamasıyla “demokrasi” doğmuştur!

Stadyumlar, anfitiyatrolar, orkestralar derken, Yunanlı’nın toplum hayatında birlikte hareket etmek duygusu pekişir. “Düzenli hareketler, düzenli düşünceler doğurur” (S.M.) hesabı, “agora” dedikleri şehir meydanları, kültür ve sanat faaliyetlerinin kalbi mevkiine gelir. Felsefenin cevelân ettiği bu meydanlara, siyasetin de girmesi gecikmez. Gerçekten, “politika” kelimesinin eski Yunan’da doğmuş olmasına şaşırmıyoruz. Çünkü onlar, “site” dedikleri şehir-devletleri hâlinde yaşarlardı. “Polis” dedikleri her şehirde bir devlet (site) düzeni vardı. Dolayısiyle, “politika – şehir idaresi” meseleleri, herkese mahsus ve “agora”nın başlıca gündemi idi. Hâlbuki Roma İmparatorluğu’nda politika, yalnız Roma şehrine mahsus ve imparatorluğun diğer şehirlerinde kafa koparan bir işti.

İBDA Mimarı, “demokrasi bir teâmül rejimidir” der. Günümüzde olduğu gibi, eski Yunan’da da demokrasi, bir ideale bağlı olarak doğmamış, sayısız deneme ve yanılmaların içinde bir uzlaşma, bir denge rejimi olarak ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkışı, “agora hayatı” olduğu kadar, bu hayatın içinde gelişen “komedya sanatı” da hazırlamıştır. Zirâ Yunanlılar’ın meskenleri sefalet içinde, leş kokuları altında olduğu için, gündüzleri sürekli “agora”ya doluşurlar. Ve yüzü göklere bakan tracedyaya karşılık komedya, günlük hayata nezaret eden, günün adamlarını ve politikacıları hicveden bir sanattır. “Hiciv” sanatı ise, ulviyetin yerine, bayağılaşmayı, avâmîleşmeyi getirir. Binaenaleyh, Yunan sitelerinin ahalisi, kendini politikanın içinde buluverir. Hâlbuki, Roma İmparatoru “kutsal” bir varlıktı; ona karşı ne hiciv, ne politika mümkündü.

Karadeniz kıyılarından Akdeniz ortalarına kadar geniş bir sahaya yayılan eski Yunan siteleri arasında, Yunan medeniyetini asıl temsil hakkı, Sokrat’ı, Eflatun’u, Aristo’yu yetiştiren Atina’nındır. Bu hakkı Atina, korkunç Fars İstilâsı karşısında teslim olmayarak ve direnişe öncülük ederek elde etmiştir. Fakat çok daha öncesinden bu göreve hazırlandığını ve diğerleri arasında en parlak gelişmeyi gösterdiğini de bilmek gerekir. Nitekim, “demokrasi”, diğer hiçbir Yunan sitesinde değil, Atina’da doğmuştur. Hem de Yunan medeniyetinin en ileri devresine henüz birkaç yüzyıl varken başlayan bir gelişme seyri ile birlikte… Her şehir devletinin kendine mahsus bir idare ile idare edildiği, tiranlığın, oligarşinin, aristokrasinin birbirini takib ettiği bir zamanda, “en iyi yönetim nedir?” suâlinin doğması zor olmadığı gibi, “yönetim ilkeleri”ni mevzu alan “siyaset” ilminin doğması da kaçınılmaz olmuştur. Demokrasi, bu suâle verilen en iyi cevab olmasa bile, o gün verilmesi gereken cevablardan biridir ki, bu cevabı da Atina vermiştir.

