Hokkabaz Profesör

Büyük Doğu Mimarı; ideolojisiyle, ahlâkıyla, bütün cemiyet müesseseleriyle, mümessilleriyle, müessirleriyle, eserleriyle, mâmülleriyle, mâlülleriyle, halefleriyle ve muhâlifleriyle beraber topyekûn mahkûm eder “mevcud”u. “Ailesi, komik üniversitesi ve hokkabaz profesörü” de dahil olmak üzere “bütün cemiyet müesseselerinden alınan zehirli tesirlerin kusulmasını” emreder!

İbda Mimarı, bu meyanda bugüne kadar yapılmış ve bundan sonra yapılacak olan bütün reddiyeleri bir hükme bağlar: “Kemalizmin asıl buğzedilmesi gereken yanı, idrakleri iğdiş etmiş olmasıdır”! der.

Büyük Doğu-İbda, yeni bir medeniyet mimarisidir!

Üstad Necip Fazıl’ın “hokkabaz” tabir ettiği “mevcud” profesör tipi “fikirsiz, esersiz, çilesiz ve idraksiz”dir! Bu kalıbı kırmaya, diğerlerinden farklı durmaya, bir fikir kurmaya çalışır görünenlerin de; 70’inden sonra ellerindeki bir ton malumatla sahneye çıkıp avamı avlamaya mahsus fikir cambazlığı yani hokkabazlık yaptıklarını görüyoruz. Bu tip bir profesör (hiç kusura bakmasın) meselâ Yalçın Küçük’tür! Bu “tip”in siyasetteki prototipi ise meselâ Demirel’dir; bu tip, mütemadiyen konuşup aslında bir şey söylememe ve dönüp dolaşıp “mevcuda şapka çıkarma” ustasıdır!

Bu tip profesörlerden biri, geçtiğimiz ay, birer hafta ara ile, “şiir” üzerine 4 yazı yazmış Zaman Gazetesi’nde;

1- “Nazım Hikmet, Necip Fazıl ve İslam” (08. 01. 2003)

2- “Şiir ve Düşünce” (15.01.2003)

3- “Necip Fazıl ve Düşünce Şiiri” (22.01.2003)

4- “Necip Fazıl’ın şiiri Doğu Hikmeti’ni mi dile getiriyor, Batı Hikmeti’ni mi?” (29.01.2003)

Önce bir gerçeği teslim edelim: Bu yazıları kaleme alan bir “sanat tarihi”ve “felsefe” hocasıdır. “Hokkabazlık” gibi çok çok ağır bir ithamla söze girerek kendisini eleştirecek olan bendenizse, “sanat tarihi” ve “felsefe” dersinde kendilerinin talebesi olabilirim ancak. Ancak, malumat boğuntusuna getiremediği bazı talebeleri olduğunu da en iyi kendileri bilir bir Hoca olarak.

Sırayla gidelim…

«Necip Fazıl, ölümünden sonra Türk Edebiyatı Dergisi’nde (Temmuz, 1983, 117) yayımlanan bir söyleşisinde (bu söyleşiye, Prof. Dr. Ayhan Songar, Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Ahmet Kabaklı vd. katılmışlardır), Nazım Hikmet’in şiirine ilişkin bir soruya, ‘Nazım, bir satıhtır (yüzeydir H.Y.), bir profondör (Fr. ‘profondeur’, ‘derinlik’ H.Y.) değildir’ diye cevap verir ve ilave eder: ‘[A]ma, nakışları olan bir satıhtır.’ Necip Fazıl’a göre, Nazım, ‘şiir kumaşı olan adam[dır].’»

