Güdük ve Bunak Toplumun İlâcı

227

Dil, atalardan bize kalan bir miras, bir emanettir; kuşaktan kuşağa aktarılan bu emanete karşı, paha biçilmez, mukaddes ve dokunulmaz şeylere karşı duyulan saygı gösterilmelidir.”

 

(Nietzsche)

Nasıl Güdükleştik?

“Güdük” kavramı tıbta şöyle tarif edilir: “Bir organ yahut iskeletin bir bölümünün, cerrahi teşebbüsle veya bir TRAVMA sebebiyle vücuttan ayrılması neticesinde, o organdan geriye kalan bölüm”. Bir bakıma, ahı gitmiş vahı kalmış, eskisi gibi çalışamayan, kendinden beklenen fonksiyonu gösteremeyen, şeklen az veya çok var olsa da fonksiyonca eski gücünden mahrum uzuv…

Herkesçe bilinen anlamıyla, yine “güdük”: “Büyüyememiş, küçük kalmış, bodur kalmış, bitmemiş, tamamlanmamış, sonuç vermemiş, gelişmemiş”. Diğer bir ifadeyle, yine şeklen az çok mevcutken, gelişiminin belli bir safhasında durmuş, artık kendisinden bekleneni veremez olmuş bir şey, bir hadise, bir uzuv veya bünye…

Tıbta “güdük” bıraktıran faktörlerden “cerrahî teşebbüs” ne demek malûm, ya “travma”? O da şöyle “Canlı üzerinde (normal) beden ve ruh acısından daha önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan tecrübe”.

Peki, böyle bir “travma”nın, onu yaşayanda yolaçtıkları? İşte bir tanesi: “Dissosiyatif amnezi dediğimiz, travma öncesi, esnâsı veya sonrasına ait olayları hatırlayamama; ne olduğunu, ne yaptığımı bilmiyorum, kimlerle konuşmuşum, nerelerden geçmişim bilmiyorum, bir de baktım buradayım, hatta şimdi neredeyim bilmiyorum!” durumu. Yani, tam da toplumumuzun bugünkü hâlet-i ruhiyesi…

Ya bu “dissosiyatif” de ne ola ki derseniz, sorunuzu şöyle cevablıyor uzmanlar: “Ruhî dünyamızdaki iç uyum ve harmoninin kaybına genel olarak sağlıksız dissosiyasyon adı verilir. Dissosiyasyon kelime olarak ayrılma, bölünme, kopma, çözülme gibi anlamlar taşır. Psikolojik açıdan ise, kişinin zihninde yeralan duygu, düşünce, hatıra ve benzeri muhtevaları geçici olarak kompartımanlaştırması, bir kenara koyması anlamına gelen bir mekanizmadır. Bu mekanizma aşırı ölçüde olduğunda, kişinin ruhî bütünlüğü tehdit altına girer.

Bahsi içtimaî sahaya taşırsak, bugün dünya üzerindeki hemen her toplumun kendi tarih ve hususiyetleri dairesinde “tecrübe” ettiği “cerrahî teşebbüs” yahut “travma”lardan söz edebilsek dahi, burada kendi toplumumuzun tecrübe ettiğini ve bunun yolaçtığı bazı neticeleri tasvir etmeye çalışacağız.

Evet, Kanunî’den önce bizde herkes ve herşey bir “bütün” hâlindeyken, hem bünye bütünü hem bünyeye dahil uzuvlar kendilerinden beklenen fonksiyonu pek güzel yerine getirebilirken, yani “ahlâk telâkkisi ve dünya görüşü” bakımından herkes ve herşey birbirine her mânâda muvafık “ideolojik” bir birlik, bütünlük ve tamamlayıcılık arzederken, diğer bir ifadeyle “ne yapmamız gerektiği ve kim olduğumuz” üzerinde içtimaî benliğimizde henüz şübhe ve inkâr bulutları toplanmamışken, kısacası “inandığımız”la “yaşadığımız” arasında aşılması zor duvarlar daha inşâ edilmemişken, olanlar oldu.

İlk başladığında pek göze çarpmaz, ama giderek vücudun her yanına sirayet eden ve artık saklanamaz bir kangren gibi, toplumumuz, demek ki “kültürümüz”, demek ki “dilimiz”, Üstad Necib Fazıl’ın tesbitiyle, Kanunî’den bu yana “ruhî” bir gerileme, bir bozulma, bir dejenerasyon çığırına girdi.

İslâm aşkını, İslâm vecdini, tümünü “var” kılan İslâm ahlâkını, her “yeni” zamanda hep “yeni” fikir verimleri ortaya koyması gereken İslâmî dünya görüşünü günden güne yitirmekten neş’et eden bu içtimaî “travma”nın herkes ve herşeydeki “dejenere” akisleri, günden güne azmanlaştı; maddî ve manevî cihetlerden zerre zerre, parça parça, kısım kısım bünyeyi parçaladı, çürüttü ve kokuttu; giderek her sahada bugünkü çapına ulaşan acziyet ve mahviyet levhalarını doğurdu.

Neticede, üstte geçen “dissosiyasyon” kavramının çerçevesine girecek tarzda, “travma sonrası” hafıza kaybı, kimlik kaybı, duygu ve düşüncelerin birbirleriyle aynı “kök”te buluşup beslenerek bünyeyi “ileriye” intikal ettiremesi, içtimaî kültür unsurlarının “dudaklar başka söyler, bacaklar başka yürür” minvâlinde ayrılıp savrulması niteliği belirten “salgın” içtimaî hastalık, gittikçe gelişir ve derinleşir oldu. Üstad’ın “İdeolocya Örgüsü”ndeki ifadesiyle:

“Doğudan fışkırmış, Doğunun gerçek ruhuna ermiş, onu örnekleştirmiş, nefsinde halkalamış, Batıya doğru yürütmüş, handiyse Batıyı devirecek hale gelmiş; sonra kabuk üstü donup kalmış, yeni zaman yemişlerine can verecek kök feyzini emmekten uzak yaşamış, doğurucu ve yaşatıcı aşk ve çile dairesinden kayıp çıkmış, hikmetini kaçırdığı şekillere incisiz istiridye kabukları gibi tutunmaya çalışmış; ve sonra doğan ve gelişen Batının karşı saldırışları önünde topyekûn Doğuyla beraber gerilemiş, geriledikçe gerilemiş, bir uçurumdan öbür uçuruma sürüklenmiş, fakat sükûtun dibini boylamış, gizli bir bünye sırrı yüzünden hastalığa dayanmış, apışmış ve donmuş, devir devir sahte ve gülünç kurtuluş hareketlerine şahit olmuş, nihayet büsbütün tasfiye vaziyetine düşmüş, bir şahlanışta kendisini yalnız mekân çerçevesinde kurtarabilmiş, derken işin satıh ve maddede en dizginsiz Garp taklitçiliğine ve öz kök alâkasızlığına döküldüğünü görmüş, zaman çerçevesindeyse bir türlü kurtarıcısını bulamamış bir millet olmak şuuruna sımsıkı bağlıyız.”

