Harf-Dil Devrimi Etrafında

Bu yazı, 2013 yılı içinde Haftalık Baran Dergisi’nin çeşitli sayılarında Metin Acıpayam imzasıyla yayınlanan “lisan” konulu makalelerin yeniden düzenlenmiş hâlidir.

Metin Acıpayam

LİSANIMIZA MÜDAHALE VE BAZI ÇÖZÜM YOLLARI

Tarihimize bakıldığında görülecektir ki; İslâm’dan evvelki Türkler, harb-darb merkezinde hayatını idâme ettiren, cengâverlik ve yiğitlik seciyesinin zirvesini teşkil eden bir topluluktur. Karakterinde bulunan kahramanlık hissiyatı, onu mücadeleye sevketmiştir hep. Zahirde bir benlik ve cihangirlik davası gibi de görünse, kaderin sevkiyle, İslâm sancaktarlığına bir hazırlık safhası çerçevesindedir hakikatte bu. Sözkonusu cihangirlik davası, nihayet atalarımızın akın akın ezelî ve ebedî sistemin etrafında halkalanması ve mukaddes cihad mefhumuyla tanışmasıyla yepyeni bir safhaya geçecek ve artık mecraını bulacaktır.

İslâm’dan evvelki hayatımız, tahassüs ve tefekkürden ziyâde harbe tahsis edilmiş olduğundan, o devrede teşekkül eden lisanımızın büyük eksiklikleri bulunmaktaydı. Nasıl ki kavgamız, İslâm’dan sonra cihad mefhumuyla mukaddesleşmişse, lisanımız da Peygamber lisanı olan Arabça ve veliler lisanı olan Farsça ile muhtaç olduğu olgunluğa kavuşmuştur. Batı medeniyeti için “kültür ve din dilleri” Yunanca ve Latince ne ise, İslâm medeniyeti için de Arabça ve Farsça odur. Böyle olunca, atalarımız Arabça ve Farsçaya kucaklarını açarak, tam da gerekeni yapmışlardır.

Üstelik bu şekilde Türkçeye dahil edilen birçok kelime, “alındığı gibi” bırakılmamış, asırlarca millî zevkimizin ve hançeremizin süzgecinden geçirilerek, mânâ ve lafız bakımından da zenginleştirilmiştir. Meselâ; Farsçadan alınan “gul”un “gül”, “bolbol”un bülbül olması gibi.

Tabiî, halk dilinde olmasa da özellikle ilim ve edebiyat çevrelerinde bir takım “ifrat” noktalara kaçıldığı da ayrıca ifade edilmelidir.

Diğer yandan, Tanzimat’a kadar gelen dönemde yaşamış bazı edib ve şairler de, lisanımızın mükemmellik ve üstünlüğünü isbat gayreti peşinde koşmuşlardır. Meselâ, 11. asırda Kaşgarlı Mahmud, “Divan’ı Lügat-it Türk” isimli eserini, Türkçenin ifade kudret ve kabiliyetini Arablara isbat için yazmıştır. 15. asırda Ali Şir Nevai ise, “Muhâkemetü’l Lügateyn” isimli eserini, Türkçenin Farsçaya üstünlüğünü ve zenginliğini isbat için yazmıştır.

Görülecektir ki, Türkçemizdeki Arabça ve Farsça hâkimiyeti üzerine zaman zaman bazı kıpırdanmalar olsa da, bu, Türkçemize giren yabancı kelimelerin atılmasından ziyade, yabancı gramer hâkimiyetine ve ağdalı kullanımlara karşı “sadeleştirme”ye yönelik çalışmalardı.

“Sadeleştirme” maskesi ardına saklansa da asıl gayesi bu olmayan, lisana “tasfiyeci” ve “imhacı” müdahalecilik ise, “artık benim hayat hakkım yoktur” ruhiyatının şekillendiği Tanzimat ile başlayan mel’unca bir harekettir. Bu hareket, içeride, Türkçülük hissiyatıyla başlayarak Kemalizm’le asıl hüviyetine bürünecek; dışarıda ise Komünist Rusya’nın desteğiyle ayakta duracaktır.

Tanzimat’tan sonra “lisanı sadeleştirme” maskesi ardında başlatılan ve nihayet Türkçede ne kadar “menşei Kur’an olan” kelime varsa hemen hepsinin tasfiyesiyle sonuçlanacak olan bu tarihî cereyana karşı mücadele, bizlerin yâni Büyük Doğu-İBDA dünya görüşüne gönül verenlerin en mühim vazifelerindendir.

Şahsiyetimizden tavizin ilk safhası olan Tanzimat ve nihayet şahsiyetimizle alâkalı her şeyin iflasa sürüklendiği Cumhuriyet devri, bu mesele için hesab sorulması gereken iki devirdir.

Lisana müdahalecilik, Cumhuriyet devresinde cinnet sayılacak noktaya vardırılmıştır. Resmî ve millî “sistemler sistemi”miz olan İslâm rafa kaldırılınca, bu boşluğu ırkçılık esası üzerinde Öztürkçecilik ideolojisiyle doldurmaya çalışan güruh, halkı dinden ve tarihten uzaklaştırmak için lisana müdahaleyi çok önemsemiştir.

İsmet İnönü, bu faaliyetin ana gayesini bakın nasıl açıklıyor;

– “Harf inkılâbı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver Paşa’yı tahrik eden sebebtir. Ama Harf inkılâbının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değiştirmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk.” [1]

İnönü’nün “Arap kültürü” dediği, tabiî ki İslâm kültürüdür.

Bir diğer azılı din ve tarih katili, Osman Nuri Çerman, “Kemalizm” dergisindeki yazısında bakın neler diyor:

– “Arap harflerini milli dilin gelişmesine en kuvvetli engel sayarak bir hamlede onu değiştirdi. Arap kelimelerini de diğer bir hamle ile atmak için bütün Türkiye’yi harekete getirdi.” [2]

Aynı derginin Ocak 1959 tarihli 14. sayısında Engin Arın ise, salyalı ağzıyla şöyle höykürür:

– “Dil devriminin ancak Osmanlıca’yı atıp öz dili benimsemekle yaşatılabileceği kesin olarak anlaşılmaktadır. Birisi ümmet çağı, ötekisi Türklük çağı!.. Ulusumuz Arapça Osmanlıca ve Arap yazısı abuk sabukluğundan artık tümden kurtarılmalıdır.”

İnkılabın baş aktörlerinden Falih Rıfkı Atay da, şunları söylemekten utanmayacaktı:

– “Büyük zaferde Yunanlılar denize döküldükten sonra Meclis’te bir şeriatçı milletvekili, “Yunanlılardan kurtulduk. Bakalım Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız?” demişti.

Atatürk çizmelerinin tozu ile İzmir’den geri döndü. Türklüğü yok olma tehlikesine düşüren asıl ana düşmanın, şeriatçılığın üstüne atıldı. Halifesi ile, şeyhülislâmı ile, medresesi ile, şer’iyye mahkemeleri ile, “emir ve nehiy” yetkileri ile hepsini topyekun tasfiye etti. Bu enkaz altından lâik Cumhuriyet doğdu ve Türk’ün yüzü Batı’ya döndü. Din devrimi de gelmek üzere idi. Ezan ve ibadet de Türkçe olacaktı. Kadın ondört asırlık kölelikten kurtulmuştu. Yazı ve dil devrimleri Türk kafasını Arap kafasından ayırıyordu.”

Atay’ın “Arap kafasından ayırıyordu” sözü, aslında Türk’ü İslâmî düşünceden, dinî tahassüs ve tefekkürden menediyordu demekti. İşte en müessir gaye buydu. Bir diğer ifadeyle, asırlarca İslâm’ın kılıcı olan Türk milletinin dinî düşüncesine kanca atarak onu bulamaç yâni ne Doğulu ne Batılı bir mahlûka dönüştürmekti.

Oysa, lisana müdahale bir milleti ihya mı ederdi, yoksa bir millet için imha hareketinin ta kendisi miydi?.. Tarihî şartlar göz önüne alındığında görülecektir ki; bir milletin diliyle oynamak o millet açısından bir suikasttır. İşte Çin veya Japon alfabesi… “Çağdaş” değil diye asırlarca kullandıkları o alfabeyi değiştirip de o âna kadarki bütün tarihlerini çöpe atıyorlar mı?..

Dilin önemi ve mevcudiyeti, hayat ile eşdeğerdir. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, bu bahiste şu inceliğin altını çizer:

– “Evet, dil vatandır!

Dil, insandır!

Dil, kâinattır!

Dil, Allah’ın, kâinat plânı olarak kuluna ihsan ettiği anahtardır!” [3]

O hâlde; İBDA Mimarı’nın “dil hassasiyeti”yle alâkalı olarak zihnimize açtığı bu pencereden şunları söyleyebiliriz ki:

Dile müdahale, vatana müdahaledir.

Dile müdahale, insana müdahaledir.

Dile müdahale, kâinata müdahaledir.

Şunu da söylemek zorundayız ki, dil katledicilerinin başlattığı o menfi çığır yüzünden artık günlük hayatta kullanılmayan kelimeleri yeniden diriltme arzusunda değiliz. Lâkin, her on yılda bir kelime değiştirme modasının sürdüğü günümüzde, o uydurdukları saçma sapan uydurukça kelimeleri de “çok moda” diye olur olmaz kullanma heveslisi değiliz.

İBDA Mimarı’nın uyardığı ve hepimiz için altun bir şiar olarak çerçevelediği gibi:

– “Ne arkaik dil, ne de uydurukça!..” [4]

Peki, bu meselede “ölçü” ne olmalıdır? Kısaca özetlemeye çalışalım:

  1. Düşmanın İslâm düşmanlığı, Müslümanların da şuursuzluğu yüzünden günlük kullanımdan kalkmış ve pek anlayanı kalmamış olan kelimeleri yeniden diriltme taraftarı olmamak.
  2. Uydurma kelimelerin karşısında hâlâ azametini ve varlığını koruyan, çoğunluğun anladığı kelimeleri ısrarla uydurukça yerine kullanmak. Meselâ, “yaşam” yerine ısrarla “hayat” demek.
  3. Zamanın icab ve ihtiyaçlarına göre ortaya çıkmış olan beynelmilel kelimeleri kullanmak. Meselâ; telefon, radyo, televizyon gibi.
  4. Umumun sevip aldığı kelimelere hangi kökte olursa olsun saygı duymak.
  5. Halkın tabiî ihtiyaçlarına göre icad edilen kelimeler de makbulümüzdür. Meselâ; gecekondu, benzinlik gibi.
  6. Halkın asırlardır benimseyip kullandığı ve hem Türkçe, hem de Arabça ve Farsça menşeli karşılıkları olan kelimelerin her ikisinin de hayatta kalmasını temin edebilmek. Meselâ; beyaz (Arabça) ile ak (Türkçe), siyah (Farsça) ile kara (Türkçe) gibi.
  7. Menşeleri ne olursa olsun, milletin severek kullandığı ve zaman içinde kendi öz malı gibi gördüğü kelimeler yerine, kadîm Türkçeden hortlatılarak uydurulan acayib kelimelere karşı olmamız bir zarurettir.

Böylece bir nebze berraklaştırmaya çalıştığımız dil hassasiyetinin ne kadar önemli olduğunu, şu şekilde belirtir Konfüçyüs:

“Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?” diye sorarlar Konfüçyüs’e. Şöyle cevablar:

– “Hiç şübhesiz, dili gözden geçirmekle işe başlarım. Dil kusurlu olursa, kelimeler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Vazifeler gereği gibi yapılmazsa, örf ve kültür bozulur. Örf ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”

Dil hassasiyetine bu pencereden bakmak en mühim vazifedir. Bu kadar öneme sahib olan dil ve kelimelerin, ülkemizde nasıl bir kıyıma uğratıldığına şu hâdise trajikomik bir örnektir:

– “Böyle bir içki âleminde “ticaret” kelimesine karşılık aranıyormuş. Kafası şişen ve konuşanları dinlemeyerek önündeki kâğıda bir şeyler çiziktiren F. Rıfkı Atay’a M. Kemal bağırmış; “ne yapıyorsun çocuk?!” O da gayri ihtiyari, “Te-cim yazıyorum!..” demiş. Zira o sırada önündeki kâğıda biteviye “Te” ve “Cim” harflerini yazmaktaymış. Bunun üzerine “Tamam!..” demiş, ticaretin karşılığı bulundu; Tecim!.. Tüccar kolaylıkla “tecimer”, ticârethâne ise “tecimevi” olmuş. Bizim çocukluğumuzda bu kelimeler gayet yaygındı. Tabelâlarda “tecimevi” yazılıydı…” [5]

Uydurukçaya karşıyız, ancak, yeri geldiğinde çok kullanılan bazı “uydurukça” kelimeleri bile kullanabiliriz. Özellikle o kelimeyle kastedilen “değer ve mânâ”ya bir şey, kişi veya vakıa “aslında” pek lâyık değilse: Bizim “mukaddes” metinlerimiz varken, başkalarının “kutsal” metinleri vardır meselâ.

Diğer yandan, halk nezdinde tam anlaşılır “bizce”si varken, hiç lüzumsuz yere “uydurukça” kullanmanın da hiçbir mazereti olamaz bizce. Bu bakımdan, Birey yerine Fert, Neden yerine Sebeb, Ödün yerine Taviz, Özgür yerine Hür, Tanık yerine Şahid, Ulus yerine Millet, Yanıt yerine Cevab, Yargıç yerine Hâkim, Yaşam yerine Hayat, Sözcük yerine Kelime deme imkânı varken, bu ikililerden Üstad’ın deyimiyle “kurbağaca”sını tercih etmenin, bizce züppelikle, en hafifinden aldırmazlıkla doğrudan “alâka”sı vardır.

Aza sormuşlar “nereye gidiyorsun?” diye, “bütüne gidiyorum” cevabını vermiş. Biz de bu azîm ve mühim meseleyi, “bütün”den çok mütevazı bir “parça”, daha doğrusu “zerre” kadarıyla arzetmeye çalıştık. İnşallah daha da çalışacağız.

LİSANIMIZA MÜDAHALENİN DIŞ DESTEĞİ

Komünizm Safhası

Geçen bölümde, Türkçemize müdahalenin, Tanzimat ile başladığını, Türkçülük cereyanı ile filizlendiğini ve nihayetinde Kemalizm ile zirveye ulaştığını belirtmiş, dâhildeki bu akımları da Komünist Rusya’nın desteklediğini belirtmiştik. Bu bölümde ise lisanımıza müdahalenin dış desteğini, yani Komünizm veyahut Rusya safhasını tetkik etmeye çalışacağız.

Lenin’in “Latin harfleri, Şarkta ihtilâl hareketlerinin başlangıcıdır!” sözü mevzumuzu sarahate kavuşturmuyor mu?

1863 yılında İstanbul’a gelen Kafkaslardaki Rus Vâlisi Grandük Michel’in Şark dilleri tercümanı olan Ahundzâde Feth Ali’nin elinde, İslâm harflerinin noktalarını kaldıran ve yerine başka işaretler konulmuş bir yazı vardır. Ahundzâde, İslâm harfleriyle yoğrulmuş olan Osmanlıca’nın, değiştirilmesinin gerektiğini savunuyor ve harflerin değişmesinde de şer’an bir maninin olmadığını iddia ediyordu. O yıllarda devlet çapında itibar edilmeyen Ahundzâde, İstanbul’a bu mesele yüzünden onlarca kez gelmesine rağmen umduğunu bulamayacak ve İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalacaktı. Ancak Tanzimat’ın getirdiği Batı hayranlığı sebebiyle, o yıllarda Osmanlı içindeki Batıcı münevverler, Ahundzâde marifetiyle yazı üzerinde münakaşa mevsiminin içinde yer alacaklardır.