Devam edelim…

«Hiç şüphe yok: Bu söyleşinin bağlamı, Necip Fazıl’ın Nazım’ı beğenmediğini, Nazım’ın şiirini onaylamadığını ortaya koyuyor. Üstad’ın eleştirisi ağırdır: Sathi (‘yüzeysel’) olmak, derine inememek! Yüzeysellik, harcıalem ya da sıradan olmakla eşanlamlıdır. Yüzeyde kalmak, bir meselenin özünü kavrayacak idrak gücünden yoksun olmak anlamına gelir. Basitlik, sığ görüşlülük gibi göndermeleri de vardır ‘yüzeysel’in…»

Devam edelim…

«Peki ama ‘yüzey’ (‘satıh’) niçin ve daima değer düşürücü bir kavram olsun? (1) Şüphesiz, mecazi anlamda, basitliği ya da sığ görüşlülüğü imleyebilir; ama ‘yüzeyde olma’nın (‘satıhta kalma’nın), kelime (literal) anlamıyla, değer düşürtücü bir referansı olamaz. (2) Ve elbette, ‘güzel’ olanı gerçekleştirebilmek için, Necip Fazıl’ın diliyle söylersem, bir ‘profondör’ olmaya gerek de yoktur! (3) Divan şiirini düşünelim: Belki istisna sayılabilecek birkaç şair dışında, genel olarak, divan şiirinin, ‘nakışları olan bir satıh’ geleneği inşa ettiğini önesürmek, o geleneğin değerini niçin düşürmüş olsun? (4) Divan şiiri geleneğinin, ‘satıh’ta kaldığı için, ‘güzel’ olan’ı üretememiş olduğunu söylemek mümkün müdür? (5) Elbette hayır! (6)»

Şimdi burada duralım!

Hokkabaz sahneye çıkıyor, “bu şapka, bu mendil” deyip bir “hokus pokus” yapıyor ve altı tane tavşan çıkarıyor şapkadan…

İnsanın bütün aklî melekeleri dumura uğruyor. İnsan zekâsına bu kadar da hakaret edilemez. Ayıp!

(1) Bütün ömrünce fikrini eşya ve hadiselere nakşetmeye çalışan, idealini tatbikatta görme mücadelesi veren, bütün ülke sathını en derûnî renkler ve seslerle tefriş ve tezyin etmeye çalışan Necip Fazıl bir esoterik, bir bâtıniyeci, bir Hint fakiri midir; ki “satıh DAİMA değer düşürücü bir kavramdır” demiş olsun?! (2) Sadece satıhta kalmak, “literal” anlamıyla elbette değer düşürtücü bir durumdur. (3) Güzel olanı gerçekleştirebilmek için, Necip Fazıl’ın diliyle, elbette profondör olmaya gerek vardır; aksinin adı sathî güzelliktir, yaldızlı bir teneke parçasıdır, ilk cümlede bütün sırrı dökülen bir kenar mahalle yosmasıdır. (4) Divan Şiiri, “nakışları olan bir satıh” değil, “derinliği olan nakışlı bir satıh”tır. (5) Divan şiiri için: “Derinliklerini kaybettikçe satıh güzelliğinden ibaret kaldığını” söylemek mümkündür. (6) Elbette evet!

Devam edelim…

«Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Edebiyat Üzerine Makaleler’deki ‘Eski Şiirimiz’ başlıklı yazısında, Divan şiirinin ‘Garbın anladığı manada (…) deruni müdahalelerden’ yoksun olduğunu bildirir: Divan şiiri bu anlamda ne ‘deruni’ ne de derindir! Ama Tanpınar, hemen arkasından şunları yazar: ‘Fakat onlarda (Divan şiirinde H.Y.) sadece insanlığa has bir meziyet olan güzelliğin elde edilmiş olmasından gelen bir beşeri taraf vardır ki, sanatta asıl istenen de odur. (…) K.Otto–Dorn, Die Kunst der Islams’da ‘İslam’da gerçek yaratıcılık[ın], dekoratif olana, doğanın soyut–süslemeci ifadesine, formalizme, yüzey etkisine (vurgu benim H.Y.), hareketli çizginin oyununa ve renk kompozisyonlarının armonisine yönel[diğini] bildirir. R. P. Wilson da, Islamic Art’ta bu görüşü daha önce dile getirmiştir: ‘İslam sanatı, öncelikle yüzey süsleme (vurgu benim H.Y.) sorunuyla ilgilenmişti[r].’’ (…) (Edward) Said, İslam’ın ‘Dünya’yı ne eksiltilecek ne de çoğaltılacak bir Dünya olarak gör[düğünü]’ bildirir ve şöyle der: ‘Bu nedenle de mesela ‘Binbir Gece Masalları’ gibi metinler, süslemeci (vurgu benim H.Y.) metinlerdir: – Dünya’yı tamamlamaz, Dünya üzerine oynarlar.’»