Site hayatı içinde, iktidar mücadelelerinin ne kadar yoğun olacağını söylemeye gerek yok. Düz mantığa göre, iktidar güçlünün eline geçer ve zayıflar ona tâbi olur. Önceleri Atina’da gücü elinde tutan askerî aristokratlardır; Atina’yı bunlar yönetir. Halk korkunç vergiler ve zulümler altında ezilir. Hemen hiçbir mülkü yoktur; olduğunda da kıymeti yok… Faraza toprak sahibi çiftçi çalışır, eker, biçer, mahsulünü devşirir ve satar; sattığında da “vergi” adı altında, bütün kazancına askerî aristokratlar el koyar. Güç onlarda olduğu için, kimse de “bu iş neden böyle?” diyemez. Der ama içinden der. Derken, ezilenler arasında mübhem bir dayanışma duygusunun fısıltıları duyulur. Eğer fırsatını bulursa, bu fısıltılar uğultuya, uğultular da “agora”ya dökülür, isyana dönüşür. Sonunda ya zulüm düzeni yıkılır veya daha zalim bir şekilde isyanı bastırır.

Tarihin her döneminde ve dünyanın her köşesinde, yönetenlere karşı yönetilenlerin isyanı görülebilir. Ama bu isyanlardan çok azı “rejim değişikliği” ile sonuçlanır. Çünkü rejim değişikliği için, isyana kalkışanların, daha iyi rejimin ne olduğuna dair bir fikirleri olması gerekir; yıktığının yerine ne koyacaklar?.. Nitekim, askerî aristokratlar elinde inim inim inleyen Atinalılar da önceleri bilmezler bu sorunun cevabını. Fakat Atina’nın başındaki Drahon, halkın hoşnudsuzluğunu bastırmak yerine, halkla asiller arasında “hakem” olma yoluna gider. Yâni halk, ilk defa askerî asiller karşısında “siyasî bir taraf” statüsünü kazanır. Bu statü, Drahon’un hediyesi olduğu gibi, demokrasinin de başlangıcıdır.

Drahon’dan sonra Solon gelir. Solon, ne bir tiran, ne aristokrattır; sadece bilge, Yunanlılar’ın yedi büyük bilgesinden biri… Giriştiği ıslahatlarla, askerî aristokrasinin haksız gücünü törpüleyip, artık bir siyasî taraf olan halkı güçlendirir. Öncelikle ölçü âletlerini ve paranın değerini sabitler ve askerlerin bunlar üzerindeki keyfî vurgunlarının yolunu tıkar. Günümüzdeki tabiriyle “enflâsyon”un önünü alınca, halkın elindeki menkûl ve gayrımenkûllerin değeri artmaya başlar ve Atina parası dünyanın her köşesinde itibar kazanır. Bir de, halkın asillere doğuştan borçlu olması kanununu ilgâ eder ve halkın borçlarını siler. Pesistratos zamanında halk daha da güçlenir. Çünkü bu hükümdar da toprağın verimini arttıran ıslahatlar yapar, dağlardan içme ve kullanma suyu getirtir, köylüye kredi temin eder; böylece halkın refah seviyesini yükseltmiş olur.

Ne var ki, Atina demokrasisi, bu ekonomik sebeblerden vücuda gelmedi; başka bir duygudan ileri geldi. Atina’da refah seviyesinin yükselmesi, zengin yabancıların da sayısını arttırmıştı. Bu zengin yabancılar, fazlaca itibar görüyorlardı. Nüfus yapısının “kozmopolit-karma” özelliği içinde, sık sık etnik dalaşmalar ortaya çıkıyor ve şehirde hiçbir birlik kalmıyordu. Hükümdar Klistenes, Atina’yı dışa karşı yekvücud hâlinde örgütlemenin yolunu aradı. Bunun için, tabana doğru kemikleşen kavim ve sülâle asabiyetlerini yok edici yeni bir birlik duygusu gerektiğini anladı. Atina’nın içinde bulunduğu Attik bölgesini yüz semte ayırıp, her birine “demos” adını verdi. Demokrasi, bu “demos-semtlerin yönetimi” mânâsından doğdu. Böylece idarî anlayış, ırk ve kan temelinden çıkıp “coğrafî” bir zemine oturmuş, halk yönetime daha yakın, üst sınıflara karşı daha güçlü olduğu bu sistemi kolayca benimsemişti.

