Geçmişten Günümüze Türk Mimarisinin Değişimi

İREM BİNAY

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ

Bu çalışma, Geçmişten Günümüze Türk Mimarisinin Değişimi başlığıyla hazırlanmıştır. Başlıktan da anlaşılacağı üzere, amaç, Eski Türklerden günümüz Türklerine kadar geçen süreçte, Türk şehircilik ve mimari anlayışının tezahürü, gelişimi ve etkilerini ortaya koymaktır.

Çalışmamız, giriş kısmı haricinde, dört ana başlık üzerinde inşa edilmiştir. Giriş bölümde barınma kavramı üzerinde durulmuş ve insanoğlunun barınma ile ilgili gelişimi üzerine kısa bilgi verilmiştir. Birinci bölümde İslamiyet’ten önceki Eski Türklerin hayat tarzı üzerinde durulmuş, yerleşik hayata geçişlerinin merhaleleri aktarılmıştır. İkinci bölümde ise İslamiyet’ten sonra Türklerin mimari anlayışlarında meydana gelen değişimler ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, Osmanlı Devletinin son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyetle gelişimini hızlandıran Batı tarzı mimari anlayışın Türk mimarisine etkisi üzerinde durulmuştur. Çalışmamızın sonuç kısmında ise tüm bu bölümlerden elde edilen bilgiler üzerinde genel bir değerlendirme yapılmıştır.

Bu çalışmayı hazırladığım süre zarfında bana kıymetli bilgileriyle her zaman yol gösteren saygıdeğer hocam Dr. Öğr. Üyesi Kevser DEĞİRMENCİ’ye teşekkürü bir borç bilirim.

GİRİŞ

İnsanoğlu, yaratılmış olduğu fiziki yapı ile hayatını herhangi bir tabii çevrede sürdürebilmek için donatılmış değildir.1 Dolayısıyla, kainatta var olduğu andan itibaren, tabiat etkilerinden korunmak için bir yere sığınma, yerleşme, barınma ihtiyacı duymuştur. Hayatta kalabilmek adına, üretken olmuş, kendisinden güçlü hayvanları alt etmeyi başarmış, ateşi kullanmış, yiyeceğini temin etmiş, kendisine barınaklar hazırlamıştır.

Barınma şekli; dönemlere, ihtiyaçlara ve zamanın şartlarına göre değişim göstermiştir. Batı ilmi ve tarih yazıcılığına göre insanlığın başlangıcından günümüze kadar 12 bin yıl süren en uzun zaman dilimi Paleolitik çağdır. Paleolitik çağda insanoğlu etrafında bulduklarıyla yetinen bir varlık olmuştur. Bu durum dönemin günlük hayatına dair kısıtlı bilgilere sahip olmamıza sebeptir. Paleolitik dönemde doğal ortam sürekli bir değişim içinde olmuş ve İnsanoğlu değişen bu ortam içinde varlığını sürdürebilmek için tüm toplumun katılımını gerektiren teknolojik ilerlemeye ihtiyaç duymuştur.  Şüphesiz kültürü ve bilimi, tek bir insan değil, birçok insanın getirdiği emeğe dayanan insan toplumu oluşturmuştur.

İnsanlığa dair ilk izlerin bulunduğu döneme ”taş devri yahut mağara insanı” yakıştırmasının sebebi esasen insanların mağara ve ağaç kovuklarına sığınmasından kaynaklanır. İnsanlar başlangıçta dağınık seyrek küçük topluluklar halinde göçebe bir yaşam sürüyorlardı.2 Bugün ise biliniyor ki ilk insan topluluklarının en çok kullandığı barınma biçimi küçük çukur barınaklardan oluşan mevsimlik kamp yerleridir.3 Bu barınaklar gezgin topluluklar tarafından tek mevsimi geçirmek üzere kolay elde edilebilen, taşınabilen, hafif, yaşanılan yerin ekolojik ortamına uygun malzemelerden yapılırdı. Bu malzemeler avlanan hayvan derileri, dere yataklarından toplanan sazlar, dal, çalı, çırpı ve çamur gibi maddelerdir. Kolay kurulduğu gibi kolay terk edinilebilen yapılardır.4

Barınma ihtiyacı ile birlikte yapılar yapılmış bunlara ev adı verilmiş ve zamanla kentleşme süreci ortaya çıkmıştır. Kentleşme sürecinde bu yapılar coğrafyaya ve iklime bağlı olarak bulunan malzemeler ve gereklilikte yapılmıştır, zamanın ilerlemesi, teknolojinin gelişmesi, ihtiyaçların farklılaşmasına göre şekil almıştır.5

1. İSLAMDAN ÖNCE TÜRKLERDE BARINMA

1.1.Eski Türklerde Barınma

Eski kavimlerin varlığı, geçmişleri ve kültürlerinin incelenmesinde filoloji, antropoloji, arkeoloji gibi tarihe yardımcı ilimlerden faydalanılır. Arkeolojik kaynaklar yazılı ve yazısız olmak üzere ikiye ayrılır. Yazılı bir belge bulunduğunda diğer belgeler arka planda kalır.6 Herodotos’un milâttan önce V. yüzyılda Doğu kavimleri arasında zikrettiği bir kavim için kullandığı Targita isminin Türk kelimesinin ilk şekli olabileceği ileri sürülmüştür. İskit topraklarında oturdukları söylenen Tyrkaeler, Tevrat’ta adı geçen Yafes’in torunu Togharma, eski Hint kaynaklarında bildirilen Turukhalar, Thraklar ve Troialılar’ın Türk adını ilk defa taşıyan kavimler olduğu dillendirilmiştir.Arkeolojik kazı neticeleri Türkler’in en eski anayurdu konusunda bazı ipuçlarını ortaya çıkarmış, nihayet 1950’li yıllarda yapılan yeni çalışmalar sonunda Altay dağlarının kuzeyi ile Sayan dağlarının güneybatısı arasındaki bölgenin en eski Türk yurdu olduğu anlaşılmıştır.

Şekil 1. Orta Asya’da çadır kültürü

1.1.1. Hun Devletinde Şehircilik

Asya, Avrupa ve Afrika’ya kadar yayılmış ve asırlar boyu varlık göstermiş olan Türk Milleti’nin bilinen geçmişi M.Ö 3500’lü yıllara dayanır. Yazılı kaynaklara göre bilinen en eski Türk devleti, Orta Asya kökenli Hun Devleti’dir. Hun Devletine dair bilgilere Çin kaynaklarında rastlamak mümkündür. Çin kaynaklarına göre Hun Devleti, M.Ö 14-4 yüzyıllar asasında bazen büyümüş, bazen küçülmüş bir devlettir.7

Hun Devleti’nde bozkır kültürü8 hakim olup Gök Tanrı’ya inanılıyordu, aile; baba hukuku üzerine kuruludur. Dil Türkçe’dir. Ekonomileri büyük ölçüde hayvancılığa dayalıdır. Az da olsa tarım ile de ilgileniyorlardı. Çin sınır komşularıydı. Çin ülkesi sınırları geniş imkanlara sahipti, bundan ötürü Hun’lar gözlerini bu topraklara çevirmişlerdi ve daima Çin ile münasebet halindeydiler. Hun’lar ekonomik olarak eksikliğini çektikleri şeyleri Çin’e düzenledikleri akınlar ile temin ediyorlardı.9 Çin’liler ise gözüpek ve kendilerini dehşete düşüren komşularına karşılık vermeye hiç yanaşmıyor, kendilerini tehlikeye atmaya cesaret edemiyorlardı.10 Hunlar’ın Çin topraklarına saldırmalarıyla bölge ve halkı büyük yıkıma uğramıştır. Ürün alınamaz, ziraat yapılamaz olmuştur. Bu durum halkın dövünmelerine ve yakınmalarına sebeb olmuştur. Acı feryatlarını şiirlere yansıtarak, ağıtlar yakarak dile getirmişlerdir ve bir ağıtta halk şöyle feryat etmektedir; “ne evimiz kaldı ne yurdumuz. Bu Hunlar (Hien-Yün) yüzündendir. Hun’lara ve böyle bir tehlikeye karşı tedbir alınmadı.”11 Daha önce de değindiğimiz üzere Çinliler Hunlar tarafından kendilerine karşı yapılan bu saldırılara karşılık vermiyorlar yahut veremiyorlardı. Fakat durumun bu boyutlara ulaşmasıyla Hun-Çin mücadelesinde birtakım gelişmeler yaşandı. Benzeri görülmemiş Çin Seddi inşa edildi, askeri alanda giyim ve silahlarda reformlar yapıldı ve kendi dünyalarında yaşayan Çinliler bundan böyle etraflarını incelemeye, devletleri tanımaya başladılar ve bunları kaydettiler. Böylece Çin yıllıkları meydana geldi ki, bu yıllıklar Çinliler için önemli olduğu kadar Hunlar için de önemlidir, zira Hunlar ile ilgili bilgilere bu kaynaklardan ulaşılır.