Özetlersek, Kanunî öncesinde biz, tam ve sağlıklı bir bünyeydik. Yalnız, kademe kademe öyle iniş devrelerinden, öyle “travma” dönemlerinden geçtik ki, o eski sağlıklı bünye gitti, bir isim ve ne olduğu tartışılır bir cisimden ibaret “güdük” bir toplum kaldı geriye. Gelişimi bir noktada durmuş, kendini yenileyemeyen, kendini bertaraf etmeye gelenlere direnemeyen, bilâhare nefs emniyetini kaybeden, maddede küçülen, mânâda büzülen, “kimlik bunalımı”nı şifâsı güç bir raddeye taşıyan ve Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet safhalarındaki gibi “intihar” benzeri yeltenişleri “tedavi” addeden bir toplum olduk.

Uzatmadan, gelen gideni arattı, toplumu beterin beteriyle tanıştırdı, işte “Kemalizm” tecrübesine de, bu tersine gidişe sadece nihaî ve öldürücü bir “tüy” dikmek kaldı.

İçtimaî Güdükleşmenin İlâcı

“Dissosiyatif” bozukluk demiştik. Tıbta, “travma” sonrası bu nevî bozukluk yaşayanlara tavsiye edilen “tedavi” yalnızca şu:

“Dissosiyatif bozukluklar bir ilaç tedavisinin henüz bulunmadığı tek psikiyatrik bozukluk grubudur. Serotonerjik antidepresanlardan yararlanılabilir, ancak etkisi sınırlıdır. Tek yararlı tedavi yöntemi psikoterapidir, psikoterapi ile tam iyileşme olanağı vardır. Dissosiyasyonun psikoterapisi ancak bu konuyu bilen terapistler tarafından yapılabilir. İyi yapılmayan psikoterapi yıllar da sürse sonuç vermez ve kişinin yardım alma ümidini ve terapiste güvenini körelttiğinden, sonraki müdahaleleri de güçleştirir”.

İşte bizim toplumumuzun da şiddetle böyle bir “terapi-tedavi”ye ihtiyacı var. Mevcut “ruh ve kafa”yla, yani gerçekte bu “ruhsuzluk” ve bu “kafasızlık”la asla erişemeyeceği, zaten bugüne dek de erişemediği, ancak ruhî sağlığına kavuşursa erişebileceği ve şu ân için “kel başa şimşir tarak” vasfı arzeden “maddî” ve “iktisadî” gelişme hayallerine değil, ruhî ve fikrî tedaviyedir onun “aslî” ihtiyacı! O hâlde, ihtiyaç duyulan “tedavi” bizce biriciktir ve “dissosiyatif” bozukluğun yegâne ilacı olarak takdim edilen “psikoterapi”ye benzer, ancak çok farklı ve onun ötesinde bir “terapi-tedavi” keyfiyetinden başkaca bir şey değildir: LOGOTERAPİ!

“Psikoterapi’de Yeni Bir Yaklaşım: Logoterapi ve Viktor Frankl” başlıklı çalışmasında, Dr. Abdülkerim Bahadır şöyle açıklıyor bize “Logoterapi”yi:

«Adını Yunanca bir kelime olan “Logos” (Anlam)’tan alan Logoterapi (Logotherapie), Viktor Frankl öncülüğünde kurulmuş yeni bir psikoterapik yaklaşımdır. “Anlam”ı merkez kavram olarak kabul eden bu ekol, “anlam kazandırma yoluyla terapi”yi temel tedavi metodu olarak benimser. Logoterapi’nin savunduğu “anlam yoluyla terapi” düşüncesi, an’anevî psikoterapinin savunduğu “terapi yoluyla anlam” düşüncesine tamamen ters bir anlayışa karşılık gelir. An’anevî psikoterapi anlayışı, anlama ulaşma; kendini gerçekleştirme; olmak istediği gibi olma; mutluluğa ulaşma vb. gibi sağlıklı bir kişiliğin ifadesi olarak kabul edilen niteliklere ulaşmayı, örneğin Ödipal çatışmaları çözmeye, iğdiş edilme korkusundan kurtulmaya bağlar. Oysa psikolojik tetkikler açıkça göstermektedir ki, anlamlılığın gözardı edildiği bir girişimde, ortadan kaldırılan her nevroz, yerini çoğu zaman “Varoluş Boşluğu”na bırakmaktadır. Bu tarz trajik bir neticenin en önemli sebebi, insanın en temel temâyülü olan “anlam arayışı”nın dikkatten uzak tutulması ve tatmin imkanından mahrum bırakılmasıdır.»

“İnsan” adlı son eserinde Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun çerçevelediği veçhile:

“Logoterapi, hastaya kendi hayatında mânâ bulması için yardım etmeyi bir görev saymaktadır. Logoterapi, hastanın, kendi varoluşunun gizli logos’unun (mânâsının) farkına varmasını sağlaması ölçüsünde tahlilî bir süreçtir”.

Mecazdan hakikate kıvrılırsak, bugün toplumumuzun yitirdiği ve “ehil olmayan terapistler”in sahte kurtuluş formülleriyle tedavi ümidinin en şiddetli mikyasta örselendiği keyfiyet ve hususiyet, toplum olarak bizim “varoluş” mânâ ve misyonumuzdur, aynı şekilde “tarih muhasebemiz”dir, demek ki “kim” olduğumuz ve “ne” yapmamız gerektiğidir.

Bir başka deyişle, fert ve toplum olarak hem dünümüz hem bugünümüz hem yarınımız bakımından, nereden gelip nereye gittiğimizi kalem kalem örgüleştiren, saha saha yapılması gerekeni istikametlendiren, bizden olan ve olmayanların en derin katmanlarına kadar kritiğini gerçekleştiren, toplum olarak istikbâlimizin kefili ve imkânlarımızın gelişme zemini olacak bir “ideoloji”, bir “ruh ve fikir” mimarîsidir bizim tek ilacımız. Bizi yeniden sağlığa, yeniden birlik ve bütünlüğe, yeniden içtimaî hafızamıza, yeniden öz benliğimize, yeniden “hâkim” bir şahsiyet ve keyfiyete kavuşturacak bir “ruh ve fikir” sistemi, tümünü temin edici bir “ahlâk” kökü, görüşü ve bünyesidir. Kalbimizdeki “normatif”, yani değerlendirici ve emredici “otorite”yi yitirdik önce biz. Diyor ya Üstad:

“Ruh ve ahlâk, herhangi bir fayda mevzuunda, insan iradesini hayra yöneltecek tek müessir olduğuna göre, bu ana müessir üzerinde herhangi bir inhiraf, artık başka şubelerdeki inhirafların o şubelere mahsus çerçeveler içinde düzeltilmesini imkânsız kılar. Beni anlıyor musun? Meselâ balmumundan yapılmış bir heykel topyekûn erirken, o heykelin kayan burnunu, düşen gözünü, çarpılan ağzını ve kopan kolunu ayrı ayrı, müstakil olarak düzeltmeğe kalkmaktan bir şey çıkmaz. Heykelde, bütün bu unsurların tecelli zemini olan topyekûn vücudu kurtarmak lâzımdır. Bir cemiyette topyekûn ruh ve ahlâk dâvası bütünleşmeden, herhangi bir idarî, içtimaî, iktisadî, sınaî, ilmî, siyasî, edebî, beledî, sıhhî ve daha bilmem kaç türlü dâvayı mevziî çerçevelerde hal ve fasletmeğe kalkmak; biraz evvel işaret ettiğim gibi vebalı bir hastanın dudağındaki çatlaklara (pomat) sürmekten farksız olur.”

