Gılgamış Destanı’nda Kusto

I.

Günümüzden yaklaşık altı bin yıl öncesine ait bir efsanenin, bugünümüze ışık tutucu niteliğinden bahsetmeden önce bu mevzuya el atışımızın sebepleri ve bu vesileyle tarih ile efsane arasındaki ilgi ve ilişki üzerine bir şeyler söylemek yerinde olur.

İnsanlık tarihi bütün görünümleriyle (ister hayalî, ister tasavvurî veyahut isterse yaşanan hâliyle) Peygamberler tarihinin tezahürlerinden ibarettir. İBDA tarih tezinin, tarihe olan bu bakışını, sarkılan mevzuda işleyerek misallendirmeğe çalışmak; genel tarih üzerindeki çalışmalara, saha çalışmaları olarak katkıda bulunmak ve faydalı olacağını düşündüğümüz malzemeyi sunmak, çalışmamızı motive edici ilk sebep olarak söylenebilir.

İkinci sebep ise, Büyük Doğu-İBDA Mimarisi’nin önünde dururken kiminle muhatap olduğumuzun ve O’nun getirdiklerinin öneminin tarihî bir perspektiften kavranmasına dair… Gözleri açılan körün gördükleri karşısında, “Keşke gözlerim açılmasaydı!” şeklinden önceden işaretlenen hâlin bizde yerleşmemesi ve aşılması için kültürlenmeyi en geniş mânâda anlamağa çalışmanın zaruretini hissetmek-hissettirebilmek…

Üçüncü sebep, ikinciye bağlı olarak; “dünya irfan yemişleri İBDA dil çarşafında hakikatini bulur” iddiasının müphem ve her tarafa çekilebilir bir tez olmanın ötesinde uygulayıcılarını bekleyen bir mesuliyetin beyanı ve daveti olduğunu, pratikte gösterebilmek…

Dördüncü sebep, zamanda konumumuzu belirleyebilmekle ilgili… “Balık ne bilir deryayı” misalindeki hâle düşmemek için bugüne şahid olucu şuuruyla, tarihi işaretlenmiş bir zaman diliminde yaşadığımızın hatırlanmasına dair… Efsanelerin tasavvuru olduğu bir zamanı yaşayanlar olarak sorumluluğumuzun farkına varmak ve gerekli bünyeye-anlayışa kavuşma çabasını “dayanışmalı fikir oluşumu” prensibince gösterebilmek.

En son olarak da, belli bir fikir mihrakına göre faaliyette bulunurken, gerekli mesafe ayarı temini zorunluluğunun hissedilmesine dair… Bağlı olunan fikir mihrakı ile ilgilenilen mevzu arası mekik dokumada, lafzın ötesine geçememe şeklinde statikleşme ki, genelin kaba bir tekrarı olarak tezahür eder; (“Genelin geneli” olarak işaretlenmiştir.) veya söz konusu mevzuu, aslı ifsad edici şekilde işleme ki mevzu ile asıl arasında ters ilgi ve ilişkilerin kurulması olarak tezahür eder. Bu iki zıt ve hatalı duruma düşmemek için asıl ve mevzu arasındaki gerginliğin aşılmasının, ancak gerekli mesafe ayarının sürekli tashihi ile mümkün olduğunu gösterebilmek, bu mevzuya el atışımızın sebepleri olarak söylenebilir.

II.

Dünya, Batı’dan çektiği kadar başka hiçbir milletten çekmedi. Sadece dünya mı? Hayır; ilim, din, ahlak, tarih, neredeyse her şey! Şu hâliyle insanlık zincirinin kopuk bir halkası olarak, seferine çıktığı karanlık yolculuğunun nihaî noktasının önünde pek de farkına varmamışçasına, uçurumunu seyrediyor ve bir kararsızlık buhranı yaşıyor: Atlayayım mı? Geriye mi döneyim? Geriye dönecek yolu da tahrip ettiğini bilmiyor herhalde…

Hegel’in, insan hürriyetini tarihte bulur sözünün Batılıya hitap eden bir mânâsı yok. Bugüne aitliği yok ki, tarihin ona söyleyebileceği bir şey olsun. Bu sebepten olsa gerek tarih, Batı’da hayvan ve hayvan-insan tarihi olarak görülür. Önceki fasılları atlarsak, ot-yiyen hayvan iki ayağı üzerine dikilir, hayvan-yiyen hayvan yol ve çaresini bulur; buradan insan-yiyen hayvana, daha sonra da tanrı-yiyen hayvana dönüşür. Nihayet aslına döndü: Kendini yiyen hayvan. Bu ifadelerdeki hayvan lafzının aşağılayıcı bir mânâda kullanılmasını ağır bulanlara, hayvanın bir mânâsının da “canlı” olduğunu hatırlatalım, her ne kadar “can” da insanî bir mânâ tedaî ediyorsa da!..

İnsana bakış, tarihe bakışın temelindedir. Bu yüzden, bütün tarih tezleri ne kadar aksini iddia ederlerse etsinler, antropo-santrik (insanı merkeze alan anlayış) olmanın dışına çıkamazlar. Biz, işte bu merkezdeki insanın peygamberler olduğunu ileri sürüyoruz. Zamanın geometrik bir koordinat sistemi üzerindeki temsilinde, Batılıya göre ibtidaî insan bir ucunda (bu uca sıfır noktası diyelim, hatta milattan önce tabirine göre eksi bir sayı ile başlatalım.) ve bu ucunda da asıl aktörünün Batılı adam olduğu günümüzün insanı var. Teknik âlet ölçüsüne göre, bu iki uç arasında sıfırdan başladığı farz edilen doğru meyilli (gittikçe artan meyilli) fonksiyonel bir ilişki var. Yine Batılı için, değer (ruhî, ahlakî, dinî, vs.) ölçüsüne göre ters meyilli (gittikçe azalan) bir ilişki var. Efsaneler, hurafeler, din şeklinde beliren bütün ruhî değerler, akıl çağında (ki iddialarına göre çağımızın aslî vasfı bu.) işgal ettikleri alanlarda gerçekliklerini ve böylece önemlerini kaybettiler. İşte bu yüzden ters meyilli bir fonksiyon dedik. Fizikî (mekanik) zaman telakkisinin tarihe yansıtılması, acaba ne kadar doğru?

Kadîm medeniyetlerin kronolojik zaman anlayışlarında, yeni hükümdarın tahta çıkışı, takvimleri için yeni bir başlangıçtı. Çin, Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinde bunu görüyoruz. Zamanın hükümdarı-sahibinin temsil ettiği kronolojik tarih anlayışı, insan merkezli tarih anlayışının tabiîliği için yeterli delil değil mi? Musevî takvim, Miladî takvim, Hicrî takvim… Demek ki kronolojik tarih bakımından da zaman gerçek kurucusunu peygamberlerde buluyordu. En son Peygamberimizin Hicreti’nin bir takvim başlangıç noktası olarak vazı’, helezonik zaman anlayışının ilk ve son noktasının çakışmasından ibaret.

Fizikî zaman anlayışının (ele alındığı şekliyle, yani bir ilerleme fikrini barındırması açısından), realiteyi bütün olarak kuşatamadığının delili olarak, teknik alete göre ‘modern’ ibtidai toplulukların, değer telakkisine göre de Müslümanların varlığı yeter.

Bizim anlayışımıza göre, zamanı, ilerleme kadar gerilemeyi de içine alan ve merkezî bir noktanın helezonik açılmaları-yayılmaları olarak tasavvur etmek daha kuşatıcıdır. Bu tasavvur bizi, sözde ibtidaî insana bağladığı gibi, bugünkü akıllı hayvanı da gerçek ibtidaî insana bağlar. Âletin de insan ruhuna göre bir değer olduğu göz önüne alınırsa, teknik âlet ve insan ilişkisi bakımından da zaman ölçüsü doğru olarak tayin edilebilir. İşte böyle bir zaman anlayışı ile sanki dünmüş gibi geçmiş zaman insanları ile karşılaşabileceğimiz gibi (bazen de onların hayalleri yarınımız olur.) meydana getirdikleri eserlere el atabilme hakkımız ve gücümüz olur. Bu ruhî yakınlık yoksa, sıfırdan tedricî bir şekilde artan insanî oluşumların ve çabalarının tetkiki basit bir tecessüsten öte bir mânâ ifade etmez. Fonksiyonu bilen, bu fonksiyona sunulacak bütün girdilerin ne gibi sonuçlar doğuracağını da peşin olarak bilir.

İşte zamanı bu şekilde anlayan Batılı ilim adamımın gözünde ibtidaî insan: İbtidaî insan, vasfı gibi basit, saf (ahmak mânâsına), kendini ve tabiatı ‘doğru’ bir şekilde anlamayan insan. İşte bu adam, bu ibtidaîliği içinde ‘insanlığın’ ‘yaratılışını’, ‘yaratıcının’ varlığını ve gücünü, ‘ruhu’, ‘ölümden sonrasını’ efsaneler halinde dile getiriyordu. Ağızdan ne kadar kolay yuvarlanan kelimeler… Bu ibtidaî insan, açlığından ve tabiattaki kendinden güçlü varlıklar karşısında güçsüzlüğünün farkına vardı ve –bir nevi yaltaklanma- bugün kutsal bilinen bütün değerleri ‘yarattı’. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen bu yaltaklanmanın bir işe yaramadığını hala anlayamadı. Sadece rasyonel adam bu durumu aşabildi. İbtidaî insanın açlıktan ve ölümden kaynaklanan korkularını aşan rasyonel adam kendisinin efendisi oldu. (Gariptir, Aristo, matematik ilimlerinin Mısır’da gelişmesini, rahipler sınıfının karnını doyurmak gibi problemlerinin olmaması ve bu yüzden boş zamanlarının çok olmasına bağlıyor.) Demek ki ibtidaî insan ile rasyonel insan arasındaki fark açlığa ve ölüme bakış arasındaki farka dayanıyor. Herhalde bu bir ‘mahiyet’ farkı olmasa gerek. Ölüm mü? Sıra zaten onda.

Bu düşünceler kötü bir yakıştırma değil; kendilerinden takip edelim:

– “Sofistike felsefî, psikolojik ve sosyolojik teoriler bir yana, bir kimse, ilkel ve rasyonel kafa arasındaki farkı gören tarihî görüşü küçümseyemez. İlkel insanlar, ister kadîm ister modern olsunlar, tabiî, tabiat ve insan, insanoğlunun kendi tecrübesi ve kozmik hâdiseler arasında bir fark gözetmezler. Onların, tabiî kanunlar veya tabiî sebepler hakkında bilgileri yoktur. Kadîm insanlar arasında spekülasyonlar entellektüel veya rasyonel bir kisveye büründürülemezdi; onların şairane veya tahayyulî olması gerekiyordu. Onların dünyası bir efsane, sihir ve mucize dünyası idi. Bilinmeyen veya izah edilemeyenler karşısında, efsanevî izahlar veya âyin dramları ile doğa üstüne başvurdular. Açlık, su baskını veya diğer felâketler hayatlarını tehlikeye soktuğu zaman, sıkıntı ve gerginlik onları efsane ve âyinlere başvurmaya zorladı. İnsanoğlunun ve dünyanın yaratılışını anlatmak, hayatın Öteki Dünya’da devam etmesini teminat altına almak, sosyal hayat ve tabiatta düzeni garanti etmek ve kültle ilgili âyinin süper-tabiat güçleri tarafından da onaylandığını göstermek için, efsane gerekli bir âlet idi.

Efsane ve âyin, sosyal dayanışma ve ahengi, inancın devamını ve bir güvenlik hissini sağlar. Kutsal âyin sahnelenir ve hikâye başlangıçta vuku bulduğu tarzda anlatılır. Kadîm efsane ve âyinin bu tarzda izahı modern kültürlere de uygulanır. Günümüzün dünyasındaki Hıristiyanların çoğu kendi dinî inançlarına, Kitab-ı Mukaddes’teki hikâyelerle, inançlarla, kutsal âyinleriyle ve dinî bayramlarla, aynı psikolojik vasıtalarla bağlanırlar. “Sözlü âyin”in ve müşterekçe inanılan inançların asırlar boyunca nesillerden nesillere nakledildiği ve dünyanın her tarafında aynı şekilde uygulandığının idraki mümine, onların etkili ve devamlı olduğunun hissini verir.”(1)

Ve son olarak da şu:

-“Daha geniş bir perspektifte daha eleştirici bir tarzda ele alındığından, günümüzün ilâhiyatçılarının efsane üzerinde bilhassa durmaları, efsanenin önemi ile oldukça ters orantılıdır. Onların bu tutumu, tarihî bir denge ve felsefî istikrarın bulunmadığını gösterir. Bu bilhassa, aynı ilim adamlarının yeni-Ortodoksluğa (ortodoksluk, buradaki manası ile alışılmış, geleneksel usulleri ifade ediyor.) sâfiyane bir tarzda sımsıkı sarılarak, onun, istikbalin dalgası olduğunu ilân edip, tarihî görüşü, modası geçmiş ilân etmelerinde bilhassa görülür. Efsaneyi, inancın yaratılmasında ve ayakta tutulmasında kadîm bir vasıta görmek ile aklın üstünde ve ötesindeki kozmik hakikatin “vazgeçilemez” bir unsuru olarak görmek aynı şeyler değil; bilâkis, aynı ilim adamlarının kabul edemeyecekleri bir anti-entelektüalizm şeklidir. Kadîm zihniyeti anlamanın bir vasıtası olarak efsanenin incelenmesi elbet yerinde, fakat efsaneyi sallantılı bir teolojiyi pekiştirmek için gerekli ve faydalı bir şey diye benimsemek, insanoğlunun en iyi ümidi olan aklın hayatına ihanet etmektir.” (2)

Hayvan-insan tâbiri aşırı mı?

Hegel tarih felsefesinin kaba bir uygulanışı şeklindeki Batılı tarih tezi, tarih aynasında kendi abus suratından başka ne bulabilirdi ki? Şunu da hemen belirtelim ki, kendisi de tarihi malzeme olarak muhatabını bekleyen bir kadavra olarak Batının akıl hayatı sona erdiği gibi, anti-entelektüalizm diye bir yolu da kalmamıştır.

