Hasan Hanefi: Oksidentalizmi Arapça İnşa Etmek

253

11 Eylül sonrası had safhaya erişen Arap-İsrail gerginliğinde ekranlara dikkatli bakanların gözlerinden kaçmayacak bazı manzaralar vardı; Filistinli direnişçilerin ellerinde Che posterleriyle dini afişler yan yanaydı. Kuşkusuz bu, kızıl yıldız veya Che’nin posterini taşıyan kızın dindar biri olduğu anlamına gelmiyor; aynı şekilde hemen yanı başında Kelime-i Şehadet yazısı taşıyan delikanlının da sol düşünceyi sistematik birbiçimde benimsediği manasına gelmiyor. Yani iki fikrin evliliği falan yok. İşgalciye karşı koymak ve bu karşı koyuş esnasında bir takım değerlerin birbirine yaklaştırılışı, bazen gerçekten örtüştürülmesi bazen de yakıştırma yoluyla birbiriyle aynılaştırılması söz konusu. Yani İslam’la Sol’un aynı safta ortak bir hedef için mücadelesi…

Bu son tespitler kimilerinin zihninde İran-Tudeh tecrübesini kimilerinin zihninde de Nasır ve Kaddafi’nin çıkışlarıyla Arap dünyasının muhtelif noktalarında siyasi bir hareket olarak beliren Yeşil Sosyalizm’i çağrıştıracak. Ancak o günlerde Arap Dünyası’nda Sol, belirleyici ve özne konumunda olup; din, İslam gibi kelimeler sıfat ve giysi konumundaydı. 87’deki büyük İntifada’dan sonra durum değişmeye başladı, 90’lardan sonra ise din ve İslam özne konumuna geçti; sol ve solcu (Yesâr, Yesârî) kelimeleri -yaşamaya devam ettiği yerlerde- sıfat konumuna girdi. Buradaki solun tamamen farklı, kendine özgü bir sol olduğunu belirtmeye gerek yok…

11 Eylül’den sonra sesli söylenmese bile -Ürdün de dahil- herhangi bir Arap Devleti’nin veya halkının Amerika’nın başına gelenlere yürekten üzüldüğünü söylemek abartılı olur. “Amerika’yı anlamak” amacıyla veya “Amerika’nın başına gelenler bizim de başımıza gelebilir!” deyip çeşitli “sosyal” araştırma ve “soruşturma” operasyonlarına giren Arap ve Müslüman devletler mevcut. Ancak ne Amerika’nın bazı Arap dostlarına ne de bazı Arap devletlerinin Amerika’ya eski güveni kalmamış görünüyor. Arapça dersi verirken öğrencilere takdim ettiğimiz parlak ve pahalı uluslarası siyaset-haber ağırlıklı liberal Arap dergilerinde de; ikinci hamura basılmış ince yazılı, az fotoğraflı ve azımsanamayacak bir tiraja sahip muhalif Arap dergilerinde de genel hava, Amerika’dan hoşnutsuzluk şeklinde özetlenebilir. Bu arada, öteden beri mevcut olan, Avrupa muhabbetinin artması da dikkat çekiyor. Bazı fikir ve siyaset dergileri ise tüm Batıya karşı çok sert ifadelerle dolu. Ama genel olarak solcuların ve İslamcıların söylemleri birbirine yakın.

İşte bu bağlamda Arap Dünyası’nda öteden beri gündemde olup zaman zaman samimi dindarların ciddi tepkilerine yol açan “el-Yesârü’l-İslâmî” yani İslami Sol akımının yaşayan en kıdemli ideologu Hasan Hanefi’den ve Oksidentalizm kitabından bahsedelim biraz. Hanefi’den bazılarının haberi vardır; İlhami Güler’in İslami Araştırmalar’da çıkan son derece planlı araştırması H. Hanefi’yi tanımak isteyenler için yeterli… Ayrıntılı bilgi orada mevcuttur (94, Bahar, s. 149-170).

Kısaca tanıtırsak, Hasan Hanefi 20 cilde varan külliyatı, onlarca felsefi incelemesi ve çevirisiyle tanınmış bir düşünür. Kahire Üniversitesi’nde felsefe profesörü; dünyanın çeşitli yerlerinden tanıdıkları var; ilgi alanı bir hayli geniş; eski Sovyetler’deki Türki Cumhuriyetler’de yaşayanların dini anlayışlarını, Güney Amerika kurtuluş hareketlerinde din-sosyalizm ilişkilerini merak eden biri, vs., vs.