“Bilenler bilmeyenlere nakletsin” hikmetine istinaden bildirelim ki, Kanunî’den bu yana 500 yıldır beklediğimiz “kurtarıcı ilaç”, çürütülen ve kurtlandırılan medeniyet çınarımızı yeniden diriltip “ahlâk kökü”ne bağlayacak “can suyu”, yine bu toplumun en seçkin çocuklarınca örgüleştirilmiş, geliştirilmiş ve hâlen de geliştirilmektedir. 50 küsur eseri, destanlık çile ve emeğiyle “Yürüyen Büyük Doğu”nun mümessili olarak Salih Mirzabeyoğlu’nun tesbitiyle, “Büyük Doğu” ruh ve anlayış sisteminin mimarı NECİB FAZIL, işte bu “misyon”un KURUCU mümessilidir:

“Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte içinde yaşadığımız çağın nabzını yakalayan ve ideali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adam…”

İktibasta geçen “Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte içinde yaşadığımız çağın nabzını yakalayan” ifadesi şu bakımdan son haddiyle mühim ki, bir toplumda onu yaşatıcı “ruh ve ahlâk”, ona kimlik ve istikamet kazandıran “kültürel hafıza” ve onun hayat tarzını nesilden nesile intikal ettiren “gelenek” örselenmeye başlayınca, toplum ve kültür unsurları oradan oraya savrulmaya ve iç bütünlüğünü yitirmeye başlayınca, yitip gitmemek için yapılması gereken ilk iş, Batıda “KANON” da denilen, “Büyük Gelenek” mimarîsini tesbit edip GÖRÜNÜR ve PAYLAŞILIR kılmaktır.

Yani, artık o toplumun vazifesi, geçmişte başka başka “intikal” tarz ve müesseseleriyle “yaşanılır” olan bu “içtimaî ruh” ve “kültürel formasyon”u, bir başka deyişle, “gelenek” sayesinde bizzat yaşandığı ve tatbik edildiği için KALEM KALEM ÖLÇÜLEŞTİRİLİP TESBİTE VE YAZIYLA ESERLEŞTİRMEYE çoğu gerek göstermeyen bu “içtimaî ruh” unsurlarını, bu kez bambaşka bir “müesseseleştirme” tarzıyla “ihyâ” ve “inşâ” etmektir. Bir diğer ifadeyle, “BİZİM” OLAN VE OLMAYANLARIN, ruh, ahlâk, fikir, sanat, aksiyon, kök, köken, gelenek, örf, kısaca fert ve topluma şâmil tüm ayırdedici husûsiyet ve müesseselerimiz çerçevesinde, “TEKER TEKER” ve bir “MİMARÎ BÜTÜNLÜK” hâlinde eserleştirilmesi, bir “ruh ve fikir sistemi” hâlinde örgüleştirilmesidir gereken. Yeniden “hayata dönme” iradesi taşıyan bir toplumun en âcil ihtiyacı, ancak böyle bir “kalb masajı” olacaktır hiç kuşkusuz!

“Kanon” da zaten, etimolojik olarak, “inşâ ölçüsü”, “mimarî ölçü” anlamına gelen bir kelimedir. “Kanon”, oradan oraya akıp savrulma istidadı gösteren içtimaî bir geleneğin tüm unsurlarını “aynen” kabul etmez, aralarından “olması ve benimsenmesi gereken”leri seçer, düzenler, istikametlendirir ve herşey ama herşeyi “ölçülendirir”, uyulması gereken “norm” ve bürünülecek “form” olarak müşahhaslaştırır, şahsî veya zümrevî keyfîliklere kesin bir sed çeker. Hayata yeni bir “KANUN” getirir “kanon”. O, alelâdeye yahut teferruata da boğulmaz. Bu anlamda, “BÜYÜK KANUN”dur o; “ANAYASA”dır, “BÜYÜK GELENEK”tir “kanon”. “Kültürel Hafıza” adlı eserinde Jan Assman, işte böylesi âcil bir “kanon” ihtiyacı duyulan, yani gelenekte mevcut hazır şablonların artık iş görmediği şartları tasvir ediyor:

«Kanon “neye göre hareket etmeliyiz?” sorusunu cevablar. Cevabın hazır olmadığı ve duruma göre bulunması gerektiği zaman, yani müşahhas gerçeklik, an’anevî ve tabiî sayılan gerçeklik kavrayışının öngördüğü tipik durumların ötesine geçiyorsa ve geçmişten devralınan “ölçü”ler duruma gereğince denk düşmüyorsa daha da âcilleşir. Neye göre hareket edileceğinin bilinmediği böylesi durumlar, ihtimaller alanının âni genişlemesine bağlı olarak karmaşıklık arttığı zaman ortaya çıkar.»

Babadan oğula, ustadan çırağa bir “gelenek” hâlinde devredilen, gerekli ruh ve iş unsurlarına bu “birebir” münasebetlerle tevarüs edilen bir “sanat” veya “zanaat” düşünelim. Şayet mezkûr “sanat” yahut “zanaat” şu veya bu sebeble ortadan kalkma tehlikesi arzediyorsa, nedir yapılması gereken? Elbette, kalan son temsilcilerinden en akıllısının, bu sanatın gerekli tüm “madde ve mânâ” unsurlarını, bir “usûl” olarak, riayet edilmesi gereken “esaslar” olarak, bürünülmesi gereken “ruh ve ahlâk” olarak, gözetilmesi gereken “ölçüler” olarak, birer birer tesbit etmesi ve o sanat yahut o zanaatın sistemli bir “TATBİK FİKRİ”ni örgüleştirmesidir. Ancak böyle bir “YAZILI” reçete sayesinde o sanat ve o sanatın sanatçıları, o zanaat ve o zanaatın zanaatçıları kaybolmaz, böylelikle yenilere “ÖLÇÜ” ve “ÖRNEK” sağlanmış olur.

