İbda Fikriyatında Ruh ve Beden Düalizmi

Araştırmacı-yazar Burak Çileli’nin Büyük Doğu Fikir Ocakları Ankara Şubesi’nin organizasyonuyla, 24 Aralık 2016 tarihinde, Ankara Kurtuba Kitap-Kafe Konferans Salonu’nda verdiği, çözümlemeleri Aylık Dergisi‘nde dört bölüm hâlinde yayınlanan “İbda Fikriyatında Ruh ve Beden Düalizmi” başlıklı konferansın tüm bölümleridir.

-I-

Hoşgeldiniz. Selâmun Aleyküm diyeyim önce. Ben geçen sezon da, yine Büyük Doğu Fikir Ocakları’nın organizasyonuyla konferans vermiştim. Aranızda bazı arkadaşlar, geçen konferansa da gelmişlerdi. Bu konferansımızda, geçen seferki gibi toplu bir bakıştan ziyade, daha sofistike bir mevzuya gireceğiz. Ben mevzuun kapsamından dolayı, verilen süre yetmeyeceği için, mevzuun kokusunu sezdirmeye dair genel hatlarıyla bazı şeylerden bahsedeceğim. Bir de, benim seminer verirkenki tarzım; hangi başlığı seçersem seçeyim, neticede onu yine Salih Mirzabeyoğlu’nun fikir sistemini, fikir üretme metodunu ve Salih Mirzabeyoğlu’nun, hangi mevzuya el atarsa atsın, o mevzuyu çıkış noktası olarak kullanıp, o çıkış noktasından hareketle, kâinat muhasebesine vardırdığını mümkün olduğunca izah etmek… Yani misâl olarak söylersem; onun Şiir ve Sanat Hikemiyatı adlı eseri, estetik, şiir ve sanat bahsini merkeze alıyor. Bunu kâinat çapında bir muhasebeye vardırıyor. Diyelim ki Hukuk Edebiyatı eseri… Yine hukuk bahsinden yola çıkarak kâinat muhasebesine varıyor. Erkam adlı eserinde matematiği merkeze alıp, oradan yola çıkarak kâinat çapında bir muhasebeye varıyor. Bu aynı zamanda İBDA Fikriyatını öğrenmek için de bir usûldür. Yani branşınız ne olursa olsun, bu branşı İslâmî formasyona dönüştürmek istiyorsanız, Salih Mirzabeyoğlu’nun yaptığı fikir açılımlarının branşınıza hitap eden ipuçlarını İBDA Külliyatından bulup, onu merkeze alıp, bütün bir İBDA Külliyatını o merkez etrafında muhakeme etmek, branşlaşmak isteyen, o branş üzerinden İBDA Fikriyatında derinleşmek isteyen arkadaşlar için bir metoddur.

Başlığımız, İBDA Fikriyatında ruh ve beden düalizmi. Ben geçen konferansımda da bahsetmiştim; Salih Mirzabeyoğlu, maruz kaldığı birtakım hadiseler veya yaşadığı birtakım tecrübeler yahut bazı gözlemlerinden hareketle eser verir genellikle. Bu mevzumuz da, geçen konferanstaki mevzuun devamı mahiyetinde diyebiliriz. Ve yine bu konferans, Salih Mirzabeyoğlu’nun cezaevindeyken, 2000 senesinden itibaren maruz kalmaya başladığı Telegram adı verilen zihin kontrolünün vesile ettiği fikir açılımları, bu minvalde verdiği eserlerden hareketle olacak. Ben ister istemez geçen konferanstaki bazı mevzulara yer yer atıfta bulunacağım.

Evvelâ kısa bir giriş yapayım. Salih Mirzabeyoğlu’nun Tilki Günlüğü adında 6 ciltlik bir eseri var. Bu eserin başında “Takdim Yazısı” diye kısa bir metin var. Bu “Takdim Yazısı” denilen metin, Necip Fazıl’ın ona, “senin bütün bir hüviyetin, kimliğin görünecek” işaretiyle vermiş olduğu esrarengiz bir metindir. Görünürde Fransız tabiat araştırmacısı Kaptan Kusto’nun müslüman oluşunu haber veren bir haber metni gibidir. Fakat aslında, Salih Mirzabeyoğlu’nun bütün bir kimliğini ve fikir sistemini mücmel olarak barındıran, yani konsantre bir mecazî metindir. Bu metnin verilişi ve bu metnin Salih Mirzabeyoğlu tarafından büyük çilelerle bulunuşu gibi maceraların hikâyesine girmek istemiyorum. Âşina olanlar biliyor; ilk İstikbâl İslâmındır adlı eserinin başında verdi bu metni. Sonra Tilki Günlüğü’nün 6 cildinin her bir girişine koydu. Hırka-i Tecrid adlı eserinde de öyle… Hâlen Ölüm Odası adlı eserinde yaptığı yeni fikir açılımlarında, sürekli “takdim yazım hatırlanmalı, Kaptan Kusto Müslüman başlığı hatırlanmalı” gibi ifadelerle o metne atıflarda bulunuyor.

Şöyle bir kıyasla söyleyeyim; geçmişteki bütün semavî kitaplar, Kur’ân-ı Kerim’de topludur. Kur’ân-ı Kerim, Fatiha Sûresinde topludur. Fatiha Sûresi, Besmele’de topludur. Besmele, Ba harfinde topludur. Ba harfi de, altındaki noktada topludur. Yani bütün semavî kitapları, ağaç gibi farzedersek, nasıl ki ağaç, bütün görünüşleriyle potansiyel olarak, icmâl halinde tohumunda topluysa, bütün semavî kitaplar da, Kur’an’daki Fatiha sûresi’nin başındaki Besmele’nin Ba harfinin altındaki noktada topludur. Böyle diyalektik bir ilişki var diyelim. Aynı şekilde, sathî bir bakışla belki rahatsız olunabilecek bir benzetmede bulunacağım ama tevilini de yapacağım; Salih Mirzabeyoğlu’nun bütün eserleri de, Tilki Günlüğü’nde topludur. Tilki Günlüğü, başındaki Takdim Yazısı’nda topludur. Takdim Yazısı, o metnin başlığı olan “Dünya Çapında Bir Hadise-Kaptan Kusto Müslüman” ibaresinde topludur. O başlık da, Kusto-Kust kelimesinde topludur. Yani bütün bir İBDA Külliyatını yine ağaç farzedersek, ağaç nasıl ki kuvve halinde tomurcuğunun içinde topluysa, bütün bir İBDA Külliyatı da, son tecritte Takdim Yazısı’nın başlığının içindeki Kusto-Kust kelimesinde topludur.

Geçen konferansımda da bahsetmiştim. Birçok defa tekrarlarım konuşmalarımda bunu; Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde muazzam bir sembolizm vardır, okuyanlar bilir. Sembolik gibi gözükmeyen birçok düz metinlerde dahi, aslında sembolik bir arka plân vardır. Bu, Takdim Yazısı’nda da böyle bir şey var. Okuduğunuzda, yavan bir metin gibi gözükebilir hattâ. Basit bir gazete haberi gibi gözükür. Fakat İBDA fikriyatının bütün açılışları, aynı zamanda da Salih Mirzabeyoğlu’nun bütün bir zâhirî ve bâtınî misyonu, Takdim Yazısı’nda topludur. O, mecazî, alegorik bir metindir aslında. Bunun gibi başka birçok hususlar da var. Zaten İBDA kelimesinin iştikaklarında, “hiç kimse tarafından kullanılmamış tâbirler ve mazmunlar kullanmak” mânâsı da var. Böyle bir sembolizm sözkonusu. Peki bu sembolizme niçin başvuruyor? Salih Mirzabeyoğlu, bizim gibi, rasyonalist ve pozitivist eğitim tezgâhından geçmiş, sembolizmden anlamayan, hele ki böyle bir çağda yetişmiş nesillerin önüne, niçin bu kadar soyutlamacı, sembolik, yumak gibi bir metin koyuyor? Çöz çözebilirsen misâli!.. Bunun birçok sebepleri var. Birincisi; aslında hemen hemen bütün tasavvuf büyükleri için geçerli bir husus; onların sözleri, onların metinleri çok katmanlıdır. Batı’da buna sanat ve edebiyatta polifoni denir. Yani çok katmanlılık; her farklı şuur seviyesine ayrı ayrı hitap edebilme özelliği… Bu, aynı zamanda da o eseri veya o ideolojiyi, yani Büyük Doğu-İBDA ideolojisini diyelim, statik bir çerçeveden kurtarıyor, yeni açılımlara, yeni zaman ve mekân şartlarının empoze ettiği yeni problemlere karşı yeni çözümlere açık kılıyor. Meselâ bazı Marksistler, Marks-Engels-Lenin’inin eserlerinin ucu kapalı, “dogmatik” yapısını eleştirirler. Zira Sovyet Rusya pratiği, teoriyi de yalanlamıştır. O yüzden günümüzde kapalı bir sistem kurmanın imkânı yok diye itiraf ediyorlar. Çünkü hayat akıyor, teoriler sürekli değişiyor, kavramlar yenileniyor, yeni problemler çıkıyor. Bu bakımdan Salih Mirzabeyoğlu kendi fikir sisteminin tecritçi karakterini, “sırra açık müphemlik” ifadesiyle formüle eder. Bunun yanında, biraz daha nazik bir hikmetten misâl vereyim; “Tersinden-Düzünden” başlıklı bir hikâyesi vardır Müjdelerin Müjdesi adlı eserinde. Orada, cezaevinde tahkik imkânından mahrum olduğu için, bir İslâm büyüğünün sözü mü yoksa Hadis mi, bilemediğini belirttiği şu cümleyi verir: “Mehdî’nin, gözlerinin karası çok kara, beyazı çok beyaz olacak!” Haver kelimesi Arapçada, “gözün karasının çok kara, beyazının çok beyaz olması” anlamına geliyor. Haver kelimesinin ebcedi de muakkad kelimesine tekabül ediyor; “zor anlaşılan söz, ince ve müşkül olan, ukdeli, düğümlü” demek. Haver kelimesini çıkarıp yerine muakkad kelimesini koyarak o cümleyi yeniden kurduğumuzda, “Mehdî’nin, sözleri zor anlaşılır, ince, müşkül, ukdeli, düğümlü, çok katmanlı-polifonik, çok anlamlı olacak!” mânâsı çıkıyor. Bu da, Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerindeki giriftliği çözmede, yahut “mazeretini” takdir etmede bizim için ipucu olsun.