Fantazya planında rasyonel adamın (Batılının) gözünde ibtidaî insan: İbtidaî insan, tabiat içinde yaşarken tabiî sebep fikrini anlamıyordu. (Açlığın, ot yemekle izale olduğunu ‘tabii’ olarak anlıyordu ama bunu anlamıyordu.) Yediği buğdayın (bunu yemeyi de kendinden düşük hayvanları taklid ederek öğrenmişti.) yerden bittiğini tabiî olarak anlıyordu; ayrıca buğdayın tabiî olarak suya ihtiyacı olduğunu da tabiî olarak anlıyordu; (bunu da tekrar tekrar müşahade ile anlamıştı.) fakat toprak istemezse buğday bitmezdi ve gökler istemezse yağmur vermezdi. İşte bu ve buna benzer sebeplerden (bu sebepler ne kadar da kendi aralarında ahenkliydi.) yer-altı ve gök-yüzü varlıklarının olduğuna inandı ve kendini bu yüce varlıkların elinde bir oyuncak olarak gördü. O, bir zavallıydı; buna rağmen doğduğu güne lanet etmedi. Üstelik kendi gibi insanlar da aynı yüce varlık fikrine içten inandılar. Bu yüce varlıklara gerekli saygıyı göstermeliydi ki, Onlar buğdayı kendilerinden esirgemesinler. Cinsî münasebeti de hayvanlardan veya hayvanlığından öğrenmişti; Utanılacak ne var? Artık hür değil miyiz? Kendi uzak tabiatımızın ne olduğunu anlayalım. (Burada ortaya çıkan bazı sorulara verilen cevapları sansürlüyoruz.) Neticede insanlar çoğaldı, yiyecek ve kadın az olduğundan (az değil de ben çok istiyorum.) saflar ayrıldı, kavga çıktı. İşte bundan da cemiyet teşekkül etti ve bu yapının korunması için din, ahlak, devlet, vs. müesseseleri oluştu.

Şimdi, yine fantazya planında, ibtidaî insanın gözünde rasyonel Batı adamı: O, ilk önce saygı uyandırdı. Çünkü ibtidaî insan saygı duymayı her şeyin önüne almıştı. Rasyonel adam, onun büyük emeklerine mal olan şeyi çabucak ve bolca elde edebiliyordu. Bu durum, rasyonel adama olan saygısını pekiştirdi ve gözünde daha da büyümesine vesile oldu. Fakat bazı sorular da aklına gelmiyor değildi… Meselâ, acaba rasyonel adam karnı doyunca ne yapıyordu? Baktı ki eğlenceye dalıyor ve sarhoşluk ertesinde tekrar buğday için çalışıyordu. Bunun hep böyle devam ettiğini görmek onu üzmüştü ve “Ne yazık rasyonel adama! Biz, hayvanlığımızdan sıyrılma çabasını, bize bildirilen “İşte insandan murad o!” denilen insana doğru kamçılarken ve hayallerimizde bu ideale olan bağlılığımızı ifade ederken, bu hayalin rasyonel adamda gerçekliğini bulacağını zannetmiştik. Halbuki o, bizim her ân geride bırakmağa çalıştığımız hayvanlığın peşine düşmüş. Biz her şeyde onu aşan bir fikir peşinde koştururken, en basit olanı bile yüceliğe açılan bir kapı olarak görürken, rasyonel adam her şeyi bayağılaştırmış. Bizim şairliğimizi mi yoksa şair olmayı mı hor görüyorlar anlayamadım. Halbuki bu zamana olan şevkimiz, sorumluluğumuz bize o sözleri terennüm ettirdi. O ise, bu sözlerimize “esatir-ül evvelin: öncekilerin uydurma hikâyeleri, efsaneleri” diyor. Sakın sürekli savaştığımız hayvan-insanlar, gerçek insan soyunun kökünü kazmış olmasınlar? Hem bizi, bir görüp topumuzu tek bir bakış altında aynı kefede değerlendiriyorlar ki, bu bakış, rasyonel adamın cahilliğinden (bizce körlüğünden) olsa gerek. Biz, her ne kadar çamurumuz aynı görünse de, kendimizi hayvan-insan ile aynı kefede görmeyiz. Bize, dünya durdukça sizinle onlar arasındaki savaş bitmeyecek dendi ve bunun delili de nefsinizin ve şeytanın size olan düşmanlığıdır diye gösterildi. Bu arada, Batılı adamın lügatında “nefs” kelimesinin olmadığını da şaşırarak görmüştü. Kendimizi tabiattan ayıramadığımız suçlamasına gelince, doğrusu bunu bir övgü olarak kabul ederiz; fakat fezayı fethe çıkmış rasyonel adamın gözünde de tabiat rasyonel adamın bakışının aynısı değil mi? Biz ne aradıysak onu bulduk; tıpkı rasyonel adamın bulduğu gibi. Demek ki ibtidaîlik kendini tabiattan ayıramamakta değil, tabiatta aradığıyla yani insanın kendisiyle ilgili.

Sahabiler, Peygamberimizin huzurunda diğer peygamberlerden bahsetmezlerdi; çünkü bir peygamber hakkında ancak bir peygamber konuşabilir. Haddimizi kasden aşarak, ibtidaî insan hakkında bir şeyler söylememizin iki sebebi var: İlki, “İnsanım ve insani olan hiçbir şeye yabancı değilim.” ölçüsüyle ibtidaî insanı kendimize yakın bulmamız ve bir nevi savunma mecburiyeti hissetmemiz; ikincisi ise insan üzerine bu kadar rahat konuşabilmenin münasebetsizliğini göstermek içindi.

Masasının başında geçmiş zamana ait bir olayın sebeplerini bulmağa çalışan tarihçinin, duyduğu gürültü üzerine evinin önünde cereyan eden kavganın sebepleri hususunda, farklı şahidlerin beyanlarından dolayı tereddüde düşüp, beş dakika önce evimin önündeki kavganın sebebini bulamazken tarihî bir hâdisenin gerçek sebebini nasıl bilebilirim tarzındaki nefs muhasebesinin, İBDA Mimarı’nca hatırlatılması, insanı edebe davet değil midir?

Peki tarih üzerine konuşulmayacak mı? Eğer kuru bir kronolojiden öte bir şey söylenmek isteniyorsa ki bundan kaçmak da mümkün değil, ilk önce bu ihtiyaç anlaşılsın. Bugünü düne bağlayan çizgi nerede? Bugüne olan yabancılık hissi ve “Ben kimim?” sorusunun geçmiş zamana olan bir yolculuğu mu? İnsanlık tarihi, insanın tarihi değil mi? Bugün insan hakkında sahip olduğumuz fikir geçmişimizi de bağlıyor. Eğer bir ilerleme görüyorsak, bu ilerlemeyi tedrici olarak azaltıyor ve bir başlangıç noktası tayin ediyoruz ve gerisin geri ilerletip bugüne varıyoruz. İşte bu esnada elde edilen tarihî vesikaların, îletlerin değerlendirilişinde pek de rasyonellikle bağdaşmayacak bir şekilde hayale, tasavvura başvuruluyor. İbtidaî insanın bu görünüşü, onun öyle anlamaya çalışılmasından başka ne ki? Kendi ibtidaîliğini yerleştirdiği tarihten kendi ibtidaîliğine-prematüreliğine varıyor. Yine bu mânâda bu bakışın, “akıl hayatına ihanet etmek istemeyen” rasyonel adamın tasavvur, efsane, uydurma hikâye olarak vasfettiği tarihe ilgisi de bitmiştir.

III.

Batılı tarih tezi ile karşılaştırmalı ve biraz da karışık bir şekilde ifade etmeye çalıştığımız tarih anlayışımızla, toptan uydurma damgası yemiş efsane ve tarihî vakaların tetkikine artık geçebiliriz. İlk önce efsane ve tarih arasındaki ilgiye bakalım:

Esatir: İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji. Saflar. Sıralar.

History (ing.): Tarih. Tarihi vakalar.

Story (ing.): Hikâye, tarih. Rivayet. Anlatılan şey. Masal, efsane, destan. Kısa roman. Roman taslağı. Yalan, boş masal.

Star (ing.): Yıldız, kevkeb. Talih. Baht, şans. Yıldız şeklinde beş veya altı uçlu yuvarlak şey. Mümtaz kimse, güzide sanatkâr. Sinema, vs. yıldızı.

İstare: Yıldız, kevkeb.

İstare: Perde, zar.

İstiare: Ariyet istemek. Ödünç almak. Birinden iğreti bir şey almak. Bir kelimenin mânâsını muvakkaten başka mânâda kullanmak veya herhangi bir varlığa veya mefhuma asıl adını değil de benzediği başka bir varlığın adını verme sanatı.

Mestur: Örtülmüş. Setredilmiş. Gizlenmiş

Mestur: Satırlanmış. Çizilmiş. Yazılmış.

Rakam: Yazı ile işaret, sayıları gösteren işaret. Yazı yazmak.

Rakim: Yazılmış nesne. Yazı yazılacak levha.

Erkam: Alaca yılan.

Fesane: Asılsız hikaye. Masal.

Füsün: Şaşırtıcı, hayret verici ve kendine cezbedici bir güzellik. (Bedi’) Büyü.

Tarih: Hadiseye vakit tayin etmek. Vakanın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti. Geçen hâdiseleri kaydetmekle hasıl olan ilim.

Tarih: İşe yaramaz diye bir kenara atılmış nesne.

Tarh: Uzaklaştırmak. Vaz’etmek. İndirmek. Bırakmak, elinden atmak. Yerleştirmek. Temel bırakmak. (Matematikte) Çıkarma.

Tarik: Terkeden, vazgeçen bırakan.

Târık: Gece gelen kimse. Zulmette hasıl olan belâ ve musibetler. Parlak yıldız. Zühre, sabah yıldızı.

Tara: Yıldız.

Müverrih: Tarihçi, tarih yazan. Ebced hesabiyle tarih düşüren kimse.

Müverrah: Tarihi konulmuş, tarihli, tarihi atılmış.

Mürevvih: Kokulandıran, rayihalandıran. Rahatlatan.

Kelime iştikaklarından göstermek istediğimiz şu: Koku almasını bilenler tarafından, koku almasını bilenlere (arif’in bir mânâsı da güzel koku almasını bilen) bugün rasyonel adam tarafından gökten yıldırım düştü, sel oldu, vs. şeklinde aşağılanan ibtidaî insanın feza telakkileri, bir nevi insan-üstü olarak gördükleri tarihin gerçek kahramanlarına duyulan sevginin, saygının, hasretin, şiiriydi, ifadesiydi. Mecazın, istiarenin gayesi, ehli olmayanlardan bunu gizlemek olmasın? Bütün bu perdelemelere rağmen, kaba teşbih planında kalıp bu mânâyı putlaştıran olmadı mı? Bunu kim inkar edebilir ki! Mesele, abesi, (küfür, bunun en korkuncu değil mi?) “küfrün hakikatini bilmeyen gerçek imânda olamaz” hikmetine binaen küfre hayat hakkı tanımamak ve “arazı” olduğu hakikati tesbitte. İnsanın kendindeki abesle sürekli mücadelesi olmazsa, üstelik bunun derdi hiç olmazsa, neyin abes, neyin teşbih, neyin zan olduğunun nasıl farkına varılabilir? Tarih üzerine düşünme, bir nevi insanın kendindeki macerasını tekrarlama gibi bir hâl ifadesiyle, tarihî kahramanlara yaklaşma, onları anlamaya çalışmadır.

Kahraman: Yiğit, cesur, bahadır. İş buyuran, hüküm sâhibi.

Kahr: Yaşlı, ihtiyar kişi. (pir) Yaşlı at. Yaşlı deve.

Kahr: Zorlama, cebir. Ezme. Mahvetme. Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıfların tecellisi.

Kelime mânâların da anlaşıldığı gibi, insanın alelâde günlük hayat şartlarının ötesinde bir hayatı kucaklayan veya buna dûçar olan ve aksiyonu ile –zorlukları aşma çabası ile- yeni bir hayat anlayışı getiren kahramanlar, akıl almaz, -kendini insan olarak kabul edene göre, insan-üstü olarak görüldü ve görülmeye devam edilecek. Kahraman, alelâde birisi olmadığına göre, alelâde tahliller kahramanı küçük düşürdüğü gibi onu anlamayı da sağlamaz. O, ruhun bir temsilcisi olarak akıl-üstü bir varlık ve akıl onu anlayabildiğince, akıl. Kahramanı anlamak için hayal ile gerçek arası kurulması gereken muvazeneyi tarihten misallendirmeğe çalışalım:

-“Pitagorcular eşyanın özünün ve tabiat olaylarının sayı ile ifade edilebileceğini kabul etmişler, felsefelerini bu düşünce ile temellendirmişlerdi. Aritmetikle geometri arasında yakın bağlar bulunduğuna ve aralarında kesin bir tefrik yapılmasına lüzum olmadığına inanmaktaydılar. Pitagorcuların sayıya dayanan gelişmiş bir oran ve orantı teorileri vardı. Anlaşıldığına göre Ö 2’nin rasyonel olmadığını keşifleri üzerine, Pitagorcuların evrensel aritmetik görüşleri sarsıldı. Oran ve orantı teorisi de bu yüzden sarsıntıya uğradı.” (3)

Gerçekten de Ö 2, irrasyoneldi. Ne tam sayılarla (1,2,3 gibi) ne de kesirli olarak (1,22; 3,9995 gibi) tam ifade edilebiliyordu. (İrrasyonel: Makul olmayan, akılla idrak olunamayan, mantıksız, münasebetsiz, saçma, muhakeme kabiliyeti olmayan. Asam sayı; tam adet veya müşterek mazrupla ifade edilemeyen sayı.)

Yine matematikte karmaşık (complex) sayı teorisi de bunun bir misali. a+bi şeklinde ifade edilen karmaşık sayının ikinci kısmına (bi) imaginary part (hayalî, tasavvurî kısım) denir ve bu değer de rasyonel olarak belirtilemez. Misalleri arttırmağa gerek yok. Pitagorcuları felsefî sistemlerinden vazgeçirten Ö 2 gibi irrasyonel sayıları da içine alan yeni sayı teorileri geliştirildi ve birine abes görünen durum, daha geniş bir bakış açısını yakalayan başka bir matematikçiye var olan olarak hitap etti. Kendi aklını ölçü olarak ortaya koyup da bu gerçek, şu uydurma diye aklının keleşliğini ortaya koymadan önce “ben doğru olduğumu nereden biliyorum” diye düşünmek gerek. Yoksa Ö 2 ve daha nice değeri, irrasyonel diye, bütün ilimlerin temeli olarak görülen matematikten kovmayı mı düşünüyorsunuz?

Hayal ile hakikat arası kazanmağa çalıştığımız böyle bir mesafe ayarı hatırlatmasından sonra Gılgamış Destanına geçebiliriz. Tenkidî bir tarzdan ziyade doğrudan mevzuya girilebilir ve Gılgamış Destanı ile Tilki Günlüğü arasındaki ilgi ve benzerliklerin tahliline girişebilirdik. Hem dışa açık olma ve kontrol edilebilme hem de kendimizi içine düşürüldüğümüz dar klişelerden kurtarma gayesiyle böyle bir usul takip edildi.

