Fener

260

I. Bölüm

BİR NEVİ 28 ŞUBAT

Bildik tarz ve tanıdık argümanlarla, bugünlerde, Yunanistan’da da bir 28 Şubat rüzgârı esiyor…

Bizim “kirli şeyhler” yerine tabiî “kirli papazlar” var hedef tahtasında…

Hedefteki papaz efendi ve efrâdı, bir süredir şu minvalde vaazlar veriyorlarmış:

– “Dünyamız Allah düşmanı (Antihristos) yönetimlerin egemenliği altında! Bunlarla savaşacak gücümüz yok! O hâlde bunlardan kaçalım, dağlarda inzivaya çekilelim ve Mesih’i bekleyelim! Yakında Hz. İsa gelecek ve bu Allah düşmanı yönetimlere son verecek!”

Bu papaz efendiler, kendilerine inananlardan para toplamışlar, dağlardan inziva için yer satın almışlar… Yunan medyasının, 28 Şubatvârî saldırısı işte bu noktada başlıyor… Televizyon ve gazeteler, “Pseftoprofitis-Sahte Peygamber” manşetleri altında yolsuzluk, ihtikâr vb suçlamalarla, tıpkı Türk medyası gibi belden aşağı çalışıyor…

Bu “kirli papazlar”ın şahsında yıpratılmak istenen kurum, hiç şüphesiz Yunan Orthodox Kilisesidir…

Antiemperyalist duruşunu bir türlü kıramadıkları Yunan halkının saygın bir kurumunu aşağılıyorlar…

Yunan halkını aşağılıyorlar!

Global bir senaryonun Yunanistan sahnesi bu…

Yunan Orthodox kilisesi böyle aşağılanırken, Fener’in önü açılıyor, yüceltiliyor; Yunanistandaki kiliseleri bir bir Fener’e bağlama operasyonu sürüyor…

Fener vasıtasıyla Orthodoxi de Evangelist-Judaist bir Hristiyanlığa dönüştürülmeye çalışılıyor…

…..

ORTHODOXİ

Orthodox Kilisesi’nin tarihini, Doğu Roma İmparatorluğu’nun tarihinden ayrı olarak ele almak zor! Dünyaya Orthodoxluğu hediye eden de, onu koruyup geliştirmiş olan da Doğu Roma İmparatorluğu ve onu yönetmiş olan hanedanlar çünkü.

Bugün Patrikhâne denilen kurum, 330 yılında, İmparator Konstantin tarafından kuruluyor.

Başlangıçta dinî bir kurum olarak kurulan Patrikhâne’nin statüsü, Kadıköy konseyinde (MS 451) aldığı karar çerçevesinde Roma’ya eşit sayılıyor ve konseyin kabul ettiği 20 numaralı kanun ile Patrikhâne sadece dinî öderlik değil aynı zamanda hükümet etme yetkisini de alıyor… Bundan böyle Patrikhâne Doğu (Yeni Roma)  Kilisesinin temsilcisidir…

Batı (Roma) kilisesi ile İsa’nın Hıristiyanlıktaki statüsü üzerine dönen ve 585 Toledo konseyinden bu yana devam eden  tartışmalar neticesinde, 1054 yılında birbirlerine giriyorlar; ve Roma Piskoposu ( Papa), “Konstantinopolis Patriği”ni aforoz ediyor… Kendilerini “Katolik” (Evrensel) gören Roma ile kendilerini “Doğru” (Orthodox) gören Doğu Kiliseleri birbirinden kopuyorlar…

…..

FETİH VE ORTHODOXİ

Fatih’in topları İstanbul surlarını dövmeye başladığında, Orthodox Doğu Roma, Katolik Batı Roma’dan yardım istiyor. Cevap olumludur, yardım edilecektir; ancak “birleşme(!)” şartıyla! Yani Orthodoxi’nin Katolikliğe teslimi şartıyla!.. Bizans İmparatoru bu şartı kabûl ediyor… 1204 Lâtin (Haçlı) işgâlinin (yağma, terör, tecavüz, katliam) izleri henüz zihinlerden ve hatta Ayasofya’nın duvarlarından silinmemişken Katolik Kardinal İzidor’un yönettiği bir “birlik(!)” ayini yapılıyor Ayasofya’da. Halkın kâhir ekseriyeti nefretle karşılıyor bu teslimiyeti; ayine katılmak yerine civar kiliselere ve manastırlara kapanıyorlar…

Bizans’ın, İmparator’dan sonraki en yüksek devlet adamı olan Grandük Notaras da halkla birlikte hareket ediyor:

– “Konstantinopoli’de Kardinâl şapkası görmektense Türk (=Müslüman) sarığı görmeyi tercih ederim” diyor!

Orthodoxi’nin bitişi demek olan bu teslimiyeti kabul etmediği için makamından uzaklaştırılan (Fetih’ten sonra yeniden Patrik oluyor) Patrik Gennadios da Orthodoxluk için en iyi tercihin Kardinal şapkası değil Türk (=Müslüman) sarığı olduğunu söylüyor!

Fatih Ayasofya’ya girdiğinde, korku ve endişe ile ağlayıp son dualarını etmekte olan Bizanslılara susmalarını işâret ediyor ve Patriğe hitaben şöyle diyor:

– “Ayağa kalk; ben Sultan Mehmed; sana, arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki: Bu günden itibâren artık ne hayatınız ne hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız!”

Fatih’in Orthodox-Hristiyan ahâliye bu korumacı yaklaşımı asıl Katolik Batı Roma’da şaşkınlık uyandırıyor; ve Fatih’in “kripto” Hristiyan olabileceği ihtimali üzerinde ciddi ciddi düşünüyorlar…

…..