Bir de şöyle bir şey; geçen konferansımda da söylemiştim, hep söylüyorum; Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde, ortak semboller üzerinden fikir serdetme özelliği de bulunmaktadır. Yani Batı formasyonunda eğitim almış insanlara hitap eden yönü vardır eserlerinin; bir de İslâm tasavvufu merkezinde İslâmî ilimlerde tedrisat görmüş, bilhassa nazarî tasavvuf alanında tedrisat görmüş donanımlı kimselere hitap eden yönü mevcuttur. Bu iki farklı disiplin; hem terminolojisi, hem de Hak ve bâtıl ayrımı bakımından bambaşka, birbirinden çok farklı ve birbiriyle çatışan bu iki disiplinin tedrisatından geçmiş, donanımına sahip olan insanlara hitap edebilsin diye, “ortada” bir dil kurmuştur Salih Mirzabeyoğlu. Buna “ortak sembol” davası diyor. Yani alegoriler niye kullanıyor dedim ya; bir vechesi de budur o sembolizmin; “ortak sembol”… Zaten çok enteresan bir şey aktaracağım. Sembol kelimesinin bizzat etimolojisine, kökenine indiğim zaman, hayret ettim. Grekçe, “bir araya getirmek, birleştirmek, birlikte tartışmak, birlikte birleştirmek, bütün haline getirmek, bir arada toparlayıp bağlamak, birbiriyle karşılaştırmak, açıklamak” anlamlarına geliyormuş; “syn” ve “ballein” sözcüklerinden oluşan sumbalein (symballein) fiilinden türetilmiş sumbolon kelimesi… Birleşik bir kelime bu. Sumbolon, “bir nesnenin kırık iki parçası” demek. Fikriyatımıza göre mânâlandırırsak; Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu!.. Ama bu, Batı tefekkürüyle İslâm tasavvufunu birleştirdiği anlamına gelmiyor. İslâm tasavvufunu aslîleştirip, aslî bir süzgeç olarak ortaya koyup, Batı tefekkürünü o süzgeçten geçiriyor. Süzgecin üzerinde kalanlar, onun yitik malı. Yani Salih Mirzabeyoğlu’nun yitik malı. Çünkü yitik malını tanıyan göz de, yine onun gözüdür, bizim gözümüz değil. Biz avam insanlarız. Biz, onun fikrine nisbet kurmadan Batı tefekkürüne el atarsak, İbn-i Sina gibi, Farabî gibi, İbn-i Rüşd gibi vesaire, ayağımız kayabilir Allah korusun. Ortak sembol davasını, bizzat sembol kelimesinin etimolojisi üzerinden vermeye çalıştım. Aynı zamanda Salih Mirzabeyoğlu’nun sürekli, vesilelerle, belki de yüzlerce kez atıfta bulunduğu, Kur’ân’daki berzah âyetleri gelsin aklımıza. Sembol kelimesinin etimolojisinde, bizzat kendi kimliğini ve fikir sistemini temsil eden berzah âyetleri… Kendi kimliğini sembolize eden Takdim Yazısı’nda da hikâye edilir; Akdeniz ve Atlas Okyanusu’nun birleştiği Cebel-i Târık Boğazı’nda, suların birbirine karışmasını engelleyen bir perde bulan Kaptan Kusto’ya, Batılı Müslüman bir bilim adamının, bu durumun Kur’ân’da 1400 sene öncesinden haber verildiğini ona haber vermesi, bunun neticesinde de Kaptan Kusto’nun hidayete ermesi… Düz metin olarak mânâsı bu. Ama derûnî yönlerine girildiği zaman, Salih Mirzabeyoğlu’nun kimliği, eserleri, fikir sistemi; oradan, bütün bir İBDA Külliyatı ağaçlaşıyor.

Bir de şu mevzuya temas etmek istiyorum. Tasavvufta, İnsan-ı Kâmil diye bir kavram vardır. Yani Kâmil İnsan… Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin icadı olan bir kavramdır. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, insanî hakikati yerine koyamamış, insanî özü gerçekleştirememiş insanı, insan olarak saymıyor. Yani bizim gibi insanları… Bizler nefs-i emmare seviyesindeyiz; yani nefsimizi tezkiye edip ruhumuza safiyet kazandırarak, ruhumuzu, cüz’î-insanî ruh’luktan kurtarıp küllî ruh makamına erdirmişlerden değiliz. Yalnız Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri değil, zâhir hissesiyle bâtında tecelli eden diğer İslâm büyükleri de buna benzer sözler söylerler. İnsanî özü gerçekleştirememiş, insanî hakikati henüz yerine koyamamış insana, “adem insan-hayvan insan” diyorlar. Çünkü, onların zevkleri de, acıları da bel seviyesindedir, diyorlar. Seyr-i sülûk ettiklerinde, mânevî anlamda erginleştiklerinde, onların nefsleri acı çektikçe ruhları gülmeye, nefsleri güldükçe de ruhları acı çekmeye başlıyor. Dolayısıyla onların başlarına gelen kazalar, belalar, sıkıntılar, onların mânevi anlamda da erginleşmesi için vesile teşkil ediyor. Meselâ Telegram’ın, Salih Mirzabeyoğlu’nun yeni fikrî açılımlarına, hattâ çok derûnî fikir açılımlarına vesile teşkil etmesi gibi. Nitekim Telegram kelimesinin bir ebcedi de, “büyük derecelere çıkma, büyük işlere yükselme, derin ve gizli mânâyı araştırma” anlamlarına gelen tesvir kelimesine tekabül ediyor.

Şimdi, İBDA’nın mecazî bir yönü var, ortak sembol davası, dedim; “hiç kimse tarafından kullanılmamış tabirler ve mazmunlar kullanmak” mânâsından bahsettim. Meselâ, Salih Mirzabeyoğlu’nun, “neslihan her yerde demektir” diye bir cümlesi vardır. Yani şöyle izah edeyim; Salih Mirzabeyoğlu, hicâbından dolayı, ben insan-ı kâmilim-kâmil insanım demez. Fikir sisteminin açılımlarını yaparken, elbette bir bakıma kendinden bahsediyor. Buna az sonra değineceğiz. Şu resim dahi (Resim-1) bu mevzuya işaret ediyor. Bu resim, İnsan-ı Kâmil figürünün Batı’da Ortaçağ Hıristiyanlarına ait, kökeni İdris Aleyhisselâm’a dayanan Hermetik gelenek adı verilen kültürdeki karşılığıdır. Kâmil insan kavramının Salih Mirzabeyoğlu’nun kimliğiyle ne ilgisi var? Dediğim gibi, kendisi doğrudan söylemez ama “neslihan keyfiyetine aidiyetim” ifadesiyle, bende neslihan keyfiyeti vardır demeye getiriyor. Neslihan kelimesi sadece onun kullandığı bir mazmun. Klasik tasavvuf kaynaklarında geçmez. Neslihan ne demek? “Neslihan her yerde demektir” diyor; bu ona rüyasında verilen bir terkib. Bunu da açalım; neslihan her yerde demek, bütün ilimlerin ipuçlarının kendi nefsinde toplu olması anlamında her yerde demektir. Bir mânâsı budur. Bir de Mehdi kavramı, tasavvuftaki “sahibü’z-zaman-zamanın sahibi” ve “kutub” kavramına tekabül eder. Büyük Doğu-İBDA dünya görüşünün Mehdi bahsini ele alışı, tasavvufî nitelemeler üzerindendir. Büyük oranda da Muhyiddîn-i Arabî ve İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ni taban edinir; o silsile üzerinden nitelendirir Mehdi mevzuunu. Sahibü’z-zaman, yani zamanın sahibi, aynı zamanda da zamanın tecelli ettiği mekânın da sahibidir. Mekânı, bir alıcı kap gibi düşünün. O mekân da, bütün bir yeryüzü. Genişlettiğiniz zaman, bütün bir kâinat. O yeryüzünde, o kâinatta ne gerçekleşiyorsa, aslında Allah, zamanın kutbu, zamanın sahibi olan İnsan-ı Kâmil’i vesile ederek o hadiseleri meydana getiriyor. Bunun yüzlerce karşılığı vardır tasavvuf kaynaklarında. Meselâ İmâm-ı Rabbânî Hazretleri şöyle der; “zamanın sahibi, akl-ı küll mesabesindedir”. Yani uydurukça felsefî tabiriyle, “tümel akıl” mesabesindedir. “Onun zaman diliminde yaşayan halkın aklı, onun aklının tasarrufu altındadır. Onun muradına denk gelen işleri, onun ruhaniyetinin tasarrufu sayesinde yaparlar. Zamanın halkı, onun organları gibidir”.

Uzatmayalım, neslihan keyfiyetinin her yerdelik mânâsını anladık; bütün ilim ipuçlarının kendi nefsinde toplu olması, bir de, mekânî anlamda her yerdelik… Zamanın mekânda tecellisi esprisi içinde… Bende neslihan keyfiyeti var diyor Mirzabeyoğlu. Peki ben bunun İnsan-ı Kâmil’le alâkasını nasıl kurdum? İnsan-ı kâmil kavramı üzerine epey araştırma yaptığım bir dönemde, Mirzabeyoğlu’nun Tilki Günlüğü’nde, “kâmil insan her yerde demektir” ibaresine rastladım. Hülâsa; neslihan her yerde demek… Kâmil insan her yerde demek… Mantıkta vardır ya; A=B ise, B=C ise, A neye eşittir?

(Seyirciler: C’ye…)

Ayrıca bir ipucu daha yakaladım. Yine Mirzabeyoğlu’nun Şiir ve Sanat Hikemiyatı kitabının başında kendi ifadeleriyle, “neslihan keyfiyetine aidiyetim, bu eserde bir başka yönüyle tecelli ediyor” diyor. Yani anlaşıldı; Salih Mirzabeyoğlu, insan-ı kâmil kavramıyla olan yakınlığını, dolaylı yoldan ima yollu olarak dile getiriyor.

Kâmil insan kavramı, tasavvufu basamak kılarak İBDA dünya görüşünü öğrenmede çok önemli ve merkezî bir kavramdır. Ben, İBDA fikriyatını öğrenmek istiyorum diyen arkadaşlara hararetle, evvelâ insan-ı kâmil üzerine yazılmış ne kadar kitap varsa, buralardan başlayıp, insan-ı kâmil kavramını da Salih Mirzabeyoğlu’nun kimliği üzerinden, özdeşleştirmelerle, karşılaştırmalarla okumalarını tavsiye ediyorum. Tabiî her veli kendi meşrebinde belirir. Her velinin kendine mahsus istidadı vardır. Dolayısıyla, her velinin yapmış olduğu insan-ı kâmil nitelemesi de farklılık gösterebilir. Çünkü her veli kendi meşrebi itibariyle, kendini anlatıyor. Bunu da göz önünde bulunduralım. Fakat dediğim gibi, kâmil insan kavramı, nazarî tasavvuf üzerinden İBDA fikriyatında derinleşmek isteyenler için çok önemlidir. Bu kavram merkezinde İBDA fikriyatında derinleşmenizi, size de hararetle tavsiye ederim.

