Girit Notları

294

DİÂLİMMA VE DİLEMMÂ

Διαλείπω- Dialîpo: İki zaman arası dilimde nâmevcûdiyet.

Διάλειψη- Diâlipsi: Kesinti, kısa süreli durma.

Διάλειμμα-Diâlimma: Ara, teneffüs, mola.

Δίλημμα-Dîlimma: Dilemmâ!..

Bir süreliğine mecbûrî tatildeydim…

Dilemmâ…

Bizim kültürümüzde tatil diye bir şey yok aslında; hele deniz kenarlarına doluşup soyunarak toplu cinsel terapide bulunmak hiç yok!

İstirahat etmek var, mola var, teneffüs yani nefes almak var, sefer var, hicret var, sıla-i rahim var bizde; ama eğlence yok, ama soytarılık yok!

Karnavalların, yani eğlence ve soytarılığın tarihi çok eski Batı’da… Beşere ulûhiyet atfeden Batı, tanrılarına da beşeriyet izâfe etmiş; beşerî zaaflarla mâlül tanrılarla (veya krallarla, efendilerle, papazlarla) senede birgün olsun dalga geçebilme töreni olan karnavallar nihâyet kemâle ermiş ve olmuş “demokrasi”…

Bugünkü tatil tarzı Batı için de yeni; kapitalizmin ürünü…

İşçi sıcak denizlere gitsin, soyunsun, gevşesin, sevişsin, içsin, eğlensin; böyle senede bir ay hayvanlar gibi kendinden geçsin (zararı yok patrona da sövsün)… Sonra gelsin, yaptıklarıyla ve gelecek seneki tatilde daha ne hayvanlıklar yapacağıyla avunarak onbir ay eşek gibi çalışsın…

Mantalite bu!

Tatilden “seçme notlar” paylaşacağım sizlerle; ve epeydir yazmama suçumu affettirmeye çalışacağım sevgili editörümüze…

Διαλέγω-Dialégo: Seçmek, tercih etmek, yeğlemek.

Διάλεκτος-Diâlektos: Diyalekt, lehçe.

Διαλεκτός-Dialektôs: Seçkin, mümtaz.

Διαλεκτική-Dialektikî: Diyalektik.

***

NİSİ, NİSYA, NİSYAN

Burası bir ada…

Asya’nın, Avrupa’nın, Afrika’nın ortasında başlıbaşına bir dünya…

Dünyanın bilinen en eski medeniyetlerinden birine beşiklik etmiş Girit…

Bu adada yılın dört mevsimini yaşamak, meselâ Haziran sıcağında denize girerken karşıdaki karlı dağları seyretmek mümkün…

Nârenciye de yetişiyor, kestane de; ve sebze meyvenin her çeşidi… Asıl zeytin… Ve her çeşit şifâlı ot…  Girit’de o kadar çok ot yeniyor ki; “Giritlinin bastığı yerde ot bitmez”, “Bahçenize bir keçiyle bir Giritli girmişse, önce Giritliyi kovun” diye darbımeseller de var…

Ovaları verimli, dağları yüksek, kanyonları derin, rüzgârları sert, suları gür…

İnsanları da sert tabiatlı Girit’in; her yıl üç beş kişi kan davasından gidiyor, kız kaçırmalar, namus kavgaları sürüyor hâlâ; ve her gece şehrin göbeğinde bile silâh tarrâkaları…

Yerleşim yerleri adanın Kuzey sahillerinde; Güney kısmında üç beş köy var sadece… Sarp dağlar, yalçın kayalıklar denize dikine iniyor Güney’de… Girit’in sembollerinden biri de keçi; bugün soyları tükenmek üzere olan yaban keçisi “krikri”… Bir gerillâ savaşı için Afgan dağlarını aratmayacak bir coğrafya; dağlar, kanyonlar, irili ufaklı sayısız mağaralar…

Osmanlı’nın en çok zorlandığı alanların başında geliyor Girit… Gerillâ yöntemiyle Almanlara da çok büyük zayiat verdirmişler 2. Dünya savaşında…

Geçen yıl Güney’e, Sfakya’ya gitmiştik arkadaşlarla; dağ köylerinden birinde, bir kahvehânenin önünde adres sormak için durduk; kahvehânenin önünde oturan ihtiyarlardan biri konuşmamdan yabancı olduğumu anlayıp “nerelisin?” diye sordu, “Türküm” dedim… “Ne?! Ne arıyorsun sen burda?!” dedi bastonunu sallayarak… “Ξαναγρίσαμε-Ksanagrîsame” (tekrar döndük) dedim gülerek…

Braveheart filminin kahramanlarından, şu biraz kaçık olanı “İrlanda benim adam” deyip duruyordu ya; ben de “Girit benim adam” desem hakkım var… Üç yıldır burada yaşıyorum… Bir mülteci olarak keçileri kaçırmadıysam henüz, bunu biraz da Girit’in havasına borçluyum…

Νησί (Nisi): Ada

Νησιά (Nisyâ): Adalar

Tedâisi: Nisyan!