Fatih’ten sonraki süreçte Osmanlı Divan-ı Hümayununa, Derya tercümanlıklarına, Başkâtiplik ve Kapı Kethüdâlığına, Eflâk ve Boğdan Voyvodalıklarına ve nihayet Osmanlı Dışişlerine neredeyse tamamen egemen olan Fener’le, Osmanlı’ya karşı ittifaklar geliştirmeye çalışıyorlar Fransa, İngiltere ve Rusya… Nitekim 1774 Kaynarca anlaşması ile Ruslar’ın Osmanlı’ya kabul ettirdikleri maddelerden biri de, Rusya’nın, Osmanlı Devleti’nin Hristiyan tebâsını himâye hakkı oluyor… (Rusya, bugün de hâlen Ermenistan, Ukrayna, Moldavya, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan ve Kıbrıs’ı da içine alan Orthodox devletlerin liderliği emelini güdüyor. Ve Fener’in “ekümenik” olma çabalarından rahatsızlık duyuyor Rusya. Yunanistan’da da hükümet değil ama birçok siyasî, Yunan Kilisesi ve halkın büyük çoğunluğu aynı rahatsızlığı duyuyorlar pek haklı olarak.)

…..

KİN KAPISI

Fener Patriği III. Pantenios, Eflak ve Boğdan voyvodalarını isyana teşvik ediyor. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa, Patriğin voyvodalara gönderdiği mektubu ele geçiriyor ve Patriğin asılmasını emrediyor. Patrik III. Pantenios, 24 Mart 1657 günü Parmakkapı’da asılıyor…

…..

1820-1821 Mora isyanı, Balkanlar’ın Memâlik-i Osmanî’den ayrılmasını sağlayan en önemli hareketlerden biri oluyor. Padişah, Sultan II. Mahmud. Sadrazam, Benderli Ali Paşa. Fener Rum Patriği koltuğunda ise Gregorius oturmakta. Devletin yaptığı araştırmalar neticesinde, isyanda Rus ve Fener Patrikhanesi’nin dahli olduğu ortaya çıkıyor. Benderli Ali Paşanın emriyle Patrikhâne’de arama yapılıyor ve Mora İsyanı’nın plân çalışmaları ve sâir belgeler bulunuyor. Patrik Gregorius, yapılan muhakemesinde suçlu bulunarak, 21 Nisan 1821 günü, Fener’in orta kapısı önünde idam ediliyor. Bunun üzerine Patrikhane yönetimi, aynı yerde bir Türk büyüğü asılana kadar bu kapının kapalı tutulmasına karar veriyor. Mezkûr kapı, “Kin Kapısı” olarak anılıyor ve bugün de hâlen kapalı bulunuyor…

…..

KEMALİST MANİFESTO

Osmanlı Devletinde Rus sefiri (büyük elçisi) olarak uzun seneler çalışan İgnatiyef, “isyana elebaşılık etmek” suçundan Fener Patrikhânesi’nin kapısında asılan, Patrik Gregorius’un, Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı mektuba hâtırâlarında şöyle yer veriyor:

– “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-ı mümkündür. Çünkü Türkler, çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidirler. Bu hasletleri de, dinlerine bağlılıklarından ve kadere rıza göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ü idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da an’anelerine olan merbutiyetten (bağlılıktan), ahlaklarının salâbetinden (kuvvetinden) gelmektedir.

Türkler’de evvela itaat duygusunu kırmak ve manevî rabıtalarını (bağlarını) kesretmek (parçalamak), dinî metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, an’ânât-ı milliye ve mâneviyelerine uymayan haricî fikirler ve hareketlere onları alıştırmaktır.

Türkler, haricî muaveneti (dış yardımı) reddederler, haysiyet hisleri buna manidir. Velev ki, muvakkat bir zaman için zahirî kuvvet ve kudret verse de, Türkler’i harici muavenete alıştırmalıdır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkler’i kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’ni tasfiye için, mücerred olarak harp meydanındaki zaferler kâfi değildir. Ve hatta sadece bu yolda yürümek Türkler’in haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz edebilmelerine sebep olabilir.

Yapılacak olan, Türkler’e bir şey hissetirmeden bünyelerindeki bu tahribi tamamlamaktır!”

…..

İSTİLÂ GÜNLERİNDE FENER

Fener Patrikhânesi, Mondros mütarekesinden sonra İtilâf kuvvetlerine hitaben bir beyannâme neşrederek, Anadolu’yu işgâl etmelerini istiyor…

1 Eylül 1918’de neşrettiği bir başka beyannâmede, Yunan Ordusu’nun Türklere karşı muzafferiyetlerini övüyor ve Anadolu’da mukim Rum-Orthodox ahâlinin fiîlen Yunan ordusuna katılmasını emrediyor…

…..

SÖZDE ANLAŞMA

Lozan’da, Fener Patrikhânesi’nin statüsünün bundan böyle nasıl olacağı tartışmasını tatlıya bağlamak zor olmuyor. Venizelos başkanlığındaki Yunan heyeti, Fener’in, Fatih’den itibaren sahip olduğu imtiyazlarının devamını istiyor. Türk tarafının karşı argümanı ise çok güçlü; İsmet, “biz artık bir İslâm devleti değiliz, ancak bir İslâm devletinin verebileceği imtiyazları Laik Türkiye Cumhuriyeti veremez” diyor. Hatta Dr. Rıza Nur, Patrikhâne’nin İstanbul’dan kaldırılmasını istiyor. İngilizler araya giriyorlar ve “Osmanlı dönemindeki bütün ayrıcalıklarının kaldırılıp, yalnızca dini yetkilerle sınırlı olarak varlığını sürdürmesi şartıyla Patrikhane’nin İstanbul’da kalmasını kabul ediniz” diyorlar. İsmet, Kemâl’den aldığı “ne isterlerse verin, hiçbir konuda direnmeyin; yeter ki bir anlaşma imzalayarak dönün” tâlimatı gereği, bu işin bu kadar kolayca halloluvermesinin sarhoşluğuyla olsa gerek, “yahu şunu yazıya döküp imza edelim” diyemiyor; “Sözünüzü senet sayıyorum Lord Hazretleri” diyor. Ve Fener Patrikhânesi meselesi, Lozan’da “sözde” kalıyor… Yani Lozan Antlaşması, Fener Patrikhanesi’ni ne ismen ne de imâen zikrederek bir hüküm ihtiva etmiyor. Türkiye’nin, muhtelif zamanlarda, muhtelif sebeplerle Fener’e uyguladığı baskı ve kısıtlamaların hiçbir “yasal” mesnedi bulunmuyor; Türkiye’nin Fener’e uyguladığı her baskı ve kısıtlama “Uluslararası Hukuk” nezdinde suç teşkil ediyor!