1.1.2.Göktürkler Devrinde Şehircilik

1.1.2.1. Doğu Göktürklerinde Şehircilik

551 yılında kurulan Göktürk Devleti kısa bir süre sonra büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. Bu büyük devlet; sınırları, devlet teşkilatı, medeniyet seviyesi ve Türk soyunun yayılması, gelenekleri ve görenekleri bakımından, Orta Asya’da kurulan devletlerin en ehemmiyetlilerinden biridir. Doğu Göktürk devleti 582 yılında iki hasım kampa ayrıldı. Kaynaklarda görüldüğüne göre, Doğu Türk imparatorluğunda bir şehrin varlığından söz etmek mümkün değil.12 Bir diğer kadim devlet olan Çin; genişliği, zenginliği, ve medeniyetinden ötürü komşuları olan diğer devletleri kıskandırıyordu. Göktürk Devleti kağanları da Çin’e gıpta edip hayranlık duyuyordu. Bu duruma gelebilmek için ancak Çin’i taklit etmek gerekliğine inanılıyordu. Göktürk Hükümdarı Ta’po Çin’in kuvvet ve zenginliğinin Buda dininin ilkelerine riayet etmekten geldiğini söyleyen Çinli bir rahibin telkiniyle bu dine girmiştir. Şa-pol-yo ise Çin İmparatorluğu’nun gönderdiği mektupta Çin adetlerini almak istediğini ama gelenek ve görenekleri köklü bir devlet olduğu için buna cesaret edemediğini yazmıştır. Kimin Kağan, milletinin kılık kıyafetini kaldırıp, yerine Çin milletinin her şeyini taklit etmek istediğini Çin imparatorluğuna iletmiştir Çin İmparatorluğu ‘kılık kıyafet değiştirmek ne işe yarar. Mühim olan milletin iyi, şefkatli, beğenilen davranışlarda bulunması, merhametli, uysal olmasıdır.’ diyerek cevap vermiştir. Kimin Kağan artık çadır hayatını bırakıp evlerde oturmak istiyordu. Çin İmparatoru, Kimin Kağan’ın bu düşüncesinde samimi olduğunu görüp sınır eyaletlerinden birinde bir şehir kurulmasını emretti. Çadır hayatını bırakıp şehirde oturmak isteyen ilk Türk hükümdarı Kimin Kağan bu esnada ölmüştür. Oğlu ve haleflerinden Hi-ye-li Kağan ise babasının aksine atalarının ruhunu taşıyan bir hükümdardı. Bu şehirde yapılan konak ona bir zindan gibi geldi ve şehir hayatını sevmediğinden bahçeye kurdurduğu otağı içinde bir kağan olduğunu hissederek yaşadığı derin üzüntüyü hafifletti, ancak gittikçe artan hüznü dört yıl sonra ölümüne sebep oldu. Göktürk kağanlarının taşıdıkları bu gayeleri uygulamaya koyamamalarının asıl sebebi, milletlerinden gelecek tepkilerden çekinmeleridir. Türk budunu, atalarından gelen bütün geleneklere ve göreneklere bağlı olup yabancılardan bu gibi şeylerin alınmasından hoşlanmıyor ve yaşadıkları herhangi bir başarısızlığın atalarının törelerine ve örflerine riayet etmediklerinden ileri geldiğini söylüyordu. Türk kağanlarından takriben yüz kırk yıl sonra budununu çok seven ve onların geleceğine dair büyük düşüncelere ve ideallere sahip Katip Bilge Kağan’ın Budizmi kabul ederek bir şehir kurup orada kalmak düşüncesinde olduğu bilinir. Onun seleflerinden Çin’de doğup Çin terbiyesi alan, hatta Çince bilen Vezir Tonyukuk ‘biz Çinlilerin yüzde biri kadarız; bir şehir kursak ve orada otursak, onlar gibi yaşasak, düşman bizi yok eder. Halbuki eski hayatımızı sürsek, zayıf olduğumuzda geri çekilir, güçlendiğimizde ilerleriz. Buda dinine gelince, bu din insana alçak gönüllülük, yumuşakbaşlılık telkin ettiğinden, askerin mizacına ve karakterine uymaz’ diyerek, damadı Bilge Kağan’ın arzularını uygulamasına engel olmuştur.13 Fakat sonuç, Vezir Tonyukuk’un görüşlerini teyit eder şekilde değildir. Nitekim Türk milleti göçebe bir hayat sürmeye devam etse de siyasi ve kavmî varlıklarını koruyamamışlardır. Yerleşik veya tam yerleşik hayata geçmedikleri halde, Bilge Kağan’ın ölümünden on yıl sonra, siyasi varlıklarını ve sonrasında da kavmî varlıklarını kaybetmişlerdir. Bu büyük ve ulu kavim, ardından halef bırakmadığından yok olup gitmiştir.

Göktürkler çiftçilik yapmış, aynı zamanda ticarete de önem vermişlerdir. Esasen bu hususları değerlendirdiğimizde, Göktürklerin yerleşik hayata geçmeye çok yakın olduklarını söylemek mümkündür. Tonyukuk mani olmasaydı, şehir kurulması ve şehir hayatına geçilmesinde büyük güçlükler ile karşılaşılmazdı. Kaynaklardan yapılan çıkarımlara göre; Ötüken’de bazı yapılar vardı, fakat tahribata uğramıştı. Orhun Kitabelerinde, devletin kuruluşu anlatılırken, şehirdekiler dağa çıkmışlar, dağdakiler şehre inmişler denilmektedir. Eğer buradaki şehirden kasıt gerçek bir kent ise, bu kentin Çin’in sınır şehirlerinden biri olan Ordu-Balık olması muhtemeldir.14

1.1.2.2. Batı Göktürklerinde Şehircilik

Batı Göktürk kağanları, ilk zamanlarda Isıg Gölü civarında oturuyorlardı. Batı Türk kağanları şehirlere sahip olma bakımından oldukça şanslıdır. Örneğin bu devletin sınırları içerisinde yer alan Suyab şehri’ne gelen Çinli bir rahibin aktardığına göre, bu şehrin ticaret şehri olduğu anlaşılmaktadır. Rahibe eşlik edenler, at ve develere binmekte, ince kumaştan elbiseler ve kürkler giymekteydi. Kağanın çadırı ise çiçekler ile bezenmiş, kocaman ve göz kamaştıran bir çadırdı. Kağanlar burada şehir hayatına ilgi göstermiş, yönetimi buradan yürütmüşlerdir.

1.1.3. Uygurlarda Şehircilik

On boydan meydana gelen Uygurlar, Göktürk Devleti’nin yukarı boylarında yaşıyorlardı.15 Göktürk devletinin fiilen sona ermesiyle Kül Bilge Kağan, Ötüken’e gelerek burada yurt tuttu. Çin imparatorluğu ile kız alıp vermek gibi akrabalık ilişkisi ve siyasi münasebetler kuruldu. Uygur hükümdarlarından İl İtmiş Bilge Kağan siyasi ve askeri meziyetlere sahip bir kimse olmasının yanı sıra, inkılapçı bir düşünceye sahip bir hükümdardı. Şehir kurarak medeni gelişmeye önem verdiğini ve bu arzusunu açıkça göstermiştir. İl İtmiş Bilge Kağan’ın Ordu-Balık şehrine dair bilgileri Müslümanlardan alıyoruz. Bu şehir yüksek surlar ile çevrilmiştir. Kasabalar ve köyler olduğu görülmektedir. Kalabalık bir halk yaşamakta ve oldukça hareketli bir şehir olduğu bildirilmektedir. Uygur şehirleri iyi teşkilatlanmış ve donatılmıştı. Fakat devlet 9. yüzyıl çeyreğinde zayıflamaya başladı; açlık, salgın, saldırılar sonucunda Uygur Devleti kötü bir şekilde sona erdi. Sonrasında Beş-Balık Koçu bölgesinde kısmen yerleşmiş bir topluluk halinde yaşadıkları görülüyor. Burada yaşamaya başladıklarında Buda dinini benimsemişler ve buna uygun mabetler ve manastırlar inşa etmişlerdir. Edebî alanda da çok yol katetmişlerdir. Kaşgarlı, bu Uygur şehirlerinden bazılarının adını vermiştir. Bunlar; Beş-Balık, Can-Balık, Yengi-Balık.16

Şekil 2. Uygurlarda Türk Çadır Yaşamı

2. İSLÂM TÜRKLERİNDE ŞEHİRLEŞME VE MİMARİ

2.1. Selçuklu Türklerinde Şehirleşme ve Mimari

Selçuklu kent modelleri, Orta Asya Türk ve İran Türk İslâm yerleşik/yarı yerleşik hayat kültürü kökeninden gelen Selçukluların, XII-XIII. yüzyıllarda Anadolu coğrafyasında devraldıkları Hıristiyan-Bizans kent kültürü mirası üzerinde, Anadolu’nun kendine özgü coğrafi koşullarında kurguladıkları, Türk-İslâm yönü hakim, orijinal kentsel mekân organizasyonları olarak değerlendirilirse; Hıristiyan-Bizans kent kültürü mirası üzerinde Türk-İslâm toplumunun gereksinimlerine göre uyarlanmış yahut Türk-İslâm toplumunun geleneksel hayat biçimine göre yeniden yapılandırılmış veya kurulmuş Selçuklu kentlerinin mekânsal organizasyon ve örgütlenmelerini, dönemin sosyal kültürel ve siyasi-idari atmosferi ile Anadolu’nun kendine has coğrafi şartlarının biçimlendirdiği düşünülebilir. Buna karşılık, Selçuklu kentleri, mekânsal örgütlenme yahut dinamikleri açısından eş zamanlı yahut çağdaş olma boyutunda, “Sanayi Öncesi” yahut “Ortaçağ Batı” veya “İslâm” kent modelleri ile karşılaştırılırsa; kentsel sosyal-kültürel-ekonomik fonksiyonların mekânsal organizasyonlar üzerindeki belirleyici etkileri açısından, benzerlikler gösterdiği de söylenebilir. Sözkonusu kent modellerinde; insan-hayvan gücüne dayalı üretim-dağıtım sistemi ve kentsel mekân yahut cami veya kilise gibi dinsel yapıların, kentlerin sosyal-kültürel-ekonomik merkezini biçimlendirmesi, loncalar halinde örgütlenen kentsel üretim aktivitelerinin mekânsal uzmanlaşma göstermesi, kentsel mekânların dinî yahut etnik köken faklılıklarına dayalı olarak mescid odaklı alt toplumsal ünitelerden oluşan mekânsal yapılanmalar veya mahalleler halinde örgütlenmesi, güvenlik unsurlarına dayalı olarak kale, sur ve hendek gibi savunma yapılarının kentsel mekân organizasyonlarını biçimlendirmesi olgularının, Selçuklu kentlerinin mekân organizasyonlarını da biçimlendirdiği anlaşılmaktadır. Selçuklu dönemi Anadolu Türk kentleri, çağdaşı “Batı” yahut “Ortaçağ Avrupa” veya “Sanayi Öncesi” kent modelleri üzerine üretilmiş “Açık kent” ve “Kapalı kent” olarak tanımlanan kent modelleri açısından değerlendirilirse, Selçuklu döneminde Anadolu kentlerinin fizikî olarak daha çok surlarla çevrili “Kapalı kent” olarak tanımlanan modele benzer bir mekânsal kurguya sahip olduğu söylenebilir.17 Selçukluların, Bizans hakimiyetinden fethedilen yahut yeni kurulan kentsel yahut kırsal yerleşmelerini, Türk–İslâm kolonizasyon sürecinde cami, medrese, hankâh ve dârü’ş şifâ gibi erken dönem Türk imaret yahut külliyelerinin kökenini oluşturan sosyal, kültürel ve ekonomik muhtevalı anıtsal–kamusal yapı faaliyetlerini, İran Türk–İslâm devlet geleneğinden miras aldıkları, vakıf kurumu yoluyla örgütledikleri bilinmektedir.18 Bunlar; Türklerin, Orta Asya ve Horasan’dan Anadolu’ya yönelen yaklaşık 200 yıl süren göçleri sonucunda değişim ve dönüşüme uğrayarak, Anadolu’ya taşıdıkları yahut aktardıkları Orta Asya-Şaman ve İran-İslâm medeniyet ve kültür değerleri ile Anadolu’da karşılaştıkları Roma-Bizans kültür ve medeniyeti mirası üzerinde kısmen kurguladıkları kısmen de uyarladıkları sosyal, kültürel ve ekonomik yeni hayat düzeninin mekânsal yansımaları olarak, fonksiyonel kademelenme gösteren Selçuklu kentlerinin oluşturduğu yerleşmeler zinciridir.