Bununla beraber, demokrasinin asıl mimarı sayılacak kimse, Perikles’ten başkası değildir. Perikles, sadece bir Atina hükümdarının değil, aynı zamanda bir çağın adıdır. “Perikles Çağı” denince, eski Yunan medeniyetinin en yüksek ve en parlak devresi anlaşılır. Perikles, 40 bin Atina vatandaşını çevresine toplayıp “Eklesya” meclisini oluşturur ve “doğrudan demokrasi” uygulamasını başlatır. Her türlü kanun teklifi, savaş ve barış kararı, idarî seçim ve aziller, bu Eklesya meclisinde görüşülüp kararlaştırılır. (“Cemaat” mânâsına gelen Eklesya, Hristiyanlık zamanında cemaatin toplandığı mabedin ismi olmuş ve “Kilise” kelimesi buradan gelmiştir.) Bu mecliste çözülemeyen meseleler, 500 Atina ileri geleninden oluşan 500’ler veya “Bule” meclisine taşınır. Alınan kararlar üzerinde nihaî hükmü, seçilmiş kurmay heyeti olan “Strategos’lar” meclisi verir ve hukukî uygunluk noktasını “Arhon’lar” meclisi denetler. Perikles’in, iktidarı bu şekilde halka yaydığı “demokrasi” idaresi, daha sonra Batı medeniyetinin örnek alacağı ve Marx’ın bile öve öve bitiremeyeceği dahiyane bir çözüm fikriydi. Bu sayede Atina’da bütün kavgalar son bulmuş, fikir ve sanat hayatı, refah ve neş’e en yüksek seviyesine ulaşmıştı.

Ama “Marx’ın bile” derken, bir başka hususu da gözden kaçırmayalım: Perikles’in 40 bin kişilik bu “doğrudan demokrasi” girişiminin kendi içinde fazileti bir tarafa, o gün için Atina’nın toplam nüfusu, takribî 300 bindi. Bu 300 binin 100 bini, siyasî hakları bırakın, her türlü insanî haklardan bile yoksun, “doğrudan köle” statüsündeydi. Bir öküzden daha ucuza alınıp satılabiliyor, her türlü işte tepe tepe kullanılıyorlardı. Perikles, Atina’lıları zenginleştirmekle övünedursun, diğer Yunan şehirlerini müstemlekeleştirmişti. Meselâ bir Ege adasında doğan bir çocuk, hiç tanımadığı bir Atinalı akranına öyle bir borç yüküyle dünyaya gelmiş oluyordu ki, ömür boyu kölesi olup bu borcundan kurtulamıyordu. Atina’nın göz kamaştıran demokrasisi, göz yaşartıcı bir emperyalizmin maskesiydi sadece. Atina’nın meşhur “vatandaş eşitliği”, halk arasındaki korkunç eşitsizliğin paravanasıydı yalnız; zirâ Atina’ya “vatandaş” olmak, her Atinalı’nın hakkı değildi.

Peki köle dostu, ezilmişlerin sevgilisi Marx, Atina demokrasisini överken, bu gerçeklerden habersiz miydi? Keşke öyle olsaydı! O zaman, Avrupa kapitalist sınıflarının, Avrupa işçi sınıfını sömürerek –artı değer yoluyla- değil, Avrupa dışındaki milletlerin kanını emerek semirmiş olduğunu farkederdi. İngiliz emperyalizminin Hindistan’da yaptığı katliâm ve talanları, “Şark feodalizmine karşı ileri bir hareket” saymaz, Avrupa kapitalist sınıflarının asıl oluşum serüveni olduğunu görürdü. Marx, Doğu ile Batı karşı karşıya geldiklerinde ne zaman Doğu’dan yana oldu ki? Gerçekte, “sınıflararası sömürü” buzdağının görünen kısmı, asıl sömürü ise “milletlerarası sömürü” olmasına rağmen, o emperyalizmi kapitalizmin arkasına koydu ve bazen de kaskatı realitesini görmezden geldi.