…..

AMERİKAN MÜDAHALESİ

21 Şubat 1946’da Patrik seçilen Maksimos’un Sovyet yanlısı olduğu gerekçesiyle ABD Patrikhâne’ye doğrudan el atıyor. Yeni bir aday arayışına giriyor ve sonunda Kuzey ve Güney Amerika Başpiskoposu Athenagoras üzerinde mutabakata varılıyor. Patrik Maksimos, 1948’de istifa ettirilerek Athenagoras patrikliğe getiriliyor. Bu olay patrikhane tarihinde de bir ilk oluyor. TC vatandaşı olmayan biri -usulüne uydurularak Türk vatandaşı yapılmak suretiyle- Patrik oluyor.

Bunun tam anlamıyla bir “ABD Operasyonu” olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönem artık ABD’nin Patrikhâne ile doğrudan ilgilenmeye başladığı dönem oluyor. Bunun o günkü sebebi, Stalin’in II. Dünya Savaşı’ndan itibaren Rus kilisesinin üzerindeki baskıları hafifletmeye başlaması ve buna mukabil Rus kilisesinin “Komünizmle mücadele”den vazgeçmesi oluyor.

Athenagoras’ın ölümüne (1972) kadarki sürede, Katolik-Protestan-Evangelist yani Judaizer Hıristiyanlıkla önemli yakınlaşmalar oluyor… Athenagoras, Papa VI. Paul ile Kudüs’te görüşüyor, ardından Papa, İstanbul’u ziyaret ediyor ve Vatikan ile Fener karşılıklı olarak aforozları kaldırıyorlar…

16 Temmuz 1972’de, patrikliğe, Gökçeada ve Bozcaada Metropoliti Dimitrios seçiliyor. Bu dönemde Papa II. Jean Paul, 29 Kasım 1979’da İstanbul’a geliyor. Dimitrios, 1987’de Moskova’yı, 1990’da ABD’yi ziyaret ediyor. Dimitros’un ABD ziyareti, Patrikhane açısından bir dönüm noktası oluyor. Bu ziyarette patriğe, “Cihan Patriği” ünvanı veriliyor. Bu unvanla Fener Rum Patrikhanesi kurumu, Ekümenik oluyor. TC’nin elinde, buna karşı çıkabilecek hiçbir uluslararası hukukî mesnet de bulunmuyor. Çünkü Patrikhâne meselesi Lozan metninde zikredilmiyor.

…..

VARTHOLOMEOS
Dimitrios, 3 Ekim 1991’de ölünce, 22 Ekim 1991’de, 1940 Gökçeada doğumlu olan Kadıköy Metropoliti Bartholomeos (Vartholomeos) Patrik seçiliyor . Bartholomeos’nun dönemi ise, Patrikhâne trafiğinin büsbütün hızlandığı, Patrikhâne’nin hızla dışa! açıldığı çok hareketli bir dönem oluyor. Seleflerine göre oldukça genç yaşta Patrik seçilen Bartholomeos, uluslararası konjonktürde çok hızlı sörf yapıyor…

Türkiye’nin başı dönüyor Vartholomeos’un bu hızından, çok rahatsız oluyor; “Lozan’da resmen verilmeyen “Ekümenik” sıfatını kullanamaz diye birşeyler mırıldanıyor… Bir kısım İslâmcı medya da bu noktadan eleştiri geliştirerek politika yaptığını zannediyor. Türk’ün Türk’e propagandası… Kimse sormuyor: Peki Lozan’da resmen verilmedi de alındı mı “Ekümenik” sıfatı?!

Vartholomeos meselâ “Koç”larla çok sevişiyor… Türkiye’deki safdil Yunan azınlık, bu sevişmeye bakıp, “Koçların aslında gizli Hristiyan olduğu”nu sanıyor, gizliden seviniyor. Yine o bir kısım İslâmcı medya da böyle sanarak müslümanları aydınlatıyor(!) Oysa Patrik de, Koçlar da gerçek dinlerinin selâmıyla selâmlaşıyorlar…

Bartholomeos’un uluslararası ziyaret trafiği; Mısır’dan Yunanistan’a, Gürcistan’dan Etiyopya’ya, İsrail’den Japonya’ya, Norveç’ten Kore’ye, İran’dan Finlandiya’ya, İsveç’ten Romanya’ya, Almanya’dan Belçika’ya, Ermenistan’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar uzayıp gidiyor; Türkiye Dışişleri Bakanı’ndan daha fazla yurtdışı teması bulunuyor. Yurtdışı gezilerinde ve katıldığı toplantılarda: “Ecumenical Patriarch and Archbishop of Costantinople and New Rome” (Yeni Roma’nın ve İstanbul’un Başpiskoposu ve Evrensel Patriği) sıfatını kullanıyor… Amerika seyahatlerini, Bush’un özel uçağı ile yapıyor…

…..