Ahmed Hamdi Tanpınar, K.Otto–Dorn, R. P. Wilson ve Edward Said; söyledikleri, doğru ve yerinde tesbitler… “Doğu”nun “Tevhid” akîdesi, zâtî ve sübûtî sıfatlarıyla bir Allah inancı ve İslâm ahlâkına mukabil; Batı çok tanrıcıdır. Hristiyanlığı da paganlaştırmıştır. “Tanrı”yı yere indirmiş, insanı göklere çıkarmıştır. “Batı”nın derinliği, ontolojik-felsefî arayışıdır. “Doğu”, batılının arayıp da bulamadığına “İslâm”la sahibdir zaten. Ancak İslâm aşk ve vecdi kayboldukca bir sahte itminana, tembellik ve atalete kapılmıştır “Doğu”. Fakat son tahlilde, dikey ilerlemeci tarih anlayışı nazarında dahi çok tanrıcılık bir geri ve sığ aşamadır. K.Otto–Dorn, Die Kunst der Islams’da: “İslam’da gerçek yaratıcılığın dekoratif olana, doğanın soyut–süslemeci ifadesine, formalizme, yüzey etkisine, hareketli çizginin oyununa ve renk kompozisyonlarının armonisine yöneldiğini” söylerken, İslâm sanatının derin ve ileri bir medeniyetin ürünü olduğunu söylemek istiyor aslında. İslâm sanatı derin ve ileridir; çünkü mücerretleri müşahhaslaştırmaya, hikmetleri putlaştırmaya kalkmaz. Ayrıca sanat ve tabiî şiir, alenen söylemek değil; gizlemek, sembollerle konuşmak demek olmalıdır. Türkçemizde, tuvalete gitmenin bile kaç değişik ifadesi vardır; ki bu derinliktir, medenîliktir. Tuvalete gitmeyi, fiilin en “somut” ifadesiyle söylemek ise sığlıktır, ilkelliktir, terbiyesizliktir. Şiirde bunu “tebliğcilik” diye niteleyip mahkûm eden bizzat Necip Fazıl’dır. Nazım’ın şiirini ise “derin” bulmadığı gibi “müzeyyen” de bulmaz; şiir kumaşı olan, ara sıra güzel sesler de çıkaran sığ bir tebliğci olarak görür Nazım’ı.

Hokkabaz Profesör sahnede, mendilleri şapkasına koyuyor ve bakın bu hakikatleri nasıl bir göz boyayıcılıkla tavşana dönüştürüyor?!

«Tuhaf ve manidar bir durum! İslamcı Necip Fazıl, bir ‘satıh’ olduğunu söylerken, aslında Nazım’ın, gerçek anlamda İslam estetiğinin içinden yazdığının farkında görünmüyor. (…) Necip Fazıl, Nazım’ı eleştirirken, o eleştirinin Nazım’ı, İslam estetiğini yeniden üreten bir şair konumuna getirdiğinin ayırdında görünmüyor. Belki bu bağlamda yapılacak bir çözümleme, NECİP FAZIL’IN ŞİİRİNİN, KENDİ DEYİŞİYLE, BİR ‘PROFONDÖR’ (YA DA, TANPINAR’IN DEYİŞİYLE, ‘GARB’IN ANLADIĞI MANADA DERUNİ MÜDAHALELER’ İÇEREN BİR ŞİİR) OLARAK BATI ESTETİĞİNE YAKIN DURDUĞUNU; NAZIM’IN ‘SATIH’ OLARAK İSLAM ESTETİĞİNE, NECİP FAZIL’IN İSE, BİR ‘PROFONDÖR’ OLARAK BATI ESTETİĞİNE EKLEMLENDİĞİNİ ORTAYA KOYABİLİR.»