Nitekim bugün de demokrasi, Batı’nın kendi içinde bir teamülün eseri ve “kötüye mâni olmanın rejimi” iken, Batı dışındaki memleketlerde emperyalizmin bizzat aracı durumundadır. Amerikan vatandaşları arasındaki “eşitlik”, beyaz Amerikalılar’ın Afrikalı, Asyalı ve Lâtin Amerikalı “köleler üzerindeki eşitliği”dir. Fransız vatandaşları arasındaki demokratik eşitlik, Afrikalı Fransız sömürgelerinden gelme “ikinci sınıf vatandaşlar” üzerindeki demokratik eşitliktir. İngiltere’deki eşitlik, İngiliz şirketlerinin sömürdüğü dünya üzerindeki eşitliktir. Ve bu kendi içinde tutarsız yapı, Batı dışındaki memleketlerde, sadece Batılılar’ın o memleketi elini kolunu sallayarak sömürmeleri için zorla tatbik edilir.

Ülkesine yeni bir yol arayışı içinde demokrasinin ne olduğunu da inceleyen bir Fransız mütefekkiri, şu hükmü vermekten kendini alamaz:

– “Halkın halk tarafından idare edilmesinden bahsetmek boş bir gevezeliktir. Çok sayıdakilerin az sayıdakileri idaresi, tabiî nizama aykırıdır.”

Çok sayıdakilerin az sayıdakileri idaresi tabiî nizama aykırı olduğu gibi, “sayı çokluğu”nun “kalite farkı”na üstün tutulması da tabiî nizama aykırıdır. Hangi kaplan, çok sayıda sinek tarafından idare edilmek ister? Perikles Çağı’nda Eflatun, tam da bu sebebten demokrasiden hoşlanmazdı. Atina demokrasisi, bir mütefekkiri bir keçi çobanıyla aynı seviyeye indirmiş ve hocası Sokrat’ı hakikat gücüne değil, sayı çokluğuna dayanarak katletmişti. Onun için Eflatun, demokrasinin faziletine inanmadı, onun bu cinayeti daima işleyeceğini bildi ve ideal rejim olarak “aydınlar iktidarı”nı gördü. Bir çok mevzuda Eflatun’a muhalif olan Aristo’nun da bu hususta hocasıyla aynı neticeye varması ilginçtir. Aristo, büyük incelemesinde, demokrasiyi aristokrasiden de, kraliyetten de daha kötü bir idare şekli olarak görür; bununla beraber, oligarşiden ve tiranlıktan iyi sayar.

Öyleyse, Atina demokrasisini, evvelâ bir adalet ve fazilet arayışı olarak kabul etmek, ileri hâlinde ise adalet ve faziletle bağdaşmaz bir zorbalık olarak mahkûm etmek, bu hususta doğruyu söylemek olur. Drahon, Solon, Pesistratos, Klistenes ve Perikles, iyi niyetli, âdil hükümdarlardı; halkın yararına olan şeyi istemişlerdi. Fakat ellerindeki adaleti tarttıkları âlet kötüydü ve kötülüğü tabiî gelişimi içinde ortaya çıkıyordu. Bütün o demokrasiyi doğurmuş kanunlar ve müesseseler, “adalet” içindi; adaletin yok olacağı yerde, kuru kuruya kanunları ve müesseseleri savunmak için değil… En iyi kanunlar ve müesseseler, âdil olmayan kimselerin elinde zulmün icrâcısı olabildikleri gibi, faziletli bir kişiyi yığınların ayakları altına terkeden kanun ve müesseseler de daima en kötüleriydi.

Çünkü bir yığında, yığını teşkil eden ferdler sayısınca fikir yoktur, bir veya birkaç fikri yığın taklid ve iknâ yoluyla benimser; buna da “çoğunluk iradesi” derler… Hattâ yığının benimsediği fikirler, ekseriyâ en basit, en ileri görüşsüz, en kaba olanlarıdır.

