Fromm’dan Tilki Günlüğü’ne Bir Pencere Açmak

363

AKADEMYA’NIN TAKDİMİ

Akademya Dergisi’nin en seçkin yazarlarından merhum ağabeyimiz Av. Harun Yüksel’in bu çalışmasını (1998 yılında Akademya Kitablığı’ndan yayınlanmak üzere hazırlanmış olup, ilk hâli 1994’de “Erich Fromm’dan Tilki Günlüğü’ne Bir Pencere Açma” ismiyle “Akıncı Yol” dergisinin eki olarak yayınlanan çalışmanın, genişletilmiş ve yeni bir tertibe kavuşturulmuş hâlidir) sizlerin istifadesine zevkle ve iftiharla sunarken, davaya ilk adım attığımız günden başlayarak bizlere olan maddî-manevî desteğinin hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğimiz ağabeyimize Allah’dan rahmet diliyor, kendisini çok özlüyoruz.

GİRİŞ

Tilki Günlüğü’nün ilk başligi “DÜNYA ÇAPINDA BİR HADİSE KAPTAN KUSTO MÜSLÜMAN”…

Tilki Günlüğü’nün ilk cildi yayınlandığında, ben de herkes gibi büyük bir şaşkınlığa uğradım…

Bu bildiğimiz, tanıdığımız, okuma alışkanlığı edindiğimiz, hiçbir roman kalıbına uymuyordu: “Giriş-gelişme-sonuç” tertibi yoktu… Olay örgüsü (belirli bir zamanda, belirli mekânlarda geçen hâdiseler dizisi mânâsına) yoktu… Portresi netleştirilmiş roman kahramanları ve figüranları yoktu… Romanda kişi ve hâdise inanılmayacak kadar çok, ama kişi ve hâdiseler arasında, alıştığımız romanlardaki gibi açık bağ ve bağlantılar yoktu… Herşey bir müphemlik sisi ile perdelenmişti…

Sonra; lûgate yapılan bunca atıflarla, rüyâların bolluğu ve ilk bakışta birbirinden kopuk gibi görünen yüzlerce “gerçek” hâdise neyin nesiydi?.. Bunlar arasında nasıl bir irtibat kurup işin içinden çıkabilecektik?..

Sayın Mirzabeyoğlu’nun fikirde ve aksiyonda yenileyicilik özelliği ve misyonunu biliyorduk; sanat da fikrin aksiyon alanlarından biri olduğuna göre, bu “yenileyicilik” vasfının, O’nun sanat eserlerine sirâyet etmemesi mümkün değildi. Demek ki, Sayın Mirzabeyoğlu edebiyatın bir şubesi olan romanda da bir “yenileme” hamlesi yapıyordu… Önümüzdeki eser bu yenileme hamlesinin bir ürünü idi…

Her yeni şey, statükoyu bozduğu için muhatabında şaşkınlık doğurur: Bunu nasıl anlamalı, nasıl yorumlamalı?.. Buna karşı nasıl bir tavır almalı?..

Kendimizi bu yenileyici fikre nisbet etmeye çalıştığımıza, ve bu fikre mensubiyet iddiasında bulunduğumuza göre, ortaya konan bu eseri anlamanın bir yolunu bulmalıydık, çünkü bu ahlâkî bir vazife idi…

Bu düşüncelerle eser etrafında dönüp durur ve esere nüfûz için bir kapı, bir pencere ararken, Fromm‘un “Rüyâlar, Masallar, Mitoslar” isimli eseri elime geçti ve bu eseri okurken çakan bir şimşek, eserin sisler altındaki mânâsına nüfûz edebileceğimiz bir pencereyi gösterdi.

O pencereden girebildik mi? Girebildikse ne kadar girebildik, bilemem ama, bu konuda bildiğim şeyi hemen söylemeliyim: Açmaya çalıştığım bu pencere, esere nüfûz için kullanılabilecek tek pencere değildir. Sayısız pencerelerden eserin mânâsına nüfûz etmek mümkündür ve erbabı o pencereleri bulup açtıkça bu eserle alış-verişimiz daha kolay hâle gelecektir.

Tilki Günlüğü’nün ilk başlığından ilhâm alarak şöyle bir vasıflandırma yapabiliriz: “Dünya Çapında Bir Roman: Tilki Günlüğü”…

Bu kitap, o yeni ve engin esere bir pencere açmaya çalışıyor; açtığı pencere benim için faydalı oldu, umarım okuyucu için de faydalı olur…

FROMM’DAN TİLKİ GÜNLÜĞÜ’NE BİR PENCERE AÇMAK

“Tilki Günlüğü” (1) İbda Mimarı Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun altı ciltte tamamlanan dev eseri. Edebî formlar içinde “roman” türünden bir eser ve türünün tam adı: Ruhî roman.

Daha önce, yine ruhî roman türünde“Yaşamayı Deneme” ve “Gölgeler” isimli eserleri yayınlanmıştı Salih Mirzabeyoğlu’nun; ama “Tilki Günlüğü”, “Yaşamayı Deneme”den de, “Gölgeler”den de çok farklı bir eser… Klâsik roman form ve tekniklerinin hiçbirine uymuyor; ne olay örgüsü, ne zaman ve mekân tertibi, ne de karakterleri, bugüne kadar okuduğumuz hiçbir romana uymuyor. Bu hâliyle bir “ilk”, daha önce emsâli görülmedik bir roman… Kafalardaki roman “imaj-tasavvur”una aykırı olduğu için de, roman okuma hevesi ile el atan okuyucuyu önce şaşırtıyor, sonra da ürkütüyor; “Anlamak için ne yapmalı?”

Sayın Mirzabeyoğlu, eseri boyunca anlamanın ipuçlarını da vermiyor değil ama, bu ipuçlarını kullanmak da belli bir kültür seviyesi istediği için, o ipuçlarından hareketle eserin mânâsına nüfûz da öyle her babayiğidin harcı değil. Böylece, okuyucu için ilk kapının anahtar adresi de ortaya çıkıyor: “Yeterli kültür seviyesine ulaşmak!”

Peki bunu nasıl yapacağız; yeterli kültür seviyesine nasıl ulaşacağız? İbda külliyatı boyunca karşılaştığımız bir terkib var: “Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu!”

Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu…

Her ikisinden de hissedar olmadan “Tilki Günlüğü”nün mânâsına nüfûz imkânsız. Daha doğrusu her ikisinden ne kadar hissedar isek, “Tilki Günlüğü”nün mânâsı bize o kadar âyan. Velhasıl, “Tilki Günlüğü”, okuyucusunu önce “irfan”ın çileli yollarında meşakkatli bir yolculuğa sürüklüyor. Yâni bu romanı “okumak”, “polisiye roman” okumak kadar kolay bir iş değil. Bu hususta Said Aykut’un güzel bir değerlendirmesini anmamak mümkün değil:

“Edebî eserlerinde, kaosla düzenin birbirine yaslandığı görülür. Uzaktan bakan için ‘Tilki Günlüğü’, gerçek bir kar fırtınasıdır. Oysa, usûlünü bilme cehdine girenlerin ellerinden düşüremediği bir ‘kâinat kitabı’ olur ki; işte o ân okuyucu, o uğultulu fırtınadaki her kar tanesinin, birbirinden farklı bir desen taşıdığını görür. Kimileri için ‘rüyâ tâbiri’, kimileri için ‘içte kopan’ fırtınalar, kimileri için ‘lûgat kitabı’, kimileri içinse ‘sihir’… Bu kitabı anlamak için -galiba en başta-, ‘yazandan önce yazdırana bakmak’ ilkesi geçerli!.. ” (2)

“KAR FIRTINASI”

Kültür ve irfandan sözettik ya, isterseniz bu iki kelimeyi Tilki Günlüğü’nün bir “Tablo”su olarak gösterelim:

“Sârih olmak, zâhir olmak… Açıklık… Kaymağı alınmış süt… Hırsız… Parlatma… Bekçi, muhafız, gözcü… Himaye eden… (…) Eken, ekici, çiftçi… Cîm… Son derece hırslı olan… Perde, örtü… İfrat hâlde düşkünlük… (…) İrşad etme… (…) Işık, ziyâ… Ufuk, yalancı… (…) Yarmak, yırtmak… Tahmin etmek… Tilki… Acıkmak… Maarif… Marifet… Teftiş ve tedbir eylemek… Mal toplamak, kazanmak… Avlamak… Tunç… Tırmalamak… Bir cins ot… Belâ, çile… Gürlemeyen bulut… (…) Evlenip hamile olan kız… Küp… Korku, şaşırıp bozulmak, ürküp çekinmek… Bostan korkuluğu, korkutacak şey… (…) Hile, oyun… Akıllılık, zekâ… Elbise… Çoğaltma, arttırma… Fazl… İkrar… Bir yerde mukim olma… Bir mevkide devamlı kalma… Kavrayış… Şüphelendirme, şüpheye düşürme… Düzgün konuşmak ve hakikati açıklamak…” (3)

NİÇİN PENCERE AÇMAK?..

Kültür ve irfan bahsi ile ilgili olarak yukarıda verdiğimiz “Tablo”dan, altını çizeceğimiz bir kaç mânâ: “Bir yerde mukim olma, bir mevkide devamlı kalma, kavrayış, düzgün (düzenli) konuşmak ve hakikati açıklamak”… Bu mânâlar hemen “İbda Diyalektiği”nin “Peşin Fikir Hikmeti” (4) bahsini hatırlatmalı: Peşin fikrimiz “Büyük Doğu-İBDA” bütünü… Sözkonusu metodun “Tilki Günlüğü”ne uygulanması, “Niçin pencere açmak?” sorusunun cevabı yanında, “doğrulayıcılık usûlü” olarak “pencere açan”ın ne yaptığı ve ne olduğunu da gösteriyor. Sözkonusu hususun altını, Sayın Mirzabeyoğlu’nun “Büyük Muztaribler” isimli eserinden, aynı zamanda “Nasıl pencere açmak?” bahsine de temasla -ki Erich Fromm ile Paulo Coelho’nun eserine el atış sebebimiz- çizelim:

“Üçüncü mesele… Batı’nın olanca macerası, İslam’ı taklit ve İslâm’a mukavemetten ibarettir; bugün ise, kültür olarak ortada taklit edecek birşey olmaması ve bu hususta onun olanca tahribkârlığı yanında, tabiî olarak mukavemet edeceği birşey de kalmamıştır… Neticeyi bağlarsınız… Diğer taraftan; sistem hâlinde birbirini iptal ede ede gelen ve bu süreç içinde kendi kendinden ibaret birtakım parça bölük hakikatler bırakan ilim ve felsefe, bu niteliğiyle zaten ‘ardı hâlinde’ olarak bundan böyle Batı’yı Batı yapan ardındaki değerleri de kendine istinat noktası yapamayacağını gösterirken, bütün bunların topluca ifâdesi, maledici bünyenin-bünye hayatiyetinin kalmamış olmasıdır. Mühim dava: Bünyenin kendine mahsus değerlerle, ‘hakikat ve hakikati olan mahiyet’ ile ‘hakikati olmayan mahiyet’i birbirinden ayırarak kendine maletmesi süreci, olacağını olmuş -neticesi ortada- Batı için, bugün bitmiştir. Hâlen gösterdiği hayatiyet, zinciri kopan bir bisikletin ilk aldığı hızla duracağı noktaya doğru sürüklenmesi kabilindendir.” (5)

“Dördüncü mesele… Üçüncü meseleden çıkarılacak dersi de ihtiva eder: Unsurları tek tek ele alışın bütünlüğün aleyhine gelişmemesi için mutlaka ‘vasıta sistem’ idrakı; bunu söylerken elbet de ‘Mutlak Fikir’e nisbetle insan çabası anlamında ‘aleyhe gelişmeme’den bahsediyorum, yoksa zaten gelişemez… Ve bu hususta bir ikaz: Büyük Doğu-İbda sisteminin bütün hâlinde ortaya koyduğu temel ipuçlarından ayrı olarak, onunla ilgilenirken kendini bulmak-mevzuunu ve yarayanını onun vesilesiyle kendinde ve çevrede keşfetmek gibi toplayıcı motivasyon aracı, ‘Tilki Günlüğü’dür… Bu eseri, zâtî keyfiyeti bir yana, ilk ânda pratik faydası görülmeyen veya görülmeyecek olan bir mevzu etrafındaki motivasyon vesilesi diye alırsanız, bu bile onun pratik faydalara mevzu âlet rolünü gösterir: Meselâ, dış gözle, Mars’a uydu gönderilip gönderilmemesinin ve orada olup biteni anlamaya çalışmanın hiçbir pratik yararı yoktur. Fakat bu husus etrafında yapılan çalışmaların, iktisadî, itibarî -siyasî-, o vesileyle bulunan ve geliştirilen ilmî ve teknik verilerin günlük hayatın çeşitli sahalarına intikali gibi bir rolü vardır. İktisattan misâl verirsek: Bir kısım imar ve inşâ işlerinin, zâtî yararı olmasa da, sermaye aktarımı ve piyasaya deveran verilmesi gayesine âlet oluşu gibi.” (6)

“DOĞRULAYICILIK USULÜ”

Necip Fazıl: Salih Mirzabeyoğlu… Işık olmayınca görme diye bir mevzunun kalmaması gibi, bedahet ifâde eden bir hakikat; bunu tanıyınca -tanıdıkça- onu, onu tanıdıkça bunu tanırsın.

Üslûbumuzdan, kuru sıkı pohpohlama veya palavracı böbürlenmesi içinde olmadığımız anlaşılıyor. Seçtiğimiz mevzu belli; ve “gören göz hakkı” neyse biz de oyuz. Bu mesele, büyük bir adam veya eserden bahsetmeyi kendi küçüklüğünün ispatı gibi gördüğü için bundan kaçınan küçük adamlarla, mânâsız ve mesnetsiz kendi kendini yargılayan palavracılardan farklı yanımızın anlaşılması için mühim.

Mevzuumuz “Tilki Günlüğü” ya, bu hususta kendi keyfiyetleriyle değişik öğretici-uyarıcı açıklamalar getirmiş olan olgun ve genç yaşta birkaç gönüldaşımızı sayabiliriz: Kâzım Albayrak, Ahmet Berkî ve çalışmaları “Akademya” serisinden kitablaşan, Selim Gürselgil. İleride yapılacak araştırmalar için bir işaret: Elinizdeki eser, 1994’de, “Erich Fromm’dan Tilki Günlüğü’ne Bir Pencere Açma” ismiyle “Akıncı Yol” dergisinin eki olarak yayınlanan çalışmanın, genişletilmiş ve yeni bir tertibe kavuşturulmuş hâlidir.

Zarurî açıklamaları yaptığımıza göre, eserimize bakışta mühim bir anahtar olan “doğrulayıcılık usûlü”nün niteliğini, Sayın Mirzabeyoğlu’nun “Nasıl Birlik?” isimli konferansından (7) gösterelim:

“Bugün burada rahmetli Üstadımızın vefatının 5. yıldönümü münasebetiyle toplanmış bulunuyoruz… Ağız alışkanlığı gibi “anma toplantısı”… Oysa Necip Fazıl bir mânâ adamıdır ve ben kendi payıma, her ân bitişik yaşadığım bir hüviyeti kıytırık adam soyunun anladığı tarzda ananlardan değilim!..

Esnerken ve gerinirken ağızdan çıkan “Allah!” nidâsındaki yırtıcı gaflet hâli ile aşk ve vecd içinde Allah’ın zikredilişi arasındaki farkı, Allah adamlarının anılışında başlıca ölçü biliniz!.. Necip Fazıl’ı meselesiz ve gerçeksiz, alkol kokulu cenaze çelenklerinden daha adi güzellemelerle anmak, olsa olsa anırmak olur!.. Bu yüzden, “Bremen Mızıkacıları” arasında görünüp onları muhatab almak yerine, burada size bir fikir ziyafeti vermeyi uygun gördüm… Karşınızdayım!..

Sene 1975 olsa gerek… Üstad, “Hesaplaşma” isimli konferansı veriyor… Şimdi size onun girişini okuyacagım; bahsimizin mühim ölçülendirmelerinden biridir… Şöyle diyor:

– “Sevgili gençler, dört-beş yıldır şu topluluk nizâmı içinde buluşamadık… Hasretiniz bende devamlı olarak yaşadı. O günden beri biraz daha ihtiyarladım; sizse gençlik ıfâdesiyle gençleştiniz, daha tazeleştiniz… Fakat bende ihtiyarlamayan, son nefesime kadar devam edecek ve ondan sonra RUHUMUN NEZARETİ ALTINDA KALACAK olan bir şey olmak lâzım… İşte o şey dört sene sonra yine bu nizâm içinde, bu dünya yüzüne âit bir aksiyon hevesi içinde, emeli içinde, duası içinde, beni sizlere ve sizi bana kavuşturuyor… Sizi alnınızdaki kartopu hâlindeki imân ışığından tanıyorum… Allah’ın selâmı üzerinize olsun!”

Öyleyse biz de, onun ruhunun nezareti altında kalan mânâya şahitlik edici ve duasını gerçekleyici bir yerde konuşalım! Böyle bir usûl ise, herşeyden önce bizi atmasyoncu onbaşı tavrıyla konuşmaktan meneder!..

Mevzuumuzun ismi “Nasıl Birlik?” ve merkezinde de “remz şahsiyet” meselesi var… Buna nisbetle konuşacağım… Gayem, kendi benlik madeniniz üzerinde tecessüsünüzü uyandırmak ve kendi nefs muhasebenize yardımcı olmak… Şimdi dikkat:

– “Dâhi-i Âzam da ne demektir? Bir şey, bir eser, bir şahıs, bir hâdise izâh edilir, üzerinde fikir imal edilir. Yüksek, büyük, derin, ulu, yüce gibi kelimeler, içinden incisi düşmüş istiridye kabuklarından farksız şeylerdir. Bunlar bir tahlil ve teşhise bağlı olmadıkça, kendi kendilerine hiçbir şey ifâde etmezler. Ancak tembel ve aciz mizaçların bir hâdiseyi izâhta kullandıkları hileli kalkanlar olurlar ve umumiyetle, aşağı ve yardakçı tip edebiyatına unsur vazifesini görürler.”

Rahmetli Üstadımız, Abdülhak Hâmid münasebetiyle bunları söylüyor… Burada “şahsiyet” bahsine âit bir inceliğe de işaret edeyim… Tatlıdan misâl vereyim… Tulumba tatlısı, baklava, kuşkonmaz, bilmem ne… Bunların arka arkaya ikramında, “bu da tatlı” diye bir kanıksama olur ya; bunun gibi, benim söyleyeceğim herşey nihâyetinde Necip Fazıl sevgisini göstereceğine ve onun büyüklüğünü belirteceğine göre, Necip Fazıl’ı benimseyen bir adamla, gûya benimseyiş müşterekliğimiz varmış gibi kanıksama oluyor… Adam, iş dönüp dolaşıp Necip Fazıl’ın büyüklüğüne bağlanacağına göre, kendisi de bunu kabul ettiğine göre, nefsini hiçbir idrak ıstırabına sokmaksızın aşinalık ve müştereklik taslıyor… Düşünün: Bir sümüklü, bir homongolos, bir Rotary kulüp üyesi, bir puşt muharrir, bir kabak, sayısız kıytırık ve samimiyetsiz adamla “Necip Fazıl seven” olarak eşit, bir sırada oturacagım!.. Bunun ne kadar komik olduğunun farkındasınız değil mi?..

Mesele şu: Ben, Necip Fazıl’ın şahsında tecelli eden mânânın muhasebesini yapıyorum… İsbatına memur olduğum dava da şu: Necip Fazıl, benim şahsımda tecelli edecek mânânın muhasebesini yapmıştır… Yâni, mütefekkirin, mütefekkir yetiştiren mütefekkire, bâtın nisbetine bitişik yere kadar nisbeti… Böylece, Necip Fazıl’ın remz şahsiyetini eserler boyu çerçeveleyen ben, aynı zamanda bahsin müptezelleştirilmesine ve aşinalık taslanmasına mani olmak gibi bir işe de davranmış oluyorum… Bu konuşmamda vaktimiz nisbetinde yapacağım ölçülendirmeler, hem bunu gösterecek, hem de gerçek birliğin ne demek olduğunu. (8)

TİLKİ GÜNLÜĞÜ’NÜN YAPISI VE UNSURLARI

A) Eseri ana rahmine düşüren hâdise, “takdim yazısı”dır… Sevgili Üstadımız’ın Sayın Mirzabeyoğlu’na söylediği ve ilk bakışta açık ve sade gibi görünen bir-iki cümle: “Senin bizim davamızda bir hayli hisse sahibi olarak görünmen lâzım… Zaten benim bir takdim yazım olacak… Bütün hüviyetin görünecek!..” Bu sözün vesilesi de, ona hazırlattığı “İstikbâl İslâmındır” isimli eser ki, “benim yanımda imzamı atabileceğim bir eserin olsun!” benimseyişiyle karşılanmıştır; fazla dağılmamak için, ayrı bir fasıl açılması gereken bu bahse girmeyelim.