Bunun gibi, tarihî, ruhî, ahlâkî, içtimaî, maddî ve manevî husûsiyetlerimiz bakımından, kısaca “kültürümüz” bakımından, bir deyişle “kim olduğumuz” ve “ne yapmamız gerektiği” bakımından, çalkantı, buhran ve tehlikeler başgösterdiğinde yapılacak ilk iş, aynen kaybolmaya yüz tutan bir sanat yahut zanaatın “ihyâ” ve tüm unsurlarıyla yeniden “inşâ” edilmesi gereğinde tesbit ettiğimiz gibi, “kültür dâvâmız”ın, “irfan dâvâmız”ın, “tarih muhasebemiz”in, “fert ve toplum idealimiz”in, “devlet ve medeniyet projemiz”in “TEKER TEKER VE ESER ESER ÖRGÜLEŞTİRİLMESİ”dir. Buysa, bildik “vasat” fikir ve sanat adamlarının altından kalkabileceği bir misyon olmayıp, sadece ve sadece, kelimenin olanca mânâsıyla “BÜYÜK” fikir ve sanat kahramanlarının harcıdır. “Örgüleştirilmesi” gereken, alelâde bir sanat yahut zanaatın “usûl”ü veya “tatbik fikri” değil, bir “İDEOLOCYA”dır, bir “İDEOLOJİ”dir, “FERT VE TOPLUM ARASI İNANILAN VE BAĞLANILAN FİKİRLER MANZUMESİ”dir, “FERDİN VE TOPLUMUN İNŞAINDAKİ BÜTÜN ESASLARI VEREN FİKİRLER MANZUMESİ”dir. Büyük Doğu ve İBDA Mimarlarının neyin “MİMAR”ı oldukları, tam da bu zâviyeden süzülmelidir. Tarihimizdeki “büyük mütefekkir eksikliği”nin, Büyük Doğu-İBDA Külliyatında niçin bu derece şiddetle vurgulandığı da!

Hatta ve hatta, “ilaç” temini için yatağa serilmeyi beklemeye de lüzum yoktu halbuki, emredilen ve yapılması gereken bunun tam aksiydi, “baştan” alınmalıydı tüm “sağlık tedbirleri” ve “baştan” kurulmalıydı o muhteşem “sağlık sistemi”. Ancak maalesef tarihimizde cereyan eden, yalnız kayıtsızlık ve hazırlıksızlık olmuş, mikrop vücudun her yanına yayıldığındaysa, iş işten çoktan geçmiştir. Üstad söylesin:

“Tarihimizin her devrinde korkunç bir yokluk temsil eden büyük Türk mütefekkirinin, büyük ve şahsî Türk filozofunun meydana gelmeyişi yüzünden, İslâmî ruh ve ideolocya, büyük fütuhat hamleleri geçer geçmez, yeni tefsirlere, yeni nefs muhasebelerine, yeni heyecan ve hamlelere, bilhassa sabit ve devamlı bir (Site – Medine) mefkûresine ulaştırılamadı.”

Ezcümle, bir faciadır yaşadık ve bakiyesini de hâlâ yaşamaktayız. Lâkin, bugün itibariyle artık yepyeni bir çağ başlangıcındayız. Çünkü, içtimaî “güdüklük”ten kurtulma ve yeniden sağlıklı bir bünyeye kavuşmanın, bu sayede önce kendimiz sonra dünya için “yeni bir nizam” temin ve teklifinin reçetesi, insanımız ve insanlığın belki son varoluş şansı hâlinde, artık önümüzdedir. “İlaç” tamamdır, yeter ki “hasta”, hâlinin ve hastalığının şuurunda, daha mühimi, bundan kurtulma arzu ve iradesinde olsun!

İçtimaî Bunama ve Dil-Harf Devrimi

Toplumumuzda Kanunî’den bugüne şâhid olduğumuz üzere, bir kültürdeki “güdükleşme”nin hemen bitişiğinde kendini gösteren husus, “içtimaî bunama”dır. Çünkü, o topluma “biz” kimliği bahşeden “kültürel hafıza” muhtevasına lâyıkıyla tevarüs edilemiyor, her kültürel hafızada mündemiç “köken” bilgisi yanında, her saha ve her yeni durumda “ne yapılması gerektiği”ni vaz’eden ruh intikal ettirilemiyor, içtimaî hafızada mevcut ölçüler gereğince bilinip tatbik edilemiyor demektir.

Köken bilgisi verici, kimlik takdim edici, ama aynı zamanda bugünü tanzim edici, geleceğe yol gösterici, hayata ölçüler vaz’edici “formatif ve normatif” bir gücü, “biçimlendirici ve emredici” bir niteliği vardır bir kültürün. Madem ki kültür, başkaları değil de “belli insanlar” içindir, onların fert fert ruhen ve zihnen “paylaştığı”dır, öyleyse ortak “kültürel hafıza”nın gücüdür bu. Kültür, “bağlayıcı bir yapı” olarak, işte bu “biçimlendirici, değerlendirici ve emredici” gücünü, o kültürü taşıyanların ruh ve zihinlerine en derin katmanlara kadar sirayet ettirebilmişse ve ettirebildikçe yaşar, yaşatılır ve geleceğe “intikal” eder. Sözünü işittiremeyen, sözünü dinletemeyen bir “bağlayıcı” yapı, artık şemsiyesi altındaki fertleri “bağlayamaz” olur ve dağılır gider sonunda.

Tarihimize döndüğümüzde, Cumhuriyet devresine gelinceye kadar, “köken” bilgisi dairesinde o derece ciddi bir eksiklik yoktu belki; Tanzimat devresinden itibaren zayıflamaya yüz tutsa da, “kültürel hafıza”mızın “formatif” gücü, köken bahşedip kimliğimizi biçimlendiren gücü, kuşkusuz hâkimdi toplumumuza. Ancak mesele kültürümüzün “normatif”, yani “değerlendirici ve emredici” gücüne, “ahlâkî” keyfiyetine gelince, gerileme ve bozulma daha baskın ve âşikârdı. İslâm ruhunun, İslâm aşk ve vecdinin Kanunî’den bu yana pörsümeye yüz tutmasıyla birlikte, İslâmın ruhlarımızdaki “normatif” gücü, bizi biz yapan kültürümüzün bu en yüksek otoritesinin gücü gittikçe zayıfladı. Bizi zâtına ve birbirimize sımsıkı “bağlayan” bu güç çözülmeye başlayınca da, fırtınada kendisini limana bağlayan ipi çözülmüş gemi gibi, dalgalar arasında savrulmaya başladık. Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet tecrübeleri, hep bu ipi çözülmüş, kendisini kendisi yapan “kültür limanı”na bünyesini sıhhatle ve sağlam biçimde bağlayıcı güçten kopmuş toplum gemimizin savrulduğu yabancı adacıklar yahut ölümcül kayalıklardır. Güya üzerimizde taşıdığımız “kadîm” kültür elbiseleri, kültür formları ise, ruhu ve müeyyidesi zayıflayan, değer ve mânâsı gereğince idrak edilmeyen aksesuarlara dönmüştür.

Kemalizm tam bu noktada ortaya çıkmış ve zayıflayan, zayıflatılan, örselenen, değer ve mânâsı kaybedilen, daha çok alışkanlık icabı bürünülen tüm bu aksesuarlara, tüm bu kültür formlarına “ölümcül” tekmesini savurmuştur. Böylece, o güne dek seleflerinin zayıflattığı “normatif ve formatif”, “emredici ve biçimlendirici” kültür bağlarını kökünden kesmeye ve tasfiyeye davranmıştır. Mahallenin delikanlılarıyla pek içli dışlı olmaya başlayan kıza, “Bırak masum kız numaralarını, gel orospuluk yap ki hem zevk hem para alasın!” demiş, demekle kalmayıp bunu devlet çapında ve cebren müesseseleştirmiştir. Böylece, bilhassa devlet ve nisbeten toplum katında, öz kültürümüzle aramızdaki bağların, öncelikle ruhu uçmuş “normatif” yönü, sonra ve son olarak da daha ziyade şeklen itibar edilen “formatif” yönü “cebren” tasfiyeye muhatab kılınmıştır. Kemalizm, bir “sebeb”ten ziyade bir “sonuç”, ama zalim ve öldürücü bir sonuçtur.