***

EK: CESARET VE FAZİLET

Eski Yunan medeniyeti, bir bakıma da “İyonik” ve “Dorik” unsurların bir terkibi olarak kabul edilir. İyon üslûbu, yumuşak, korkak, ama fikir ve sanata daha yatkındır. Dor üslûbu ise, sert, savaşçı ve fikre uzaktır. Bu iki üslûb, müzikten mimarîye kadar geniş bir sahada eski Yunan medeniyetinin iki temel unsurunu teşkil etmişlerse de, özellikle Atina ve Isparta siteleri arasındaki, “Elenler’in başı” olmak kavgasında kendini göstermişlerdir.

Isparta, Yunanlılar’ın sert ve savaşçı damarlarından husûle gelmiş ve kendini “Dorlar’ın torunları” saymıştır. Hâkimiyeti çerçevesinde kalan ve “Elot” adını verdiği yerli halka kan kusturmasıyla ünlüdür. Bir zamanlar Amerika’daki zencî-kölelere yapılandan farksız, yerli halkı köylere tıkıp, toprağı ekip biçerek, Dor soyundan efendilerini beslemeye mahkûm eder. Isparta’da ırka ve askerlik sanatına düşkünlük had safhadadır; o kadar ki, neredeyse bütün Isparta devlet faaliyeti, ırkın ve askerliğin yüceltilmesi üzerinde kümeleşmiştir.

Isparta’nın tek ve en üstün kanun koyucusu olan Lykurgos’un, Milâddan Evvel 9’uncu asırda yaşadığı tahmin edilir. Romalı tarihçi Plütark’a göre Lykurgos, kanunnâmesini hazırlarken, “çok doğru ve sert olan” Girit kanunlarını örnek alıp, “lüzumsuzluklarla dolu” İyonya kanunlarından kaçınmış. Ayrıca bizzat Mısır’a giderek, askerlik uygulamalarını müşahede etmiş… Neticede ortaya çıkan Lykurgos kanunnâmesi, Isparta’yı yüzyıllarca yönetir. 20’nci yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan bütün totaliter rejimlerin, bir taraftan faşizm, bir taraftan komünizmin, Lykurgos kanunnâmesi’nden mülhem olduğu kabul edilir.

Sözkonusu kanunnâmenin câri olduğu Isparta’da, devlet, vatandaşının 24 saatini nasıl geçireceğini program altına alırdı; şu saatte yatıp bu saatte kalkacağına kadar tâyin ederdi. Vatandaşını isterse aç bırakır, isterse doyurur, istediği zulmü yapar, “hikmetinden suâl olunmaz”dı. Yemek yemek bile sıkı kurallarla düzenlenmişti. Meselâ bir kadın, bir erkeğin altıda biri kadar yiyebilirdi. Eğer birisi bu kuralları ihlâl edecek olsa, “savaşçı” özelliklerini kaybedeceği gerekçesiyle, şiddetle te’dib edilirdi.

Isparta’nın bütün kanunları, halkın savaşçı özelliklerini arttırmak içindi. Yeni doğan her çocuk, devlet memurlarının muayenesinden geçer; zayıf ve sıskaysa, hasta ve sakatsa, “bundan asker olmaz!” denilerek içi su dolu bir çukura atılıverir, sağlam ve gürbüzse yaşamasına izin verilirdi. Çocuk 7 yaşına kadar annesinin himayesinde terbiye edilir, bu yaştan sonra asker ocağına alınır ve 20 yaşında eğitimini tamamlayıp “asker” olurdu. Bu eğitimi tamamlayamayan ve “asker” olamayansa, “vatandaş” sayılmaz ve “vatandaşlık” haklarına sahib olamazdı. Bir dağ başına bırakılıp, sağ kalırsa vatandaşlığa alınan, ölürse “vatan sağ olsun!” diye bakılan Ispartalı çocukların hikâyesi meşhurdur.