1869 yılında Londra’daki Jön Türkler’in çıkardığı “Hürriyet” Gazetesi’nde bu hususta bir makale yayınlanmıştı. İstanbul’daki İran Büyükelçisi Ermeni asıllı Mirza Malkun Han bu gazeteye Farsça bir makale göndermiş, makalesinde “geri kalmışlığın tek sebebinin İslâm harfleri olduğunu” iddia etmişti. Bu makaleden sonra, Latin alfabesine şiddetle karşı olan Namık Kemal bu görüşlere sert tepkiler vermişti. Bu münakaşaya katılan Menemenlizâde’ye verdiği cevabta Namık Kemal; “biz Müslümanlığı kaldırmadıkça Arab harflerini kaldırmanın ihtimali yoktur” [6] diyecek kadar harf ve kelime meselesinde büyük bir celadet göstermiştir.

Özellikle Rusya’daki Türkleri tefekkürden uzaklaştırarak onların Latin Alfabesini kabul etmeleri için Rusya’da ard arda kongreler tertib edilmiştir. Bunların en önemlisi “Bakü Kongresi”dir. Ruslar 1926’da Bakü’de bir Türkoloji kongresi topladılar. Bu kongrede alınan bir kararla Rus esiri Türklere Lâtin alfabesinin kabulü mecburi bir hâle getirildi. [7]

Rusya’daki Türklere zoraki bir surette kabul ettirilen Latin Alfabesini Türkiye’nin 1928 yılında “Harf İnkılabı” adıyla kabul etmesiyle beraber Ruslar, bu sefer strateji değiştirmişler, Rusya’daki Türklere bu sefer de Kiril alfabesini dayatmışlardır. Gaye, aynı din, dil ve kültüre sahib Türk Topluluklarını birbirlerinden koparmaktır.

Yahudi asıllı bir müşteşrik olan Bernard Levis’in şu satırlarına dikkat edelim:

– “1925-28 arasında Türkiye’deki Azerî münevverler, şiddetle Lâtin harfleri taraftarlığı yaptılar. Böylece, Ruslar tarafından Azerbaycan’da Lâtin harflerinin mecburi kılınmasıyla ülkelerinin Türkiye ile irtibatlarının kesilmesi tehlikesini önlemek gâyesini güdüyorlardı. Yazının Lâtinleştirilmesi fikri, farklı nedenlere dayanmakla beraber, Mustafa Kemal’in politikasına iyice uyuyordu. Onun görüşünde Lâtin alfabesi Azerbaycan Cumhuriyeti ile bir bağdan çok Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir engeldi. Göründüğüne göre, yeni yazıyı öğrenip, eskisini unutmak suretiyle geçmiş gömülüp unutulabilecek ve yalnız yeni Latin harfleri Türkçede ifade edilen fikirlere açık yeni bir kuşak yetiştirilecekti. Yeni yazı Kasım 1928’de resmen kabul edildi. Ve eski Arab yazısı yeni yıldan itibaren yasaklandı. Geçmişe karşı en büyük engelin dikilmesi, dil reformu için yeni ve görülmemiş bir fırsat yarattı ve tâ başından beri bu fırsattan yararlanma niyeti açık hâle geldi. [8]

Komünizm, mâzi ile irtibatın kesilmesini öngören, içtimaî olayları materyalizmin tatbikinden ibaret sayan batıl görüştür. Gaye olarak mâzi düşmanlığıyla karşımıza çıkan bu batıl görüşün üzerinde en fazla durduğu konu lisan meselesidir. Zira milletleri geçmişe bağlayan en ehemmiyetli vasıta milletlerin lisanıdır.

1947 yılında İstanbul’da neşredilen “Büyük Doğu” mecmuasına bir mektub yazarak Rusya’da geçirdiği maceralardan bahseden “Türk dil inkılâbını, bizzat meydana getirenler ve emredenler yoluyla değil de, onların arasına sürdükleri gizli ajanları vasıtasıyla destekleyen ve plânlayan Moskova ve Polit Büro’dur. Bana bu haberi veren de aynı Büro azâsından bir Türktür” diyen Rıza Çavdarlı’nın bizzat şahid olduğu hadiseler, Türkiye’de yapılan lisan inkılâbını, Rus komünistliğinin hangi şartlar altında desteğini sürdürdüğünü görmemiz açısından son derede manidardır. Rıza Çavdarlı’nın Rusya’daki maceralarına bizzat kendi anlattıklarından şahid olalım:

– “1927 yılında Tiflis’te Türk Hâriciyesi’ne, bağlı bir memurdum. Bu işten çekildim ve Çin Türkistanı’na girmek istedim. Ruslar beni tam bir sene süründürdükten sonra Taşkent’e gitmemi istediler. Ve orada beni yakalayıp Tiflis ve Moskova’nın “G.P.U” zindanlarında iki buçuk sene hapsettiler. Sonra evvelâ Ufa’ya, derken Sibirya’ya ve en son Tomsuk’a sürdüler. Daha sonra da cenuptaki Kazakistan taraflarına sürüldüm. Aşçılık bilmediğim halde elime geçen Fransızca bir aşçılık kitabı sâyesinde kendimi aşçıbaşı diye göstererek yaşamak yolunu tuttum. Bir gün Elma Dağı tarafında “G.P.U” mümessili maymun gibi elpence divan dururken beni kabul etti. Evvela gayet haşin bir tarzla beni sorguya çektikten sonra merkeze, yani Elma Dağı’na gitmem ve kendi gözleri altında bulunmam emrini verdi. Bir müddet sonra kendisiyle Elma Dağı’nda buluştuğum zaman birdenbire maskesini düşürüverdi. Bu zat, işte ancak Büyük Doğu’ya layık görebildiğim “Büyük İfşa”nın menba ve merkezini teşkil eden Aziz Bekof’tu. Bu kahraman adam, başlangıçta Bolşeviklerce Azerbaycan’a edilen hürriyet vaadine aldanarak Çarlığa karşı harp etmişti. Fakat sonra en korkunç mikyasta aldandığını görmüş, fakat bir daha isyan etmemiş, herhangi bir harekete geçememiş ve tek emin çare olarak Bolşeviklerin içinde kalmak ve kendilerine aynı davadan görünerek fırsat kollamak yolunu takip etmiştir. Hatta o derecede itimatlarını kazanmıştır ki, bir zamanlar Moskova’da komünistlerin bütün fikri ve siyasi karar ve plan merkezi olan “Polit Büro”da azalık bile etmiştir. Son memuriyeti Kazakistan “G.P.U” Umumî Kumandanlığı’dır. Nihâyet 1938’de Türkistan’ın on bir büyük fedaisi arasında kurşuna dizilmiş ve esrarını bu tarihe ve sonuna kadar muhafaza edebilmiştir. İşte, benim binbir zulüm ve cefa altında inletilen bir Anadolu Türk’ü olduğumu görünce, bu  Aziz Bekof, bana maskesinin kenarını kaldırmış, beni koruma yolunu bulmuştu. O’nun yardımıyla Elma Dağı’ndan kaçarak Moskova’da Türk Sefâreti’ne sığınabildim” [9]

Büyük Doğu mecmuasına bu mektubla müracaat eden Rıza Çavdarlı lisanımıza müdahalede Rusya’nın hangi emeller beslediğini şu dehşet saçan sözlerle ifşa etmektedir:

– “1927 senesinde Moskof Polit Bürosu, fevkalade mühim bir karar verdi. Bu sırada Aziz Bekof da bu Büro azâları arasında bulunmaktaydı. Fakat ben o zaman bu kararın iç yüzünü ondan öğrenmiş değildim. Zaten, o zaman kendisini tanımıyordum. O günlerde, kararın nasıl verildiğini Hüseyin Semih bana hissettirmişti:

“Milliyetçiliği, bilhassa Türkçülüğü yok etmek, Türk Ocakları’nın propaganda faaliyetine nihayet vermek için, Türk zümreleri arasında bir ayrılık doğurmak lazımdır”

Hayretle yüzüne bakmış, bunun nasıl mümkün olabileceğini sormuştum. O, hiç istifini bozmadan şu cevabı vermişti:

“Türk dilleri arasında tam bir ayrılık icat edilecek”

Birtakım lehçe farklarına rağmen bütün Türk halkları arasında müşterek bir dil vardır. Bir tatarın, bir başkurdun, bir özbeğin, bir Türkmen’in, bir Kırgız kazağının, bir yakutun birbirleriyle anlaşmakta güçlük çekmedikleri ve hatta birbirlerinin neşriyatını kolayca takip ettikleri hakikatti. Demek ki, Moskoflar bu beraberliği kaldırmak istiyorlardı.

Ben bu geveze komünisti söyletmek için:

“Çok zor bir iş” dedim.

O, isyanla bağırdı:

“Çok kolay bir iş! Ancak sizin gibi ahmak milliyetçiler bunun tahakkukuna inanmak istemezler.”

Onun bana:

“Ahmak milliyetçi!” diye hitap etmesi âdetiydi.

“Peki” dedim. “Nasıl olacak?”

“Eski dili, gerçek tarihi unutturmakla! Zaten “Polit Büro”nun bu hususta verilmiş mühim bir kararı var. Türkler arasında dil ayrılığı muhakkak olacak!”

Daha fazla sormak işime gelmiyordu. Âdeti icabı hemen “Ya, seni bu kadar alakadar mı etti?” der ve başıma bir çorap örebilirdi.

“İyi” demekle iktifâ ettim. Fakat o daha ziyade ileriye giderek:

“Azizim” dedi. “Senin Dil ve Tarih Encümenlerin bilmeden bizim direktiflerimiz altında çalışırlar. Biz onların arasına milliyetçi kisvesi altında o kadar nüfuz etmişizdir ki, hemen hepsi bizim irademize tâbidirler”

Bu dehşet sözleri nakleden merhum Rıza Çavdarlı, Aziz Bekof ile buluştuğu günü şu şekilde nakleder:

“Seneler sonra Kazakistan’ın merkezi olan Elma Dağı’nda merhum Aziz Bekof ile tanıştığım ve anlaştığım zaman, bu divanelikler tam bir hakikat halinde gözümün önünde canlandı.  Zaten bundan evvel de birçok tecrübe yapılmış, en samimi tâbir ile “Umumi Vali” denmesi daha doğru olan Türkistan hâkimi “Derjeveski” dili baltalama ve Türkleri ayırma ameliyatından çok büyük muvaffakiyetler elde etmekteydi. Türkistan halkı Tacikler ve Özbekler nâmı altında ikiye bölünmüştü. Taciklere;

“Siz Acemsiniz”

Deniliyor ve bunlar Türkçe konuşmaktan, mekteplerinde Türkçe okutmaktan ve Türkçe neşriyattan menediliyordu. Kırgız-Kazaklar bile birbirlerinden ayrılmıştı. Elifbeler birbirlerine benzemiyor, Kazak Diline Rus Dili karıştırılıyor, Kırgızlar’a ise sâde Rusça tedrisat yapılıyordu. Yeni nesil çoktan birbirinden ayrılmıştı. Fakat benim asıl merakım, Türkiye’deki Türkler’in bu hale nasıl baktıkları ve bakacakları davasıydı. Bu acı müşahedeyi de Aziz Bekof gözümün önüne koydu. Bir gün merhuma sordum:

“Bolşeviklerin Türk zümrelerini birbirinden ayırma işine ne dersiniz?”

Acı acı güldü:

“Yalnız ayırmıyorlar, dili de paralıyorlar!.. Maalesef Türk Dil Encümeni içindeki bazı unsurlar vasıtasıyla buna yardım ve bu işi destekliyorlar”

Dehşetler içindeydim

“Ne diyorsunuz Aziz Bekof?”

Çok acı bir hikâye… Şimdi sana anlatayım: “Polit Büro’da 1927 senesinde bir karar verildi. Karar şöyleydi: Türk gruplarını birbirinden ayırmak için onlarda dil ayrılığı vücuda getirmek şarttır!.. Ben o vakitler Türkiye’de mâruf komünistlerin “milliyetçi” nâmı altında Türk Dili ve Tarih Kurumu’na girdiklerini biliyordum. Bunlar Moskova’nın ve “Polit Büro’nun direktifleri altında çalışıyorlardı.

Aziz Bekof, Rusya’da faaliyet gösteren Polit Büro’nun Türk dillerinin birbirlerinden ayrılması hususundaki çalışmasını şu şekilde tasnifliyordu:

  1. Türk Dili’nde halk dilinden toplanan kelimeler peçesi altında uydurma tabirler kullanılacak, Arapça ve Acemce’den kaçılacaktır.
  2. Yeni Türkçe “Dede Korkut” kelimelerini almalı: fakat bu kelimeler bile tâdile uğratılmalı ve yepyeni bir lehçe ile ifade edilmelidir.
  3. Bunun için yeni Türk Dili’nin geçmişini aramak lazımdır.
  4. Arapça ve Farsça kelimelere karşılık aranacak, bu karşılıklar bulunamadığı takdirde, eski Türk Dili köklerinden geliyormuş gibi yeni kelimeler icat edilecektir.
  5. Bunun ile Dil Cemiyeti uğraşacak; icat edilen yeni Türkçe’yi bu cemiyet bir kılavuzla gösterecektir.
  6. Türkçe karşılığı bilinen, herkesin kullandığı sözler, yeni Türk dili hudutları haricinde bırakılacaktır.
  7. Bu yeni dile, bugün kullanılmayan eski kitaplarda rast gelinen kelimeler katiyen girmeyecektir. Her şey tam bir sun’iliğe ve köksüzlüğe gidecektir.
  8. Yeni kelimeler icadı yoluna gidilmesi lazımdır. Bunlar halkı avutacak bazı prensip ve kaideler ortaya çıkarılarak yapılmalıdır.

Aziz Bekof, bu tasniflemeden sonra Rıza Çavdarlı ’ya şunları söyleyecekti:

“Rıza, sana Ankara’da çıkan, fakat Moskova ağzıyla konuşan, Moskova çalgısı ile oynayan yeni bir mecmua getireceğim. Bu mecmuanın adı “Kadro”dur.  Vedat Nedim tarafından çıkarılmakta, birçok makamlardan büyük bir yardım görmektedir.”

1927’de Moskova’da “Polit Büro”nun varmış olduğu bu kararı aynen bu mecmuanın iki nüshasından sezmek mümkündür. Birisi 1932 Eylül nüshasında “Yakup Kadri”nin yazdığı  “Türkçe” başlıklı yazısıdır. Diğeri de 1932 Nisan’ında çıkan “Kadro”ya “İbrahim Necmi” tarafından  “Türk Dilinin Ana Çizgileri” ismiyle yazılmıştır ve bizim verdiğimiz kararın tam bir makalesidir. [10]

Lisanımıza müdahalenin, Rusya’da bu şekilde neticeye bağlandığına şahitlik ettikten sonra, içteki icrası nasıl oldu sorusunun cevabını Kemalist bir ağızdan dinleyelim:

– “… Atatürk dilci değil, bir devlet adamı idi. Artık onun bazı tasarrufları üzerine münakaşa zamanı gelmiştir. Atatürk’e yanlış bilgi verilmek suretiyle yanlış işler yaptırılmıştır. Riyaziye terimleri öğretilirken “Çarpay, Böley” denildi. Bu uydurma terimlerin sahiplerine her uydurdukları kelime için 6 lira verildi.” [11]

Bunu biliyor muydunuz?