EKÜMENİK

Bu kelime, eski Yunanca’da “sürekli yerleşim alanı” anlamına geliyor.. Aynı zamanda “üstün bir kültür ve medeniyet anlayışı”nı ifade ediyor…

Bugün, “evrensel, dünya çapında” anlamında kullanılan “Ekümenik”; “Hristiyan mezhepleri arasındaki farklılıklara dokunmaksızın, kiliselerin misyoner amaca yönelik birliği”ni ifade ediyor. Cenevre merkezli Protestan-Kalvinist kiliseleri; Almanya merkezli Protestan-Lutheran kiliseleri, Vatikan merkezli Katolik kiliseleri ile Amerika merkezli Evangelist-Judaist kiliselerinin birliğini ifade ediyor.

Kimseyi yahudi yapmak gibi bir amacı bulunmayan (çünkü yahudi olunmaz yahudi doğulur), yani misyonerliği bulunmayan Judaizm-Siyonizm de bu oluşuma en büyük desteği veriyor.

Fener Rum Patrikhânesi ve Patrik Vartholomeos, işte bu Judaist-Siyonist Hristiyanlar(!) Birliğinin içinde; öncüleri arasında yer alıyor…

…..

ORTHODOX KİLİSELER

Birinci grupta yer alan  kiliseler patriklik düzeyindedir. Antakya Orthodox Kilisesi, Türkiye’nin Antakya şehrinde değil, Suriye başkenti Şam’dadır. Fener Rum Patrikhanesi, hem bu dört patriklik arasında, hem de bütün Orthodox kiliseleri arasında kronolojik öncelik bakımından değil, İmparator Konstantin tarafından kurulması hasebiyle eşitler arasında ilk sayılıyor.

İkinci grupta yer alan kiliseler, “millî-ulusal” kiliselerdir. Yunanistan, Sofya’nın “Millî Kilise” statüsünü tarihî çelişkileri yüzünden; Makedonya’nın “Milli Kilise” statüsünü ise “Makedonya” isminden dolayı kabul etmiyor. Çünkü kendi sınırları içinde de bir “Makedonya” bölgesi var; ve bu ismi kendi bütünlüğü için bir tehdit olarak algılıyor. Aslında Türkiye’nin “Kuzey Irak’ta kurulacak muhtemel bir Kürt devletini tehdit olarak algılamasından farklı bir durum değil bu. “Ulus Devlet” realitesinin tabiî sonucu olarak bu tür problemler doğuyor. Türk-Yunan düşmanlığı da son tahlilde iki “ulus devlet”in eseri oluyor.

Üçüncü grupta yer alan Orthodox Kiliseleri’ne Autosephalis (otosefal) Kiliseler deniyor. Bunlar kendi kilise işlerini “ulusal” düzeyde, patriklerden bağımsız olarak yönlendirme hakkına sahip kiliseler. Bu kiliseler, otonom olmalarına rağmen, Patriklere bağlılar. Kendilerini ilgilendiren idarî işlerde otonomlar, dinî konularda ise kendi başlarına ve Orthodoxluğu bağlayıcı kararlar alamıyorlar. Kanada, Afrika ve ABD metropolitlikleri de bu grup içerisinde yer alıyorlar.

St. Synode, makamları, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde olan 12 metropolitten oluşmaktadır. Bunlar bugün sadece birer tarihî makamdırlar. Çünkü Türkiye’deki Rum-Orthodox cemaati, İstanbul Başpiskoposluğu’nun, Kadıköy, Gökçeada-Bozcaada, Adalar ve Terkos (Tarabya) metropolitliklerinin bulunduğu yerlerde yaşıyorlar. Diğer metropolitlikler ise tarihi birer makam oluyor.

Fener Patrikhanesi’ne bağlı metropolitlikler ve başpiskoposluklar:

Bunların dışında; Agion Oros (Aynaroz) manastırları, Patmos manastırı ve eksarkhlığı, Vlatadon ve Agia Anastasia manastırları, Selânik Pateristik Araştırmalar Kurumu, Cenevre Patrikhane Merkezi, Girit Ortodoks Akademisi ve Kore Ortodoks İerapostolik Kurumu da Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı olarak çalışıyorlar.

Yukarıda tablolar halinde gösterdiğimiz hiyerarşik sistem içerisinde “ilkler içinde ilk” sayılan ve kendisine Türkiye dışından da birçok kilisenin bağlı olduğu Fener Patrikhânesi’nin başını, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yasaları idarî bakımdan Eyüp Kaymakamlığı’na, Fatih Savcılığına ve İstanbul Valiliği’ne muhatap tutmaya çalışıyor. Buna göre, çoğu cemaatsiz 18 metropolit tarafından seçilen kişi, patrik olarak seçildiğinin onayını İstanbul Valiliği’nden alıyor; yani patriğin Türkiye Cumhuriyeti Devleti içindeki en yüksek dereceli muhatabı İstanbul Valisi oluyor. Soğuk Savaş Döneminde Türkiye bu durumu “dünyaya” kabul ettirebilmişti. Yani bugüne kadar Lozan’ın “olmayan” hükümleri TC lehine çalışıyordu; bugünden sonra ise TC aleyhine çalışacak görünüyor…

Not: Fener başlıklı makalemdeki şemalar ve dipnotları:

 http://www.stradigma.com/turkce/nisan2003/makale_07.html

adresinden alınmıştır. Sayın Salim Gökçen’e (Atatürk Üniversitesi-Erzurum) nazik hatırlatması için teşekkür ederim. (M. Saka)

 

II. Bölüm

Τα παιδιά των Φαναριών

Niçin böyle bir başlık; ve ne demek?

Bütün dünyada, büyük çoğunluk “sistem”in çeperlerinde, düzenin apışarasında yaşamaya mahkûmdur. Ama bu büyük çoğunluk hâlinden memnundur; çelişkileri sistemle değil, kendi kendileriyledir. Böyle kurgulanmışlardır.