Şekil 3. Selçuklu Şehir Mimarisine bir örnek Konya

2.2.Osmanlı’da Şehirleşme ve Kent Mimarisi

Geleneksel Türk evleri, Orta Asya’da yarı göçebe şekilde yaşayan Türklerin otağ adını verdikleri çadırlardan temel alınarak şekillenmiştir. Bu sebeple de Türk evlerinde estetik ve biçim kaygısından çok, gerçekçilik ve fonksiyonellik ön plandadır. Osmanlı/Türk şehirleri mahalleler halinde, plansız, fakat tabiî dokuyla tam bir uyum içinde gelişmektedir. Mahalleler, genellikle, fazla eğimli araziler üzerine kurularak, hem her çeşit suya akıntı imkânı verilmekte, hem de her evin ufkunun açık olması ve güneşten yararlanması sağlanmaktadır. Çoğunlukla bir caminin, bazen de bir çeşme veya ağaçlıklı bir meydanın etrafında kurulan mahalle, mektep, cami, hamam, küçük çarşı vb. ile kendi kendine yeten bir ünite olarak kurulmaktadır. Evler komşuluk haklarına saygı gösterilerek inşa edilmiştir. Sokakların genişliği, eğimi, kaplaması, insana yahut yüklü hayvana göre tasarlanmıştır. Osmanlı şehirlerinde sıkça rastlanan ve mahremiyet inancının bir sonucu olarak beliren çıkmaz sokak, ana yollardan evlere açılan özel bir yol olarak da tasavvur edilebilir.

Kentler, yerleşik kültürün en esaslı ürünüdür. Milletlerin yerleşik kültür meselesinde aldığı yol, kentlerin gelişimi ile paraleldir. Türkler Orta Asya steplerinden Karahanlı, Gazneli, Selçuklu gibi isimlerle bölgeye göçüp, Osmanlı Devleti ile de bölgeye yerleştiler. Bu süreç siyasi olduğu kadar sosyo-kültürel izler de taşımaktadır. Yerleşik kültür bu izlerden ayrı tutulamaz. Bu izler ışığında dinî, siyasi, kültürel, sosyal karakterleriyle Türk kentleri oluşmuştur. Kent kültürünün en önemli unsuru olarak evler karşımıza çıkar.

Vakfiyelere göre; klâsik dönemde saray, yalı, köşk, konak gibi üst seviye mensuplara ait konutlar haricinde, Osmanlı’da beş konut tipinden söz edilir. Menzil, hâne (dar, beyt, ev), yehudhâne, müteehhilîn odaları ve bekâr odaları. Bunlardan son ikisi dışındaki diğerleri, bugün ev olarak anlaşılan barınağın tüm fonksiyonlarına sahip konutlardır. Bu konutlarda evli barklı, çocuk sahibi veya dul erkek ve kadınlar, normal aile hayatlarını sürdürmektedirler. Müteehhilîn odaları, evli çiftlerin barındığı bir çeşit pansiyonlardır. Bu odaların belgelerdeki planlarında, her birinin ayrı ayrı kapıları, sofaları, helâları ve ortak avluları görünmektedir. Yehudhâneler ise, Yahudilerin bir arada oturdukları, bir çok evlerden ibaret yerlerdir.

Osmanlı dönemi Arap kentlerini çalışan André Raymond, özellikle Arap kentlerinde görülen bazı orijinal konut tiplerinden söz etmektedir. Bunlar, İstambulli, Kal’a’lı ev, meşrebiyeli ev, reb, funduk, vekâle, havş vb. Bu sonuncusu, yoksul insanları barındıran halk konutu olarak, ilginç bir konut örneğidir. Bu konutların “içleri dört ayak yüksekliğinde sefil evlerle dolu ve hayvanlarıyla iç içe, üst üste yığılmış bir sürü yoksul insanı barındıran büyük avlular yahut duvarları geniş, kapalı avlular, belirsiz yerleşimler. Bütün pislikler buraya atılır ve nüfusun en yoksul kesimi buradaki viranelerde yaşar (….) Aylık kirası on para tutan bir kulübe. Tüm mobilya, karıları ve çocuklarıyla üstünde yattıkları bir hasır parçasıdır. Karılarının da, kendilerinin de tek giysisi, basit mavi bir gömlektir. Çocuklar ise ya çıplaktır yahut yırtıkpırtık kumaş parçaları vardır üstlerinde. Clerget’e göre, havşların her birinde otuz yahut kırk aile barınabiliyordu. Bir tür, ayrı, küçük köy gibiydi.” Klâsik dönemde, kentliOsmanlı ailesinin kullandığı evin, sosyal kategorilere göre farklılaştığı görülür. Kamu görevlileri ile reâyaya mensup ailelerin evleri arasındaki bu fark, sadece gelir seviyesini değil, kültür seviyesini de ortaya koyar. Bu farka rağmen, Osmanlı evinin sosyal zümreler için ortak boyutlarından söz edilebilir. Bu da büyüklüğü değişebilen avlu ve bahçedir. 19 20

Şekil 4. Türk Evi Çevresi

Aileyi toplumun gözü önünden çeken, hayatının her ânını etkileyen dinî inançlar pek tabii mimari tarzı da etkilemiştir. Türk Milletinin inancı İslam’dır. İslam mimarisinde malzeme ve teknolojiler, kendi uygun yerlerinde kullanılmak zorundadır. Her şeyi doğru yerine koymak (adalet), İslam mimarisini tasarlamak için atılması gereken en önemli ilk adımdır. İslam mimarisinde, malzemenin olduğu gibi kullanılmasına özen gösterilmiştir, nitelikleri inkar edilmeden, önemlerine aşırı vurgu yapılmadan. Bu evler iki bölümden oluşur; harem ve selamlık. Evler nezih bir şekilde dekore edilir; içlerinde oldukça mütevazı olanları da vardır ve gelecek nesillerin ihtiyaçlarına ve arzularına göre hizmet etmesi sağlanacak şekilde tasarlanmıştır. Yapı malzemesi olarak ise kısa ömürlü, aynı zamanda yeniden kullanılabilen tahta veya kerpiç21 kullanılırdı22. Bu malzemelerin kullanımı ile, şehirde değişim ihtiyacı yaşandığında, değişim de kolaylaşmış oluyordu; aynı zamanda, hayatın faniliğini yansıtan şehir dokusunun yanı sıra, tabiatla ahenkli ilişkisine de önem atfediliyordu.

Bölgelere göre değişen mimari anlayışı şu şekilde ifade etmek mümkündür:

• Güney Doğu Anadolu’nun Kuzey Suriye ile ortak kültürünün ifadesi taş konut mimarisi,

• Erzurum’dan öteye Kuzeydoğu Anadolu’nun Güney Kafkasya ve Dağıstan ile akraba ahşap hatıllı taş mimarisi,

• Doğu Karadeniz bölgesinin karakteristik ahşap iskeletli ev mimarisi,

• Ege ve Akdeniz bölgesinin düz damlı kübik taş mimarisi,

• Orta Anadolu’nun özellikle Niğde ve Kayseri (eski Kapadokya) bölgesinin, kaynakta yine Kuzey Suriye ile buluşan taş mimarisi,

• Orta Anadolu’nun daha çok köy ve küçük kent ortamında kalan ve kökü Yeni Taş Çağına kadar uzanan kerpiç mimarisi,

• Esas yayılma alanı, Anadolu’nun kıyıları ile orta yayla arasında bir ikinci çember gibi dolanan Sivas dolaylarından batıya ve İç Ege’den Torosların kuzey yamaçlarına uzanan, diğer bölgelerde ve Balkanlar’da da görülen hımış tekniğinde ise, taşıyıcı sistemi ağaç, kerpiç dolgulu, zemin katı çoklukla taş olan bir yapı tekniği ile inşa edilmiş konut mimarisi sözkonusudur.23

Şekil 5. Bölgelere göre Türk evi ve kullanılan malzemeler

Her ev bir aile için inşa edilmekte ve dolayısıyla mahremiyet esas alınmaktadır. Avlu ve bahçe ise dış âlemle bağ sağlamasıyla birlikte cennetteki sükunu hatırlatan bir güzellik köşesidir. Evin iç kısmına göz atıldığında, şer’iyye sicillerinin verilerine göre, “iki göz çatma ambar, tahta odunluk, tahta samanlık, bir bâb ahur, fırın damı, kiler, sagir aşhâne, hane-i matbah, tabbahâne, taşra oda, bir bâb kış evi, iki bâb fevkânî24 oda, fevkânî harem odası, bir bâb fevkânî kahve odası, divanhâne, yaz odası, baş oda, harem, üst kat sofası, mabeyn sofası, selamlık, aralık, hamam görülür. Bu bölümlerin alt ve üst katlara dağılımı genellikle şu şekilde olmaktadır: Alt katta samanlık, ahur, kiler, ambar, aşhane-matbah ve bazen kış odası, fırın damı; üst katta ise divanhane yani baş oda, harem yani iç oda, selamlık yani dış taraf oda, kahve odası ve yaz odası.”25 Buradan hareketle, evlerin iç bölümlerini ayrıntılı olarak inceleyelim:

Anadolu’daki evler yaygın olarak iki katlı inşa edilmişlerdir. Evlerin alt katları, genel olarak, özellikle cadde ve sokağa bakan tarafları, penceresiz olarak yapılmıştır, dış dünya ile olabildiğince ilişkisi kesilmiştir. Alt katta ise oturulmaz, bahçe ve avluya açılmakla beraber, evin araç ve gereçlerinin saklanacağı depo, ahır, taşlık samanlık gibi ihtiyaçlar için kullanılır. İlerleyen zamanlarda katlar üçe çıkmıştır; ana kat ile alt kat arasında kalan orta bölümün yahut katın tavanı, diğerlerine göre daha alçak yapılmıştır. Bu kat 19’ncu yüzyılda daha önem kazanmıştır. Burada günlük kullanım odaları ve kışlık odalar öne çıkar. Üst kat yahut ana kat olarak adlandırılan kısım ise, olabildiğince ışık, hava, güneş, manzara görebilmesi için yüksek yapılmıştır.26

Geleneksel Türk evleri, Osmanlı devletinin sınırları içerisinde, Rumeli ve Anadolu bölgelerinde oluşmuş ve 500 sene kadar devam etmiş, kendi özellikleriyle belirginleşmiş bir ev tipidir. Türk evi bu süreç içerisinde büyük gelişmeler geçirmiş ve yayılıp geliştiği iklim, tabiat ve kültür bakımından farklılıklar gösteren bölgelerde farklı tipler meydana getirmiştir. Bu bölgesel farklılıklar ne olursa olsun, Türk evlerinin belirli kültürel değerler bütününe bağlı kalınarak yapıldığı görülmektedir.27

Anadolu’daki geleneksel Türk evinin temel unsuru, odalardır. Bugünkü mânâsıyla oda olarak adlandırılan mekanlar, başlıbaşına bir ev niteliğindedir. Odaların düşünce kaynağı, eski Türk çadırları, otağlarıdır. Bu mekanların en önemli ve etkili özelliği, başlıbaşına birçok fonksiyonu kendi içlerinde yoğunlaştırarak karşılayabilmeleridir. Oturma, yemek yeme, yatma gibi hemen hemen tüm günlük işler burada yapılır. Odaların arasında veya ortasında bulunan sofalar da, geleneksel Türk evinin diğer önemli bir ekidir.28 Odalar genel olarak kare değil dikdörtgen planlıdır. Odaların biçimleri ve sayıları planla doğrudan ilişkilidir. Odalar, birçok Avrupa geleneğinde kullanım amacının farklılaşmasıyla değişikliğe uğramıştır. Türk Evi’nin odaları ise değişikliğe uğramayan hücrelerdir.

Oda ve etrafındaki hizmet alanları, mekânsal ve fonksiyonel olarak Türk Evi’ndeki yaşantı kavramının çekirdeğini oluşturmaktadır. Odanın biçimi ve boyutları, evin diğer bölümleri ile olan ilişkisini bozmadan, rahatlıkla değiştirilebilir. Genişletilebilen esnek geometrisi ve odaların yinelenmesi, evin enine yahut boyuna kolayca büyütülmesine imkân vermektedir. Odanın en karakteristik yanı ise, gündelik hayat fonksiyonlarını ihtiva eden sedir, ocak, nişler, yüklük ve pencere dizisinin yer aldığı alt bölümle, üst bölümün bağlantısıdır. Alt bölüm, bir raf kuşağıyla, gündelik fonksiyonlara bağlı olmayan bezeme nitelikte, bazen vitraylı bir pencere dizisini kapsayan üst bölümden, belirgin bir biçimde ayrılmıştır. Böylece bir Türk evinin odasında, geleneksel ‘‘üstte gök, yerde toprak’’ kavrayışına uygun olarak, dünyevi ve uhrevi karşıtlığı, karşılığını bulmaktadır. Farklı kullanım şekillerini barındıran bir mimari birim olan odanın tasarımı, zaman içerisinde bazı farklılıklar göstermiş ve misafirlerin kabul edildiği daha yüksek tavanlı, tepe pencereli baş odaların yanında, konakların ve soğuk bölgelerdeki evlerin özel yaşama kısımları olarak, ısınma kolaylığı sağlamaları sebebi ile, basık tavanlı kış odaları da vücuda getirilmiştir.

Oda, sonsuz mekâna çeşitli yönlerde açılabilen bir mekândır. Genellikle sokak istikametinde (dışa doğru) açılan bir pencere dizisine karşılık, evin bahçesine doğru açılan pencerelerin düzeni, odadaki sedirde oturan insanı, bir yönde dış dünyayı, sosyal mekânı (sokağı-meydanı), sonsuzluğu, diğer yönde ise evin çiçekli cennet bahçesini birlikte idrak etmeye yönelten şuurlu bir mimari tercih olmuştur.

Şekil 6. Türk evi biçimlendirilmesi, 1 yararlı alan, 2 yararlı alanın üst kısmı, 3 soyutlanmış üst çevre

Bu tercih neticesinde, oda; barındırdığı insana şehrin ve şehrin insani ve abidevi ölçekteki ortamıyla görsel ilişki kurmak imkânı vererek, ona bir sosyal ortamın içinde var olduğunu, sorumluluklarını ve yararlandığı nimetleri hatırlatır.

Şekil 7. Türk evi oda kullanımı

Baş odalar, büyük evlerde, konaklarda daha da önem kazanırlar ve her üç cepheleriyle dışa, sonsuz mekâna açılırlar.

Şekil 8. Türk evi katlara yerleşme düzeni
Şekil 9. Türk evi
Şekil 10. Anadolu’daki Türk evinde odaların iç düzeni iki bölümdür. Oda ve hizmet alanı 1-Yükseltilmiş, çok amaçlı orta alan, 2-Oturma, 3-Alt ve üst pencereler, 4-Ocak, 5-Üst örtü, 6-Dolaşım alanı, 7-Alçaltılmış üst örtü, 8-Açık ve kapalı dolap, 9-Giriş.

Sofanın konumuna göre, evin bulunduğu bölgelere göre ve tarihî dönemlere göre yapılan sınıflandırmalar, Türk evlerinin çeşitliliğini ortaya koymaktadır. Plan tipleri itibariyle Türk evleri; iklim şartları, mahallî alışkanlıklar, ekonomik şartlar ve mahallî mimarinin etkisiyle sofasız, dış sofalı, iç sofalı ve orta sofalı olmak üzere 4 kategoride toplanmıştır. Ancak bu çalışmada mahremiyet ihtiyaçları nedeniyle şekillenmiş olan iki bölümlü plan tiplerine vurgu yapılmaktadır. Türk evi plan tipleri:

  • Sofasız Plan Tipi: Sofasız plan tipinde odaların birbirleri ile ilişkileri yoktur. Her odaya dışarıdan girilir. Bu türler genellikle bahçe kapısı ve bahçe duvarları ile korunan iç avlulu, ön bahçeli veya yan bahçeli evler için söz konusudur. Anadolu’nun orta, güney ve doğu bölgelerinde uygulanmıştır.

Şekil 11. Sofasız plan
  • Dış sofalı Plan Tipi: Dış sofalı plan tipinde odalar arasındaki ilişkiler sofa denilen bir ortak mekânla sağlanır. Anadolu’nun kırsal kesiminde, avlulu ve bahçeli evler için pek çok uygulama alanı bulmuştur. Sofa yılın büyük bir bölümünde oturma mekânı olarak kullanıldığından, tabiat ile kucak kucağa yaşamak kırsal kesim insanlarını adeta büyülemiştir. Ilıman veya sıcak iklimli yörelerde sofanın önü tamamen açık bırakılmış, böylece ev halkı için bir serinleme imkânı sağlanmıştır. Kışın ise odalar ocaklarla ısıtıldığından odalarda barınılmıştır.

Şekil 12. Dış sofalı ev tipi
  • İç sofalı Plan Tipi: İç sofalı plan tipi, Türk evinde uygulanan en yaygın plan tipidir. Sofa, odalar arasına alınarak, halk arasında karnıyarık diye adlandırılan bir plan tipi ortaya çıkmıştır. Dış sofalı eve nazaran daha muhafazalı olması nedeniyle Anadolu ve Rumeli’nin her iklim kuşağında kullanılmıştır. Özellikle sıkışık yerleşmelerde, kasaba ve şehirlerde tercih edilmiştir. Dış sofalı evlere nazaran daha fazla odayı ihtiva etmesi, daha ekonomik olması, bu tercihin ana nedenleridir. Bu türde sofa, ya güneşli, manzaralı yöne veya sokağa yönlendirilmiştir. Merdivenin durumuna göre, sofanın bir veya her iki ucunda köşk, seki gibi isimlerle anılan özel mekânlar yer almıştır. Burada ya bir sedir bulunur veya biraz yükseltilerek hatta sofadan parmaklıklarla ayrılarak biçimlendirilmiş bir geniş oturma köşesi düzenlenir. En eski tiplerde merdiven sofanın dışında bulunurdu. Daha sonraları sofanın içine alınmış fakat rastgele konumlandırılmıştır.

Şekil 13. İç sofalı ev tipi
  • Orta Sofalı Plan Tipi: Orta sofalı plan tipi ise diğerlerine nazaran daha geç uygulanmaya başlanmıştır. 18. ve 19. yüzyıllarda İstanbul’da saray, kasır, köşk gibi mekanlarda orta sofa çok değişik ve ilginç biçimler almış, böylece ev tasarımına zenginlik kazandırmıştır. Sofanın ortaya alınması ile ev planları daha çok kare veya kareye yakın dikdörtgenler haline dönüşmüştür. Binanın dört köşesine dört oda yerleştirilmiş, oda aralarına da merdiven, eyvan, kiler, mutfak gibi servis mekânları getirilmiştir. Sofa önceleri dört köşe iken, zamanla köşeler zenginleştirilmiş, sekizgen, çokgen, oval veya eliptik şekiller oluşmuştur. Sofanın muhafazalı olması evin iyi ısıtılabilmesine imkân sağlamış, bu da soğuk bölgeler için tercih sebebi olmuştur.29
Şekil 14. Orta sofalı ev tipi

Sofa, odalar arası ilişkinin sağlandığı ortak bir alandır. Odaların birbiriyle bağlantıları olmayıp, doğrudan sofaya açılırlar. Bu durum, Türk evini, Avrupa evlerinden ayıran en önemli özelliktir. Sofanın önemi, evin planını ve biçimini etkilemesinden kaynaklanır. Sofa üç değişik kompozisyonda yer almaktadır; dış, iç ve merkezi sofa Sofada geçit ve dolaşım dışında oturmaya ayrılmış yerler de vardır. Bu oturma yerleri zamanla özelleşerek, sofadan belli bir şekilde yükseltilerek ayrılmıştır. Bu özel oturma yerleri eyvan, köşk, seki ve tahttır. Ayrıca sofa; geçit ve odalar arası bağlantıyı sağlamasının yanı sıra, bir toplantı yeri ve ev halkının her türlü merasimine şahit olduğu bir mekândır. Sofanın bir diğer önemi de katlar arasındaki bağlantıyı sağlamasıdır. Bağlantıyı sağlayan en önemli birim merdivendir. Merdivenler, sofanın yerine göre dışarıda veya kat içinde uygun bir yerde bulunur.30

Şekil 15. Sofa

Türk evlerinin karakteristik özelliğini ortaya koyan diğer mekanlar da, çıkma ve cumbalardır. Çıkmalar, payandalarla alt katlardan desteklenerek üst katın sokağa doğru taşmasını sağlayan mimari elemanlardır. Çıkmalar, Anadolu’nun bazı bölgelerinde çıkartma, başka bazı yerlerinde ise cumba olarak adlandırılmaktadır. Yer kazanmak, sokağı seyir alanı elde edebilmek, ışıktan faydalanmak ve serinlemek, rutubet ve nemden korunmak gibi sebepler, cumbaların ortaya çıkma ve kullanılma sebeplerinden bazılarıdır. Cumbalar ile birlikte bina ve sokağın görünümü yeni bir şekil almıştır.