“Benim bir takdim yazım olacak, bütün hüviyetin görünecek!”… Eser ana rahmine düşmüştür ama, eser sahibi henüz bunun farkında değildir: Sene 1983 ve Necip Fazıl’ın vefat ettiği 25 Mayıs’a kadar geçen zaman.

B) Müessirden esere doğru bakarsak: Necip Fazıl’da fâni olmuş bir insan… Bir eseri tanımanın yollarından biri de müessirden esere gitmek ya; bu yol özellikle “Tilki Günlüğü” gibi, eser sahibinin eserin baş kahramanlarından biri olduğu eserler için geçerli ve lüzumlu. İbda külliyâtını karıştıranlar, Necip FazılSalih Mirzabeyoğlu münasebetinin, iki fikir, sanat ve aksiyon adamının tabiî ilişkisinin ötesinde bir aşk münasebeti olduğunu farkederler.

Bu inanılmaz fikir üstü aşk münasebetinde, kim âşıktır kim mâşuk pek belli değilse de ve aslında göz plânında ikili gibi duran bu ilişkinin, pek de zâhir olmayan bir üçüncü kişisi var ise de ve asıl “mâşuk” bu üçüncü kişi ise de, mevzuu zenci saçına çevirmemek ve bu üstün aşk yumağındaki letâfeti zedelememek için, Sayın Salih Mirzabeyoğlu zâviyesinden Merhum Necip Fazıl’a uzanan aşka inhisar ettirerek, mevzuumuza bakarsak: “Âşık” olan Sayın Mirzabeyoğlu ve “mâşuk”u da merhum Necip Fazıl’dır… Öyle bir aşk ki; âşık, mâşukunda fâni olarak, “mâşuk”un kendisi olmuş.

Büyük Doğu-İbda Kütübhânesi’ne de, mâşukla âşık arasında birbirine sunulan armağanlar olarak bakabiliriz…

Böyle bir aşka elbette böylesi armağanlar yakışır…

Böyle bir aşk, böyle bir vecd doğurur; böyle bir vecd de bu çapta eserleri!..

Müessir’in bu efsanevî aşkı anlaşılmadan “Tilki Günlüğü” gibi “Mecnunâne” bir eserin ortaya çıkışı anlaşılamaz. Bu ifâdelerin mübalâğa olmadığını, esere âşina olanlar bilir; bilmeyenler de vesilemizle esere yönelirlerse, seviniriz. Tam karşılığı sevgili Üstadımız’ın şu noktalaması: “Kolay mı Kafdağını çevirmek dolay dolay? / Var ol ey ulvî zorluk, yere bat sefil kolay!”… Ferhat’a dağı deldiren sâik ne ise, dağı delmek kadar zor bir iş olan “Tilki Günlüğü”nü doğuran sâik de odur. Bu yönüyle eseri vasıflandıracak olursak; eser, “Leylâ ile Mecnun” ve “Ferhat ile Şirin” türü üstün aşk hikâyelerinin günümüz diliyle ifâdesidir.

Aslında “günümüz dili” diye keyfiyet ifâde eder bir şey olmadığı, bunun dil alışkanlığı ve ifâde mecburiyeti olarak kullanıldığını söyleyerek “Tilki Günlüğü”nün bir başka vasfını da işaretleyebiliriz: Kaybolan “dil”i yeniden inşâ hamlesi ve inşâ ettiği yeni dil içinde aşkını ifâde etme!.. “Leylâ ile Mecnun” da, “Ferhat ile Şirin” de, bilinen ve varolan bir dilin imkânları içinde ifâde zemini bulabildiklerinden, “Tilki Günlüğü”ne nisbetle çok sâdedirler. “Tilki Günlüğü”nün çok “çetrefilli” oluşunun ana sebebi, unutulmuş veya unutturulmuş bir dili yeniden inşâ ederek, inşâ ettiği bu dil içinde kendini ifâde etmesidir. Yâni okuyucuya düşen ilk iş, öncelikle bu yeni dili öğrenme ve bu dil içinde eseri anlamaya çalışmaktır.

Müessiri “âşık” vasfıyla tanımaya çalışırken, “mâşuk”unu onun satırlarından teşhis etmeye çalışmak en doğrusu. Eserin takdiminde Sayın Mirzabeyoğlu şöyle diyor: “Hayatın gayesi olan ‘ölmeden ölme’ sırrına ermiş bir kahraman: Necip Fazıl Kısakürek… Ben varım da, o yok; veya asıl varolan o da, ben yokum… Bir tür hayat ve ölüm bitişikliği!..” (9)

Bu satırlarda, hem bu ilişkideki karşılıklı fâni oluş hâli, hem de çok önemli bir ifşaat var: Necip Fazıl, “ölmeden önce ölme sırrına ermiş” bir kahramandır! Yâni, bir Allah dostu, bir velî!..

“Tilki Günlüğü”nün düğümlerinden birini çözecek önemli bir ipucu bu!..

C) Bir velî aslâ boş söz söylemeyeceğine göre, nerede bu “takdim yazısı”?.. Sayın Mirzabeyoğlu bir velînin asla boş söz söylemeyeceğine imân etmiş bir insan; bu husus onda “kaal” değil, “hâl” ifâdesidir. Zâten Üstadımız’ın kimliğini ifşâ eden de O!..

“Benim bir takdim yazım olacak… Bütün hüviyetin görünecek!” sözünü boş söz söylemesi muhal çapında bir insan söylüyor…

Bunu söylediğine göre de yapmış olmalı!..

Emr-i Hak vâki olup sevgili Üstad Rahmet-i Rahman’a doğru giderken, Sayın Mirzabeyoğlu’na “al işte, bütün hüviyetinle görüneceğin takdim yazın bu!” demiyor… O ise, Üstadımız’ın “emin” sıfatıyla vasıflandırmasının ispatı hâlinde, “takdim yazısı”nın yazıldığından emindir!..

Peki ama nerede bu takdim yazısı?..

Şimdi “Tilki Günlüğü”ne dönelim: “Bana, 1982 yılının Kasım ayından başlayarak binbir defa ‘benim bir takdim yazım olacak, bütün hüviyetin görünecek!’ diyen o adam, perdenin ardına çekilirken beni bir malûmla başbaşa bıraktı: Hüviyetimi çerçeveleyen takdim yazısı… Ve bir meçhulle: Ne, nerede, hangisi?..” (10)

Artık “takdim yazısı” sözüyle ana rahmine düşen “Tilki Günlüğü”nün ana rahmi içindeki çileli oluş macerası başlamıştır… Peki niçin “al işte takdim yazın bu” gibi kolay bir yol varken, böyle zor ve çileli bir yol takib edildi; daha doğrusu takib ettirildi?

Bizim bilgilerimiz dışında apayrı bir âlemin temsilcileri olan bâtın kahramanlarının her işleri bir hikmete mebni olduğuna göre, bu usûlün hikmeti de “Tilki Günlüğü”nde şöyle anlatılıyor: “Ben Hafiye, Üstadım Ufuk, bu malûm üzere yaşadığım ruhî macera… Bu maceranın hâl ilânı, batın kahramanlarının ifade ettiği şu hakikatin içindedir: “-Dost, elinize yapışıp kendisini aratmak için sizi kapı kapı gezdirir!” (11)

Bu çileli ve hikmetli kapı kapı gezdiriliş macerasının eser sahibine sağladığı “iç oluş” imkânları ve bu arayışın verimi hâlinde çeşitli mevzulara âit cilt cilt eserler bir yana, ortaya çıkan hüviyet de, muhatablarının anlayışları nisbetinde hissedar olacakları ayrı bir mânâ… “Tilki Günlüğü”nü takib edenler, hem eser sahibinin yaptığı işin ve hem de muhatabtan beklenenin ne olduğuna dair şu işareti görürler: “Kendini hüneriyle tanıtmak!”… Bu husus, şâyet Üstadımız “fikir ve aksiyon” bahsi içinde anılıyorsa, “yanına gittim, sağında durdum, solunda durdum, bana aslan dedi” gibi lâfların, bir kıymet ifâde etmeyebileceğini de gösterir: Hünersiz, aslanlıktan dem vurmak; iddia sahibini “aslan fare” misâli mizâhî bir mânâya düşürür.

D) Eserden Müessire: “Mirzabeyoğlu kimdir?”…

Bir eseri tanımak, onun müessiri hakkında da insanı malûmat sahibi kılar. Diyeceksiniz ki; sözkonusu eser bir “biyografi-hayat hikâyesi” türünde, öyle ama bu bildik bir biyografi tarzı değil, bu hüviyet de sırrî ve “karışık” bir mânâ olarak karşımıza çıkıyor. Şu söylediklerimizden bile belli ki, girift bir iş üzerindeyiz.

Baştan başlayalım: Sayın Mirzabeyoğlu’nun ısrarla “takdim yazısı”nın peşine düşmesi, bu “takdim”de bütün hüviyetinin kendisine gösterileceğinin vaadedilmesi sebebiyledir; “ben kimim?” suâlinin cevabı. Sahibinde yaman bir “fikr-i sabit” olan bu sorunun, onu henüz yirmili yaşlarda sardığını, “Yaşamayı Deneme” (12) isimli romanında görüyoruz: Romanın kahramanının ismi “Kim”dir…

“Tilki Günlüğü”nden takib edelim: «”Ben kimim?” diye sormak, “ölüm nedir?” diye sormakla birdir… “Ben”… Bütün hayat, bu soruya cevap vermek üzere yaşadığımız hadiseler dizisinden ibaret!.. (…) “Ben kimim?” ve “ölüm nedir?” sorusunun bitişikliği üzerinde nevî şahsıma mahsus bir nefs murakabesi… Hayat ve ölüm… Alındığı yere nisbetle meçhul bir malûm veya malûm bir meçhul… Bütün dava, hayatın gayesi, malûmu meçhullükten kurtarmak ve meçhulü malûm kılmak!..» (13)

Ve:

«“Ben kimim?… Ben kimim?… Ben kimim?… Bir sabit etrafında ihtimalleri casuslarken, zanlar arasında vârî hikmeti tecellî ediyor: ‘Dünya çapında bir hadise-Kaptan Kusto Müslüman!’… Sabit olan bu ‘vârî’ hikmeti etrafında da, sadece hâlimi ve mazimi değil, İSTİKBÂLİMİ heceliyorum… Elimde, kader gibi yaşadıkça sırlarını veren ve verecek olan bir MALÛM bulunuyor… Zuhrunun şiddetinden gaip bir hikmetin şanına çatmış olarak ve çilemin azizliğine eş bir kuvvette hüviyetim görünüyor!..» (14)

Görüldüğü gibi, eser sahibinin “Ben Kimim?” sorusu etrafındaki çileli macerası “Tilki Günlüğü”nü doğurur, takdim yazısını buldurur ve kendi hüviyetini ortaya koyarken, eser de muhatablarına “Mirzabeyoğlu Kimdir?” sorusunun cevabını, onları kendi idrak maceralarına atarak verir.

İşin bu kadar girift ve çok yönlü amaca hizmet edici şekilde veriliş tekniği bir yana, kimlik açısından bakılınca bunun sebebi, Sayın Mirzabeyoğlu’nun “nisbet”inin niteliğindedir: “Mirzabeyoğlu Kimdir?” sorusu “Necip Fazıl Kimdir?” sorusuyla birleşerek, hem “Necip Fazıl Kimdir?” sorusunun cevabı veriliyor hem de müthiş bir kimlik birleşmesi içinde “kimin kim olduğu” birbirine karışırken, “Biz bir ayniyetin iki ayrı kanadıyız” hikmeti teşhis ediliyor, hem de “iki ayrı kanat” terkibini tamamlayan “bir ayniyet” hakikatinin hüviyeti görülebiliyor ve birden “üç ayrı hüviyet”le tecelli eden bir “ayniyet” sözkonusu olduğunu farkediveriyoruz. “Üçışık”ın mânâsı müphemlikten kurtulur gibi oluyor… Ama, Üstadımız’ın O’na ithaf ettiği “Noktalamalar”dan birindeki, “Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var” hikmetince, “anlar gibi olma”nın usûlü de yine “Tilki Günlüğü“nde bir başlik olarak mevcut: “ÇARE ÇETİN BİR İDMAN” (15) Bu babda, romanın iki temel kişisi belirginleşiyor: Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu; Ufuk ile Hafiye…

Ufuk ile Hafiye, Roman’da, “bir şeyin aynı, aynı olan şeyin gayrıdır” hikmetince, kâh ayniyetleri cihetiyle, kâh ayrı yönleriyle görünüyorlar. Bu ayniyetin “üst kimliği” diyebileceğimiz “üçüncü kişi”nin üzerindeki sis perdesi roman boyunca ara sıra kalkar gibi oluyorsa da, hiçbir zaman net bir görüntü alınamıyor. Romanın belki de asıl kahramanı olan bu üçüncü kişinin eser boyunca ustaca gizlenmesi, belki de okuyucuyu “zuhrunun şiddetinden gaip” hikmetinden hissedar kılmak…

E) Romanda zaman: Eser, 17 Ağustos’ta başlıyor… Romanda yılın her gününe bir bölüm tahsis edilerek, aynı günde 1982’den 1996’ya kadar çeşitli senelerin tesbit edildiğini görüyoruz; ve 6. cilt, günlerin sene devrini tamamlayarak 16 Ağustos’ta bitiyor. 6. cilde kadar birbirinden pek ayırdedilemeyen farklarla gelişen ciltler, bu ciltte birdenbire dinamikleşerek, sözkonusu takdimi, bütün ciltlerin hülâsası hâlinde gösteriveriyor. İlerledikçe geriyi daha iyi anlamak usûlüyle giderken, 6. cilt, bir bakıma önsöz gibi oluyor; ve meraklısını, “şimdi birinci ciltten başlayabilirsin” dercesine bir davet tadında bırakıyor…

Aşağı yukarı -daha doğrusu tam öyle- 14 yıllık bir zaman diliminin içinde görülen rüyâlar, 6 ciltte, günbegün tesbit edilmiş, 1992’den sonrası “Ek Levha” olarak seçmeyle verilmiş… Rüyâların zaman ve mekân dışı muhtevası nazara alındığında, romandaki zamanın belirli bir zaman olmayıp, maziden istikbâle doğru bütün zaman dilimlerine uzanan bir “birlik” teşkil ettiğini farkediyoruz: Bu mevzu, Sayın Mirzabeyoğlu’nun “İstikbâl İslâmındır” isimli eserinin “3. Levha”sı “Zaman İdrakı” başlığı altında var. Bu bölümden küçük bir iktibas yapalım:

Saat zamanı, sübjektif zaman, geçmiş zaman, geniş zaman, zaman dışı, zamanüstü, iş zamanı vesaire diyoruz… Nedir zaman?… Zaman, Allah’ın “Dehr” isminin, “Dehr”inin tecellisidir ve Allah’a göre ‘geçmiş, gelecek ve hâl’ câri olmadığına binâen, bir yokluk nisbetinden ibarettir… Dehr, Zât’a delâlet eden bir isim ve arşla taayyün eden zaman da onun sureti… Zamanı kayıtlayan, ‘geçmiş’ ve ‘gelecek’ zaman kayıtlarını koyan biziz; yani bu nisbet ve izafetler ‘Dehr’ isminin zımnına dahil değildir, bizim çektiğimiz kayıtlardır… Demek oluyor ki “ân”, bölünme kabul etmeyen bir vakittir ki, geçmiş ve gelecek, sadece farzediştir (…)” (16)

İşte bu yüzden “Levha”ların yıl, ay ve gün olarak tasrih edilmesi okuyucuyu şaşırtmamalı; bu tasrih, romanın hususî yanıdır. Eserde Levha’lar rüyâlardan mürekkep olduğuna göre, geçmiş, hâl ve istikbâl kayıtlarından azâdedir.

Sözkonusu hususu, “Düşvârî” başlığıyla tasnif edilen geçmiş ve hâl kayıtları içindeki hâdiselerden anlamak mümkün: Rüyâlar “Levha” başlığı altında reel (zaman ve mekân içinde gerçekleşen) hâdiseler gibi tasnif edilirken, reel hâdiselerin “düşvârî” başlığıyla tasnif edilmesi belki de okuyucuya “neyin hakikat, neyin rüyâ olduğu” hakkında veya “bizim rüyâ ve hakikat olarak ayırdığımız hâdiselerin aynı hakikatin iki ayrı görünümü olabileceği”ni düşündürmektir.

Bu mevzu ile alâkalı olarak “Tilki Günlüğü”nden okuyacağımız şu satırlar meselenin netleşmesini büyük ölçüde sağlayabilir: «“Dünya hayatında görülen şeyler, uyuyan kimsenin rüyâsında gördüğü şeyler gibidir; yalnız hayâldir. Böyle olunca onun tevil ve tabiri lâzımdır!” diyen İslâm velisinin çerçevelediği hakikat gereğince, muradımı takip ettiğim rüyâlarımı “levha”lar hâlinde verirken, hadiseleri de “düşvârî” hikmetinin şemsiyesi altında verdim!..» (17)

Dolayısıyla, zamandaki “bir yıl 365 gün”, mâzi, hâl ve istikbâl birliğindeki tek bir “ân”da bulunan, bizim numaralandırdığımız herhangi bir yıldır… Belki de bütün yıllar… Eser sahibi, eseri için, “çağımızın topografyası, çağımızın romanı” dediğine göre, tek “ân” içinde yoğunlaştığı kendiliğinden ortaya çıkıyor: Çağımız!..

“Çağımız” kavramını netleştirebilmemiz için, herhâlde bu kavramın âit olduğu zaman dilimini tesbit etmemiz gerekiyor. Eserden edindiğimiz intibâya göre bu “çağ”, romanın “asıl kahramanı” olduğu hâlde romanda müphem olarak görünen Zât’ın “zuhuru”ndan başlıyor ve onun “tasarrufu”nun nihayete ereceği yerde bitiyor…

Bu “çağ” belki de müslümanların asırlardır hasretini çektiği yeni bir “altın çağdır”… Kimbilir?..

Bu bahis içinde, romanın aslî unsurlarından birinin rüyâlar olduğunu gördük; “Düşvârî”ler ise, tevil ve tâbire mevzu bir yerde, rüyâların tevil ve tâbirine dair tâli unsur… “Tablo”lar ile “Tefe’ül”ler ise tâbir ve tefsire dair aslî unsurlardan bir diğeri: Bütün bir lûgat!…

“Tefe’ül” nasıl unutulmuş bir sünnetin ihyâsı ise, onlarla birlikte “Tablo”lar unutulmuş bir lisânın topyekûn ihyâ hamlesini de ihtiva ediyor. Eserin bir başka asıl unsuru ise “Ufuk”: Bu isim altında “Kafa Kağıdı” (18) merkezli olmak üzere romanın ikinci baş kişisi hikâye edilirken, “Ufuk” ile “Hafiye”nin iki ayrı zaman diliminde yaşadıkları iki ayrı hayatın nerelerde ve nasıl kesişerek aynîleştiğini görebiliyoruz: İki ayrı hayatın aslında bir hayat olduğunu… “Yevmiye” isimli bölümlerde iki ayrı hayatın müşterekliklerini daha net olarak görüyoruz; ve “Yevmiye”ler, “Ufuk”la “Varidat”lar arasındaki bağı kuran bir unsur gibi duruyor. 6. Ciltte ortaya çıkan “Tevafuk”lar ise önceden görülen rüyâların sonradan nasıl zaman ve mekân birliğinde ortaya çıktığının ispat vesikalarıdır. Hemen her Tilki Günlüğü okuyucusunun kendi hayatında da sıkça yaşadığı bu “Tevafuk”lar ayrı bir inceleme konusu yapılmalıdır.

“Varidat”ları da “Tablo”larla birlikte değerlendirdiğimizde, “Hafiye”nin hayatının biri zaman ve mekân içi, diğeri zaman ve mekân dışı olarak iki buudunu birlikte değerlendirmek imkânına kavuşuyoruz; böylece “Hafiye” bize kendini “bütün hüviyeti” ile gösteriyor.

“Hafiye”nin hüviyeti ortaya çıktıkça, “Ufuk”un hüviyeti de bütünlük içinde ortaya çıkıyor, nihayet iki ayrı hüviyet romanın üçüncü “asıl kişisi”nin üst kimliğinde gaib oluyor; ama “üçüncü kişinin” kimliği “zuhurunun şiddetinden” olsa gerek, “gaib”miş gibi kalıyor.