Entellektüelinden, milletvekiline…

Dİ başkanından İÜ rektörüne…

“Atatürk’ün Çankayasına başörtülü girilemez” diyen Sezer’den, savunma refleksleri “Atatürk’ün annesi de başörtülüydü” diye gelişen İslâmcısına…

Akmerkez’deki bir mağazada, aylık ücretinin iki katına bir bikini satan tezgâhtar kızdan, o bikiniyi “kocası!”nın kredi kartıyla satınalan bayana..

“Yolda bizi sollayıp geçen arabaları durdurup içindekileri öldürdük” diyen “derin devlet” elemanından, DGM yargıcına…

Zekeriyaköy’deki bir villanın hizmetçisinden, Bakırköy sahil yolundaki trafik lâmbalarında araba camı silen kız çocuğuna…

Türkiye’den, Yunanistan’a…

“Ordunun etkinliğini kıran AKP’yi önemsiyoruz” diyen Papandreu’dan, son CHP kongresinde yaptığı konuşmada “Kemalist kazanımları önemsiyoruz” diyen Pangalos’a…

Vartalomeos’a “Bizim Patriğimiz” diyen, “Neymiş, Fener bir Vatikan’a, Patrik de bir Papa’ya dönüşürmüş! Ah ah, keşke dönüşebilse bre! EVET, keşke Yunani iş adamınınkini kullanacağına, sen de Papalı ‘Alitalia’ gibi Patriğe uçak tahsis etsen de, ‘THY’ ablemiyle ülkenin prestijini yüceltsen.” diye yazan Hadi Uluengin’den, “Fener Patrikhanesi, Fatih Kaymakamlığına bağlı bir memurdur; ekümenik sıfatıyla uluslararası faaliyet yürütemez” diye devlete “derin strateji” üreten “Stradigma” yazarına…

Örnekleri uzatmak mümkün…

Bunların hepsi, “Τα παιδιά των Φαναριών”; “sokak çocukları” yani…

Trafik lâmbalarında araba camı silerek, sümük mendili satarak dilenmelerinden mülhem, Yunanca’da, “ta pediâ ton fanaryôn” deniyor sokak çocuklarına;“Trafik lâmbalarının çocukları”; “sokak çocukları”…

“Φανάρι-Fanâri”: Fener…

Tedâisi: Fener Patrikhânesi…

“Fener çocukları”…

“Fener” başlıklı makalemde, Türkiye’deki ve dünyadaki Orthodox kiliseleri gösteren şemalar, “Stradigma” isimli strateji grubunun internet sitesinden alınmıştı. Stradigma yazarı, bana ve sevgili editörümüze yolladığı elektronik mektupda, kendisinden yapılan alıntılar için kaynak göstermediğimi, bunun, bu özgün çalışmasına haksızlık olduğunu söylemişti. Kendisinden özür diledim ve sevgili editörümüze de, mezkûr makalemin altına gerekli notun düşülmesini arzettim. Zira hakkı vardı; emeğe saygı bakımından kaynak belirtmem gerekirdi. Ancak, Erzurum Atatürk Üniversitesi öğretim üyesi ve Stradigma yazarı Sayın Salim Gökçen kusura bakmasın, çalışmasının çok “özgün” bir yanı yoktur! Kezâ “Stradigma” gibi devlet yanlısı yan kuruluşların “özgün” birşey söyleyebilmeleri de mümkün değildir. Çünkü kendilerine çizilen çerçevenin dışına çıkamazlar. Çıktıklarını varsayalım; geri döndüklerinde o çerçeveyi de bulamazlar!

Cumhuriyet’in 80. Yılı kutlanıyor bugün…

80 yıllık bir tarihle dünyaya birşey söylemek kabil değildir!

“Cumhuriyet” de bir “Fener çocuğu”dur, “sokak çocuğudur”!

Bugüne kadar en işlek kavşakta durabilmeyi, en lüks arabaların camını silebilmeyi, yüklü bahşişler alabilmeyi başarmıştır.

Bir “sokak çocuğu” için bundan öte bir başarı ve ideâl yoktur!

“Şey”i kalkar, kıpraşmaya kalkarsa, çuvalı geçiriverirler başına…

“Fener çocukları”ndan biri olan Murat Belge, Yunanistan dışişleri bakanı Yorgo Papandreu ile görüşmüş.

Yorgo“Ha Konstantinopolis ha İstanbul; isimler üzerinde durmayalım” demiş…

Zevkten dört köşe Murat Belge…

Niçin sevindiğini anlamak mümkün değil.

Sokak çocukları işte böyledir; anlamsız sevinç ve keder nöbetlerine tutulabilir…

Demek istediği şu Belge’nin: “Yunan için Konstantinopolis’e İstanbul demenin bir mahzuru yokmuş, bizim için de İstanbul’a Konstantinopolis demenin mahzuru olmamalı”.

Eee?

E dünya küçük bir köy gaari, globalizasyon filan…

Yorgo’yu bilmem ama benim bildiğim “Yunan” diyor ki Bizans için: “Parelton ke mellondas mas”; “bizim geçmişimiz ve geleceğimizdir Bizans”!

Peki bizim geçmişimiz ve geleceğimiz nedir?

Belge bir de çok bilmiş bir “sokak çocuğu”: “Konstantinopolis” aslında Yunanca değil, Latince bir isimmiş.

Bak sen!

Peki “İstanbul” Türkçe midir?

“Η στην πολη = İ stin poli” İstanbul’un Yunancasıdır; “şehirde”, “şehire” anlamına gelir.
Okunuşu “İstinpoli”dir!

Bizler bu aziz şehrin adını değiştirmemişiz: “İstanbul” diye okumuşuz, dilimize öylesi kolay gelmiş.

Fakat “İstanbul” tertemiz bir İstanbul Türkçesidir; çünkü bize -dilimize- mâlolmuştur! Keza Konstantinopolis de Latince değil, artık bal gibi Yunancadır!