Üstad Necip Fazıl’ın eserlerinde de geçen, yine tasavvufî bir hikmet olarak; insan, yani kâmil insan, bütün bir âlemin, bütün bir kâinatın nüshasıdır. Tomurcuk-ağaç diyalektiği üzerinden misâllendireyim; bütün bir kâinatı veya topyekûn varlığı, ağaç olarak farzedersek, o ağaç bütün görünüşleriyle potansiyel hâlde, özet hâlinde tomurcukta-tohumunda topludur diyoruz ya; bütün bir kâinat da, insan-ı kâmilde topludur. “İnsan-ı kâmil, Âlemin nüshasıdır” hikmetinin mânâsı budur. Hattâ çok enteresan bir şey; Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, bunu modellemiştir. Tedbirât-ı İlahiyye adlı eserini duymuşsunuzdur belki. O eserde, İnsan-ı Kâmil’i, yani insanın vücudunu bir şehre benzetir veya bir devlete benzetir veya kâinata benzetir. Eserin bu bakımdan sırrî bir tarafı vardır; insanı mı anlatıyor, yoksa insanı misâl olarak kullanıp devletle insan vücudunu benzeştirerek devlet yönetimine dair birşeyler mi anlatıyor, yahut kâinatın idaresine dair bir şeylerden mi bahsediyor, belirsizdir. Vahdet-i Vücud’un, Varlığın Birliği bahsinin, tevhid sırrının mânâsı da budur aslında. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, “eserde müessirin sırlarını müşahede” meşrebi itibariyle kesrette vahdeti, yani çoklukta birliği ispatlamıştır. Dolayısıyla da, Tedbirât-ı İlahiyye’de, insan-ı kâmil modellemesi üzerinden aslında, kendi sembolizmi içerisinde, hem bütün bir kâinata dair sırları, kanunları anlatıyor, hem de devlet yönetimine, İslâm’ın siyaset teorisine dair açılımlar yapmış oluyor, vesaire… Çok yönlü açılımlar…

Ben size Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin, Tedbirât-ı İlahiyye’de, İnsan-ı Kâmil modellemesi üzerinden, şehir-devlet ve kâinat benzerliklerine dair eşleştirmelerinden kısa bir tablo sunmak istiyorum. Çünkü bundan sonraki bahislerimiz için altyapı teşkil edecek. Şöyle:

* Hükümdar: İmâm-ı müb’in, ruh-ı küllî, ruh-i âzam, arş, Âdem, insan-ı kâmil, kutub, halife, seyyid, ruh-ı cüz’î, insan, Güneş.

Meselâ güneş ve ay metaforları üzerine Mirzabeyoğlu, son eserlerinden itibaren ipuçlarını vererek başlayan muazzam açılımlar yapmıştır. Esatir ve Mitoloji adlı eserinde ise merkeze aldı bunları. Güneş ve Ay sembolü, kadim medeniyetlerden günümüze kollektif bir semboldür. Nitekim bu resimde de (Resim-1) vardır. Bu sembollerin aslı İslâm’dadır. Devam edelim:

* Vezir: Akl-ı küllî, akl-ı evvel, akıl, akl-ı cüz’î, Ay.

* Hükümdarın eşi ve (kerîmesi): Nefs-i külliyye, Havva, nefs, nefs-i cüz’iyye, âlem-i ecsâm, cisim, beden.

Nefs dişidir mevzuuna da gireceğiz inşallah. Ruh erildir, yani faildir. Nefs ise dişidir, yani münfaildir. Devam:

* Memleket: Ecsâm âlemi, cisim, beden, arz.

* Teb’a, raiyye: Âlem, zâhir ve bâtın duyular, beş duyu.

* Hâdıra, şehir: Kuvve-i Bâtıne.

* Bâdiye, köyler, kırlar: Beş duyu, el, ayak, karın vesaire…

* Başşehir: Kalp.

* Saray: Arş, kalp.

* Hazine: Hazine-i hayâl.

* Kâtip, mühürdar: Âyân-ı sâbite, kuvve-i tabîiyye, akıl, kuvve-i hayâliyye.

Bu kuvve bahisleri, Mirzabeyoğlu’nun Sefine’sinde, beyindeki psikolojik lokalizasyonlar biçiminde, İmâm-ı Gazali Hazretleri’ne ait olduğu tahmin edilen Mearic’ul-Kuds adlı eserinden istifadeyle yeni bir terkibe kavuşturulmaktadır. Orada, “zâhirî idrak edici kuvvetler” başlığı altında Arapça karşılıkları itibariyle duyu organlarının temsil ettiği kuvvetleri, “bâtınî idrak edici kuvvetler” başlığıyla da hiss-i müşterek, kuvve-i hayâliyye, kuvve-i vehmiyye, kuvve-i hafıza, kuvve-i tahayyül gibi kuvvetleri ve beyinde tekabül ettiği bölgeleri verir İBDA Mimarı. Ölüm Odası adlı eserinde de, şimdiye kadar hiç ele alınmamış bir genişlikte açmaya devam ediyor bu hususları. Devam:

* Kalem: Kalem-i âlâ, kalb, âzâ, cüz’î akıl.

* Sicil, dosya, kitap: Levh-i mahfûz, ümmü’l-kitab, levh-i tabiat, cisim ve beden kâğıtları.

* Kadı: Adl, adalet.

* Vergiler, cibâyât, gelirler: Ameller, nefsin kazandığı vasıflar.

* Ferman, tevkî’, tezkire: Havâtır.

* Düşman: İblis, şeytan, hevâ, kuvve-i vâhime.

* Düşmana gönderilen elçiler: Zekâ, şecaat, vefa, diyanet, ilim, havf, recâ.

* Düşmandan gelen elçiler: Hırs, kibir, kizb, hıyanet, gadr, korkaklık, cimrilik, aptallık, cehalet.

* Ordular: Arşı taşıyan melekler, erkân ve evtâd, dört unsur, dört tabiat.

* Düşmanın geldiği cihetler: Sağ, sol, arka, ön. (Herbirine sırasıyla, havf, recâ, tefekkür ve ilimle karşı konulmalıdır.)

Batı’da Hermetik gelenek adı verilen ve İdris Aleyhisselâm’a dayanan hikmetler, Batı tefekkürünü derinden etkilemiştir. Mitolojilerde ve sanatta karşılığı vardır. Ve okültizm adı verilen büyü felsefesinde izleri… Bunun yanında astroloji; ama uyduruk, yani bugünkü sosyetenin itibar ettiği seviyedeki değil, bir tür kâinat muhasebesi, aynı zamanda insanın mânevi dönüşümünü, nefsinin tezkiye ve kalbinin tasfiye olması anlamında altınlaşmasını temsil eden beşerî simya, bir tür tıb mevzuu; ayrıca eşyanın sırlarına vâkıf olma… Bunlar Hermetik ilimler kategorisine girer Batı’da.

Konferansımızın başlığında “ruh ve beden düalizmi” ibaresi var. Düalizm, ikilik demek. Aslında bütün bir hayatın kendisinde böyle bir düalizm mevcuttur. Bu düalizm, çeşitli semboller üzerinden farklı alanlarda, farklı yerlerde yoruma ve tatbike mevzudur. Fakat bunun aslî temeli İslâm’da olarak Güneş ve Ay metaforlarıdır. Kur’ân-ı Kerim’de, “Güneş ve Ay Allah’ın iki delilidir” âyeti vardır. O âyetin işarî mânâları üzerinden yürür Mirzabeyoğlu. Zaten klasik tasavvuf kaynaklarında da bulunmaktadır bu semboller.

Kâinatın kuvvetlerinde bu düalite vardır. Önce Şeriat’tan yola çıkarak anlatayım; bütün bir hayat, Hak ve bâtılın savaşı üzerine bina edilmiştir. İlk insan olan Hazret-i Âdem’in, hatası sebebiyle dünyaya sürülmesi, ilk krizi başlatan hadisedir. Yani insanın, aslî vatanı olan Cennet’ten sürülmesi, uyumsuz olarak yaşayacağı “sefillerin sefili” âlemle olan çatışmasının başlangıcıdır. İlk kaos, ilk anarşi budur aslında. Bu, insanoğlunun imtihan sırrındandır. Fransız edebiyatında da vardır bu, varoluşçuluk felsefesinin temelinde de… Baudelaire’in Albatros şiirinde geçer, Mirzabeyoğlu’nun Gölgeler adlı romanından hatırlarsınız; “Yeryüzüne sürülmüş yuhalar içinde” mısraı… Batı edebiyatında buna benzer daha örnekler mevcut. Hristiyanlıkta da, Pavlus’tan intikâl etmiş olarak, “aslî günah doktrini” diye geçer. İnsanın doğuştan günahkâr sayıldığı Hristiyanlıkta, babadan oğula geçen mevrus günah doktrini, Pavlus’un İseviliğe sonradan sokuşturduğu, hakikati İslâm’da olan “Hazret-i Âdem’in hatası” mevzuunun sapıkça yorumudur. Fakat hikmet plânında Batı felsefesine, edebiyatına filân intikâl etmiştir. Hattâ ateist felsefelere bile… Varoluşçu felsefelerin birçoğu ateisttir. Buna rağmen, insanın yeryüzüne sürülmüşlüğü, bir kopuş, bir yabancılaşma içinde bu dünyaya ait olmadığı ve bu dünyayla uyumsuz yaşadığı meselesi sürekli işlenir. Marksizm’de bile yansımaları bulunmaktadır.