İlk önce Gılgamış Destanı verilecek ve ardından elimizden geldiğince şerh etmeye çalışacağız. Her tahlil bir bütüne dayalı olarak yapılır, yapılmalıdır ölçüsü iktizasınca bağlı olduğumuz ve hep yeniden nüfuz edilmeli diye karşımızda bulduğumuz asıl’a gelince; bunun, Büyük Doğu-İBDA Mimarisi’nin iç avlusu olarak gördüğümüz, İBDA Mimarı’na ait Tilki Günlüğü adlı eseri olduğunu bir kez daha belirtelim.

IV.

Gılgamış’ın Maceralı Uzun Yolculuğu (4)

Kahramanlık masalları şeklindeki destanî edebiyatı ilk defa Sümerliler yazdılar. Babilonyalılar ve Âsurlular’ın kullandıkları Samî dili olan Akkad diliyle yazılmış bu tür dokuz epik zamanımıza kadar geldi. Güney Mezopotamya’da yaşayan Sümerliler, Samî ırkına mensup değillerdi. Onların kültürel önemi takriben M.Ö. 3500’den 2000’e kadar uzanır. Sümerliler, çivi yazısı karakterlerini kil tabletlerine yazdılar ki, bu kil tabletlerden bazıları M.Ö. 4000 yılına kadar çıkmaktadır. Fırat nehrinin kenarlarındaki kadîm şehir-devletleri olan Ur, Uruk, Larsa, Lagaş, Nippur ve Eridu, Sümer ülkesinin merkezleri idiler.

Bir Samî hanedanlığı olan Akkad, Büyük Sargon (M.Ö. 2700) tarafından kuruldu ve devletin merkezi de Agade oldu. Mezopotamya medeniyetinin merkezleri, sonunda Babil ve Nineve’ye, Babilonya ve Asur krallıklarına taşındı.

Akkad efsanlerinin (yani, Babilonya ve Âsur efsanelerinin) ilk örnekleri Sümer efsaneleri idi. Sümer efsaneleri ile hemen hemen aynı olan bu efsaneler –ki bunların en meşhuru Gılgamış destanı idi- Yunanlılar’ınki de dahil, daha sonraki bütün Akdeniz edebiyatına tesir etti. Gılgamış destanının yazıları Ashurbanipal (Aşurbanipal) (M.Ö.668-626) kütüphanesinden geldi. Yine Hitit ve Hurri belgelerine dayanarak yazılmış Akkadca Gılgamış destanı da vardır ki, M.Ö. ikinci-bin yılına kadar uzanır.

Aşurbanipal sarayı ve kütüphanesi, ünlü arkeolog A.H. Layard’ın asistanı Hürmüz Rassam tarafından Nineve’nin kazılması (1845-51) sırasında bulundu. Gılgamış destanının oniki tableti muazzam edebî ve tarihî belgeler kolleksiyonunun parçaları idiler. Yirmi-binden fazla tablet (Londra’daki) British Müzesi’ne gönderildi. Ancak o tabletlerin önemi ancak Rassam’ın keşfinden otuz sene sonra anlaşıldı. Fakat ilim adamlarının dikkatlerini bu Gılgamış destanının önemi üzerine çeken kimse, 1872’de tabletlerdeki yazıları çözen George Smith idi. Rassam’ın, İngiliz Müzesi’ne gönderdiği tabletlerin ancak çok küçük bir kısmı Gılgamış efsanesiyle ilgili idi. Öteki tabletleri de bulmaya azmeden George Smith, Londra Daily Telegraph gazetesinin malî desteği sayesinde Nineve’ye gitti ve nihayet eksik parçaları da buldu. Smith tercümeleri bitirdikten sonra, bu destanın kadîm Mezopotamya’dan gelen en önemli edebî eser olduğunu anlaşıldı.

Gılgamış destanı, bir tür Sümer Odisey’idir, yani ölümsüzlüğün sırrını aramak için maceralı uzun bir yolculuğa çıkan kahramanın başından geçen dramatik hâdiseler. E.A. Speiser diyor ki: “Dünya tarihinde ilk defa olarak, böylesine kahramanca ölçüdeki derin bir tecrübe asil bir üslûpla ifade edildi. Destanın kapladığı saha ve yaygınlığı ve derin şairane gücü ona hiçbir zaman eskimeyecek bir cazibe veriyor.” Nihayet oniki tablette belirtilen hikâye, ilkin ağızdan ağıza yayılan ve sonraları muhtelif kâtipler tarafından yazılan bağımsız parçaların toplanmış şeklini temsil ediyordu. Gılgamış’ın onikinci tableti önceki malzemeye eklenmiş bağımsız bir ektir ki, ana tema için önemli değildir. Bu onikinci tablette Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun hayâletinden Öteki Dünya için araştırma yapmasını ister. Enkidu’nun cevabı hayal kırıcı ve ümitsizliğe düşürücüdür. Bu dünyadan göçenlerin ruhları, “alttaki dünyada rahat ve huzura kavuşmazlar.”

Gılgamış destanı ile İbranî tufan hikayesi (Tekvin, 6, 7, 8) arasındaki benzerlikler, ikincisinin birincisine dayandığını gösterecek kadar çoktur. Hem Sümer hem İbranî metinlerinde, ilahî bir ifşaat, kahramana, bir tufanın yaklaştığını söyler. Her ikisinde de, geminin nasıl yapıldığının, gemiye binilişin, yağmurun durmasının, geminin bir dağ zirvesinde kalmasının, üç kuş gönderilişinin, geminin terk edilişinin ve kurban adanmasının anlatılışları aynıdır. Öte yanda, diğer edebî benzerliklerde görüldüğü üzere, hikâyenin Sümerlerce anlatılışı mülti-tanrıcılığı gösterdiği gibi, İbranî hikâyesindekinden daha az ahlâkî görüşü ihtiva eder.

İlk medeniyetlerinin hepsinin bir tufan hikâyesi olduğu anlaşılıyor. Sümer-Akkad hikâyesinin gerçekten vuku bulmuş bir hâdiseye dayandığı biliniyor. C. Leonard Woolley’in Ur’da ve Stephen Langdon’un Kiş’te yaptıkları kazılar, M.Ö. 4000 ve M.Ö. 3300 yılına ait toprak tabakalarını meydana çıkardı. Daha önce benzeri görülmemiş bu yağmur ve su baskınları, daha sonra Âsurlular’ın ve Babilonyalılar’ın kafalarında çok derinden yerleşmiş olmalı ki, tufan efsanesinin farklı anlatılışlarının sebebi de budur.

Üçte iki tanrı ve üçte bir insan olan Gılgamış, büyük bir kahraman ve cengâver, ama aynı zamanda da bir zalimdi. Uruk şehrinin duvarlarını o inşa etti; savaşta bir benzeri yoktu; ülkeyi mutlak bir güçle yönetti; ve halk, onun en ufak bir kaprisine boyun eğmeğe mecburdu.

Onun, kendileri üzerinde küstahça ve keyfî yönetimine dayanamayan halk, tanrıça Aruru’ya başvurarak “onun bir eşini”, Gılgamış’la savaşabilecek bir dev yaratmasını istedi. Halk, “Bırakalım savaşsınlar”, diye dua etti. “Ve onun rakibi kazansın ki Uruk barış yüzü görsün.”

Aruru, onların dualarını kabul etti ve Enkidu’yu, bütün vücudu bir kadının başındaki saçlar gibi kaba tüylerle kaplı, bir savaş tanrısını yarattı. Enkidu’nun giysileri hayvan derileri idi ve bir hayvan gibi, çayırlarda otladı ve su birikintilerinde kendisine bir yer kapmak için hayvanlarla kavga etti. Bir gün, vahşi hayvanlar için kapan kuran bir avcı onu gördü, fakat Enkidu da avcıyı gördüğü zaman, avcı, dehşet içinde köyüne kaçtı ve gördüğünü anlattı. Babasına, tepelerde gezen, karnını vahşi hayvanları yiyerek doyuran ve su birikintilerinden içen ve mahsulü harap eden ve kapana sıkışmış hayvanları serbest bırakan yaratıktan bahsetti. Babası, oğluna, Uruk’a giderek Gılgamış’la konuşmasını söyledi.

Onun anlattıklarını dinleyen Gılgamış avcıya, köyüne dönmesini, yanına bir fahişe alarak onu su birikintisine götürmesini söyledi. Su birikintisi yanında Enkidu’yu gören fahişe, onu kendine çekmek için sırtındakileri çıkaracaktı. Enkidu, kadını kucakladığı zaman da, civardaki hayvanlar, onun kendilerinden biri olmadığını anlayarak Enkidu’yu reddedeceklerdi. Enkidu da böylece, yabani tabiatı bırakacak ve insanlar gibi yaşamaya başlayacaktı. Avcı, kendisine söyleneni yaptı. Kadını, su birikintisine götürdü ve beraberce iki gün beklediler. Üçüncü günü vahşi adam geldi ve kadın da hemen sırtındakileri çıkararak çıplak göğsünü gösterdi. Kadın, onun şevk ve heyecanını sevdi ve beraberce altı gece yattılar. Enkidu, sonunda ayağa kalktı ve hayvanların yanına gitti. Fakat Enkidu’yu gören hayvanlar, derhal onun yanından uzaklaştılar. Enkidu, peşlerinden koşmak istedi ama bacakları artık eski bacakları değildi, koşamadı. İşte o zaman, kendisinin bir hayvan değil, bir insan olduğunu anladı.

Tekrar fahişenin yanına dönen Enkidu, kadının ayakları dibinde oturdu ve kadın da ona dedi ki: “Enkidu, sen âkıl birisin ve şimdi de bir tanrı oldun! Bu yabani hayatı bırak ve benimle, Gılgamış’ın yönettiği Uruk’a gel.” Fahişenin bu sözleri Enkidu’nun hoşuna gitti ve dedi ki: “Beni Anu ve İştar mâbedine götür ki, Gılgamış’a meydan okuyayım. Ona fevkalâde güçlünün kim olduğunu göstereceğim.”

Şehre geldikleri vakit, halkı, bir bayramı kutlarken gördüler. Gençler, bayramlık elbiselerini giymiş, eğleniyorlardı. Çok geçmeden, çevresindeki adamları ile Gılgamış göründü. Yürüyüş mâbedin avlusunda durdu. Gılgamış, mâbede girmeğe hazırlanırken, Enkidu kapıda durdu ve ona meydan okudu. İki cengâverin çevresinde toplanan halk, onların birbirine denk olduklarını gördü. Ardından mücadele başladı. Birbirleriyle boğuştular ve onlar burunlarından soluyan boğalar gibi çarpışırken mâbedin duvarları sallanıyordu. Gılgamış sonunda yere düştü. İşte o zaman anladı ki, kendisine denk biri ile karşılaşmıştı. Enkidu da, Gılgamış’ın sadece küstah bir zalim değil, kendisine lâyık bir muhalif olduğunu da anlamıştı ve ona dedi ki: “Dost olalım.” İki dev birbirini kucakladı ve kaderlerini birbirlerininkine bağladılar.

Gılgamış daha sonra, ormana giderek bir sedir ağacı kesmeyi teklif etti. Fakat Enkidu kutsal orman koruyucusunun, “ağzı ateş ve nefesi ölüm” olan çok güçlü Humbaba olduğunu söyleyerek gitmek istemedi. Gılgamış Enkidu’yu paylayarak, “Nerede senin o büyük gücün?” dedi. “Yürü, korkma. Çarpışarak yenilmek, çarpışmaya girişmemekten iyidir.”. Böylece, silâhlarını hazırladılar ve ormana doğru yola çıktılar. Yolda her ikisi de korkmaya ve verdikleri karardan pişmanlık duymaya başladı. Şimdi, birbirlerini cesaretlendirmeye çalışıyorlardı.

Nihayet, Humbaba’nın yaşadığı ormanın kenarına geldiler. Akşam olmak üzere idi ve iki cengâver öylesine yorulmuştu ki, bir ağacın altına uzanır uzanmaz uyudular. Geceyarısına doğru Gılgamış bir rüya görerek uyandı. Rüyasında, bir dağ onun üzerine düşmüş fakat bir dev kendisini kurtarmıştı. Enkidu, “Humbaba’yı mağlûp edeceğimizin bir habercisi” dedi. Ayağa kalktılar ve ormana girdiler. Gılgamış, bir balta ile büyük bir sedir ağacını kesti; devrilen ağaç öylesine bir gürültü çıkardı ki Humbaba’yı uyandırdı. Dev, hemen onların üzerine doğru koşarak kızgınca bağırdı: “Benim ormanındaki sedir ağacını kesmek küstahlığını gösteren kim?”

Bu noktada, güneş tanrısı Şamaş, Gılgamış’a korkmamasını ve Humbaba’nın üzerine gitmesini söyledi. Şamaş, Humbaba’yı kör edecek kızgın bir rüzgârı onun üzerine gönderdi. Humbaba, şimdi hareket edemiyordu. Elinden artık hiçbir şey gelemeyeceğini anlayınca, Gılgamış ve Enkidu’dan merhamet diledi: “Beni serbest bırakırsanız sizin hizmetçiniz olacağım.” Enkidu ve Gılgamış, devin yakarışlarını dinlemeyerek Humbaba’nın kafasını kestiler.

Gılgamış yıkandı, temiz giysilerini giydi ve sırtına bir krallık cüppesi geçirdi ve başına da bir taç koydu. Şimdi öylesine yakışıklı olmuştu ki, kadınlık tanrıçası İştar’ın dikkatini çekti. İştar, “Benimle birlikte gel,” dedi. “Ve benim kocam ol. Ben sana altın bir araba vereceğim. Krallar ve prensler sana hizmet edecek ve sana hediyeler sunacaklar. Biz ikimiz güzel bir sarayda yaşayacağız.” Gılgamış cevap verdi: “Ben seninle niye evleneyim? Sen, hercai bir ruh, erkekleri yok eden birisin. Başka hiçbir şey değilsin. Sen, çalışma kampına gönderdiğin ve böylece kendisini sefalete sürüklediğin tanrı Temmuz’u mahvettin. Aynı şeyi, kendisini, senin rahat ve zevkine adamış olan Temmuz’un babası bahçıvana da yaptın. Seninle yatmayı reddettiği zaman, sen onu bir köstebeğe dönüştürdün. Önce kandırıp kendine çektikten sonra yıktığın daha pek çokları var. Sen aynı şeyi bana da yapacaksın.”

Gılgamış’ın hakaretleri karşısında İştar gökyüzüne uçarak onu, babası Anu’ya ve annesi Antum’a şikâyet etti. Fakat Anu, kızının, başına gelenlerden kendisinin mesul olduğunu ve kötü hareketlerinin kendisine böylece hatırlatılmasını hak ettiğini söyledi. Babasının sözlerine fena halde kızan İştar, Anu’dan, Gılgamış’ı öldürmesi için cennetin boğasını göndermesini talep etti; Anu, onun bu isteğini yerine getirmezse, yer altı dünyasının kapılarını kırarak, yeryüzündeki bütün canlıları yok edecek ölüleri serbest bırakacağını söyledi. Anu dedi ki: “Eğer ben boğayı gönderirsem yeryüzünde, yedi yıl sürecek bir açlık baş gösterecek.” Fakat İştar, böyle bir netice için hazırlıklı olduğunu söyledi. Böylece, boğa yeryüzüne indi; Gılgamış ve Enkidu’ya saldırdı. Enkidu, boğayı boynuzlarından yakaladı ve kılıcını hayvanın ensesine indirdi. Ardından, Gılgamış ve Enkidu boğanın kalbini çıkararak, güneş tanrısı Şamaş’a takdim ettiler.