“İçtimaî bunama” tek başına Kemalizmin suçu değildir, ama içtimaî bunamayı “dil ve harf devrimleri”yle bir “kültür katliamı”na çeviren, bunayarak unutmak için dahi öncelikle unutulacak bir “düşünce” gerekeceğine nazaran, “dil”le oynayarak bizzat “düşünce”yi katleden de odur! İnsan, hafızasında mevcut “kelime”lerle düşünür. Ya kelimeler de elinden alınırsa, kendileri vasıtasıyla düşüneceği ne kalır peki geriye? Felsefe profesörü Takiyettin Mengüşoğlu, kendisi de aslında bir “Kemalist” olmasına rağmen, zımnen itiraf ediyor devrimlerle gelinen noktayı, idraklerin nasıl “iğdiş” edildiğini:

«Dil, insandan sonra yahut onun yanı başında olup-biten bir varlık sferi (alanı) değil, onunla birlikte ortaya çıkan bir varlık-sferidir. Daha önce de gördük ki, dil varlık-dünyasını adlandırarak oluşuyor. İmdi dil ile varlık-dünyası arasında da sıkı bir “korrelation” (karşılıklı bağ) vardır. Hele düşünmenin dil olmadan var olmasına imkân yoktur; çünkü düşünme, ancak varlık-dünyasında “korrelat”ı (karşılığı) ve herhangi bir anlamı olan kelimelerle olur. Dil ve düşünme vb. gibi aktlar (faaliyetler), dil ve başka varlık-sferleri arasında o derece kenetlenmiş, sıkı bir bağ vardır ki, UYDURULARAK ORTAYA ATILAN KELİMELER, derhal göze çarpıyorlar; cümlenin düşünce yapısında bir boşluk meydana getiriyorlar. ÇÜNKÜ VARLIK-DÜNYASINDA “KORRELAT”I BULUNMAYAN BİR KELİMENİN HERHANGİ BİR DÜŞÜNCEYİ ANLATMASINA İMKÂN YOKTUR. Bir kelimenin varlık-dünyasında bir “korrelat”ının bulunması da, o kelimenin düşünme ve görme ile birlikte oluşması demektir.»

Evet, Kemalizm, “içtimaî travma”yı kendilerinden devraldığı selefleri gibi “eli işte, gözü oynaşta” tavır takınmayacak, madem oynaşılacaktır, bunu bir “devlet tavernası” olarak tesis edip, istisnasız her ferdi zorla iştirak ettirerek yapacaktır. Emelini müesseseleştirirken, “dejenerasyon”da ve “kültür-kimlik” kaybında ne kadar ciddi ve dönüşsüz olduğunu, öz kültürümüzün, ruhu uçsun uçmasın, tüm “biçimlendirici ve emredici” unsurlarını birbiri peşisıra “devrimler”le devirerek gösterecektir. Asıl “bitirici” ve “öldürücü” hamlesi ise “dil ve harf devrimleri” olacak, böylece öz benliğimizin doğruluş ve canlanışına mâni “son tabut çivisi” de çakılmış olacaktır!

Fakat, bu öyle bir hamledir ki, inandığı ve bağlandığı ne olursa olsun, hiçbir haysiyetli devrimin tevessül edemeyeceği bir cürüm belirtecektir: Değiştirmek istediğini katletmek! İster Türk deyin, ister Kürd, isterse bir başkası, “Anadolu insanı” o gün katledilmiş, hasta da olsa bir toplum asıl o gün diri diri mezara gömülmüş, bir vatana işte o gün ihanet edilmiştir. Kendisine ihanet edilen yalnızca Anadolu insanı da değil, belki en başta mücerred “insanlık” haysiyeti olmuştur. Dil ki “insan”dır; dille oynanarak ve “düşünen insan”ı artık düşünemez hâle sokarak, en büyük “insanlık suçu” işte o gün işlenmiştir.

Elbette, “iktidar”ın olduğu hemen her yer, “sistemli unutturma”nın tatbik edildiği, tarihin yeniden yazıldığı, aslında “kültürel hafıza”nın, “içtimaî hafıza”nın yeniden biçimlendirilmeye çalışıldığı, böylece iktidara meşruiyet verici niteliklerin “içtimaî hafıza”ya aşılanıp dikte ettirildiği, bu “hafıza temeli” üzerinde geleceğin de tanzim edilmek istendiği bir yerdir. Sözkonusu olan bir “devrim”se, daha ileri bir “unutturma”nın tatbik edildiği, kültürel hafızada mündemiç “emredici ve biçimlendirici” unsurların “kısmen” genleriyle oynandığı yerdir bu kez. Fakat, ne tür bir iktidar ve devrim olursa olsun, bir “kültür”, bir “kimlik”, bir “toplum bünyesi”, TAMAMEN değiştirilmeye kalkılmaz, genleri TAMAMEN değiştirilmeye çalışılmaz, hele onun mevcut dili ilgâ edilip “yeni bir dil” dikte ettirilmeye davranılmaz. Çünkü bu, bir toplumun kalbini ve beynini çıkarıp, yerine “hayvan kalbi ve beyni” nakletmeye benzer, insandan insana organ nakli gibi izahı kabil değildir, çünkü “dil”i gidenin “insanlığı”, onu “insan” yapan vasfı gitmiştir asıl. Dil aynı zamanda bünyesinde yatan “kültür miras ve muhtevası” da demek olduğuna göre, tüm bir hafızası ve kimliği de gitmiştir. Daha önce de vurguladığımız gibi, insan “anadili”ndeki kelimelerle görüp düşündüğüne göre, idrakı da “iğdiş” edilmiştir. Bu bir “yaralama” değil, “taammüden cinayet”tir.

Görülüyor ki, “dil ve harf devrimleri”, o devrime vücud veren düşünceyi doğru bulalım veya bulmayalım, basit bir “hafıza yenileme” operasyonu değildir. “Harf devrimi”yle öz kültürümüze âit bin yıllık bir mirasın o ândan itibaren erişilmez, kendisinden beslenilmez, bugünümüz ve geleceğimize ışık tutacak tarihimizin anlaşılmaz olduğu, bugün “aklı başında” hemen herkesçe kabul veya itiraf edilmektedir. Fakat, “dil devrimi”yle Cumhuriyetin ilk yıllarında yürütülen “operasyon”la gerçekte nelerin yitirildiği, bugün o derece idrak edilir gözükmemektedir. Asıl “idraklerin nasıl iğdiş edildiği” yani!