Mevzuyu dağıtmayalım; düalizmin aslı, Hak ve Bâtıl düalizmidir. Bu da insanın kendi içinde ruh ve nefs düalizmi, krizi, çatışması biçiminde karşılık bulur. Müslümanın aslında bütün bir hayatı, bütün bir mücadelesi, ruhuyla nefsi arasındaki mücadeledir. Bize dış dünyadan korku, vehim, endişe objesi şeklinde görünen her türlü uyaran yahut İslâm dışı teklif biçiminde görünen, nefsimizin temayül gösterdiği her şey, aslında bizim nefsimizin bir nevî yansımalarıdır. “Sübjektif dış dünya gerçekliği” diye geçer İBDA Külliyatında. Dış dünyayla yaşadığımız çatışma, yine ruhumuz ve nefsimizle yaşadığımız çatışmadır aslında. Hegel felsefesi bundan mülhem tez-antitez-sentez diyalektiğini ortaya koymuştur. Oradan Marksizm’e temel teşkil etmiştir. Doğu bilgeliklerindeki yansımasına gelince; Tai Chi sembolü denir buna. Daire içinde iki zıt kutbu temsil eden ve birbirinden yılankavî sınırla ayrılan yahut birleştirilen siyah ve beyaz yarım daireler… Siyah yarım daire, Yin adını taşır ve dişidir; münfail unsuru, menfîyi, geceyi, egoyu, bedeni ve maddeyi temsil eder. Beyaz yarım daire ise Yang diye isimlendirilir ve erildir; fail unsuru, müsbeti, gündüzü, egoya yani nefse nisbetle ruhu, ayrıca da bedene ve tabiata/maddeye nisbetle ruhu temsil eder. Gördüğünüz gibi sözkonusu düalizm, geçmiş peygamberlerden intikâl etmiş hikmetler hâlinde, en sapkın görüşlere bile yansımıştır. O sapkın görüşler, buradan hareketle kendilerine göre bir modelleme yoluna gidebilmişlerdir. Taocu felsefeyi incelediğiniz zaman görürsünüz; tıbtan, spora ve astrolojiye kadar her alanda Tai Chi sembolündeki Yin-Yang düalizmi, temel disiplin olarak alınır. Yemek kültürleri bile, bedenî ve ruhî bünyelerini dengede tutabilmek maksadıyla, Yin unsuru ağırlıklı olan sebze ve meyveler, Yang unsuru ağırlıklı olan sebze ve meyveler biçiminde yapılan tasnife göre şekillenmiştir. Ama bahsettiğim gibi, aslı Hak ve bâtıl, ruh ve nefs, ruh ve beden çelişkisi olarak İslâm’dadır. Bunun sembol olarak Salih Mirzabeyoğlu’nun son eserlerindeki karşılıkları da Ay ve Güneş’’tir. Ay erkektir, Güneş işe dişidir. Mirzabeyoğlu, ilk bakışta bunda bir terslik var gibi gözükür, der. Güneş, merkezde ve ışığı kendinden olduğu hâlde, eril unsuru temsil etmesi gerekiyor gibi görünürken, dişi mahiyette!.. Batı’da, Hermetik gelenekte terstir nitekim. Dilbilimci Walter Porzig’in kafası bu yüzden karışmıştır. Biliyorsunuz daha çok Sâmi ve Hint-Avrupa dil ailesine ait bazı dillerde, kelimelerin dişi ve erkekleri bulunduğu gibi, fiillerde de dişi ve erkek çekimler ayrı ayrı olur. Arapça’da, güneş mânâsına gelen Şems kelimesi müennes, yani dişidir. Almanca’da güneş mânasındaki Sonne kelimesinin de dişi olması, Walter Porzig’in kafasını karıştırmıştır. Batı’da Ay dişi, Güneş ise erkek olarak tavsif edilir çünkü.

Bu resimde (Resim-1), tasavvuftaki “insan Âlem’in nüshasıdır” hikmetini hatırlatan İnsan-ı Kâmil ve Kâinat iç içeliğini görüyorsunuz. Resimdeki Ay ve Güneş, bütün bir kâinatı oluşturan eril-fail ve dişi-münfail unsurların sembolleridir. Kelimelerde, tabiatta, insanda, her yerde fail ve münfail unsurlar, böyle bir düalizm mevcuttur. Burçlar da mevcut bu resimde. Salih Mirzabeyoğlu’nun, Ölüm Odası’nda insan bedeni üzerinde burç lokasyonlarına zaman zaman atıfta bulunduğunu biliyorsunuz. “Adlî tıb dava tezi” klişesi üzerinden yeni bir tıb ilmi kuruyor. Hem bedeni koruyucu ve iyileştirici anlamda, hem de psikoloji, yani ruhî anlamda koruyucu ve tedavi edici bir tıb modeli… Tıbbın onun yaptığı açılımlar içinde daha da geniş anlamları var tabiî. Bunun için de, yıldızlardan tutun zaman dilimlerine ve gıdalara kadar, aralarındaki mânâ yahut illiyet bağını ortaya koyan ipuçları veriyor. Henüz mevzulara kapsamlı bir şekilde vâkıf olamadık. Ben de sizlere, anladığım kadarıyla, genel hatlarıyla, ana iskeleti itibariyle izah etmeye çalışıyorum. Tefrikalar hâlinde hâlâ devam eden ve inşallah devam edecek olan Ölüm Odası isimli eserinin girişinde, ona bitişik önceki eserleri için de geçerli bir husus olarak Mirzabeyoğlu’nun, “İmâm-ı Rabbanî’den, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî’ye gelen çizginin mânâsının, Hazret-i İsâ’ya bitişikliğinde tecelli eden bir berzahta yol alıyoruz” tarzında bir nitelendirmesi var. Hazret-i İsâ’nın mucizesi neydi? Tıb mucizesi!.. Sadreddin Konevî Hazretleri, zannedersem Fatiha Sûresi’nin Tefsiri adlı eserinde, Hazret-i İsâ’nın, ikinci gelişinde, bu kez kalplerdeki marazları tedavi edeceğini söylüyor. Muhammedî Şeriat üzere gelecek, malûm. Bu da bizim için bir ipucu olsun. Bilhassa son yazdığı eserlerde, tıb kavramı üzerinde, etimolojik ilgileri üzerinden de epey tafsilata girer Mirzabeyoğlu. Yani koruyucu ve tedavi edici tıb mânâsı kastedildiği gibi, geniş mânâları itibariyle başka birçok alanı da kapsıyor. Tafsilatına girmeyeyim şimdi.

(Bahattin Yeşiloğlu-Kâinat insanda mı toplu oluyor yani?)

Evet. Ortaçağ Hermetik metinlerinden buraya aldığımız bu resimde de (Resim-1) görüldüğü gibi bütün bir kâinat, maddî bakımdan insanın bedeninde topludur. Ruhî kuvvetler olarak da, insanın ruhunda topludur. İnsandan kastedilen ise kâmil insan tabiî. Az önce de bahsettiğim üzere böyle bir eşleşme var. Salih Mirzabeyoğlu bu eşleşmeleri, kendi fikir sisteminin sembolizmi içinde çok daha muazzam çaplara kadar genişletiyor. Kaba bir şematizasyon yoktur Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde. Yepyeni bir İslâm medeniyeti kurulacak, bütün ilimler İslâmî formasyonda yeniden yazılacak inşallah diyoruz ya; o medeniyetin yeniden yazılacak ilimlerinin temel hareket noktalarını, ipuçlarını verir eserlerinde. Doğrudan doğruya şablon veya formül vermez. Tafsilatına girmeyecektim ama söyleyeyim; tıb ilmi diyoruz; meselâ tıb kelimesinin iştikak kıvrılışlarında tabiât mânâsı da bulunmaktadır. Fizik, tabiat demektir Yunancada. İşte fizik ilmi; İslâmî bir fizik yazmanın da ipuçlarını veriyor. Kimya, biyoloji vs. derken tıb kelimesinin tabiat mânâsının genişliğince, alanlar da genişler.

Salih Mirzabeyoğlu’nun “Madde Nedir?” adlı eserinde, slaytını gördüğünüz “Bir ve Bin” adlı bölümden bazı satırları aktaracağım. Bu bölümdeki ebced tablosu çok önemlidir. “Madde Nedir?” adlı eserinin alt başlığı, “Maddenin Kritiği”. Madde kavramına, Eski Yunan’dan başlayarak Marksizm’e kadar farklı anlamlar yüklenmiş, farklı nitelemelere mevzu olmuştur. Onların kendi içinden idealist, spiritüalist filozoflar da, yine idealizm ve spiritüalizm anlayışları üzerinden maddeye yorum getirmişler veya maddeci görüşlere karşı reddiye sunmuşlardır. Meselâ filozof piskopos Berkeley, bunlardan birisidir. İdealist filozofların atası zaten Eflatun’dur. Bütün bir maddî âlemin, her şeyin aslının ideler âleminde olduğunu, içinde yaşadığımız görünüşler âleminin, fenomenler âleminin, maddî âlemin, aslında o ideler âleminin başarısız, eksik ve hatalı kopyaları olduğunu, insanların bu eksik ve hatalı kopyalar üzerinden aslî idealar, yani fikirler âlemine ermesi gerektiğini savunur. ”İdea”nın Grekçe’de görmek mânâsı vardır; Latince’de de “video” olarak geçer. Tasavvufta, ihsan mertebesi veya müşahede makâmı olarak geçer. Müşahede, görmek demektir Arapça’da.

Lenin’in, “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” adında bir kitabı var. 1905 senesinde bir Bolşevik ayaklanması oluyor Rusya’da. Çar’ın askerleri tarafından şiddetle bastırılıyor. Başarısızlıkla sonuçlanıyor ayaklanma. Aydınlar, entelektüeller, bundan sonra kendi aralarında bir takım tartışmalara giriyorlar. O dönemde, Avusturyalı Ernst Mach adında bir fizikçi var. Yarı fizikçi, yarı filozof… O dönemlerde zaten onların çoğu filozoftu bir bakıma. Materyalizm dediğimiz görüş… Felsefede, varlığın ilk prensibini arama meselesi vardır. Varlığın kökenini tek bir şeye indireceksiniz ki, o indirgediğiniz şey de ezelî, ebedî, sınırsız gibi üstün, adetâ ilahî sıfatlar taşısın. Bizdeki karşılığı bunun, Nur-u Muhammedî’dir; yaratılış bahsinde… “Allah ilk olarak kendi nurundan Nur-u Muhammedî’yi yarattı” diye geçiyor. Ondan sonra bu nur, dörde bölünüyor; ilk parçasından Kalem, ikincisinden Levh-i Mahfuz yaratılıyor. Üçüncüsünden Arş… Dördüncü parça da dörde bölünüyor. İlkinden Arş’ı taşıyan melekler, ikincisinden Kürsî, üçüncüsünden öbür melekler yaratılıyor. Dördüncü parça yine dörde bölünüyor. Gökler, yerler, cennet, cehennem vs. derken, Nur-u Muhammedî’den bölünmelerle böyle bir kademeli yaratılış sözkonusu. Bizim kozmogonimizin bir açıklaması da budur. Başka İslâm âlimlerinin başka tür açıklamaları da var, ayrı dava. Materyalistler ise, yaratıcı filan yoktur diyorlar. Herşeyin kökeninin, ilk prensibinin madde olduğuna inanıyorlar. Bunu da, o dönemin ilmî verilerine mahsus bir şekilde, “atomun parçalanamazlığı” görüşü üzerine bina ediyorlar. 1905 ayaklanması başarısız olunca, o zamanın Marksist entelektüelleri, tartışmaya başlıyorlar. Çünkü tarihî materyalizmde kendine has bir kadercilik, bir tarihî zorunluluk görüşü vardır. Nasıl ki biz, âyette geçtiği gibi, “Kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır” diyorsak, onlar da paralel olarak, “madde, devinimlerinin nihayetinde, düşünce plânında en mütekâmil düşünce olan materyalist düşünceye varacak, sosyal plânda da komünist topluma ulaşacak” diyorlar; ilkel dönem, köleci dönem, feodal dönem, kapitalist ve sosyalist dönemlerden sonra… 1905 ihtilâl teşebbüsü başarısız olunca, Fizikçi Ernst Mach’ın görüşleri üzerinden eleştirmeye veya tartışmaya başlıyorlar. Çünkü o dönemde atomun parçalanabildiği ve parçalardan müteşekkil olduğu meydana çıkmaya başlıyor. Dolayısıyla, atomun bölünemezliği üzerine kurulmuş materyalist felsefenin durumu; temel çökünce, bina da çökmeye başlıyor. Bu tabiî, Marksistleri muazzam derecede rahatsız eden bir gelişme. Buna cevap verme noktasında Lenin, “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” adında bir kitap yazıyor. Güzel de bir eserdir; fizik klasikleri arasında yer alır. Buna kendince bir cevap veriyor diyeyim, tafsilata girmeyeyim. Çünkü kapsamlı mevzular… O esere de, o eserde savunulan tezlere de, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Madde Nedir?” adındaki kitabında göndermeler var. Ayrıca şunu da söyleyeyim; Batılı idealist filozofların materyalizme reddiyesi çok komik olmuştur. Çok havada kalmıştır. Bu da materyalistlerin işine gelmiştir. Yani materyalizme, sahici anlamda “idealist” ve ruhçu bir reddiyeyi, ilk Salih Mirzabeyoğlu yapmıştır. İBDA’ya aşina olmayanlar açısından çok iddialı bir ifade gibi görünebilir belki ama, bilhassa İBDA Külliyatını, “Madde Nedir?”i merkeze alarak Batı ile karşılaştırmalı okuduğunuzda, kendiniz bizzat göreceksiniz; maddenin de, maddeci felsefenin de, gerçek anlamda sonuna kadar kritiğini yapan tek eserdir İslâm düşünce tarihinde. 20. Yüzyılı ve yakın öncesini çok etkilemiştir materyalizm.