Roman bu yönüyle de “Kaatil kim?” sorusu etrafında okuyucuyu nefes nefese bırakan kaliteli bir polisiye romana parmak ısırtacak giriftliğe mâlik… Yalnız bu romanda “Kaatil Kim?” diye sormuyorsunuz da “Ufuk Kim?, Hafiye Kim?, Üçüncü Kişi Kim?” diye soruyorsunuz ve kimin kim olduğunu anlamaya çalışırken iflahınız kesiliyor; veya en azından bu satırların yazarının idraki bu girift bilmeceyi çözmeye yetmiyor… Bu zor bilmecenin içinden çıkabilmek için kültür haznenizin yetmediğini anlıyorsunuz; bunu anlayınca da bu haznenin zenginleştirilmesi ihtiyacı kendini dayatıyor.

Bu cümleden olarak, İmam NablûsîErich Fromm ve Paulo Coelho’dan iktibaslarla devam ediyoruz.

İMAM NABLÛSÎ

Sure-i Yusuf 6. Ayet:

“Rabbin seni öylece (rüyâda gördüğün gibi) beğenip seçecek ve sonra rüyâ tâbirlerine âit bilgiler verecek.”

Allah’ın Sevgilisi’nden:

“Benden sonra nübüvvet ve vahiy kesilir, ancak kişinin gördüğü veya onun hakkında görülen müjdeleyici salih rüyâlar ölümden sonra da kesilmez.”

İmam Nablûsî:

Kıyamet gününde bana faydası dokunacak, hayırlı duaları salih kimselerden ümit ederek bu kitaba “Ta’tirül Enâm fi Tabiril-Menâm” ismini verdim. Kitabıma, bu sahada isim yapmış tasnifçilerin usûlüne uyarak derlitoplu kısa bir takdim ile başlıyorum.

Sure-i Yusuf’ta geçen, “Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjdeler vardır.” meâlindeki âyet’in tefsirinde, bazı müfessirler, “Dünya hayatındaki müjdeden murad, dünyada bizzat kendisinin veya onun hakkında başka birinin gördüğü salih rüyâ; âhiretteki müjdeden maksat ise Allah’ı görmektir.” şeklinde ifâde etmişlerdir.

Peygamberimiz, “Salih rüyâya inanmayan kimse Allah’a ve Ahiret gününe imân etmemiştir.” diye buyurmuşlardir.

Hazret-i Aişe de, “Resûlullah’da vahyin başlangıcı salih rüyâ olup, herhangi bir rüyâ gördüklerinde sabah aydınlığı gibi aynen zuhur ederdi.” demiştir.

(………..)

Sure-i Yusuf’un 101. âyetinin meâli, “Ya Rab, sen bana mülk verdin ve sözlerin tevilini öğrettin”, Allah’ın, Hazret-i Yusuf’a rüyâ tâbiri ilmini ihsan ettiğini gösteriyor.

Allah’ın Sevgilisi’nden önceki ilimlerde, rüyâ ilminden daha şerefli bir ilim yoktur. Bazı mülhidler rüyâyı iptal etmek maksadıyla diyorlar ki, uyuyanın rüyâda gördüğü “tabayi-i erbaa”dan (eskilerin insan mizacında kabul ettikleri dört haslet: Sevda, Safra, Dem, Balgam. Kısacası, insan vücut özelliğinin mizacı şekillendirmesine dair sayılan dört unsur) kendisine galip gelen şeydir. Şöyle ki, insana sevda galip ise (sevda; vücuttan çıkan bir nev’i ifrazat, gam, hırs, fazla sevgi sebebiyle doğan bir çeşit hastalık), rüyâda “kabir, korkunç ve şiddetli şeyler” görür. Eğer safra galip ise, “ateş, kandil ve nebatî boyalarla boyanmış sarı şeyler” görür. Eğer balgam galip ise, “su, ırmak, dalga ve beyaz şeyler” görür. Eğer dem galip ise, “şarap, güzel kokulu otlar, tanbur, santur ve düdük gibi çalgı âletleri” görür.

Mülhidlerin bu şekilde iddia edip anlattıkları, rüyâ nevîlerinden biridir; rüyâ sadece buna münhasır degildir. Zira biz kat’i olarak biliyoruz ki, rüyânın bir kısmı nefsin kendi kendine konuşmasından meydana gelir ve rüyâdan en sahihi budur. Tabiatların galebesiyle hasıl olan rüyâlar, hayâl ve evhamdan ibaret karmakarışık şeylerdir. Onlara “edgâs” denmesinin sebebi, karmakarışık olmalarından dolayı, bitki demetine benzetilmiştir. Edgâs: İnsanlar tarafından küçük, büyük, kırmızı, yeşil, yaş ve kuru olarak yerden toplanmış ve demet edilmiş bir takım otlardır ki, Sure-i Sad’in 44. âyetinde “Eline bir demet sap al da onunla vur. Yeminde durmazlık etme (dedik)” buyurulmuştur.

Bazıları demişlerdir ki, rüyâ üç çeşittir:

1- Allah tarafından müjde olarak gösterilen bir rüyâdır ki, Hadis-i Şerif’te anlatılan salih rüyâ budur.

2- Şeytan tarafından korkutmak için vaki olan bir rüyâdır.

3- Kişinin bizzat kendisinin meydana getirdiği rüyâdır. (Yani uyanıkken meşgul olduğu birşeyi rüyâsında görmesidir.)

Rüyâyı gören kimse, rüyâsını ancak bir âlim veya bir öğüt verene anlatmalıdır. Cahil veya düşmana anlatmamalıdır. Rüyâ uçan bir kuşun ayağı üzerindedir. Tâbir edildiği ânda hemen yerini bulur.

Resûlullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Rüyâsını yalan katarak anlatan kimseye kıyamet gününde bir arpa tanesinin iki ucunu bir araya getirip düğüm vurması teklif edilir. Bir kimse gözleri üzerine yalan söylerse Cennet kokularını alamaz. İftiranın en büyüğü, adamın kendi gözlerine yaptığı iftiradır ki, ben gördüm der, halbuki bir şey görmemiştir.”

Bazıları demişlerdir ki, rüyâsında yalancı olan, yâni görmediği hâlde “gördüm” diyen veya yalan katan, yalancılığıyla nübüvvet iddiasındadır. Zira yukarıda anlatıldığı üzere Hadis’te varid olmuştur ki, “Rüyâ, nübüvvetin cüz’ünden biridir” ve cüz’ün iddiası küllün iddiası gibidir. Bazı âlimler demişlerdir ki, tâbirciye gereken, kendisine sorulan rüyâyı, herkesin durumu mertebesi, mezhebi, dini, şehri, zamanı ve senelerin mevsimine göre tâbir etmesidir. Tâbir, mânâ ve isimlerin türetilmesiyle yapılır. (19)

(Tâbir’in, mânâ ve isimlerin türetilmesiyle yapılması, Sayın Salih Mirzabeyoğlu‘nun binbir kere altını çizdiği “iştikak ilmi” davasını hatırlatmalıdır. Tilki Günlüğü’nün rüyâ tâbiri usûlünde, “Tablo”, “Tefe’ül” gibi unsurların bu şekilde tanzimi yanında, ilerleyen ciltler boyunca yoğunlaşan bir biçimde “Varidât”larda da bunu görüyoruz. “Tilki Günlüğü” ve onun özünü oluşturan “takdim yazısı” buldukça arama ve geride bıraktıkları olan İBDA Külliyatı’na bir göz atar atmaz, fikir, ilim ve sanatta “iştikak ilmi”nin nasıl temel bir yer tuttuğunu anlıyoruz.)

FROMM VE TİLKİ GÜNLÜĞÜ

İmâm Nablûsî, 17 Mart 1641’de Şam’da doğuyor ve 4 Mart 1731 tarihinde yine orada vefat ediyor. Erich Fromm’un “Rüyâlar, Masallar, Mitoslar” isimli eseri ise 1951 tarihli. Bunu böylece bildirmemizin gayesi, Sayın Mirzabeyoğlu’nun “Büyük Muztaribler-Düşünce Tarihine Bakiş” isimli eserinde baştan sona işlenmiştir… Fromm’un eserlerine gelince, bahsimiz çerçevesinde ve “parantez”lerle araya girerek maddeler hâlinde inceleyelim:

FROMM’UN RÜYAYA BAKIŞI: Bütün bilgeliklerin başinda hayret ve merak vardir. Eger bu varsayim dogru ise, günümüz insaninin bilgeligine epeyce gölge düşmüş olur. Çünkü çok ileri bir edebiyat bilgisine ve genel eğitime sahib olduğumuzu söyleyebilmemize rağmen, bir olay karşısında hayrete ve meraka düşme yeteneğimizi kaybetmiş olduğumuz bir gerçektir. Günümüzde artık herşeyin bilindiği kabul edilmektedir. Bir konuda bilgimiz mi eksik, o zaman mutlaka, işi “bizim bilmediğimizi bilmek” olan bir uzman bulunacaktır. Bir şeye hayret etmek, artık utanç vericidir ve adeta küçük zekâ seviyesinin göstergesi anlamına gelmektedir. Hattâ çocuklarımız bile genellikle çok az hayret ederler veya en azından bunu belli etmemeye çalışırlar. Ve ilerleyen yaşımızla beraber, hayret etme yeteneğimiz de giderek azalır. Genelde önem verdiğimiz husus, her zaman en doğru cevabı vermektedir. Ama doğru soru sormayı bilmek, sanki daha az önemliymiş gibi gelir bize.

İşte bu düşünce, hayatımızdaki en ilginç olaylardan biri olan rüyâların bu kadar az hayrete ve sorulara yol açmasının sebebi olabilir. Hepimiz rüyâ görüyoruz. Onları anlayamayız ama, yine de uyanıkken sanki böyle bir şey olmuyormuş gibi davranırız. (…) Uyumadığımız zaman ne yapıyoruz, onu düşünelim: Aktif akılcı, istediği şeyi elde etmek için yılmadan uğraşan ve kendini saldırılara karşı koruyan varlıklar gibi davranıyoruz. Belki de, aslında göründüklerinden çok farklı olan bazı görüntüleri “gerçek” diye kabul ediyoruz. Ama yine de kabul etmek gerekir ki, bu gözlemlerle faydalı ve kullanılabilir bilgiler kazanıyoruz. Aslında pek fazla bir tasavvur yeteneğine de sahib değiliz. Çocuklar ve şairlerin dışında, bu yeteneğin yalnızca günlük olayların hikâyesini oluşturma ve bunları tekrarlama biçimiyle kısıtlı kaldığı açıktır. Biz insanların çalışkan oldukları söylenebilir ama, ne yazık ki hayâl gücümüz eksiktir. Gün boyu gördüklerimize “gerçek” diyoruz ve sahib olduğumuz bu gerçekliği, “tek gerçek biçimi” olarak algılıyoruz. (20)

PARANTEZ: “Gerçek” dediğimiz şey gerçekten de gerçek mi? Veya “Gerçek” dediğimiz şey, gerçeğin ne kadarı?

Fromm’un yukarıdaki satırlarında gördüğümüz gibi, hayatımızı “uyanıkken” yaşadıklarımız ve “uyku” hâlimiz olarak iki ana katagoriye ayırıyor ve uyanıkken yaşadıklarımızı “gerçek”, uyku hâlimizi ise “gerçek dışı” olarak vasıflandırıyoruz.

Uyanıkken yaşadıklarımız zaman-mekân birliğinde gerçekleşiyor. Böylece “gerçek” derken zaman-mekân birliği içinde yaşadıklarımızı kasdediyoruz.

Rüyâlara gelince: Zaman ve mekânla kayıtlı değiliz ve zaman-mekân dışı bir hayatı yaşıyoruz uykuda. Rüyâda fizik kanunları işlemiyor… Peki bu nasıl oluyor ve “bu hâl neyin nesi?”… Fromm bu hayret verici hâdiseyi çocuklar ve şairler dişinda kimsenin merak etmediğini söylüyor. Rüyâ görüyoruz ama çoğumuz görmemiş gibi yapıyoruz, unutuyoruz, unutmaya çalışıyoruz, kurcalamıyoruz, kurcalamaya üşeniyoruz. Ama ne yaparsak yapalım, rüyâlarımız hayatımızın bir parçası olarak varolmaya devam ediyor.

Bizim uyanıkken yaşadıklarımızı “tek gerçek” olarak KABUL etmemiz, gerçeğin mahiyetini de değiştirebiliyor mu? Şüphesiz hayır: Görmemeye çalıştığımız rüyâ “gerçekliği”, hayat gerçeğinin “diğer” parçası olmaya devam ediyor. “Tilki Günlüğü”nün ana unsuru rüyâlar olduğuna göre (diğer unsurlar bu merkez etrafında), bu eseri anlamanın yolu şüphesiz “rüyâ” bilmecesi üzerinde düşünmekten geçiyor.

FROMM’UN RÜYÂYA BAKIŞINA DEVAM: Rüyâlarımızın çoğu ortak bir özelliğe sahibdir, uyanık hâlimizin en büyük özelliği olan mantık kurallarına uymazlar. Orada zaman ve mekân katagorileri de geçersizdir. Bu durum için bir misâl verelim: Ölmüş dostlarımız yaşıyormuş gibi karşımıza çıkabilirler veya eskiden başımızdan geçen ve unutmuş olduğumuz olaylar, birden gözümüzün önünde canlanabilirler. Veya gerçekte hiç mümkün olmayacak şekilde, iki ayrı olayı aynı ânda oluyormuş gibi görebiliriz. Uykumuzda zamana olduğu kadar, mekânın kurallarına da uymayız. Uzak bir yere bir ânda gitmek, iki farklı yerde bir ânda bulunmak, iki değişik insanı bir insana dönüştürmek bizim için hiç de zor değildir. (…) Rüyâ görürken, uyanık durumda hiç farketmediğimiz bir kaynağı kullanırız. Bu kaynak, adına “şuuraltı” veya “şuurdışı” dediğimiz, geçmiş hatıra ve tecrübelerden oluşan bir depodur. Rüyâların bu ilginç özelliklerine rağmen, şunu belirtmemiz de gereklidir: Eğer rüyâ görüyorsak, bu rüyâ yüzde yüz “gerçektir” ve uyanık hâlimizin gerçekleri gibi tam olarak yaşanmıştır. Rüyâda “sanki, imiş” gibi durumlar yoktur. Rüyâ gerçek bir yaşayıştır. Bir adım daha ileriye giderek şunu da sorabiliriz: “Gerçek nedir?”…

Rüyâda gördüklerimizin değil de, uyanık iken gördüklerimizin gerçek olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Bu meseleyi bir Çin şairi şöyle açıklamıştır: “Geçen gece rüyâmda bir kelebek olduğumu gördüm. Şimdi, bir kelebek olduğunu düşünen insan mı, yoksa insan olduğunu düşünen bir kelebek mi olduğumu kestiremiyorum.” (21)

PARANTEZ: “Gözsüz görüyorum rüyâda nasıl?…”

Fromm, yukarıdaki iktibasta rüyâların hemen hepimizin tecrübî olarak bildiği bir takım ortak özelliklerden bahsediyor ve bunlardan birini, “uyanık hâlimizin en büyük özelliği olan mantık kurallarına uymazlar” diyerek belirtiyor. Gerçekten de rüyâlarımız, zaman-mekân birliğindeki hayatımızın mantık kurallarına uymazlar ama, ille de “mantık”ın itibarlı kullanılışına nazaran ifâde etmek gerekirse, rüyâların “üst mantık” diyebileceğimiz “mantık üstü mantık”ları vardır; onları reel hayat gibi bir hakikat olarak ele alamazsak, buna dair tâbir, tefsir ve tevil yapmanın konusu olamazlardı. “Tefsir ilmi”nin bir yönü herhâlde bu “üst mantık”ın kurallarını tesbit ve teşhis olmalı. Fromm bu bölümde şöyle diyor: “Rüyâ görürken, uyanık durumda hiç farketmediğimiz bir kaynağı kullanırız. Bu kaynak, adına şuuraltı veya şuurdışı dediğimiz, geçmiş hatıra ve tecrübelerden oluşan bir depodur.”

Bu cümleyi bütünüyle doğru kabul edersek, rüyâda geçmişte hiç tanımadığımız kişi, hadise ve mekânları görmemizi veya geleceğe ilişkin gerçekleşmeden önce gördüğümüz hâdiseleri açıklayamayız. Gerçi Fromm, geleceğe ilişkin bir takım hâdiseleri gerçekleşmesinden önce görmemizi, uykuda dış tesirlerden kurtulan aklın daha sağlıklı tahminlerde bulunmasına bağlıyor ama, bu yorum, bu tahminlerin nasıl canlı fotoğraflara dönüştüğünü açıklayamıyor.

Rüyâların kaynağı Fromm’un dediği gibi “şuuraltı” veya “şuurdışı” diye isimlendirilen şey ise, bunun “şahsî-kişiye özel” bir geçmiş hatıra ve tecrübelerden oluşan bir “depo” olmaması lâzım; zirâ rüyâlarda yalnızca geçmişe âit şahsî hâtıra ve tecrübelerimiz dışında, geçmişe veya geleceğe dair, şahsî hatıra veya tecrübelerimiz içinde olmayan hâdiseler de yaşıyoruz. O zaman da, “şuuraltı veya şuurdışı” denilen bu “faal” deponun (sınırsız beşik), bütün insanlığa şamil ve geçmiş ve gelecek hatıra ve tecrübeleri kapsayan “müşterek” bir depo olması icabeder.

İşte bu düğümü İbda Mimarı Sayın Mirzabeyoğlu, psikoloji ve psikanalizde devrim yapacak şekilde çözüyor, çözümünün ipuçlarını veriyor… Gerisi, mevzuu psikoloji veya psikanaliz olan tefekkür ve ilim erbabına kalıyor: “Küllî Ruh; Adem-i Mânâ; Nur-u Muhammedî… Ruh, Bir’dir…” (21/a)

İbda Mimarı’nın muhtelif eserlerinde üzerinde döne döne ve ısrarla durduğu “Hakikat-i Ferdiyye” ve “Geist-Malûm” kavramları ruhun BİR’liğinin “sır” oluşunu bildiriyor.

Rüyâların “ruhî hayatımız”ın zaman-mekân dışındaki kısmından olduğunu kabul edersek, Fromm’un “şuuraltı-şuurdışı” olarak isimlendirdiği alanın doğrudan ruhî hayatımızla ilgili olduğunu görürüz. Bu alan ruhî hayatımızla ilgili ise ve Fromm’un dediği gibi, rüyâlarımıza kaynaklık eden bir hatıra ve tecrübe deposu olma fonksiyonu da varsa; “ruhun birliği” hakikati bize, bu deponun “zaman üstü” özelliği ile geçmiş ve gelecek arasında yaşanmış ve yaşanacak olan hatıra, hadise ve tecrübelerin, “Nur-u Muhammedî”de toplu oluşunu gösterir… “Hakikat ve hakikati olan mahiyet” ve “hakikati olmayan mahiyet” ölçülendirmesiyle, topyekûn insanlık hayatının toplandığı BİR… Böyle bir bakış çerçevesinde de, rüyâ hayatımızda daha önce hiç karşılaşmadığımız kişi, varlık, yer ve zamanlarda bulunmamız ile geleceğe dair gerçekleşmesinden önce gördüğümüz hâdiseler izaha kavuşur.

FROMM’DA RÜYALAR, MİTOSLAR VE SEMBOL DİLİ: Sembol dilinin temelinde, şahsî tecrübe his ve düşüncelerin sanki çevremizde oluşan olaylar bunlarin algilanmasiymiş gibi olmasi yatar. Sembol dili gün boyu kullandigimiz konuşma dilinden çok farkli bir mantiga sahibdir. Bu dilin mantiginda önemli olan zaman ve mekân degil; yogunluk, mânâ ve tedaîlerdir. Sembol dili, insanligin geliştirdigi tek âlemşumul dildir ve tarihin akişi içinde oluşan bütün kültürler için aynidir. Kendine hâs bir dilbilgisi ve cümle yapisi olan mitoslarin, masallarin ve rüyâlarin dilini anlayabilmek için, ilk önce bu sembol dilinin özelliklerini çözmemiz gerekecektir.

Çağımız insanı, uyumadığı zamanlarda sembol dilini unutmuş gibi görünmektedir. Ayrıca, uyanık hâlimizdeyken bu dili anlamamız pek de öyle gerekli değilmiş gibi gelir.

Geçmişte Dogu’nun ve Bati’nin büyük kültürlerinde yaşamiş olan insanlar için mitoslar ve rüyâlar, ruhun kendisini ortaya koydugu en anlamli ve en güzel anlatim biçimi idi. O çagda, mitos ve rüyâlari anlamamak, okuma-yazma bilmemek gibi olurdu herhâlde. Son bir kaç yüzyilda ise, Bati kültüründe bir degişim yaşandi ve artik mitoslar ile rüyâlara verilen önem giderek azalmaya başladi. Sözgelimi, mitoslara bilim öncesi aklin basit ürünleri olarak bakilir oldu. Bu düşünce yapisina göre mitoslar, insanin tabiat ile ilgili bütün buluşlarini yapmadigi ve ona biraz da olsa hükmetmedigi çaglarda dogmuşlar ve bilimin gelişmesiyle birlikte rollerini yitirmişlerdir.