Şekil 16. Çıkma tipleri
Şekil 17. Eskiz çıkma çalışması
Şekil 18. Bursa Cumalıkızık çıkma sokak görünümü

Katlar arası dolaşımı sağlayan merdivenler, iç mekânda, sofada veya sofanın dışında başka bir mekânda bulunmaktadır. Merdivenlerin bulunduğu konum ve şekiller, planı etkilemektedir. Türk evlerinde birçok merdiven tipine rastlamak mümkündür.

Şekil 19. Merdiven şekilleri

Türk evinde dış kapı, evin sokak ile ilişkisini sağlamaktadır. Bu kapı üzerinde yer alan kapı tokmaklarının kültürel fonksiyonları ilginçtir. Kapı üzerinde konumlandırılan iki tokmak, farklı cinse ait kişiler tarafından kullanılmak üzere farklı ses çıkaracak şekilde tasarlanmış, hatta bazı örneklerde farklı biçimlerde şekillendirilmiştir. Böylece kapı çalındığında, çıkan sese bağlı olarak, ev sahibi gelen konuğun kadın yahut erkek olduğunu anlamakta, kapıyı çalan kişi erkek ise örtünerek, kadın ise buna gerek duymadan açmaktadır. Buradaki incelik ise ayrıca takdire şayandır.

Şekil 20. Osmanlı Türk evi dış kapı ve tokmakları

Türk evinde pencerenin önemi, boyutsal özelliklerinden kaynaklanmaktadır. 19. yy’ın ortalarına kadar pencereler iki katlı olarak yapılmıştır. Alt pencerenin boyutları daha büyük ve yalın olup, açılıp kapanabilen, ahşap kapaklara sahiptir. Üst pencere ise daha küçük boyutta olup, özenli ve hareketsizdir. Bu tutum, odanın üst çevresinin sembolik bir değere kavuşturulması olarak yorumlanmalıdır. Yahut, yine büyük özen gösterilerek oluşturulan tavan kaplamasını, zenginleştirilmiş bir ışık olgusu içerisinde algılamak isteğine bağlanabilir. Evin, pencerelerle bir taraftan sokak ve dış dünyaya, diğer taraftan hayat ve eyvanla bahçeye açılmasına imkân veren planı, ona Türk evi kimliğini kazandıran özel bir mimari yaklaşımdır.

Türk evlerinde dikkati çeken en önemli noktalardan biri de, yoğun pencere kullanımıdır. Pencereye verilen bu büyük ehemmiyetin sebebi, evin bütün odalarına bol ışığın nüfuz etmesini sağlamak, aynı zamanda da güzel manzaralardan istifade etmektir.31 Türk evinde oda oluşumunu etkileyen önemli bir etken, pencerenin yerden yüksekliğidir. Çünkü Türk evinde mobilya yoktur. Bağdaş kurulup veya diz çökülerek oturulan yerden manzaranın görülebilmesi için, pencere yüksekliği buna göre ayarlanmıştır. Ayrıca, pencere önüne gelen korkuluklar ve parmaklıkların boyu da, görüş açısını engellemeyecek yüksekliktedir.

Tepe Pencereleri: Osmanlıda 19. yy evlerinde, üst üste iki sıra pencere görülmektedir. Alt sıra pencerelerin üstünde ‘‘revzen’’, ‘‘üst pencere’’, ‘‘tepe penceresi’’ dediğimiz alçı pencereler vardır. Bu pencereler açılmaz. Alttaki pencerelerden daha küçüktür. Bu pencerelerde yer yer renkli camlar kullanılmıştır. Bu pencereler her odada yapılmaz, çoğunlukla önem verilen odalarda yapılmaktadır. Bu pencerelerin amacı, aydınlatmaya yardımcı olmaktır.

Şekil 21. Türk evi pencereleri

Türk evinde mekânların vazgeçilmez özelliği olan ocaklar, duvar satıhlarında değişik biçim ve boyutlarda yer almıştır. Ocaklar, evin ısınması ve bazen de yemeğin odada pişirilmesi görevini taşımaktadır. Odanın bir duvarı, ocak ve dolaplara ayrılmıştır. Ocağın bulunduğu duvar, duvarın dekorasyonu açısından önem kazanmıştır. Yemek odalarında genellikle duvar sathında yalın bir biçimde yer alırken, odalarda ve baş odada özenli biçimleri ile dolaplarla beraber bir bütünlük içinde tasarlanmışlardır. Külahlı, oymalı ve çiçekli ocak gibi çeşitleri vardır. Bazı uygulamalarda ocak, duvarın içinde bir niş şeklinde yer almaktadır. Bazı yapılarda ise ocak, çıkıntı tapan formu ile mekânda etkili bir öğe şeklinde yer alır.

Ocak, dolap ve sedir (sedir dokumalarına ayrıca önem verilmiştir. Açık ve koyu kırmızı, mavi, sarı, yeşil kahverengi ve siyahtır) öğelerinin, fonksiyonları gereği birbirleri ile yakından ilişkileri vardır. Genellikle odalarda pencereli duvarların önünde yer alan sedir daha uzatılarak, ocak-dolap öğeleri ile birlikte tasarlanmıştır. Bu birliktelik, mekândaki bütünlüğünü artırmaktadır.

Şekil 22. Türk evi ocağı

Anadolu ve Türk evi kimliğinin belirlenmesinde bir diğer önemli unsur olan halı ve kilim üzerinde ayrıca durmak gerekir. Halı ve kilimler binlerce yıllık birikim ve kültürün eseridir. Halılar yüzyıllar boyu bir kimlik ürünü olarak kabul edilmiştir. Evlerde kullanıldıkları yerlere göre isimler almışlardır halılar. “Meydan halısı” sofa gibi genel mekanlarda kullanılmış, “cihannüma” halısı ise “köşk” gibi isimlendirilmiş mekanlarda kullanılmıştır. “Merdiven halısı”, “paspas” da böyledir. Türk evi odalarında kullanılan halılar ise genellikle aşağıda sıralandığı gibi isimlendirilmiş, tanımlanmış, üretilmiş ve kullanılmıştır. Taban halısı, yarım taban, kelle, orta halısı ve göbek halısı gibi isimler alır ve odalardaki temel yer döşemesini oluştururlar.

Odalar genel olarak 12 metrekaredir. Kenar halısı, duvar kenarına serilen bir halıdır. Sedir halısı ise adından anlaşılacağı üzere sedir üzerlerine serilir. Yastık ve minder halıları da, sedir üzerlerinde kullanılan yastık ve minderler içindir. Seccade halısı namaz içindir ve sandık halısı da sandık üzerine örtülür. Daha birçok alanda kullanılan halılar bize gösteriyor ki Türk evi iç mekan kullanımında halı oldukça önemli bir yere sahiptir. Türk halıları, içinde yaşanılan toplum ile oldukça bağlantılıdır. Motiflerde çiçek, kuş, aslan, mücevherler bulunabilir. Halılar, ailenin kimi zaman soy kütüğünü, tarihini, mutluluğunu, kederini ilmek ilmek dokunmuş olarak geleceğe taşır. Gelecek nesillere bırakılmak istenen önemli mirastır.32

Kaynakları bilinmeyen eski kaynaklara göre, üstte gök, altta toprak düşüncesi vardı.33 Bu, taşınabilen mekanın biçimlendirilmesinde rol oynadı. Geçmişte çadırlar toprağın üzerine kurulmaktaydı ve üzerine halı, kilim gibi malzemeler serilerek mekanın üst örtüsü yalın ve sade bir şekilde yapılmaktaydı. Mimari yapıların alt örtüsü olan ahşap yapının üzerine bir hasır tabakası serilerek ve bu hasır tabakanın üzerine uygun bir kalınlıkta toprak doldurularak, çadırlardaki temel ilkenin değiştirilmeden evlerde kullanıldığı görülür.34

Kerpiç, taş ve tahtadan yapılan Anadolu evlerinde duvarlar, içten ve çoğu yapıda dıştan, neme karşı sıvanmıştır ve cephelerde beyaz renk kullanılmıştır. Süsleme içte ve dış cephede yapılmaktadır. Yapı örtüsü olan kubbeler ve dış duvarlar, renkli sırlı tuğla kullanılarak, çok ince bir biçimde bezenmiştir. Tabiî olarak, cepheler, malzemenin kendi rengindeydi.35