“Madde Nedir?”deki “Bir ve Bin” adlı başlık… Bir, aynı zamanda İslâm alfabesinin ilk harfi olan Elif’in ebced değeridir. Bin’in ise, Arapça’daki karşılığı elf’dir. Bu irtibatlar üzerinden cümleyi yeniden kurarsak, “Bir ve Bin”, “Elif ve Elf”e tekabül ediyor. Dikkat ederseniz, Elif ve Elf’in telaffuz olarak benzerliği var. Bir’in yani Elif’in vahdetle-tevhidle alâkası mevcut; Bin’in yani Elf’in ise kesretle-çoklukla… Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, kesrette vahdeti yani tevhid akidesini çoklukta, kesrette ispatlayan… Aynı zamanda, Bin’e mahlûk âlemi, halk âlemi dersek, Bir’e de Hakk dersek; halk âleminde Hakk’ın tecellilerini ispatlamak… Halk âlemi, eser âlemi olarak da tavsif ediliyor İBDA Külliyatında. Eser âleminin halk edicisi de müessir-Allah olduğu için, Bin’de Bir’i görmek, eserde müessiri görmek mânâsına geliyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun hüviyetini-kimliğini mecazî olarak vasıflandıran Takdim Yazısı’nda da zaten, Kaptan Kusto için -aslında Salih Mirzabeyoğlu için-, “tabiat denilen yaratıklar âleminin sırlarını denizlerde arayan ve deniz içi hayatı kurcalayan ilmî bir tecessüs sahibi” tarzında bir tarif sözkonusu. Yani eserde müessirin sırlarını kurcalayan… Salih Mirzabeyoğlu’nun kimliğinde Muhyiddîn-i Arabî mizacının ağır bastığının mecazî ifadesidir bu. Çünkü İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin meşrebi, müessirden esere doğrudur; Hakk’tan halkadır. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’ninki ise eserden müessire, yani halktan Hakk’adır. Dolayısıyla, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin yazdığı eserler; bilhassa Fütûhât-ı Mekkiyye, bütün bir âlemi, bütün bir varlığı oluşturan tek tek unsurların bâtınî arka plânlarıyla beraber, sırrî yönleriyle beraber, bir yönüyle ansiklopedik bir eser mahiyetindedir. İslâm dünyasında fazla rağbet görmedi ama Batı’nın, özellikle Rönesans döneminden itibaren, Fütûhât-ı Mekkiyye’yi parça parça yağmalayıp, felsefe ve sanat ekolleri, buluşları, icatları, büyük çoğunlukla bu eserden istifade yolludur. Bu, benim değil Salih Mirzabeyoğlu’nun tesbitidir. Ben bunu, Fütûhât tercüme edildikten sonra, okurken gördüm. Tarihî materyalizm denilen felsefenin dahi, Fütûhât-ı Mekkiyye’deki bazı fasıllarda geçen mevzuların bire bir şablon hâlinde alınıp, kelimelerin tadil edilerek materyalist bir yoruma tâbi tutulmasıyla ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Tabiî, evvelinde Hegel var. Halbuki İslâmî zaman tefekküründeki “topyekûn zaman ve mekân, Hakikat-i Muhammediyye’nin taayyününden ibarettir” hikmetinin seküler bir yorumudur materyalist tarih felsefesi. Hem Marx-Lenin kütüphanesinden okurken hem de Fütûhât-ı Mekkiyye’nin ilgili bahislerine göz gezdirirken görmüşümdür bunu.

“Bir ve Bin”… Plotinos felsefesinde de vardır bu. Aslı tasavvuftadır bu mevzuun. Halk âlemi, topyekûn varlık, aslında ulvî âlemdeki Küllî Ruh’un kendini açmasıyla, kendini gerçekleştirmesiyle, alçaltmasıyla, taayyünü ve tebeyyünüyle oluşmuştur. Bu mevzuun aslı İslâm tasavvufunda, özellikle de Muhyiddîn-i Arabî Hazretlerindedir. Batı’da da, Eski Yunan’da, Neo-Platoncu, yani Yeni Eflatuncu felsefededir. “Bir ve Bin” tablosunu iyi anlayabilmeniz için karşılaştırmalı olarak okumanızı tavsiye ederim. Batı’daki bu çizginin zamanımıza en yakın ve kapsamlı temsilcisi Hegel’dir. Hegel hakkında Üstad Necip Fazıl “muhteşem bir kafa” diye bahseder; neredeyse bütün bir hayatı açıklamaya dair bir külliyat ortaya koyma çabasına girişmiştir. Marksizm de zaten, onun daha kaba ve ekonomik indirgemeci yorumudur.

Hegel’in felsefesi, dediğim gibi, Vahdet-i Vücud’a dayanır. Bütün varlık ve zaman, Hakikat-i Muhammediyye’nin taayyünüdür. Sivri ucu yukarıda olan bir üçgen tasavvur edin. Üçgenin tepesinde Muhammedî Hakikat var. Buna Küllî Ruh, yahut Akl-ı Küll de diyebiliriz. Hegel ise Geist demiş. Hani Kusto-Kust diyoruz ya, bakın; “ortak sembol”… Yani Alman idealist felsefesine, Hegel’e yahut Marksizm’e aşina olan insanlar da İBDA dilini anlayabilsinler diye Salih Mirzabeyoğlu, Kaptan Kusto üzerinden kendi kimliğini ve fikir sistemini vasıflandırıyor. Bütün bir kâinatın idaresi, İnsan-ı Kâmil üzerindendir. Allah, Âlemi, İnsan-ı Kâmil vasıtasıyla yönetir. Kâinatın o dönemindeki müceddid-kutup kim ise, o dönemdeki siyasî, sosyal ve hattâ ekolojik hadiseler dahi aslında onun ruhaniyetinin yansımalarıdır. Onun tasarrufu altındadır. Buna Hegel, “zamanın geisti” diyor; zamanın geistinin temsilcisi… Kendisi Napolyon döneminde yaşıyor. Napolyon’un fatih bir aksiyon ve devlet adamı olduğunu biliyorsunuz. Napolyon’un bir geçit törenini seyrettikten sonra evine giden Hegel, “bugün dünya geistini Jena sokaklarında, atın üstünde gördüm” diyor. Bu, İslâm tasavvufunda Mehdî Muhammed’e, zamanın kutbuna, Küllî Ruh’un yani Geist’in temsilcisine çıkar. Hegel bunu neredeyse bire bir almış, kendi sistemine aplike etmiştir.

Plotinos’a göre topyekûn varlık, Bir’in südûrudur. Evvelâ “nous” südur etmiştir Bir’den. “Bir ve Bin” başlıklı bölümden:

“İster tümdengelim, isterse tümevarım şeklinde olsun; teoriden pratiğe veya pratikten teoriye doğru, düşünüş ve varlık birbirinin aynı mıdır, değil midir? Bu teorik veya pratik felsefe için, yâni bunların bütün nitelenişleri için en temel bir problemdir.”

Bu bölüm, Marksist birikime de hitap eden bir şekilde yazılmıştır. Hegel’in en temel eseri, şaheseri “Tinin Görüngübilimi” ismiyle tercüme edilen “Ruhun Fenomenolojisi-Hadiseleşmesi”dir. Tohum ve ağaç diyalektiğine atıfta bulunarak anlatırsam, Küllî Ruh veya Hakikat-i Muhammediyye, ulvî âlemde, topyekûn varlığı, hem düşünüş-teori bakımından hem de pratik bakımdan kendisinde ihtiva eden bir tomurcuksa, bütün bir Âlem, o tomurcuğun açılımıdır. Ters ağaç gibi düşünün. Gerek şeyler, gerekse hadiseler olarak, varlığı kendisinde icmâlen barındıran bir tomurcuktur Bir, yani Küllî Ruh mertebesi; yahut Hegel’in ifadesiyle, Geist mertebesi. Veya yine Hegel’in ifadesiyle, “Mutlak Fikir” mertebesi. Bir olan Ruh-Geist, ulvî âlemden basamak basamak taayyün ve tebeyyün ediyor, alçalıyor ve açılımlanmaya başlıyor. Buradan, varlık tabakaları; madde, bitki, hayvan, insan ve hadiseler… Bu şekilde bir kâinat modeli… Etimolojisine kadar gireceğim için üzerinde bu kadar duruyorum mevzuun. “Ruhun Hadiseleşmesi” adlı eser çok önemlidir bu bakımdan. Salih Mirzabeyoğlu’nun bütün eserlerini anlayabilmeniz için Hegel’i, Hegelci filozofları ve onlar hakkında yazılmış kitapları, tasavvuf kaynaklarıyla beraber mutlaka okumanız gerekir.

(Enes Duymaz-Tez, antitez, sentez diyalektiği, Hegel’e ait herhâlde…)

Hak ve bâtıl meselesi… Ruhun hadiseleşmesi, aynı zamanda tez’in antitezleşmesidir. Ruh, hadiseleşirken veya maddeleşirken, kendi zıttına dönüşüyor. Buna, öteki-varlık’ı der Hegel. Madde, ruh’un öteki-varlık’ıdır. Ulvîlikten süflîliğe inerken, aynı zamanda da kendi zıttına dönüşüyor; tez, antitezleşiyor. “Bir ve Bin” başlıklı bölümden devam:

“Malûm; pratik, ruhîlik nitelemesi içindeki düşünceleri de kapsar. Zaten insanın düşünme faaliyeti ve neticesi de odur. Teori ve pratik nitelemesinin, kullanıldığı yere ve maksada nisbetle anlaşılması gerektiğini hatırlatalım.