***

YUNANİSTAN REHBERİ

Yunanistan’ı tanımak isteyenler için güzel bir rehber kitab var; “GEOGRAPHİKA”… “Yeniden Keşfedilen Yunanistan” alt başlığıyla, Mehmet Ali Gökaçtı tarafından yazılmış, İletişim Yayınları’ndan neşredilmiş… Proistorik dönemden günümüze kadar Yunanistan’ı karış karış tanıtan bu güzel eser, bugün birçoğu yokolmuş Osmanlı eserlerinin de tek tek yerlerini gösteriyor…  Yunanistan’da bir yere gidecekseniz, orayla ilgili bölümü okuyup aradığınızı bulmanız mümkün…

Bu tatil vesilesiyle İraklion (Kandiye) şehrini (Yunanistan’ın 4. büyük şehri) ve dünyanın bilinen en eski medeniyetlerinden birine ait Knossos sarayını gezmek imkânı buldum… Samimi bir arkadaş grubuyla yaptığımız gezide bize hem şoförlük hem rehberlik eden Retimno Üniversitesinden arkeolog arkadaşımıza çok teşekkür ediyorum… “Geographika” kitabının yazarı Sayın Gökaçtı’ya da tabiî bu vesile ile çok teşekkür ediyorum; bana bu gezide de çok yardımcı oldu… Keşke devlet devlet olsa da, avanak avlamaya mahsus dandik politikalarda ısrar etmek yerine, “düşman” ilân ettiği şu komşu ülkeleri tanıtan, oralardaki tarihî mirasımızı gün yüzüne çıkartan böyle eserlere önayak olsa, teşvik etse, bari engel olmasa, arşivleri açsa!

***

HANLAR

Hanya, tarihi dokusunu yitirmemiş; Venedik, Bizans ve Osmanlı eserleri yanyana çok güzel bir şehir… Hanya Belediyesi’nin yeni restore ettirdiği, Splanzia meydanındaki harika minâre; onun yüz metre kadar yakınındaki, şimdi depo olarak kullanılan cami ve minaresi; şimdi yat limanı olarak hizmet veren Venedik limanı ve tersâneleri; bu limandaki, kubbesine eklenen destek ayaklarıyla karşıdan bakınca dev bir örümceği veya bir UFO’yu andıran, minaresi yıkılmış Yalı Câmii; Abdülhamid Han’ın bu limana yaptırdığı minâre şeklindeki deniz feneri; Arkeoloji müzesi; müzenin bahçesindeki, Selçuklu tarzı kümbetli şadırvan; Yunanistan’ın Atatürk’ü Venizelos’un, Hanya’ya hâkim bir tepedeki, başında bir bekçi bile bulunmayan anıt(!) kabri; ve eski Girit evlerinin bulunduğu Halepa semti görülmeye değer…

“Hanya”nın etimolojisi hakkında birkaç teori var, ama hâkim görüş, Hanya’nın “Hanlar” demek olduğu…

Χάνι-Hâni: Han…

Χανιά-Hanyâ: Hanlar…

“Χανιά” kelimesinin baş harfini Latince “İks” okursak “Ksanya” olur, ki “Ksenya” da konukevi demek Yunanca’da… İlmî bir ciheti olmayabilir bunun; ilgimi çekti sadece ve böyle de okudum…

***

BİR YAHUDİYE BİR SİNAGOG

Bizim Alamancılar gibi, Arap Yunancılar hayli fazla Hanya’da… Ve Müslüman Arnavutlar, Kürtler, Zenciler vs. Daha geçen sene bir apartmanın bodrum katında mescid açma izni alabilmişler; oysa şehrin Osmanlı’dan kalma camileri depo, atölye ve sergi salonu olarak kullanıyor, kimi de bomboş kapalı duruyor… Binlerce müslüman camisizken, Yahudi başına bir sinagog düşüyor Hanya’da… Türkiye’nin Müslüman-Türk görünen gizli Yahudileri olduğu gibi, Yunanistan’ın da Ortodoks-Yunan görünen gizli Yahudileri var… Bunlar, “Elino Turkiki Filia – Türk Yunan Dostluğu”nun da mimarları… Bu kripto Yahudiler hariç, bilinen, zaten sadece bir Yahudi yaşıyor burada; o da resmen faal olan Hanya sinagogunun hem hahamı, hem cemaati!