Modern aydınlanma çağının rüyâlar hakkındaki görüşü ise daha da olumsuzdu. O zamanlarda rüyâların saçma olduğuna ve yetişkin insanların bunlara önem vermemesi gerektiğine inanılıyordu. Bu insanlar kendilerine “realist” diyorlardı, çünkü onlar sahib olunacak ve kullanılacak eşyaların realitesinden başka hiçbir realiteyi bilmiyor veya bilmek istemiyorlardı. Bu insanlar öyle realist idi ki, her otomobil için özel bir isim bulmakta asla güçlük çekmezler, ama çok değişik his ve duygulara sebeb olan “sevgi”yi ancak bir tek kelime ile açıklayabilirlerdi; çünkü hissî konulardaki ibda kabiliyetleri, yalnızca o tek kelimeyle sınırlıydı. (22)

PARANTEZKendine yabancılaşan insanın unuttuğu dil olarak “rüyâ dili”…

İnsanî hayatı öncesiz ve sonrasız bir maddî hayat içine kıstırarak madde ötesi bütün alâkalarından tecrit eden pozitivizm ve rasyonalizmin, insanı kendine ne kadar yabancılaştırdığını, insan “realitesi”ni kıyma makinesine sokarak un ufak etmekten beter bu tecavüzün adını ise “realizm” olarak konulmasını Fromm bu eseri boyunca kendine hâs alaycı üslûbuyla yerden yere vururken, yukarıdaki satırlarda görüldüğü gibi bu yabancılıktan kurtuluşun yolunu da işaretliyor: İnsanoğlunun unuttuğu rüyâ dilini yeniden öğrenmesi… İnkâr ettiği ruhî hayatını kabullenmesi ve bu hayatın imkânlarıyla insan “realitesi”yle yeniden tanışarak, kendisiyle başarması…

Fromm’un “rüyâ dili” kavramına İbda Fikriyatı’nın “Lûgatte toplu gerçek” hükmünün penceresinden bakarsak; günlük konuşma dilinden çok ötede ve çok geniş bir ifade imkânı sunan “Lûgat dili”nin aynı zamanda rüyâ dilinin çözümlenmesinde önemli bir vasıta olduğunu da görürüz. Yalnız bunun için konuşma dilinden farklı bir usûl kullanmak gerekmektedir ki, bu da “İştikak ilmi”nin usûlüdür ve “Tilki Günlüğü” Kusto Lûgati özelliği ile rüyâ şifrelerinin çözümünü öğreten bir eserdir: Rüyâ dili lûgati…

Bu tesbitten yola çıkarak bütün sapık kollarıyla birlikte “kaynaktan yapalım”cılar ile velî kelâmına destursuz yaklaşan mütercim taslaklarının hem kel hem fodul olduklarını apaçık görmek mümkündür: Henüz günlük konuşma lisânının inceliklerinden bile bîhaber bir takım zevatın, çalakalem meal, tefsir ve tercüme işine soyunmasındaki cinayete eserler boyu işaret eden Büyük Doğu-İbda Kütübhânesi’nin haklılığını da “rüyâ dili” bahsinden süzmek mümkün…

Tilki Günlüğü’nün ihyâ ettiği “üst dil” zemininde yetişecek ilim irfan sahibleri, meal, tercüme, tefsir işine el attıkları zaman, “kaynaklarımızın” ihtişamı da daha net görülebilecek; müslüman gibi görünüp pozitivist gibi düşünen sapıkların sefaleti de…

Tam bu noktada Tilki Günlüğü’nün romandan öte fonksiyonlarından bir kaçının birden altını çizmiş oluyoruz: Hem rüyâ dili lûgati, hem iştikak ilmine giriş sağlayan bir nevî ders ve alıştırma kitabı, hem tabirnâme, hem de lisânımızı yeniden ihyâ hamlesi…

Bu parantezi kapatmadan Fromm’un rüyâ hakikati karşısında aklın kısıtlılığını gösteren ve bu kısıtlılık karşısında rüyâ gerçekliğini inkâra çalışan pozitivist yobazlığı suçüstü yakalayan bir kaç satırına daha bakalım: “(…) Bu konuda en olumsuz şey bizim için rüyâlarımızın anlaşılmaz oluşlarıdır. İlgi ile yaklaşıldığında herşeyin anlaşılabileceğine inanan modern çağ insanı için, aklın kısıtlılığını gösteren bu olay rahatsız edicidir. Bu rahatsızlıktan kurtulabilmek için de, kestirme bir yoldan giderek, rüyâların “saçma” olduklarına hükmederiz…” (23)

Fromm’un bu satırları bir fotoğraf kadar net: Anlamadığını inkâr eden pozitivist yobazlık…

Bu fotoğrafı Anadolu coğrafyasına oturttuğumuzda bugün lâik veya İslâmcı aydın(!) olarak ortalıkta dolaşan kaz kafalılara nasıl da “cuk” oturduğunu hayretle görüyoruz… Kâfiri anlamadığı için İslâm’ı reddederken, müslümanı(!) da anlamadığı için İslâmî incelikleri reddediyor: Peki farkı ne? “Farkı fiyatı”… Müslüman geçinenler kendilerini daha ucuza satıyor, medya isimli fikir fahişeleri pazarında…

FROMM’DA HERKES TARAFINDAN ÖĞRENİLMESİ GEREKEN TEK YABANCI DİL OLARAK RÜYÂ DİLİ: Son yıllarda mitos ve rüyâlar hakkındaki bu olumsuz görüşlerde derin değişiklikler oldu. Biraz sonra anlatacağımız bu değişikliklerin büyük çoğunluğu Freud’un çalışmaları sayesinde olmuştur. Freud, başlangıçta yalnızca nevrotik hastalara yardım etmek ve hastalıkların sebebini öğrenmek için uğraşıyordu. Fakat zamanla rüyâların, hem hasta ve hem de sağlıklı insanlarda rastlanan evrensel bir olgu olduğunu anladı. Freud rüyâların, temelde mitoslardan pek farklı olmadıklarını da kavramıştı. Bu sebeble, biz rüyâların dilini anladığımızda, artık mitos ve masalların sırrını da çözebileceğimize inanmaya başladı. Bu arada bazı antropologların çalışmaları, dikkatlari iyice mitoslara yöneltmişti. Böylelikle mitoslar toplanmaya ve araştırılmaya başlandı, (…) her ne kadar bu gelişmeler umut verici olsalar da, mitos ve rüyâların araştırmaları daha emekleme devresindedir. Ayrıca çalışmaları engelleyen bir çok sebebler vardır. Değişik psikoanalitik ekoller arasında varolan dogmatizm ve sabit fikirlilik, bunlardan ilkidir. Bu ekollerin hepsi de, sembol dilini bir tek kendilerinin doğru olarak yorumladıklarını iddia ederler. Böylece de sembol dilinin çok yönlülüğü kaybolur ve onu tek bir anlam kalıbına sığdırmaya çalışırız.

Diğer bir engel ise, rüyâ yorumunun, yalnızca nevrotik hastalara bir psikiyatrist tarafından uygulandığında geçerli olacağı iddiasındadır. Oysa ben, bunun aksini düşünüyorum. Sembol dilinin, herkes tarafından öğrenilmesi gereken tek yabancı dil olduğu inancındayım. Eğer bu dili anlayabilirsek mitosları da anlayabiliriz. Bence mitoslar, bilgeliğin en önemli kaynaklarından biridir. Ayrıca benliğimizin derinliklerine inmemize ve gizli yönlerimizi anlamamıza yardımcı olduğu da bir gerçektir.

Talmud (Beracnot 55 a) şöyle der: “Yorumlanmamiş bir rüyâ, okunmamiş bir mektuba benzer.” Gerçekten de mitos ve rüyâlar, kendi kendimize gönderdigimiz mesajlar gibidirler. Eger bu dili anlayamazsak, insanligin daha tabiata hükmedemedigi çaglardan bize aktarilan önemli bilgileri kavrayamaz ve kendi öz benliğimize giden o gizemli yolu keşfedemeyiz. ” (24)

PARANTEZ: Rüyâların izinde emekleyen Batı tefekkürü bir gün İslâm tasavvufu ile yalansız dolansız bir kavşakta buluşmak zorunda!

“Yalansız, dolansız bir kavşakta” dedik: İbda Mimarı Sayın Mirzabeyoğlu, Rönesans ve sonrası Batı tefekkürünün, İslâm tasavvuf ve tefekkürünü yağmalayıp yanlış kurgularla kendi düşüncesine temel yaptığını söylüyor ve kendisinin kaynak göstermeden bu Batılı yağmacıların yaptığı iktibaslar için meydan okuyor: “Sıkıysa birisi çıkıp da şu satırları filân Batılı’dan aldın desin de görsün; o Batılı’nın o satırları kimden aldığını göstereyim.” Ve en çok yağmalanan üç isim veriyor: “İmâm-ı Rabbâni, Muhiddin-i Arabî ve Gazalî”…

Yâni Batı tefekkürü daha önce İslâm tasavvufu ile tanışmamış değil, bal gibi tanışmış, üstelik yağma etmiş ve yanlış kurgularla kendi düşüncesine temel yaparak kendi malı gibi pazarlamaya kalkmış. Nitekim İbda Mimarı bu tezini son eseri “Büyük Muztaribler”de genişletip sistematize ederek kadim Yunan Felsefesi’nin de dönemlerindeki veya kendilerinden önceki dönemlerde yaşayan Peygamberlerden intihaller yaparak varolduğunu ispat ediyor. Batı düşüncesi konusundaki hükmünü daha önce zikretmiştik ama burada bir daha tekrar edelim: “Batı’nın olanca macerası, İslâm’ı taklid ve İslâm’a mukavemetten ibarettir.” İslâm, Hz. Âdem ile birlikte yeryüzüne indiğine göre, Eski Yunan Felsefesi de tabiî olarak bu hüküm dairesine girmektedir.

İBDA Fikriyatı şimdi yağmalanan mallarını Batı’dan bir bir geri alıyor ve bu haklı eylemi en çok da “müslüman”lar tarafından anlaşılmıyor: Hani “Hikmet mü’minin yitiği” idi ve “onu gördüğü yerde alır”dı?

İşte size Tilki Günlüğü’nün roman üstü fonksiyonlarından biri daha: Batı’nın yağmalayıp, kendi malı gibi üstüne oturduğu ve küfrüne âlet ettiği hikmetleri tek tek geri alma hamlesi!…

Bir hırsızlar çetesi evinize girmiş, ne var yok götürmüş, size dört duvardan başka bir şey bırakmamış. Siz hırsızlardan bu çalınan eşyalarınızı vuruşa vuruşa, tek tek geri alırsanız başkasından derleme eşya mı toplamış olursunuz, yoksa kendi eşyanıza kavuşmuş mu olursunuz? Müslüman geçinenlerin İbda Fikriyatı’na bakışındaki andavallık bundan daha da vahim!…

Evet rüyâların izinde emekleyen Batı tefekkürü bir gün İslâm tasavvufu ile yalansız dolansız bir kavşakta buluşuverirse ne olur? Onu anlayabilmek için Tilki Günlüğü’ne muhtaç olduğunu görür ve eserin tercümesindeki müşkilât sebebiyle oturur bir güzel Türkçe öğrenir!…

Peki o zaman İbda Fikriyatı’na trene bakar gibi bakan bilcümle “önde giden İslâmcı aydın(!)”ın hâli ne olur?

Ya Tilki Günlüğü’nü “örgütsel döküman(!)” olarak devlet kayıtlarına geçiren resmî zevatın hâli?

Ya Fromm’dan okuduğu ve muhtemelen hiç anlamadığı bir kaç satırı tam takır kuru bakır kafasının içine koyup “Psikanaliz çok iyi bir şeydir, hepimiz öğrenmeliyiz” diye konferanslar vermeye çıkan ve Hz. Ömer’in davranışlarında nevrotik belirtiler(!) keşfeden Yaşar Kaplan isimli sapık ve ona benzeyen tasavvuf münkiri ve Ehl-i Sünnet düşmanı cinsdaşlarının hâli?

Ne olacak; bu bahse bile değmez zevatın hangisinde ar, hayâ ve fikir namusu var ki; dönüp dün söylediklerinin tersini yüzleri kızarmadan söylemeye başlarlar…

Nihayetinde kaliteli bir kafaya sahib bir kâfir olan Fromm, rüyâ dilinin herkes tarafından öğrenilmesi gerekli tek yabancı dil olduğunu, çünkü insanın kendini tanımasının başkaca yolunun bulunmadığını söyleyebiliyor ama, sözde müslüman geçinen bir takım kubur fareleri tasavvufu inkâr edip, İslâm tasavvufunun çerçevesi demek olan ehl-i sünnet yolunu sorgulamaya(!) kalkıyor, mezhepleri inkâr ediyor; kısaca İslâm’ın bütün inceliklerini kaba bir pozitivist mantıkla reddediyor: Kimse de “bu ne hâl yahu” diye sormuyor?

Parantezi kapatmadan mitoslar konusuna da kısaca temas etmek gerekiyor: Fromm mitosları rüyâların bir ölçüde tecessüm etmiş (cisimleşmiş) türü olarak görüyor, sembolik dilin rüyâlarla mitoslarda, müşterek bir dil oluşturduğunu öne sürüyor. Mitosların rüyâlarla bir ilişkisi varsa bu ilişkinin İmam Nablûsî’nin rüyâları tasnif ederken belirttiği nefsanî veya şeytanî rüyâlarla ilgili olabileceğini, mitosların rüyâlardan çok İslâm âlimlerinin “tahayyülat” dediği (hayallerle) daha yakın bir bağı da olabileceği ihtimalini daha ciddi olarak düşünmek gerekecektir. Ama her ne olursa olsun mitosları değerlendirirken İbda Mimarı’nın son eseri “Büyük Muztaribler”de getirdiği çok önemli ve yeni bir formülasyon olan “Hakikat ve hakikati olan mahiyet” ve “hakikati olmayan mahiyet” ayırımı içinde mitoslar bize “hakikati olmayan mahiyet” kategorisi içindeymişler gibi geliyor; tıpkı şeytanî veya nefsanî rüyâlar kategorisi gibi tâbir ve tefsire değmez, “hakikati olmayan mahiyetler”… Yine de mitoslar konusunda yeterli bilgi sahibi olmadığımız için bütün mitosların böyle değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusunda emin değiliz, ancak bu konuda araştırma yapacak olanlar için bu hususun altını çizmekle iktifa ediyoruz.

FROMM’A GÖRE RÜYÂ DİLİNİN ÖZELLİKLERİ: Birisine beyaz ve kırmızı şarap arasındaki tad farkını açıklamamız gerektiğini farzedelim. Farkı çok iyi biliyoruz. O hâlde kolayca anlatabileceğinizi sanıyorsunuz değil mi? Ama düşündüğünüzün aksine, bu tad farkını anlatmak çok zor olacaktır. Herhâlde sonunda meseleyi şöyle geçiştireceğiz: “Ne yazık ki, sana bu farkı açıklayamıyorum. En iyisi mi bir bardak kırmızı ve sonra da bir bardak beyaz şarap iç, o zaman farkı anlayacaksın.” Tekniğin en son harikası olan karmaşık bir makinayı tarif etmek, çoğumuz için hiç de zor değildir. Ancak çok basit bir tad alma duygusunu anlatmak için, gerekli kelimeleri bulmakta epey güçlük çekeriz.

Genelde bütün duygular için aynı mesele geçerlidir. Meselâ, diyelim ki, yalnızlık çekiyoruz, tek başına bırakılmışlığın ezikliğini yaşıyoruz. Dünyamız kapkaranlık ve bu hâl bize acı veriyor. Bir arkadaşımıza bu ruh hâlini anlatmak istersek herhâlde kelimelerimiz tükenecektir. Belki ona bir takım şeyler anlatacağız. Ama sonunda söylediklerimizin, ruhumuzun o farklı renklerini tam olarak aksettirmediğini göreceğiz. (…) Rüyâlarda çok yalın bir sembolle, çok karmaşık bir ruh hâlini (…) anlatabilme imkânı buluyoruz.

Sembol dediğimiz şey nedir? Sembolün tarifi çoğunlukla : “Başka bir şeyin yerinde duran, onun yerini alan, onu temsil eden” olarak yapılmaktadır. Bu hâliyle bu tarifi pek anlayamayız. Fakat beş duyumuzu da bazı sembollerle temsil edebileceğimizi düşünür ve bu sembolleri inceleyecek olursak, konu biraz daha ilginçleşecektir. Böyle bir sembol, benliğimizin dışını yansıtmaktadır. Sembolize ettiği şey ise içimizde saklıdır. Sembol diliyle, içimizdeki duyguları, sanki müşahhas birer algı gibi açıklayabilir ve çok şeyi temsilî olarak anlatabilme imkânına kavuşuruz. Bir sembolü “Başka bir şeyin yerine geçen, onun yerini alan, onu temsil eden” olarak tarif edersek, önemli bir soruyu da hemen bunun peşinden sormamız doğru olur. “Acaba sembolün kendisi ile sembolize ettiği şey arasında ne gibi bir ilişki vardır?” Bu soruyu cevablayabilmek için, sembollerin üç türe ayrıldığını bilmemiz gerekmektedir. Son iki tür, iç dünyamızı ve hislerimizi sanki algılarımızmış gibi açıklayabilen sembollerdir. Ve yine bu iki sembol türü, sembol dilinin tipik özelliklerine sahibdirler.

Semboller arasında kullandığımız en yaygın ve tanınmış olan tür, GELENEKSEL SEMBOLLERdir. Bunları günlük konuşmalarımızda kullanırız. “Masa” kelimesini duyduğumuzda veya okuduğumuzda, M-A-S-A harfleri, başka bir şeyin yerinde duran onun yerini alan ve onu temsil eden birer semboldürler. Sembolize edilen şey de, her gün gördüğümüz, kullandığımız ve ellediğimiz masadır. Şimdi burada şöyle bir şey sorabiliriz: “Masa kelimesi ile masa cismi arasinda ‘içsel-dahilî’ bir bag var midir?” Hemen anlaşilacagi gibi, masa kelimesi ile masa cismi ve şeyi arasinda bir ilgi ve ilişki yoktur. Masa sesinin ve dolayısıyla kelimesinin o cismi sembolize etmesinin tek sebebi, belirli bir cismi belirli bir sesle (veya seslerle) bağdaştırmak üzere vardığımız içtimaî mutabakattır. Böyle bir ses-cisim ilişkisini daha çocukluğumuzda kurarız. Bazı seslerin, bir takım cisimleri anmak için kullanıldığını görerek bir alışkanlık hasıl olur, böylece de onların arasında köklü ve değişmez bir ilişki kurulur. Bu içtimaî hâdise bir çok kere tekrarlandığında, artık kalıcı bir ilişki kurulmuş olur ve doğru kelimeyi bulmak için kendimizi zorlamayız.

(…) Geleneksel sembollere verilebilecek en yaygın örnek, kelimelerdir. Ama geleneksel sembolleri, yalnızca kelimelerle sınırlı tutamayız. Bazen resimler de geleneksel sembollere bir örnek olabilirler. Meselâ bayrakların, renkleri ve (figürlerinin) sembolize ettikleri ülkeyle uzaktan yakından hiçbir ilgileri yoktur. Fakat buna rağmen onlar da birer semboldür ve bayraklar ülkelerin en güzel tanıtım aracı olarak kabul edilmişlerdir. Görüntüsü ve maddî varlığı, bayrak ile ülke arasında bir ilişki kurmamıza yardımcı olur. Bazı resim-semboller ise, yalnızca geleneksel bir sembol olarak kabul edilmezler. Buna en iyi örnek haçtır. Eğer haçı tamamen geleneksel bir sembol olarak düşünürsek, yalnızca kiliseyi temsil ettiğini görecek ve böylece bir bayraktan farklı olmadığına hükmedeceğiz. Ama haçın özel bir mânâsı daha vardır. Haç ile İsa’nın ölümü ve onunla beraber de, ruhî ve maddî dünyaların birbirini tamamlamaları anlatılmak istenmiştir. Burada ilişki, başka bir boyut kazanmıştır. Bu sebeble de, artık tam bir geleneksel sembolden sözetmek mümkün değildir. (25)

PARANTEZ: Semboller aynasında görülen TC Müslümanlarının kafa karışıklığı…

Fromm’un geleneksel sembolleri anlatırken misâl olarak verdiği bayrak ve haç sembolleri bize 28 Şubat sürecinden sonra 8 yıllık kesintisiz eğitim ve İmam-Hatip okullarının kapatılmasını protesto için sokağa dökülen TC Müslümanlarının güdücülerinin kafa karışıklığına turnusol olmasını tedaî ettirdi. Bu bahsin iyi anlaşılabilmesi için henüz kafalarda tazeliğini koruyan bu canlı misâli kısaca tahlil etmek istiyoruz.