3. MODERN MİMARİ KONUT VE ŞEHİRCİLİK

Osmanlı barınma kültüründe Batılılaşmanın etkileri denilince, her zaman 19. yüzyıldaki değişimler öne çıkmaktadır. Ancak, yabancı kültür unsurlarının, Batı karşısında güçsüzlük ve çaresizlik duygusu altında gelişigüzel kabul edilmeye başlanması, Osmanlının askerî gücünü yitirmeye ve toprak kaybetmeye başladığı döneme rastlamaktadır. Karlofça ve Pasarofça antlaşmalarını izleyen bu dönem aynı zamanda mimarimizdeki klasik disiplinin çözüldüğü dönem olarak tanımlanabilir. Lale Devri, Tanzimat Fermanı ve Meşrutiyetin ilanı ile hız kazanarak devam eden Batılılaşma hareketi, ideolojik elemelerden geçtikten sonra toplum tarafından kabul edilen değişimler süreci olarak tanımlanabilir. Batılılaşma çabaları, hızla kapitalistleşen Batı’nın karşısında Osmanlı’nın ekonomik ve askerî açıdan güç kaybetmesi ile başlamıştır. Böylece Osmanlı Batı’nın denetimi altına girmiştir. 19. yüzyılda reformist Osmanlı bürokratları, hayat biçimi, teknik ve eğitim konularında Batıyı yakalama çabalarına girmişler; özellikle de Fransız dili ve edebiyatı ile birlikte Fransız kültürünü ve hayat tarzını örnek almışlardır. Tanzimatçılar tarafından “Batılılaşma”, toplum yapısıyla ilişkisi olmayan Avrupa’dan ithal edilen mallar ile özdeşleştirilmekteydi. Böylece, geleneksel bilgi birikimiyle giderilemeyen günlük hayattaki sayısız ihtiyaç da, Batıdan getirilerek karşılanmaya çalışılmıştır. Barınma kültüründe Batılılaşma hareketinin başlaması, 1860’lardan sonra, ilk olarak yemek düzeninde çatal ve bıçağın kullanılması, sedir ve minder yerine iskemle ve koltukta oturma alışkanlığının başlatılması ile olmuştur. Bu değişim, oturma ve yemek yeme düzeninde vücut duruşunun yeniden düzenlenmesi anlamına gelmektedir.36 Batılılaşmanın diğer izleri ise kıyafetlerde ve konutta yaşama mekânlarının düzenlenişinde ortaya çıkmıştır.

Aile içinde karı-kocanın birbirleriyle arkadaşlığının, tek eşliliğin, çocuk sağlığı ve yetiştirme biçimlerinin vurgulandığı bir “demokratikleşme” ile, aile yapısı ve dolayısıyla konut kullanım alışkanlıkları değişmeye başlamıştır. Geleneksel Türk konutunun Batılılaşma etkisiyle değişimi, öncelikle Batı tarzı saray anlayışının ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Avrupalı mimar ve dekoratörlerin etkili olduğu bu değişim 19. yüzyıla gelmeden önce III. Selim dönemine dek uzanmaktadır. Özellikle Batı tarzı mobilyaların sınırlı sayıda da olsa saray iç mekânına girmesi ve bir yabancının saray haremine kısıtlı olanaklarla da olsa kabul edilmesi, Batılılaşma çabaları içinde önemli bir yer tutmaktadır.

Batılılaşma hareketlerinin başlangıç noktası olarak kabul edilen Tanzimat reformlarının öncüsü Sultan II. Mahmud, sarayda kullanılmak üzere Avrupa’dan getirttiği masa ve sandalye gibi mobilyalarla saray hayatında şeklî değişikliğe gitmiştir. Batılılaşma, kendini, sarayda gelenek, moda, mobilya ve eşya kullanımı ile, aynı şekilde, kültürel değişimde, Sultan Abdülmecid (1839- 1867) döneminde de hissettirmiştir. Sultan Abdülmecid döneminde inşa edilen Dolmabahçe Sarayı (1855) geleneksel Osmanlı konutu plan tipinde yapılmış olmasına rağmen; yüzlerce odası ve salonlarıyla, dış cephe ve iç mekân özellikleriyle geleneksel Osmanlı saray mimarisinden farklıdır. Dolmabahçe Sarayı, Batı tarzı mobilya ve eşyanın benimsendiği ve yaygın olarak kullanılmaya başlandığı ve Osmanlı barınma kültürünü etkileyen bir mekân olması nedeniyle önemlidir. Önce saray erkânı ve sırasıyla sarayın yakın çevresi kendi konutlarında bu mobilya ve eşyaları kullanmaya başlamışlardır. Sultan II. Abdülhamid’in Osmanlı padişahlarının ahilik geleneği doğrultusunda Yıldız Sarayı’nda Tamirhane-i Hümayun olarak isimlendirilen marangozhanede ürettiği mobilyalar Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan ve Yıldız saraylarının Batı tarzındaki mobilya ihtiyacını karşılamıştır. Saraylarda ve büyük konaklarda dış dünyaya kapalı bir bölüm olarak planlanan harem ise, Batı tarzı mobilyanın ve hayat tarzının en geç girdiği ve kabullenildiği yer olmuştur.

Batı tarzı hayat ve mobilya kullanımı, ilk olarak, dış dünyaya açık olarak planlanan selamlık bölümünde görülmektedir. O nedenledir ki Batılılaşma çabalarıyla konut iç mekânının değişiminde en geç değişen bölüm yatak odalarıdır. Çünkü en geç kabullenilen Batı tarzı mobilya, yatak olmuştur. Yemek yeme eylemi de saray ve konaklarda harem bölümündeki yer sofralarında yenildiğinden, yemek odası mobilyalarının da kabullenilmesi zor olmuştur. Ancak, büyük merasimlerde yabancı konukların ağırlanması için, selamlık bölümünde derme çatma masalar kurularak ziyafetler düzenlendiği bilinmektedir. Yemek odasının saraylarda ilk görülmesi, Sultan Reşat döneminde Dolmabahçe Sarayı’ndadır.37

20. yüzyılda ortaya çıkan modern mimarlığın doğuşu ve gelişiminin, endüstri devriminin ve onun beraberinde getirdiği yeniliklerin, mimarlık alanındaki gelişmeleri de etkilediği görülmektedir. Modern mimarlığın gelişimine farklı mimarların farklı yaklaşımlar sergilediği görülmektedir. Amaç, kalıcı olan ve evrensel estetik değerler ihtiva eden bir mimarlık anlayışı ortaya koymaktır. Üslubun başlıca nitelikleri, tasarımda akıcılığın ön planda tutulması, strüktürü bir ön sistemin kurallarına göre oluşturmak, tabiat ile bütünleşmek, yalın klasik geometrik biçimler ile mükemmel oranlar aramak şeklinde tanımlanabilir.

Konut, insanların içinde yaşadığı ve barındığı bir yapıdır. Modern mimarların konut mekânına şahsî yaklaşımları, modern mimarinin şekillenmesini sağlar. Modern dönem mimarının öncelikli hedeflerinden birisi de konut kullanıcısının hayatını kolaylaştırmaktır. 20. yy’ın ünlü mimarlarının mekân organizasyonu tecrübelerinden yararlanılarak saptanan mekânsal ilişkiler ve tercihler, doğru mekânsal ilişkilerin kurulmasında aydınlatıcı olacaktır. Mekanların birbirleriyle doğru ilişkide olması ise kullanıcının içinde rahat etmesi, bir eylemi gerçekleştirirken diğer mekanlarda olup biten olayları gerekiyorsa kontrol edebilmesi yani görsel ve işitsel ilişki kurabilmesi yahut tam tersi sessizlik, gizlilik ve yoğun konsantrasyon gerektiren işlerde rahat bir ortam bulmasına imkan tanır. İlişkilerin doğru kurulması bu nedenle önemlidir. Batılılaşma’nın barınma kültürü üzerindeki en büyük etkisi apartmanlaşma olmuştur. Öncelikle ilk değişim, aile içi ve dışı ilişkilerde “kaçınma”nın ortadan kalkması ile konut planlamasında zamanla harem selamlık ayırımının kalkması olmuştur. Bu döneme kadar çeşitli ailelerin aynı binada barınmasına yalnız toplumun Yahudi kesiminde rastlanmaktaydı ve bu tür kiralık konutlara “yehudhane” denilmekteydi. Tanzimat döneminde ise büyük konakların harem veya selamlık bölümlerinin başka ailelere kiraya verildiği örnekler mevcuttur. Ancak asıl apartmanlaşma, aileye belli bir gelir kazandırmak amacıyla değil, ailenin sosyal statüsünü modernleştirmek için özellikle nüfusun yoğun olduğu Beyoğlu ve çevresinde başlamıştır.

Eşya ve mekân kullanım alışkanlıklarının değişmesi, apartman tipi konutun İstanbul’un Müslüman kesiminde de yaygınlaşması imkânlarını meydana getirmiştir.38 Batı tarzı eşya ve mobilya kullanım alışkanlığı dışında barınma kültürünü ve konut planlamasını değiştiren bir diğer önemli olgu da, Tanzimat’ın ilanıyla birlikte iskân kısıtlamalarının büyük ölçüde ortadan kaldırılması olmuştur. Şehirlerin modernleştirilmesi tutkusuyla sokaklar genişletilmeye, binaların çıkma ve cumbaları küçültülerek daraltılmaya başlanmış ve zaman içinde yasaklanmıştır. 1860’lardan itibaren değişen hayat şartları, şehircilik ve konut planlama anlayışı ve gerekli yasal düzenlemelerle birlikte, konutlarda balkon yapılmaya başlanmıştır. Çekirdek aile yapısına uygun, Batılı anlamda eşya kullanımına göre tasarlanmış mekânlara sahip planlamaları ile bu konutlar, geleneksel Osmanlı konutundan apartmanlaşmaya ve sosyal konut düzenine geçişi sembolize etmektedir. Yasaların tanıdığı serbestlik kapsamında çeşitli azınlık gruplarının hayat tarzları birbirine karışarak, gündelik hayatın dokusunu oluşturmuştur.

19. yüzyılda gündelik hayatın Batılılaşmasında en önemli olgu esasen bütünleşmedir. İstanbul, Galata-Pera ve Üsküdar bölgeleri bu dönemde birbirine yakınlaşarak, şehir içi ulaşımın da gelişmesiyle, 19. yüzyılda İstanbul’un gündelik hayatı bütünselleşmiştir. 19. yüzyılda saraylarda başlayan Batılılaşma etkisiyle konutun değişimi, esasen ailenin değişimi ile olmuştur. Alt tabaka aile yaşantısı bu dönemde geleneğin izinde yürürken; üst tabaka ailelerde aileye zenci kalfa, Çerkez hizmetçi, Fransız mürebbiye gibi yeni fertlerin katılması ile aile yaşantısı da Batılılaşma yolunda yeni bir çehreye bürünmüştür. Batılı tarzda romanların yazılmaya başlandığı Tanzimat döneminde konaklar, içinde birçok kimseyi barındıracak büyüklükte, çok odalı yapılar olarak tasvir edilirler. Toplumda kadına verilen değerin artması iddiası, kadınların eğitimine önem verilmeye başlanması, tek eşlilik gibi unsurlar, zamanla köşk-konak hayatını da etkilemeye başlamıştır. Üst tabaka konutlarında yabancı insanlara ziyafetler vermek, elçilik davetlerine katılmak, yazlık bir konut sahibi olmak, konut planlamasını ve barınma kültürünü değiştirmeye başlamıştır.