Her uydurulan kelime için 6 lira verildiğini…

Asırların kültür hazinesinden süzüle süzüle gelen, menşei Kur’an olan kelimelerin 6 liraya satıldığını görüp ibret alalım…

Bu bölümü, Türkiye’nin maddî ve manevî müdafiliğine varlığını vakfeden Büyük Doğu Mimarı Üstad Necib Fazıl’ın “Halimiz” [12] isimli şiirinden bir bölümle bitirelim:

Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim…

Ya bunlar Türkçe değil, yahud ben Türk değilim…

Oysa halis Türk benim, bunlar, işgalcilerim,

Allah Türk’e acısın, yalnız bunu dilerim

DİLE SUİKAST, İSLÂMA SUİKASTİN PARÇASIDIR

Tarih ilmiyle meşgul olanlar bilirler ki; Türk Milleti’nin, muazzam ve muazzez sistem olan İslâm ile tanışıp Müslüman olması, dünya tarihi açısından son derece önemli bir hadisedir.

Hazret-i Peygamber ve onun kutlu sahabesinin ardından, İslâm’ın aksiyon bayrağını asırlarca Müslüman Türkler taşımıştır. Emevi ve Abbasileri de saymamız aynı şekilde yerinde olacaktır, lâkin atlamamamız gereken husus, Emevilerin elinden İslâm bayrağını alan Abbasilerin ordusunun özellikle Türklerden kurulu olmasıdır. Kürdler de “fedaî” ruhlarıyla öne çıkan seçkin bir kavimdir.

Yüce yaratıcının Arab, Türk ve elbette Kürd kavimlerine verdiği bir takım mümtaziyetler vardır. Bunlardan Arablarda öne çıkan; EDEBİYYAT, BELAGAT, FESAHAT olarak tasnif edebileceğimiz hasletlerdir. Cengaverlikleri de bunlara bitişik addedilmelidir.

Gerçekten de Arabça, mükemmel bir lisandır ve Batılı bir ilim adamının ifadesiyle “insanı bulutlar arasında dolaştıran bir musikidir”.

Bir hareketin muzaffer olması, sadece Lisân ile alâkalı bir mevzu değildir elbette. Lisânın yanında, hareketi aksiyon safhasında temsil edecek, düşünceyi harb meydanlarında galib getirecek ruh da, lisan keyfiyetinin yanında olması gereken hususiyetlerdendir. İşte o aksiyon ruhu da, harb meydanındaki mümtaziyetiyle tüm dünyanın takdirini alan Türk milletinde vardı. O hâlde:

Murad-ı İlahiye’nin; cengaverlikle beraber Arab Milleti’ne verdiği lisan mucizesinin yanında, -Kürd kavmi gibi- Türk milletine de bahşettiği; diğer kavimlerden bir adım daha öne geçen bahadırlık ve kahramanlık ruhu idi. İslâm’dan önceki atalarımızın harb meydanlarındaki başarıları, meşhur Çin Seddini aşacak kadar kendilerine güvenleri, kaderin onlara biçtiği rol ile alâkalıydı aslında.

Ve nihayet, Türkler’in akın akın İslâm ile şereflenmelerinin ardından, dünya görüşümüz olan İslâm’ın aksiyon safhası zirveye taşınacaktı artık. Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlılar… Yine arada, irili ufaklı başka birçokları…

İslâm’dan aldıkları feyz ve kudret ile dünyada “süper güç” olma yolunda zirveleşmişlerdir Türkler. Yazımızın başında belirttiğimiz üzere; Cenab-ı Allah’ın bir lütuf olarak Arab milletine verdiği hasletler Türk’ün aksiyonuyla buluşunca, artık Müslüman Türk, yılmaz ve yıkılmaz bir şahsiyet zırhına bürünmüş ve İslâm’ın yıkılması pek muhtemel olmayan kalesi olarak bütün dünyada kabul görmüştür.

İslâm Medeniyeti’ni köklü bir ağaca benzetecek olursak, bu ağacın kökünü; ahlâk ve edeb, dallarında temayüz eden meyvelerini de Arabça ve Farsça lisanları oluşturmaktadır bir bakıma. İşte ecdadımızın Müslüman olmasıyla beraber, Üstad’ın tasviriyle bu ağacın altına bir bez serilmiş, o beze düşen meyvelerle beraber Müslüman Türk’ün ruhî ve ilmî veçhesi tam mânâsıyla sarahate kavuşmuştur. “Tek ve kısa heceli” kelimelerden ibaret olan Türkçemiz İslâm ağacının meyveleri olan Arabça ve Farsça dilleriyle buluşunca, muazzam bir lisan çıkmıştır karşımıza: “Osmanlıca”…

Lisan hayatımızın bu azamete ulaşmasıyla beraber, İslâmî mücadele, ihtiyacı olan ruh ve fikir temelini bulmuş, artık iş, aksiyona kalmıştır…

Üç kıta, yedi denize hükmeden, bir fermân ile Avrupa’daki düzeni kendi lehine çeviren, düşmanına ayağını öptürmemek suretiyle “onun ağzı içkili, benim ayağım abdestli, öpmeye bile layık değiller” sözünü O Fransız elçisinin suratına çarpan Sultan Abdülaziz Handan başka kim olabilmiştir?

Yeniçeriler çadırını ok yağmuruna tuttukları sırada “isteyenler karılarının yanına dönebilir” diye haykıran bir YAVUZ…

Ordusunun mağlubiyetini görünce, hırsından ısırdığı dudaklarından kanlar fışkırırken, ordusunda bir er misâli dövüşen, Hazreti Peygamber’in “kutlu kumandan” diye medhettiği Hazreti Fatihler.

Yıldırım sür’atiyle Anadolu’yu mekik gibi dokuyan YILDIRIM Bayezidler.

Öldükten sonra tabutunun dışına elini sarkıtıp “bu dünyadan herkesin eli boş gider” hikmetini zihinlere nakşeden muzaffer kumandan Sultan Süleyman Han.

Ve nihayet meselenin düğümlendiği nokta…

Son padişahlardan mazlum Sultan Vahdettin Han şu sözleri:

– “Bizim devletimizin başına her türlüsü gelmiştir, mazlumu, sakini, sinirlisi, akıllısı, fakat dinsizi gelmemiştir.”

Merhum Vahdettin’in bu sözleri aslında zihinlerimizde şu anlayışı şekillendirmekte: “Türkler, İslâm ile ezelden nişanlı olan millettir”.

Ne var ki… Önünde boyun eğdiği İslâm ruhunu Anadolu insanında katletmek üzere mel’un plânlar içindedir Batı. Harb meydanlarında ruh ve tefekkür dünyası katledilemeyen bu aziz milletin mağlub edilmesini, iki yolla mümkün görecektir. Bunlar:

İlmi mânâda bitirici hamleyi yapmak…

Ahlâkî bozukluk…

Batının plânı tamamdır ama buna “yerli rol modeli” bir tatbikçi gerekmektedir. O da bulunacaktır kısa zaman sonra:

Bu iki madde de, Cumhuriyetin “kurucu önder”inin kafasında kesin mânâda mevcuttur zaten. Önce 1 Kasım 1928 tarihinde, dünyada hiçbir milletin başına gelmeyen ve gelmeyecek olan bir hareketle, asırlarca tekâmül etmiş millî ve ilmî hazineyi taşıyan “İslâm harflerinden müteşekkil” Osmanlıca bir gecede katledilecektir. Ve yerine, o âna kadar alışık olunmayan tarzda soldan sağa yazma anlayışı, Müslüman Anadolu insanına zorla dikte ettirilecektir. Asırlarca ruhunun ifâdesi “öz” harfleriyle sağdan sola yazıp okuyan bir milletin, bir ânda, harften ziyade “kalas”lara benzeyen Latin alfabesiyle ve soldan sağa yazması beklenemezdi kuşkusuz…

Böylelikle, tüm bir küfür kadrosunun emeli tahakkuk edecekti. Türk Milleti’nin alfabesi değiştirilmiş ve milletimize hem ruhî hem ilmî mânâda bitirici darbe vurulmuştu. “Kurucu önder”in SİYONİST EMPERYALİZM’den destekli olarak içteki dalkavuklarıyla bu harekete girişmesi, tam mânâsıyla bu millete ihanetin ve suikastın tâ kendisiydi. Bunun içindir ki, İslâm’a bütün varlığını vakfeden bu milletin aslî her bir uzvuna darbe, aslında İslâm’a darbe amacının tezahürüydü, tezahürüdür. Onun için diyoruz ki; “Türkçemize Suikast, İslâm’a suikastın bir parçasıdır.”

Asıl amaçları, İslâm’a düşmanlıktı. Eğer Osmanlıca’nın içinde menşei İslâm değil de, Batı kökenli kelimeler olsa idi, hiçbir müdahale gerçekleşmezdi. Müslüman Anadolu Milleti’nin İslâmî ruh ve tefekkürünü elinden almak, buram buram İslâm kokan tarihini çöpe atmak için gerçekleştirilmişti bu hareket…

İlmî mânâda hadım edilen Türk Milleti, ikinci büyük darbeyi de çok gecikmeden yiyecekti. O da ahlâken tahribten başka birşey değildi…

1928 yılında köksüz bırakılan, bir gecede bütün tarih birikimi tuğla yığınına dönüştürülen Türk Milleti’ne ikinci büyük darbe de, 1932 yılında zirveleşen bir başka çığırla vurulacaktı.

1932 yılında Müslüman Anadolu Milleti’ni temsilen(!) dünya güzellik(!) yarışmasına “kurucu önder”in telkin ve ısrarlarıyla gönderilen Keriman Halis isimli “kurucu önder”in fahişeliğini kendisine iş edinen bir kadın, “ölürüm de namahreme gözükmem” edebinin ruh ve zihnini şekillendirdiği Müslüman Anadolu kadınını bu memleketten tasfiyenin ve devlet destekli zina şenaatinin temsilcisi olacaktı.

1932 yılında Keriman Halis’in de katıldığı güzellik yarışmasının Haçlı neferleri kıvamındaki jürisi, Türkiye’den gelen bu kadını gördüklerinde, kahkahalar eşliğinde şu sözleri söyleyeceklerdi:

– “Bugün Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Çünkü bugün İslâmiyet bitmiştir, onu bitiren Avrupa’dır!.. Müslüman kadınların temsilcisi, bugün mayo ile karşımızdadır… Oylamaya gerek yok, onu kraliçe seçeceğiz.”

Sözlere dikkat edelim…

“Güzel” olduğu için değil, sırf Müslüman Anadolu kadınını fuhşun kucağına atmak için seçilmişti Keriman Halis…

Hâdisenin akabininde Cumhuriyetin “kurucu önder”i, İslâm’a ve Türk milletine yapılan bu ihaneti şu sözlerle medhedecekti:

– “Türk ırkının necip (soylu) güzelliğinin daima mahfuz olduğunu (korunduğunu) gösteren dünya hakemlerinin bu Türk çocuğu üzerindeki hükümlerinden memnunuz. Fakat Keriman, hepimiz işittiğimiz gibi söylemiştir ki, o, bütün Türk kızlarının en güzeli olduğu iddiasında değildir. Bu güzel Türk kızımız, ırkının kendi mevcudiyetinde tabiî olarak tecelli ettirdiği güzelliğini dünyaya, dünya hakemlerinin tasdikiyle tanıttırmış olmakla elbette kendini memnun ve bahtiyar addetmekte haklıdır. Türk milleti, bu güzel çocuğunu şüphesiz samimiyetle tebrik eder. Cumhuriyet gazetesi bu meselede Türk ırkının diğer dünya milletleri içinde mümtaz olan asil güzelliğini göstermek teşebbüsünü takip etmiş ve bunu dünya nazarında muvaffakiyetle intaç eylemiştir (sonuçlandırmıştır). Ondan dolayı bittabi bu vesile ile de takdir ve tebriklerimize hak kazanmıştır. Arzusunu da ilave edeyim ki, Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihî olarak bildiğim için, Türk kızlarından birinin Dünya Güzeli intihap edilmiş (seçilmiş) olmasını çok tabiî buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu da tahattür ettirmeyi (hatırlatmayı) lüzumlu görürüm: Müftehir olduğumuz (iftihar ettiğimiz) tabiî güzelliğinizi fennî tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık bir tekâmülün (olgunlaşmanın) mütemadi tahakkukunu (daimi olarak gerçekleşmesini) ihmâl etmeyiniz.”

Yoruma ne hacet; önce dili, sonra ahlâkı hedeflenen bu milletin başına gelen tüm “devrimler”, İngiltere’nin “dizbağı nişanı”na lâyık görecek kadar takdir ve itimad ettiği bir siyonist ajan “önderliğinde”, Batı adına İslâmı Anadolu’dan tasfiye operasyonun adım adım tatbikinden ibaretti.

Siyonist Batılılar ve Batıcı sadık uşakları, “kurbağaca” dilleriyle ve açık hava kerhânesine çevirdikleri cumhuriyetleriyle övünebilirler.

YENİ DÜNYA DÜZENİ’NDE, POZİTİVİZM ÜZERİNDEN TC’NİN ROLÜ

Pozitivizm, 19. yüzyılda meşhur filozof Auguste Comte ve Mason biraderlerinin ortaya attığı, Yahudilik haricinde tüm dinlere özellikle İslâmiyet’e savaş açmış olan batıl bir görüştür. Tarih boyunca Yahudiler, felsefe silahıyla milletlerin kafasını karıştırmasını çok iyi bilmişlerdir. Özellikle 1789 Fransız İhtilali’nin gerçekleşmesiyle dünyada “ulus devlet” anlayışının şekillendiği ve artık çok milletli devletlerin geleceğinin pek de parlak görünmediğine şahit olan Yahudi felsefeciler, 19. yüzyılda akıl almaz akımlar ve gayr-i insani fikirler ürettiler ki beşeriyetin fikir dünyasını yerle bir ettiler.

Yahudi’nin hangi amaçlarla milyonlarca insanın kıyımına sebebiyet verecek görüşleri attığını tesbit etmek için, önce Yahudi’nin dünya görüşünü tetkik etmemiz gerekmektedir.

Yahudi psikolojisine “üstün ırk” mefhumu hâkimdir. O, Yahudi olmayanları insandan saymaz ve İbranice olarak onlara “goyim” yaftasını takar. Kendisinden başka tüm mahlûkata düşmandır. Yahudilerin şeriat kitabı olan Talmut’un muhteviyatını okuyan, O’nun Yahudi olmayan insanlara bakış açısını anlayacaktır. İşte dehşet veren sözlerden bir kaçı:

– “Yalnız Yahudi olanlara insan gözüyle bakılır, Yahudi’den gerisi sadece birer hayvan hatta domuzdur.”

– “Çalmayınız emri sadece Yahudilere karşıdır. Goyimlerin mal ve canları helaldir”

– “Yahudi olmayandan çalınan herşey meşrudur”

– “Yahudi olmayanın kanını dökmek Tanrı’ya kurban vermektir.”

– “İsrailli olmayan kadın hayvandır. Onunla ilişki günah değildir.”