Murat Belge gibi “Fener çocukları”nın hülyâsı, İstanbul’u bir Müslüman Türk şehri olmaktan çıkartıp “kültürler şehri” gibi yaldızlı bir ambalajla Batı’ya pazarlamaktır!

“Fener” başlıklı makalemin yayınlanmasından 15 gün sonra, Hürriyet gazetesi manşet yaptı Fener’le Yunan Kilisesi’nin savaşını.

Sayın Stradigma yazarı kusura bakmasın, “özgün” olanı biz yazıyoruz.

Gazeteciliği de biz yapıyoruz; Hürriyet’in Atina muhabiri Nur Batur’u ve diğerlerini 15 gün atlatıyoruz.

Sadece haber yapmıyoruz; adını da koyuyoruz, Fener’in içimizdeki Judaist istasyonlardan biri olduğunu söylüyoruz.

Sevgili H.A. Hristiyanlığın nasıl bir Judaist reforma uğratıldığını yazdı son makalesinde; ve müslümanları İslâm’a sahip çıkmaya çağırdı.

Özgün olan budur; “öz”e sahip çıkmaktır.

Kemalizm ki bir özü yoktur; Judaizmin içimizdeki en büyük 5. Kol faaliyetidir; Kemalist “Stradigma” nasıl özgün olur!

Hürriyet’in genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök yazdı:

Bakın Fener Patriği, 1990’lı yıllardan beri Türkiye’nin AB üyeliği için kampanya yapıyor. 1995 yılında İsviçre’de yaptığı bir konuşmada aynen şunu söyüyor: “Türkiye mutlaka AB üyesi olmalıdır. Bunun için bir sebep bulamıyorsanız, Fener Patrikhanesi’nin İstanbul’da olmasını dikkate alabilirsiniz.”

Biz de diyoruz ki:

“Türkiye kesinlikle AB üyesi olmamalıdır! Bunun için bir sebeb bulamıyorsanız, Hilâfet merkezinin hâlen İstanbul’da olmasını dikkate alabilirsiniz!”

Peki “Kemalist” Türkiye Cumhuriyeti ne diyor?

“Türkiye ile Yunanistan arasındaki azınlıklar ve benzeri meselelerde mütekâbiliyet esası geçerlidir” diyor…

Peki “Patrik”e mukâbil “Halîfe”si mi var Türkiye’nin?

“Heybeliada Ruhban Okulu’na mukâbil, ben de Batı Trakya’da bir İslâm Üniversitesi açayım” diyebilir mi?

Sokak çocukları birşey diyemez!

Türkiye, evine dön!!!

29 Ekim 2003 / Nisi

 

III. Bölüm

FENER’E NOKTA

Fener” ve “Τα παιδιά των φαναριών” başlıklı yazılarım hem Türkiye’de, hem Yunanistan’da makes buldu; tepki aldım.

Bir yazar için büyük mutluluk…

Yunanistan’daki dindar Orthodoxlar ve Yunan milliyetçileri yazdıklarımdan biraz memnun biraz rahatsız oldular; Fener bağlıları ve mevcut iktidar yanlıları ise hiç memnun olmadılar.

Türkiye’de de AB’ciler, ABD’ciler ve Kemalistler rahatsız olmuş; “oraya gelirsem” veya “sıkıysa buraya gel de konuş ulan” diye başlayan küfür mektupları aldım.

Akademya’nın “ziyaretçi defteri”ne de kınama yazısı yazmış birisi; «Mustafa Saka’yı esefle kınıyorum» demiş.

Kemalizm’in iğdiş ettiği idrak vasatının ürünü olduğu için önemsiyorum ve aynen aktarıyorum; imlâsına da dokunmadan:

«yazınızı esefle kınıyorum. nedemeliydiler. buyrun açın biz bişi istemiyoruz mu… Türkiye neden evine dönmeli neden dış ilişikileri olmamalı neden yunanlılar kenilerini bu kadar iyi pazarlarken biztukaka olalım, şimdi biz onlara direk hayır okul açamazsanız desek bir sürü tepki toplarız ama karşılıklı adım atarsak okul açabilirsiniz dersek. yüceliriz bizde kendi reklamımızı yapmış oluruz… neden oraya sadece İslam üniversitesi açılıncamı dengi olmuş oluyor onların isteğinin… oraya bir türkçe eğitim veren okul yapılsa cami yapılsa.. güzel olmazmı.. siz ve sizin gibiler olduğu sürece deve kuşu olmaktan kurtulamayacağız… üstümüzede binen daha çook olur… stratejik davranmak lazım.. günlük değil ileri düşünmeliyiz geleceği… » (Galip Taşracı)

Ben bir yazar olarak “tepki” aldığım için mutluyum, lâkin kimseleri mutlu edememişim anlayacağınız…

Şu “rahatsızlar”ı şöyle bir silkeleyelim bakalım; neler dökülecek ceplerinden?!

«Patrikhane bir fesad ve hıyanet ocağıdır! Bir fesad ve hıyanet ocağı olan ve memleketimize nifak tohumları eken, uyuşmazlıklar yaratan, Hıristiyan hemşehrilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluğa ve felakete sebep olan İstanbul Rum Patrikhanesi’nin artık topraklarımız üzerinde bırakamayız. Bu tehlikeli teşkilatı memleketimizde muhafazaya bizi mecbur etmek için ne gibi vesile ve sebebler gösterilebilir? Türkiye’nin Rum Patrikhanesi için arazi üzerinde bir sığınılacak yer göstermeye ne mecburiyeti var? Bu fesad ocağının hakiki yeri, Yunanistan değil midir? Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilmekte olan yeni Türkiye, Babıali’nin taht-ı idaresindeki eski Osmanlı İmparatorluğu değildir. Yeni Türkiye şeref ve haysiyet, kudret ve kuvvetini müdrik ve hukukunu muhafaza için mevcudiyetini tehlikeye atmaya hazır ve amadedir.» (Mustafa Kemal, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 20 Ocak 1923)

M. Kemal’in bu beyânıyla mutâbık olarak, Dr. Rıza Nur, Patrikhâne’nin İstanbul’dan kaldırılmasını istiyor Lozan’da.

Venizelos ise, Patrikhâne’nin Osmanlı’daki imtiyazlarının tanınmasını istiyor.