İ. Güler’in de tespit ettiği gibi Hasan Hanefi’ye göre sol ve sağ, insan bilgisinde ve beşeri sosyal bilimlerde iki ayrı tutumu ifade ediyor. Sol, siyaset biliminde bir kavram olarak eleştirme, karşı çıkma, gerçekle ideal arasındaki mesafeyi açıklama demektir. Psikolojide sol-Freudçular, felsefede sol-Hegelciler ve dinler tarihinde dini sol diyebileceğimiz hareketler mevcut. Ona göre İslam felsefe geleneğinde de İbn Rüşd’ün akılcılığı ve tabiatçılığı sol, İbn Sina’nın İşrakiliği, Farabi’nin Sudurculuğu sağdır. Hanefi’ye göre İslami Sol, şekilciliğe ve öte dünyanın ayrıntılarına gömülmüş pasif dini akımlara karşı olduğu gibi; ülkenin zenginliklerine sahip üst tabakanın çıkarcı eğilimlerine set koymak talebindedir ve toplumsal adaleti gerçekleştirme hedefiyle sömürüye karşı bayrak açmasına rağmen hürriyeti yok eden, toplumun kendi kültürüne değer vermeyen, Marksizme olduğundan fazla önem veren baskıcı Marksistlere de karşıdır. Hasan Hanefi, sol ve sağı sadece politik eğilimler olarak değil felsefi, epistemolojik ve teolojik bir tutum, bir dünya görüşü olarak görmektedir.

Hanefi kendi sistemini kurarken önce geçmiş felsefi kültürel miras (Turâs) karşısında takınılması gereken tavrı belirlemeye çalışır; sonra kendi bakışını anlatır ve mutlaka yeni bir dil kurulması gerektiğini belirtir. Geçmişe nasıl bakmak gerektiği meselesi, neredeyse bütün Arap felsefe yazarlarının gündemdeki konularındandır. Genel olarak aynı konuları işleyen ancak retoriği çok daha sağlam olan Cabiri de, tarafımızdan çevrilen Nahnu ve’t-Turâs (Felsefî Mirasımız ve Biz) adlı eserinin başında geçmişin mirasına nasıl bakmak gerektiğine ilişkin bir yöntem sunmuş; çeşitli tekliflerde bulunmuş ve klasik Solcu ve İslamcıların yöntemlerini eleştirmiştir.

H. Hanefi, fıkıh, kelam, tasavvuf gibi İslami disiplinlerin bugün hangi ilimlere tekabül edeceğini araştırır. Onun başta Allah olmak üzere Cennet, Ahiret gibi temel dini terimlere getirdiği cüretkâr yorum metodunun kaynakları arasında hem geçmişin Batıni sufi düşünürleri ve Mutezile’nin Tabai ehlinden (Materyalizme yakın) Nazzam gibileri; hem de Spinoza, Gadamer, Feuerbach, Husserl ve G.E. Lessing gibileri vardır. Çeşitli dini terimler hakkında, siyak ve sibakın izin vermediği o ultra eksantrik yorumları, Nasır ve Arapçılık meseleleri; Kahire’de bizim onunla yaptığımız en sert tartışmaların mihver noktalarını oluştururdu. Aslında o, Mısır halkını uyandıracak ve peşinden sürükleyecek bir kurtuluş ideolojisi üretmek niyetindedir; külli, yeterli ve hitap ettiği kitleyle tam uyuşacak bir sistem kurmak istemiş fakat bizce “yelteniş” seviyesinde kalmıştır.

Fikirleri arasında önemli ve enteresan bulduğumuz noktalar da vardır. Batı kültürü karşısında eski kültürü ya toptan ret, ya toptan kabul yahut eklektik davranarak biraz ondan biraz bundan, biraz eski biraz yeni diye tanımlayabileceğimiz üç tavrı da reddeder; kendince yeni bir tavır ve yöntem sunar.