2000 Eylülünde Girit’i ziyâret eden bir grup “Türk”(!) Sabatayistin gezi notlarını arşivimde saklıyordum; bir kısmını bu vesileyle buraya alıyorum… Rehberleri Saba Altınsay’ın kaleminden:

“(…..) Alaçatı Derneği üyeleriyle tanıştık. Alaçatı İzmir’in bir ilçesi. Oradan Girit’e göç ettirilenler kurmuşlar. Binası Kandiye’de bir Bektaşi tekkesi. Çoğumuz Rumca biliyoruz; pek güzel anlaştık Alaçatı’lılarla. Elleriyle yaptıkları kurabiyeleri ikram ettiler bize. “Çikudia”ları bir dikişte içerken Girit’te Bektaşiliği konuştuk.

Bektaşi ailelerin, grubumuzda yer alan ikinci ve üçüncü nesilleri ise öğle yemeklerimizden birinde yer alan tavşan etini sorgusuz sualsiz “yemiş bulundu”lar.

Dönmezden bir gün önce Hanya’da sinagoga uğradık. Yüzyıl başında adada hem Hıristiyanlar, hem Müslümanlar hem de küçük bir topluluk olmakla birlikte, Museviler yaşıyordu. Gezimizden önce, TRT radyosu spikerleriyle yaptığımız sohbetin, yurtdışına ulaşan yayınını dinleyip bizi ta İsrail’den arayan bir dostumuzun ricasıydı bu. Dedesi, sinagogun din adamıymış, “gidin görün” demişti 1967’de, Türkiye’den gittiğinden beri pek az kullandığı Türkçesiyle.

Sinagogda Nikos Stavrolakis karşıladı bizi ki Nikos’u Atina’da yayımlanmış “Mevlevilik ve Dervişler”, “Selanik Yemekleri” adlı kitaplarından tanıyorduk; dostumuzdu. Şimdilerde “Girit Yemekleri” adlı kitabını hazırlıyor.

Uzun boyu, kemikli yüzü, kırlaşmış saçları, okyanus gibi gözleri, ince, zarif elleriyle El Greco’nun tablolarından fırlamış gibiydi. Sakin, dinlendirici sesiyle uzun bir tarih sohbeti yaptı bizimle. “Buraya gelişiniz çok önemli” dedi, “düşündüğünüzden de önemli” dedi. “Çoğulculuk, özgürlük ve hoşgörü adına, Girit’te artık bir tek Musevi olmasa da bu sinagogu açık tutmaya çalışıyorum” dedi. “Çocuklarımıza söyleyecek sözüm var ve işte böyle söylüyorum” dedi. O’nu kucaklamakla, önünde saygıyla eğilmek arasında kararsız kaldık.”

***

HENDEKLER

Eskiden küçük bir kasaba olan İraklion, 824 yılında Kuzey Afrika’dan gelen ve beraberlerinde İslâmiyeti de Girit’e getiren Arablar tarafından büyük bir şehir olarak yeniden kurulmuş… Kenti surlarla çeviren, surların dışına da hendekler kazarak savunma engeli oluşturan bu müslüman Arablar, şehre de bu hendeklere izafeten Handakas (Hendekler) adını vermişler. Şehir tekrar Bizanslıların eline geçince ismi Kandakos olmuş. Bizanslılardan Venediklilere geçince de Kandiye… Bizanslılar ve Venedikliler şehrin savunmasını daha da güçlendirmişler; 16. Asırda, Akdeniz sahillerindeki en güçlü istihkâm kabûl edilmekteymiş İraklion… Osmanlı ordusu bütün Girit’i aldıktan sonra İraklion’a girebilmek için tam 21 yıl uğraşmış… Osmanlı, ele geçirdiği her yerde olduğu gibi Kandiye şehrinde de pek çok cami, şadırvan, han, hamam, imârethâne, külliye ve benzeri değerli eserler inşa etmiş fakat bunlardan hiçbiri bugüne kalmamış… Mehmet Ali Gökaçtı gibi değerli araştırmacılar sâyesinde bugün bu eserlerin sadece yerlerini, kalmışsa kalıntılarını bulup görebiliyoruz…Meselâ Kale içindeki bir minâre oluğu, ait olduğu câminin yerinde yeller esen ve bugün kahvehâne olarak kullanılan bir şadırvan (Bembo çeşmesi) ve arkeoloji müzesi yakınındaki bir başka çeşme… Hanya ve Retimno (Resmo) şehirlerinde bugün depo vs gibi kullanılsa da ayakta duran câmi ve minareler var hâlâ, ama Kandiye’de kalmamış… Bunun yanısıra çarpık bir kentleşme ve sanayileşmeye kurban girmiş şehir; bugün sadece fotoğraflarını görebildiğimiz o eski güzelim Kandiye evlerinden de eser kalmamış… Hiç sevmedim İraklion’u!