Araya İngilizler giriyor; İsmet’e, “Patrikhâne’nin sadece dinî bir kurum olarak İstanbul’da kalmasını lütfen kabul buyurunuz” diyorlar.

İsmet, Kemâl’le yazışıp tasvibini alarak “tamam” diyor.

Ve Patrikhâne İstanbul’da kalıyor. Ama bu “sözleşme” yazıya dökülmüyor, “söz”de kalıyor.

Lozan’da, “azınlıklar ve sâir meseleler de iki ülke arasında mütekâbiliyet esasıyla çözülecek” deniliyor.

İlerleyen zamanda Yunanistan’ın başı dertden kurtulmuyor; 2. Dünya Savaşı’nda Alman işgâline uğruyor, büyük bir iç savaş yaşıyor…

Türkiye ise “Soğuk Savaş” döneminin gözdesi oluyor…

Bu süreçte muallâktaki “Fener” de iki ülke arasındaki “mütekâbil” meseleler arasında değerlendiriliyor.

Bugün ise Yunanistan Avrupa Birliği’nin bir üyesi; Türkiye de, henüz üye olmamakla beraber, AB ile ön sözleşmeler imzalamış, taahhütlerde bulunmuş durumda.

Bugün AB de, ABD de “Fener”in “ekümenik” olmasını isterlerken, Türkiye hâlâ “mütekâbiliyet esası” diye sayıklamaya devam ediyor.

Önce, şu Türkiye’nin sayıklayıp durduğu “mütekâbiliyet”e bakalım; bakalım ne kadar “mütekâbil”miş “Türk-Yunan” meselesi?!

Bugün itibariyle Türkiye’de (İstanbul’da) sadece 1.800 Yunan azınlık kalmış durumda; Yunanistan’da (Batı Trakya’da) ise 100.000 “Türk” yaşıyor.

Bir tarafta İstanbul gibi bir şehir, diğer tarafta Gümülcine ve İskeçe gibi taşra kasabaları var.

Bir tarafta şehirli ve kültürlü bir azınlık, diğer tarafta köylü ve cahil bir kalabalık var.

Bir tarafta (Türkiye ne kadar inkâr ederse etsin) uluslararası kimliği olan bir Patrikhâne, diğer tarafta Yunan devletinin memuru kasaba müftüleri var.

Bir tarafta Kilise’nin etkin olduğu yarı din devleti bir Yunanistan, diğer tarafta dinsiz bir Türkiye var.

Bir tarafta Hristiyan bir birlik olan AB ve ABD’nin himayesindeki Patrikhâne, diğer tarafta İslâmî hükümlerle muamele yürütmelerinden en başta Türkiye’nin rahatsız olduğu zavallı müftülükler var.

Şu haber bir Yunan gazetesinde değil, “Türkiye’nin en büyük gazetesi”nde yayınlandı:

«Nerede kaldı Avrupalılık?

AB’nin göbeğinde şeriat!

Atina Hükümeti, Lozan Anlaşması’ndan ötürü ‘‘Müslüman azınlık’’ diye tanımlanan Batı Trakyalı Türklere, kendi atadığı müftüler aracılığıyla şeriat hükümlerini uygulatıyor. Kocalar, eşlerinden üç kez ‘‘boş ol’’ diyerek ayrılıyor, çocukların velayeti otomatikman babaya geçiyor. Kız çocuklar mirasın üçte birini alabiliyor.

Yunanistan’ın Batı Trakyalı Türklere, 1923 tarihli Lozan Anlaşması uyarınca ‘‘Müslüman azınlık’’ oldukları gerekçesiyle İslam yasalarını layık görmesi yüzünden, demokrat Avrupa’nın bu köşesinde şeriat hüküm sürüyor. İnsan hakları ve demokrasinin kalesi Avrupa Birliği’nin bir üyesi olan Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesindeki 100 bin Türk, Suudi Arabistan’ı andıran bir hukuki iklim içinde yaşıyor.

Fransız haber ajansı AFP’nin, Batı Trakya’da kadın hakları mücadalesi veren Şükran Raif’in verdiği bilgilere dayandırdığı habere göre, kocalar eşlerini üç kez ‘‘boş ol’’ diyerek terkediyor ve kadının yeniden evlenmesi halinde çocukların velayeti otomatikman kocaya geçiyor. Ayrıca kız çocuklar mirasın ancak üçte birini alabiliyor, üçte ikisi erkek çocuklara kalıyor.

Güç Müftülerde!

Batı Trakya’nın AB’nin en yoksul bölgelerinden biri olduğunu kaydeden AFP, bu bölgede aile hukukundan, Atina’nın atadığı üç müftünün sorumlu olduğunu yazıyor. Türk azınlık, müftülerin Kuran hükümlerine göre karar vermesine boyun eğiyor. Bazıları da müftünün kararını kabul etmeyerek hakkını mahkemede arıyor. Ancak Türk avukat Adem Bekinoğlu’nun verdiği bilgiye göre Yunanlı yargıçlar, Müslüman azınlığı ilgilendiren konularda yetkili olmadıklarını ileri sürerek, davaları yeniden müftülere havale ediyorlar.
Bu arada bazı dindar ailelerin kızlarını örtünmeye zorlayıp, okula göndermediği, okullardaki eğitimin de son derece kalitesiz olduğu belirtiliyor. Yunanlı yetkililer ise Müslüman azınlık arasında reform girişiminde bulunamadıklarını, çünkü Türkiye’nin en ufak bir müdahaleyi
 provokasyon konusu yaptığını ileri sürüyorlar.»