Çatışmayı, Uruk’un kale duvarlarındaki mazgallardan seyreden İştar haykırdı: “Eyvah! Gılgamış cennetin boğasını öldürdü.” İştar’ın, boğayı öldürenin sadece Gılgamış olduğunu söylemesine kızan Enkidu, hayvanın kalça kısmından kestiği bir et parçasını İştar’ın yüzüne fırlattı. İştar da, Enkidu’yu dehşetli bir ceza ile tehdit etti. İştar, boğanın kendisine lâyık bir törenle gömülmesini istedi, fakat Gılgamış, Uruk halkının sadakatini kendine çekmek için hayvanın yerde kalan parçalarını topladı, bir torbaya koydu.

Bu hâdiseden kısa bir müddet sonra Enkidu bir rüya gördü. Rüyasında, bütün ilâhlar, boğanın öldürülmesinden en çok kimin suçlu olduğunu kararlaştırmak için bir araya gelmişlerdi. Bazılar, suçun büyüğünün Gılgamış’ta olduğunu ve bundan böyle onun ölmesinin gerektiğini söylediler. Diğerleri, asıl suçlunun Enkidu olduğunda ısrar ettiler. Bu düşünceler üzerine ileri geri uzun uzun tartışıldıktan sonra, Anu nihaî kararını bildirdi: “Gılgamış, aynı zamanda kutsal sedir ağacını da kestiğinden,ölmesi gereken odur.” Bu ise, konsey üyeleri tanrılarını daha da birbirine düşürdü. Şimdi her biri, iki kahramandan birini, hayvanı öldürmekle suçluyordu. Tanrılar müşterek bir karar vermeden Enkidu uyandı ve rüyasını Gılgamış’a anlattı.

Gılgamış arkadaşına, kendisinin de aynı derecede suçlu olduğunu ve Enkidu öldürülecek olursa, hayatının geri kalan kısmını onun için matem tutmakla geçireceğini söyledi. Enkidu yarı-uyanık yatarken arkada bıraktığı yılları gözden geçirdi ve başına gelen bu belâyı getiren hâdiseleri lanetledi. Daha sonra, bir diğer rüya daha gördü. Bu defa, bir ejderhaya dönüştürülmüş ve cehennemde, yer altı dünyası kraliçesinin yaşadığı şehvet evine götürülmüştü. Uyandığı zaman, artık öleceğini biliyordu. Her geçen biraz daha halsiz düşerek acı ve ızdırap içinde oniki gün yattı. Elinden bir şey gelemeyen Gılgamış onun başucunda oturdu. Enkidu nihayet gözlerini kapadı. Gılgamış, bu arkadaşı ve sağ kolunun, kendisi ile birlikte çarpışan ve avlanan Enkidu’nun ölümüne derinden üzüldü. Bir aşağı bir yukarı yürüyerek ağlıyor ve saçlarını koparırcasına çekiyordu. Aynı kaderin kendisini de beklediğini bildiğinden korkmaya başladı.

Arkadaşını gömen Gılgamış, Maşu dağında yaşayan ve kendisinin ebedî hayatın sırrını bildiği söylenen Utnapiştim’i görmek için yola çıktı. Günlerce yürüdükten sonra, tepeleri “gökyüzüne” ve göğüsleri “yer altı dünyasına uzanan” dağa ulaştı. Dağın kapısındaki nöbetçi iğrenç bir akrep-adam idi ve Gılgamış’a oraya gelmesinin sebebini sordu. Gılgamış Utnapiştim’i görerek ebediliğinin sırrını öğrenmek istediğini söyledi. Akrep-adam, “Bu mümkün değil,” dedi. “Zira hiçbir fâni insan, oniki league uzunluğunda (bir league, yaklaşık 5 km.) karanlık bir tüneli geçtikten sonra varılabilen Utnapiştim’in malikânesine ulaşamadı.” Gılgamış, yine de içeriye girmeye azimli idi. Yolcunun üçte iki tanrı olduğunu sezinleyen nöbetçi, başarı dileyerek içeri girmesine müsaade etti. Gılgamış yürüdü, yürüdü ve yürüdükçe de tünel, bir şey görülmezcesine karanlıklaşıyordu. Fakat tünelin sonuna yaklaşınca ışık gördü ve çok geçmeden kendisini, meyvalarının mücevher olduğu yemyeşil ağaçlar ve çiçekler arasında buldu. Güneş tanrısı Şamaş göründü ve dedi ki: “Gılgamış, sevin, çünkü sen bu cennete giren ilk fânisin; ama peşinde gittiğin hayatı bulamayacaksın.” Bu ikaza aldırış etmeyen Gılgamış, eve ulaşıncaya kadar yürüdü. Evin bakımından sorumlu olan kadın –bir şarap-kadın- görünerek kapının kilitlenmesini emretti. Kadın Gılgamış’ı ilkin bir serseri sanmıştı, fakat Gılgamış’ın anlattıklarını dinledikten sonra, onun alelâde bir kimse olmadığını anladı ve içeri aldı.

Şarap-kadın, Gılgamış’ı caydırmağa çalıştı. Dedi ki: “Peşinde gittiğin hayatı hiçbir zaman bulamayacaksın. Tanrılar, beşeriyeti yarattıkları zaman, insanoğlunun ölmesi gerektiğine karar verdiler. Bundan böyle, yaşadığın her günün en iyi bir şekilde geçmesine çalış. Ye, dans et ve eğlen. Tam bir hayat sür.”

Bu sözler Gılgamış’ın bir kulağından giriyor, ötekinden çıkıyordu. Utnapiştim’i nasıl bulacağını sordu. Kadın onun, okyanus ötesinde hiç kimsenin gidemediği bir adada oturduğunu söyledi. O, Ölüm Denizi idi. Fakat kadın, Utnapiştim’in kayıkçısı Ursanabi’nin öteberi almak üzere içeride olduğunu ve belki kendisini götürmeyi kabul edeceğini söyledi. Kadın kayıkçıyı getirdi ve kayıkçı da Gılgamış’ı götürmeyi kabul etti. “Fakat bir şartla,” dedi. “Ölüm sularına dokunmayacaksın. Sopan bir defa suya girdi mi, onu hemen suya bırakıp yerine bir diğerini koyacaksın. Bundan böyle, ormana git ve bu yolculuk için gerekli iki defa-altmış (yâni 120) tane sopa kes.”

Gılgamış söyleneni yaptı ve birlikte kayığa bindiler. Bir ay gittiler ve beraberindeki bütün sopaları kullandılar. Gılgamış o zaman, dizlerine kadar inen ince uzun gömleğini yırttı ve yelken olarak kullandı. Onlar adaya yaklaşırken, Utnapiştim de onların gelişini seyrediyordu. Birdenbire, kendi kendine dedi ki: “Kayıttaki insanlar kimler? Onlar benim kayıkçılarım olamaz.”

Gılgamış ve kayıkçı karaya çıkarak Utnapiştim’in yanına gittiler. Utnapiştim, Gılgamış’a, ebedî bir hayatın olamayacağını kesinlikle söyledi. “Ebediyen ayakta durması için mi ev yapıyoruz? Kontratlarımızı ebediyete kadar sürsün diye mi imzalıyoruz? Kuşlar ve çiçekler er veya geç ölürler ve fâni insanlar da ölürler. Bu, tanrıların emirleri idi.” Gılgamış buna şöyle cevap verdi: “Siz de benim gibi bir beşerî yaratıksınız. Bir tanrının hayatını yaşadığınız için zevk duyuyor musunuz?”

Yaşlı âkıl adam bir müddet sessiz durdu. Sonra dedi ki: “Ben sana, tanrıların bildikleri bir sır söyleyeceğim. Fırat nehrindeki Şurippak şehri, büyük bir tufan husule getirmek isteyen tanrıların evi idi. Sular tanrısı Ea bana, yaklaşmakta olan tufanı ikaz ederek bir gemi yapmamı söyledi. “Dünyevî eşyalarını terket ve kendi hayatını kurtar. Yaşayan bütün şeylerin tohumlarını gemiye al,” dedi. Ben, onun bu emirlerini yerine getireceğimi söyledim ve böylece gemiyi yaptım ve onu ziftle çevreledim. Her duvarın yüksekliği on düzine cubit idi. (Cubit, dirsekten orta parmağa kadar olan mesafedir.) Ben altı güverte yaptım. Yiyecekleri getirdim. Ocağa altı ölçü katran döktüm. Üç ölçü asfalt da içeriye döktüm. Geminin kalafatı için zeytinyağı kullanıldı. Et ihtiyacımız için koyunları ve boğaları kestim ve içmek için de şarap tedarik ettim. Gemi, yedinci günü tamamlanmıştı. Bütün altın ve gümüşümü gemiye getirdim. Tabii, ailem ve akrabalarım da geldiler. Bütün hayvanlar ve kuşlar gemiye üşüştüler.”

“Sabaha karşı kara bulutlar göründü ve gök gürültüleri tanrıları bile korkuttu. Dehşetli bir fırtına yedi gün gemiyi çalkadı. Yedinci gün fırtına ve suların yükselişi durdu. Bütün beşeriyet kile dönüşmüştü. Ambar kapağını açtım ve güneşi gördüm. Gemi, Nisir Dağı’nın zirvesinde durmuştu. Hareket edemiyordu. Gemi, altı gün Nisir Dağı’na saplanıp kaldı. Yedinci günü, kuru kalmış bir toprak bulunup bulunmadığını öğrenmek için bir kumru gönderdim. Kumru uçtu, fakat kuru bir yer bulamadan döndü. Ardından bir kırlangıç gönderdim; o da kuru bir toprak bulamadan döndü. Nihayet bir kuzgun gönderdim. Kuzgun, kuru bir yer bulmuştu; orada yiyecek de buldu ve geri gelmedi. O zaman suların kaybolduğunu anladım.

“Biz dağın tepesindeki gemiyi terkettik ve tanrılara kurbanlar adadık. Tanrılar, yakılan buhurun kokusunu aldılar ve yanımıza gelerek adanan kurbanın etrafında toplandılar. Sonra, Enlil beni ve karımı gemiye götürerek dedi ki: “Utnapiştim, bugüne kadar sadece bir fâni idi, fakat şimdi tanrılardan biri olacak ve uzaktaki nehirlerin ağzındaki adada ebediyen yaşayacak.”

Hikayesini bitiren Utnapiştim, Gılgamış’a böyle bir şeyin kendisi için olamayacağını söyledi. Gılgamış, kendisine ebedilik bahşetmeleri için tanrıları çağıramazdı. Gılgamış, böylece aradığının boşuna olduğunu anladı. Yedi gün yedi gece uyudu. Uyandığı zaman, Utnapiştim’e ne yapması gerektiğini sordu; çünkü rüyasında, kendisinin ölümle karşı karşıya geleceği ikaz edilmişti. Utnapiştim, kayıkçı Ursanabi’yi çağırarak kayığı hazırlamasını söyledi. Sonra da Gılgamış’a dönerek dedi ki: “Sana bir sır açıklayacağım. Denizin dibinde bir bitki vardır. Buckthorn’a (topalak) benzeyen bu bitkiyi elde edersen yeni bir hayata kavuşacaksın.”

Gılgamış, ayaklarına kocaman taşlar bağlayarak kendisini denizin dibine indirdi. Bitkiyi buldu ve sahile getirdi ve kayıkçıya dedi ki: “Bu meşhur bitki, kendisini bulanın gençliğini geri getirecek. Ben onu Uruk’a götürüp “İnsan İhtiyarlıkta Genç Olur” adını vereceğim. Onu yiyeceğim ve tekrar gençleşeceğim.” Denizi geçtiler ve beraberce Uruk’a doğru yürümeğe başladılar. Bir kuyu başında durdular ve Gılgamış, soyunarak suya daldı. Fakat kendisi suda iken, bir yılan bitkiyi alarak kaçtı. Yılan derhal derisini attı ve genç oldu.

Gılgamış, oturdu ve ağladı. Şimdi tekrar anladı ki, bütün fâniler gibi, ölüm kendisi için de bir gerçektir. Gılgamış ve Ursanabi Uruk’a doğru yollarına devam ettiler.

V.

İBDA Mimarı’nın takdim yazısı:

DÜNYA ÇAPINDA BİR HÂDİSE
KAPTAN KUSTO MÜSLÜMAN

(Dergilerden, gazetelerden ve televizyon ve radyodan tanıdığım meşhur Kaptan Kusto… Bu adam bir devrin (MarkoPolo)su, Evliya Çelebisi gibi tetkikçi bir seyyahtır ve tabiat denilen yaratıklar âleminin sırlarını denizlerde arayan ve deniz içi hayatı kurcalayan ilmî bir tecessüs sahibidir.

Bu adam basit “olabilir”ler veya “olabilir” sanılan şeyler arasında öyle bir tecelliye şahit oluyor ki, 1400 yıl önce Kur’ân’ın haber verdiği mucize önünde dize gelip müslüman oluyor.) (5)

İBDA Mimarı’nca KÖKLER adlı eserinin girişine alınan Üstad’ın Çocuk isimli şiirini de, yapacağımız vurguların adreslerinden birisi olması hasebiyle buraya alıyoruz.

 ÇOCUK

 Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk;

Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk…

Çocukta uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;

Karıncaya göz atsa “niçin, nasıl” ve hayret…

Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür,

Biz akıl tutsağıyız, çocuktur ki asıl hür.

Allah diyor ki: “Geçti gazabımı rahmetim!”

Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim…

Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın!

Şimdi anladığını, sonra anlayamazsın!

İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;

Çocukların kalbinde işler zaman rakkası…

 VI.

1- Üçte iki tanrı ve üçte bir insan olan Gılgamış…

“Üçte iki tanrı ve üçte bir insan” ifadesi, bize, Üçışık müsellesini hatırlatıyor.

Gılgamış ismini Gıl-Gamış şeklinde okursak;

Gıl: Düşmanlık, garaz ve adavet, gizli kin ve haset.

Galî: Pahalı. Kıymetli. Ağır. Haddini tecavüz eden, haddini aşan.(İfrat)

Galiye: Galeyan eden. Değerinden çok pahalı. Misk ve amberden yapılmış meşhur koku. Hoş kokulu kıymetli madde.

Kîl: Söz, kelam, denilen.

Gamış için;

Kamş: Bir şeyi şundan bundan toplamak.