Lykurgos, kız çocuklarının da erkek çocuklarının geçtiği eğitim şartalarından geçmelerini, böylece beden güzelliğine kavuşmalarını ve doğum acısına dayanmayı öğrenmelerini istemişti. Bütün öteki Yunan sitelerinin aksine, Isparta’da kız ve erkek çocukları “eşit” kabul edilir ve aynı şartlarda eğitilirdi. Kız ve erkek çocukları, hep birlikte, çıplak oyun oynayarak büyür, birlikte yarışır, güreşir, asker olmanın zorluklarına katlanır ve birlikte itaati, tahammülü, sessiz çalışmayı ve dövüşte yenmeyi öğrenirlerdi. Daima kirli ve pasaklı gezer, senenin yalnız muayyen günlerinde yıkanır, kışın pamuklu hasır yataklarda yatarlardı. Hırsızlığı kezâ çocuk yaşta öğrenir, çaldıklarında değil, yakalandıklarında cezâlandırılırlardı.

Kadınlar ise, bütün Yunan âleminde “bedbaht yaratıklar”dı. Aristo, onların bir ruhu olabileceğinden bile şübhe etmişti. Atina’da kız çocuğu sahibi olmak bir “talihsizlik” addedilirdi. Kız çocukları umûmiyetle sokağa terkedilir, en geç onbeşinde evlendirilir, ama evlendiklerinde de rahata eremezlerdi. Atinalı erkek için karısı daima cahil, dırdırcı ve çirkin bir şeydi. Onu eve kapatıp kendisi fahişeler peşinde koşmayı yeğlerdi. Çünkü fahişe olabilenler, eğitim görür, güzel konuşmasını ve raksetmesini bilirdi.

Isparta’da aslında bir “evlilik” müessesesi vardı, ama herkesin anladığından farklı… Bir kadın, ister kocası olsun, ister yabancı bir erkek, kendisine yaklaşana boyun eğmek ve ondan hamile kalmakla mükellefti. Russell, bu anlayıştan şöyle bahseder:

– “Başkasının karısını seven nâmuslu bir adam için, o kadının kocasını, karısının kendisiyle yatmasına katlanması hakkında zorlamak da yasaya uygundur. Böylece o yabancı erkek, bu verimli tarlayı sürüp, sağlıklı çocukların tohumunu ekebilecektir. ‘Aptalca kıskançlığa yer yoktur.’ Çünkü Lykurgos, çocukların herhangi bir kişiye aid olmalarını istememişti; çocuklar da her şey gibi devlete aid olmalıydı. Plütark’a göre bu anlayış, hayvanlar hakkında tatbik ettikleri ‘damızlık’ usûlünden alınmıştır.”

Bu yaklaşıma Batı’da ilk hayranlık belirten Rousseau, ondan sonra Nietzsche ve Hitler olmuştur. Aslında Marx ve Engels, marksizmin kadın ve aile telâkkisini temellendirirken, bütünüyle Lykurgos kanunlarını örnek almışlardı; ama Sovyetler, bu anlayışı tamamen tatbik edemediği gibi, bu anlayışın bir gereği olan “homoseksüel ilişki”ye de şiddetle karşı durmuştur. Homoseksüelliğin bir hastalık ve sapıklık olmadığının, yetişme tarzı ve ahlâk anlayışıyla ilgisi bulunmadığının, doğuştan gelen tabiî bir eğilim olduğunun en güçlü savunucusu Freud’dur. Russell, Ispartalı çocukların eğitiminde bu türlü çarpık ilişkilerin çok önemli bir yeri olduğunu anlatırken, kendisi de bu yola inananlardan olduğunu imâ eder.