– “Sizi Yahudi olmayanlardan birini öldürmek suçu ile itham ederlerse, bunu yeminle açıkça inkâr edebilirsiniz. Çünkü öldürülen bir hayvandır.” [13]

Şimdi anlaşılmıştır umarız, Yahudi’nin insanlık düşmanlığının sebebi. Özellikle Fransız İhtilali ile Fransa’nın arkasına saklanıp Yeni Dünya Düzeni’ni Fransa marifetiyle gerçekleştirmeye çalışmıştır. Her asırda büyük bir devletin arkasına saklanan Siyonist Yahudi, Fransa’nın arkasından, önce İngiltere ve son asırda da ABD’yi kullanarak 21. yüzyıla uzanmıştır. Bu ahtapot, tarihte iki sahada müessir olmuştur. O iki sâhânın birincisi “Felsefe”, ikincisi de “Para”dır. Bu iki silahı gayet yerinde ve zamanında davası için kullanan Yahudi, bu asırda da gizli oyununa muhtelif sahalar eklemiştir. “Gıda” bile bunlardan biridir.

Bu zehirlerden en tesirli olanı, belki de Felsefe silahıdır. Batı’da felsefi düşünce olarak ne kadar akım varsa, hemen hepsi Yahudi felsefecilerin ürünüdür. Yahudi gizli devleti, felsefenin getirisi olan menfi düşünceleri gayet benimsemiştir.

Siyon Liderleri Protokollerinin 14. protokolündeki şu sözler gayet manidardır:

– “Filozoflarımız, Yahudi olmayanların çeşitli inançlarının kusurlarını münakaşa edeceklerdir. Fakat bizim inancımız bizden başka kimse tarafından öğrenilemeyeceğinden, bizden hiç kimse de onun sırlarını ifşa etmeğe cesaret edemeyeceğinden, kimse bizim inancımızın bakış açısını hiçbir zaman münakaşa mevzuu yapamayacaktır. İlerici ve aydınlanmış olarak tanınan mânâsız, iğrenç, menfur bir edebiyat meydana getirdik. Bunun sebebi, Yahudi olmayanların zihinlerine tesir etmek ve onların bizim tarafımızdan kararlaştırılan ilim, anlayış ve şekillerine doğru sevk edilmeleri için kullanılacaklardır”. [14]

Önce Avrupa’nın inanç dünyasını sallayan, oradan da Tanzimat marifetiyle bizim ülkemize uzanan bu kokmuş ve kokuşmuş felsefi görüşler, mevcut zihniyetleri yerle bir ederek, dünyayı onlarca savaşa sürükleyen başlıca faktörlerden olmuştur. Bu felsefi görüşlerin günümüzde bile hâlâ devam eden birisi vardır ki, inancımızı temelden sarsmaktadır: POZİTİVİZM.

Pozitivizm, “Yahudilik haricinde” tüm dinlere savaş açan, Yahudiliği kamufle ederek muhteviyatını “insanlık dini” olarak tanımlayan, beşeriyetin tek çatı altında toplanması gerektiğini savunarak “tek tip” insan çıkartma hedefine kendisini adayan, tek çatı altında toplanan insanlığın gizli ve kekeme bir üslubla “BÜYÜK BİRLEŞİK YAHUDİ DEVLETİ” tarafından idare edilmesi gerektiğini telkin eden, tesirinin günümüzde bile yüzünü gösterdiği, Yahudi felsefeci ve mason biraderlerin oluşturduğu görüştür.

Pozitivist felsefe, Türkiye’ye Tanzimat ile girer. İlk tanınmış Türk pozitivisti, Beşir Fuat’tır. İleride Mustafa Kemal’in de en çok etkilendiği kişi olacaktır bu şahıs. Israrla alfabe üzerinde değişiklik yapılmasını isteyecektir.

Beşir Fuat ile başlayan pozitivist çizgi, kendilerine “Edebiyat-ı Cedide” ismini takan edebi akım tarafından da savunulacak ve yayınları olan Servet-i Fünun dergisinde Pozitivizm göklere çıkarılacaktır. Tanzimat’ın ikinci kuşağında şöhret bulan bu Yahudi görüş, nihayet Cumhuriyet’i kuranların ilham kaynağını oluşturacaktır.

Özellikle Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla, dünya yeni bir yapılanmaya girecektir. Yeni Dünya sistemi kurulurken pozitivist görüş birçok çevrede ilham kaynağı olacaktır. Pozitivizmin, siyaset felsefesi “BİRLEŞİK BİR DÜNYA DEVLETİ” tezi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün dünya milleti, tek çatı altında doldurulacak ve o çatının idare kadrosu da perde önünde veya arkasında Yahudiler olacaktır.

Siyonist emperyalizmin gayesi buydu..

Bu anlayışın önündeki tek engel, belki de, asırlardır emperyalizme göğüs geren Osmanlı Müslümanının direnci idi. O hâlde bu direnç kırılmalı idi. Ve nitekim kırıldı da…

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla beraber yeni kurulan Cumhuriyet’in kurucu liderleri, Siyonist Emperyalizm’e kukla olmuşlar, Yeni Dünya Düzeni’nin oluşmasında kendilerine biçilen rolü cebren Anadolu insanına dikte etmişlerdir. Asırlardır Emperyalizme göğüs geren Anadolu insanı, bu kez baş düşmanı olagelmiş Siyonist Emperyalizmin hedef tahtasına oturtulacak ve verilen rolün ifası için sahneye sürülmeye çalışılacaktır.

Cumhuriyet’i kuranların psikolojisi, Pozitivist psikolojiydi. Bu tezimizi, Ergenekon davası sanıklarından Doğu Perinçek şu şekilde doğrular:

– “Kemalizm, bütün burjuva devrimci akımları gibi, milliyetçi olmanın yanında insanlıkçıdır. Kemalizm’in, Auguste Comte’ün insanlık dininden etkilendiği de tartışılabilir. Dünya tarihini, kavimlerin, milletlerin veya devletlerin tarihi olarak değil, insanların ve insanlığın tarihi olarak gören İngiliz tarihçisi H.G. Wells’in, Atatürk üzerindeki etkisi de bilinir.” [15]

Mustafa Kemal’in tesiri altında kaldığı İngiliz tarihçi Wells de bir siyonisttir. Pozitivist görüşten etkilenen Wells, beşeriyetin ırk, din, dil farklarıyla ayrılmaması gerektiğini savunmuş, pozitivizmdeki “İnsanlık Dinine” vurgu yaparak insanlığın tek çatı altında olması gerektiğini savunmuştur. Mustafa Kemal, bu görüşten oldukça etkilenmiştir. Mustafa Kemal’in Wells ve görüşü hakkındaki beyanlarına bakalım:

– “Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce yayınlanan bir tarih yazdı. Eserinin son sayfaları ‘Dünya Tarihinin Gelecekteki Safhası’ başlığı altında bazı düşünce ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef, ‘Un gouvernement federal mondial’ yani birleşik bir dünya devleti’dir. Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleri ile ilgili düşüncelerini belirtiyor; adaletin ve tek bir kanunun hâkimiyeti altında dünyamızın ne durumda bulunacağını hayal ediyor. Wells, ‘bütün hâkimiyetler, tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa, dünya mahvolacaktır’ diyor ve ‘gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zorunluluk haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka bir şey olamaz’; hiç şüphe yoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır görüşünü ileri sürüyor.

Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı Müslümanlığı, Budizm’i [dikkat: “Museviliği” zikretmiyor] bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren ‘birleşik bir dünya devleti’ kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz. [16]

Pozitivist görüşün siyaset ayağı olan ‘birleşik dünya devleti’ kurma idealinin Türkiye ayağında ciddi sıkıntılar vardı. Her ne kadar yeni kurulan devletin kurucuları bu görüşü ve fikir babalarını benimsemişler ise de, bu görüşe Cumhuriyet Türkiye’si hangi safha ile taşeron olacaktır? Öyle ki asırlardır ayrı din, dil, ırk sahiblerini barış için yaşatan Osmanlı milletine nasıl hazmettirilecekti bu görüş?

Evet…

Türkiye, Yahudi güdümünde kurulacak olan ‘birleşik dünya devletinin’ bir kölesi olması için dâhilde iki sahada değişiklik yapmak zorundaydı. Bunlar:

  1. Büyük devlet ve millet olma psikolojisinden ayrılmak ve “yurtta sulh cihandan sulh” dar çerçevesiyle kabuğuna çekilmek.
  2. Şanlı geçmişin silinip, yeni nesli tarihten bağımsız bir hâlde yetiştirmek.

Birinci maddede belirtilen küçük devlet olma hissiyatını Mustafa Kemal şu sözleriyle aktarır:

– “Millete şunu da hatırlattım ki, kendimizi dünyanın hâkimi zannetmek yanlışı, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki yanlışlıkla, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz” [17]

Küçücük coğrafyaya sıkıştırılan Osmanlı milletinin, toprak bütünlüğüyle beraber zihniyetinin de küçülmesi son derece önemliydi. İşte zihniyetin küçülmesi ve düşünceden yoksun bırakılması amacıyla yapılan “Harf Devrimi”, Siyonist Emperyalizm’in projeleri açısından son derece “verimli” olacaktır.

Pozitivist emperyalizm, emelleri önündeki tek engelin Müslüman Anadolu insanı olduğunu çok iyi biliyordu. Öyleyse, Müslüman Anadolu’nun fikirleri iğdiş edilecek, tarihten ve dinden soyulmaya çalışılacaktı. Dıştan emperyalizmin desteği, içten de onların sadık ajanları vasıtasıyla yapılan “devrimler”, Anadoluluyu emperyalizmin cenderesinde katletmek emeliyle yapılmıştı. Din öldürülecek ve milletimizin asırlarca kullandığı alfabe ve kültür çöpe atılacaktı.

Pozitivist emperyalizmin sadık bir ajanının ağzından, din hakkında şu sözler çıkacaktı:

– “Dinler işlerini bitirmiş, vazifeleri tükenmiş, yeniden uzviyet ve hayatiyet bulamayan müesseselerdir.” [18]

“Dinler” sözünden “İslâm” anlaşılmalıdır. Çünkü Anadolu insanı, İslâm’dan ayrıştırılmaya çalışılıyordu. Emperyalizmin “birleşik dünya devleti” kurma idealinin önündeki başlıca engel görülen de, Anadolu insanının elinde bulunan İslâm’ın tâ kendisiydi zaten.

Millî hayatımızın boşluğu kafatasçı milliyetçilikle doldurulacak ve dinî tahribat ise, genel bir “insanlık” tekerlemesinin altında sunulan “KAMALİZM DİNİ” ile doldurulacaktı. Halk fırkası, Edirne Milletvekili Şeref Aykut’un 1936 yılında yazdığı “Kamalizm Dini”, devletin resmi ve dini ideolojisini teşkil edecekti.

Hazret-i Peygamberin hayatını anlatan Süleyman Çelebi’nin kaleme aldığı Mevlid bile değiştirilmişti. Behçet Kemal denilen yalakanın, 1942 yılında Yücel dergisinde yayınlanan “Bizim Mevlit” başlıklı safsatasından okuyoruz:

– “Millet adın zikredelim bir kere

Vâcip oldur cümle işte Türklere

Şevk ile ‘Türküm’ dese bir dem lisan

Dökülür cümle hüzün misli hazan

İsmi pâkin pâk olur zikreyleyen

Her murada erişir ‘Türküm’ diyen” [19]

Emperyalizm istikametinden esen “Samyeli” ile, İslâm dini ağır hücumlara uğruyordu. Bu çerçevede yapılması plânlanan en önemli hareket ise alfabe üzerinden gerçekleştirilmeliydi. Öyle ya; bir milleti aptallaştırmak ve kimliğini kaybettirmek, öncelikle dilini ve alfabesini değiştirmekle mümkündü. Dil ve alfabenin katli ile, milletin o âna kadar yaptığı tüm eser ve fiiller çöpe atılacak, yeni nesil dinden, kültürden ve tarihten bağımsız yetiştirilecekti. Ve Fransız ihtilalinden sonra yüz göstermeye başlayan, nihayet pozitivizm ile fikrî safhasını zirveleştiren Yahudi hâkimiyetinde “birleşik dünya devleti” kurma ideali önündeki engel de, bu sayede büyük darbe yiyecek ve bir daha belini doğrultamayacaktı; hesab buydu. Siyonist Emperyalizme en büyük darbeyi vuran Ulu Hakan II. Abdülhamit Han’ın yazdığı tek satırı bile anlayamayacaktı nihayet Türk çocuğu.

Yaklaşık bin yıl, İslâm’ın aksiyon bayrağını taşıyan Müslüman Anadolu, dil ve harf devriminin açtığı çığır sayesindedir ki, bu yoldan döndürülecekti. Batı bunun için seferberdi. Bu hareket, Siyonist emperyalizmden tutun Rusya’sına kadar, İslâm’ın ve Anadolulunun düşmanı herkesin ekmeğine yağ sürüyordu.

Hariçte pozitivist Siyonist Emperyalizmin desteğiyle dil ve harf devrimi yapılmıştı, İslâm kültürüne dair harf ve kelimeler, acımaz surette katledilmekteydi. Kelime katledicilerinin bu işi ülkemizde nasıl gerçekleştirdiklerine dair şu misâl herşeyi anlatıyor aslında:

– “Vasiyetinde, öldüğü zaman cesedinin camiye getirilmemesi ve İslâmi usullere göre defnedilmemesi yolunda ibarede bulunan Nurullah Ataç’ın vefat günlerinden birinde tanıyanların ona dair hatıraları arasında şunu görmüştüm. Orada hatırayı nakleden diyordu ki:

‘Biz meb’us (milletvekili) yerine Moğolcadan ‘Saylav’ kelimesini alıp kullanmaya başladık. Bu doğru mu?’

Hatırayı nakledenin böyle söylemesinin sebebi şuydu: O zaman bugün Batı dillerinden alındığı gibi, Moğolca’dan kelime alarak Kur’ani bir kelime yerine ikame etmek yaygın bir moda idi. Bugün hâlâ kullanılmakta olan Danıştay, Sayıştay, Kamutay gibi kelimeler, o günkü modadan kalma bir hatıradır. Moğolcanın tercihi ise, Moğolların 1200’lü yıllarda İslâm Medeniyetinin –tabiri caizse omurgasını kırmak suretiyle- icrâ ettikleri mezalime duyulan bir hayranlıktı. Bugün, birçok insanın taşıdığı Cengiz ve Hülâgu gibi kelimeler de aslında, İslâm düşmanı Moğol büyüklerinden dolayı tercih edilip yaygınlaştırılmıştır.

Moğolca mütehassısı Müşteşrik, cevaben demiş ki:

‘-Ooo, çok yanlış yaptınız!… Bu kelime, Moğolca’da “komisyoncu” demektir.

Bunun üzerine adam Ataç’a dönüp diyor ki:

-Üstad!.. Desenize bu işte çuvalladık!… Fakat gariptir ki Ataç şu cevabı veriyor:

– Zararı yok, göreve devam!..” [20]

Nurullah Ataç’ın cevabının tercümesi şudur: “Yeter ki menşei Kur’an ve İslâm medeniyeti olan kelimelerin biri daha çöpe gitsin, yapılan yanlışlık hiç de mühim değildir”.

Milletlerin hayatında dil ve alfabe, o kadar büyük bir önemi haiz iken, acaba hangi sebeble bizim ülkemizde -yukarıda belirtilen misâlde olduğu gibi- son derece lakayt ve gayr-i ilmî biçimde yapılmıştır bu hareket?