Kammaş: Külhancı.

Kammas: Suya dalan.

Gams: Yıldız kayması. Suya dalmak.

Kamus: Deniz. Derya. Denizin ortası, derin yeri. Büyük lügat kitabı.

Kamus: Arslan, esed.

Kamis: Gömlek. Döl yatağını (rahim) kaplayan ince deri. Bazı nebatlardaki ince deri.

Gılgamış’ın mânâlarından birisinin “İfrat halde denizin derinliklerine dalan kahraman”a denk düştüğünü söyleyebiliriz.

Güzel koku ile Üçışık’ın ilgisi, İBDA Mimarı’na ait Hırka-i Tecrîd adlı eserinin, “Gümüş ve Misk” bölümünde gösterilmiştir. Ayrıca, güzel koku, arif ve sayı arasındaki alâka, “Yeni bir ilmî inkişaf mümkün mü” adlı yazımızda ele alınmıştı.

Kammaş (Külhancı) mânâsı için de Üstad’ın Külhan Yeri isimli şiirinden şu kısım:

Yaklaştım hamamda külhan yerine;

Yaklaştıkça daha sıcak bölmeler…

Saplandı mı akıl bir kez derine

Her ân dirilmeler, her ân ölmeler…

2- Uruk şehrinin duvarlarını o inşa etti…

Uruk: Irklar. Kökler, damarlar.

Urrak: Kabuğu soyulmuş ağaç. (necb, selh)

Hasr: Bir şeyi içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma. Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak. Sıkıştırma. Kısaltma. Okurken tutulup kalmak. Vakfetmek. Zaman ayırmak.

Hasr: Keşfetmek. Yorulmak.

Kasr: Köşk. Yüksek ve ferah bina. Taştan ve kârgir küçük saray.

Kasar: Üşenme, tembellik.(küst) Güç ve kuvvetin son sınırı. (kusva) Boğazı tutup nefes aldırmayan zahmet.

KÖKLER adlı eserinde İBDA Mimarı, Efendi Hazretleri’nin iki vasfından bahseder: Muhsî ve Muhsine.

Muhsin: İhsan eden, iyilik eden. Kerim. Cömert. Allah’ı görür gibi O’na ibadet eden.

Muhsın: Kale gibi mahfuz ve sağlam olan. Kendini haramdan saklayan.

Muhsî: Sayı sayan. (Muhsî için 36 no’lu maddeye bakınız.)

Hatırlanması gereken, İBDA Mimarı’nın Üstad için, “O bir saray yaptıysa, ben de etrafını çepeçevre hisarla ördüm.” ifadesidir.

3- Ülkeyi mutlak bir güçle yönetti ve halk onun en ufak kaprisine boyun eğmeğe mecburdu…

İstibdad: Başlı başına olmak. Keyfî idare sistemi. Zulüm ve tahakküm.

İstibda’: Bedi’ ve güzel bulma.

Hürriyetten hariyeti (eşeklik) anlamayanlara, gerçek hürriyet yolunun açıcısı…

4- …dayanamayan halk, tanrıça Aruru’ya başvurarak, “onun bir eşini”, Gılgamış’la savaşabilecek bir dev yaratmasını istedi.

Tanrıça Aruru için;

Ar: Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şirm. Şerm. Haya.

Ara: Süsleyen. Bezeyen.

Ara: Fikirler. Reyler.

Rai: (Rü’yet.den) Gören, görücü. R harfiyle alakalı, R harfine mensup.

Rai: Çoban. Gözetleyici ve koruyan kimse. Vali. Güvercin kuşundan bir kısım.

Ra’y: Teslim olma. Otlatma, gütme. Otlama.

Rayi’:Acib nesne. Cömert kişi.

Tara: Yıldız.

Târık: Gece gelen kimse. Zulmette hasıl olan belâ ve musibetler. Parlak yıldız. Sabah yıldızı. (Zühre, Venüs, Çoban yıldızı, Kervan kıran, Çulpan)

Bedi’: Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan. Garîb. Acîb. Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan. Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan. Beğenilen. Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan. Edb: Sözün garib ve güzel olması hâli.

“Onun bir eşini”, Gılgamış’la savaşabilecek bir dev yaratmasını istedi.”.. için;

Devv: Otsuz çöl. (Bedid: Büyük sahra, geniş çöl.)

Div: Dev.

Dive: İpek böceği. (Divek: Ağaç kurdu, güve.)

Deva: İlaç, çare. Hastalığın iyi olmasına sebep olan gıda. (kut)

Dav’: Hoş kokular kokmak. Depretmek.

Dav’: Şule, ışık, ziya.

Bidre: Ağaç kurdu.

Badir: Hemen yapmak isteyen. Birdenbire vuku bulan. Dolunay. Büyümüş (çocuk). Olgun (meyva).

Bedâd: Gözükme, zahir olmak. Sayış, sayma. Fırka. Savaşacak akran. Nasib, hisse, pay.

Hatırlanması gereken, İBDA Mimarı’nın, “Fili yenecek sivrisineği icad ettik!” sözü.

5- Aruru, onların dualarını kabul etti ve Enkidu’yu, bütün vücudu bir kadının başındaki saçlar gibi kaba tüylerle kaplı bir savaş tanrısı yarattı.

Dai: Dua eden, duacı. Sebep. Davet eden. Muktazi. (Muktazi: lüzumlu olduğu taayyün etmiş, anlaşılmış. İktiza eden. Gerekli, lazım.)

Daiye: İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu. Mucib ve sebep. Bâis husus, vakit ve zamanın bir haleti. Arzu, hırs. Dava, bahane.

Daiyy: Şu kimseye derler ki, bir kişi ona “oğlumdur” demiş olsun.

Enkidu için;

Ena: Ermek, idrak. Saat.

Ena: Eğlenmek.

Ene: Ben.

Hin: Ân, zaman,vakit. Sıra, çağ. Kıyamet.

Hindu: Satürn (zühal) gezegeni. Benek, ben. Hindliler gibi pek esmer adam.

Kaid: Süren, sevkeden. Koyunların önünden giden ve küsem denilen koyun. Yedeğine alıp çeken. Çavuş, serasker, kumandan. Sıradağ. Geniş ark.

Kıdve: İlimde ileri olup kendisine uyulan. Kendine itimad edilip ardınca gidilecek olan.

Nahide: Yeni yetişmiş kız. Zühre (Venüs) yıldızı.

Neticede “Zamanın (kıyametin) ve/veya idrakin güzel kahramanı” gibi bir mânâ.

“bütün vücudu bir kadının başındaki saçlar gibi kaba tüylerle kaplı” ifadesi için;

Zih: Çok kıllı erkek sırtlan.

Zihi: Ne güzel. Ne iyi. Aferin.

Zaha: Çirkin kokulu,pis kokulu.

Zaki: Güzel kokulu, keskin kokulu.

Zihin: Anlama, bilme, hatırlama kuvveti. Anlama kuvvet ve istidadı.

Şa’r: Kıl. Saç. Ateş yakmak. Cenk koparmak, kavga çıkarmak.

Şar: Şehir, belde. (zuhur)

Şuur: Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zahirle duymak. Nefsin mânâya ilk vüsul mertebeleridir. Kendi varlığından haberdar olma. Bir şeyi hoşça tanıma. İnceliklerini iyice idrak etme. Kıllar.

Şi’r: Anlama. İdrak.

Şir: Süt.(ilim) Arslan. (kahraman)

Demek ki “güzel” olmakla beraber aynı zamanda şair bir kahraman…

6- Vahşi hayvanlar için kapan kuran bir avcı onu gördü.

Vahş: İnsandan kaçan, yabani ve ürkek hayvan. Tenha ve ıssız yer.

Seyyad: Avcı.

Seyyid: Efendi. (bey, mir) Peygamberimizin soyundan gelen.

Kanıs: Avcı.

Kannas: Süpürgeci.

Feraşet: Süpürücülük ve döşeyicilik. (mehdi, dahi) Kabe-i Şerifeyi süpürenin hizmeti.

Üstad’ın Çile’sinden:

Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,

Ok çekti yukardan, üstüme avcı.

7- …Gılgamış avcıya, köyüne dönmesini, yanına bir fahişe alarak onu su birikintisine götürmesini söyledi.

Şuh: Şen ve hareketlerinde serbest olan. Nazlı, işveli. Açık saçık, hayasız. Oynak.

Şihe: At kişnemesi.(sahil)

Fettan: Fitne ve fesada teşvik eden, fenalık yapan, ayartan. Oynak kadın. Cazibeli, gönül alıcı.

Fettane: Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarayan taş.

Fetanet: Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik. Müteyakkiz oluş.

Anafor’dan:

Bir şuh güzel ki zaman

Güven olmaz talihe

8- Üçüncü günü vahşi adam geldi ve kadın da hemen sırtındakileri çıkararak çıplak göğsünü gösterdi. Kadın, onun şevk ve heyecanını sevdi ve beraberce altı gece yattılar.

Sitt: Hanım.

Sitte: Altı.(6) Altılık.

Vav: Ebced değeri 6 olan harf.

Vavî: Tilki. Vav harfi ile alâkalı.

Sedy: Meme.

Süda: Kendi kendine çobansız gezen hayvan. Bir şeyi kendi kolayına bırakmak.

Seda’: Bezin hatâsı.

Sadi’: Sabah vakti. Koyun ve deve bölüğü. Yedi günlük oğlan.

Altı cilt Tilki Günlüğü…

9- Beni Anu ve İştar mabedine götür…

An: Yüksek büyük dağ. (Rasiye)

Ân: Uzağı gösteren işaret. Şu. Bu. O. Güzellik cazibesi. Melâhat. Güzellik.

Anûn: İsyankar, kavgacı. Davarın önünde yürüyen davar.

Âne: Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi. Dişi ve yabani eşek. Yabani eşek sürüsü. Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar. Kasık kılı. Apış arası, apış.

Bânû: Kadın, hatun, hanım. Gelin. Gülsuyu gibi şeylerin şişeleri.

Azra Banu: Venüs, zühre. (Azra: Medine’nin bir ismi. Sevgili, mahbube. Delinmemiş inci. Üzerinde yürünmemiş kum. Kız olan kız. Hz. Meryem’in bir vasfı.)

İştar: Venüs kadınlık tanrıçası.

İş-tar şeklinde ayırırsak;

Îş: Yaşayış. Yaşamak. Zevk u sefa sürmek. Hayata medar olan şeyler. Ekmek. Gıda. (kut)

İşe: Orman, sık ağaçlık. Casus, hafiye.

Tara: Yıldız.

Dar: Sâhip, mâlik, tutan.

“İşi elinde(n) tutan” aktör mânâsı…

10- Şehire geldikler vakit, halkı, bir bayramı kutlarken gördüler…

Îd: Bayram günü. (Gidip tekrar gelen, bir kimsede âdet olup alışılan şey. Bayram tekrar geldiği için îd denilmiştir.

Uddet: Gelecek zaman hadiseleri için darlığa düşmemek için mal ve silâh gibi şeylerde hazırlık. Mühim levazımat. İstidad. Gençlerin yüzünde çıkan sivilce.

İdd: Büyük, acib şey. Belâ, dâhiye. Yalan.

Beda: Hayret verici, yenilik ve iyilikte üstünlük. Acîb ve garîb olma. Yeni zuhur etme.

Bede’: Başlayış. Başlama. Bir şeyi başkasından evvel işlemek.

Bayram hazırlığı, kurtuluşun bir başlangıcı olmasın?

11- Yürüyüş mâbedin avlusunda durdu.

Hayat: Kasaba ve köy evlerinde üstü kapalı, bir, iki veya üç tarafı açık sofa. Avlu.

Hayyat: Yılanlar.

Hayyat: Terzi. Dikiş diken sanatkar. (Bitiştiren, sıla)

Mâbed: İbadet edilen yer.

İbad: Abidler, kullar. İbadet edenler.

Abide: İbadet eden kadın.

Abide: Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. Bir milletin tarihinde büyük bir değeri hâiz olan vak’a. Fesahat ve belâgatı dolayısıyla benzeri söylenemeyen şiir. Tarihte yüksek ve hakim bir mevkide olan vak’aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina. Azametiyle, güzelliğiyle insanı hayrete uğratan mebani. (Süleymaniye ve Ayasofya camileri gibi.) Uzun müddet yaşayan edebî, ilmî, sınaî eserler. Geçmiş devirlerden kalma tarihî veya bediî kıymeti olan binalar, kaleler ve harabeleri. Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki resimler, nakışlar, yazılar. Abide’nin Arapçadaki mânâsı bizdekinden başkadır: Kendisinden nefretle, haşyetle bahsolunan, uzun müddet dillerde destan olup kalan dâhiye ve beliyyeye denir.

12- Enkidu da Gılgamış’ın sadece küstah bir zalim değil, kendisine layık bir muhalif olduğunu da anlamıştı…

Muhalif: Uymayan. Birbirine benzemeyen. Birbirine zıt olan. Başka şekilde düşünen. Karşı duran.

Muhalif: Yardımcı.

Hılfe: Muhalefet etmek, karşı gelmek. Biri gidip diğeri geriye gelmek. Biçildikten sonra veya yandıktan sonra biten ot. Sonra biten yemiş.

13- İki dev birbirini kucakladı ve kaderlerini birbirilerinkine bağladılar…

Hıllet: Samimi ve can-ı gönülden dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık. Kılınç gediği. Nakışlı deri. Ağızda bâki kalan dişler. Dişler arasında kalan yemek artığı.

Hâl: Dayı. Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben.

Cünabe: İkiz çocuk.

Cünnab: Bitişik olan iki yemiş.

Cenab: Büyüklüğü ifade etmek için hürmet maksadıyla söylenir. Hazret. Avlu. (Hayat, sıla)

Can-ab: Hayatı idame ettiren ateş ve su dostluğu…

14- Fakat Enkidu, kutsal ormanın koruyucusunun, “ağzı ateş ve nefesi ölüm” olan çok güçlü Humbaba olduğunu söyleyerek gitmek istemedi.

İbrahim: İbrahim kelimesi, İbranicede baba anlamına gelen “eb” ve cumhur demek olan “reham” kelimelerinden meydana gelmiştir. “Ebu-l cumhur” ise; cumhurun babası demektir. Zamanın kralı Nemrud tarafından ateşe atılmak istendi, mu’cize olarak ateş onu yakmadı. En şiddetli zamanda dâhi Allah’tan başka kimsenin dostluğunu kabul etmediğinden, sadece O’ndan meded beklediğinden kendisine Halilullah-Allah dostu denilmiştir.

Hamî: himaye edici, himaye eden. Koruyucu, koruyan, kayıran.

Hamm: Çok sıcaklık, şiddetli hararet.

Hımam: Ölüm, mevt.

Hıma: Kimsenin giremediği mahfuz otlak. Sultan için korunup hıfz edilen çayır.