Batılılaşma etkisiyle konutların giriş mekânlarına palto ve özellikle de Batılılaşmanın sembolü olarak şapka asmaya yarayan vestiyer mobilyası yapılmış ve kullanılmaya başlanmıştır. Hatta Osmanlı konaklarında bu vestiyer mobilyaları gösteriş amaçlı olarak salonlarda kullanılmıştır. Osmanlı konaklarının salon duvarları, ailenin geçmişini belirtmek amacıyla aile fotoğraflarıyla süslenmeye başlamıştır. Batı evlerinde salona konulmayan konsol ve komodinler de, statü belirleyici objeler olarak salonlarda yer almıştır. Osmanlı aydınının bir diğer merakı da, çalışma odalarına kıymetli tablo ve antikalar yerleştirmek olmuştur.

Konuttaki şahsî hayat Batılılaşma ile birlikte önem kazanmış ve kendine ait mobilya ve eşyaları yeni bir hayat tarzını belirleyecek şekilde iç mekân tasarımına yerleştirmiştir. Osmanlı aydınının şahsî hayatı, çalışma odasının duvarları arasında şekillenmekte, yaşadığı dünyayı kavramak ve yorumlamak isteğini sembolize eden kitaplık, yazı masası gibi Batı tarzı mobilyalardan oluşan eşyalar, bu yeni kişiliğe kültürel bir kimlik kazandırmaktaydı.39 Osmanlı toplumunda hayat tarzının değişimi, böylece eşya kullanım alışkanlıklarının Batılı tarzda değişimine neden olmuş; bu durum da Batılı anlamda yeni mobilyaların kullanımını gerektirmiş; yeni mobilyaların kullanımı ise geleneksel konut mekânlarının değişimine ve Avrupa tarzı konut planlamalarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu süreçte yaşanan sosyokültürel dönüşüm, başkent İstanbul başta olmak üzere, İzmir, Selanik ve Cumhuriyet Türkiye’sinde de başta Ankara olmak üzere çeşitli büyük şehirlerde yeni yerleşim bölgelerinde apartman tipi konutların inşa edilmesine yol açmış; zamanla sosyal konut ve toplu konut anlayışının doğmasına neden olmuştur.

Konut hayatında eşya ve mobilya kullanım alışkanlığının değişmesi, günlük hayatın ve bu değişen hayata göre mekânların değişimi anlamına gelmektedir. Günlük hayatın değişimi ile doğru orantılı olarak gelişen konut iç mekânlarındaki bu değişim, öncelikle Osmanlı barınma kültürünün en önemli unsurlarından biri olan mahalle, daha sonra da uzun bir süreçte kent dokusunun değişimine yol açan önemli bir dönüşümdür. Esasen çok basit gibi görünen bu değişim hiç de kolay olmamış; ilk önceleri toplum tarafından yadırganmış, ancak, 17. ve hatta 16. yüzyılının son döneminden bu yana yavaş yavaş Batılılaşmanın etkisiyle toplumun her kesiminde, sadece barınma kültüründe değil, hayatın her alanında etkili olmuştur. Söz konusu değişim sadece yer sofrasından masaya, sedirden koltuğa, minderden iskemleye, yer yatağından karyolaya geçiş olarak algılanmamalıdır. Tüm bu gelişmeler aslında toplumda ailenin yapısının ve kadının toplumdaki rolünün değişimi ile, dil, yazı, eğitim ve teknoloji alanlarındaki gelişim ve değişimlerin, önce barınma kültürünü ve barınma kültürünün en önemli unsuru olan konutu etkilemesidir.

Geleneksel Türk konutundaki “baş oda”nın “salon”a, “sofa”nın “koridor”a dönüşümü, geleneksel konuttan apartmanlaşmaya varan bir kimlik dönüşümüdür. Hiç kuşkusuz bu kimlik dönüşümünde, eşya ve mobilya kullanım alışkanlığının değişimi önemli bir araç olmuştur. Yerde oturma kültürünün Batılılaşma etkisiyle değişerek yerden belli bir yükseklikte Batı tarzı mobilyalar kullanılmaya başlanmasıyla gerçekleşen bu değişim, zamanla, çok fonksiyonlu geleneksel konut mekânlarının tek fonksiyonlu mekânlara dönüşümünü sağlamıştır: Salon, oturma odası, yemek odası, yatak odası, banyo ve mutfak gibi. Bu mekânları birbirine bağlayan mekânsal unsur olarak da, geleneksel konuttaki çok fonksiyonlu sofa yerine, Avrupa evlerinde görüldüğü üzere koridor ve hol planlanmaya başlamıştır. Böylece Türk konutunda koridor, arka bahçeye bakan hizmet mekânları ile caddeye açılan odaları ayıran bir sınıra dönüşmüştür. Harem- selamlık ayırımı kalkmış; konut iç mekânında kadın ve erkekler, çocukları ile birlikte evin tüm mekânlarını ortak kullanmaya başlamıştır. Konutlarda çocuklara ayrı oda tahsis edilmesi ile konut yapısı biçimlenmeye devam etmiştir. Bu gelişim, Batılılaşma sürecinde nüfusun artması, kentlere göçün yoğunlaşması gibi nedenlerden ötürü konut ihtiyacında artışa neden olmuş; bu ihtiyaç da apartman tipi çok katlı konutlar ile çözümlenmeye çalışılmıştır. Bu doğrultuda, günümüz Türkiyesi’nde Batılılaşma etkisiyle değişen barınma kültürü bağlamında konut sorunu, niceliksel ve niteliksel konut sorunu olarak iki şekilde karşımıza çıkmaktadır. Niceliksel konut açığı sayı olarak konut ihtiyacını belirlerken, Türkiye’de niteliksel konut açığı en çok göçlerin yaşandığı kentlerde gözlenmektedir. Henüz kırsal alışkanlıklarından ve üretim süreçlerinden kopamamış toprağa bağlı göçmen nüfus, kentte meyve-sebze üretimini sürdürmekte, küçükbaş hatta büyükbaş hayvan beslemektedir. Diğer yandan ülkemizde göç eden nüfus için oluşturulmakta olan konutlar ise, topraktan koparılmış dikey yerleşmeler olup, Batılılaşma çabaları içinde Batı mimarisinde görülen mekân oluşumları kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle dar ve orta gelirliler için yapılan konut çözümlerinde, Türk hayat kültürü için büyük önem taşıyan mutfak mekânı ısrarla küçük çözümlenmekte, ailenin toplu hâlde günlük yaşantısını geçirdiği yaşama mekânları için de zorlama çözümler getirilmektedir. Hatta kentli nüfus bile yaşadıkları konutları benzer şekilde değiştirmeye başlamıştır. Böylece toplumumuzun geleneksel yaşantı biçimine ters düşen konut tasarımları ise, davranış ortamlarının sürdürülememesinden ötürü, sosyal ilişkileri azaltmakta, kişilerin birbirlerinin statülerine daha az duyarlı olmaları ve birbirleri ile olan ilişkilerinde insanca özellikleri yitirmeleri sonucunu doğurmakta ve aile fertlerinin birbirlerinden ve toplumdan bekledikleri sevgi, saygı ve destek görme ortamını ortadan kaldırmaktadır. Çağdaş yerleşim merkezlerinin, kimliksiz olmaları sebebi ile, sağlık şartlarına ve insan ölçülerine uygun olsalar da, insanın sosyo-kültürel gelişmesini besleme açısından yetersiz kaldıklarına kuşku yoktur. Bu doğrultuda yukarıda verilen bilgiler dikkate alındığında; çağın ve teknolojinin getirdiklerinin ve sınırlar ötesi etkileşimlerin, yerel kültürleri yok etmek için değil, zenginleştirmek için olması gerektiği söylenebilir. Kullanıcının psikolojik, sosyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarındaki değişimlere geniş zaman dilimlerinde uyum sağlayabilecek esneklik ve canlılığa sahip çözümlemelerin, artık hayatî bir zorunluluk olduğu kesinlik kazanmıştır.40

Şekil 23. Günlük hayatta eşya-mobilya kullanımında yaşanan değişimin konutlardaki etkisi

4. SONUÇ

Büyük bir geçmişe sahip olan Türk Milleti, tarih sahnesine çıktığı dönemlerde konar göçer olarak adlandırdığımız bozkır kültürü ile yaşamıştır. Zamanın ilerlemesi ve diğer devletler ve milletler ile etkileşime girilmesi sonucu, hayat kültürlerinde elbette değişimler olmuştur.

Bir milletin kültürünü, gelenek görenek ve hayat şartlarını değiştiren bazı temel unsurlar ve aynı zamanda onları etkileyen unsurlar vardır. Din (inanç) bu temel unsurların başında gelmektedir. Nitekim çalışmamız boyunca Türklerin konut yapıları ve şehirleşme serüvenlerini incelediğimizde, inandıkları dinin akabinde hayat şartlarını değiştirmeleri paralel olmuştur. Şehirleşme ve medeniyete sahip olma dönemlerini, İslam dini ile karşılaştıkları zamanla bağdaştırmamız yanlış olmaz. Bu inancın gereği olarak, hayatlarında ve günlük işlerinde gerçekleştirdikleri pek çok değişikliğin yanı sıra, konutlarında da bunun etkisi gözlenmiştir. Türk evlerindeki aile hayatı, mahremiyet, sokak düzeni ve malzemenin kullanımında, inancın etkileri görülür. Bu şekilde yepyeni bir kimlik kazanan Türk evleri, Tanzimat dönemiyle başlayan süreçte dejenere edici değişimlere uğramıştır. Meselâ; aile içi ilişkileri azaltan yahut bozan konutların yanı sıra, barınma kültürlerinin en önemli unsurlarından biri olan ve kent dokusunda önemli bir etkiye sahip olan mahalle kültürü değişmiş ve insan ilişkileri de bozulmuştur. Gerçi konutların mimari yapısında Batılılaşma etkisiyle yaşanan değişimleri kabul etmek çok kolay olmamıştır ama başlarda toplum tarafından yadırgansa da bu yenileşme hareketleri zamanla toplum tarafından da kabullenilmiş ve dejenere edici etkisini tüm alanlarda göstermiştir.