***

“AYDINLANMA”NIN TOPRAKALTI

Batı, Rönesans’la beraber Yunan düşüncesini keşfediyor; demokrasinin, lâisizmin, kapitalizmin, liberalizmin temellerini buluyor… Felsefe yetmiyor, Yunan mitolocyası da yeniden keşfedilip yüceltiliyor; “bireyi” ilâhlaştırmanın, Allah’a da hâşâ beşerî sıfatlar atfetmenin yolunu buluyor… Rönesans’la büsbütün bitiyor Hristiyanlık; “mitolocya”ya mağlûb oluyor, bir din olmaktan çıkıyor, politeist bir “kültür” oluyor… “Kültür mantarı” oluyor âdetâ; çok su götürüyor, Judaizmin bütün kirli sularını emebiliyor…

Batı, geçen yüzyılın başında bize de dedi ki: “İslâm’ı bırakın, siz de toprak altına inin ve kendi köklerinizi bulun”! Kemalist aydınlamacılık toprak altına indi ve bula bula iki banka ismi bulabildi; “Sümer”bank ve “Eti”bank… Onlar da battı!

***

IŞIK DOĞUDAN GELİR

Batı, Rönesans ile Yunan düşüncesini keşfettikten sonra, Yunan medeniyeti üzerine birçok araştırmalar yapılmış; ancak Girit medeniyeti 19. Yüzyılın sonuna kadar ihmâl(!) edilmiş… Oysa Yunan medeniyetine de tesir eden en büyük merkezlerden biri Girit Adası…

Girit’te araştırmalar yapan ilk isim Heinrich Schiliemann. Efsanelerden yola çıkan Schiliemann, Girit’te kazı yerlerini belirlemiş fakat bu çalışmalar Schiliemann’ın ölümüyle akim kalmış….

Girit medeniyetinin toprak üstüne çıkartılmış merkezi Knossos Sarayı… İraklion (Kandiye) şehir merkezinden üç kilometre uzaklıkta bir tepe üstündeki Knossos harâbelerinin girişinde bir heykel selâmlıyor ziyâretçileri; Sir Arthur Evans…

İlk yazı örnekleri üzerine araştırmalar yapan Evans, Girit’e geldikten sona buradan ayrılmamış ve ilk kazıları başlatmış, Knossos harabelerini ortaya çıkartmış… Girit Medeniyetinin kronolojisi ve terminolojisi, neredeyse bütünüyle bu İngiliz arkeolog Evans’a ait… Toprağını kaldırdığı harâbeler üzerine biraz(!) da “hayâlî” bir şehir kurmuş ve “ideolojik” tarihini yazmış Girit medeniyetinin; Doğu medeniyeti’nin Akdeniz’de parlayan yıldızı Girit’i Batı’ya mâletmeye çalışmış!

Evans, adada ilk metal kullanımının, buraya kaçan Mısır’lılar tarafından öğretilmiş olabileceğini söylemeden edemiyor yine de… Bir başka görüş de, adadaki metal kullanımının Anadolu’dan öğrenildiği… Mısır veya Anadolu veya Girit; Işık Doğu’dan gelir!