Bu gösteriler kendilerini “müslüman” veya “İslâmcı” olarak tanımlayan ve bu tanımın tabiî olarak ihtiva ettiği “rejim muhalifi” sıfatını taşıyan (en azından taşıması gereken) örgüt ve cemaatlere mensup kişiler tarafından “protesto” gâyesiyle gerçekleştirilmişlerdir. Bu gösterilerde en yaygın kullanılan semboller TC bayrağı, İstiklâl Marşı, çiçek, balon ve simittir.

Balon ve simitleri “kel alâka” ve komedi unsuru olarak tabir ve tefsire değmez saçmalıklar kategorisine alıp üzerinde durmuyoruz.

Çiçek ise sevgi ve sempati sembolüdür. Göstericelere destekleyiciler tarafından verildiğinde tamam da; bazı göstericilerin ellerindeki çiçekleri kendileri coplamak ve göstericileri dağıtmak için orada bulunan polislere yağ ve yalakalık için vermelerine ne diyeceğiz? “Gösterimizi başarıyla engellediğiniz ve dağıttığınız için, bizleri çok güzel coplayıp, yumrukladığınız için, köpeklerinize ısırttığınız, panzerlerinizle ıslattığınız, karga tulumba gözaltına aldığınız için sizlere minnet, şükran, sevgi ve saygılarımızı sunarız” mı demek istiyorlar? Bunlar mazoşist mi, yoksa salak mı?

TC Bayrağı ve İstiklâl Marşı sembolleri ise çiçekten daha da vahim…

Bayrak ve Millî Marşlar ülkelerin en siyasî sembolleridir ve doğrudan doğruya o ülkenin rejimini sembolize ederler…

Yâni TC’ye âit bu iki temel siyasî sembol, TC Anayasası’nda ifâdesini bulan “Demokratik Lâik, sosyal hukuk devleti” olarak tanımlanan ve “Atatürk ilke ve inkılâblarıyla” mukayyet olduğu söylenen bu rejimin hiçbir temel esasının “kısmen dahi olsa” dinî esaslara uygun olamayacağı ve hattâ dinî esaslara -kısmen dahi olsa- uygunluk istemenin bile yasak olduğu yine bu Anayasa’da belirtilen bir rejimin sembolüdürler…

TC Bayrağının Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde de kullanılmış olması onun yukarıda kısaca anlattığımız mânâsını asla değiştirmez. Aynı bayrağın Osmanlı İmparatorluğu tarafından kullanılması, o kullanım sırasında onun temel esaslarını İslâm dininden alan bir devletin sembolü olduğunu gösterirken, “lâik(!) – demokratik(!)” bir devletin simgesi ifâdesini asla taşımadığı gibi…

Bu sembolde kafa karıştıran şey aynı sembolün iki zıd rejim tarafından ardarda kullanılmış olmasıdır.

Fromm’un yukarıdaki iktibasta “Haç”ı evrensel semboller kategorisinde değerlendirirken ona atfettiği mânâ tersinden “hilâl” için de doğrudur. “Hilâl” Divan edebiyatı ve Tasavvuf literatüründe Allah’ın Resûlü’nün simgesi olarak kullanılmıştır ve genel olarak İslâm’ın âlemşumûl simgelerinden biridir. Bu sembol Osmanlı Devleti’nin rejiminin temel esasları nazara alındığında rejimle sembol arasında bir çelişki yoktur. Ancak TC rejimi varlığını İslâm karşıtlığı, düşmanlığı ve nefretine borçlu bir rejimdir. Böyle bir rejimin bayrağında İslâm’ın evrensel sembollerinden birini kullanması garip bir çelişki olmakla birlikte oportünist politikalar gereği “taktik” bir davranış olarak yorumlamak da mümkündür: Bu rejimin kurucuları halkın tepkisinden çekindikleri için bayraktaki “hilâl”e dokunmaktan korkmuş olabilecekleri gibi, halkı rejime bağlayabilmek için bir kandırmaca unsuru olarak da bunu kullanmış olabilirler.

Ancak kendilerini rejim muhalifi sananların bu durumu görmemelerinin mâkul bir izâhı yoktur.

Millî Marş için de aynı şey sözkonusu… İstiklâl Marşı İslâmcı olarak bilinen ve bu marşı yazdıktan kısa bir süre sonra rejim muhalifi olduğu için ülkesinde barınamayıp Mısır’a kaçan Mehmed Akif tarafından yazılmış ve içinde yer yer İslâmî figürler taşıyan bir şiirin bestelenmiş hâlidir. Ama içinde her ne olursa olsun “Millî Marş”tır ve bunun tabiî sonucu olarak kemalist-lâik bir devletin en önemli siyasî simgelerinden biridir, bu sebeble de asla İslâmî bir marş değildir, aksine kemalist-lâik(!) bir rejimin temel sembollerindendir.

Sözkonusu gösterilerde, gösteriyi düzenleyenlerin, göstericilerin ellerine ısrarla birer TC bayrağı tutuşturulup, ısrarla İstiklâl Marşı söyletmeleri bu gösterilerin temel niteliğinin “rejime sadakat” gösterileri olduğunu, -28 Şubat süreci rejimin tabiî reflekslerinden biri olduğuna göre de- bu sürece “boyun eğildiği”nin, bu rejim kendilerine hangi muameleyi reva görürse görsün kendilerinin bu rejime sadık kullar olarak kaldıklarının deklarasyonu hâline dönüşmekte, böylece bu gösteriler, rejimin o kitleyi rahatsız eden uygulamalarının rahatlık ve pervasızlıkla sürdürmesini sağlamaktadır.

Böyle “muhalif gösteri” olur mu?

Bu soruyu o gösterilerde zaman, enerji ve paraları israf olan ferdler tek tek “tertipçi” liderlere sormalıdırlar.

Bu gösterilerde asıl “rejim muhalifleri”, “tertipçi”lerin bütün engelleme gayretlerine rağmen, bu gösterilere kendi sembol, işaret ve sloganlarıyla katılan örgüt ve gruplardır ki, rejimin bunlardan nasıl rahatsız olduğunu, her vesileyle “irtica tehlikesi” adı altında, o göstericiler içinden seçilerek derlenen görüntülerin ekranlara yansıtılmasından da görmek mümkündür.

Rejim bu görüntüleri ısıtıp ısıtıp ekranlara getirirken, adeta o gösterilerin “tertipçi”lerine “muhalefet öyle olmaz, böyle olur” diye ders vermektedir; ama anlayan kim?

FROMM’A GÖRE TESADÜFÎ, GELENEKSEL VE EVRENSEL SEMBOLLER: Tesadüfî sembollerle, geleneksel semboller tek bir noktada benzerlik gösterirler: Burada sembol ile temsil edilen şey arasinda “içsel-dahilî” bir baglantiya rastlamak mümkün olmaz. Meselâ, bir kişinin herhangi bir şehirde, üzücü bir olayla karşilaştigini düşünelim. Bu kişi daha sonralari, şehrin adini duydugunda, buruk bir duyguya kapılacaktır. Eğer o şehirde güzel bir hatırası olsaydı, kişinin içi de neşeyle dolacaktı. Tabiî olarak şehirlerin kendi başlarına üzücü veya sevindirici oldukları söylenemez. Ama şahsî bir ilişkilendirme sonucu, sözü geçen şehir bir sembol biçimini almıştır. Aynı hissî tepki, belki de belirli bir ev, sokak, kıyafet veya belirli bir hâdise için yahut da özel bir duyguyu gerektiren başka bir durumla karşılaştığında da gösterilebilirdi.(…) Tesadüfî sembollerle geleneksel semboller arasında, yukaradaki benzerlik dışında pek bir ortak nokta bulamayız. Nitekim onları birbirinden ayıran önemli bir fark da, tesadüfî sembolün çevremizdeki insanlar tarafından anlaşılabilmesi için, onu, açıklamamızın gerekmesidir. Eğer bunu yapmazsak, tesadüfî sembolün mânâsı sadece kendimiz tarafından kavranabilir. Oysa geleneksel sembollerin mânâları herkes için aynı ve ortaktır. (…) Tesadüfî semboller şahısların kendilerine özgü sembollerdir. Bu yüzden onları rüyâlarımızda bol bol görebiliriz. (…)

Evrensel sembollerde ise, sembol ile sembolize edilen şey arasinda belirli bir münasebet vardir. (..) Evrensel semboller, insanlarin şahsî tecrübelerine dayanmaktadir. Ateşi bir sembol olarak kullandigimizi düşünelim. Ocaktaki ateşin canliligi hepimizi büyülemektedir. Ateş durmadan degişir, büyür, küçülür, fakat yine de belirli bir süreklilige sahibtir. Ateş için şunu söylemek mümkündür: O, hiçbir zaman ayni kalmadigi hâlde, hep ayni olandir. Güç, enerji, büyüklük ve hareketlilik ateşin en önemli özellikleridir. Sanki sonsuz bir kuvvet kaynagi kullanarak dans eder gibidir. Eger ateşi bir sembol olarak kullanacaksak, onun özelliklerine uyan duygularimizi dikkate almamiz gerekecektir. Yâni; güç, çabukluk, çeviklik, hareketlilik, büyüklük, neşe ve canlilik, ateş sembolü araciligi ile anlatabilecegimiz duygularimizdir.

Buna benzer bir şekilde, deniz veya nehir suyunu da bir sembol olarak kullanabiliriz. Fakat böyle bir sembol, ateş sembolünden farkli olacaktir. Aslında bu sembolde de, değişim ve süreklilik bir arada görülmektedir. Meselâ deniz suyunu bir sembol olarak kullandığınızda, ardındaki canlılığı, sürekliliği ve enerjiyi hissedebilirsiniz. Fakat burada çok önemli bir fark vardır. Ateş; heyecan verici, maceracı ve değişimci olmasına rağmen, su; durgun, yavaş ve süreklidir. Ateşin tabiatında belirsizlik, suyun tabiatında düzen vardır. Suyu kullanarak canlılığı sembolize edebilirsiniz, fakat su daha “ağır”dır ve “güven” kaynağıdır. Su insanı “rahatlatır”. Bu yüzden heyecan verici duygularımız için kullanamayacağımız bir semboldür.

Müşahhas bir şeyin, duygularimiz gibi mücerret bir şeyi açiklayabilmesi, yani cisimlerin duygularimizin sembolleri olabilmesi, aslinda pek de şaşilacak bir durum degildir. Çünkü, ruhumuzda oluşan duygularimizin, bedenimize yansidigini hepimiz biliyoruz.(…) Düşüncelerimiz yüz ifâdemizi ve duygularimiz da davranişlarimizi o kadar etkiler ki, insanlar, bizi dinlemekten çok bu belirtileri gözleyerek ruhî durumumuz hakkinda önemli bilgiler elde ederler. Yâni bedenimiz, ruhumuzun bir sembolüdür! Derinden ve gerçekten hissedilen bir olay veya düşünce, bütün organizmamiza yansiyacaktir. İşte evrensel sembollerde de, böyle bir ruh ve beden ilişkisini görebiliriz.(…)

Evrensel sembol, sembolize eden ile sembolize edilen arasındaki doğrudan, sürekli ve tesadüfî olmayan bir ilişkiyi kavrayabilen tek semboldür. Böyle bir sembolü kullanmamızın sebebi ise bellidir. Duygu ve düşüncelerimizin, bedenî algılarımıza etki ettiğini artık biliyoruz. Bunu açıklarken kullanılan semboller bütün insanlar tarafından ortak kullanıldığı için de, bunları evrensel olarak niteleyebiliriz. Söylediklerimizi kısaca toparlayacak olursak: Geleneksel semboller kişiye veya belirli toplumlara hâstırlar. Tesadüfî semboller, çok dar bir çevreye seslenmektedirler ve onu yalnızca sembolün anlamını bilenler anlayabileceklerdir. Evrensel semboller ise, bedenimizin, duygularımızın ve ruhumuzun özellikleriyle ilgilidirler. Bu tür semboller bütün insanlar için geçerlidirler, belirli bir kişi veya kişiler topluluğu ile sınırlanamazlar. Gerçekten de evrensel sembol, insanlığın geliştirdiği tek ortak dildir. Ama ne yazık ki çağdaş insan, bu mirasın değerini anlayamamış ve insanlık tarihinin bize hediye ettiği tek evrensel konuşma dilini öğrenip, geliştirememiştir. Böylece kültürümüzde önemli bir eksiklik doğmuştur. (26)

PARANTEZ: “Bizimkiler ışığa gem vurur da binerler; / Yerden göğe çıkmazlar, gökten yere inerler…”

Hemen belirtelim ki, rüyâ diline İslâmî bir bakış ile İslâm dışı bakışın bütün farkını sevgili Üstadımız’ın yukarıdaki mısraları apaçık ortaya koyuyor: Rüyâlar konusunda “emekleme” safhasında olduğu Fromm tarafından ifâde edilen Batı tefekkürü yerden göğe çıkmaya çalışmak gibi gerçekleşmesi muhal bir yol takib ederken, “bizimkiler”in meseleyi gökten yere indirmeleri tâbir ilminin kurucusu sayılan Hz.Yusuf’a belki de oradan da peygamberler boyunca Hz. Adem’e dayanıyor… İslâm tasavvufu ise “rüyâ dili-sembol dili”nin bütün sırlarını bağrında taşıyan en mütekâmil örnek… Ancak bu mütekâmil örnekten hissedar olabilmemiz için yerden göğe doğru yükselebildiğince yükselmek de gerekiyor…

Tilki Günlüğü’nden bir cümle: “Rüyâ ruhumuzda esrarlı bir şey…”

Ruh bir sır, rüyâ sır içinde başka bir sır!…

Yâni rüyâ “gökten yere” doğru inen bir hakikat!… Yerden göğe doğru bir usûlle onun nihaî hakikatini bulmak muhal… Çünkü nihayeti sırra dayanıyor ve “sır” oluyor…

Bu yüzden de “yerden göğe doğru” bir usûl bize ancak ipuçları sağlayabilir ve biz o ipuçlarıyla ondaki “sırrî”liği kavrayabiliriz…

Ötesi “Gökten yere” bir usûl takibeden İslâm tasavvufu dairesinde…

Fromm’un “yerden göğe” doğru bir usûl takip ettiğini belirterek, rüyâyı ve rüyâ dilini bu usûlün kifayetsizliğine mahkûm etmek tehlikesinin altını çizelim…

Ancak bu kitabı okurken “gökten yere doğru” usûlden uzak biriyle muhatab olduğunuzu, bu usûlün dilinin de unutulmuş olduğunu ve Tilki Günlüğü’nün unutulmuş olan bu dilin ihyâsina dair bir fonksiyon taşıdığını ve eserin bu fonksiyonunun doğru anlaşılabilmesi için “yerden göğe doğru” bir usûl içinde yürüyen Batı tefekküründen de haberdar olunmasının şart olduğunu yeniden hatırlatalım…

Ve gelelim Fromm’daki sembol diline…

Fromm sembolleri üçe ayırıyor: Tesadüfî semboller, geleneksel (=ananevî) semboller ve evrensel (=âlemşümûl) semboller…

Bir şeyi anlamak için tasnif etmek gerektiğini, ama her tasnifin sınıflar arasındaki varolan ilişkiyi bir ölçüde ortadan kaldırdığını unutmadan ve Fromm’un bu tasnifinin doğru olduğunu farzederek işe başlarsak:

“Tesadüfî semboller”i “şahsî semboller” olarak isimlendirmenin Fromm’un yaptığı tarife daha uygun olduğunu görürüz.

Şahsî semboller, kişiye hâs şahsî tecrübeler sonucu ortaya çikar ve tamamen şahsî alanda teşekkül ederken, geleneksel sembollerin “lűgat dili” olarak isimlendirebilecegimiz bir çerçevede her toplum için ayrı özellikler taşıdığını, çerçevesinin âit olduğu toplumlara şâmil olduğunu görüyoruz… Evrensel semboller ise, lûgat üstü bir özelliğe sahib olarak bütün insanlığa şâmil müşterek bir lisân teşkil ediyor.

Fromm rüyâlarda her üç sembol dilinin de kullanıldığını belirtiyor. Ve “sembol dili” derken daha ziyade “evrensel semboller”den oluşan dili kasdediyor.

Burada İmam Nablûsî başlıklı bölümde Abdulganî Nablûsî’den yaptığımız iktibasları hatırlayarak, İslâm Âlimleri’nin rüyâları “Rahmanî” ve “Şeytanî-nefsanî” olarak iki ana kategoride değerlendirdiklerini, “Şeytanî-nefsanî” rüyâları tâbire değer bulmadıklarını, “Rahmanî” rüyâları tâbir ederken de rüyâyı gören kişinin “hâl”ini (genç, yaşlı, kadın, erkek, evli, bekar, zengin, fakir, hasta, sağlıklı, amir, memur, tüccar, çiftçi vb.) muhakkak nazara aldıklarını hatırlayalım.

Bu hatırlatma bizi İslâm Âlimleri’nin rüyâ dilini şahsî, geleneksel ve evrensel sembollerden oluşan bir bütün olarak değerlendirdikleri sonucuna götürecektir ve şüphesiz doğru olan da budur. Tilki Günlüğü’ndeki rüyâ dilinin de böyle bir bütünlük oluşturduğunu görüyoruz.

Rüyâlardaki şahsî sembollerin çözümlenebilmesi için, rüyâyı gören şahsın hayatının bilinmesi gerektiğini yukarıda gördük. Buna göre Tilki Günlüğü’nde eser sahibinin kendi hayatını en “hususî” yönlerine varıncaya kadar eserine dercetmesinin hikmetini de anlayabiliyoruz: O’nun hayatını bilmeden rüyâlardaki şahsî sembolleri anlayamayız. Bunları anlamayınca da, O’nun “bütün hüviyetinin” görünmesi mümkün olmaz…

Fromm’un sembolleri tasnifi içinde, lûgât dili ile rüyâ dili iki ayrı lisân gibi görünmektedir. Halbuki Tilki Günlüğü bize lûgât dili ile rüyâ dilinin, yâni geleneksel sembollerle evrensel sembollerin birleşerek bir “üst dil” oluşturduğunu göstermektedir. Fromm rüyâ dilinin unutulmuşluğundan şikâyet ederken, “üst dil/havas dili”nden sözetmemesi “yerden göğe doğru” dediğimiz usûlün kifayetsizliğinden kaynaklanmaktadir.

“Üst dil/havas dili” Hz. Âdem’e lûgat dili ile birlikte “öğretilen” lisândır ve insanoğlu bu dilden uzaklaştıkça lûgat dili ile rüyâ dilinin arası açılmış ve giderek rüyâ dili unutulmuş, bunun tabiî sonucu olarak “üst dil/ havas dili” hafızalardan silinmiştir.

Fromm lûgat ve rüyâ dillerini insanoğlu tarafından “inşâ” edilmiş olarak görmekte ve bir nevî, insanoğlunun asırlar süren müşterek çalışmalarının sonucu olarak göstermektedir…

İşin inceliklerini, İbda Kütübhânesi boyunca ele alınan “dil” bahislerine bırakarak, İbda Fikriyatı’nın bize öğrettiği “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı” hikmeti çerçevesinden bakarsak; “dil”in insanoğlunun “inşâ ettiği” bir şey değil, ona “öğretilen” semavî bir vakıa olduğu hakikatini kolaylıkla görebiliriz.

Fromm insanoğlunun “dil öğrenme” ve öğrendiği dili “geliştirme” sürecini, “dili inşâ süreci” gibi gördüğünden lûgat dili ile rüyâ dilinin birleşerek bir “üst dil” oluşturduğunu veya lûgat dili ile rüyâ dilinin “üst dil”den ayrıştığını teşhis edemiyor…

Tilki Günlüğü ise Fromm’un hasretini çektiği bir terkip bütünlüğü içinde hem unutulmuş rüyâ diline, hem de lûgat diline hayatiyet kazandırıp, her ikisini birleştirerek, Batı tefekkürünce henüz farkına varılmayan “üst dil/havas dili”ni ihyâ ediyor. Bunu yaparken de şahsî, geleneksel ve evrensel sembollerin üçünü birden kullanarak hiçbir eksik bırakmıyor.

Böylece Tilki Günlüğü’nde “Tefe’ül” ve “Tablo”lar boyunca lûgate yapılan atıfların bir hikmetini de kavrar gibi oluyoruz: Lisân bir bütündür!