Ispartalı kadınlar ve erkekler arasında, sapık ilişkileri icrâ ettikleri bir takım tarikatler olduğu söylenir. Gerçi böylesi şeyler, bütün Yunan siteleri hakkında konuşulur. Kadınların kadın, erkeklerin erkek “sevgili” tuttukları anlatılır. Ama bu türlü anlayışların veya bu türlü anlayışlara zemin olan oluşumların, her zaman sapıklığa varmamış olabileceklerini, bu türlü sapıklık vehminin çoğu zaman çağdaş yorumcuların sapıklıklarından kaynaklandığını da hesaba katmak gerekir. Nitekim Sokrat ile Eflâtun’a dair şayiaya ben böyle yaklaşmak isterim. Mücerred tefekkürde bir kartal gibi yükselen o hikmet sahiblerinin, böylesi ahlâk düşkünlüklerine tevessül edebileceklerine ihtimâl verilemeyeceği gibi, bu tip şayiaların, o dönemde olsun, günümüzde olsun, bu tip şayialar vehmetmeye müsaid bünyelerden çıkmış olabileceği tahmin edilebilir.

Bazı kimseler, Eflatun’un ideal “Devlet”ini ortaya koyarken, Isparta pratiğinden çok yararlandığı kanaatindedirler. Ama aynı ölçüde Atina pratiğinden yararlandığı da doğrudur. Aristo ise Ispartalılar’ın her şeyinden nefret ederdi. Özellikle, Isparta’da şahsî mülkiyet yasak olmasına rağmen (komünizm!), Ispartalılar’ın aşırı derecede servet tutkunu olmalarıyla alay ederdi. Hâlbuki Eflatun ne kadar idealizme dönük ve Aristo ne kadar materyalizme yatkınsa, Atina o kadar ruha değer verici ve Isparta o kadar maddeciydi. Isparta beden güzelliği ve askerliğe aşırı önem verir, Atina ise ruh güzelliğinin yanında beden güzelliğine ve felsefenin yanında askerliğe değer verirdi. Nitekim Isparta’dan bir tek akılda kalır münevver çıkmazken, Sokrat, Eflatun, Aristo gibi devler hep Atina’dan zuhur etmişti. Aristokrasi ve demokrasi Atina’da icrâ edilmiş, totalitarizmin modern şekilleri Isparta’dan doğmuştu.

İyi ama, Isparta o çok önem verdiği beden güzelliği ve askerlikte Atina’dan daha mı ileriydi? Birincisini ölçemeyiz ama, ikincisine bir göz atabiliriz…

Ispartalılar, evet, yaman savaşçılardı. Savaşta yamanlıklarını anlatmak için, meşhur bir Anadolu Seferi yanında, pankreas oyununu asla oynamamaları delil gösterilir. Çünkü boks–güreş karışımı bu oyunda, zor durumda kalan kişi teslim olur, yahut yenildiğinde yenilgiyi kabul eder. Oysa bir Ispartalı, ne teslim olacağı, ne yenilgiyi kabul edeceği için, asla pankreas oyununu oynamaz.

Bununla beraber, savaş bir pankreas oyunu değildir. Farslılar, –Herodot’un ifadesiyle– “dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ordusunu toplayarak”, Yunanistan üzerine çullandığında görünecektir asıl yiğitlik. Bütün bir Anadolu’yu yutan Fars ordusu, Yunanistan’da Termopili Geçidi’nde 500 Ispartalı tarafından karşılanır. Leonidas önderliğindeki Isparta ordusu 8 gün boyunca yiğitçe direnir. Fars şahı Serhas şöyle haber gönderir:

– Hiç şansınız yok, bırakın silâhları!

Leonidas şu cevabı verir:

– Gel de kendin al!

O sırada Isparta ordusunda çatlak bir ses çıkar:

– O kadar kalabalıklar ki, oklarıyla güneşi perdeleyecekler!..

Bir başka Ispartalı, bu sesi şöyle bastırır:

– İyi ya, biz de gölgede döğüşürüz!..