***

YUNAN MİTOLOJİSİNDE GİRİT

Girit kralı Minos’un büyük oğlu, Atina kentine yaptığı bir ziyaret sırasında ölmüştü. Kral Minos buna çok kızdı ve Atina’yı işgal etti; öç almak istiyordu. Atina kralı Egeos teslim oldu ve kenti yıkılmaktan kurtarmak için kral Minos’un şartlarını kabul etmek zorunda kaldı. Buna göre her yıl, Atinalı yedi erkek ve yedi kız Girit’e gönderilecekti. Bu çocukları kötü bir son bekliyordu; lâbirent’e girecekler ve Minotavros’a yem olacaklardı. Minotavros korkunç bir yaratıktı; bir canavardı. Görünüşü yarı insan yarı boğaydı. Kral Minos bu yaratığı ünlü mimar Dedalus’a yaptırdığı labirentte tutuyordu. Dedalus bu labirenti yaparken bütün ustalığını kullanmıştı. İçinden kaçmak neredeyse imkânsız olan bir yapıydı bu, içindeki yollar kıvrılıp bükülüyor, sonsuza gidiyor intibaı veriyordu. Uzun dehlizler ve çıkmaz sokaklarla dolu olan bu yapıya girenler yollarını yitirirlerdi. Labirentin tam ortasında ise korkunç Minotavros vardı. Atina kralı Egeos’un oğlu Theseus bu durumdan rahatsızdı. O yıl Girit’e gidecek Atinalı çocukların arasına o da katıldı. Canavarı öldürüp çocukları kurtarmayı düşünüyordu. Girit’e gidecek gemi bir yas belirtisi olarak siyah yelkenlerle donanmış hâlde yola çıktı. Eğer Theseus canavarı öldürmeyi başarırsa dönüşte Zafer işâreti olarak beyaz yelken açacaktı. Gemi Girit’e vardı, yolculuk sona erdi; ama bu, on dört gencin öleceği anlamına geliyordu. Kurbanlık gençler saygın konuklar gibi ağırlandılar önce. Onlar adına bir şölen düzenlendi. Herkes acıyordu bu tâlihsiz gençlere. Fakat bir de aşk doğmuştu bu şölen sırasında. Kral Minos’un kızı Ariadne, Theseus’u görür görmez âşık olmuştu. Onunla konuştu, anlaştı. O karmakarışık labirentin içinde yolunu bulması için yardım edecekti Theseus’a; ama bir şartı vardı; Theseus, Minotavros’u öldürebilirse kendisiyle evlenecekti. Theseus labirente girmeden bir ip yumağı verdi genç kız ona. Yumağın bir ucundan kendisi tuttu. Theseus labirentin içinde yumağı çöze çöze ilerliyordu. Bu yumak sayesinde geçtikleri yerleri işaretliyorlar ve aynı yerden iki kere geçmiyorlardı. Sonuçta kahramanımız labirentin merkezine ulaştı ve Minotavros’u öldürmeyi başardı. Dönüşte yapması gereken tek şey ipleri toplamak oldu; bu ipler onu çıkış kapısına götürdü. Atinalı gençler gemilerine binip gizlice kaçtılar Girit’ten. İçinde gençlerin olduğu geminin Atina’ya yaklaştığı haberini kral Egeos’a haber vermişlerdi. Oğlunun yolunu gözleyen kral sabırsızlıkla kalenin burçlarına tırmanıp ufku gözlemeye başladı. Ne var ki, oğlu zafer sarhoşluğuyla, siyah yelkenleri indirip yerine beyazlarını çekmeyi unutmuştu. Kral Egeos, oğlunun da bu işi beceremediğini ve lâbirette kaybolup yittiğini sandı, üzüntüsünden kendisini kalenin burçlarından denize attı. “Ege” denizinin ismi de ordan kaldı…

***

BOĞANIN BOYNUZLARI ÜZERİNDE BİR DÜNYA

– “Peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı. İnsanlık olmazdı ki!..

Bütün insanî iş ve verim şubelerinin ruha bağlı bir zaruretin derecelerini temsil etmesi… İhtiyaçların, mücerret ruh ve fikir ihtiyacının doğurduğu bir zaruret olması… İnsanın, bildiren olmasa bilemeyeceği… İnsan faaliyetlerinin ahlâkî karakter belirtmesi… En iptidaî toplumların bile bir kültür ve medeniyet vahdeti teşkil etmesi… Dilsiz hiçbir kültür olmaması; insanın kendisini, çevresini, topluluğunu dille tanıması ve eserlerini dile borçlu olması… Evet; bütün bu hakikatler, insanlık tarihi boyunca gelmiş bütün medeniyetlerin, Peygamberler Tarihi’nin salkım-saçak görünüşlerini temsil etmesini açıklar.

(…) Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olamayacağı gibi, “doğru düşünce” olmasaydı, “doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz!” düşüncesi de olmayacak, varılanın “doğru” olduğunun bilinememesi bir yana, ne “düşünce” ve ne de “doğru” bulunmayacaktı… Son tecritte, “Mutlak Fikir”in gerekliliği… Ve, “ilk insan, ilk Peygamberdi; ilk dil, ilk insanla vardı” hakikati.

(…) Tefekkür tarihi boyunca görülen bütün düşünceler, kendi çıkış zamanlarındaki dinin mihengi içindedir. Allahsız düşünceler de dinin antitezi olarak, hakikati tersinden gerçekleştirici ve görünüşlerini dine borçlu; herşey zıddıyla kaimdir ve tez olmadan antitez olmaz. Semavî olmayan dinler ve tahrif edilmişi gösterenler, hep antitez grubundaki derecelerde… Bu, aynı zamanda antitez cephenin de hep tekrardan yenilenişini gösteriyor. Nasıl ki maddeci de maddeci görüşünü ruhî çaba ile kuruyorsa, Peygamberlerin getirdiğine imân etmeyenler de, bütün tonlarıyla, onların getirdiğinin tersine nisbetiyle zamanlarının temsilcisi oluyorlar.” (S. Mirzabeyoğlu)

“Peygamberler olmasaydı, medeniyet olmazdı. İnsanlık olmazdı ki!..”