Doktorluğa özenen gaddar bir hastabakıcının, “kalb ve beyin nakli ameliyatı” yapayım derken, hastanın “kalbini ve beynini” yerinden söküp, yerine hayvan organları gömmesi davranışıdır oysa “dil devrimi”. “Kalb” kelimesini hususen kullandık, çünkü “dil”deki kelimeler ve o dille yazılmış eserler, sadece “aklî” verimlerin kendilerinde billurlaştığı kalıblar değil, asıl o dili konuşanların tüm bir ruh ve ahlâk dünyasına, duygu ve değerlerine, tavır ve tutumlarına, tüm bir iç dünyasına, yani kalbine “ayna” olan ve binlerce yıldır bu “kalbî” ve “aklî” renklerle donatılmış, işlenmesine tüm bir insanlığın iştirak ettiği, o kelimeyi kullanan her insanın kendi ruhundan bir katkı yaptığı mücevherlerdir gerçekte. O kelimeleri yeni ve uydurulmuşlarıyla değiştirmek, kömürün milyonlarca yıllık bir süreçten sonra “elmaslaşması” hatırlanırsa, bu mücevherleri atıp, yerine ruhsuz, mânâsız, tarihsiz, değersiz ve şekilsiz “plastik etiketler” koymak gibidir. Çin, Fransız ve Rus devrimlerinin bile yapmadığı, yapmayı aklından bile geçirmediği böyle bir cinayeti işlemek için, düşünün nasıl zifiri bir cehalet, öz kültürüne ne taşkın bir garez ve ne pervâsız bir zulüm karakteri olmalı bir iktidarda. “İslâm düşmanı” olmak başka bir şey, “insan düşmanı” olmak daha başka. Şöyle yazıyor gönüldaş Selim Gürselgil:

«Rusya’da bütün geçmiş değerleri allak bullak eden Bolşevikler, Rus diline dokunmayı akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdir. Stalin, “Marksizm ve Dil” isimli eserinde, “Sovyet devriminin dili, Puşkin’in dilidir!” diyerek, yaklaşık kendisinden bir asır önce ortaya çıkan modern Rus dilini iftiharla müdafaa eder. (…) “Allah” yerine, mücerred “ilâh” kasdı bile olmayan, ama ibtidaî kabilelere mahsus totem inancından gelen (tanrı), “peygamber” yerine şaman reislerinden kalma (yalvaç) kavramını getirenler, “Türkiye Cumhuriyeti” yerine (Türkeli Toplumcuklanması), “Mustafa Kemal” yerine (Ayıklanımsal Olgunluk) gibi herzeleri düşünmekten niçin kaçınmış olabilirler?»

Cevabını biz verelim; mesele “üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek”tir de ondan! Ne olursa olsun, isterse tüm bir tarih ve toplum mezara gömülsün, yeter ki İslâm ve İslâmı hatırlatıcı bir şey kalmasın geriye! İsmet İnönü, Ulus gazetesinde 15 Nisan 1969 tarihinde yayınlanan beyanatında, hiç saklamamış zaten bu “âşikâr” emeli:

“Harf inkılabı sadece okuyup-yazma kolaylığı için yapılmamıştır. Harf inkılabını biz kültürümüzü değiştirmek için yaptık. Arap kültüründen kurtulmak için yaptık. Artık eski yazıya dönülmeyecektir. Bunun mânâsı, artık eski kültürümüzle bağımız kalmadı demektir.”

Okuyup-yazma kolaylığının sözkonusu olmadığı şuradan da belli ki, harf devriminden 40 yıl sonra dahi Türkiye’de okuma-yazma nisbeti yüzde 52 iken, 1987’de bu seviye ancak yüzde 67’ye çıkarılabilmiştir. Oysa, kargacık burgacık binlerce “ideogram” ezberlemek zorunda olan, ama bu sayede öz kültürlerinin gücünden ve hazinelerinden kopmayan Japonya’da durum, yüzde 100’dür! Üstelik bu “zorluk”, onların gençlerinin zekâsını işletici ve geliştirici bir netice doğururken, hatta yolda, evde veya işte buldukları en küçük zaman fırsatında çoğu Japon hemen bir kitab veya gazeteye sarılırken, Türkiye’deki gençlere ve ortaya konulan kültür verimlerine baktığımızda, bizde zekâ seviyesi günden güne gerilemekte, gençler birkaç yüz kelimeyle ıkınıp sıkınarak dertlerini anlatacak bir “kültür seviyesi” belirtmektedir. Doğrudur, onlar “yüzde yüz” Cumhuriyet çocuklarıdır!

Dr. Şükrü Ünalan “dil devrimi”yle ilgili bir araştırmasında, Kemalizmin sadece “harf”lere değil, aynı şiddette öz kültürümüzün “kelime”lerine de niçin düşman olduğunu şu şekilde izah ediyor. Malûmu ilâm kabilinden de olsa, bilmeyenlere bildirmek cümlesinden, nakledelim:

«Bolşevik devriminden sonra bile Rusya’da yaşanmayan dilde ırkçılık, Anadolu’da toplumun geçmişiyle bütün bağlarının koparılması için yapılmış bir beyin yıkama operasyonudur. Bunun sebebini Nurullah Ataç’ın “kelime”ye düşmanlığında açıkça görebiliriz. Ataç’a göre “kelime” içinde bin yıllık bir kültürü barındırır ve Allah’ın Kelâm sıfatını çağrıştırır, ilâ-yı kelimetullah’ı çağrıştırır. “Kelime” kelimesi dilden sökülüp atılmadıkça bu düşünceler sökülüp atılamaz. Bu amaçla önce “tilcik”, sonra da “sözcük” uydurulmuş, bunlardan sözcük tutmuştur.»

Bunu böylece gören sadece biz olmadığımız gibi, mesele sırf “ideolojik” bir muhalefet hadisesi de değildir, az biraz iz’an ve insafı olan her insanın apaçık tesbit edebileceği bir hakikattir. Aynen Attila İlhan’da olduğu gibi:

«Dil meselesi Gazi’nin yanlış yaptığı iki işten biridir. (…) Batılı çocuklar kendi dillerinden 16. yüzyılda yazılmış bir eseri okuyup anlıyor, ben bile 16. yüzyılda yazılmış Fransızca bir eseri okuyup anlıyorum. Ama kendi dilimden Divan edebiyatını anlayamıyorum. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan gelip “Tedrisatta ne yapmak lazım?” diye sordular. Onlara da söyledim. Osmanlıca bütün liselerde mecburi ders olarak okutulmalı. Arapça ve Farsça da ihtiyarî (seçmeli) olarak okutulmalı. Eğer bu yapılmazsa 20 yıl sonra Türkler geçmişlerinden hiçbir şey okuyamayacak hâle gelecekler. Ve Türkiye ya Türkiye olacak ya bitecek.»