Devam edelim…

«Paul Valéry, ‘Degas, Dance, Dessein’de, ünlü ressam Edgar Degas ile Stephane Mallarmé arasında geçen bir dialoğu nakleder: Degas, şiir yazmayı tasarladığını, fikirleri olduğunu, ama bu fikirleri bir türlü şiire dönüştüremediğini söyler;– nedenini sorar Mallarmé’ye: Mallarmé, şu cevabı verir: ‘SEVGİLİ DEGAS, ŞİİR KELİMELERLE YAZILIR;– FİKİRLERLE DEĞİL! Biliyoruz. Ahmet Haşim de Mallar mé gibi düşünüyor, ‘Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar’da, şiirde ‘mânâdan ne kastedildiğinin bil[inmediğini] bildirir Haşim ve şöyle der: ‘[Mânâ] [f]ikir dedikleri bayağı mütalealar yığını mı, hikaye mi, mazmun mu ve ‘vuzuh’ bunların adi idrake göre anlaşılması mı demektir?’ HAŞİM’E GÖRE, ‘ŞİİR İÇİN BUNLARI ELZEM ADDEDENLER, ŞİİRİ TARİH, FELSEFE, NUTUK VE BELAGAT GİBİ BİR SÜRÜ SÖZ SANATLARIYLA KARIŞTIRANLAR[DIR].’ DOLAYISIYLA, ŞİİRİN ‘FİKİRLERLE DEĞİL, KELİMELERLE’ YAZILIYOR OLMASI, ŞİİRLE DÜZYAZI ARASINDAKİ AYRIMA DA İŞARET EDER. Haşim’in deyişiyle, ‘mânâ ve vuzuh’, fikirlerle yazılan düzyazıya aittir. Şiirde ise ‘her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan (…) hislere, kelimelerin mânâsı fevkinde (…) bir ifade bulmaktır.’ ÖYLEYSE ŞUNU kesinleyebiliriz: MALLARMÉ’YE VE ONUN İZİNİ SÜREN HAŞİM’E GÖRE ‘DÜŞÜNCE ŞİİRİ’, MÜMKÜN GÖRÜNMÜYOR.»

“Düşünce şiiri mümkün görünmüyor” mâdem, şöyle soralım şu hâlde: “Düşüncesiz şiir mümkün görünüyor mu”?!

“Düşüncesiz” bir şiir, evet var; şizofren şiir… “Σχιζοφρένεια-Shizofrénia”; yırtık bir şuurun eseri, freni patlamış araba gibi sonu belli bir şiir… Fakat bu şiirin temsilcilerinden biri Haşim değil. Haşim’e iftira ediyor Hokkabaz Profesör; Haşim, şiir üzerine çok önemli bir düşünce beyan ediyor, şiirin düz yazı gibi bir tebliğ aracı olmadığını söylüyor. Necip Fazıl da bunu söylüyor. Ve öylesine şiir ki şiirleri, öyle büyülü bir ses ki; hafif görme bozukluğu olanların devasa “Büyük Doğu Fikriyâtı”nı görmelerine bile mâni olabiliyor zaman zaman.

Devam edelim…

«Necip Fazıl, kendi şiiri için yaptığı dönemselleştirmeyi, 1934 yılında intisap ettiği Nakşibendi şeyhi Abdülhakim Arvasi Efendi Hazretleri ile tanıştıkları tarihle ilişkilendirir:

‘O’ndan Önce’, ‘O’nunla Beraber’ ve ‘O’ndan Sonra / 1934 öncesi (Necip Fazıl’ı eleştirenlerin deyişiyle) “Genç Şair’ dönemini, 1934’ten Arvasi Efendi Hazretlerinin ölümüne kadar geçen ‘Mistik Şair’ dönemi izleyecek ve 1943’ten sonrasında ise (yine onu eleştirenlerin deyişiyle) ‘sabık şair’lik dönemi başlayacaktır. ‘Sabık şair’, evet, çünkü Üstad’ın bizzat kendisi, “Ver cüceye onun olsun şairlik Benim gözüm büyük sanatkarlıkta’ demiştir de ondan… “Büyük Sanatkarlık!’ Necip Fazıl’ın ‘büyük sanatkarlık’tan anladığı, Tanpınar’ın deyişiyle, “mistik bir cezbeye kapıldıktan sonraki ‘dava adamı’ kimliğidir. Onun için, şairlik ve mütefekkirlik birlikte gidecektir. (…) Nereden bakılırsa bakılsın, 1934 sonrası şiirler, artık düzyazısaldırlar. (…) Necip Fazıl’ın tasavvufi şiirleri kavramsal, dolayısıyla düzyazısaldırlar ve bir güzellikleri varsa, bu, düzyazısal bir güzellik’tir. Ötedenberi ileri sürdüğüm gibi, Necip Fazıl, bu anlamda, Batılı bir şairdir: (Büyük) Doğu’lu değil!»