(Yakın zamanda Amerikalılar’ın çevirdiği 300 Ispartalı filmi bu hâdiseyi anlatır.) Cidden yiğitçe döğüşürler. Ama Farslılar, bir hainin rehberliğinde gizli geçidi bularak, Isparta ordusuna arkadan saldırır ve ümidsiz bir cenk sonunda Ispartalılar ölür. Bu arada arkadaşlarını bırakıp savaş meydanından kaçan bir Ispartalı vardır: “Ödlek Aristodemos”… Herkes ona bu lâkabı takıp, onunla münasebeti keser ve toplumdan dışlar. İslâm’da da bu böyledir. Eli silâh tuttuğu hâlde gazâya iştirak etmeyenleri, Kâinatın Efendisi cemaatten ayırmışlar, onlarla selâmı kesmişler ve onları kadınlarına yaklaşmaktan bile menetmişlerdir.

Ne var ki, mayası faziletle karılmamış cesaret, eskilerin tabiriyle “kuru cihangirlik”, daima yarı yolda kalır. Isparta örneğinde de bu böyle olmuştur. Çok geçmeden bütün cesaret gösterilerini elden bırakmışlar, “Fars altunu” ile yoldan çıkmışlar ve bütün Yunanlılar’a, özellikle Atinalılar’a, defalarca ihanet etmişlerdir. Hâlbuki Atina’nın faziletten beslenen cesareti, tam da bu dönemde parıldamaya başlar ve onları bütün Yunanlılar’ın önderi yapmakla sonuçlanır. Önce, “dünyanın en büyük ordusu” denilen Büyük Dârâ’nın birliklerini, az bir kuvvetle Maraton Ovası’na gömerler. Sonra da bütün Fars istilâsını hallaç pamuğu gibi savurup atarlar.

Fars tehlikesi belirdiği sırada, Atina’nın başında Demokratların lideri Temistokles vardır. Hemen kesin bir karar alır ve iktidarı, Aristokratların lideri ve rakibi Miltiades’e devreder. Miltiades, siyasette zayıf, ama askerlikte ustadır ve düşmanı iyi tanımaktadır; daha mühimi, Temistokles’in rakibinin bu meziyetini takdir etmesi ve yerini ona bırakmasıdır. Bu takdir ve feragat sayesinde Atina, o büyük Maraton zaferini kazanır. Yine bu sayede, Perikles çağını görecek, Fidyas’ına, Anaksagoras’ına, Sofokles’ine, Sokrat’ına, yâni eski Yunan medeniyetinin bu en yüksek değerlerine kavuşacaktır.

Temistokles’in fazileti bununla da bitmez: Maraton Zaferi’nden sonra bütün Yunan âlemi zafer sarhoşluğuna kapılmıştır. Az şey değildir; Fars ordularının mağlûb edilebileceğini görmüşlerdir. Bütün Ege adaları ve müstemlekeler Atina’nın siyasî önderliğini tanımış ve ona büyük vergilerle bağlanmayı kabul etmişlerdir. Tam o günlerde büyük bir gümüş madeni de bulunmuştur. Herkesin Temistokles’ten beklediği, Atinalılar üzerindeki ağır savaş vergilerini kaldırması ve halka bir nefes payı rehavet tanımasıdır. Ama o henüz Fars tehlikesinin geçmediğini düşünür. Dahası, karada bozguna uğrayan Farslar’ın, bu sefer denizden saldıracaklarını tahmin eder. Fars ordusu dünyanın en büyük donanmasına sahibtir; ama Yunan sitelerinden hiçbirinin bir donanması yoktur. Temistokles, rehavet yerine, daha da dişlerini sıkarak bir donanma yapmaya bakmaları gerektiğini düşünür.

Nitekim haklı çıkar. Fars ordusu denizden hücuma kalktığında, karşısında, tamamen Temistokles’in faziletinden doğma, 200 muhriblik dişli Atina donanmasını görüp dağılır. Böylece bir kez daha, Atina ve eski Yunan medeniyeti yok olmaktan kurtulmuş olur.

***

NOT: 22 Kasım 1996 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen “Yunanlılar” isimli konferans metnidir… Bir sonraki kısım da aynı metnin bir parçası…

AKADEMYA (I. Dönem, Sayı 5, Ocak 1997)

Eski Yunan Medeniyeti – II

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!