Fromm bir ihtiyacın altını eserlerinde haklı olarak çiziyor: İnsanoğlunun öğrenmesi gereken tek yabancı dil sembol dilidir ve bu dil üniversitelerde ders olarak okutulmalıdır!…

Bu haklı tesbitin gereği bir gün yerine getirilecekse, o dersin ana ders kitablarından biri hazırdır: Tilki Günlüğü!…

Herhâlde bu dersi ilk okutma şerefi de, “Başyücelik Devleti”nin “külliye-üniversite”lerine âit olacak…

FROMM’DA SEMBOL DİLİ (TAHLİLÎ OLARAK): Görüldüğü gibi semboller, bütün insanlar için geliştirilmiştir. Çünkü bütün insanlar düşüncelerini, duygularını ve hissettiklerini başkalarıyla paylaşma arzusu taşımaktadır. Bir insanın sahib olduğu duygu, düşünce ve ruhî hâller, diğer insanlarda da benzer biçimde vardır. Sahib oldukları bu ortak özellikleri sayesinde, sembol dilini kullanabilmekte ve bu yolla anlaşabilmektedirler. Hiç kimse bize ağlamayı öğretmez. Üzüldüğümüzde ağlarız. Veya sinirlendiğimizde yüzümüz kendiliğinden kızarır. Bu hissî tepkiler, hiçbir ırk veya toplum ile sınırlı değildir ve bütün insanlarda ortak olarak görülür. İşte bundan dolayi da, sembol dili, bütün insanlar tarafindan paylaşilabilme özelligine sahibdir. Ama bu dilin temel yapisini unutmak asla mümkün degildir.O, biz ölünceye kadar beynimizde sakli kalacaktir. Tarih boyunca (ilkel bir uygarliktan, gelişmiş Misir ve Yunan medeniyetine kadar) mitoslar ve rüyâlar, her zaman sembol dili ile anlatılmıştır. Bunun da ötesinde, çok farklı medeniyetlerde bile, bazı ortak sembollere rastlanılmaktadır. Çünkü bu sembollerin ardında gizlenmiş olan duygu ve düşünceler, bütün insanlık için aynıdır ve insanlık varolduğundan beri de aynı kalmıştır. Günümüzde, söylediklerimizi doğrulayan bir çok ilmî deney yapılmıştır. Misâl olarak şu deneyi gösterebiliriz: Rüyâ yorumculuğu ile uzaktan veya yakından hiçbir ilgisi bulunmayan denekler, hipnoz edildikten sonra, gördükleri rüyâları kolayca yorumlayabilmişlerdir.

Yapılan araştırmalara göre, hipnoz altındaki denekler, rüyâların arkasındaki sembolik anlatımı hemen çözebilmektedirler. Hipnoz hâlinden çıkartıldıktan sonra, aynı rüyâyı bu defa uyanıkken yorumlamaları istendiğinde ise, deneye katılanlar şaşkınlıkla “Bu rüyânın hiçbir mânâsı yok, bunlar tamamiyle saçmalık” diyebilmektedirler. Yukarıdaki deney, incelemeye değerdir. Demek oluyor ki, şuurumuzun sınırlayıcı gücü olmadığı zaman (yâni, biz hipnoz altındayken) sembolleri gayet güzel anlayabiliyoruz. Bu çok önemlidir. Ama yine de çok geniş bir genellemeye gitmek, bence bazı sakıncalar doğuracaktır. Çünkü öyle semboller vardır ki, farklı medeniyetlerde farklı mânâlar ihtiva etmektedir. Meselâ kutup bölgesinde kullanılan güneş sembolünün işlevi ve mânâsı, tropikal bölgelerdeki güneş sembolünden farklıdır. Çünkü kutup bölgelerinde su boldur, onun için büyüme gelişme tamamiyle güneş ışığına bağlıdır. Böyle olunca da güneş; sıcak, hayat verici, koruyucu ve sevgi dolu bir gücü sembolize edecektir. Fakat Yakın Doğu’da bu sembol başka mânâlar kazanacaktır. Çünkü orada güneş bol ve hattâ ölümcüldür. Ama su çok kıttır. Onun için su hayatın kaynağı ve büyümenin temel taşı olarak görülmektedir.

Anlaşiliyor ki, coğrafî ve medenî farkliliklardan dogan bir “sembol dili lehçesi”nden söz etmemiz mümkündü. Sembol dili lehçesi sebebiyle aynı sembol, değişik bölgelerde farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Bu noktada, dikkatimizi başka bir konuya çevirmemiz gerekmektedir. Bu da sembol dili lehçeleri ile karıştırılmaması gereken “sembollerin çok anlamlılığı” konusudur. Aynı olayın değişik insanlarda değişik duygulara yol açması gibi, aynı sembolün de yerine göre değişik anlamlara gelmesi kaçınılmazdır. Bunu anlayabilmemiz için ateş sembolüne geri dönelim. Ateşi ocakta izlediğimizde ısınırız, içimizi sıcaklık ve güven duygusu kaplar. Ama bir ev veya orman yangınını düşünün. Bu acı tecrübede, insanın tabiat karşısındaki güçsüzlüğü alabildiğince ortaya çıkar. İşte bundan dolayi ateş hem canlilik ve neş’eyi, hem korkuyu, âcizligi ve yikiciligi sembolize edebilir. Aynı mânâ çokluğu, su sembolünde de vardır. Çünkü su, fırtına ve sellerde korkunç ve yıkıcı bir olgu hâline gelir. Yâni sembol olarak hem korku, felâket ve kaosu, ama aynı anda sakinliği, sürekliliği ve güveni de temsil edebilir. (27)

PARANTEZ: “Lisân deniz demek”…

Tilki Günlüğü’nden: “Lisân, “deniz” demek…” (28)

Tilki Günlüğü’nden: “Anlayışsızlık… Takvim… Deniz… Derken aklıma, Üstadım’ın ‘Takvimde Deniz’ isimli şiiri geliyor… ‘Hasreti denizlerin, -Denizler kadar derin – Ve o kadar bucaksız…’ diye başlayan ve şöyle biten: -‘Kurşun yükünü gönlün, -Tüy gibi hafiflettim, – Denize hicret ettim…’ Aynen!..” (29)

Deniz’in “lisân” demek olduğunu öğrendik ya, bu çerçevede Fromm’un bahsettiği “sembol dili lehçesi” ile, bununla karşılaştırılması gerektiğini söylediği “sembollerin çok anlamlılığı” meselesine bakacak olursak: “Lûgatte toplu gerçek” hikmetiyle burun buruna geliyoruz… Sembollerin bütün farklılıkları lûgatin derinliklerinde ortadan kalkarak, aynîleşiyor; bunu şöyle de söyleyebiliriz; farklılıklar, lûgatin derinliklerinden yüzeye doğru yükseldikçe ortaya çıkıyor ve biz, o farklılıkları tasnif etmeye çalışıyoruz…

Tilki Günlüğü müellifinin “Denize hicret ettim/lûgate hicret ettim” hikmetine niçin “aynen” iştirak ettiğini bu noktada anlar gibi oluyoruz.

Fromm, “ateş”in sembolize edilebileceği mânâlar üzerinde durmuştu ya, biz de Tilki Günlüğü’nde bu sembolün mânâ dönüşümlerini “Nar” Tablo’su ve “ateş” Tefe’ül’ünden seyredelim:

Nar: Çağırmak, haykırmak… Burun içinden çıkan ses… Gitmek… Firar, kaçmak… Galeyan… Ateş… Cehennem, lisân… Şer, delâlet, safahat… İç oda… İnce, zayıf, nâzik… Nadir… Ender… Kırmızı… Erkek… Dalga… Nur, ışık… Öküz boyunduruğu… Bez damgası… Kuvvet, güç, zor… Nadide…” (30)

Ateş: Gözyaşı… Nalân… Bir mürşide bağlanmak… Harun… Hiddet, gazab, kızgınlık… Başlangıç… Takdim… Feth… Harf… Şafak… Yangın… Elçi, risâlet… Hararet… Susama… Hastalık… Harp, savaş… Aksırmak… Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması…” (31)

Bu iştikaklardan görüleceği üzere, Fromm’un ateş sembolüne yüklediği istikrarsızlık, güç, kuvvet, enerji, hareket mânâlarının yanında, ateşin çok daha geniş bir temsil kaabiliyetine sahib olduğu ortaya çıkmaktadır. Ve bunlar yalnızca “ateş”in yakın kök alâkaları içinde sembolize edilebileceği mânâlar… Bir de her mânânın kendi içinde ayrı bir kök alâkası grubu oluşturduğu hakikatini buna ekleyip düşünürsek; lûgattaki her kelimenin her kelime ile bağ ve bağlantısının olduğunu görürüz ve onbinlerce kelimeden müteşekkil bir lûgatte derinleştikçe kelimelerin “bir”leştiğini, belki de lûgatın en derin yerinde bir tek kelimeye dönüştüğünü hayret ve dehşetle hissedebiliriz… (Meraklıları Fromm’un verdiği ikinci misâl olan “su”yun iştikaklarını Tilki Günlüğü boyunca takib ederek, “ateş” misâlinde olduğu gibi bir karşılaştırma yapabilirler.) Ve tam burada İslâm Tasavvufu buudu olmadan lisân işinin içinden niçin çıkılamayacağını da anlar gibi oluyoruz.

Ama “lisân” meselesi çözülmeden İslâm tasavvufunun bizlere anlattığı hikmetlerin de tam olarak idrak edilemeyeceği bir realite olarak ortada durmaktadır.

Ne demek “hakikat-i ferdiye”?…

“Vahdet-i vücud” ne demek?

“Vahdet-i şuhud”ne?

“Vahdette kesret”?…

“Kesrette vahdet”?…

Buradan da anlıyoruz ki; Tilki Günlüğü’nün “rahle-i tedris”inden geçmeden mânâ denizinden hissedar olma yolu bize kapalı…

FROMM’A GÖRE RÜYALARIN ÖZELLİKLERİ: Rüyâların özellikleri ile ilgili çok değişik görüşler vardır. Bu görüşler, hem zaman içerisinde ve hem medeniyetler arasında büyük farklılıklar gösterirler. Rüyâların özelliklerini açıklamaya çalışan bu görüşlerden bazıları şöyledir: “Rüyâlar, uykudayken bedenimizi terkeden ruhumuzun gerçek hayatını yansıtırlar. Veya rüyâlar, Tanrı yahut da kötü huylu cinler tarafından insana iletilen duygulardır. Veya akıldışı arzularımızın bir tatmin arayışıdır.” Ama bunun tam tersini de düşünebilir ve şöyle diyebiliriz: “Rüyâlar en derin ve en yüce güçlerimiz ile yeteneklerimizin yansımasıdır.” Görüleceği gibi, bu konuda bir çok farklı görüş ve iddialar vardır. Ama hiç tartışmasız, hepsinin ortak olan tek yanı, rüyâların tümünün bir mânâya ve bir özelliğe sahib olmalarıdır. Rüyâların mânâlı olması demek, eğer anlayabilirsek, onların bize önemli mesajlar iletmesi demektir. Rüyâların bir özelliğe sahib olması demekse, rüyâda hiçbir zaman gereksiz şeylerin görülmemesinden kaynaklanır. Rüyâlarımızda bize iletilen şeyler, “soyut-mücerred” birer görüntü olabilirler. Ama anlatmak istediği şeyler, kişiliğimizin “somut-müşahhas” gerçekleri ile ilgilidir.

Rüyâların anlamlı olduklarını ve ilginç özellikler taşıdıklarını savunan bu görüş, geçtiğimiz yüzyılda pek bir kabul görmemekteydi. Bu konuyla ilgili olan veya olmayan herkes, bir görüş ortaya atmış ve sonunda rüyâlar, ruhun anlamsız teşekkülleri olarak tarif edilmeye başlanmıştı. (…) Fakat buna rağmen, 20. Yüzyıl’ın başlarına doğru, Freud’un yaptığı çalışmalar sonucunda eski rüyâ görüşüne karşı yeni bir alâka doğdu. Freud, rüyâların bir mânâsı olduğunu ve bir özelliğe sahib olduğunu düşünüyordu. Yaptığı çalışmalarla, iç dünyamızdan gelen her mesajın, kendini önemli bir rüyâ olarak gösterdiğini ispat etti. Artık uygun anahtarı bulabilirsek, her rüyâyı çözebilecek durumdaydık. Sigmund Freud, rüyâyı ve rüyâ yorumculuğunu bir “via regia”, yâni bilinmeyeni anlamaya götürecek olan bir “kral yolu” olarak görülüyor ve düşüncesinin tabiî sonucu olarak da rüyâların patolojik (hastalıklı) ve normal davranışlarımızı motive eden en büyük güç olarak tanımlıyordu.

Bense, ruhumuzun her türlü faaliyetinin, doğrudan doğruya rüyâlarımıza yansıdığına inanıyorum. Bu olayı bozmadan aşırı biçimde sadeleştirmeden açıklayan tek tanım, bence şöyle yapılmalıdır: “Rüyâ görmek, uykudayken, ruhumuzun gösterdiği bütün faaliyetlerin, mânâlı ve özellikli bir şekilde yansımasıdır.”

Yukarıdaki tarif tabiî olarak çok geneldir. Bundan dolayı asıl dikkatimizi “uyku hâli”ne ve uyumanın, ruhumuz üzerindeki etkilerine çevirmemiz gerekecektir. Uyumamızın ruhumuz üzerinde ne gibi bir etki doğurduğunu anlarsak, rüyâların özelliklerini de kavrayabiliriz. (…) Fizyolojik açıdan uyku, bedenimizin dinlendiği ve kendini yenilediği bir süreçtir. Tüm faaliyetlerimizin ve neredeyse bütün duyumsal (beş duyu ile yapılan) algılarımızın durduğu bu işlem sırasında, bedenimizde enerjiler depolanmaktadır. Fizyolojik olarak uyku buna denir. Fakat psikolojik açıdan uyku, biraz daha farklıdır. Psikolojik açıdan yapılan bir değerlendirmede, uykunun çevremizle olan alış-verişinin ve etkileşiminin bir süre için kesilmesi demek olduğu ortaya çıkacaktır. Uyumak ile uyanıklık arasındaki bu önemli fark bize, varoluşumuzun iki değişik grupta toplanabileceğini göstermektedir. (…) Uyumakla, uyanık olmak arasındaki biyolojik ve psikolojik fark, hayatımızdaki diğer davranışlar arasındaki farklılıklardan çok büyüktür. Uyanık iken, düşünce ve duygularımızı, çevremizde yaşayabilmek için kullanırız. Hayatını devam ettirmek, uyumayan bir insanın en önemli görevidir. Böyle bir durumda insan dünyevî gerçekliğe de egemen olan kanunların etkisi altındadır. Bunu mânâsı, uyanıkken, zaman ve mekân kurallarına sıkı sıkıya bağlı olmamız demektir.

Uyuduğumuz zaman ise, artık çevremizle ilgilenmekten vazgeçer ve tamamen içimize kapanırız. Böylece bütünüyle korumasız bir duruma geçilmiş olur (bundan dolayı da bazı insanlar, uyku için “ölümün kardeşi” teşbihini yapmaktadır). Ama aynı zamanda da uyanıkken yaşamadığımız bir hürriyete kavuşuruz, çünkü artık çalışma, saldırma ve savunma görevlerinden kurtulmuşuzdur.

Çevremizde olup bitenleri gözlememize gerek kalmamıştır. Uyurken, gözlerimizi kendimize çeviririz ve sadece kendimizle ilgileniriz. Aslında uyuyan bir insanı, bir cine veya ölüye benzetebiliriz. Yahut da, biraz daha hayâl gücü kullanarak, dünyevî kanunlara uymak zorunda olmayan meleklere benzediğini ileri sürebiliriz. Uyurken “sebeb-netice imparatorluğu”nun yerini “hürriyet imparatorluğu” almıştır. Bu hürriyet imparatorluğunda dikkatimizin odaklaştığı tek konu “ben” ve “benim olan”dır. Artık düşünce ve duygularımızın yöneldikleri tek hedef, kendimizdir, uyku halimizdeki ruhî faaliyetlerimizin mantığı da uyanıkken kullandığımız mantıktan farklıdır. (…) Uykumuzda da bir mantık sistemi vardır ama bu mantık sistemi, uyanıkken duyduğumuz mantık kurallarının oluşturduğu sistemden çok farklıdır. Burada aklımızdan çok, duygularımızın hâkim olduğu bir sistemden sözetmemiz daha doğru olur. Uyumak ve uyanık olmak, varolmanın iki kutup noktasıdır. Uyanıkken, en önemli görevimiz “hareket etmek”tir. Fakat uyuduğumuz ândan itibaren bu görevden kurtuluruz. Uykunun ise tek görevi vardır, o da kendimizi tanımaktır. (…) Bu bilgilerin ışığı altında, rüyâ hakkında şu sonuçlara varabiliriz: Rüyâ Jung’ın tarif ettiği gibi bir “mitoloji imparatorluğu” değildir. (Jung’a göre bu, kalıtımla kazanılan tecrübelerin oluşturduğu bir imparatorluktur.) Ama aynı zamanda rüyâ, Freud’un iddia ettiği gibi akıl dışı kökenli “libido” destekli arzuların temini de değildir. Rüyâyı daha çok, demin anlattığımız “düşüncelerimiz ve duygularımız yaptıklarımız tarafından etkilenir” prensibi açısından ele almak gerekir. Çevremizle ilgilendiğimiz ve onu dikkate aldığımız bir durumda, bilinçli bir varoluştan sözetmek mümkündür. Eğer bunun tersi olursa, yâni çevremize karşı her türlü ilgi ve dikkatimizi kesecek olursak; bilinçdışı varoluş durumu ortaya çıkar. Bu durumun özelliği hareketsizliktir. Şuurlu varoluşumuzun temelinde ise hareketlilik, hayatta kalabilme veya yaşama mücadelesi yatar. Varoluş biçimimiz “şuur dişidir” dedigimizde, bununla, uyanik halimizin hareketli düzenine uymayan durumlari belirtmiş oluruz. Bu açidan baktığımızda şuurdışı olanı; ürkütücü, hayalî, kavranması ve hatırlanması zor bir hâdise olarak görebiliriz. Uyuduğumuz zaman, günboyu yaşadığımız şuurlu hayatımız sona ermektedir. Uyanık olduğumuz zaman ise, geceleri büründüğümüz hayatımızı “şuurdışı” olarak niteleyebiliriz. Ama bu durumun tersi de doğrudur. Yâni uyuduğumuz zaman, günboyu büründüğümüz hayata “şuurdışı” diyebiliriz. Bu aslında yanlış da değildir. Ama alışkanlıklarımız yüzünden “şuurdışı” kavramını yalnızca uykudaki hayatımız için kullanmaktayız. Ama böyle yaptığımızda, şuurlu ruh halimizle şuurdışı ruh halimiz arasındaki önemli farklılıkları gözden kaçırmaktayız.

Şüphesiz ki, söylediklerimizi tenkid edenler olacaktır. Uyanıkken de zaman ve mekân kavramlarına tam anlamıyla uygunluğumuzun iddia edilemeyeceğini söyleyecekler ve şöyle ekleyeceklerdir: “Uyumadığımız zaman, hayâl gücümüzü kullanarak geçmişte yaşanmış olayları günümüze aktarabilir veya bir çok farklı hâdiseyi bir ânda gerçekleştirebiliriz. Veya çok uzaklarda duran şeyleri, sanki yanımızda duduyorlarmış gibi görebiliriz. Ayrıca uyanık durumda iken, zaman ve mekân kurallarına tâbi olmayan düşüncelerimizin varlığını da biliyoruz.” Bu tür yapıcı tenkidler bana kendi düşüncelerimin netleşmesi imkânını veriyor. İlk olarak düşünme faaliyetlerimizin muhtevası ile, düşünürken kullandığımız mantık katagorileri arasında bir ayırım yapmak gerekmektedir. Uyanıkken gerçekleştirdiğimiz düşünce faaliyetinin muhtevasının zaman ve mekânla mukayyet olmadığı doğrudur. Fakat mantıklı düşüncelerimizin tümü zaman ve mekân kavramlarıyla sınırlıdır. (…) Yukarıda, uykuda ortaya çıkan durumları incelemeye ve rüyâ görmenin nasıl bir olay olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Şimdi bir adım daha atmamız gerekecektir. (…) “Çevremizdeki gerçeklik, uyanıkken bizim üzerimizde ne gibi bir etki hasıl etmektedir?” Belki şöyle bir iddiada da bulunabiliriz: “Günboyu yaşadıklarımız, rüyâlarımıza müsbet veya menfî, ama mutlaka bir tesir yapar. Eğer çevremizdeki gelişen olayların kişiliğimiz üzerinde olumlu tesirleri varsa, bu olumluluk kendisini rüyâlarımızda da gösterecektir. Olumsuz tesirlerin de rüyâları menfî yönde etkileyeceğini söyleyebiliriz.” (…) Çevreden bahsederken, bununla yalnızca tabiatı kasdedersek, eksik olur. Tabiat tek başına iyi veya kötü değildir. Bizim tutumumuza bağlı olarak bize karşı faydalı veya zararlı olabilir. Yâni onun tavrı, “bize göre” şekillenir. Onunla uğraşmazsak, onu hâkimiyet altına almak zahmetinden kurtulmuş oluruz. Kısaca tabiat bizi ne daha akıllı ve daha iyi, ne de daha aptal veya kötü yapmaz. Oysa kendi dışımızda ikinci bir gerçeklik türü, yâni toplum ve kültür açısından durum böyle değildir. Her ne kadar bizler, kültürün üzerimizde olumlu tesirler icra ettiğine kendimizi inandırmış olsak bile, bunun aksi durumlar sık sık çıkmaktadır. Aslında medeniyetin müsbet yönlerini ispatlayacak bir çok delil öne sürülebilir ve insanı hayvandan ayıran en önemli farkın da, uygarlık kurma yeteneği olduğu söylenebilir. Medeniyetin en büyük özelliği ve ürünü “lisân”dır. Eğer “lisân” olmasaydı, insanlar arasındaki bu karmaşık iş bölümünü gerçekleştirmek ve toplum durumuna yükselmek mümkün olmayacaktı. (…) Bizi insan yapan şey karşılıklı konuşma ve anlaşma kaabiliyetimizdir.