Bu çağın İslâmî dünya görüşünü örgüleştiren Büyük Doğu-İbda’nın tezi bu!

Allah peygamberlere öğretti, peygamberler de insanlara; hem nasıl hem niçin yaşayacağımızı…

Maymundan evrildiğimiz safsatası bir yana; ilâhî ilk bilgi ve peygamberlerin rehberliği olmasa, insanlık sırf tecrübeyle birşey bilemezdi, belki iki ayak üstünde yürümeyi bile akıl edemez, hayvanları tecrübe ederek dört ayak üstünde sürünür dururdu!

Yunanistan’ın ikinci, dünyanın sayılı arkeoloji müzelerinden biri olan İraklion Arkeoloji Müzesi’nde gördüğümüz bardak çanak, âlet edevatla bugün kullandıklarımız arasında neredeyse hiçbir fark olmaması; çengelli iğneden olta iğnesine varıncaya kadar, günümüzden beş bin yıl öncesine ait olduğu varsayılan şeylerin aynılarını kullanıyoruz olmamız herhâlde materyalist tarih anlayışıyla izah edilemez… Mısır piramitleri ve Knossos sarayı gibi medeniyet kalıntılarının bugünün ileri bilim ve teknolojik imkânlarıyla dahî izah edilemez sırlar ihtivâ etmesi de, “tarih”in düz bir çizgi üzerinde dikey ilerlemediğini gösteriyor!

– “Evet; bütün bu hakikatler, insanlık tarihi boyunca gelmiş bütün medeniyetlerin, Peygamberler Tarihi’nin salkım-saçak görünüşlerini temsil etmesini açıklar.” (S. Mirzabeyoğlu)

Nitekim Knossos sarayının duvarlarında gördüğümüz (orjinalleri İraklion müzesinde muhafaza ediliyor) üzere, rahip ve rahibeler, törenlere katılan diğer kişilerden kıyâfetleriyle ayırt edilebiliyorlar. Bu rahip ve rahibelerin törenlerde giydikleri elbiselerde ise Doğu çizgileri hâkim…

Girit bir “Doğu medeniyeti”dir; bir “din devleti”dir!

Bu medeniyetin sembolü, adı “Minos’un boğası” anlamına gelen “Minotavros”!

“Minotavros”, Yunan mitolocyasına göre, insan bedenli, boğa başlı bir canavarmış… Tanrı Poseidon’un kral Minos’a gönderdiği bir boğa ile Minos’un karısı Pasiphae’den doğmaymış… Minos bu canavarı saklamak için mimarı Daidalos’a lâbirent şeklinde bir saray yaptırmış… Atina kralının oğlu Theseus, Minos’un kızı Ariadne’nin yardımıyla Minotavros’u öldürmüş…

Yunan mitolocyası böyle söylüyor ama, kazılar neticesinde ortaya çıkan manzaraya baktığımızda, Minos uygarlığının “Boğa”yı “korkunç” bir yaratık olarak değil; evet belki kendisinden korkulması da gereken, ama yüce bir varlık olarak gördüğünü anlıyoruz… Ki, en itina ile işlenmiş sembol “boğa başı”… Knossos sarayında boğa boynuzu figürü kaide ve başlık olarak da kullanılmış… Yunanca “Ψ-Psi” harfine benzediği için öyle adlandırdıkları, ellerini göğe açmış duâ eder vaziyetteki insan figürleri de boğa boynuzuyla alâkasız değil…

Boğa boynuzu; “Hilâl”!

Hilâl; Allah!

Masal değil; boğanın boynuzları üzerinde duruyor dünya!

***

LÂBİRENT

Knossos sarayında sık rastlanan bir başka dinî sembol de çift yüzlü balta; “çifte balta”… Saray avlusunun doğusundaki odaların krallara ait olduğu öngörülüyor; “çifte balta” sembolü sarayın her yerinde kullanıldığı ve başka Minos kentlerinde de görüldüğü gibi, bu bölümde bir de “çifte balta koridoru” bulunuyor…

Çift başlı balta, ilginç bir etimolojiye de ışık tutuyor… Yunan mitolocyasına Zeus’un simgesi olarak da geçen çift başlı baltanın, Minosluların dilinden Yunanca’ya geçtiği varsayılan karşılığı “lavris” kelimesi…

“Lâbirent” kelimesi de buradan geliyor; baltalı saray veya lâbirent şeklinde saray…

Biz Türklerin de bir lâbirenti var; Ergenekon Destanı!