Cevabı gayet anlaşılır ve tabiî:

Çünkü dünya, 1700’lerden kalma masonik bir “motto” olan “Yeni Dünya Düzeni”ne gitmekteydi ve ülkemizde yapılan bu haince hareket de Siyonist Emperyalizmin en büyük gayesiydi.

KEMALİZMİN DİL TAHRİBATI ÜZERİNE

Bir sabah gözlerimizi açtığımızda, kendisiyle o âna kadar eğitim yapılan Alfabe’nin zorla yasaklandığını ve kaldırıldığını bir düşünelim. Neler olurdu acaba? Bir gece evvel “talebe” vasfıyla uyuyan bir gencin, ertesi gün “öğrenci” olarak gözlerini açtığı o kâbusu…

Taleb eden mânâsına gelen “talebe” kelimesi, ne idüğü belirsiz “öğrenci” kelimesi ile öldürülmeye çalışıldığında, ilmi ve ilmin icraat sahası bir hayatı “taleb eden” insanlar azalmaz da ne olur!..

Ya “mekteb” kelimesini Fransızcadan alınan “ekol” kelimesine uydurarak “okul” diye Türkçemizin gramer hususiyetine uymayan bir kelimeyle katlettiğimizde, yeni nesli eğitim noktasında nasıl bir tablo beklemektedir?

Taleb etme hissiyatından mahrum bırakılmış ve mektebsiz kalmış bir nesil…

Harf inkılâbının yetiştirdiği (!) bu nesil, daha dünün şairi Mehmet Akif’in Safahat’ını eline aldığında, Safahat’ın sayfalarını Çince yazılmış zannedecek kadar kör cahil ve öz kültüründen koparılmış bir kitledir artık.

Bir sabah uyandığımızda, Başbakan Recep Tayyib Erdoğan’ın kürsüden şu sözleri söylediğini farzedelim:

– “Bütün sahalardaki tek sıkıntımız Latin alfabesidir. Bugünden itibaren Latin Alfabesini kullanan ve bu alfabeyle eğitim yapan herkes suçludur. Eski alfabe olan Latin Alfabesini kullananlar hakkında TCK’nın ilgili maddelerince cezaî müeyyide uygulanacaktır. Yasaklanan bu alfabe yerine, millet olarak bizleri kalkındıracağına inandığım ÇİN alfabesini kabul edeceğiz ve millet olarak yeni alfabemizin heyecanıyla yolumuza bakacağız”.

Bu sözlerin akabinde dışarı çıkıp şöyle bir dolaştığımızda, tabelalarda Çince yazıların olduğunu, eğer talebe isek okulumuzda hocamızın Çince eğitim vermeye çalıştığını görsek neler olurdu acaba?

Bu misâl ne kadar “absürd” ise, bir sabah halka ‘İslâm harflerini kaldırıyorum’ ve yerine ‘Latin harflerini getiriyorum’ demek de o kadar absürd bir harekettir. Ancak olanca absürdlüğüne rağmen, elbette bunun bir sebebi, bir gayesi vardır ve o da köklü bir milleti köksüz, dinsiz, dilsiz ve akılsız kılma “ihanet”inden başka bir şey değildir.

“Meşhur” kelimemizi attınız “angın” dediniz, “cazibe”mizi attınız “çakerge” dediniz. Öyle ki, diktatörlüğünüz altında başka bir parti ve rakib olmadığı için, 27 yıllık (1923-1950) Firavunî düzeniniz içinde, millet olarak ne meşhurluğumuz kaldı, ne de cazibemiz…

İngilizler, beş yüz bine yakın kelimemiz var diye övünür ve tarihî süreçlerine dahil olmuş her kelimeyi kültür hazinelerinin kıymetli bir unsuru olarak muhafaza ederken, sizler ne yaptınız:

Tenkid, Tâ’riz, Tâyib, Te’dib, Tazir gibi kelimeleri attınız ve bu kelimelerin tüm nüanslarını katledip, “eleştiri” dediğiniz orta malı bir kelime icad ettiniz.

Beş kelimemiz gitti, yerine bir kelime geldi…

Tâdil, Tebdil, Tağyir, Tahvil, Kalb, Tebeddül, Tegayyür, Tahavvül, İstihâle, İnkılâb gibi kelimeleri ve tüm nüanslarını attınız, “devrim”i icad ettiniz.

On harika kelimemiz gitti, yerine “devrim” geldi.

Bir lisan ancak bu kadar fakirleştirilebilirdi doğrusu.

Türkçemizi bu kısırlaştırma hareketiyle, kelâmın lezzeti de uçup gitti ayrıca.

“Sebeb” kelimesi yerine uydurdukları “neden” kelimesinin neler götürdüğünü Büyük Doğu Mimarı’ndan gösterelim dilerseniz:

-“Bais oldukları uydurma dil belâsının öz âmili gizli bir sâik belirtirken, bu müessiri anlamamaktaki sebep nedir?”

İşte onların Türkçesine tercümesi:

-“Neden oldukları uydurma dil belâsının öz nedeni gizli bir neden belirtirken, bu nedeni anlamamaktaki neden nedir?” [21]

Lisanı kısırlaştırma bahsinin yanında ele alınması gereken bir diğer mesele ise, Kemalistlerin saçma sapan ve gayr-i ilmî kelime uydurma hastalıkları.

Kelime uydurma taktiklerine şöyle bir bakacak olursak, karşımıza son derece gülünç ve garib işler çıkacaktır.

Buna şöyle bir misâl verelim: Türkçemizde “ce” ve “çe” ekleri bir kelimenin sonuna getirildiğinde, mevcut kelimeye küçültme mânâsı verir. Bu noktada duralım. Kemalistler, “dilek” kelimesinden bugün günlük hayatta sıkça tekrar edilen “dilekçe” kelimesini uydurmuşlardır. Türkçemize göre “dilekçe” küçük dilek mânâsına işaret eder. Eee, Kemalist zihniyetten da “büyük dilek” beklemek beyhûde zaten.

Yine, kabir kelimesinin yerine uydurulan “gömüt” kelimesi yüzünden, belli bir dönem “ANITKABİR” yerine “ANITGÖMÜT” diyen Kemalistler olmuştur. Lâkin, kabir yerine gömüt kelimesi millet nezdinde tutmadığı için, Mustafa Kemal’in mezar yerinin isminin yarı Arabça yarı uydurukça menşeli “ANITKABİR” olmasında karar kılınması dikkat çekicidir. Kabir kelimesi gömüt ile mücadeleye girmiş, kabir kelimesi –hâliyle- diğer kelimeye galib gelerek ayakta kalmayı başarabilmiştir.

Bütün bu tahribat ve tahrifat karşısında, menşei İslâm olan kelimeler acaba “kabir” kelimesi kadar şanslı olmuş mudur?

Maalesef, hayır…

Menşei İslâm olan kelimeler ile Siyonist Hıristiyan-Yahudi Emperyalizminin yerli işbirlikçilerince türetilen uyduruk kelimeler, bugün bile bir savaş hâlindedir. Bu kelimelerin çarpışması, İslâm Medeniyeti ile –Anadolu’ya dayatılan!- karşı medeniyetin çarpışması mesabesincedir âdeta.

Sağlam ve şuurlu bir Müslümana düşen, uydurukça kelimelerin yerine hâlâ ruh ve zihinlerde yaşayan “menşei İslâm medeniyeti” olan öz kelimelerine sahib çıkmaktır.

Millî ve manevî mesuliyetimizin belki en büyüğü bugün budur…

Menşei İslâm olan kelimelerin savunuculuğunda, Müslümanlar bakımından meydan boştur. Öyle ya, dindar kabul ettiğimiz birçok isim bile bugünlerde “hayat” yerine “yaşam”, “cevab” yerine “yanıt”, “kelime” yerine “sözcük” gibi ne idüğü belirsiz kelimeleri çok rahat bir şekilde kullanmakta, üstelik İslâm klasiklerini bile bu “kurbağaca”ya tercüme etme cüreti gösterebilmektedirler. Cuma hutbelerinde “sebeb” yerine “neden”, “ihtimal” yerine “olasılık” gibi kelimeleri duymamız artık sıradan.

O hâlde, önemi bu kadar âşikar iken Müslümanların bile üzerinde durmadığı “lisan hassasiyeti”nin savunuculuğunu yapmak, biz gerçek İslâmcılar olan BÜYÜK DOĞU-İBDA ekolüne bağlı fertlere düşmektedir. Unutmayalım ki, ölen her bir kelimemiz, gelecek nesli Anadolu’nun “ruh kökü”nden, Kur’an’dan ve tarihten bir adım daha uzaklaştıracaktır. Bu vebali yüklenmemek için, halkın genelinin hâlâ uzak durduğu uydurukça kelimelerden biz de uzak durmalı, buram buram Anadolu insanının ve İslâm kültürünün eseri olan öz kelimelerimize sahib çıkmalıyız.

Bu bölümü, nâdide değerlerimizden Nurettin Topçu’nun “Harf İnkılâbı” ile ilgili şu sözleriyle noktalamak istiyoruz:

– “Harf İnkılâbı yüzlerce yıllık millî kültürle bağları kopardıktan sonra, dilin değişmesi üniversite gençliğini ortaokul çocuklarının hizasına indirdi. Bugün edebiyatımızı hakkı ile bilen birini bulmak veya böyle birinin yetişmesini beklemek hayâl oluyor. Yine asrın başındaki tarih zevkini canlandırmak imkânsız olduğu gibi, yakın gelecekte bir Ahmet Refik yetişeceğini düşünmek de aşırı bir emeldir. Bunun sebebi, dildeki değişme ile beraber manevî kültürü değersiz kılan teknik tahakkümünün yurdumuza saldırısıdır.” [22]

HARF DEVRİMİ ÜZERİNE AYDINLAR KONUŞUYOR

Rıza Nur

Rıza Nur…

Cumhuriyet sonrasında din ve millet hesabına işlenen ihanetleri görüp, “Kurucu Önder” ve dalkavuklarına isyan bayrağını çeken muhalif kimlik…

Tam mânâda “İslâmcı” sayamayacağımız fakat Anadolu insanının kadim dostu sayılabilecek derecede vatansever, Türkoloji sahasında uzmanlığı olan ve dil katliâmına eserleriyle isyan eden lisan müdafii…

Harf devrimi ve sonrasında yaşadığı ve aktardığı hâdiseler, lisan bahsimize farklı bir pencere açma imkânı veriyor bize.

Rıza Nur’un bakış açısının anlaşılması bakımından, harf devrimi arifesinde kaleme aldığı şu satırlar dikkat çekici:

– “Yine yeni bir inkılâbı… (Mustafa Kemal kastediliyor) Bu adam duramıyor. Her yıl bir inkılâp yapmak heves ve ihtiyacında. Şimdi bununla da harf gazisi oldu. Binbir lâfza-i cemaline bir daha ilâve etti!.. Hâlbuki iddiaları gibi, Lâtin harfi mes’elesi onun iş ve iddiası değil ki. Bundan altmış-yetmiş yıl evvel İstanbul matbuatından Lâtin harfi leh ve aleyhinde münakaşalar olmuştu. On yıl evvel de oldu. İki yıl evvel de oldu. BÜTÜN ERBABI TEFEKKÜR VE DARÜLFÜNUN (ÜNİVERSİTE) PROFESÖRLERİ MÜTTEFİKAN LÂTİN HARFİ ALEYHİNE REY VERDİLER.” [23]

Rıza Nur şöyle devam eder:

– “Mustafa Kemal, ilk Sarayburnu gazinosunda bu işi yaptı ve orada nutuk verdi. Tam yeri. Çünkü gazino onun akademisidir. O esnada körkütük [24] de sarhoşmuş. Hemen kanunu da yapıp, eski harfleri yasak etti. Baktım Meclis’e bunu ilk müdafaa eden İsmet (İsmet İnönü kastediliyor) oldu. Ve: «Bu inkılâp Türkün terakki yolunda en büyük adımı» diye tefsir etmiş. Şaştım. Ben Ankara’da iken, bir gün İsmet bana Lâtin harfi hakkındaki fikrimi sormuştu. Aleyhinde olduğumu söylemiştim. Sebebini sormuştu, izah ettim. İsmet de bana «Ben de aleyhindeyim» demişti.” [25]

Milletin “geldi İsmet, kesildi kısmet” vecîz sözüyle yâdettiği -nam-ı diğer- Sağır İsmet’in tıynetini tasvir edişine bakılırsa, öncesinde Latin alfabesinin aleyhinde olması, daha sonra ise bu işin şiddetli bir taraftarı olması, İsmet İnönü’nün riyakârlığına bir diğer delildir.

Harf devriminin memlekette açtığı “irfan fetreti”ni şöyle gözler önüne serer Rıza Nur:

– “Yeni harf için her tarafta mektepler açtılar. Halkı cebren bu mekteplere sevk ettiler. Birden gazete satışları durdu. Kitap neşriyatı durdu. Hâlâ böyle. Hükûmet bunlara tazminat veriyor. Mektep kitapları kalmadı. Yeniden basılmaları milyonlar ve uzun zaman istiyor. Bizde millî bir matbaa sanatı vücuda gelmişti. Harfleri İstanbul’da döküyorlardı. Şimdi tuttular, Avrupa’dan harf satın aldılar. Sade Fransa’dan yirmibeşbin kilo aldılar. Bu da yetişmedi. Laipzig’deki meşhur kütüphane ile kontrat yapıp, mektep kitaplarını orada bastıracaklarmış, bu da milyonlar istiyor. BU İŞİ BÖYLE BİRDEN HİÇBİR DELİ YAPAMAZDI. Yaptı. Fakat herşey alt üst ve mahvoldu. Bir irfan fetretidir başladı. Bu fetret yıllarını bilmem ne ile tazmin edecekler. Başka milletler irfân sâhasında dörtnala koşuyorlar. Biz ise gerideyiz. Şimendiferle koşmamız, hattâ tayyare ile gitmemiz lâzımdı. Bil’akis durduk. Durduk değil, eskisini de mahvettik.” [26]

Devrimin “önder”leri; harf devrimini diğer devrimler gibi empoze edebileceklerini ve bu işi çarçabuk başarabileceklerini zannederek en büyük ahmaklığı göstermişlerdi. Öyle ya, şapkayı milletin kafasına zorla takabilirlerdi ama yepyeni bir yazıyı zihinlere hemen yerleştiremezlerdi. Çocukluğundan beri Fransızca okuyup yazabildiği hâlde, “ben bile Türkçe’yi hâlâ Latin harfleriyle doğru dürüst ve sür’atle okuyamıyorum” diyerek, durumun vehametini şâhitlik eder Rıza Nur. Mahut devrim sonrasındaki Türkiye’nin vaziyetini de şöyle nakleder:

– “Mekteplerde cebr ile bir kısım memurlar bu yazıyı öğrendiler; fakat yine doğru dürüst yazıp okuyamıyorlar. Devlet idaresinde işler durmuştur. Derkenarları ne diğer memurlar ne de hattâ bizzat yazan memurlar okuyamıyorlarmış. Henüz memlekette stenografi bilinmediğinden, mahkemelerde, Millet Meclisinde zabıtlar tutulamıyormuş. Yeni yazı, telaffuzu aynen zapt edemiyor. Böyle hafifmeşrabâne ve bir günde yapılan iş böyle olur. Hiç olmazsa bunu evolüsyona, tedrice terk edeceklerdi. Yazı yapılacak ise, evvelâ münakaşaya arz edilecek, mütelealar toplanacak, sonra bir komisyon yıllarla uğraşacak, bir iyi yazı meydana gelecekti. Sonra bununla ticaret işleri, Hükûmet işleri görülmeğe, bazı gazeteler çıkarılmağa başlanacak, kırk-elli yılda eskisi bitecek idi. Buncağızı olsun düşünemediler. Bu yazıdan irfanî ve iktisadî büyük zararlar olmuştur.” [27]

“Basra harab olduktan sonraki” durumu böyle aktarıyor Rıza Nur…

Memleketin irfan hayatına, kültür hayatına, tamiri mümkün olmayan çok büyük bir darbe indirilmiştir artık. Eser yayınlanamamakta; mevcut ilim adamları ve öğretmenler yeni yazıyı bilmedikleri için, bir ânda “cahil” durumuna düşmektedirler. Hattâ işin daha da vahim ve trajikomik tarafı, böyle bir devrimin yapılacağını duyan bir kısım öğrenciler öğretmenlerinden önce yeni yazıyı öğrenmişler ve öğretmenler eğitim sahasında kendi öğrencilerinden daha cahil duruma gelmişlerdir.