KAYNAKÇA

  1. ARSLANTAŞ, Y. (2014). Paleolitik ve Mezolitik (Epi-Paleotik) Çağ’da Barınma. Firat University Journal of Social Sciences/Sosyal Bilimler Dergisi, 24(2).
  2. BARAN, M., & YILDIRIM, M. (2008). Geleneksel Türk Evi ve Renk Kullanımı. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 7(26), 223-234.
  3. BRİON, M. (1981). Hunların Hayatı, Çeviren: M. Reşat Uzmen, İstanbul, 13.
  4. BURKUT, E. B. (2014). Osmanlı/Türk evi mekan kurgusunu modern konut mimarisinde okumak:(Wright, Corbusier, Eldem ve Cansever’in konutları) (Master’s thesis, FSM Vakıf Üniversitesi).
  5. CANSEVER, T. (2010). Osmanlı şehri: şiir’den şehir’e (Vol. 6). Timaş Yayınları.
  6. DEMİRARSLAN, D. (2011). Batılılaşma Sürecinde Türk Barınma Kültüründeki Değişim ve Konuttaki Yansımaları. Uluslararası Asya Ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi, 1, 209-220.
  7. DOĞAN, İ. (2002). Korumacılığın geleneksel kent kültüründen çıkarması gereken dersler. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, 35(1-2), 15-23.
  8. DUMONT, P., & GEORGEON, F. (Eds.). (1996). Modernleşme sürecinde Osmanlı kentleri. Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
  9. DURMUŞ, İ. (2017). “Türk Adının Ortaya Çıkışı, Anlamı ve Yayılışı”, Gazi Akademik Bakış, C.10, S. 20, s.37-47
  10. https://akademyadergisi.com/gobekli-tepe-ve-turna-kusu-sembolizmi/, erişim tarihi; 01.05.2019.
  11. KOCA, S. (2002). Büyük Hun Devleti. Genel Türk Tarihi, 1, 549-565.
  12. KÜÇÜKERMAN, Ö. (1995). Anadolu Mirasında Türk Evleri (Vol. 117, No. 9). TC Kültür Bakanlığı, Yayımlar Dairesi Başakanlığı.
  13. ÖZCAN, K. (2006). Anadolu’da Selçuklu Kentler Sistemi ve Mekansal Kademelenme (1). METU JFA, 2(23), 2.
  14. ÖZCAN, K. (2006). Anadolu-Türk Kent Tarihinden Bir Kesit: Selçuklu Döneminde Anadolu-Türk Kent Model (ler) i. Bilig Yaz, (38), 161-184.
  15. SOYSAL, M. (1996). Tarihten Günümüze Anadolu’da Konut ve Yerleşmenin Öyküsü. Tarih Vakfı Yayınları.
  16. SÜMER, F. (1993). Eski Türklerde Şehircilik (Vol. 137). Türk Tarih Kurumu Basımevi.

1 Yüksel ARSLANTAŞ, ‘’ Paleolitik Ve Mezolitik (Epi-Paleolitik) Çağ’da Barınma’’ Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2014, Cilt: 24, Sayı: 2, Sayfa: 319-343.

2 Göbeklitepe çalışmalarından önce tarihte evlerin ilk ortaya çıkışı neolitik dönem olarak bilinirdi. Yapılan kazı çalışmaları sonucu bölgede yaşayan ”taş devri insanları” yani avcı toplayıcı insanlar tarafından yapılan ilk taş devri tapınağı olduğu karbon testleri sonucu ortaya çıkmıştır. Bu ise tüm teorileri alt üst edecek bir buluş olarak değerlendirilmiştir. İlk yerleşme esasen Paleolitik dönemde ortaya çıkmış olmakla beraber 19. yy’dan günümüze kadar Neolitik devrin şehir ve dini meydana getirdiğine dair genel bir anlayış hakimdi. Ancak bugün yapılan araştırmalar bu anlayışı geçersiz kılmıştır.; Hülya Uyar ‘‘Göbeklitepe ve Turna Kuşu Sembolizmi’’, 12 Eylül 2017, https://akademyadergisi.com/gobekli-tepe-ve-turna-kusu-sembolizmi/, erişim tarihi; 01.05.2019

3 Mine SOYSAL, Tarihten Günümüze Anadolu’da Konut ve Yerleşme, İstanbul, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1999, s.2

4 Soysal, a.g.e, s.2

5 Mine Baran ve Mücahit Yıldırım ,“Geleneksel Türk Evi ve Renk Kullanımı’’, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Güz-2008 C.7, S.26 (223-234), s. 223.

6 İlhami DURMUŞ,’’ Türk Adının Ortaya Çıkışı, Anlamı ve Yayılışı’’, Gazi Akademik Bakış, Cilt 10, S. 20, Yaz 2017, s. 37.

7 Salim Koca, ‘’Büyük Hun Devleti”, Türkler Ansiklopedisi, Cilt 1, Ankara, 2002, s.688

8 Bozkır kültürünün gelişimi eski devirlere kadar dayanmaktadır. İlk olarak akla atın ehlileştirilmesi gelir fakat sadece bundan ibaret değildir diğer birçok hayvan da eğitilmiştir. Yine bilinenin aksine göçebe bir hayat tarzından ziyade konar-göçer hayat tarzı vardır. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla Türkler tarım yapmakta, buğday, arpa yetiştirmekte ve bunları tüketmektedirler, haliyle bu tarımın yapılabilmesi için mevsimlik dahi olsa konaklamak durumundadırlar.

9 Salim Koca, ‘’Büyük Hun Devleti”, s. 688

10 Marcel Brion, Hunların Hayatı, çeviren; M. Reşat Uzmen, İstanbul, Ötüken, 2018, s.11.

11 Salim Koca, “Büyük Hun Devleti”, s.688

12 Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014, s. 4.

13 Faruk Sümer, a.g.e., s. 7.

14 Faruk Sümer, a.g.e, s.11.

15 On boydan oluşmaları sebebiyle (on-un) Uygur Devleti olarak anılıyorlardı.

16 Eski Türklerde şehir anlamında balık kullanılırdı. Daha geniş bilgi için bkz; Faruk Sümer, a.g.e., s.1.

17 Koray Özcan, “Anadolu-Türk Kent Tarihinden Bir Kesit: Selçuklu Döneminde Anadolu-Türk Kent Model(ler)i’’, Bilig, Yaz / 2006, S.38, s. 170.

18 Koray Özcan, “Anadolu’da Selçuklu Kentler Sistemi ve Mekânsal Kademelenme (1), METU JFA 2006/2, s. 41.

19 İsmail Doğan, “Korumacılığın Geleneksel Kent Kültüründen Çıkarması Gereken Dersler’’ Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, 2002, C. 35, S. 1-2, s.16

20 Türk İslam şehrinde sokakta oturulmaya izin verilmez. Oturulacak ve toplanılacak yerler mescitler ve evlerdir. Sokaklar evler ile donatılmıştır. Avlu ve bahçe ise ailenin günlük işlerini daha rahatça yapabileceği yüksek ve kalın duvarlar ile dış dünyadan muhafaza eden bir alandır.

21 Tanzimat dönemiyle birlikte yapılan yenilik reformları neticesiyle kentlere düzen vermek isteyen iktidar, evlerin toprak ve ahşap yapılmasından ötürü, son zamanlarda sıkça rastlanan doğal afetlerden ziyadesiyle faydalandı. Sıkça çıkan yangınlar sebebiyle, kamu yararına istimlak işini ateş yerine getiriyordu. Daha geniş bilgi için Bkz; Paul Dumont; François Georgeon, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, çev: Ali Berkay, Türk Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999, s. 8.

22 Turgut Cansever, İslamda Şehir ve Mimari, İz Yayıncılık, İstanbul 1997, s. 29 ; Önder Küçükerman, Şemsi Güner, Anadolu Mirasında Türk Evleri, TC Kültür Bakanlığı, İstanbul 1995, s. 59.

23 Mine Baran ve Mücahit Yıldırım , a.g.m.(223-234), s. 28.

24 Fevkani: üst katı olan

25 Emine Banu Burkut, a.g.e., s.17.

26 Emine Banu Burkut, Osmanlı/Türk Evi Mekân Kurgusunu Modern Konut Mimarisinde Okumak (Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi), T.C. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi-Mühendislik Ve Fen Bilimleri Enstitüsü Mimarlık Anabilim Dalı, İstanbul 2014, s. 28.

27 Emine Banu Burkut, a.g.e., s. 29.

28 Önder Küçükerman; Şemsi Güner, Anadolu Mirasında Türk Evleri, Tc Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1995, s. 91.

29 Emine Banu Burkut, a.g.e., s. 34.

30 Emine Banu Burkut, a.g.e., s. 59.

31 Önder Küçükerman; Şemsi Güner, a.g.e., s. 143.

32 Önder Küçükerman; Şemsi Güner, a.g.e., s.79.

33 Turgut Cansever, a.g.e., s. 20.

34 Önder Küçükerman; Şemsi Güner, a.g.e., s. 87.

35 Mine Baran ve Mücahit Yıldırım, a.g.m., s. 231.

36 Yrd. Dç. Deniz Demiraslan, “Batılılaşma Sürecinde Türk Barınma Kültüründeki Değişim ve Konuttaki Yansımaları”, Arkeoloji Sanat Dergisi, S.122, Mayıs 2006, s.212.

37 Yrd. Dç. Deniz Demiraslan, a.g.m, s. 214.

38 Yrd. Dç. Deniz Demiraslan, a.g.m., s. 215.

39 Yrd. Dç. Deniz Demiraslan, a.g.m., s. 215.

40 Yrd. Dç. Deniz Demiraslan, a.g.m., s. 218-220.

2 YORUM

  1. Bu şekilde bilinçli insanların olduğunu bilmek çok güzel. Çok keyif alarak okudum emeğinize sağlık. Bir makaleden ziyade zevkli bir kitap gibiydi benim için.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!