Bu kadar âşikâr olanı daha da âşikâr kılmak gibi bir gayrete girmeksizin, artık sorabiliriz: Peki, ne yapmalı? Bizce ve elbette, Attila İlhan’ın işaret ettiği çözüm istikameti üzerinde, hangi kanaatten olursa olsun, herkes ciddi ciddi düşünüp teklifini netleştirmeli. Bu bir “imaj” veya “spekülasyon” meselesi değil, bir “varlık ve yokluk”, vatan ve toplum için bir “ölüm kalım meselesi”dir!

İslâm Harflerini Islâh, Benliğimizi İhyâdır!

“Arab harfleri” diye yaftalanarak yasaklanan harfler, “İslâm harfleri”dir. “Türk harfleri” diye göklere çıkarılan alfabenin Hıristiyan kültüründe yeşermiş “Latin harfleri” olduğu ve dileyenin kendisine “Hıristiyan harfleri” demekte hür olduğu gibi! “İslam Harfleri” adlı bir internet sitesinde yeralan bir mütalaa, çok güzel hikâye ediyor “İslâm harfleri”nin tarih ve hüviyetini:

«İslam harflerinin nerelerde kullanıldığı sorusuna verilecek en yuvarlak ve kesin cevap; “İslam’ın ve Müslüman’ın gidebildiği her yer”dir. Bunda mübalağa yoktur: Zira İslam’ın yayılıp ulaştığı her yere -baskı ve zorlama olmaksızın- gitmiş ve her asırda milyonlarca insanın -Müslüman olsun veya olmasın- din, ticaret ve anlaşabilmede vasıta olmuştur. Özellikle İslam’ı kabul eden milletler yazıyı da kabul etmişler ve tabiî olarak o milletlerin kullandığı birçok alfabe de artık kullanılmaz olmuştur. Bu arada Müslümanların maddî ve manevî üstünlükleri, birçok Müslüman olmayan insanları da İslam harflerini öğrenmeye mecbur etmiştir.

İslam’ın çeşitli ırklara mensup hükümetleri gidebildikleri her yere bu yazıyı da beraber götürmüşler ve böylece dünyada belki de hiçbir yazıya nasip olmayacak bir tarzda -baskı ve zorlama olmaksızın-yayılmıştır. Zira Müslümanlar gittikleri yerlerde -yazı bir tarafa- dinî baskı dahi yapmamışlardır. Esasen buna gerek de yoktu.

Bugün Avrupa ve Amerika’nın maddî yükselişi ve sömürgeleri dolayısıyla geniş ölçüde yayılmış olan Latin yazısından sonra ikinci sırayı alan İslam yazısı; Hicret’in ilk yüzyılında önce Irak’daki Beni Lahm ülkesinde hâkimiyetini kurmuş, daha sonra Arap topraklarına sığmayarak, hatta Arapça ile olan mutlak beraberliğinden de çıkarak, gittiği yerlerin dillerini terennüm etmiştir. Bu haliyle başka yazılara nasip olmayan bir tahta oturmuştur.

Artık “Arap yazısı” hüviyetinden “İslam yazısı” hüviyetine girerek Avrasya’nın birçok yerleriyle beraber Sibirya’ya ulaşırken, Kuzey-batı Afrika’da Berberi yazısını, Mısır’da Kıptî yazısını; Suriye, Arabistan ve Irak’ta Aramî, Süryanî ve diğer Sâmî yazılarını kısmen de Yunan yazılarını yutarak hakimiyetini ilan etmişti. Oradan doğuya yönelerek İran’da Pehlevî ve Orta Asya’da Uygur yazılarının yerine geçmişti. Buralarda da kalmayarak; Afganistan, Belucistan, Hindistan, Malezya, Sumatra, Cava ve Çin’e ulaşmıştır.

Bu cümleden olarak; Madagaskar, Sudan, Hindistan, Filipin adaları, Zengibar, Mozambik adaları ve Adriyatik kıyılarında ilim, irfan ve ticaret bahçelerinde güller açtırarak, Fars, Çağatay ve Osmanlı edebiyatlarında nice eşsiz meyvelerin verilmesinde yegâne vasıta olmuştur.

Ezcümle; Avrupa’da Boşnaklar, Arnavutlar, Kafkasya’da Çerkezler, Rusya Türkleri ve diğer bütün müslüman toplulukları tarafından kullanılmasıyla beraber, Endülüs mağriblileri tarafından İspanyolca yazmada kullanılmıştır. Bu yazıyı alan her millet, kendi dilinin fonetik (savtî) özelliklerine göre bir takım şekil ve harfleri de ekleyerek benimseyip kullanıyordu.»

Bilhassa Rusya ve Türkiye’deki devrimler akabinde “İslâm harfleri” yenileriyle (Latin ve Kiril) değiştirilmeden önce, İslâm dünyasının yüzde doksanından fazlası kendi lisanlarını bu harflerle yazmakta, ancak kendi öz lisanlarında mevcud olup da “Arab harfleri” arasında bulunmayan “sesli” yahut “sessiz” sesleri, ya varolan harflerde tadilat yaparak ya yeni harfler ekleyerek ya seslendirmeye matuf tâlî kıymette işaretler ilâve ederek veyahut da varolan harflere yeni sesler tahsis ederek temin etmekteydiler. Böylelikle, birebir Arab harflerinin kopyalanması değil, “ıslah” edilerek kendi öz kültürlerinin ifadesine uygun hâle getirilmesi, Arab harflerine “millî” bir hüviyet kazandırılması mevzubahis olmaktaydı.

Bu sebeble, yeniden “öz benliğimize dönüş”, öz kültürümüzün hazine ve mirasına yeniden tevarüs sözkonusu olacağı demde ilk iş, bunun hangi usûllerle hayata geçirilebileceği ve nasıl bir “alfabe”nin buna uygun olacağının tesbitidir ki, bizce bu aynı zamanda “İslâm harfleri”nin KENDİ TOPLUMUMUZ İÇİN ISLÂHI hamlesine bitişik olacak; ilgili sahaların uzmanları, gerekeni, en yüksek seviyede titizlikle araştırıp şekillendirerek yapacaktır.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e bu nevî “harf ıslâhı” tartışma ve teşebbüsleri sürekli bahis mevzuu edilmiş, mevzu kafalarda ziyadesiyle billurlaşmış, Latin alfabesi propagandacılarına Ziya Gökalp, Kâzım Karabekir ve Namık Kemal’in de dahil olduğu sayısız ilgili ve uzman en yerinde cevabları vermiş, ancak ne var ki, maksadı üzüm yemek değil de bağcıyı dövmek olanlar, bin yıllık bir kültürü mezara sokmayı ve idrakı “iğdiş” etmeyi seçmişlerdir. Bu sonuncular için mesele, İslâm harflerinin Türkçe’ye uygunsuzluğu değil, bizzat İslâm’ın kendisine duydukları hınç ve düşmanlıktır. Biz bu vesileyle sadece, Latin Alfabesiyle İslâm harfleri arasındaki kıyaslamayı bir Lisâniyat uzmanının tesbitleriyle arzedecek, takdiri sizlere bırakacağız.