O yıllarda, yaklaşık 15 bin kadar eser yayınlanmaktadır Avrupa’da. Bizde ise durum içler acısıdır. Yeni yazıyı birçok ilim adamımız bilmediği ve eski yazı da zorla yasaklandığı için, ülkemizde uzun müddet eser neşredilememiştir.

Üstelik, devrimi yapanlar bile şaşkınlık içindedir. Kendileri bile yeni yazıyı bilmemekte; mektub ve telgraflarını eski yazıyla yazıp, bilâhare yenisine tercüme ettirmektedirler. “Kurucu Önder”in bu mevzu çerçevesindeki cehaletini tesbit etmek üzere, Rıza Nur’un şu yazdıklarını ibretle okuyalım:

– “Mustafa Kemal, «Kaf-q harfini kabul etmem. Lüzumsuzdur» dedi. Bir mektep muallimi, Milliyet gazetesinde, «Aman Paşam, etme, bu (Kaf) lâzımdır. Kabul et!» diye yalvarıyor. Mustafa Kemal, Kaf harfi hakkındaki cevabında «Olmaz, aklım ermiyor, kabul etmem» dedi. Etmedi. Şu onun cehaletinin dehşetine delildir. Zavallı millet böyle bir cahilin elinde oyuncak. Derken bir İmla Lûgati yaptılar. «D»leri «T», «Kalmıyor»u «Kalmayor» yaptılar. Bunlar hep Selânik Dönmesi dilidir. Mustafa Kemal’in dili. Türkçe berbat edildi.” [28]

Evet, berbat edilen, Türkçemiz ile beraber, Müslüman Anadolu insanının herşeyi idi aslında. Maddesi, mânâsı, ruhu, vicdanı, fikri, hissi, hâsılı herşeyi.

Ve karşımıza çıkan vahim tablo…

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle, zihinler iğdiş edilmiş ve fikirden yoksun kavruk nesiller çıkmıştır ortaya. Harfler ve kelimeler “düşüncenin resmi” olduğuna göre; gerçekte bu hareket, dilimizle beraber düşünce dünyamızı da katletmiştir.

Dil hassasiyetimiz çerçevesinde ele alınması gereken bir diğer konu da, “Güneş Dil Teorisi” ismini verdikleri ve bizi dünyaya rezil kepaze eden ilim dışı harekettir. İleride tafsilatıyla ve çeşitli belgeler ışığında ele alacağımız Güneş Dil Teorisi, tam mânâsıyla bir faciadır.

Teori, 1930’lu yıllarda Mustafa Kemal tarafından Avusturyalı dilbilimci Hermann Kvergiç’in kitablarından derlenerek alınır. İşin garib tarafı ise; Mustafa Kemal ve ekibinin “Türk dili” (!) ile alâkalı tüm kaynaklarının genellikle Batı kökenli olmasıdır. Bu teori, tüm dillerin Türkçe’den çıktığını iddia etmekte, daha doğrusu uydurmaktadır. O kadar gayr-i ilmî ve gayr-i millî bir harekettir ki, hâmisi Mustafa Kemal henüz hayatta iken, ilim camiası tarafından çöpe atılır.

Rıza Nur, 25 Ağustos 1932 tarihli “Güneş Dil Skandalı” başlıklı yazısında, Güneş Dil Teorisi hesabına yapılan cahilâne faaliyetleri şu şekilde sergiler:

– “22 Ağustos Milliyet’te «Türk Kültürünü bütün dünyaya tanıtacağız» ve yine «Yeni Türk lûgati hakkında Gazi Hazretleri’nin gösterdikleri en küçük bir misâl» büyük serlevhalarıyla bir makale var. Bu gazeteciler, dalkavukluğun artık çok çirkin ve son devrine vardılar. Zavallı millet! Nelere kaldın? Gazi, Yunus Nadi’ye buyurmuş ki: (Hülâsaten): Şeyh Süleyman’ın Çağatay lügatinde «Kilturmak» var, «Mak» lâhikasını kaldır, «Kiltur» kalır. Bu işte Frenklerin culture kelimesinin aslıdır. Bu kelime hars mânâsındadır. Bizden onlara geçmiştir. İmdada koşun, ayol! Ağlayayım mı, güleyim mi, öleyim mi? Yahu! Bu adamın bu safsatalarını okudukça Paris’te ben utanıyorum. Böyle cehalet görülmemiştir.” [29]

Oysa bu trajikomik izah (!) ve icadın (!) aslı şudur:

– “Bu KİLTURMEK kelimesi, bizim (getirmek) mastarının Çağatay şivesiydi.”

Hakikatte Çağatay şivesinden haberi olmayan zümre, lisanımızı cahillerin tecrübe sahası yapmışlardır.

Daha neler var neler, ama sonra…

Peyami Safa

Peyami Safa… Merhum Mehmet Akif’in “gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” diye tenkid ettiği Batı hayranlarına ilmî sahada hemen daima cevab vermiş nadide değerlerimizden…

Harf Devrimi yapıldığı sıralarda çılgına dönen Peyami Safa, 1959 yıllarında çıkardığı dergide mahut devrimin toplum hayatımızdaki menfi tezahürünü şu dehşetli sözlerle nakleder:

– “YERYÜZÜNDE BİR TEK MEMLEKET GÖSTERİLEMEZ Kİ, ORADA GENÇLER KAZARA MİLLÎ KÜTÜPHANELERİNE GİRERLERSE BİR TEK ESER OKUYAMADAN ÇIKIP GİTSİNLER. BÖYLE BİR KATLİAM HİÇ BİR MEMLEKETTE VE HİÇ BİR MEMLEKETİN TARİHİNDE YOKTUR.” [30]

Düşünce dünyamızı tuğla yığınına çeviren, hayatımızı kum taneleri gibi elekten geçirmek suretiyle katleden bu devrim, Anadolu insanına karşı işlenen ihanetlerin en büyüğü olarak tarihin kara sayfalarına geçmiştir artık.

Peyami Safa, “Yunus Emre’nin dilini anlamayan Türk zümrelerinin kafasında Voltaire’nin Fransızcası hâlâ saltanat sürüyor” sözleriyle ilân eder dil şuurundan yoksunluğumuzu. Aradan geçen zaman sonunda, Batı medeniyetinin “kalaslar”ı andıran Latin alfabesinin kafamızdan bir ânda silinip atılmasını istemenin de safdillik olduğunu farkeder Peyami Safa. Bu yüzden, Harf Devriminin ilk yapıldığı dönemdeki şiddetli muhalefetine rağmen, gördüğü manzara karşısında kısa bir sükût yaşayarak yeni bir teklif sunar Babıali muhitine.

Peyami Safa, bu teklifinde, okullarda Latin alfabesinin yanında İslâm harflerinin de okutulması gerekliliğini savunur. Böylece, hem kültürel devamlılık sağlanacak, hem de yeni yetişen nesil Fuzulîleri, Bâkîleri rahatlıkla okuyup anlayacak diye düşünür. İşte o sözleri:

– “Latin alfabesinin tatbik şekillerindeki ifrat ve hatalar, aceleler, yanlış istikamet ve hareketler daha ziyade o zamanki Maarif makamlarına aid olmalıdır. Hele Lâtin harfleri tamamile yerleştikten sonra liselerimizde Arap Harfleri okutulmasında hiçbir kanunî mahzur yoktur. Bu gün de yoktur. Almanya’da Latin harfleriyle birlikte Alman Gotik harfleri de öğretilir ve bunu bir gerilik hareketi saymak hiçbir Alman’ın veya başka bir medenî millet mensubunun hatırından geçmez. Bizdeki devrim yobazlığının eşine cihanda rastlanmaz. Gençlere dünyanın hayran olduğu, Rusya’da heykeli dikilen Fuzuli’yi aslından mı okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz. Türk tarihinin en büyük faslı olan Osmanlı tarihinin başlıca eserlerini mi okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz… Devrimbazlar mugalata yapmasınlar. Latin harflerini atıp Arap harflerini getirmek istemiyoruz. Üniversitelerimizde okutulan Arap harflerini ve Osmanlıcayı liselerimizde de öğretmelerini istiyoruz. Buna Türk kanunları engel değildir. Akıl kanunları da bunu emrediyor.”

Peyami Safa, İslâm harflerini öğrenmenin önemine her eser ve yazısında dikkat çeker ve “Arap harfi bilmeyen bir genç için Türk tarihinde ve Türk edebiyatında orta seviyeyi bulacak kadar derinleşmek imkânsızdır” der.

Devrimin yapıldığı ilk günlerde, “millî kütüphanelerimizdeki yüzbinlerle eser ne o olacak? Yarınki nesiller kendi edebiyatlarını, tarihlerini, dil ve lügatlerini, felsefe, din ve hukuk eserlerini okumak imkânından mahrum kalınca, onlara millî kültür nasıl verilecek?” sorusuyla isyanını yükselten Peyami Safa, devrimbaz kafanın icraatlerinden dolayı nasıl bir hayâl kırıklığı yaşadığını ise şu veciz sözlerle ifâde eder:

– “Mahkeme zabıtlarının daktilo ile tutulabileceği, mektepte muallimlerin daha ağır ders takrir edecekleri ileri sürüldü. Arap Harfleri ile yazılmış eserlerin yeni harflerle çevrilip basılabileceği iddia edildi. Gerçekler bu ümitleri suya düşürdü. Mahkemelerde yazı makineleri, dâvacı ve davalıların sözlerini aynen değil, adalet mefhumuna aykırı olarak ancak hulasa halinde zapt edebilmektedir. Bugünkü mektep ve üniversite notlarının perişanlığı malum. Latin harfleri ile yazılmış mektupları okumakta çekilen zorluğu, Arap Harflerinin bir sayfa yazıyı birkaç bakışta kavramak imkânını veren kolaylık ve aydınlığını bilenler daha iyi takdir ederler. Eski Türkçe eserlere gelince, bunların yeni harflerle çevrilip bastırılmalarının da hayal olduğu anlaşıldı. Pek az birkaç eser müstesna, en lüzumlu edebî eserler, divanlar, Tanzimat eserleri, koskoca Hamid’in, Recaizade’nin, Muallim Naci’nin, İsmail Safa’nın, eski ve yeni daha birçok şair, tenkitçi ve romancının eserleri, yüzlerce büyük tarih, Kamusulalâm gibi eşsiz ansiklopediler ve böyle saymakla tükenmeyecek eserler Latin Harflerine çevrilip basılamamıştır.” [31]

Böylesi bir irfan fetreti yaşayan bir milletin hâlâ ayakta kalması dahi son derece calib-i dikkat bir hâdise. Bir milletin alfabesinin değişmesi demek, o milletin kültür ve düşünce hayatının da değişmesi demektir ki, tüm bunlara rağmen iman ateşimizin hâlâ sönmemesi, Murad-ı İlahiye’nin bize bir diğer lütfu olsa gerek…

İbrahim Hakkı Konyalı

Siyonist emperyalizmin içteki ajanları vasıtasıyla kültürümüze en büyük darbenin vurulduğu yıllardı… “Kurucu Önder”, Dolmabahçe Sarayı’nda dil-tarih (!) kongresi ve sergisi düzenlemişti. Kongreye davet edilen misafirler ise, genellikle Paşa’nın dil ve tarih görüşlerini benimseyen Batılı müsteşrik ve Türkologlardı.

O sıralarda bizi biz yapan İslâm Medeniyetinin enfes yazısı yasaklanmış, yerine Batı Medeniyetinin kadim Lâtin alfabesi kabul edilmişti.

Merhum İbrahim Hakkı Konyalı’nın “Kurucu Önder”in topladığı dil ve tarih (!) kongresinde aldığı notlar, bu hareketin zihin dünyamızı nasıl perişan ettiği kadar, bizi dünyaya nasıl rezil kepaze ettiğini de -bir nebze de olsa- göstermektedir.

Merhuma kulak verelim:

– “Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Dil ve Tarih Kongresi bitmiş, bu münasebetle açılan sergi gezilmişti. İtalyan müsteşriklerinden Prof. Rosso yanıma geldi ve:

– Sizin Akdeniz hakkında yazdığınız yazıların hepsi İtalyanca’ya çevrilmiştir. Topkapı Sarayı kütüphanelerini çok iyi tanırsınız, birkaç kitap inceleyeceğiz. Vaktimiz çok dar, bize yardım eder misiniz? dedi.

Bunu memnuniyet ile kabul ettim. Yanındaki bir başka İtalyan profesörle beraber saraya gittik. Kütüphane memuru Latin harfleriyle kargacık-burgacık yazılmış kocaman bir fihrist defteri önümüze koydu. Bu fihristte birçok kitap ve müellif isimleri yanlış yazılmış, âdeta uydurulmuş gibiydi. Saray kütüphanelerinde bulunan Arabça, Farsça ve Türkçe birçok kitabın ve müelliflerinin adlarını doğru okuyup yazacak kimselerin Türkiye’de sayıları maalesef iki elin parmakları kadar azdır. Birlikte oraya gittiğimiz bu yabancı profesör Türkologlar, bu fihristin sahifelerini açtılar. Sonra birbirlerinin yüzüne baktılar. Prof. Rosso kulağıma eğilerek:

‘İbrahim Bey!..’ dedi. ‘Siz harf inkılabı yaptınız, Lâtin harflerini kabul ettiniz. Eski yazınızla yazılmış fihrist defterleri varsa onları istesek, bir suç işlemiş olmayalım!..’

‘Hayır!..’ dedim

Hâfız-ı kütübden İslâm harfleriyle yazılmış fihristleri istedim. Gitti, getirdi. Profesörler çeyrek saat içinde aradıkları yazma kitapları buldular. Prof. Rosso:

– KUZUM İBRAHİM HAKKI BEY! DÜNYANIN EN GÜZELİ OLAN YAZINIZI NİYE ATTINIZ, O GAYET KOLAY YAZILAN ÇİÇEK GİBİ YAZI ATILIR MIYDI? GARBIN SEÇKİN OTORİTELERİ, İLİM ADAMLARI, KOLAY YAZILIR VE GÜZEL BİR YAZI ARIYORLAR. HENDESÎ VE ÇİRKİN LÂTİN HARFLERİNİ NİÇİN KABUL ETTİNİZ. BEN LÂTİNİM, LÂTİN HARFLERİ DE BİZİM MİLLÎ HARFLERİMİZDİR. FAKAT ONUNLA KÖKLÜ BİR İLİM YAZISI YAZILAMAZ!..”