Bunun yanı sıra insanlar çevreleriyle de ilişkiye girerler. Aslında böyle bir ilişkiye girme insanın varoluş fonksiyonlarından biridir. Meselâ düşünmeyi, başka insanları gözleyerek ve başka insanlar tarafından eğitilerek öğreniyoruz. Sahib olduğumuz duygusal, entellektüel ve sanatla ilgili özelliklerimiz de zaman içinde oluşur. Bu oluşumu toplum tarafından meydana getirilmiş eser ve tecrübelerden faydalanarak gerçekleştiriyoruz.(…) Öyleyse şunu sorabiliriz: “İnsan eseri olan dış gerçeklik (yâni toplum ve kültür) yukarıda anlatıldığı kadar olumlu mudur? Ve, eğer çevremizle olan bütün ilişkilerimizi kopartırsak; ilkel, hayvanî ve akıldışı bir varlık haline mi geliriz?” Platon’dan tutun da Freud’a kadar, rüyâlara ilgi göstermiş bir çok düşünce adami, uykumuzda böyle bir geriye dönüşün yaşandigini savunmuştur. Onlara göre uyumak ve rüyâ görmek, ilkel ve vahşî duygularimizin bir sonucudur. (…) Böyle bir rüyâ teorisinin tümden yanliş oldugunu söylemek yanliş olur. Çünkü bu teorinin dogru olarak tesbit ettigi noktalar vardir. (…) Rüyâlarimizda toplumun kurallarina daha az uydugumuz, daha az şuurlu ve daha az itaatkâr davrandigimiz dogrudur. Ama, yine rüyâlarimizda, uyanik oldugumuz zamandan daha zekî, daha akilli ve daha dogru karar alabilen bir yapida oldugumuz da bir gerçektir. Acaba bu çelişkinin kaynaginda, toplumun bizim üzerimizde oluşturdugu baskilar mi yatmaktadir? Gerçekten de insanlarin oluşturdugu kültürlerin yanlizca geliştirici ve müsbet etkilere sahib oldugunu söylemek mümkün degildir. Çünkü kültürler, entellektüel ve ahlâkî yapimiz üzerinde olumsuz etkiler de yapmaktadirlar. Medeniyetler insanları birbirlerine bağlı ve bağımlı yapmıştır. (…) Tüm bunlar göstermektedir ki; insanlar, toplum içinde yaşarken neyin doğru olduğunu öğrenmekle kalmazlar, yanlışları da öğrenirler. Ayrıca her ân, kendilerine karşı ve hayat tarzlarına yönelik bir çok olumsuz fikrin de etkisi altında kalırlar. Yukarıda söylediklerim, hem ilkel bir kabile ve hem de çağdaş bir toplum için geçerlidir. İlkel kabilelerde, kesin ve güçlü kanunlar ile töreler, insan ruhu üzerinde korkunç bir egemenlik kurmuşlardir. Çagdaş toplumlarda da böyle bir hâkimiyete, başka şekiller altinda rastlanir. Okuma yazma oraninin neredeyse yüzde yüze ulaşmasi ve kitle iletişim araçlarinin(=ictimaî irtibat vasitalarinin) inanilmaz bir şekilde yayginlaşmasiyla beraber, bir çok kültürel klişeler oluşturulmuştur. Bu klişeler ilkel kabilelerdeki kati kurallari aratmayacak seviyededir. Günümüz insani, her yönden gelen yogun bir “gürültünün” esiri hattâ kurbanidir. Bu gürültünün altinda radyolar, televizyonlar, gazeteler, reklamlar ve filmler vardır. Uygarlığın meyveleri olan bu araçlar, sanıldığının aksine, bizi daha akıllı yapmazlar. Tam tersine bizleri giderek çok şaşkın ve aptal hâle getirmektedirler. Sonuç olarak insanlık, bir çok olumsuz etkinin suçsuz kurbanı olmuştur. Gerçeği temsil ettiğini iddia eden kocaman bir saçmalık, büyük bilginlerin ulaşılmaz gözüyle bakılan bilgelikleri ve bunların hasıl ettiği entellektüel tembellik ile korkaklık, bize şeref ve gerçekçilik diye yutturulmaya çalışılmaktadır. Bütün bunlara rağmen, çağdaş toplumların ilkel toplumlardaki bâtıl inançlardan arındığına ve onlardan üstün olduğuna inanılıyor. Hâlbuki yapılan hiç de farklı bir şey değildir. O zaman büyücülerin ileri sürdükleri türden, gerçeği saptırıcı şeyler, şimdi “bilim”in son hârikaları olarak takdim ediliyor. İşte bu yüzden tüm bu kültürel yapinin yalnizca olumlu yönlere degil, olumsuz yönlere de sahib olmasi şaşilacak birşey degildir. Uyudugumuzda, bütün bu olumsuz gürültülerden kurtulur ve kendimizle başbaşa kaliriz. Böylece de, rahatsiz edilmeden kendimizi dinleyebilme imkânı buluruz. (32)

PARANTEZ: “Her gece rüyâmı yazan sihirbaz… “

Fromm yukarıdaki iktibasta rüyâlar konusunda ilmî bir tahlil ve tenkid yapıyor. Bu tahliller ve tenkidlerin doğru olup olmadığından çok rüyâlar konusunda nasıl düşünülmesi gerektiğini göstermesi bakımından önemli. Şunu unutmamak lâzımdır ki Fromm bir psikanalisttir ve rüyâ bahsini tabiî olarak psikoanalitik açıdan ele almaktadır… Bu sebeble de, rüyânın hakikatini ve mahiyetini bütünüyle kucakladığını düşünmek yanlış olur.

İkinci olarak Fromm bir Batılıdır. Batı tefekküründe insan genel olarak öncesiz ve sonrasız tesadüfî bir varlık olarak görüldüğünden, insanla alâkalı her bahiste olduğu gibi rüyâ bahsinde de bir Batılı’nın doğruyu tam olarak teşhis ve tesbiti mümkün değildir… Buna rağmen yukarıdaki iktibasta, birçok doğrunun bulunduğu da okuyanların gözünden kaçmayacaktır.

İbda Kütübhânesi boyunca çeşitli cephelerden gösterilen “Bütün Fikrin Gerekliliği”, “Hakikat-i Ferdiyye”, “Geist-malûm”, “Varlık ve oluş”, “Varlık ve Zaman”, “Zamanın Maksatlılığı” gibi temel meselelerin ışığında mevzuya yaklaşılmadan, her meselenin olduğu gibi rüyâ meselesinin de doğru çözümlenmesi imkânsızdır.

Fromm’un yaptığı gibi meseleyi, insanî bir eylem, insanî bir faaliyet, insanî bir fonksiyon olarak ele alıp doğru neticelendirebilmek, “insan nedir?” sorusunun doğru neticelendirilmesine bağlıdır. Bu soruyu doğru cevablandırabilmek için ise insanı, “Hakikat-i ferdiyye”ye bağlı bir şube olarak ele almak gerekmektedir.

İşte tam burada “Hakikat-i Ferdiyye”(33)ye kısaca gözatalım:

Allah’ın Resûlü… Veda Haccında… Kızıl tüylü bir devenin üzerinde, yüzbini aşan bir sahabi topluluğuna hitap ediyorlar… Sözleri arkalara doğru her yüz adımda bir sahabi tarafından tekrarlanıyor ve dümdüz meydan, herbiri bin kere tekrarlanan bu sözlerin yankısını uğuldatıyor… İslâm topluluğunda Veda Haccındaki bu sesleniş, ebediyet mimarîsinin yerle gök arası “senfonik” çizgilerle resmedilmiş ahenk abidesidir; ve içinde gaye ve dava memuru insanoğlunun, yaradılışından o güne değin hiç bir ferdine nasip olmamış derinlik ve yükseklikte şu cümle vardır:

-“İşte zaman yaratıldı yaratılalı devrini yapa yapa nihayet gaye noktasına erişti!”

Gerçekten bu çapta bir yükseklik, derinlik ve memuriyet idrakı, O var diye varolan Kâinatın Efendiliği makamına ait bir hüccet… “Zaman ve mekân emrime verilmiştir ve siz bu sırra riayetiniz nisbetinde mekânı döşeyecek ve zamanı işleteceksiniz! RESÛL OLDUĞUMA İNANIYOR, FAKAT MEMURİYETİMİ ANLAYABİLİYOR MUSUNUZ?”… İşte İlâhî berat, zaman hakkında söylenmesi ve benimsenmesi hiçbir kula nasip olmayan BÜYÜK SIR VE BU SIR ÖNÜNDE ULVÎ VARLIK MUHASEBESİ… İŞTE TOPYEKÛN ZAMAN VE MEKÂNIN PEYGAMBERİ VE O’NUN YOLUNDA EBEDİYYEN ZAMAN VE MEKÂNA HAKİMİYET GAYESİ… O HAYAT Kİ, BİZZAT HAYAT MEFHUMU, BAŞTA “O YAŞAYACAKTIR” DİYE YAŞAMIŞ, SONRA DA “O YAŞADI” DİYE YAŞAMAKTA DEVAM ETMİŞTİR… Ve etmekte!..

Çölde, kızıl tüylü deve üzerinde dost saflara hitabeden zamanın muradı Süvari… Dünyada hiçbir beşerî sahne bu tablo kadar şiiriyet tütemez… Şiirin özünü dilin özünden anlamalı… Dilin özünü de ruhun özünden!..

Çölde… Kızıl deve üzerinde… Dost saflara hitabeden ZAMANIN MURADI… Süvari!.. (34)

Aşk, aşk… Aşk selâhiyettir, aşk mülkiyettir, aşk hâkimiyettir. Onun içindir ki, gerçek aşık ne cehennem korkusuyla titrer, ne cennet iştiyakıyla yırtınır. O yalnız Allah’ın likasına (yüzüne) ve rızasına bakar!.. (35)

“Allah’ın likasına ve rızasına bakan insan” mânâsının MUTLAK VE MUTLAK EN ÜSTÜN HÜVİYETİ, KÂİNATIN EFENDİSİ… Ardından, bu mânânın TOPLULUK HAKİKATİNİ (İÇTİMAİ ÇERÇEVESİNİ) temsil eden, O’nun nazar ve sohbetine muhatap olmuş ve O’na nazar etme ve söz söyleme hudutsuz bahtına ermiş müminler kadrosu ki, sahabîler… Ardindan, O’NUN NURUNA VARİS OLAN, bâtın hissesiyle zâhirde veya zâhir hissesiyle bâtında tecelli eden kahramanlar!.. (36)

(…) Allah’ın Sevgilisi, yaratılış olarak hem zâhir ve hem de bâtın mânâsıyla İNSANOĞLUNUN EN GÜZELİDİR… (37)

Mânâlar âleminin merkezi olmak gereken ruh… Ruhun isimlerinden biri de “Kelme-i Ehem: “öne alınmış söz, sözün öne alınmışı”… Ruh BİR’dir… Ve “BİR” olan ruhun, fertlerin kalp hakikatinde nefs ile birleşerek “benlik” ve “senlik” şeklinde farklılaşması… “Mâlûm-Geist”, insanın kaderidir, ruhîliğine nisbetle ruhtur, tabiî ki sırdır, ruhun birliğine nisbetle KÜLLÎ RUH’tur, insana nisbetle KUŞATAN hakikatidir, insan aksiyonuna mevzu bir kendini buluş “toplu hakikat-cem sırrı”dır… “Sır” nihayetinde ruhun ruhla sezilişi ve mânânın mânevilikle anlaşılması… KÜLLÎ RUH ve KÜLLÎ MÂNÂ, bütün zıtlıkları birleştiren sır olarak, bütün isimlerin de topluluk yeri olmak gerekir… İşte Kudsî Hadîsle bildirilen:

-“İnsan benim en büyük sırrım ve ben insanın en büyük sırrıyım!”

(…)“Kelme-i Ehem” ismini başa alarak, bunun diğer isimlerini de, topyekûn insanlık tarihi boyunca bütün varlık ve oluş hakikatini arayışlarının müntehasındaki aslı ve toplu hakikatleri diye, tablolaştıralım:

-“Ruh-i Muhammedî… Sırr-ı Âzâm: Bütün, büyük sır… Lâtife-i Rabbâniye: Allah’tan Rabbânî Lâtife… Menşe-i Ervah: Ruhların Menşei, kökü… Sultan-ı Hakikat: Hakikat Sultanı, Sultan hakikat… Sırr-ı İlâhî: İlâhî Sır… Aşk-ı İlâhî: İlâhi Aşk, Allah’ın Aşkı… Nokta-i Küll: Küllî Nokta, Toplu Nokta… Nokta-i Vahdet: Birlik Noktası… Nokta-i Kübra: Ulu Mihrak, Ululuk Mihrakı… Ruh-i Ekmel: Kâmil Ruh… Âdem-i Mânâ: İnsanın mânâsı… Şems-i Bâtın: Bâtın Güneşi… Ruh-i Kuts: Kutsî Ruh… Ruh-i Arif: Arif Ruh, Bilen Ruh… Ruh-i Natık: Konuşan Ruh… Levh-i Azam: Büyük Levha, Bütün Suretlerin Topluluğu… Şems-i Hakikat: Hakikat Güneşi, Güneş Hakikat… Akl-ı Küll: Küllî Akıl… Akl-ı Evvel: Baş Akıl, Aklın Kökü… Cevher-i Evvel: İlk Cevher… Kalem-i Alâ: Alânın Kalemi, Allah’ın Kalemi, Alâ Kalem… Melek-i Mukarreb: Allah’a En Yakın Üstün, Allah’ın Nurundan Yaratılan…”

Bizzat Allah, insanı kendi sureti üzerine kendi suretinden yarattığını bildiriyor… Topyekûn suretin kendinde tükendiği suret, O’nun sureti, Allah Sevgilisi’nin sureti… Allah’ın kendi sureti üzerine yarattığını bildirdiği insandan murad O!.. (38)

“Âdem” kelimesi, hem umumî mânâda “insan” demek, hem de ilk insan ve ilk peygamberin ismi… Biz, umumî mânâyı “Allah’ın Sevgilisi” için kullanırken, Âdem Aleyhisselâm’da tecelli eden hususî mânâyı da “O değil, O’ndan” hikmetiyle O’na bağlıyoruz… Her birinde her biri bulunmak üzere, her peygamberde bir hikmet tecelli etmiştir; ve bütün hikmetlerin kemâli, Allah Sevgilisi’nin “Fert Hakikati”nde topludur… (39)

Gerisini merak edenleri “Hakikat-i Ferdiyye” isimli esere havale ediyoruz.

FROMM BAHSİ ETRAFINDA SON SÖZ:

Tilki Günlüğü gibi çok yönlü ve çok fonksiyonlu bir eseri bütün cepheleriyle ele almak gibi bir niyetimizin olmadığını, niyetimizin bu esere Fromm vesilesiyle bir pencere açmaya çalışmak olduğunu başta söyledik. Söylediğimizi yapabildikse kendimizi bahtiyar addedeceğiz… Bu konuda son olarak şunları söyleyebiliriz:

Tilki Günlüğü, mevzuunun ilk ve tek örneğidir… İçli ve dışlı bir takım intihallerin dışyüzden birer taklid olmaktan öte bir kıymetleri yok…

Neticede her insan, insan olması hasebiyle rüyâ görür ve bu rüyâlar kendisi için elbette kıymetlidir, ama bu rüyâların başkası için o ölçüde kıymetli oldukları söylenemez… “Rüyâ ile amel olunmaz” hükmünün bir hikmeti de bu olsa gerek… Rüyâların ancak “tâbir ehli”ne anlatılması gerektiği, bunun dışında anlatılan rüyâların anlatılana âit olacağı ölçüleri, bizim rüyâlar karşısında nasıl bir edep tavrı içinde bulunmamız gerektiğini ihtar ediyor… Güzel rüyâların dostlarla paylaşılması veya rüyâda görülen üçüncü kişilere ona dair bir yönü olma ihtimali çerçevesinde anlatılması haricinde manevî makam ve mertebelere referans teşkil eder biçimde alenîleştirilmesi en azından büyük bir edep hatasıdır…

Tilki Günlüğü’nün temel unsurunun rüyâlar olması, eser sahibinin “bütün hüviyetinin görünmesi”ne bağlı bir hikmete de mebnî olduğu açık: “Rüyaların, hususiyle bu romanda sergiye bahis olanların ifşa muradı, ‘ben kimim?’ suâli çerçevesinde, teşhis için tecrit ve tecrit için teşhis şeklinde, saf fikir ve saf sanat alanında nasıl malzeme olduklarını göstermek… Ben muradıma ermişim, gerisi vesaireye girer!..” (40)

Tilki Günlüğü anlaşılmaya başlandığında, eser sahibinin bütün hüviyeti görünmeye başlayacak ve bu “hüviyet”in, bizler gibi yalnızca kendisi için ve kendisinden ibaret bir öneme sahib sıradan bir insan olmadığı, aksine kendisinden çok bizlere gerekli bir “hüviyet”in sahibi olduğu da herhâlde anlaşılacaktır.

Bu anlaşıldığında da Tilki Günlüğü’ne benzer bir eserin bir daha yazılmasına lüzum kalmadığı da anlaşılacaktır. Son olarak: Tilki Günlüğü taklid edilmesi gereken değil, anlaşılması gereken bir eserdir ve anlaşıldıkça da etrafında kütübhâneler doğuracak bir potansiyele mâlik olduğu, o sahici eserler ortaya çıktığında görülecektir.

FROMM BAHSİNE EK-I-: HADİSLERDE RÜYÂ VE RÜYÂ TABİRİ

Furkan Dergisi’nin 38. sayısında Zübdetül Buharî isimli eserden iktibasen “Tabir” başlığıyla yayınlanan yazıyı, konuyla ilgisi bakımından aynen iktibas ediyoruz (41):

1479-Hazret-i Enes (Radıyallahu Anh)’den rivayet edilmiştir:

“Salih adamın güzel rüyâsı, peygamberliğin kırk altıda bir bölümüdür.”

Mütercim:

Salih kimsenin görmüş olduğu güzel ve iyi rüyâlar, peygamberliğin bir bölümüdür. Çünkü rüyâ gaybe âit şeylerle ilgili olduğu bakımdan nübüvvet bölümlerine benzer. Burada ifâde ettiği mânâ gerçekten nübüvvetin parçası olmayıp ona benzeme bakımından mecazî mânâsını taşımaktadır. Fakat peygamberlerin gördükleri rüyâlar nübüvvetten olduğu cihetle hakikattir ve Allah’tan bir vahiydir.

Çoğunlukla iyi kimselerin, salih kulların gördükleri rüyâlar gerçek çıktığından Hadis-i Şerif’te salihlerin rüyâsı diye kayıt vardır. Yoksa salih olmayanlar da güzel rüyâlar görebilir. Müslüman olmayanlar da görebilir. Onun için rüyâlar üç kısımdır:

1-Peygamber rüyâsı: Bunların rüyâlarının tümü doğrudur ve çoğu da tâbire muhtaç olmayıp aynı ile çıkar.

2-Salih insanların rüyâsı: Bunların rüyâsı çoğu kez Rahmanî’dir. Ve gördükleri gibi çıkar.

3-Diğer insanların rüyâsı: Rüyâlarının bir kısmı doğrudur, bir kısmı da bozuk ve karışıktır. Bu üçüncü kısım arasında kâfir olanların rüyâları nadiren doğru çıkar. Âlimlerin, doğru kimselerin rüyâları doğru çıkar, yalancı ve sahtekârların rüyâsı ise doğru çıkmaz demişlerdir.

Bir de peygamberlerin bir nübüvvet yönü ile risalet yönü vardır. Nübüvvet yönü, gaybe dair bilgilere sahib olma hasletidir. Risalet ise, insanlara tebliğ hâlidir. Onun için rüyâ nübüvvetten parça sayılmış, risaletten sayılmamıştır.