Masaldaki Ergenekon’dan zor da olsa çıkmışız…

Gün yüzüne asıl çıkışımız ise İslâm’la olmuş; mitoloji değil, masal değil, gerçek bir medeniyet kurmuşuz İslâm sâyesinde…

İslâm mûcizesi “câhiliye” Arabını üstün bir medeniyet kurucusu yaptığı gibi, Batı’nın “barbar” dediği bizler de İslâm mûcizesiyle dünya çapında bir medeniyet kurmuşuz…

Yeniden ve âdeta kendi ayaklarımızla girdiğimiz bir Ergenekon’da, Batı dehlizlerinde, korkunç bir lâbirentteyiz şimdi!

Atina kralının oğlu, lâbirentten çıkmayı, Ariadne’nin kendisine verdi ipin ucunu bırakmayarak başarabilmiş… Lâbirentlerde çıkışı bulmanın belki uzun ama pratik bir yolu da, sağ elini girişten itibâren duvardan hiç çekmeyerek yürümeye devam etmektir… Veya mümkünse uçarak…

Biz nasıl başaracağız?!

İple mi, el yordamıyla mı kanatlanıp uçarak mı?

***

HİPOKSİ

Tatildeyken güzel bir müjde de aldım; “Dost Strateji” kadrosu sanal âlemden gerçek yayıncılığa geçecek, bir dergi çıkartacakmış… Tam zamanı! “Hipoksi” başlıklı bu yazıyı “Dost Strateji” kadrosuna ithaf ediyorum…

Atmosfer, fizikî özellikleri itibâriyle canlıları hem güneş ışığının zararlı etkilerinden koruyan, hem de yeryüzünde canlıların  yaşayabileceği bir vasat  oluşturan hava örtüsü, bir şemsiye, bir koruyucu kılıf olarak  tarif ediliyor… İrtifa yükseldikçe, atmosferin  bu koruyucu özelliği zayıflayıp kayboluyor; atmosfer basıncı ile oksijen basıncı düşüyor ve akciğerlere giren oksijen miktarı azalıyor… Ve vücut hücrelerinin yeterli oksijeni  sağlayamaması, vücut  foksiyonlarında ölüme kadar varan  bozulmalara neden oluyor…

Havacılıkda “hipoksi” deniyormuş bu duruma;…

İnsanoğlu 3.000 metre atmosfer yüksekliği ile 30 metre su derinliği arasında yaşayabilirmiş… Belirli irtifalarda ilâve oksijen kullanmaksızın, sadece hava  solunarak maruz kalınan hipoksiye dayanma süreleri 18.000 feetde 20-30 dakika, 28.000 feetde 3 dakika, 40.000 feetde 15-20 saniye, 43.000 feetde 9–12 saniye imiş…

Bu bilgileri aldığım havacılık dergisinde, hipoksinin belirtileri şöyle anlatılıyor:

“Korku ve heyecan, baş ağrısı, baş dönmesi, yorgunluk, mide bulantısı, soğukluk ve sıcaklık hissi, bulanık görüş, uyuşukluk, solunum sayı ve derinliğinin artması, siyanoz, zihin bulanıklığı, karar verme güçlüğü, kas koordinesizliği, öfori, irritabilite, bilinç kaybı…

Gerekli  koruyucu teçhizatı ve oksijen donanımı olmayan  baloncu, paraşütçü  ve uçucularda hipoksi ciddi bir sorundur. Aynı sorun  madencilik  ve dağcılıkta da karşımıza çıkar. Fakat burada sadece  havacılıkta ortaya çıkan ve  solunum havasındaki oksijenin azalmasına bağlı olan hipoksik hipoksinin bilişsel işlevlere  etkisi üzerinde durulacaktır.

Hipoksi belirtileri genellikle sinsidir, kişi tarafından  farkedilmeyebilir ve alkol kullanımında ortaya çıkan  belirtilerle  benzerlik gösterir. Her ikisi de SSS depresanı oldukları halde, başlangıçtaki etkileri uyarıcı gibidir. Hipoksinin %20-50 oranında öfori ve hipomanik  belirtiler ortaya çıkarılabileceği ileri sürülmektedir.  Aşırı güven hissi, keyif, kontrolsüz gülme, şarkı söyleme, bağırma, küfretme, histerik bayılma ve  temaruz  gibi davranış  bozuklukları ile  bilinç kaybı, hatta ölüme bile  kayıtsızlık içinde gidebilinir. Disiplinli bir pilot, dikkatsiz, aksi, tahripkar ve kavgacı nitelik kazanabilir. Problem çözme, kendini kritik etme yetenekleri zayıflayabilir. Bellek ve yargı zorlukları, mantıksız ve sabit düşünceler, tehlikeden kaçınamama, uyuklama halleri gözlenebilir…

Böyle bir olay 1. Dünya Savaşı’nda  yaşanmış; bir İngiliz pilot, 19.000 feet irtifada uçarken karşılaştığı düşman uçaklarının pilotlarına dost gibi el sallamış, arkadaşlarının ikazlarına rağmen ne ateş etmeye ne de kaçmaya davranamamış…”