(Saffet Korkmaz / 27 Ekim 2003 / Hürriyet)

İmam Hatipler ve YÖK meselesini eline yüzüne bulaştıran Ak Parti, şimdi Heybeli Ruhban Okulu’nu açmaya çalışıyor…

Beceremez!

Başta Fener ve Heybeli olmak üzere, Kıbrıs, Ege ve diğer Türk-Yunan meseleleri Kemalist Türkiye ile çözülemez!

Metozori dayatılır ve çözülürse, Kemalist rejim çözülür.

“Siz son tahlilde Kemalizm’e medyunsunuz; yıkılmasını istemezsiniz, başka bütün ihtimâllere karşılık Kemalizm’i tercih edersiniz.” dedim bir Yunan dostuma.

Geçen ay davetli olarak katıldığı CHP kongresinde yaptığı konuşmada Pangalos Kemalizm’i överken samimiydi; bu Pangalos’un şahsî görüşü değil, Yunanistan’ın devlet görüşüdür.

Bu yüzden Yunan Millî Eğitim’i ders kitaplarında “Modern Türkiye’nin kurucusu” olarak tanıtır çocuklarına M. Kemal’i…

Venizelos – M. Kemal dostluğu gerçektir; bu ikilinin “gericilere karşı ortak mücadelemiz” kapsamında Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri Batı Trakya’dan atılmıştır.

Bugün bizim maruz kaldığımız cüzzamlı muâmelesine sebeb de budur.

“Peki” dedi Yunan dostum, “siz nasıl çözersiniz”?

“Siz” dediği, “biz”; Büyük Doğu-İbda!

Büyük Doğu-İbda adına konuşmaya mezun olmadığımı, ama Türkiye ve Yunanistan gerçeğini aynelyakîn bilen bir kişi olarak “meselâ biz olsak” diye bir beyin fırtınası estirebileceğimi söyledim.

Meselâ…

Biz olsak, evvelâ Lozan’ı yırtarız ve “çözmeden kalkmamak” şartıyla Yunanistan’la masaya oturabiliriz…

Fener Patrikhânesi’nin “ekümenik” vasfını tanırız.

Heybeliada Ruhban okulunun, yabancı öğretmen ve öğrenci alımı da serbest olarak açılmasını; okulda müslüman öğrencilere %5 kontenjan ayrılması, bir İslâm kürsüsü kurulması ve bu kürsünün hocalarının müslüman olması şartıyla kabul ederiz.

Bütün azınlık okullarında da kendi müfredâtınızı uygulamanızı, sadece mecburî İslâm dersi konulması ve bu dersi müslüman hocaların vermesi şartıyla kabul ederiz.

Yunanistan’ın Karadeniz’de de geçmişi var ve Fener’in Rus Kilisesi’yle “ekümenik” çelişkisi bulunuyor; bu bakımdan meselâ Trabzon’da da Heybeli gibi bir eğitim müştemilâtı açmanızı kabul ederiz.

Trakya’da 100.000 “Türk” varken, İstanbul’da sadece 1.800 Yunan kalmış; bu dengesizliği gidermek için 98.200 kişiye Türk vatandaşlığı verebiliriz.

Kıbrıs’ta sınır çizmekte zorlanmayız.

Trakya’da mevcut sınırı kabul ederiz.

Ege’de epey zorlanırız ama anlaşırız.

Bütün bu verdiklerimize karşılık, biz de kendi azınlığımızın eğitimini kendi müfredâtımıza göre vermek ve Batı Trakya’da bir İslâm üniversitesi açmak, bu üniversiteye biz de yabancı öğrenci almak isteriz; bu üniversitede bir Orthodox kürsü açmayı, bu dersi Orthodox din adamlarının vermesini ve Yunan öğrencilere de %10 kontenjan ayırmayı kabul ederiz.

Kabul etmezseniz, bu sefer azınlık meselesini meselâ kökten çözmeyi teklif edebiliriz: “Siz, zaten 1.800 kişi kalmış Yunan azınlığı ve Patrikhâneyi alın götürün, biz de 100.000 kişiyi ve müftülüklerimizi bir günde alarak Batı Trakya’yı boşaltalım” diyebiliriz.

Her iki hâlde de Yunanistan’la bir saldırmazlık anlaşması imzalayarak birbirimize karşı silâhlanmamayı kabul edebiliriz.

Ama siz bu iki çözümden de memnun olmazsınız, kabul etmezsiniz.

Çünkü İslâm karşısında Hristiyanlığın şansının olmadığını ve Türkiye’nin, düşebileceği en dibe Kemâlizm sâyesinde düştüğünü bilirsiniz.

Bu yüzden kendinizi Kemalizm’e medyun hissedersiniz.

Ben de derim ki: Düşebileceği en dibe düşmüş bir Türkiye ile yükselebileceği en göğe yükselmiş (Yunanistan’ın AB ile yükselebileceği yer burasıdır) bir Yunanistan arasındaki bu denge ârızî bir dengedir, bunun daha fazla korunması mümkün değildir.

Orthodox kalacaksanız; Orthodoxi’nin can düşmanlarıyla işbirliği içindeki Fener’i asıl siz tasfiye etmelisiniz.

Veya başka ne olacaksanız olmalısınız; yeni varoluş imkânları bulmalısınız!

İcab-ı hâlinde yeni birşeyler yazmak üzere, Fener’e böyle bir nokta koyuyorum.

Yunanım sana söylüyorum, Türküm sen anla!

3 Kasım 2003 / Nisi

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005. (Yazarımızın peşpeşe aynı konuda kaleme aldığı üç ayrı makalesi, tarafımızdan üç bölüm hâlinde bir araya getirilmiştir.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!