İşte zurnanın zart dediği yer burası; ağzındaki baklayı çıkarıyor Hokkabaz Profesör… Bu kadar hokus pokusun amacı budur; asıl problem Necip Fazıl’ın müslüman olmasıdır! Tarihte bir eşi daha görülmemiş böyle bir zulmet çağında insanlığın kurtuluşunu yeniden bestelemiştir Necip Fazıl. Bunu yaparken şiirin kılına bile bir halel getirmemiştir üstelik. Tabiî Fuzuli devrinde yaşasaydı muhakkak daha farklı şeyler yazardı. “Batı” deyince hep münkir felsefe, “Doğu” deyince akla hemen Binbirgece Masalları ve Divan Edebiyatı mı geliyor? Hayır bundan sonra böyle olmayacak! Büyük Doğu-İbda, “Doğu”nun ve “Batı”nın tarifini ve talihini değiştirecek bir dönüm noktası, bir medeniyet mimarisidir! Hokkabaz Profesör’ün söyledikleri arasındaki “hakikatler”i bizzat Necip Fazıl Büyük Doğu Külliyatı boyunca söylemiştir zaten; “Poetika” ve İdeolocya Örgüsü’nden “Doğu-Batı” bahisleri tekrar okunmalı. Salih Mirzabeyoğlu’nun “Şiir ve Sanat Hikemiyatı” okunmalı!!!

“Büyük Sanatkâr” Necip Fazıl’ın “şairlik” verdiği cücelerden biri de bu Hokkabaz Profesör… O hâlde kendisine bir bakalım; kendisi ne yazmış, nasıl yazmış?

«bilirsin, kalp gözüne ayn’a gerek… -ve soru-

Al sana tebliğ! Üstelik “ayn” ve “ayna”; çok bildik bir kelime oyunu.

lar uzuyor isra’da… aksam çürük ve sarı

lambalar yukseliyor, sırlarla, göğe doğru;

ve toplanıp geliyor gece yolculukları…»

Üç mısrada Sezai Karakoç etkisi görülüyor.

«bir yolculuk bizimki… hani durak, yol nerde?»

Ne büyük(!) soru!

«hangimiz ötekine giz oluruz ya da sır?»

“Giz” ve “sır”?!

«ayna tende dağılır, ten aynada yiter de»

Bildik ifadeler!

«fırtına saatlerde aşklardaki ince kum»

Şizofreni bile değil!

«üstüme yığılırken, akşamları kederle

-ve sanki sevişirmis gibi ikindilerle,»

Ne diyor şair? Hiç!

«ve sanki tütüne ve bakıra

bir küf gibi musallat

hamidiye alayları»

Bu satırlar şiir değil. Bakır küflenmez. Abdülhamid’e düşmanlığını tebliğ ediyor şair!

«doğunun diyalektiği

su şafağa dönüşür ve güzün felsefesi

yaprağı akarına bırakmak»

“Doğu”nun diyalektiği buysa, Necip Fazıl “Batı”ya sürülmelidir!

«onlar hüznü bir çeyiz

çileyi ince bir nergis

ve gülerken bir dağ silsilesi

taşırlar

ve birer acıdan ibarettiler

kayıtlarımızda (…)

ve bir fişeklige dizilmiş

gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla

acıya pusu kurandır

ölüm bir aşirettir doğuda»

Alın size bir “nazım” örneği ve bir Nazım kopyası!

«bir göl güle düşerse

göl değil de gül bulanır

giden ben değilim, yoldur

dili soyleyen sevdaysa

mektubum kalbime yollanır»

Ne muazzam buluşlar; gözleri yaşarıyor insanın!