1480- Ebû Saîd (Radıyallahu Anh)’den rivayet edilmiştir:

“Sizden biriniz, sevdiği bir rüyâ gördüğü zaman, muhakkak o rüyâ Allah’dandır. Bu rüyâdan dolayı Allah’a hamd etsin ve onu anlatsın. Bundan başka hoşlanmadığı bir rüyâ gördüğü zaman, muhakkak o şeytandandır, onun kötülüğünden Allah’a sığınsın ve onu hiç kimseye de anlatmasın; artık o rüyâ kendisine zarar veremez.”

Mütercim:

Salih rüyâların edepleri üçtür:

1-Allah’a hamd ve şükür etmek,

2-Görülen salih rüyâyı başkasına anlatmak,

3-Kendisine rüyâ anlatılan kimse, o rüyâdan sevinç duyabilecek ve onu kerih görmeyecek kimse olmalıdır.

Fena rüyâların edepleri ise dörttür:

1-Görülen rüyânın fenalığından Allah’a sığınmak,

2-Şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak

3-Uykudan uyanır uyanmaz, hemen sol tarafa tükürmek ve sağ yanı üzerine yatmak,

4-O rüyâyı hiç kimseye söylememek.

Bir de Peygamber (S.A.V), ashabdan kötü ve korkulu rüyâ gören birine buyurdular ki: “Sen yatağına girerken şunu oku: Bismillahi eüzü bikelimatillahi’t-tammati min gadabihi ve şerri ibadihi ve min hemezati’ş-şeyâtîni ve en yahzurûn.” Bu Hadis-i Şerif’i İmâm Nese’i tahriç etmiştir.

Bu gibi korkulu rüyâlardan korunmak için Ayetelkürsi’nin okunmasının yararlı olduğu tecrübeye dayanarak söylenir.

1481- Ebû Hureyre (Radıyallahu anh) der ki:

Peygamber (S.A.V):”Peygamberlikten, mübeşşirattan başka bir şey kalmadı.” buyurdu. Ashab sordular: “Ya Resulallah, mübeşşirat nedir?” Hazreti Peygamber (S.A.V): “Salih rüyâdır.” buyurdu.

Mütercim:

Artık peygamberlik bende tamamlandı. Benden sonra bazı kullara salih rüyâ ile müjdeler gelecektir.

Yunus Suresi’nin 64. Ayet-i Kerimesi’nin meali olan, “Veliler için hem dünya hayatında (Kur’an’ın ve Peygamber’in haberleriyle), hem de ahirette (cennetle) müjdeler var” âyeti’ni bazı müfessirler, Allah iyi kullarını, güzel rüyâlar göstererek ve ilhâmda bulunarak dünyada müjdeler, diye tefsir etmişlerdir. Bir mü’minin dünyada müjdelenmesi, gerek kendisi için ve gerekse başkası için göreceği salih rüyâdır ve ahiretteki müjdesi de cennettir, diye de tefsir edilmiştir.

1482- Ebû Hureyre (Radıyallahu Anh)’den rivayet edilmiştir:

“Rüyâsında beni gören kimse, (ahirette) ayık iken beni görecektir. Şeytan benim kılığıma giremez.”

Mütercim:

Allah Teala Hazretleri, şeytanın dünyada Hazreti Peygamber’in şekil ve kıyafetine girmesine müsaade etmediği gibi, rüyâ âleminde de ona izin vermemiştir. Bunun sebebi de, hak ile batıl birbirine karışmasın diyedir. Hazreti Peygamber’in şekil ve kıyafetine uygun olarak görülen rüyâda âlimler ittifak etmişlerdir. Diğer hususlar ihtilaflıdır.

1483- Ebû Said (Radıyallahu Anh)’den rivayet edilmiştir:

“Rüyâda beni gören muhakkak zatımı görmüştür; çünkü şeytan benim şeklime giremez.”

Mütercim:

Bazı mevsimlerde veya kıyamete yakın zamanlarda mü’minlerin görecekleri rüyâlar çoğunlukla doğru çıkar. Kıyamete yakın rüyâların doğru çıkacağına dair başka Hadis-i Şerif vardır.

Bir kısım âlimlere göre de, insanlar Hazreti Mehdî zamanında herkes saadete kavuşacağından vakit çok çabuk geçecektir. Böyle bir zamanda görülen rüyâlar doğru olur ve nadir olarak yanlış çıkar. Bu zaman da kıyamete çok yakın bulunacağından bir takım esrarın ortaya çıkmış olması tabiîdir. Bir de bu zamanın, sür’at zamanı denilen uçak, füze, radar ve telsizler gibi keşiflerin ortaya çıktığı vakit olduğunu söyleyenler de vardır. Bu da Hazreti Peygamber’in yine bir mucizesi olur.

1486- İbni Ömer (Radıyallahu Anh)’den rivayet edilmiştir:

“Rüyâmda sanki siyah ve başı dağınık bir kadının Medine’den çıkarak Cuhfe denilen Mehyea’ya konduğunu gördüm. Bu rüyâmı, Medine’deki veba hastalığı oraya nakledildi, diye tevil ettim.”

Mütercim:
Hazreti Peygamber’in bu rüyâsından sonra Medine’nin veba ve sıtma hastalıkları kalkmış, diğer memleketlerde ara sıra olan hastalıklar gibi zuhur etmiştir. Daha önce bu hastalıklar Medine’de çok olurdu.

Bir de rüyâ tabiri yapacak olan kimsenin bu hususta ilim ve tecrübe sahibi bir kimse olması şarttır.

1487- İbni Abbas (Radıyallahu Anh)’den rivayet edilmiştir:

“Her kim rüyâsında görmediği bir şeyi gördüm diye söylerse, ahirette ona iki arpa tanesini birbirine düğümlemesi teklif edilir, halbuki bunu asla yapamayacaktır. Kim de, bir toplum kendisinden hoşlanmadığı yahut ondan kaçtıkları hâlde, dinlerse, kıyamet gününde onun kulağına kurşun dökülür. Kim de (canlılara ait) bir suret (heykel) yaparsa, (kıyamette) ona ruh vermeye zorlanır. Halbu ki ona ruh veremeyecektir.”

(Bu işleri helâl sayarak yapan kimseler, bu şekilde azap edilirler. Yahud bu işleri yapmamak için bir tehdid mahiyetindedir. Yoksa mü’minler ebedî olarak cehennemde kalmazlar.)

1488- İbni Ömer (Radıyallahu Anh)’den rivayet edilmiştir:

“Yalanların içinde en büyük yalan, rüyâsında gözlerinin görmediği şeyi görmüş göstermesidir.”

1489- İbni Abbas (Radıyallahu Anhüma) der ki:

Bir adam Peygamber (S.A.V)’in huzuruna gelip dedi ki: “Ya Resûlallah! Ben bu gece rüyâmda gökte bir bulut gördüm. O buluttan yağ ve bal yağıyordu. İnsanlar o yağ ve baldan avuç avuç toplamaya başladılar. Bir kısım kimseler çok, bir kısmı da az topladı. Sonra bir ip gördüm ki bir ucu yerde, diğer ucu gökte. Ya Resûlallah, sen o ipi tuttun ve göğe çıktın. Sonra başkası tuttu ve o da çıktı. Sonra birisi daha tuttu; o da çıktı. Sonra bir adam daha o ipi tutunca, ip koptu. Sonra yine birleşti. Bu rüyâmı nasıl tabir edersiniz?”

Orada bulunan Hazreti Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) hemen dedi ki: “Ya Resûlallah, anam-babam sana fedâ olsun. Vallahi bu rüyânın tâbirini bana bırakınız. Bunun üzerine kendisine izin verildi. O da rüyâyı şöyle tâbir etti:

O bulut İslâm dinidir. O buluttan akan yağ ve bal, Kur’an-ı Kerim olup bazı insanlar onu çok okuyarak fazla tad alacaklar, bazıları da az okuyarak az tad alacaklar. Gökten yere kadar sarkan ip de, sizin şimdi üzerinde bulunduğunuz hak dindir, şeriattır. Siz bu dine bağlı kalarak Allah sizi yüksek derecelere çıkaracaktır. Sizden sonra yerinize geçecek halifeniz de şeriata tutunarak o da onunla yüksek derecelere ulaşacak. Sonra birisi daha tutacak, o da yüksek derecelere çıkacak. Sonra birisi daha tutacak; fakat bu defa o ip kesilecek, sonra yine birleşecek ve o da yüksek derecelere kavuşacak. Hazreti Ebu Bekir rüyâyı bu şekilde tâbir ettikten sonra sordu:

-Ya Resûlallah, Allah için bana söyle, hangi yerde isabet ve hangi yerde hata ettim? Resul-i Ekrem: “Allah için deyip yemin ederek ısrar etme.” buyurdu.

Mütercim:

Hazreti Ebu Bekir’in tâbiri üzere Peygamber (S.A.V) Efendimiz’den sonra Hazreti Ebu Bekir halife oldu. Ondan sonra Hazreti Ömer ve Hazreti Osman halife oldu. Fakat Hazreti Osman zamanında fitne ve fesad ortaya çıkarak ip koptu ise de Hazreti Osman şehid olarak cennete gittiğinden ip tekrar birleşti.

Bu tâbirlerin hata ve sevap yerlerinde hadis şarihleri ihtilaf etmişlerdir.

Rüyâsının tâbirini isteyen kimseye: “Hayırdır inşaAllah, rüyânız bize hayırdır ve düşmanlarımıza şerdir. Alemlerin Rabbı olan Allah’a hamd olsun, rüyânı anlat” demelidir. Tâbir edecek kimse de, bu işe ehil olmalı, rüyâyı görenin hâl ve durumuna göre yorum yapmalıdır. Kerahat vakitlerinde, geceleyin tâbir etmemelidir.

Güzel ve doğru rüyâ görmek isteyen de, yatarken abdestli olmalı ve Ayetelkürsi ile üç İhlas ve Mavvizeteyn’i okumalıdır. Bundan sonda kıbleye karşı sağ yanı üzerine yatmalıdır. Şu duayı da okumalıdır:

“Rabbim! Korkulu rüyâların kötülüğünden ve şeytanın oyunundan hem uyanık iken, hem de uyurken sana sığınırım. Rabbim! Senden salih ve faydalı olan, zihinde tutulan ve unutulmayan bir rüyâ isterim, Rabbim: Rüyâmda bana, sevdiğim şeyi göster.”

Bir de rüyâyı, güvenilir kâmil insanlara tâbir ettirmeli. Cahillere ve düşmanlara ettirmemelidir.

-Zübdetül Buhari s. 685-

FROMM BAHSİNE EK -II- TİLKİ GÜNLÜĞÜ’NDE RÜYÂ

Ana unsurunu rüyâların teşkil ettiğini yukarıda işaret ettiğimiz ettiğimiz Tilki Günlüğü, aynı zamanda rüyâ vakıasına âit bir çok hikmeti de bünyesinde barındırıyor. Bunlardan bazılarını kısa kısa iktibas edeceğiz:

Bir rüya görüyorum… Ruh, aslî vatanından dönüşte, atmosfer dışına çıkan feza pilotunun fizik ihtiyaçlarına uygun elbiselere bürünmesi gibi, birtakım suretler çalıyor; rüya bu… Ruhumuzda esrarlı bir şey… “Suret olmadan mânâlar ebediyyen meydana gelmez!” hikmetince, suret mânânın aynıdır… Bunun yanında, bir şeyin aynı, aynı olduğu şeyden başkadır… Tabir, tefsir ve tevilin yeri de burada!…

Rüyâda gördüğün, nefsinin aynıdır… Veya doğrudan doğruya görülen şahsa aittir… Veya mühim olan onun vasfıdır… Veya benzeridir… Veya hadisedir… Bu “veya”lar boyunca ufku tutan kaçak mânâlar, gören veya görülenin hâl ve durumuna göre yorulur… Şudur, budur!…

Herkesin dünyayı görmesi gibi, herkes rüya da görür… Sen kimsin ve görüp idrak ettiğin ne?.. Tabir eden ve tabir edilen yönünden dikkat edilmesi gereken husus, sözün hâl ve makama uygun olmasıdır!…

Rüyâda kendini sarayda uyuyor görüp de, gözünü açınca bekçi kulübesinde bulunduğu yalçın hakikatine çarpan adamın inkisarı?..” (42)

Tablo: Rüyâ: Şiddetli hadise… Dünyayı sarsan hadise… Vuku bulmuş, varolan mevcûd bir hadise… Cenk, savaş… Tarih… Menakıb, meşhur kimselerin hayatı… Kıyamet… Netice, son… Meşakkat, musibet… Balık… Ay, kamer… Devr… Hafiye, casus… Oturucu, oturan… Sabit… Baki… Fazl… Vaki olup zuhur eden hususlar… Cenk meydanı… Öldüresiye vuruşmak… Kust ile âlâkalı, Kusta âit… Büyü… Tüccar… Hâce… Saklıyan, koruyan…Nasr, yardım… Önleyici ilâç ve tedbir… Olan, düşen, konan… Mevcut ve var olan… Geçmiş olan, geçen… Hayâsız, utanmaz, edepsiz… 400 dirhemlik tartı… İbadet… Zaman… Mevsim… Saat… Boş zaman… Geçim… Firsat… Muayyen, belli bir zaman… İçinde yağmur suyu biriken çukur… Su ile faydalanacak mekân… Horoz, tavuğa binme… Her nesnenin azı… Kalb, fuad… Tilki… Kalbde korku ârız olacak yer… Zihin ve akıl… Yüz, cihet… Sebeb… Çehre… Hikâye eden… Rivayet eden… Yerden biten, bitki… Bir dinden başka bir dine geçmek… Pazar sokağı… Altı yol… Vakur… Fikir adamı… Fahr… Ot bitmek…” (43)

Hülya… Rüya… Hedef, amaç… Mükemmel iş veya kişi… Belirsiz, müphem… Yatıştırıcı… Şekil, suret, tasvir, heykel… Fikir, hayal… Teşbih, mecaz… Yansıma, akis… Tarif etmek… Zihinde canlandırmak… Gözününe getirme… “İmaj” bu!..” (44)

Yakaza: Uyanıklık… Dikkatte olma… Sıklet, ağırlık… Galebe etmek… Şiddetli vurup ölmeye yakın etmek… Sivri bir şey batırarak acıtma… Çimdikleme… Isırma… Sokma… Ve, uyku ile uyanıklık arasında bir hâl ki, gözü açık rüyayı andıran suretler görülür!..” (45)

Ve Tilki Günlüğü araştırmacıları için, eserde rüyâ ve rüyâ tâbiri ile ilgili bizim tesbit edebildiğimiz kısımların cilt ve sahife numaraları:

TG/1 18-20 : Vâridât : Takdim

TG/1 25-27 : Vâridât : Çetin Bir İmtihan

TG/1 33-36 : Vâridât : Tedâî

TG/1 36: (Başlık) : UFUK KORKULU RÜYA

TG/1 42-43: Yevmiye : Korkulu Rüya

TG/1 95: (Başlık) : TASARRUFA BAĞLI TABİR

TG/1 36: Yevmiye : Tasarruf

TG/1 100: Yevmiye : Tasarruf

TG/1 175: Tablo : Lûgat

TG/1 263-264: Vâridât : Yakaza

TG/1 311: Vâridât : Rüya

TG/1 503: Yevmiye : Rüya

TG/2 11: Tablo : Koç

TG/2 99: Tablo : Saat

TG/2 119: Levha : 31 Ekim 1998 (4. paragraf)

TG/2 122-123 : Tablo : Kütahya

TG/2 190-191 : Vâridât : Merve ve Medine (son paragraf)

TG/2 371 : Vâridât : Satranç

TG/3 188-192 : Vâridât : Rüya Tabiri

TG/3 240 : Tablo : Rüya Tabir Etmek

TG/3 245 : : Rüya Tabir Etmek

TG/3 458 : Tablo : Misâl

TG/4 158-162 : Vâridât : Rüya Tabiri

TG/4 219 : Günlük…..Na’s

TG/4 227-233 : Vâridât : Tilki Günlüğü

TG/4 244 : Müevvel

TG/4 246 : Hab

TG/4 283 : Tablo : Hikâye

TG/4 311 vd. : Vâridât : Levhalar-Düşvârîler

TG/4 320 : Tablo : Riyâ

TG/4 345 : Tefe’ül : Vahşi sığır

TG/4 356 vd. : Vâridât : Bilâl

TG/4 389 : : Masal:, Mesel:, Misâl

TG/4 396 : Vakit:,Vak’:, Vek’:,vuku’

TG/4 461 vd. : Vâridât : Hakîkat-i Ferdiyye

TG/5 66-67 : (Üstad’ın rüyâsı)

TG/5 574 : Mütemessil…

TG/6 19 : Nevm…

TG/6 25 : Takabbül…

DİPNOTLAR:

1-Tilki Günlüğü İbda Yayınevi tarafından 1991-1994 yılları arasında 6 cilt hâlinde neşredilmiştir.

2-Sayın Said Aykut’un Tilki Günlüğü ve İbda Fikriyatı konusunda aydınlatıcı makalesi için bkz. Akademya Dergisi Sayı 10, s. 7-10

3-Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, İBDA Yay., İstanbul 1991, c. 1, s. 261-262

4-Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği-Kurtuluş Yolu-, İBDA Yay., 3. Basım, s. 117 vd.-145 vd.

5-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler-Düşünce Tarihine Bakış-, İBDA Yay., İstanbul 1998, c.1, s. 228

6-Age., s. 228-229

7-Bu konferans, 1988 yılında seçkin bir davetli topluluğuna hitaben İstanbul’da gerçekleştirilmiş ve konferans metni daha sonra İbda Yayınevi tarafından, “Üç Işık” isimli kitabta yayınlanmıştır.

8-Salih Mirzabeyoğlu, Üç Işık, İBDA Yay., İstanbul 1996, s. 44-46

9-Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, c.1, s. 19

10-Age., s. 19

11-Age., s. 19-20

12-Salih Mirzabeyoğlu, Yaşamayı Deneme, Gönüldaş Yay., İstanbul 1981

13-Tilki Günlüğü, c. 1, s. 18-19

14-Age., s. 44

15-Age., s. 2ı

16-Salih Mirzabeyoğlu, İstikbâl İslâmındır, İBDA Yay., 3. Basım, İstanbul 1995, s. 75 vd. (İktibas s. 77-78)

17-Tilki Günlüğü, c. 1, s. 20

18-Necip Fazıl Kısakürek, Kafa Kağıdı, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1991

19-Abdülgani b. İsmail en Nablûsî, İslâmî Rüyâ Tâbirleri Ansiklopedisi (“Ta’tiru’l-Enam, Fî tâ’biri’l Menam”), Mütercimler: Ali Bayram-M. Sadi Çöğenli, Cümle Neşriyat, İstanbul 1981, s. 45 vd. (1641’de Şam’da doğan İmam Nablûsî hayatı boyunca çeşitli konularda 300 civarında eser vermiş mutasavvıf, âlim, fâzıl, edib bir Osmanlı müellifidir. Hayatı hakkında kısa bir malumât, bu dipnotta zikrolunan eserin tercümesinin başlangıç kısmından okunabilir. Aynı bölümde merhum Ömer Nasuhî Bilmen’in “Rüyânın mahiyeti ve çeşitleri” başlıklı bir makalesi mevcuttur.)

20-Erich Fromm, Rüyalar, Masallar, Mitoslar, Terc: Aydın Arıtan-Kaan H. Ökten, Arıtan Yay., 2. Basım, s. 12 vd.

21-Age., s. 14-15

21/a-Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, s. 58

22-Rüyâlar, Masallar, Mitoslar, s. 18-19

23-Age., s. 19-20

24-Age., s. 20-21

25-Age., s. 23-27

26-Age., s. 27-31

27-Age., s. 31

28-Tilki Günlüğü, c. 1, s. 512

29-Age., s. 350

30-Age., s. 403

31-Age., s. 470

32-Rüyâlar, Masallar, Mitoslar, s. 39-54

33-Hakikat-i Ferdiyye, Salih Mirzabeyoğlu’nun 32. eseri olup, bu incelemenin ilk hâliyle yayınlanmasından sonra neşredilmiştir. Bu eser, Tilki Günlüğü araştırmacılarının başvurmaları gereken anahtar eserlerden biridir.

34-Salih Mirzabeyoğlu, Hakikat-i Ferdiyye, İBDA Yay., İstanbul 1994, s. 13-14 (İktibastaki bazı yerler tarafımdan büyük harflerle dizdirilmiştir.)

35-Age., s.15

36-Age., s. 17 (İktibastaki bazı yerler tarafımdan büyük harflerle dizdirilmiştir.)

37-Age., s. 18 (İktibastaki bazı yerler tarafımdan büyük harflerle dizdirilmiştir.)

38-Age., s. 21-23

39-Age., s. 43

40-Tilki Günlüğü, c. 1, s. 27

41-Furkan Dergisi, Sayı: 38, Eylül 1998, s. 43 vd.

42-Tilki Günlüğü, c. 1, s. 26-27

43-Age., s. 260

44-Age., s. 264

45-Age., s. 265

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!