“Aynı” nitelemesi üzerinde durmak üzere bildirelim ki, hakikat ve gerçek ilgisi içinde, varlık ve düşünce birbirinin aynıdır… Düşünüş ve varlık birbirinin aynı olarak ele alınmadıkları takdirde de şüphesiz, pratik birçok hâllerde bir teorinin doğruluğunu -pratikle kurulan teorinin doğruluğunu- teyid edecek bir vasıta olacaktır; fakat bu da ancak ONUN DIŞINDA BAŞKA BİR HAKİKAT KISTASININ BULUNMASIYLA mümkün olur; yoksa o hakikatin kıstası olamaz.”

Şimdi bu okuduğum, ağır bir metin. Felsefeye, bilhassa Hegel’e ve Marksizm’e çok derin girmeniz gerekiyor. Bir de; işte burada teori diyor meselâ. Epistemoloji mevzuundan pay almanız gerekiyor. Pratik diyor. Ontolojiden de pay alınmalı. Bu mevzulara karşılaştırmalı olarak girmeniz gerekiyor. O yüzden çok fazla izahına giremeyeceğim. Ama şunu söyleyeyim; ruhun hadiseleşmesi, Bir’in Bin’leşmesi, fikrin-ideanın hadiseleşmesi, teorinin pratikleşmesi, eril unsurun dişileşmesi, ruhun nefsleşmesi, ruhun-nefsin kabuk tutarak bedenleşmesi anlamlarına da geliyor. Tasavvuf bahislerinde vardır bu; okuyacağız birazdan. Divan edebiyatında ve Eflatun felsefesinde de vardır. Ruh’un aslî vatanı, ulvî âlemde Küllî Ruh mertebesiyken, ait olmadığı bir dünyaya sürülüyor. Sürüldüğü dünyadaki sürgün mekânı da, zindanı da beden. Bedene iliştiği ândan itibaren de, aslında ruh idealar âlemine âşıkken, aşağı âlemi istemiyorken, bedene zorla iliştirilmesinden dolayı, beden üzerinden süflî âleme temayül göstermeye, süflî isteklere sahip olmaya başlıyor ve kirleniyor. “Ruhun hadiseleşmesi”ndeki “hadiseleşme”ye, etimolojik bir kaydırma yaptığımızda, “hadesleşme” mânâsı çıkar; kirlenme, pislenme yani… Ruh, alçaldıkça bir katman kabuk tutuyor. Buna nefs diyoruz. Nefs de alçaldıkça, bir katman daha kabuk tutuyor; beden diyoruz. Ruhun nefsleşmesi ve maddeleşmesi-bedenleşmesi… Zaten bedenimiz, süflî âlemin unsurlarından yaratılmıştır. Bunun hikmetleri var tabiî, bu da ayrı dava. Devam:

“En kestirme ifâdeyle, eşya ve hâdiseyi ruhun -mutlak fikrin- gerçekleşmesi olarak gören ve nihayet insan şuurunda tekrar onun ide hâline dönüşünü tasvir eden Hegel, netice olarak bunun, varlık ve oluş tarihi içinde bulunan bir tarih felsefesi olduğunu söyler; diyalektiğinin ilkelerinin bundan çıktığını ve buna nisbetle düşünülmesi gerektiğini. Marks ve Engels de, onun diyalektiğini, düşünceden eşya ve hâdiseye sarkma yerine, tabiatın diyalektiğinden başlayarak toplumu yöneten ilkelere kadar, maddeden düşünceye ve tekrar maddeye doğru… Şöyle veya böyle, iş, düşünce ve varlık birbirinin aynıdır veya varlık ve düşünce birbirinin aynıdır meselesine çıkar. Yukarıda altını çizdiğimiz temel problem, meselenin insan düşüncesi içinde ele alındığı ve varlık’ın da bu çerçevede değerlendirildiği şart için geçerlidir; her iki felsefeyi de aynı çıkmazda yakalar. Hegel’in diyalektiğinde “mutlak düşünce-ruh”, bir bedahet olarak kabulle bizim aynen kullanacağımız bir “ifâde” olsa da, kendi başına kaldığı zaman “mücerret-havada” ve ucu açık bir mahiyet arzeder.”

Yani Hegel, “mutlak fikir” diyor, “mutlak ruh” diyor. Salih Mirzabeyoğlu bu kavramları alıp kullanıyor. Demiştim ya, âşinâ olunan kalıplar üzerinden âşinâ olunmayan mânâları verir Salih Mirzabeyoğlu. Ama boş form olarak alır o kalıpları; muhtevasıyla beraber taşımaz buraya. O formların içini, kendisi İslâmî muhtevayla doldurur. Pekiyi, Salih Mirzabeyoğlu, Hegel’in icadı olan “mutlak fikir” kavramına hangi mânâyı yüklüyor?

(Enes Duymaz-İslâm.)

İslâm. Çünkü iyi, doğru ve güzel diye geçiyor ya İBDA Külliyatında. Bu kavramların hepsi, düşünce tarihinde tartışma mevzuu olmuştur. İyi, Eski Yunan’dan bugüne, çeşitli felsefî ekollerce muazzam çaplarda ele alınmış bir ide’dir. Doğru da öyle; ilmî doğruluk vardır, ahlâkî doğruluk vardır, bunun hukuktaki karşılığı vardır, hakikat ile örtüştüğü yerler vardır. Aynı şekilde güzel idesi de, estetik ile alâkalıdır. Güzel’in, doğru ve iyi ile akrabalığı da bulunmaktadır. Buradan, ciltler dolusu, binlerce senelik bir birikim ortaya çıkmıştır Batı’da. Salih Mirzabeyoğlu, “Doğruyu mu istiyorsun? Allah ile Resûlünün bildirdiği… Güzeli mi istiyorsun? Allah ile Resûlünün gösterdiği… İyiyi mi istiyorsun? Allah ile Resûlünün öğrettiği…” diye sathî bir bakışla tekerleme gibi gelen bu sözlerinde, aslında tekerleme söylemiyor. Doğru, güzel ve iyi, Batı felsefe tarihinde muazzam tartışma, niteleme ve fikrî ekol açılımlarına mevzu olmuş idelerdir. Temel idelerdir. Bu temel idelerin mutlak normları İslâm’da mevcuttur. Yani Kur’ân ve Sünnet’te vardır diyor Mirzabeyoğlu. Bu anlamda “mutlak fikir” İslâmdır, diyor. Mutlak fikrin gerçekleşmesi de, İslâm’ın gerçekleşmesidir. İster buna, Kur’ân’ın hâdiseleşmesi deyin, ki Hadis’tir. Kur’ân’ın hâdiseleşmesi; Kur’ân’ın Hadis’leşmesi… Kur’ân’ı teori olarak alırsak, Allah Resûlü’nün Hadis ve Sünnet’i, onun pratiğidir; pratiğin teorisidir. Teorinin pratikleşmesi dedik az önce. Aynı şablon oraya da uyarlanabiliyor işte. Aynı zamanda “Mutlak Fikir”e, Hakikat-i Muhammediyye yahut Hakikat-i Ferdiyye de diyebiliriz. Salih Mirzabeyoğlu, “Bütün Fikrin Gerekliliği”, “İbda Diyalektiği” ve tek ciltlik “İnsan” gibi birçok eserinde, Küllî Ruh’un farklı isimlerinin tablosunu verir. Bunlar çok merkezî mevzulardır. Mutlak Fikir ile, Hakikat-i Muhammediyye ile, Hakikat-i Ferdiyye ile alâkası bulunmaktadır Küllî Ruh’un isim tablosunun. Ezberciliğe karşıyımdır ama bu istisna; bu tabloyu duvarınıza yazıp ezberlemenizi tavsiye ediyorum. Çünkü temeldir İBDA Fikriyatında. Küllî Ruh’un, Akl-ı Küll, Akl-ı Evvel, Şems-i Bâtın-Bâtın Güneşi -Güneş metaforunu hatırlayın!-, Âdem-i Mânâ, Menşe-i Ervâh gibi isimleri bulunmaktadır. Niye farklı farklı isimleri var? Çünkü Hegel’de “geist” veya “mutlak fikir” diye nitelenmiş varlık katmanının, meselâ Jung psikolojisindeki karşılığı, üç aşağı beş yukarı, “müşterek şuuraltı”dır. Hegel bunu “mutlak ruh” diye de isimlendirmiş. Jung da, bütün insanlık tarihinin hatıralarının insanın özünde, fıtratında toplu olduğu, şuurun en dip katmanıdır demiş “müşterek şuuraltı”na. Meselâ Hegel felsefesindeki “mutlak ruh” ile irtibat kurabiliyoruz ama “müşterek şuuraltı” bahsine uyarladığımız zaman, nasıl bir etimolojik zenginlik üzerinden geçiş sağlamamız gerekiyor? Kendi tesbitim olarak söyleyeyim; orada, Küllî Ruh’un isimlerinden “Menşe-i Ervâh” ismini uygun gördüm ben. Yani Jung’un tarif etmiş olduğu, her insanın ruhunun derinliklerinde bulunan “kollektif şuuraltı” dediği, bütün insanların hatıralarının toplu olduğu ortak havuz mahiyetindeki kişilik katmanının, Küllî Ruh’un isimlerinden “Menşe-i Ervâh”, Ruhların Menşei, Ruhların Kökü’ne karşılık geldiğini düşünüyorum. Bunlar çok temel kavramlar. Mirzabeyoğlu’nun tablo olarak vermesi, rastgele değil. Öğrenilmesi gerekiyor. Hegel, idealistleri de, materyalistleri de, psikologları da, harp felsefecilerini de ve siyaset felsefecilerini de etkilemiştir. Parapsikolojiyi bile etkilemiştir; “poltergeist vakası” derler. Almanca, “vurucu ruh” anlamına gelir. Bir mekânda, duygu yoğunluğunun çok yüksek seviyede yaşandığı bir hadise cereyan etmiş meselâ. Cinayet gibi… Bazı korku filmlerinde vardır; orada birikmiş çok yoğun ve negatif enerjiden dolayı, oraya gelen insanlar, hâlâ bir takım sesler duyarlar, halüsinasyonlar filan görürler. O hadiseyi yansıtan bir takım imajlar, vizyonlar… Poltergeist… Kelimedeki “geist”a dikkat!.. Bu mevzuun İslâm’daki karşılığı, Mirzabeyoğlu’nun “Yağmurcu” adlı eserinde, “Bedir’de Davul Sesleri” başlıklı bölümdedir. Bedr havzasından geçerken, hâlâ derinlerden savaş davullarının seslerinin geldiğini işitenler oluyormuş. Başka bir menkıbede de Sahabîlerden, Abdullah bin Ömer, bir gün oradan geçerken, kara suratlı bir adamın birine azap ettiğini görüyor. Azap edilen adam, Abdullah bin Ömer’den su istiyor. Tam suyu vermek üzereyken, kara suratlı adam, “dur ey Abdullah, suyu verme! Bu adam Allah Resûlü’nün Bedr’de kırdıklarından” diyerek ikaz ediyor. “Geist” kavramı ve Hegel diyalektiği çok önemli. Ve bunun tasavvuftaki karşılıkları… Tekrar vurgulamış olayım. Bu irtibatları da ancak İBDA Külliyatı üzerinden sağlıklı bir şekilde kurabilirsiniz. Çünkü tasavvuf alanı ile Batı tefekkürü alanı, asla uyuşamayan düşman ekollerdir. Tarihî olarak, coğrafî olarak, terminoloji bakımından yani her bakımdan birbirine zıt iki alan. Hak ve bâtıl ayrımı zaten bâkî, malûm. Fakat Salih Mirzabeyoğlu, ortak semboller üzerinden öyle bir ortak dil inşa ediyor ki; buradan oraya, oradan buraya rahatlıkla geçilebiliyor. İslâm’dan hareketle Batı tefekkürü kolayca eleştirilebiliyor. Eleştirilirken, Batı’da yanlışa bulanmış hakikatlerin doğrusunun bu tarafta olduğu ispatlanabiliyor. Büyük Doğu-İBDA dili bu anlamda çok muazzam bir imkân veriyor bizlere. “Bir ve Bin”den devam edelim:

“Belirttiğimiz gibi, onun dışında başka bir hakikat kıstasının bulunmasını şart koşan; bizim “Mutlak Fikrin Gerekliliği” diye, Allah ve Resûlü’ne imân ve bağlılık ve tabiî ki kitabına olan şartı belirten durum…”

Az önce bahsettik; Geist’in hadiseleşmesi, Kur’ân’ın hadiseleşmesi mânâsına da geliyor. “Mutlak Fikir”in bizce nitelenişi. Evet:

“Bu, niteliği belli bir mutlak fikirle, insan düşüncesinin örtüşmesinin mutlak hâlidir: Mutlak Varlık ve düşünce ile, eşya ve hâdiseyi niteleyerek pratik ifâde eden insan düşüncesinin, mutlakla -pay ve hisse olarak!- örtüşmesi.”

İBDA fikir mimarisindeki “ilim varlığın aynıdır” hikmetine zımnî bir gönderme var burada. Çok kapsamlı olduğu için açamıyorum maalesef.

“İşte burada, varlık ve düşünce, birbirinin aynıdır, birbirinin gayrıdır: Bu, en başta varlık’ın nitelenmesi ve düşüncenin nitelenmesi bakımından.”

Materyalistler şunu savunur. Kestirmeden söyleyeyim; düşünce, maddenin başkalaşmasıdır materyalistlere göre. Mirzabeyoğlu, “varlık ve düşüncenin ayniyyeti bahsi açısından, bu doğrudur” der. Ve ekler; “bu hiç de, madde düşüncenin başkalaşmasıdır, hakikatini çelmez”. Bakın, maddeyle ruh arasında bir ayniyyet var. Ama bir gayriyyet de var. Aynıdır demenin bir hakikati var ama gayrılık tarafını ihmal edersek, panteizme veya materyalizme düşeriz. Veya işin aslının ideler âlemi, ruhanî âlem, Hakikat-i Muhammediyye olduğu hakikati de örtülür. O yüzden bu ayniyyet ve gayriyyet mevzuu, çok nazik bir mevzu.

“İnsan için iş, eserde veya müessirde derinleşme işi olarak değişir: Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud meselesi.”

Eserde ve müessirde derinleşme işi; Hakk’ta ve onun yarattığı yahut südurcu ifadeyle söylersek, onun taayyünü olan halk âleminde derinleşme işi.

“Bir ve Bin”… Bu başlık altında verdiklerimiz, 2. Levha’da geçen “Madde-Nefs-Akıl-Ruh” başlığı altında verdiklerimizle birlikte, bilhassa hatırlanmalı”.

Ruh, bir kabuk tutma mertebesinde akıl oluyor. Akıl, bir kabuk tutma mertebesinde nefs oluyor. Bunları, aynı zamanda yukarıdan aşağı iniş gibi düşünün. Yine nefs de, bir kabuk tutma mertebesinde madde, yani beden oluyor. Bunu ontolojik bir hiyerarşi olarak da alabiliriz.

“Aynı şekilde, başlığımız, İslâm büyüklerinin kâinata “Kâmil İnsan” demeleri veçhile, “Kâmil İnsan” da olabilirdi…”

Yani bu başlığı “bir ve bin” yerine, “Kâmil İnsan” olarak da koyabilirdim demesi, ikisinin de aynı anlama geldiğini gösterir. Az önceki resmi (Resim-1) hatırladık, değil mi? İnsan-ı Kâmil ile kâinat arasındaki iç içelik ve illiyet bağını… “İnsan-ı Kâmil âlemin nüshasıdır” hikmeti. Tedbirât-ı İlahiyye’deki tablolaştırma. Ruhun hadiseleşmesi, Bir’in Bin’leşmesi; İnsan-ı Kâmil’in kâinatlaşması. Yahut kâinatın, mufassal hâle gelmiş İnsan-ı Kâmil olması hakikati. İslâm büyükleri, kâinata da Kâmil İnsan diyorlar çünkü. Bütün bir kâinatı dev insan, iri cüsseli insan olarak tasavvur edebildiğimiz gibi, İnsan-ı Kâmil’i, küçük bir kâinat olarak da tasavvur edebiliriz. Böyle bir illiyet, böyle bir korelasyon var.

“Kâmil İnsan, “Hakikat-i Ferdiyye”; ve sonra bu mânâda fâni olanlar.”

Hakikat-i Ferdiyye denilince, “Hakikat-i Muhammediyye” de aklımıza gelsin; Kâmil İnsan mânâsının zirvesini Allah Resûlü temsil eder. O’nun nuruna tevarüs eden veliler de kâmil insan hükmündedir. Tabiî her birinin vasfı ayrıdır. “Mehdî Muhammed”in kâmil insan olma vasfıyla, başka bir velinin kâmil insan vasfı farklıdır. Her birinin istidadı ve meşrebi, ayrı ayrıdır.

“Bu mânâ, zamanın sahibi olmak bakımından, insanî hakikati yerine koymak bakımından, en geniş anlamda varoluşan tarzda bilmeye, felsefe ve hikemiyata, bütün sosyal-siyasî-tabiî ve fizikî ilimlere kadar herşeyi, doğrularıyla ondan ve yanlışlarıyla ona nisbetle diye kendinde toplar”.

İnsanın hakikati, insanın özü meselesi… Batı’da bu mesele, bu klişe üzerinden tartışılmıştır. Marksizm’de de vardır. Marks’ı eleştiren aydınlar, Marks bir insan ve toplum modeli, yönetim modeli, ideoloji ortaya koyarken, insanın özünü, insanın hakikatini doğru tarif edemedi diyorlar. İnsanın ekonomik faaliyetini analiz ederken onun, aç gözlü, rekabetçi, hırslı tabiatını tanıyamadı derler. İnsanın bu yönünü, politik ekonominin İslâmcasını derinliğine ortaya koyduğu “Parakutâ’” adlı eseriyle, Salih Mirzabeyoğlu tahlil eder. İnsanın özü meselesi, Batı’da hep meçhul kalmıştır. Hattâ, insanın bir özü var mıdır yok mudur diye de tartışılmıştır. Salih Mirzabeyoğlu bu “insanî hakikat-insanî öz” mevzuunu “Berzah” adlı eserinde “İnsanî Hakikatin Perdeleri” başlığı altında tablolaştırdı; Şeytan gaybından başlayıp Allah Resûlü’nün temsil ettiği Hakk gaybına kadar 7 mertebe. Şu kadarını söyleyeyim size; Hazret-i İsa’nın nüzul edip tümüyle hakim olduğu dönemde pratiğine girilecek daha tesirli bir seyr-i sülûk metodunun temelidir bu mevzu. Bu benim kendi kanaatim. Eserde böyle geçmiyor. İnsanın hakikati mevzuunu ilk, “Berzah” adlı eserde tablolaştırdı dediğim gibi. Çünkü bizler, “adem insan-hayvan insan” tarifine giriyoruz. Ve, “velilik mecburiyettir” hikmeti, insanî hakikati yerine koymakla, özümüzü gerçekleştirmekle mükellefiz. Bunun için nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi gerekiyor. İnsanî hakikati yerine koymuş fertlerin oluşturduğu toplum ve o toplumun kurumlaşmasının nihaî safhası olan devlet, ideal bir devlet olabilir ancak… Ayrıca bu okuduğumuz kısımda, “zamanın sahibi” derken, kendi şahsından doğrudan bahsetmiyor. Hicâbından dolayı, kimliği hep fikrinde gözükür Mirzabeyoğlu’nun.

“Bu toplu hüküm, Goethe’nin dediği gibi, “yayın ok’a yakın olduğu kadar yakın olarak”, iki sebepten bir netice hesabı kestirme yoldan ele alınmamalı; hakkı verilmiş bir tecrid ve ircâ işidir.”

Meselâ Plotinos’un “Bir’in Bin’leşmesi” felsefesi, çok kaba, kapalı ve şematiktir. Başka mevzulara şümullendirilecek, tatbikata dönük bir model değildir yani. Salih Mirzabeyoğlu’nun yapmış olduğu “Bir ve Bin” nitelemesinin, çok kapsayıcı, hattâ bütün bir İbda külliyatını şâmil bir tarafı mevcuttur. O yüzden konferansımda bu metnin üzerinde bu kadar çok duruyorum.

Allah’ın “Kün-Ol” emri ile meydana gelen “Emr âlemi”ne ait işler ve “Kün-Ol” emri ile değil, “Emr âlemi”ne nisbetle meydana gelen “Halk âlemi”ne âit işler”.

Varlığı üç mertebede ele alıyor Salih Mirzabeyoğlu. Birincisi; Zat âlemi. Onun altında, Emr âlemi; yani Küllî Ruh âlemi. Onun da altında, Halk âlemi. Okuduğumuz bu cümlede buna gönderme var. Emr âlemi, Allah’ın “Kün-Ol” emriyle gerçekleşen işlerin varlık alanı. “Ölüm Odası” ve diğer bazı eserlerinde geçen “Abdülhakîm Koltuğu” motifi gelsin aklınıza. “Abdülhakîm Koltuğu”, Allah’ın “Kün-Ol” emriyle gerçekleşen işlerin varlık alanını temsilen, Salih Mirzabeyoğlu’nun kullandığı bir semboldür.

“Herşey O’dur” ve “Herşey O’ndandır” sırrı, kul plânında Allah Resûlü’nde ve gerisi buna nisbetle kıyas mevzuu… Herşey O değil O’ndandır; bu yüzdendir ki O. Mahiyeti, ister şu veya bu şekilde nitelenen varlık, isterse şu veya bu şekilde nitelenen yokluk mevzuu olsun. Kâinat, kâmil insan, yahut Kâmil İnsan’dan. O, Allah’ın kendi nurundan yarattığı; neticede Allah’tan.