Hüma: (İki kişiye işaret olan zamir) O ikisi.

Hümâ: Devlet kuşu. Saadet. Mutluluk.

İşe: Orman, sık ağaçlık. Casus, hafiye.

Azer: Ateş. Şemsi senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Hz. İbrahim’in babasının veya amcasının ismi.

Azir: Iztırap, sıkıntı. Ağrı,sızı. Azar, tekdir.

Blue: (ing) Mavi. Bulanıklık, keder.

Ezrak: Saf ve temiz su. Gök renkli,mâvi (Mehdi mina (Farsça): Gökyüzü)

Azerd: Boya, renk.

Fâm: Boya, renk.

Renk: Bulanık su.

Fem: Ağız, dihen.

Famiyy: Yemiş satıcı, meyve satan kimse. (kusto)

Dihan: Kiırmızı deri, sahtiyan. Vücuda sürülecek yağlar. (mesih)

Dehen: Ağız, fem.

Dahy: Yayıp döşemek. (mehdi)

15- Rüyasında bir dağ onun üzerine düşmüş fakat bir dev kendisini kurtarmıştı.

Cebel: Dağ, yüksek tepe. (Rasiye) Bir kavmin meşhuru ve büyüğü, âlim ve fazıl kimse.

Cebl: İhtira. İbda. Yoktan yaratma.

16- Gılgamış, bir balta ile büyük bir sedir ağacını kesti; devrilen ağaç öyle bir gürültü çıkardı ki….

Sidr: Tembel kimse. (küst) Bir deniz adı. Arabistan kirazları.

Sidre: Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam.

Sedir: Köşk. Nehir. Karyola. Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet.

Serir: Tahta karyola. Üzerine oturulan yüksekçe yer. Taht.

Serire: Gizli şey, gizli sır. Gizli hâl veya fikir. Yatak.

Ubr: Çok. Sedir ağacından su kenarında biten ağaç.

Abr: Rüya tabir etmek. Düş yormak Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek. Söylenmeden bir şeyi düşünmek.

Sine: Ân, bir lahzacık. İki ağızlı balta.

Sine: uyuklama. Uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası.

Tarraka: Gümbürtü.

Târık: Gece gelen kimse. Zulmette hasıl olan belâ ve musibetler. Parlak yıldız. Sabah yıldızı. Venüs, zühre.

17- Güneş tanrısı Şamaş…

Şems: Güneş, âfitab.

Mehat: Billur taşı. (Mâviye) Güneş. Dağ sığırı. Tazelik. Güzellik.

Aftab: Güneş. Pek güzel şahıs. Çok parlak çehre.

Aftabe: İbrik. Su kabı. (Abdan)

18- Şamaş, Humbaba’yı kör edecek kızgın bir rüzgarı onun üzerine gönderdi.

Samm(e): Zehirleyen. Ağulu. Sam yeli denen öldürücü rüzgâr.

Sıme: Bahadır, kahraman kimse. Berk, muhkem nesne. Büyük erkek yılan.

Sim: Gümüş. Gümüş para.

A’ma: Kör. Gözü görmeyen. Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik. Yağmur bulutları.

Ami: Senevî, yıllık (sin). Avamca. İleri gelenden olmayan. Cahil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve müteallik.

Kûrân: Körler. Âmâlar.

İdrakin aczini idrak edenlerin idraki…

19- Gılgamış yıkandı, temiz giysilerini giydi ve sırtına bir krallık cübbesi geçirdi ve başına da bir taç koydu. Şimdi öylesine yakışıklı olmuştu ki kadınlık tanrıçası İştar’ın dikkatini çekmişti.

Hil’at: Yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü elbise. Kaftan.

Hilye: Güzel sıfatlar. Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz. Kılıcın sapındaki veya kınındaki zinet. Suret. Hey’et. Görünüş.

Hâl: Dayı. Vücudda hususen yüzde görünen benek, ben.

Rıas: Taç.

Düvvac: Hâkimlerin giydiği bol kaftan. Yorgan. Taç.

Manzarî: Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.

Manzur: Görülen, bakılan, nazar edilen. Beğenilen.

Nazar: (nazaret) Altun. Tazelik.

20- Ben sana altın bir araba vereceğim.

Haly: Altundan ve gümüşten olan süs eşyaları.

Hırs: Takdir, kıyas. Altun veya gümüşten halka.

Hırs: Aç gözlülük. Tamahkarlık. Kızgınlık. Şiddetli istek, arzu. Azgınlık. (ifrat)

Rasi’: Hırs ve tama eden.

Arziz: Kurşun, kalay.

Arzu: İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş.

Arzu: Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.

Arâbe:Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba. Açık saçık konuşma.

Arub: Erkeğini seven kadın.

21- Sen, hercai bir ruh, erkekleri yok eden birisin.

Hercai: Her yerde bulunur (neslihan), kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder. Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek, mütelevvin. (Ruh, zaman)

Herc: İnsanların arasında meydana gelen fitne, fesad. (terör) Söze dalıp çoğaltmak. Halt etmek. Sözü karıştırmak. Kapıyı açık bırakmak. İnsanların işlerinin karışması. Seğirtmek. Katletmek. (Cani, kusto)

Kaldırımlar-3’ten:

Ondan bir temas gibi rüzgar beni bürür de,

Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.

Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,

Heyhat o ince bir ruh, bense etten bir kalıp.

22- Sen, çalışma kampına gönderdiğin ve böylece kendisini sefalete sürüklediğin tanrı Temmuz’u mahvettin. Aynı şeyi, kendisini, senin rahat ve zevkine adamış Temmuz’un babası bahçıvana da yaptın.

Temmuz, Babillilerin yeraltında yaşayan bitki tanrısı ve verimlilik tanrıçası İştar’ın sevgilisi. (6)

Ruya: Yerden biten (bitki)

Rüya: Uykuda görülen misalî âlem. Düş.

Bahçıvan için;

Rezban: Bağ bekçisi, bağcı. (Kerram: Bağcı.)

Raz: Gizli sır, saklı şey. Mimar. Marangozların işini tanzim eden.

Razdan: Sırrı bilen, sırra ortak olan dost.

23- Seninle yatmayı reddettiği zaman, onu bir köstebeğe dönüştürdün.

Irem: Irmak kenarı. Su bendi. Dere, vadi. Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur. Gözsüz köstebek. Kemikten etin suyunu almak.

İrem: Âd kavmi zamanında, Şeddâd tarafından cennete benzetilerek yapılan bir bahçe olup Şam’da veya yemen’de bulunmuş olduğu söylenir.

Rami: Çok itaatkâr olan.

Hulde: Köstebek.

Huld: Ebedilik. Sonu olmayan. Sonu olmamak.

Huldzar: Cennet.

24- Böylece, boğa yeryüzüne indi; Gılgamış ve Enkidu’ya saldırdı. Enkidu, boğayı boynuzlarından yakaladı ve kılıcını hayvanın ensesine indirdi.

Sevr: Öküz, boğa. Boğa burcu. Dünyaya müekkel melaikeden birisi.

Seru: Boynuz. Şarap kadehi.

Servet: Kızgınlık, hiddet, öfke.(Erdiş, feraset) Hücum, dövüş. Hükümdarın şiddet veya kudreti. Tezlik.

25- Uruk halkının sadakatini kendine çekmek için hayvanın yerde kalan parçalarını toplayıp bir torbaya koydu.

Küsv: Bir yere yığılmış ve toplanmış nesne.

Kis(e): Küçük-büyük torba, kab. Para kesesi. Kumaştan çanta biçiminde torba kab. Yoğurt kesesi. Para. Para hesabı. Öz para. Kestirme yol.

Kist: Kimdir? (manasına soru edâtı.)

26- Rüyasında, bütün ilâhlar, boğanın öldürülmesinden en çok kimin suçlu olduğunu kararlaştırmak için bir araya gelmişlerdi.

Cani: Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan.

Canî: Candan sevilen. (Zindandan Mehmed’e Mektup’tan: Baba katili ile baban bir safta! )

İctina: Meyve toplamak. Meyve devşirmek.(kusto) Bir yere toplamak. Aldanmak.

İctinan: Gizlenmek.

Carim: Cürüm ve kabahat sâhibi. Suçlu. Ailesinin maişetini kazanan. Kesen. Hurma toplayan.

Cirm: Vücud, ten, cüsse, hacim, büyüklük. Cansız cisim.Yıldız.

Cerm: Bir cins Arap sandalı. Kat’. Kesme. Günahkar olma, günah işleme. Koyun kırkma. Sıcak, sıcaklık.

Cermen: Germen, Alman.

Garam: Helak, mahv. Aşk. Sevda. Şiddetli arzu. Hedef.

Germ: Sıcak, kızgın. Çabuk öfkelenen. Gayretli, hamiyetli. Tez meşrep.

Karm: Değerli insan. Kıymetli insan.

27- Gılgamış arkadaşına, kendisinin de aynı derecede suçlu olduğunu ve Enkidu öldürülecek olursa, hayatının geri kalan kısmını onun için matem tutmakla geçireceğini söyledi.

Hatırımıza gelen, Kayan Yıldız Sırrı’ndan şu mısra:

Olan oldu dünyada kalan insan tortusu!

Fazl: Âlimlere yakışır olgunluk, imân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, marifet, üstünlük, hüner, tefavüt, inayet. Artmak. Bir şeyden bakiye kalmak. (tortu)

28- Enkidu yarı-uyanık yatarken arkada bıraktığı yılları gözden geçirdi ve başına gelen bu belâyı getiren hâdiseleri lanetledi.

Meşum: Vücudu benekli olan.

Meş’um: Kötü, uğursuz. Bedbaht.

Meşmum: Koklanmış. Itır ve misk gibi güzel kokulu şey.

Mel’ane(t): Lanete sebep olan. Lanete müstehak iş. Yol ayrımı ve insan menzili.

Mel’an: Dolu, taşkın.

“Hayatı dolu dolu yaşamak” lafzını ağızlarına pelesenk edenler, cesaretiniz varsa siz de buyrun: İşte meydan!

29- Bu defa, bir ejderhaya dönüştürülmüş ve cehennemde, yeraltı dünyası kraliçesinin şehvet evine götürülmüştü.

Tinnîn: Büyük yılan, ejder, ejderha. Gökte yedi burç boyunca uzanan hafif beyazlık. Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunun etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız dörtgeni ile nihayet bulan burç.

Tinnîneyn: İki yılan. İki yılana benzetilen güneş ve ayın medârının farazî kavisleri.

Tinnü: Berabelik, eşitlik.

Tîn: Balçık. Mektup gibi şeyleri mühürlemek.

Her’a: Küçük bir canavar. Erkeğiyle muhalata ettiğinde şevkinin şiddetinden hemen inzal eden kadın.

Hürr: Arslan.

Hürr: Hür olan.

Hur: Güneş, şems. Yiyecek şey.

İhtira: Evvelce keşfolunmamış, bilinmeyen bir şeyi keşfetmek. İcad etmek. İbda’. Hiç kimse tarafından kullanılmamış tabirler ve mazmunlar kullanma.

Hatırımıza, “Göklerde kanat açmış gûya gönlümce hür kuş” mısraı geliyor.

30- Arkadaşını gömen Gılgamış, Maşu dağında yaşayan ve kendisinin ebedî hayatın sırrını bildiği söylenen Utnapiştim’i görmek için yola çıktı. Günlerce yürüdükten sonra, tepeleri “gökyüzüne” ve göğüsleri “yeraltı dünyasına uzanan“ dağa ulaştı.

Maşî: Yürüyen, yürüyücü.

Muş: Fare. (Birr: Temizlik. Günahtan çekinmek. Takvâ. İn’am ve ihsan etme. Amel-i salih, iyi amel. Koyunu sevketmek. Gönül, kalb. Tilki yavrusu. Fare.)

Muşa: İki renk üzere dokunmuş elbise.

Müşgîn: Misk kokulu, miskli. Siyah şey.

Meşmeşiye: Âlem-i gaybdan veya âlem-i misalden bir alem. Bazı evliyanın keşfen müşahade ettikleri bir yer.

Meşmum: Koklanmış. Itır ve misk gibi güzel kokulu şey.

Şamî: Şam şehrinden olan, Şamlı. Şam şehri ile alakalı.

Şame: Kadın başörtüsü. Vücuttaki ben.

Revâsi: Büyük dağlar.

Utnapiştim için;

İtan: Vatan sayma, yurt kabul etme.

İ’tinan: Bir kimsenin içyüzünü meydana çıkarma. İnsanın önünde durma.

Adn: Vatan tutmak ve mukim olmak. Cennette bir makam adı.

Adan: Deniz kenarı. (sahil, kust)

Marifetnâme’de İbrahim Hakkı Hazretleri Allahü Teâlâ’nın görüleceği en yüksek cennet, Adn cennetidir, buyuruyor.

Piş: Huzur, ön, iler, taraf.

Pişdar: Öncü. Harpte ileriden düşmana gönderilen askerler. Önde giden. Ön ayak olan. Sanat, meslek. Kumandan.

Puş: “Örten, giyen, giyinmiş” manasına birleşik kelimeler yapılır. Örtü, elbise, zırh.

Tim için;

Tamme: Kıyamet vakti. Belâ. Dâhiye. Keskin çığlık.

Tamme: Bütün, noksansız, eksiksiz, tam.

Dim: Yüz, yanak (ruh), çehre, surat.

Dem: Nefes, soluk. Ağız. Nazar. Ân, vakit, saat. Koku. Kibir, gurur. Âli, yüksek. Körük.

Utnapiştim için “Zamanda(n)/Kıyametde(n) önce vatan kuran” mânâları kendini hissettiriyor…

31- Dağın kapısındaki nöbetçi iğrenç bir akrep-adam idi.

İg: Koku, rayiha.

Renc: Sıkıntı, zahmet, eziyet. Ağrı, sızı. Öfke, gazab, hışım.

Reng: Renk, levn. Suret, şekil. Oyun, hile,dalavere.

Reng ü Bu: Renk ve koku. (Rengi kokusu)

Akreb: En yakın. Daha yakın. Ziyade yakın.

Akrebe: Dişi akrep. Çevik ve zeki cariye. Ayakkabı bağcığı. (akıl) Kazan, tencere gibi eşyaları ateş üzerinde asmağa yarayan “S” şeklindeki kanca.

Şibdi’: Akrep. Dil, lisan. Belâ. Şiddet.

Sakarya Türküsü’nden:

Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

32- Zira hiçbir fâni insan, oniki league (bir league, yaklaşık 5 km.) karanlık bir tüneli geçtikten sonra varılabilen Utnapiştim’in malikânesine ulaşamadı.

12 league = 60 km. (Sin , ebced değeri 60 olan harf.)

Tünel için;

Berzah: İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile ahiret arası. Perde. İki yer arasındaki geçit. Mania, engel.