«DEVRİM

Bir gülün açılması devrimdir (…)»

«SÖMÜRGE

Elyazması acılar asılmış duvarlara

Tezgahlar umutları daha da germiş

Dokurlar kenevirden ev resimleri (…)»

İşte böyle devrimci ve antiemperyalist şiirleri de var!!

«doğunun sevdaları 1

sevda derinlerdedir, oysa ferhad

üstünü kazmada dağın»

“Batılı olmak” ithamına maruz kalmamak için inmiyordur derine!

«yelkenler mutasavvıf

ve boynu büküktüler

ve bedreddin büyük fırtınalarla

uğuldayan kaftanı giydi

ve işte kırmızı ve sahtiyan

bir kuşak gibi

duyuyor tanyerini etinde

ilkyaz, koynumuzda bir resimdi

o isyan ki kana kana rumeli

ve yıkık bir ayazma suretinde

onda belirdi»

Siirtli Arab’ın bu Bedreddin ve Rumeli aşkı nereden geliyor acaba? Yoksa bir doğruluk payı var mı hakkındaki “Sabataist” iddialarının?

İnternette okuduğum uzun bir yazıdan kısa bir alıntıyla noktalayalım yazımızı…

«Cumhuriyet’in, tüm bunlarin yaninda, kurucusu Yunus Nadi’den bu yana uzanan bir masonik yapisi var. Mason olan Yunus Nadi (sagda), Arnavut kökenli yazar Naci Pelister’in “Türk Matbuati Yahudilerin Kontrolü Altinda” baslikli bir yazisinda bildirdigine göre, ayni zamanda da bir “Karaim Yahudisi”ydi. Karaimler, 8. yüzyilda kurulmus bir yahudi tarikatiydi. Bu durumda Cumhuriyet’i bir “tarikatçi gazetesi” olarak tanimlamak mümkün olabilirdi; ama Islam degil, yahudi tarikati elbette. Cumhuriyet’in kurulusunda Yunus Nadi’den sonra önemli bir rol oynayan Zekeriya Sertel’in de bir yahudi dönmesi olusu ilginçti. Cumhuriyet’in Milli Sef dönemindeki yükselisi ise, iki yahudi sirketinden aldigi destek sayesinde oldu. O dönemde Türkiye’deki gazetelerin ilan isleri, “yahudi sirk tarikati elbette. Cumhuriyet’in kurulusunda Yunus Nadi’den sonra önemli bir rol oynayan Zekeriya Sertel’in de bir yahudi dönmesi olusu ilginçti. Cumhuriyet’in Milli Sef dönemindeki yükselisi ise, iki yahudi sirketinden aldigi destek sayesinde oldu. O dönemde Türkiye’deki gazetelerin ilan isleri, “yahudi sirketi” olan bilinen Hoffer’in, kagit isleri de yine “yahudi” olarak bilinen Burla Biraderler’in elindeydi. Onlarin tutmayacagi bir gazetenin yükselmesi, hatta yasamasi zordu. Cumhuriyet iste bu nedenle yükseldi. Cumhuriyet’in masonik yapisi bugün de sürüyor. Örnegin Göknel’in masonlarla baglantisini saglayan Mesale locasi Üstad-i Muhteremi Prof. Selçuk Erez, Cumhuriyet gazetesi yazarlarindan. Cumhuriyet gazetesinin danismanligini da Ugur Mumcu’nun ‘holding profesörü’ olarak adlandirdigi tescilli mason Çetin Özek üstlenmis durumda.33 Panorama dergisinde de “Cumhuriyet Olayinin Içyüzü” kapagiyla bildirilen haberde Cumhuriyet gazetesi Yönetim Kurulu Baskani Çetin Özek’in avukatligini yaptigi bir özel televizyon kanaliyla Cumhuriyet arasinda arabuluculuk faaliyetlerinden bahsedildi. Sözen’in kurmaylarindan YAHUDİ DÖNMESİ HİLMİ YAVUZ’la Cumhuriyet gazetesi arasindaki iliskiler ise baglantinin bir baska yönüydü.»

Kaynak: “Akademya’ya Doğru Sitesi”, 2001-2005.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!