Bu hatırayı nakleden merhum, başından geçen daha garib bir hâdiseyi şöyle nakletmekte:

– “İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı Hükümeti arasında bilhassa Taşlıca havalisi hakkında ihtilaflar vardı. Avusturya-Macaristan Hükümeti bazı ülkeleri topraklarına katmak istiyordu. Bu maksatla bir basın toplantısı yapılmıştı. Bu toplantıya dünya matbuatının belli başlı mümessilleri katılmışlardı. Türkiye basınını da Hüseyin Cahit Bey temsil ediyordu. Fransızca konuşan İmparator’un beyanatı daha ziyade Türkiye’yi ilgilendirdiği için Hüseyin Cahit Bey’in beyanatlarının hepsini tespit etmek istiyordu. Konuşması bittikten sonra Hüseyin Cahit’e:

– Söylediklerimi siz de aynen kaydedebildiniz mi? Meslektaşlarınız sahifeler doldurduğu halde, sizin elinizde bir tek sahifecik var! dedi.

Hüseyin Cahit Bey:

– Evet, majesteleri, söylediklerinizin hepsini kaydettim. Dinlerken serî bir surette Türkçe’ye çevirerek yazdım. İsterseniz, Türkçe olarak yazdıklarımı Fransızca’ya çevirerek okuyayım…

Hüseyin Cahit Bey iyi Fransızca bilirdi. Yazısını da çok ince yazardı. İmparator’un beyanlarından tuttuğu notları Fransızca’ya çevirerek ifade edince İmparator onun elindeki bir tek varak(kâğıt)tan ibaret kâğıdı almış, yazıya bakmış ve hayretle:

– Bu kadar laf, şu kadarcık küçük kâğıda nasıl sığdı. Bu ne güzel yazıymış demiş ve kâğıda uzun uzun bakmıştır.

Hüseyin Cahit, bana bu hikâyeyi naklettikten sonra:

– BİLİYORSUNUZ, BİZ DE LATİN HARFLERİNİ TERVİC EDİYORDUK. BÜYÜK GÜNAH İŞLEMİŞİZ!.. BU HARFLERLE YAZI YAZAMIYORUM, ELİME KALEMİ ALINCA LATİN HARFLERİ FİKRÎ İNSİCAMIMI BOZUYOR, demiştir.”

Merhum İbrahim Hakkı Konyalı’nın anlattığı bu hatıra, dil devriminin, su katılmamış bir İslâm düşmanı olan Hüseyin Cahit nezdinde bile ne kadar gayri ilmî olduğuna mesned teşkil etmekte.

İslâm Düşmanı Hüseyin Cahid’in, İslâm yazılarının aleyhinde gözükmesine rağmen, 1947 yılında Hakkı Tarık Bey’e yazdığı İslâm harfleriyle mektubu ve Lâtin Alfabesini bir türlü benimseyememesi, durumun vehametini göstermiyor mu?

Bilinen bir gerçek: O yıllarda neredeyse bütün basın erbabı, yazılarını eski yazı ile yazmaktaydı. Hattâ Abdullah Cevdet bile bunların içindeydi. Bu gerçeği İbrahim Hakkı Konyalı şu şekilde belirtmekte:

– “Refiî Cevad Ulunay gibi Türk matbuatının kıdemli kalemşörlerinden olup eski yazımızı bilenlerin hepsinin, daima bütün yazılarını İslâm harfleriyle yazdıkları bir gerçektir. Hatta o kadar ki; dini mübâtâtsızlığı ve İslâmı inkârı ile meşhur İçtihad Mecmuası sahibi Abdullah Cevdet bile böyle yapardı. Hâlbuki bu zat her mânevi kıymete karşı çıktığı gibi İslâm yazısına da karşı çıkmış ve bu mevzuda pek çok yazı kaleme almıştır. Mecmuasında Hristiyanlık Âleminin kullandığı rakamları kullanırdı. Çok cimri, paracı bir bedbahttı. Yeni harfler kabul edilince mecmuasının satışı sıfıra inmişti. Zarar ediyordu. Benim çalıştığım ‘Son Posta’ gazetesi onun matbaasının yanındaydı. Komşu idik. Sık sık bana yeni harflerin kötülüklerinden bahsederdi. Bir gün beni matbaasına çağırdı. Çay içtik. Diyordu ki:

– İbrahim Bey, bu harfleri tavsiye ve müdafaa ederken büyük günah işlemişim! Tövbeten Nasûhâ!..”

Arapça bilirdi. Nasuh tövbesiyle tövbe ediyor, Allah’tan günahlarının affını diliyordu. Koyu bir Latin harfleri düşmanı olarak ölüp gitmişti. Tabutu Ayasofya Camii’nin musallasına konmuştu. Müslümanlar bu münkirin cenaze namazının kılınmayacağını söylüyorlardı. Ben:

– O, yeni harfleri kabul ettirme günahını işlediği için bütün günahlarından tövbe etmiştir! dedim. Bu sözüm üzerine namazı kılınabildi.”

1896 yılında hayata gözlerini açıp 1984 yılında ebediyete uğurlanan merhum İbrahim Hakkı Konyalı’nın mevzuumuz ile alâkalı şu hatırasına kulak vererek bitirelim:

– “Rahmetli Zeki Velidî Bey’den dinlemişimdir. Meşhur Türkolog Rosso Viyana’da verdiği bir konferansta; ‘Güzel Türkçe’yi hiçbir kuvvet yıkamamıştır. Yeni harfler yıkacaktır. Bu harfler Müslüman Türkler’in geçmişleriyle, tarihleriyle gelenekleriyle alâkalarını koparacaktır’ demiştir.”

Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu

Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu…

Türk basın hayatının çok yakından tanıdığı simalardan…

Babıali merkezinden “ESKİ HARFLERİMİZ İÇİN UMUMİ AF İSTİYORUM” sayhasını kopartıp, İSLÂM HARFLERİNİN cesur müdafiliğini meslek edinen bahtiyarlardan…

Kültür dünyamızın katledilmesinin en müessir zeminini hazırlayan harf devriminin menfi dünyasını şu şekilde beyan eder merhum;

– “Türk dilinin fonetiğine pek uygun olduğu iddia edilmiş olan bu harfler, Türk millî hançeresini bozmuştur. Yirminci asrın ilk çeyreği içinde doğmuş olanların dillerindeki şive kıvraklığı, Lâtin harfleri ile yetişen nesillere sirâyet ettirilememiştir.” [32]

Evet…

Merhumun sözleri, son derece doğrudur. Türk Dilinin fonetik yapısının, Latinize harflerle sağlanamayacağı son derece aşikâr olan hakikatlerden…

Fonetik yapısı bozulan dilin, musikisinin de, tiyatrosunun da, edebiyatının da, hâsılı tüm hayatî sahalardaki eserlerinin de bozulacağı hakikatini, bizlere şu şekilde beyan ve ihtar ediyor Nizamettin Nazif:

– “İstanbul hanımefendisinin dudaklarındaki o bülbül şakıyışlı Türkçe uçup gitmiştir. Türk dilinin hatibi kalmamış, Türk sahnesinin aktörü, Türk müziğinin hânendesi, dilin sihrini kaybetmiştir. İnanmayan, radyosunun düğmesini çevirir ve dinler. İnanmayan, Büyük Millet Meclisi’ne gidip dinleyiciler balkonunda oturur, kürsüye çıkanlara kulak verir. İnanmayan, dilediği tiyatronun gişesine gidip bir bilet kestirir, sahnede konuşanlara kızabildiği kadar kızar.” [33]

Nizamettin Nazif’in de beyan ettiği bu haince ve cahilce teşebbüs; nihayetinde, Türkçemize en büyük darbeyi indiren hareket olmuştur. Bunun bir diğer tabiî neticesi olarak, Türkçemizi ilmî hakikatleri anlatamaz hâle getirmiştir. Bu gerçeğe bir misâl vermemiz, mevzuumuz açısından son derece faydalı olacaktır.

Ankara Ortadoğu Üniversitesi’nde rektör olan Kemal Kurdaş’a “Niçin İngilizce ile tedrisat yapıyorsunuz” diye bir soru geldiğinde; Kemal Kurdaş, şu cevabı verir:

– “Türkçe ile tedrisat yapılamaz, çünkü bu dil kifayetsizdir.”

Bunu diyenler, gün gelip de “İngilizceyi ikinci resmî dil kabul edelim” derlerse hiç şaşırmaya gerek yoktur. Zira lisan meselesinde idarecilerimizin ve çoğu entellektüellerimizin kifayetsizliği ve umursamamazlığı inanılmazdır. En büyüğünden en küçüğüne kadar iş çevreleri da hâliyle bu açılan çığırının peşinde sürüklenmektedir ki, şirket isimleri ve sokaklarımızdaki tabelalar, yarı İngilizce yarı Türkçe vaziyettedir artık bugün. Bu hadisenin vehametini kestiremeyecek kadar duyarsız idarî ve siyasî çevreler, harf inkılabını yapanlar kadar mesuldür.

Lisanımızı Latinize harfler ile bozup İngilizceye peşkeş çekenlere, Nizamettin Nazif şu sözleriyle tepki koyar:

– “Lâtin harflerine meydanı boş bırakmak için eski harflere karşı (sanki lâzımmış gibi) savrulmuş olan aforoz yüzünden, öz medeniyetimizin asırlar boyu kâğıda dökülmüş nice nice hazineleri umumi harsımızdan âdeta saf dışı edilmiş gibidir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin hâlis Türk ve Müslüman vatandaşlarının yüzde doksan dokuz onda dokuzu eski Türk harflerini bilmemektedir ve bunların hepsi, Türk kitaplık ve arşivlerindeki kıymetlerin hepsinden gâfildir. Bu neticeyi hâlâ bir millî kazanç gibi görenler varsa alınlarını karışlarım. Latin harflerini tutturabilmek için pek sert konuşan bir ihtilal, belki beş yıllık bir kültür mahrumiyeti emredebilirdi. Ama bir millete öz kültür hazinesinin kapılarını sittin sene kapamak, en hafif ifade ile hüzün verici bir insafsızlık olurdu. Olmuştur da. Ve bu insafsızlık devam etmektedir de.”

Peyami Safa’nın kültür devamlılığı sağlanması için okullarda Osmanlıca’nın da okutulması gerektiği fikrini Nizamettin Nazif şu sözleriyle doğrular:

– “Eski harflerin resmî ve klâsik tahsil kadroları için de ciddi surette ele alınması zamanı gelmiştir. Zerre kadar korkulmasın: Eski harflerin okutulması ve Osmanlıca’nın bilinmesi Lâtin harflerini ne ortadan kaldırır, ne de zedeler.”

Hem Peyami Safa’nın, hem de Nizamettin Nazif’in bu teklifi yerindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beş yıl sonra yapılan Harf Devriminden günümüze kadar 85 yıl geçmiştir. Peyami Safa’nın ve Nizamettin Nazif’in okullarda Osmanlıcanın da okutulması teklifi, çok çok sınırlı bir çerçevede de olsa, seçmeli bir ders olarak Osmanlıcanın bazı okul müfredatlarına eklenmesi suretiyle hayata geçirilmeye başlanmıştır. Ama çok yetersiz, ama çok geç; tüm bir dil ve kültür dünyamız harab olduktan sonra…

Unutmayalım ki, bugün Latin alfabesinin DERHÂL kaldırılması gibi bir fikir beyan edilemez. Zira zihin dünyamız artık bu harfleri benimsemiştir ve bu harflerle de çok geniş bir “birikim” sözkonusu olmuştur.

Şu hâlde bizlere yâni Müslümanlara düşen aslî vazife; Lâtin harflerinin yanısıra İslâm harflerini de öğrenmek, millî ve ilmî hazinemiz olan Osmanlıca’yı da derhal öğrenmek, ancak bu arada TEDRİCÎ bir şekilde de olsa İslâm harflerine geçiş için kampanya yürütmek olmalıdır.

İsmail Karakuzu

İsmail Karakuzu… İslâmcı camianın dikkat çekici simalarından… Gerek Milli Gazete’de gerekse diğer yayın organlarında yazdıklarıyla kendisinden oldukça söz ettirmişti bir dönem…

Lisan bahsi ve harf devrimi üzerine kaleme aldığı yazılar; zihin dünyamıza farklı zenginlikler aksettirmekte. O hâlde daha fazla uzatmayalım ve İsmail Karakuzu’ya kulak verelim:

– “Harf değişikliği bir milletin daha önceki kültürünü reddederek sil baştan işe koyulması demektir. Bu haliyle içtimai değişikliklerin –hiç şüphesiz- üzerinde en fazla durulmaya değeridir. Halbuki bizde bu inkılâbın yapılmasından önce leh ve aleyhte pek çok yazı çıkmış, münakaşalar yapılmış bulunduğu halde, bilahare bu neşriyat bıçak gibi kesilmiştir. Zira Hârf İnkılabını tervic eden ve onu kuvveden fiile çıkaran siyâsî otorite, aksine bir mülâhazaya tahammül edebilecek olduğunu bugüne kadar aslâ göstermemiştir. En basit muhâlefetlerin en ağır şekilde tecziye edildiği otoriter şeflik devrinin dimağlardaki acı intibaları, böylesine derin ve köklü bir değişiklik hareketi üzerinde gerektiği şekilde durulmasına imkân vermemiştir. Elli yıl önce ne umulduğunun ve bugün ise neye ulaşıldığının muhâsebesinin yapılmasındaki zarûret ise âşikârdır. “ [34].

Vatanımızın “millî” köklerini sökerek tüm maddî-manevî kurumlarını siyonist emperyalizmin kucağına atan Kemalizmin bu istikametteki en tahribkâr davranışıdır belki Harf Devrimi… Bugün “antiemperyalist” olduğunu iddia eden “kemalist ulusalcı” kesim, ne o gün bunun farkındaydı ne de bugün farkında. Daha doğrusu, “tepedekiler” herşeyin farkındayken, tabanlarındaki dalkavuk ve ahmak kitle hararet ve cehaletle alkışlıyordu bunu.

Evet. Harf İnkılabı; Anadolu insanını İslâmî ruh ve düşünceden uzaklaştırmanın ve onu kendi köklerine yabancılaştırmanın adıydı. Bu gerçeği şu şekilde beyan eder İsmail Karakuzu:

– “Üstelik Türk Milleti için bu mesele sırf millî ve tarihî kültürü alâkadar etmekle kalmayıp, aynı zamanda dinî veçheleri de ihtiva etmektedir. Zira terk ettiğimiz alfabe, mukaddes kitabımız olan Kur’ân-ı Kerim’in okunabilmesi için yegane vasıtaydı. Hakikaten bugün kullandığımız Lâtin asıllı harflerle Kur’ân-ı Kerim’in doğru olarak yazılıp okunamadığı münakaşa kaldırmaz bir gerçektir. Bu itibarla, bizde harf değişikliği aynı zamanda ve evveliyatla dinî bir mes’ele teşkil etmekte olduğu halde, bugüne kadar mes’elenin bu veçhesi üzerinde gerektiği şekilde durulmamıştır.” [35]

Tarih boyunca milletler iki sebeble alfabe değiştirmişlerdir:

1) Din Değiştirme.