Berzah ve hayal ilmi hakkında Muhiddin-i Arabî Hazretleri şöyle buyuruyor:

-“Bu, marifet rükünleri arasında çok büyük bir rükündür. Bu, berzah ilmidir. Bu, ruhani varlıkların zuhur ettiği bedenler âleminin ilmidir. Bu, bir cennet bahçesi ilmidir. Bu, Kıyamet Günü’nde değişik suretlerde tecellinin ve tebeddülün bir ilmidir. Bu, bir koç suretindeki ölüm gibi, kendi kendilerine müşahhas bir şekle giremeyen mânâların zuhuru ilmidir. Bu, insanların uykudayken rüyalarında gördükleri şeylerin ilmidir. Bu, mahlukatın ölümden sonra ve dirilişten önce içinde bulundukları vatanın (el-mevtın) ilmidir. Bu, suretler ilmidir. Ayna gibi parlayan cisimlerde görülen suretler bu âlemde zuhur eder.

İlahi isimlerle ilgili ilimden, tecelliden ve onun umumi tezahürlerinden sonra bu rükünden daha tam bir rükün yoktur; çünkü bağlanma vasıtasıdır. Duygular o âleme yükselir; mânâlar o âleme iner; bu, vatanından kesinlikle ayrılmaz; her şeyin meyvesi oraya gelir. O, bir iksir sahibidir; mananın üzerine o iksiri taşır ve hangi sureti dilerse, o mânâyı o surete müşahhaslaştırır. Tasarrufta ve hükümde hiçbir nüfuz ona vakıf olamaz. Şeriatler ona yardım eder, tabiatlar onu isbat eder. Tam bir tasarrufla müşahade edilen bir âlemdir. Cisimlerle mânâların kaynaştırılıp birleştirilmesi ona aittir. Delilleri ve akılları hayrete düşünür.) (7)

33- Fakat tünelin sonuna yaklaşınca ışık gördü ve çok geçmeden kendisini, meyvalarının mücevher olduğu yemyeşil ağaçlar ve çiçekler arasında buldu.

Marifetnâme’de İbrahim Hakkı Hazretleri, 3. cennet olan Me’va cennetinin yeşil zebercedden olduğunu buyurmaktadır.

Me’va: Mekân. Varılacak yer. Mesken. Sığınacak yer.

Mev’a: Her nesnenin evveli.

Mive: Meyve.

Maî: Su cinsinden. Akıcı, su renginde, mâvi. Katı ve sert olmayıp su gibi akıcı olan.

Ma’: Yeryüzüne yayılıp döşenmek.

Ma’: Su, ab.

Çeçek: Gül, çiçek. Gönül. Çiçek hastalığı. Vücutta çıkan ben.

34- Evin bakımından sorumlu kadın –bir şarap kadın- görünerek kapının kilitlenmesini emretti.

Ab: Su. Yağmur. Letafet, güzellik. İtibar. Irz, nâmus. Vakar. Cilâ. Keskinlik.

Abb: Işık, nur, ziya.

Abu: Nilüfer çiçeği.

Ab-ı zen: Küçük havuz. Su birikintisi. Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu mânâda emir.

Bade: Şarap, içki. Kadeh.

Şar-ab: Şiir ve su…

35- Bundan böyle, her günün en iyi şekilde geçmesine çalış. Ye, dans et ve eğlen. Tam bir hayat sür.

Cünbüş: Zevk, eğlence. Hareket, kımıldama.

Canbaz: Can ile oynayan, canını tehlikeye sokan, canbaz. Hayvan alışverişi ile uğraşan kimse. Aldatan, hilekâr, hile yapan. Eskiden atlı fedai asker.

Raks: Sıçrayarak oynamak, dans etmek.

Rakis: Yol gösteren, kılavuz. Harman yerinde harmanı döğerken öküzün dönmesi.

Ayş: Yaşayış, yaşama. Yiyip içme. Zevk u safa. Dirilik. Hayat. (Yılan, berzah)

İşe: Orman, sık ağaçlık. Casus, hafiye.

36- Kadın onun, okyanus ötesinde hiç kimsenin gidemediği bir adada oturduğunu söyledi. O, Ölüm Denizi idi.

“Ben kimim? diye sormak, “ölüm nedir?” diye sormakla birdir… “Ben”… Bütün hayat, bu soruya cevab vermek üzere yaşadığımız hâdiseler dizisinden ibaret!.. (8)

Bile: Ada. (ben) Yanak. (ruh) Yan. Kayık küreği.

Badi’: Deniz içinde olan ada. Et. Deri.

Umman: Büyük deniz. Okyanus. Hindistan ile Arabistan arasındaki büyük deniz.

Ümman: Emin kimse. Emniyetli kişi.

Ümmi: Anasından doğduğu gibi kalmış ve tahsil görmemiş, mekteb ve medresede okumamış kimse. (Çocuk) Yazı yazmayı bilmeyen. (Ümmi ile cahil arasında fark vardır. Ümmi, yalnız okumak yazmak bilmeyendir. Cahil ise, okumak yazmak bilse de bir şey bilmeyen kimsedir, her ümmi cahil değildir.) Anaya mensup olan.

Bahr: Deniz. Âlim. Çok bilen. Büyük göl veya nehir. Yarmak, yırtmak.(Harika) Çok yürüyen at. İyi kimse. Deve hastalığı.

A’ma: Kör. Gözü görmeyen. Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik. Yağmur bulutları.

Kûrân: Körler, âmâlar.

Rasî: Kımıldamayan, sabit. (Ölüm Denizi?) Lenger atmış gemi. Demirlemiş gemi.

Sidr: Tenbel kimse. (küst) Bir deniz adı. (Ölüm Denizi?) Arabistan kirazları.

Muhit: İhata eden. Etrafını kuşatan, çeviren. Etraf. Çevre. Büyük deniz. Okyanus. Büyük âlim.

Daha önce ifade edildiği gibi İBDA Mimarı’nın belirttiği Efendi Hazretleri’nin iki vasfı: Muhsî ve Muhsine.

Muhsin: İhsan eden, iyilik eden. Kerim. Cömert. Allah’ı görür gibi O’na ibadet eden.

Muhsın: Kale gibi mahfuz ve sağlam olan. Kendini haramdan saklayan.

Muhsî: Sayı sayan.

Muhiddin-i Arabî Hazretleri’nden Muhsî:

-“Ancak, bu isimler her ne kadar ilim ve kudret diye isimlendirilen bir sıfatla sıfatlanmış bir zata delalet etseler de, bunların da kendi içinde mertebeleri, dereceleri vardır. Mesela kendinde ilim olan bir kimseye derecesine göre âlim, alîm, allâm, habîr, muhsî veya muhit adı verilir. Bunların hepsi ilimle vasıflanan kimseye verilen isimlerdir. Ancak, âlim olmanın belirttiği anlam (medlûl), alîm ve habîr olmanın belirttiği anlamdan çok farklıdır. Alîm isminden anlaşılmayan nice mânalar, bunlardan anlaşılır, çünkü “alîm” mübalağa ifade eder. Dolayısıyla, “âlim”den anlaşılmayan mânalar bundan anlaşılır; şöyle ki: Bilinecek şeylerden, malumattan herhangi bir şeyi bilen birine “âlim” adı verilir. “Alîm” veya “allâm” adı verilmez. Bu son iki isim o kimsenin ilmi pek çok bilgiye ve malumata taalluk ederse, ancak o zaman ona bu adlar verilir.

“Habîr” ismi ise, belâya düştükten sınanıp imtihandan geçtikten sonra, ilmin ortaya çıkmasına denir. (…) Aynı şekilde “muhsî” ismi de sahih olacak bir tarzda bilgileri, malumatı hasr etmekle ilglidir. Bu, ilim isteyen özel bir ilgidir. Aynı şekilde, “muhit” ismi için de özel bir ilgi vardır. Zatî, resmî, ve lafzî bilgilerin, malumatın hakikatleriyle ilgili olan ilimdir. Ayrıca, bunlardan sonlu olanların (mütenahî) sonlu olduğunu ve sonu olmayanın (gayr-i mütenahî) sonu olmadığını bilmeyle ilgilidir; yani “muhsî” olan, o şeyin sonu olmadığını ilmen ihata eder. İşte tam bu noktada, ilim ehlinden büyük bir grup hata etmiştir.” (9)

İngilizce üç kelime;

Ocean: (Yunanca Okenos’tan) Okyanus, büyük deniz. Nihayetsiz şey veya miktar.

Sea: Deniz, derya, umman, bahr. Okyanus. Dalga. Deniz gibi geniş şey.

See: Görmek, anlamak, farkına varmak. Bakmak, dikkat etmek. Nezaret etmek. Görüşmek. Kabul etmek…

Bu üç kelime, sin kelimesi ile etimolojik olarak ilişkili olabilir.

37- Utnapiştim’in kayıkçısı Ursanabi

İrs: Karı kocadan her biri.

İrs: Vefat eden kimsenin vâsi olup malını almak. Ölen yakın akrabadan kalan mal, miras, mülk. Bir şeyin artığı. (fazla) Fasıla nişanları.

İrsa’: Sağlamlaştırma, sabit kılma. Geminin demir atması. Payidar olmak.

Nabi’: Yerden fışkıran, kaynayan, akan. (rüya, nebat, kendinden zuhur)

Nabi: Haber veren, haberci.

Nabite: Bir kabilede yeni çıkan küçük çocuk.

38- Bundan böyle, ormana git ve bu yolculuk için gerekli iki defa-altmış (yani 120) tane sopa kes.

İki defa altmış: “Sin, iki kişi demektir!”

Mezopotamya ve diğer bir çok kadîm medeniyetlerde, kullandığımız on tabanlı sayı sistemi yerine altmış tabanlı sayı sistemi kullanılıyordu.

Asa: Değnek. Baston. Sopa.

Asa: Gibi.

Asa: Esneme. Vakar, ciddilik. Süs, zinet.

Asa: Ümid veya korku bildirir. Şek ve yakîn mânâlarına delalet eder.

Asa: Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh.

As: Mersin ağacı. (Mersa: Liman. Gemilerin demir atıp demirlendiği yer.)

Asiye: Kederli, hüzünlü kadın. Sütun, kolon, direk. Hz. Musa’yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın.

Asi: Doktor, cerrah, tabib. Kederli, hüzünlü.

Ases: Asayişin muhafazası içim geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar. (devvar, casus)

39- Gılgamış o zaman, dizlerine kadar inen uzun gömleğini yırttı ve yelken olarak kullandı.

Şiar: İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet. Üstünlük veren işaret. (salah, fazl) insanın gömleği. Ölüm. Kıllar.

Şira’: Yelken. Gemi yelkeni.

Şi’ra: İki yıldızın adı.

40- Kayıttaki insanlar kimler?

Karib: Gemi sandalı.

Karib. Çok yakın. Yerce ve mekanca uzak olmayan. Yakın hısım.

Garib(e): Hayret verici. (Bedi’) Tuhaf. Kimsesiz. Zavallı. Gurbette olan.

Fülk Gemi, sandal, kayık.

İftilak: Taaccüp etmek, şaşırmak.

İflak: Şiir okurken fesahat üzere olma. Mânâ ve kelime icad etme.

Sabih: Güzel, latif, şirin.

Sabiha: Gemi. Yüzen.

Sabihat: Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. Ehl-i imânın ruhları. Yıldızlar.

Sefine: Gemi. Çeşitli mevzulara dair kitap. Göğün güney yarım küresinde bir burç adı.

Safin: Cins at. Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını, yerde dikip duran at.

Safine: Yel, rüzgar, riyh.

41- Fırat nehrindeki Şurippak şehri, büyük bir tufan husule getirmek isteyen tanrıların evi idi.

Furat: Tatlı su. Fırat nehri.

Fart: İfrat, çok aşırı olmak. Aşırılık. Acele etmek ve ansızın gelmek. Yollara alamet olarak konulan işâret.

Farat: Öne çıkan, geçen. Issız yerlerde konan nişan ve işâret. Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.

Şur: Tuzlu, kekremsi. (Vanî) Şamata, gürültü. (Tarraka, târık)

Şur: (Kürdçe) Söz, kelâm.

Şür: (Kürdçe) Kılıç

Şar: Şehir, belde. (zuhur)

Pakan: Temizler. Paklar. Veliler.

Melih: Güzel, şirin. Sahib-i melâhat. Tuzlu.

Mellah: Gemici. Kaptan. Denizci.

Melh: Yemeğe tuz koymak. Çocuk emzirmek.

Murzi’: Çocuk emziren.

Tufan için;

Ubab: Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü. Cemaat, topluluk. Taşkın sel suyu. Pek taşkın, çoşkun.

Hırka-i Tecrid’de Erkam bölümünde ubab’ın ebced değeri olan 75 için seçilmiş kelime: Hüneyhe.

Hüneyhe: Saat. Kıyamet.

“Kaptan Kusto’nun arkadaşı müslüman ilim ve fikir adamı Profesör Maurice Bucaille, ona Er-Rahman suresinin 19-20. âyetlerini ve El-Furkan suresinin 53. âyetini gösteriyor.

Er-Rahman:

-“İki denizi salıvermiş birbirine kavuşuyorlar- (fakat) birbirlerine karışmağa engel bir perde var.

El-Furkan:

-“O Allah’tır ki iki denizi salıverdi. Şu tatlı, susuzluğu giderir, bu tuzlu ve acıdır. Aralarında da kudretinden bir engel ve birbirine karışmayı önleyici bir perde koymuştur.” (10)

42- Sular tanrısı Ea bana, yaklaşmakta olan tufanı ikaz ederek bir gemi yapmamı söyledi.

Havva: Hz. Adem’in (A.S.) muhterem zevcesi, eşi. Rengi esmere mâil kadın. Yalancı, kezzab. (Ufuk)

Hayye: Yılan.

Hey’a: Yere dökülen bir şeyin akması.

Heyi: Varlık, madde.

Hıva: Suya yakın toplanmış evler. Kaplayıp, toplayıcı olan.

Hu: “O” manasına zamir olup, Kur’ân-ı Kerim’de bir Allah’tan başka ilâh olmadığını ifade eder. Kelime-i tevhidde 26 defa zikredilmiştir. Mustakil olarak “hüve” diye okunur.

Hayy: Diri, canlı, sağ. Bir şeyi cem ve ihraz eylemek. (İhraz: Nail olmak. Erişmek. Kazanmak. Kesbetmek. Birini güzel surette korumak.)

43- Yaşayan bütün şeylerin tohumlarını gemiye al.

Tuhm: Tohum.

Tuhm: Her yerin ve her köyün nihayeti. (Ufuk, kusva)

Kayan Yıldız Sırrı’ndan:

Bütün hayat bir tohum

Onu ruhumda tuttum

Peşisıra mevsimler

Gökyüzünü unuttum.