Bu bilgileri okudukdan sonra; Türkiye’nin hâlini hipoksi ile izah etmenin çok yerinde olacağını düşünüyorum…

Masal değil gerçek “Ergenekon”da, Batı lâbirentinde, Batının derin dehlizlerinde, dipsiz uçurumlarında şuurunu yitirmiş bir ülke Türkiye; tarihini inkâr ediyor, dostlarını düşman görüyor, düşmanlarına el sallıyor, celladına gülümsüyor…

Bir tür şuur yırtılması; şizofreni…

Yunan mitolocyasına göre, Girit kralı Minos, Minotavros isimli azgın boğayı  kapatmak üzere bir labirent yapılmasını emrediyor. Mimar Deodalus ile oğlu Ikarus öylesine görkemli bir labirent  yapıyorlar ki; kral, lâbirentin sırrını başkalarına açıklamamaları için baba ile oğulu da lâbirente hapsettiğinde, kendileri bile kendi eserleri olan lâbirentin çıkışını bulamıyorlar.

Bunun üzerine, balmumundan kanatlar yapıp uçarak kaçmayı  plânlıyorlar…

Deodalus oğlunu uyarıyor: “Oğlum fazla alçakdan uçma kanatların nemlenir, ıslanır, ağırlaşır uçma kabiliyetini yitirir, düşersin; fazla yükseğe de çıkma, ki güneşin harâretiyle kanatların erir, yanar, yine düşersin!

Uçmak çok hoşuna gidiyor Ikarus’un, başını döndürüyor, babasının  ikazlarına aldırmayarak yükseliyor, yükseldikçe hipoksinin verdiği coşku ile şuur kaybına uğruyor, daha da yükseliyor… Nihâyet güneşin harâretiyle balmumundan kanatları eriyor ve Ege  Denizi’ne düşüyor…

Knossos sarayından daha görkemli bir İdeolocya örgüleştiren Büyük Doğu Mimarı Necip Fazıl da, İbda Mimarı (Mirzabey)oğlu’na şöyle demişti: “O kadar yükseklere çıkıyorsun ki kanatların yanabilir! Sana en büyük tenkid de bu, en büyük methiye de…”

“Mütefekkir” Mirzabeyoğlu’nun hangi kanatlarla uçtuğu ve nasıl bir aşkla hipoksiye kapılmadan fikir göklerinin müntehâsına kadar yükseldiği İbda külliyâtında yazılı!

– “(Necip Fazıl) Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte çağımızın nabzını yakalayan ve ideali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adam…

İslâma muhatab anlayışın dünya görüşünü örgüleştiren adam…

Davanın aşkını, vecdini, diyalektiğini, estetiğini, dost ve düşman kutuplarını işaretleyen, hedeflendiren, istikametlendiren; İslâmı eşya ve hâdiselere tatbik edebilmenin “nasıl”ını çerçeveleyen adam…

(…) Dikkat edin hüküm koyuyorum: O, mütefekkir yetiştiren mütefekkirdir…

Öyle mi, değil mi diye budalalığa lüzum yok; çünkü fikir konseptini-tecridini “has oda” sırrına, yâni mânâ helezonlarının sır mıntıkasına kadar götüren ben varım…

Gayet açık olarak söylüyorum: Bu mevzuu, her kafadan bir ses çıkaran rastgeleci hamam kültürünün takdirine bırakamam!..” (S. Mirzabeyoğlu)

Benim gibi, daha yolun en başında kanatlarını ıslatıp uçamaz olan bedbahtlar bir yana; bir “yıldızlar topluluğu” da yükseliyor “Mütefekkir”in peşinde…

Mimar Deodalus ve oğlu kanat yapıp uçarak kurtulmuşlar hapsedildikleri lâbirentten…

Minos’un kızı Ariadne de, Theseus’u görür görmez aşık olmuş ve lâbirentlerde kaybolup yitmeden çıkabilmesi için aşkının, bir yumak ip vermişti gizlice…

Bunlar mitoloji…

Türkiye, gerçek bir çıkmazda bir asırdır!

Ve lâbirentin en çıkmaz yerine gelmiş bulunuyor artık…

“İbda Mimarı” ve O’nun bu ülkeye ölümüne âşık “Yıldızlar Topluluğu”, Türkiye’yi bu lâbirentten kurtarmak, kanatlandırıp uçurmak için çırpınıyorlar!

Türkiye daha fazla kayıtsız kalamaz bu aşka!

“Ergenekon’dan Çıkış”ın başka yolu yok!!!

24 Ağustos 2003 / Nisi

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!