Mevzuu İslâm harflerini müdâfaa olan bu rapor, Azerbaycan Cumhuriyeti merkezi Bakü’de, 1926 senesi 26 Şubat’ından 26 Mart’ına kadar devam eden Türkiyat Kongresi’nde, Kazanlı genç lisaniyat âlimi Âlimcan Şeref Bey tarafından okunmuştur. Sayfalarca tutan bu rapordan çok çok kısaca birkaç iktibasla makalemizi nihayetlendireceğiz. Fakat asıl “akademik” ve “teferruatlı” izah, kıyas ve tahlillerin raporun kendisinde bulunduğunu, makalemizin hacmini taşırmamak için en sade ve anlaşılır olan “özetleme” bölümünden ve sadece bir fikir vermesi sâikiyle bu kısmı seçtiğimizi hassaten ifade edelim:

«Latin sistemi harflerin şu meziyetleri vardır;

1) Harfler ayrı olduklarından, savtî usul (ses usûlü – fonetik usûl) ile yazıyı öğretmek için kolaylıklıdır. Lâkin okuma hadisesine muhalif olan bu usûl şimdi pedagoglar tarafından reddedilmektedir.

2) Latin harfleri esasına göre kurulan matbaa tekniğinin daha mükemmel olması, kısmen olsa da işe yarayacak yazı makinalannın bulunması, harf şekillerinin ıslah olunan Arab harflerine nisbetle yarı yarıya fazla olmasıyla beraber ıslah olunmayanlara göre çok eksik olması. Lâkin şu veya bu sistem harflerin matbaa tekniği cihetinden rüchanı herkesi alâkadar etmez. Ancak matbaacılar, dökümhaneciler ve yazı makinası imâl eden fabrika sahipleri gibi sayıları mahdud olan mütehassısları alâkadar eder.

3) Ufak teknik kolaylıklar. Meselâ, satır istikâmetinin hem musikî notaları istikâmetiyle, hem adedleri ve sair riyaziyat mefhumlarını ifade eden beynelmilel alâmetlerin vaziyetiyle tevafuk etmesi. En çok istimal edilen rakamlar hakkında şunu diyebiliriz ki yazı ile rakam istikâmetleri arasındaki tezadı biz bi’l-fiil hemen hiç hissetmiyoruz. Nota sistemine gelince bu şimdilik bizde pek mahdud daireleri alâkadar eder. Eğer ileride nota bizde herkesi alâkadar edecek bir yola girerse ihtimal o zaman bizim için notanın istikâmetini değiştirmek meselesini de ortaya koyabiliriz. (…)

4) Noktadan sonra yazılan kelimelerde, nazım mısralannın başlarında, has isimlerde kullanılır büyük (Majuscule) harflerin bulunması. Lâkin Arab sistemi harfleri kullanan herkes biliyor ki, bu sistemde o nevi büyük harflerin fıkdanı hemen hiç hissedilmiyor. Demek onlarsız da pek iyi iş görebiliriz.

5) Avrupa, Amerika ve Esperanto ile müşterek harf sistemi tesbit etmek. Lâkin muhtelif kavimlerde müstamel (kullanılan) harflerin şekil ve mânâ itibarıyla birbirine aykırı olmasını, imlâların başkalığını nazar-ı itibara alırsak sistem müşterekliği sıfır derecesine iner.

Burada şunu da söylemeliyim ki, inkılabî usuller her mesele ve her zaman için yaramazlar. Ancak geniş halk kitleleri efkârında tahammür edip de yine onlar tarafından halledilmesi beklenilen meseleleri meydana çıkarmak için inkılabı usuller tatbik edilir. Doğurduğu tebeddül yüzünden geniş halk kitlelerinin menfaatlerini haleldar eden inkılabî usuller hiç de makbul değildirler.

6) Elbet müsteşrikler bizim lisanımızda olan eserlerden yabancı elifba öğrenmeye muhtaç olmadan istifade etseler pek güzel olurdu. Hususiyle bizim imlâmız akademik neşriyat imlâsına uygunlaştırılsa. (…) Elbet elbisenin giyene göre biçilmesi lâzımdır. Lâkin bu hal, giyeni giyime uydurmanın lüzumunu icab etmez. Diyorlar ki, Latin harfleri kabul edilirse mahallî lisanları devlet lisanı yapmak kolaylaşacak ve millî cumhuriyetlerdeki Ruslar için oradaki Türk dillerini öğrenmek daha kolaylıklı olacaktır.Bunlara da «giyeni giyime uyduramayız» cevabını vereceğiz.

Arab sistemi harflerin şu meziyetleri vardır;

1) Okuma hadisesine göre Arab harfleri okumak için daha kolaylı olmakla beraber daha çabuk da yazılır.

2) Bu harfler stenografik tabiatı haiz (yazı standartlarına uygunluk) olduklarından, Latin harflerine nisbetle daha çabuk yazılırlar. Bu iki nokta harfin umumu alâkadar eden cihetleridir.

3) Matbaa tekniği için Arab harflerinin eski şekilleri Latin harflerine göre epeyce kolaylıksız iseler de, onları, okuma hadisesini asla ihlal etmeden ıslah eylemenin imkânı tecrübelerle sabit olmuştur. Islah edilen Arab harflerinin matbaalar ve dökümhaneler için şimdiki Latin sistemine göre daha elverişli ve daha kolay olduğu görülmüştür.

4) Okuma-yazmayı öğretmek nokta-i nazarından ise, son günlerde yalnız Amerika ve Avrupa’da değil, Sovyetler İttihadı’nda da makbuliyete geçmek üzere bulunan ve okuma hadisesine istinad eden kelime usulüyle talim için en kolay harfler Arab harfleridir. Bahusus onun normal ve makul imlâsıyla talim edilirse. İngilizlerde olduğu gibi anormal imlâ alınırsa, bu cihetten Latin harflerinin de hiç bir ehemmiyeti kalmaz.

5) Beynelmilel münasebetler ve mütekabil medenî tesir meselesinde ise bugün Arab elifbası coğrafî cihetten komşu ve lisan cihetinden pek yakın olan Türk kavimlerinin yüzde doksanının müşterek elifbasıdır. Beynelmilel münasebetlerde elifba müşterekliğinin yalnız şu şartlar dahilinde faydası görülebilir.

Böylelikle iki sistem harfin meziyetlerini mukayese edince bizim bulunduğumuz şerait içinde Arab harflerinin meziyetleri daha mühim, daha yüksek olduğu kanaatine geliyoruz. Bize teklif edilen şey harf seçmek olmayıp, harf değiştirmek olduğundan takdim edilen Latin harflerinde kullandığımız harflerde bulunmayan daha yüksek meziyetler aramaya hakkımız vardır.»

Bitirirken, başta telaffuz ettiğimiz anahtar bir mefhumu hatırlatacağız tekrar. Evet, “logoterapi”dir bu; YİTİK ruh, mânâ ve kültür hazinelerimizin, muazzam bir “fikir mimarîsi” hüviyetiyle örgüleştirilen Büyük Doğu-İBDA vasıtasıyla keşfi ve keşfettirilmesi! İşte biricik ihtiyaç, işte yegâne çözüm!

Kaynak: Aylık Dergisi, Kasım 2008

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!