44- Ben, onun bu emirlerini yerine getireceğimi söyledim ve böylece gemiyi yaptım ve onu ziftle çevreledim. Her duvarın yüksekliği on düzine cubit idi. (Cubit, dirsekten orta parmağa kadar olan mesafedir.) Ben altı güverte yaptım. Yiyecekleri getirdim. Ocağa altı ölçü katran döktüm. Üç ölçü asfalt da içeriye döktüm. Geminin kalafatı için zeytinyağı kullanıldı.

Aklımızda Tilki Günlüğü’ndeki “Dünyayı Sarsan İrfan” ve “Kusto Sadık Ekinci” serlevhaları ile bakmaya çalışalım;

Kılafet: Gemi ziftleme sanatı. Kalafatlık

Kulafe: Kılıf, kın, kabuk. Zarf.

Kelef: Yüzdeki benek. Şiddetli sevgi.

Kar: Zift. Kara boya. Deve. (gemi) Dağ keçisi. (Karaca, ben) Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek. Küçük tepe. Kara taşlı yer. Kara büyük taş.

Karar: Değişmez hale gelmek. Sabit ve sakin olmak. Ölçülülük. Gitmeyip kalmak. Oturaklı yer. Anlaşılan ve sabit hale gelen son karar sözü. Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama. Dolanmak. Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun.

Kurkur: Büyük gemi.

Kure: Demirci ocağı. Kuyumcu ocağı. Küre.

Aker: Zeytinyağı tortusu. (Selit: Kahredici, galebe edici. Susam yağı. Kötü sözlü. Şerli kimse. Ağzı bozuk. Zeytinyağı.)

Kare: Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen. (ümmi) Koyun sürüsü.

Kevare: Meyve veya üzüm küfesi. Bal arısı gömeci, petek. Geceleri havada peyda olan bulut, sis. (Bal peteğinin hücresi 6 köşelidir.)

Güverte ve Cubit ölçüsü için;

Cubit: (ing) Eski uzunluk ölçüsü, kol boyu, gez.

Cubbing: (ing) Tilki yavrusunu avlama.

Cubby: (ing) Küçük göz/oda. Küçük oda/hücre.

Arşa: Güverte.

Ariş: Anlam, mânâ, kavram, mefhum.

Arş: Bağ çardağı. Gölgelik. Kürsü, taht, yüce makam. Fevkiyet. Ulviyet. Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-Yezdan, Felek-i Eflak, Felek-i Atlâs, Felek-i Azâm gibi isimlerle Cenab-ı Hakkın izzet ve saltanatına kinaye olarak söylenir.

Eriş: Bilek. Arşın, endaze.

Eris: Zeki, akıllı, uyanık, zeyrek, uslu.

Eris(î): Çiftçi, Çift süren, ekinci.

Arşın: Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. Uzunluk) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. Zira’.

Zira’: El, kol uzunluğu. Bir kolun dirseğinden orta parmak ucuna kadar uzunluk ölçüsü. (75-90 cm cm. Kadar) Gökte ayın menzillerinden biri. Tulum. İçine peynir veya su, yağ gibi şeyler konan deriden kap.

Ziraî: Çiftçiliğe ait. Ziraate dair, onunla alâkalı.

Zirek: Anlayışlı, uyanık, zeyrek.

Zir: İnce kiriş. Kadınların sohbetini seven kişi. (vavî?)

İrfan ile gemi arasındaki ilgi;

Hars: Tarla sürmek. Maarif. Mal toplamak, kazanmak. (kusto) Teftiş ve tedbir eylemek.

Kişt: Ekin. Tarla.

Keştî: Gemi, sefine.

Keşt: Soymak. (necb, sehl) Keşfetmek. Fazlalığı kesmek. Koparmak. Açmak. Deriyi yüzmek. Yüzdeki perdeyi kaldırmak.

Ziftle çevrelenmiş, altı güverteli, altı ölçü katran ocağına dökülmüş ve üç kez asfaltlanmış gemi, Kusto gemisini anlamaya doğru uygun bir tasavvur olabilir mi?

45- Gemi, yedinci günü tamamlanmıştı. (…) Yedinci günü fırtına ve suların yükselişi durdu.

Sabi’: Yedi, yedinci.

Sabi: Henüz süt emen çocuk. Büluğ çağına gelmemiş çocuk. Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk.

Sabihat: Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. Ehli imânın ruhları. Yıldızlar.

46- Bütün beşeriyet kile dönüşmüştü.

Gile: Su ile ıslanmış toprak, balçık. Lüleci çamuru, kil.

Gîl: Meşelik ve çalılık yer. Arslan yatağı. Arslanların bulunduğu yer.

Kîl: Söz, kelam.

Kîl u kal: Dedikodu.

Her şeyden önce kelam vardı; her şeyden sonra?

47- Gemi, altı gün Nisir Dağı’na saplanıp kaldı.

Nasr: Yardım, üstünlük, yenme, galip kılma. Yağmurun her yeri sulaması.

Nasır: Yardımcı, yardım eden, nusret veren. Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) bir ismi.

Nasreddin: Dine yardımı dokunan.

Nasrani: Hz. İsa’ya (A.S.) inanan Hıristiyan. Hz. İsa’ya ilk önceleri Nâsıra karyesindeki ahali yardım ettiklerinden onlara “Nasâra” ismi verilmiştir.

Kıss: Nasâra taifesinin ulusu, reisi ve danişmendi. Bir yerin adı.

48- Yedinci günü, kuru kalmış bir toprak bulunup bulunmadığını öğrenmek için bir kumru gönderdim. (…) Ardından bir kırlangıç gönderdim. (..) Nihayet bir kuzgun gönderdim.

Mi’raş (me’raş): Çok yüksekten uçan güvercin.

Pilvaye (palvane): Kırlangıç.

Pil: Fil.

Pul: Para.

Pül: Köprü.

Pare: Cüz, parça. Kesinti. Para. Kuruşun kırkta biri. Kur’ân-ı Kerim’in otuz kısmından bir kısmı, bir cüz’ü. Sayı, bölük. “Parça” manasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.

Tıfl: Küçük çocuk. Her şeyin cüz ve parçası. Batmaya yakın güneş. Kıvılcım.

Pir: Yaşlı, ihtiyar. Reis. Bir tarikatın kurucusu. Herhangi bir meslek ve sanat başlatıcısı, tesis edicisi.

Rasasî: Kalaycı. Kurşun renginde olan.

Hindu: Satürn (Zühal) gezegeni. Benek, ben. Hind’in Brahman ahalisinden olan. Hindliler gibi pek esmer adam.

49- Biz dağın tepesindeki gemiyi terkettik ve tanrılara kurbanlar adadık.

Nühur: Kurbanlar.

Nühur: Akarsular, nehirler, ırmaklar.

Nühur: Göz, basar, ayn.

Nihrir: Tecrübeli, bilgili, fâzıl, âlim,mâhir kimse.

Dahiyye: Kurbanlık hayvan.

Bedene: Kurbanlık deve.

“Hindî, Hindce’de “nehir insanları demek!” (11)

50- Sonra, Enlil beni ve karımı gemiye götürerek dedi ki: “Utnapiştim, bugüne kadar sadece bir fâni idi, fakat şimdi tanrılardan biri olacak ve uzaktaki nehirlerin ağzındaki bir adada ebediyen yaşayacak.

“Enlil, Sümer mitolojisinin, yeryüzü, have ve fırtına mabudu. Anu ve Ea’nın yer aldığı üçlünün başlıca karakteri.” (12)

Nil: Vesime adı verilen boya otu. Çivit boyası. Nil nehri. (Vesime: Güzel yüzlü. Güzel çehre. Damgalı.)

Badi’: Deniz içinde olan ada. Et. Deri.

Bile: Ada. (ben) Yanak. (ruh). Kayık küreği.

51- Denizin dibinde bir bitki vardır. Buckthorn’a (topalak) benzeyen bu bitkiyi elde edersen yeni bir hayata kavuşacaksın.

Kust: Topalak otu.

Suad(î): Topalak otu.

Buckthorn: (İng) Topalak. Cehri. Rhamnus.

Thorn: (İng) Diken. Diken gibi acıtan şey, üzüntü, cefa. Alıç ağacı veya akdiken gibi birkaç çeşit çalı veya ağaç. (Horn: (İng) Boynuz. Boynuz şeklinde olan şey. Boynuz şeklinde boru, nefir. Nefesle çalınan madenden çalgı. Ordu cenahının ucu.)

Buck: (İng) Karaca. Erkek geyik veya keçi veya tavşan vs. Şen genç, delikanlı. Genç zenci veya Amerika Hintlisi. Testere tezgahı.

Buck: (İng) (At) Sıçramak. Sıçrayıp biniciyi sırtından fırlatma. Karşı gelmek. (Maden) Ezmek. (Argoda) Gevezelik etmek. Övünmek. Canlanmak, canlandırmak.

Bucket: (İng) Kova, gerdel. Tulumba pistonu. Dörtnala at koşturmak. Aldatmak.

Boche: (İng) (Argoda) Alman.

Cehri: Kök boyasıgillerden, güzel kırmızı renk veren bir kök.

Cehr: Görünmek, zahir olmak. Açıktan ve yüksek sesle söylemek veya okumak.

Ceher: Gündüzleyin bir şey görememek. (O kimseye “echer” derler.)

52- Gılgamış ayaklarına kocaman taşlar bağlayarak kendisini denizin dibine indirdi.

Akdam: Ayaklar, kademler.

Akdem: Daha önce. Daha ileri. En mühim.

Mikdam: Çok ayaklı. (Hikemiyat’ın kapak resmini hatırlayalım.) kıdemli. Çok çabalayıp uğraşan. Fazlaca gayret gösterip ikdâm eden.

Tâş: (Farsça) İnsanın yüzünde, bedeninde peyda olan karaca benekler ki, sis ve çığıt denir. Ev sahibi.

Hırka-i Tecrîd’de Kabir bölümünde, aynı ebced değerine, 130’a sâhip iki kelime:

Seng: Taş, hacer. Vezin. Tartı ve temkin. Sıklet. Beraberlik. Ağırlık.

Kelef: Yüzdeki benek. Şiddetli sevgi.

53- Bitkiyi buldu ve sahile getirdi ve kayıkçıya dedi ki: “Bu meşhur bitki, kendisini bulanın gençliğini geri getirecek. Ben, onu Uruk’a götürüp “İnsan İhtiyarlıkta Genç Olur” adını vereceğim.

Uruk: Kökler, damarlar, ırklar. (İnsanlık zinciri)

-“Hidayete ermek” derdemez hatırlanması gereken, Üstadım’ın “bütün hüviyetinle görüneceksin!” dediği takdim yazım!

-“Dünya Çapında Bir Hâdise- Kaptan Kusto Müslüman.”

Müsteslim: Müslüman olan. İslâm dinini kabul eden. Teslim olan, boyun eğen.” (13)

“İnsan İhtiyarlıkta Genç Olur” ifadesinin dava planındaki mânâsı: İBDA Mimarı’na ait Adımlar adlı eserinin kapak resmi.

54- Bir kuyu başında durdular ve Gılgamış, soyunarak suya daldı. Fakat kendisi suda iken, bir yılan bitkiyi alarak kaçtı. Yılan derhal derisini attı ve genç oldu.

Bi’r: Kuyu. (Âbar: Kuyular. Su kuyuları. Hesap defteri.)

Selh: Soyma, deri soymak. Her ayın son günü. Bir yerden bir şey çıkarmak.

Selha: Kıyamet günü.

Salih: Kara yılan.

55- Gılgamış, oturdu ve ağladı. Şimdi tekrar anladı ki bütün fâniler gibi ölüm kendisi için de bir gerçektir.

Bâki: Ağlayan.

Bâki: Ebedi, daimî. Sonu gelmez. Ölmez. Sonsuz. Cenab-ı Hak. Artan. (Fazl) Geri Kalan. Bundan başka.

Baky: Bakmak, nazar. Muntazır olup yol gözlemek.

Kayan Yıldız Sırrı’ndan:

Giderken göründü zamanın dibi

Bu âlemde kârım yalnız ağlamak

Çile’den:

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, Sonsuza varmak…

Çocuk şiirinden:
Bugün ağla çocuğum, yarın ağlayamazsın!
Şimdi anladığını, sonra anlayamazsın!

VII.

Biraz daha yakından bakıldığında, burada işaretlenen benzerliklerden daha fazlasının bulunacağından eminiz. Bu yazımızda, yeni çağın cazibe merkezi ve tarihe bakışta, kozmolojide kısaca sırrın kendini arattığı ve hissettirdiği her yerde göz önüne alınması gereken mihrak noktasını ifade etmeye çalıştık. Yeni kozmoloji için kutup yıldızı olması gereken bir şiirle bitiriyoruz.

Kayan Yıldız Sırrı’ndan:

Yıldız
Ruhum ölümsüz fail
Suretim gökte yıldız
Yoksa arda hâil
Gönül çalan bir hırsız
aksan görürsün beni
Ama mutlak sükûtta
Dikkat keskin buutta
Pırıltım tanır seni
Sen orada ben burda
Ruhumuzsa bir surda
Hayâle dalıp dur da
Resmedeyim çehreni

Dipnotlar

1- Prof. Dr. Fred Gladstone Bratton, Yakın Doğu Mitolojisi –Eski Yakın Doğuda Tanrı ve Tarih Hikayeleri-, (Çev: Nejay Muallimoğlu), M.Ü. İlâhiyat Fak. Vakfı Yay., No: 99, İstanbul 1995, s. 24

2- A.g.e, s. 26-27

3- Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp, Atatürk Kültür/Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, No: 47, 3. Basım, Ankara 1991, s. 310

4- Yakın Doğu Mitolojisi, s. 38-46. Tarihî bir intibâ edinilmesi için yazarın destan hakkındaki ön değerlendirme yazısı da iktibas edildi.

5- Salih Mirzabeyoğlu, Hırka-i Tecrîd –Risale-i Üçışık-, İBDA Yay., İstanbul 1998, s. 13

6- Yakın Doğu Mitolojisi, s. 165

7- Muhiddin-i Arabî, Marifet ve Hikmet, (Çev: Mahmut Kanık), İz Yay. 2. Basım, İstanbul 1997, s. 133-144

8- Hırka-i Tecrîd, s. 7

9- Marifet ve Hikmet, s. 98-99

10- Hırka-i Tecrîd, s. 15-16

11- A.g.e., s. 46

12- Yakın Doğu Mitolojisi, s. 163

13- Hırka-i Tecrîd, s. 47

Kaynak: M.E.D. “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005. (Arşiv makalelerimizde yazarlarımızın adları, açık isimleriyle yayınlandıklarında makalelerini yeniden tashih ihtiyacı duyabilecekleri ihtimaline nazaran, yazarlarımızın talebi olmadıkça sadece isimlerinin baş harfleriyle paylaşılmakta, böylece bu önemli ve değerli arşivimizden kamuoyunun istifadesi amaçlanmaktadır.)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!