2) Esâret

İsmail Karakuzu şu şekilde doğrular bu gerçeği:

– “Umûmiyetle yeni bir din kabul ederek onun tâyin eylediği asabiyete dahil olan milletler, o din için umûmi ve müşterek olan alfabeyi de kabul etmişlerdir. Bunun tarihte pek çok misali vardır. Türk Milleti’nin İslâm harflerini kabulünde bu sâik rol oynamıştır. Fakat İslâmlaştıktan sonra bu dinin bir nevi alamet-i farikası mevkiinde bulunan harfleri benimseyip kabul etmek, Türk Milleti’ne mahsus bir hareket değildir. Gerçekten Çin ve Endonezya Müslümanlarından Slâv asıllı Boşnaklar’a kadar İslâmlaşan her unsur, aynı yolu takip etmiştir. Hıristiyanlık câmiası için de aynen vaki olan bu hareket tarzını kınamaya ise, imkan olmadığı meydandadır. Tarih boyunca bir dinin mensupları arasındaki en büyük yakınlaşmayı sağlayan, daima yazı beraberliği olmuştur. Esaret sebebiyle yazı değiştirmenin zamanımızda bile misalleri mevcuttur. Mesela bugün Moskof idaresi altında yaşayan Türkler, Kiril asıllı çeşitli alfabeler kullanmaktadırlar. Hıristiyanlaşmadıkları halde bu alfabeleri kabul ve tatbik etmeleri hayretle karşılanabilir. Fakat bunda kendi irade ve ihtiyarlarının bir rolü olmadığını söylemeye hacet yoktur. Gerçekten Ruslar, idaresi altındaki Müslümanların birlik ve beraberliğini imkansız kılmak için onların her birine –hepsi de Kiril yazısından çıkarılmış olan– çeşitli alfabeler kullanmayı mecburî kılmaktadır. Hatta bu dessâsâne harekete, sadece muhtelif Müslüman unsurların birbirleriyle anlaşmamalarını sağlamak için baş vuruyorlar. Üstelik aradan onbeş yirmi sene geçince alışılmış olan yeni alfabeleri de tekrar tebdil ve tağyir ederek nesiller arasındaki asgarî anlaşma ihtimalini de bertaraf etmekten geri kalmayan Ruslar hesabına son derece akıllıca bir hareket teşkil eden bu hususun, Türkiyemiz bakımından dehşet verici bir ibret tablosu teşkil ettiği muhakkaktır.”

Sözlerimizi İslâm Harflerinin kullanılışının son günü, Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir karikatürün altında yazan şu hainâne sözlerle bitirelim;

– “Bugün gömdüğümüz Arap harfleri ile yarın kullanacağımız Türk Harfleri arasındaki fark, deve ile otomobil arasındaki fark kadar büyüktür. Arabistan’ın çöllerinden gelen deve iptidâiliğin, gericiliğin, betaetin remzi, Batı’dan aldığımız otomobil ise, terakkinin, medeniyetin, sür’atin timsalidir. Deve o ağır, battal ve mütevekkil yürüyüşü ile bizleri senelerce çöllerde dolaştırdı, bir türlü medeniyet vahasına ulaştıramadı. Şimdi çöllerden yıldırım sür’ati ile geçen, her mâniayı kolayca aşan o medeniyet vasıtası bizi çabucak istediğimiz yere eriştirecektir. Deveyi çoktan bırakıp otomobile atlayarak bizi geride bırakmış olan milletlere artık sür’atle yetişeceğiz. Deve, fariza-i haccı ifa edenleri Kabe’ye götürdü. Otomobil de terakki ve tealiye teşne olan milletimizi medeniyet kabesine götürecektir.”

“Mürteci” dediğiniz İran “deve” dediğiniz o İslâm harflerini kullandıkları hâlde uzaya gidiyor, atom bombası yapıyor ve binlerce kilometre menzilli füzeler yapıyorken, siz Batıdan aldığınız “son model otomobil”le (!) 80 yıldır yerinizde sayıyorsunuz, neden acaba?!

Neyse, “deveye sormuşlar…” hesabı, nereleri doğru ki ve doğruydu ki bunların?..

İSLÂM HARFLERİNİN YASAKLANMASI ÜZERİNE TEESSÜRÜNDEN ÖLEN SEYYİD TÂHÂ

Geçenlerde, bir dönemin İslâmcı camiasının sesi olan Sebil Gazetesi’ni incelerken bir yazı dikkatimizi çekti. Söz konusu yazıda okuduğumuz ilginç hadiseyi sizinle de paylaşmayı ve çalışmamızı bu nakille bitirmeyi arzu ettik. Yazının başlığı “İslâm Harflerinin Yasaklanması üzerine Teessüründen Ölen Seyyid Taha”.

Bilindiği üzere aziz vatanımızda dinimizin ve dünya görüşümüzün kaynağı olan İslâm Harfleri, bir emirle 1928 yılında yasaklanmış başta İslâm âlimleri olmak üzere birçok Müslüman, bu olayın teessürüne kahrolmuşlardır. Bunlardan biride Seyyid Taha’dır.

Söz konusu dergideki yazı şöyle; ibretle okuyalım:

– “Milli Mücadele yıllarında bir ara “Umûr-i Şer’iye ve Evkaf Vekâleti” ni deruhte etmiş bulunan meşhur Konya Meb’usu Vehbi Hoca bu vazifede iken “Hey’et-i İftâiye Reisi” yani bir nevi “fetva emini” olarak Seyyid Tâhâ Efendi’ yi Ankara’ya aldırtmıştı. Bu zat, sadece dini mes’elelerde değil, astronomi sâhasında da son derece malûmatlı idi. Vaktiyle rasathanenin maruf müdürü Fatih Hoca’ya da bu mevzuda yardımlarda bulunmuştu. Aynı zaman da edip ve hattattı. Ama öyle sıradan bir hattat değil.

Seyyid Tâhâ Efendi Hazretleri, harf inkılabının söylentileri çıktığı sırada, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Müşavere Hey’eti’nde çalışmaktaydı. O zaman ben de vazifem icâbı Ankara’da ikamet etmekteydim. Bir gün Karaoğlan Çarşısı’ndan geçerken, Zincirli Câmii’nin yakının da kendisini ağlarken gördüm. Beyaz sakallarından aşağıya doğru yaşlar yuvarlanıyordu. Derhal yanına koştum, hürmetle elini öptüm ne niçin ağladığını sordum. Bana dedi ki:

“- Duymadın mı, İslâm harflerini değiştiriyorlar!..”

“- Bunda ne var sağdan sola doğru yazmayız da, soldan sağa doğru yazarız!” diye karşılık verdim.

Efendinin o mukadder hali birdenbire değişti. Yüzünü öfke kaplamıştı. Bana dönerek hiddetle:

“- Koca eşşek!” dedi. “Keşke bunu yapmasalar da bir kanun çıkartıp boynumuza haç taksalar!” Sonra daha çok coştu ve câli bir surette ağlamaya devam etti.

Hayretler içinde kalmıştım. Yakinen tanıdığım, ilmine, irfanına, şahsiyetine son derece güvendiğim bu Hoca Efendi’nin niçin böyle düşündüğünü bir türlü anlayamamıştım. Bu ölçüde teessür duyduğunu görünce kendisini teselli için:

“- Merak buyurmayınız efendim. Meclis’te birçok hoca efendi vardır, herhalde bu işe mani olurlar” dedim.

Hoca Efendi’nin evi, eski Meclis binasının karşısında, o zamanlar Hergele Meydanı (Hayvan Pazarı) diye anılan yerdeydi. Üstü toprak kaplı basit bir ikametgâh olan bu eve gittik. Hoca Efendi’nin teessürü bir türlü yatışmıyordu. Hala ağlıyordu. Bu durumda kendisini teselli ve teskin etmek ihtiyacını hissettim ve kendisine:

“- Benim hususi bir kartım vardır. Bununla Meclis’e dilediğim zaman girip çıkar, müzakereleri takip ederim. Dilerseniz Meb’us olan hoca efendileri ikaz edecek bir mektup yazınız. Ben götürüp kendilerine vereyim. Bu suretle şayet mes’elenin ehemmiyetini kavramamış olanları varsa, onları da ikaz etmiş oluruz” dedim. Hoca Efendi bu teklifime memnun kaldı. Eline bir tomar kâğıt alarak o zaman meb’us olan hocaların her birine ayrı ayrı kısa fakat mânidâr birer mektup yazdı. Bunda İslâm harflerinin ehemmiyetini belirtiyor ve bunların değiştirmesi hususundaki teşebbüse mânî olmaya çalışmaları rica ediliyordu.

Sarıklı meb’usların pek çoğunu şahsen tanırdım. Ancak ne yazık ki: Lâtin harflerini getirmeye çalışanlar arasında başında sarık bulunanlardan bazıları da vardı. Yazılan mektupları cebime koyarak Meclis’e gittim. Hepsini bir dağıttım. Dilimin döndüğü kadar da mes’eleyi şifahen anlatmaya çalıştım. Meclis’te aslen Tatar olup sakalına kına süren Fehmi Efendi adında bir hoca vardı. Bu zat Lâtin asıllı rakamların kabûlü sırasında kürsüye çıkarak:

“-Asıl değişmesi lâzım gelen rakamlar değil, harflerdir. Onları ne zaman değiştirerek Lâtin asıllı yeni bir alfabe kabul edeceğiz!” diye bağırmıştı. Hakikaten Lâtin asıllı rakamlar daha önce kabul ve tatbik olmuştu.

Fakat nihâyet az bir zaman sonra, sıra İslâm harflerine de gelmişti. Bir gece sabahlara kadar süren müzâkere sonunda İslâm harfleri yasaklanmış, onların yerine bugünkü Lâtin asıllı alafranga harfler kabul olunmuştu. Ben de Seyyid Tâhâ Efendi’ ye söz vermiş bulunduğum için buna dâir gelişmeleri günü gününe takip ediyordum. Nihâyet mâhud kanunun kabul edilmesi üzerine koşup kendisine haber verdim.

“-Maâlesef kanun kabul edildi ve İslâm harfleri yasaklandı!” dedim.

Hoca Efendi’nin aldığı bu haber üzerine rengi sarardı. Şimdi hatırlayamadığım bu âyet-i kerimeyi mütevekkilâne bir surete okudu. Bir bardak su istedi, kendisine verdik. İçti. Sonra:

“-Çok yoğunum. Seni bekledim, uyumadım. Ben biraz yatacağım. Sen sabah namazını bekle ve beni de uyandır!” dedi.

Sabah olunca kendisini uyandırmak için yanına gittiğimde onu yatağında cansız buldum. Seyyid Tâhâ Hazretleri duyduğu kahır ve ıztıraptan göçmüştü!…

Ankara’dan geldikten sonra bu hâdiseyi merhum Fuad Şemsi (İnan) Bey’e anlattım. Pek müteessir oldu ve:

“-Hiç birimiz Tâhâ Efendi kadar doğru düşünemedik ve İslâm harflerinin ehemmiyetini anlamadık!” dedi. Yanında merhum Babazâde Naim Bey de vardı. O da bu teessür ve hayıflanmaya iştirak eden birkaç söz söyledi.

Aradan yarım asra yakın bir zaman geçtiği halde hâlâ o günün te’sirinden kurtulmuş değilim. Mevlâ cümlesine rahmet eylesin ve bizlere de yüce kitabımızı yazıp okumaya yegâne vâsıta olan bu mübarek harflerin ehemmiyetlerini kavrayabilecek bir iz’an ve idrak nasib etsin!… [36]

Allah, İslâm Harflerinin ilga edilmesiyle kahrolup ebediyete göçen bu Allah dostunun anlayşıyla zihinlerimizi şekillendirsin. [37]


1  İsmet İnönü’nün Hâtıraları, Ulus Gazetesi 14-15 Nisan 1969 tarihli nüshalar.

2  Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform Kemalizm Dergisi, Sayı 14, Mart, İstanbul 1958, s. 17.

3  Salih Mirzabeyoğlu, DİL VE ANLAYIŞ –Dil ve Diyalektik-, İBDA Yayınları, İstanbul 1986, s. 117.

4  A.g.e., s. 136.

5  Kadir Mısıroğlu, DOĞRU TÜRKÇE REHBERİ YAHUD BİN UYDURMA KELİMEYİ BOYKOT, 2. Basım, Sebil Yayınları, İstanbul, s. 41.

6  Fevziye Abdullah Tansel, Arap Harfleri’nin İslahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebbüsler ve Neticeleri, Belleten XVIII 66, Ankara 1953.

7  Bu karara çıkan Kazan murahhası, Alimcan Şeref Bey’in müdafaaları, “Harflerimizin Müdafaası” adıyla yine Kazan Türkleri’nden Abdullah Battal Taymas tarafından 1926 yılında İstanbul’da tercüme edilip yayınlanmıştır.

8  Bernard Levis, Modern Türkiye’nin Kuruluşu, Ankara 1991, s. 427.  

9  Büyük Doğu Mecmuası, Yıl II, C.III, Sayı 65, s. 6.

10  Rıza Çavdarlı, Türk Dili Davası’nın İçyüzü, Büyük Doğu: Yıl II, C. III, Sayı 65.

11  Orhan Seyfi Orhon, Dilde Uyanış, Nisan 1968, Son Havadis Gazetesi.

12  Necib Fazıl, Halimiz Şiiri, 1973.

13  Cevat Rıfat Atilhan, Gizli Devlet ve Fesat Programı, İstanbul 1968, s.24-25-26.

14  Henry Ford, Beynelmilel Yahudi, Kum Saati Yayınları, İstanbul 2012, s. 188.

15  Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah, 5. Basım, Kaynak Yayınları, Aralık 1996 İstanbul s. 56 

16  Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, 17. Basım, Alfa Yayınları, İstanbul 2007, s. 508-510.

17  A.g.e., s. 509.

18  TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem 4, c.24, İ:11, 3.12.1934, s. 77. İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya’nın konuşması.

19  Yücel Mecmuası, 1 Eylül 1942.

20  Kadir Mısıroğlu, İslâmcı Gençliğin El kitabı, 3. Basım, Sebil Yayınları, İstanbul 2009, s. 243-244. 

21  Salih Mirzabeyoğlu, DİL VE ANLAYIŞ –Dil ve Diyalektik-, 3. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2013, s. 112.

22  Nurettin Topçu, TÜRKİYE’NİN MAARİF DAVASI, 6. Basım, Dergah Yayınları, İstanbul 2010, s. 29.

23  Rıza Nur, HAYAT VE HATIRATIM, Yayına Hazırlayan: Abdurrahman Dilipak, İşaret Yayınları, İstanbul 1992, Cilt III, s. 351. 

24  “Körkütük” kelimesi eserden sakıncalı olduğu iddiasıyla çıkartılmıştır. 

25  A.g.e. s. 351-352.

26   A.g.e. s. 352.

27  A.g.e. s. 353.

28  A.g.e. s. 354.

29  A.g.e. 551-552.

30  Türk Düşüncesi Dergisi, Ağustos 1959, Sayı 59, yıl 8.

31  Aynı dergi nüshalarından…

32  Yeni İstiklâl, 12 Ocak 1966 tarih ve 231 numaralı nüsha.

33  Aynı nüshadan.

34  SEBİL, 2 Nisan 1976 tarih ve 14 numaralı nüsha.

35  Aynı nüsha.

36  Sebil, Sayı16, 16 Nisan 1976.

37  Bu yazı, 2013 yılı içinde Haftalık Baran Dergisi’nin çeşitli sayılarında Metin Acıpayam imzasıyla yayınlanan “lisan” konulu makalelerin yeniden düzenlenmiş hâlidir.

Akademya Dergisi, II. Dönem 4.Sayı

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!