Batı felsefesini ta baştan bugüne kadar özetlediği Mukaddime fî İlmi’l-İstiğrâb (Oksidentalizm; Batıyı Anlama İlmine Giriş, Beyrut, 1992) adlı büyük boy 560 sayfalık eseri de ilginçtir. Hanefi bu kitabını, doğuyu nesneleştirip parçalara ayırarak çözümleyen ve gördüğü her güzel ve orijinal şeyi güya eski atasına (yani Yunan’a ve Roma’ya) irca edip hüküm koyan Oryantalizme karşı bir atak geliştirmek için yazmıştır. Kuşkusuz burada “Niçin Oksidentalizm kurmak istiyor? Ortaya zaten tenkit edilen Oryantalizm benzeri bir şey çıkmaz mı?” diye sorulabilir. Hanefi bu sorulara da birkaç şıkta cevap vermiş. Bu cevapların en açık ve çarpıcı olanı şu mealdedir: Oksidentalizm kurma çabaları Oryantalizmden çok daha masum ve haklı çabalardır; ikisi arasında da önemli farklar vardır. Mesela Oryantalizm, Batı’nın “öteki”ne; diğer milletlere saldırıp onları yok etme ve özlerine yabancı kılma döneminde ortaya çıkmıştır; oysa Oksidentalizm nefsi müdafaa olarak belirmiştir.

Kitabın 1. ile 77. sayfaları arasındaki giriş bölümü onun yöntemini ve kavramlarını anlamak için; 495. ile 560. sayfaları arasındaki netice bölümü ise öngörülerini, tekliflerini ve umutlarını anlamak için çeviriye değer. Gerçi kitabın ana gövdesi (ortadaki bölümler) izlenen metodun uygulandığı alanlar olarak okunabilir ama ayrıntıya girilmemiş bir Batı felsefesi tarihi gibidir; sıkıcı ve sıradan gelebilir.

Kitabın son bölümünde Hanefi, medeniyetlerden bahsederken üç grafik takdim eder okuyucuya; medeniyetler art arda gelen sıradağlar gibi bir yükselip bir alçalmaktadır. “Mesârü’l-Ene” (yazarımız, Hegel ve benzeri filozofları iyi tanıdığı ve onlardan etkilenerek yazdığı için bu ifadeyi şöyle çevirebiliriz: “Ben’in Tarih içindeki Seyri”) başlığını taşıyan birinci yazının grafiğinde İslam Medeniyeti’nin tarih içindeki yükseliş ve iniş noktaları işaretlenmiş; “Mesârü’l-Âhar” (Öteki’nin Tarih İçindeki Seyri) başlığını taşıyan ikinci yazının grafiğinde Batı Medeniyeti’nin yükseliş ve düşüş noktaları işaretlenmiş; “Tedâhül” (Ben ve Ötekinin Tarihte İç İçe Girmesi, Kesişmesi) başlıklı üçüncü yazının grafiğinde ise iki medeniyetin seyir çizgisi üst üste bindirilerek İslam Medeniyeti’nin tekrar dirilme emareleriyle Batı’nın çöküş işaretleri verdiği dönem, 20. yüzyılın sonu ve devamı olarak işaretlenmiştir. Bu durumda 21. yüzyıl, çevre diye tanımlanan ülke ve medeniyetlerin kendini yenileyerek çıkış yaptığı bir dönem olacaktır. Hanefi sadece İslam Medeniyeti’ne değil Hint ve Çin Medeniyetleri’ne de şans tanımaktadır. Ona göre alternatif bir medeniyet Çin, Hint, Mısır gibi eskiden medeniyet kurmuş bir coğrafyadan fışkıracaktır.

Son not; Hanefi bu kitabını ilk kez 91’de çıkarmıştır.

Yazar Hakkında

S.A: 1969 Tokat doğumlu. Arap edebiyatı, siyaset felsefesi, tasavvuf ve İslam felsefesi üzerine inceleme ve çevirileri Akademya, Merdiven gibi çeşitli dergilerde yayımlandı; Turtuşî, Seâlibî gibi klasik siyaset yazarlarının kitaplarını Türkçeye kazandırdı. Tasavvuf, Arap edebiyatı, felsefe, İslam siyaset edebiyatı, tarih gibi alanlarda 20’ye yakın kitap çevirisi bulunuyor. Kafkaslar, Bosna Hersek gibi konularda Türkçe’den Arapça’ya yaptığı çeviriler el-Âlem, el-Müctemâ ve el-Vatan gibi uluslararası Arap dergi ve gazetelerinde yayımlandı. Arapça, İngilizce, Farsça ve Klasik Yunanca biliyor.

Kaynak: Cogito Dergisi, Yapı Kredi Yayınları, Sayı 31, Bahar 2002.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!