İşin hem hakikati, hem de sindirme benimsetme usûlü bir arada, sözkonusu vahidin açılımı ve toplamı hâlinde, başlığımızı ebced tevafukları içinde gösterelim:

Elif: Bu harf, bütün harflerle ülfet edebildiği için böyle isimlendirilmiştir. Ebced değeri de 1’dir.

Elf: 1000. Bin sayısının ismi. Bin adet şey vermek ve ünsiyet eylemek (mânâlarına gelir)”.

Bir ve bin dedik ya; ister Elif’teki Elf deyin. İster Elf’teki Elif… Telaffuz benzerliğinden dolayı Mirzabeyoğlu’nun kurduğu iştikak alâkasını da görüyoruz burada. Yahut diğer bir deyişle, ister Bir’likteki çokluk deyin, isterse çokluktaki Bir’lik… Zaten Bir, sayı değildir. Sayıların “arke”sidir. Yani 1000 sayısı, bin tane bir’in yan yana gelmesiyle meydana gelmiştir; 1000’in içinde, bin tane Bir mündemiçtir. Kesrette vahdetin, vahdetteyse kesretin mündemiç-içkin olması…

“Sayısız çokluğu anlatmak için, “Bin çeşit şey” deriz ya; neticede, vahid ve herşey.”

Sayısız çokluğu anlatmak için kullanılan bu tür ifadelere İslâmî ilimlerde “kesretten kinaye” adı verilir. Meselâ, daha yüz sene bu adamla konuşmam diyorsunuz. Yüz sene ifadesi orada çokluk belirtmek içindir. Amelî tasavvufta da, seyr-i sülûk bahislerinde meselâ, “bu makamda 10.000 perdenin açılması gerekir” gibi ifadelerde görürüz kesretten kinayeyi. Buradaki Elf de, yine kesretten kinayedir; çokluğun ifadesidir.

“Şahîs: Büyük cüsseli ve iri yapılı kimse: 1000= 1.”

Şahîs kelimesinin ebcedi 1000 gördüğünüz gibi. Ebced ilminde 1000, Bir’e kalb olunur bazen. Burada da öyle yapılmış. Yine bakın, kesret vahdete-vahid’e dönüşüyor. “Büyük cüsseli ve iri yapılı kimse”yi, ister İslâm büyüklerinin kâinata Kâmil İnsan demeleri, yani kâinatı büyük cüsseli, dev bir insana benzetmeleri olarak yorumlayın, isterseniz de Kâmil İnsan’ın bütün bir kâinatı kendisinde toplaması olarak yorumlayın.

“Arz: (Erz). Yeryüzü, toprak, zemin, dünya. Aşağı ve alçak. Memleket. Küre. İklim. Davarın ayağının altı: 1001.”

Bu, Bir’in Bin’leşmesi; Vâhid’in kesretleşmesi; Ruh’un hadiseleşmesi; Ruh’un hades’leşmesi-kirlenmesi, pisleşmesi…“Mutlak Ruh”un alçalması der buna Hegel. Tabiat, “Mutlak Ruh”un alçalması, taayyünü-determinasyonudur. Daha önce de bahsettiğim gibi, eril olan ruhun dişileşmesi olarak düşünün. Tabiata, “tabiat ana” tabiri yakıştırılmıştır. İslâm tasavvufunda da, Batı’da da tabiat yahut Dünya, hep dişi olarak vasıflandırılmıştır. Meselâ Hazret-i Ali’ye, Dünya’nın güzel bir kadın suretinde gözükmesi ve onun bunu reddetmesi… Buradan sanki kadını küçümseme gibi bir anlam da çıkıyor. Nitekim Batı’daki nitelenişi itibariyle küçümseme vardır. Feminizm teorilerinin Hristiyanlık eleştirisi, Kitab-ı Mukaddes’te Hazret-i Havva’nın Hazret-i Âdem’den sonra yaratılması üzerinden de yapılır; hani şu, “kadının ikinci plânda olması” teranesi! Bu mevzu, kaynağında doğrudur ama Batı’da nitelenişi yanlış olmuştur hep. Şöyle bir hikmet tarafı var kadının “sonra”lığının; eril olan ruh’un dişileşmesi, toplu-mücmel olan varlığın mufassallaşması, kendini açması, ifadesi mânâsına geliyor. Bu minvalde Salih Mirzabeyoğlu, Üstad Necip Fazıl’ın “çocuklara annelerde gör merhameti” mısraını referans verir. Merhamet ve rahmet aynı kökten. Rahmet kelimesinin kökü “ravh”; rahatlık demek. Kadın ile rahmet arasında böyle bir alâka. Rahatlık; genişleme… Eril olan, toplu olan ve zuhur sıkıntısı yaşayan ruh, aşağı inerken, alçalırken, süflîleşirken, dişileşirken, aynı zamanda da kendini açıyor, yani genişliyor. Kendini gerçekleştiriyor. Kendini ifade ediyor. Meselâ, “Allah’ın celâli erkekte, cemâli de kadında tecelli etmiştir” diye geçer İBDA külliyatında. Cemâl, güzellik demektir. Estetik teorilerinde, bilhassa Yeni Hegelci Benedetto Croce’ta vardır; Mirzabeyoğlu, “Şiir ve Sanat Hikemiyatı” adlı eserinde söz eder ondan. Biz, tam ifadeye, tam tezahüre güzel deriz diyor Croce. Çünkü, Zat âlemi, Emr âlemi ve Halk âlemi tarzında varlık hiyerarşisi, yahut südur hiyerarşisi sözkonusu. Netameli mevzulara girmeyelim; biz, Allah’ın zatı her türlü keyfiyetten münezzehtir diyoruz. Ama Allah’ın “Kün-Ol” emriyle tecellisinden bahsedebiliriz. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, “yoksa Hakk, bir alt mertebede “Kün” suretine mi indi?” der. Bir alt mertebe, Emr âlemi yani Küllî Ruh mertebesidir, Geist mertebesidir. Ve ilk eril unsur mertebesidir. Kenz-i Mahfî-Gizli Hazine hikmeti; “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmeyi istedim”. Allah, kendinin kendine zuhuruyla yetinmeyip, bir ayna yaratmak suretiyle, aynadan da zuhur istedi. Hegel felsefesinin Kenz-i Mahfî hikmetiyle çok yakınlığı vardır. Kabaca söylemek gerekirse; bir varlığın kendini bilebilmesi için ikileşmesi gerekiyor. Süje ve obje, bilen ve bilinen ayrımı oluşması gerekiyor. Mevzu netameli. O yüzden yanlış bir ifade tarzından çekiniyorum; Varlık, kendini ikileştirdi, diyelim. Kendine benzer bir ayna yarattı. O aynada kendini seyrediyor. Ancak, burada kaba bir ikilik doğmasın diye Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri bir takım inceliklere temas eder. Allah ve âlem diye kaba bir ayrım yoktur aslında diyor. Hakk’ın bir nevi taayyünüdür, südurudur gibi… Ama dediğim gibi, bunlar nazik mevzular. Panteizme düşme tehlikesi var. O yüzden biraz çekiniyorum anlatırken. Bu kategoriler üzerinden gidelim: Hakk, bir aşağı mertebeye, Emr âlemi-Küllî Ruh mertebesine tecelli ediyor. Fakat bu mertebede zuhur sıkıntısı hâlâ devam ediyor. Yani bir eril mertebe oluşuyor Emr âlemi itibariyle. Ama henüz tam açmamış kendisini. Emr âleminin de alçalmış ve tamamen açılmış, tam ifade olmuş, zuhur etmiş hâli, Halk âlemi mertebesidir ve dişi âlemdir. İmâm-ı Gazalî Hazretleri’nin, “Bu âlemden daha güzeli yok” demesinin sırrı da burada. Batı’da bu şekilde bakılmaz. Batı’nın bakış açısı tamamen kötümserdir. Feminist düşünceye bir ölçüde hak vermek lâzım; dişi unsura karşı Batı’da kadim kötümser bakışa bir reaksiyondur çünkü bu düşünce. Erillik ve dişilik mevzuları sadece cinsiyet bahsinde değil, bütün kâinata şâmil bir düalizmdir gördüğünüz gibi.

(Bahattin Yeşiloğlu: O zaman Emr Âlemi berzah mı oluyor?)

Berzah oluyor, evet.

“Terakruk: Parlama. Işıklı olma: 1000= 1.

Muzallel: Gölgeli, gölgelenmiş: 1000= 1.”

İdeler âlemi ve ideler âleminin taayyünü, gölge âlem!

“Nazim: Kızgın kimsenin yürümesi: 1000= 1.”

Zuhur sıkıntısı kasdedilmiş olabilir bununla.

“Kazer: Kirlenme, pislenme. (Hades-sonradan olma): 1000= 1.”

Ruhun hadiseleşmesi. Ruhun hadesleşmesi. “Hades”leşmenin kirlenme, pislenme mânâsı yanında, sonradan olma mânâsı da var. Halk âleminin, Emr âleminden sonra ve ondan oluşması… Hem ontolojik yani değer hiyerarşisi olarak, hem de zamansal sonradanlık… Bunu, Hazret-i Havva’nın, Hazret-i Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılması kıssasına da uyarlayabiliriz. Allah Resûlü, “sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” Hadisinde, kadından “nisa” diye bahsediyor. Çünkü Arap dilinde “nüs’et” masdarı “tehir-geciktirme” mânâsınadır, der Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri. “Nesa” kelimesi, tehir etmek, sonraya bırakmak demek. Bu mevzular, “Hakikat-i Ferdiyye”den başlayıp, açıla açıla gider Salih Mirzabeyoğlu’nun peşi sıra yazdığı eserlerinde. Çok yere uyarlanabilir temel bir şablon veriyorum. Gerisi size kalmış.

“Takaşşur: Kabuk bağlama, kabuklanma. (Bir nevi, ruhun kabuk bağlaması, yahut kabuğu): 1000= 1.”

Bahsettiğim gibi, ruh taayyün ettikçe, nefs olarak kabuk tutuyor; kendi zıttına dönüşmeye başlıyor. Kendi zıttıyla kendini perdeliyor, diyelim. Nefs de taayyün ettikçe, bedenleşerek, yine kendi zıttıyla kendini perdeliyor.

“Kazer ve takaşşur anlamları, “Yükseğe Doğru Tekâmül Meselesi”nde geçecek olan bahislerle birlikte hatırlanmalı… Ve yine, “Hatâ” bahsine ait ebcedlerle ilgili eksiklik ve düşüş anlamı bakımından “kâinat bir hatâdır!” hakikatinin, iştikak ve ebced bir arada, “hat” kelimesinden görünüşü: Çaylak kuşu: 1001.”

Bu hata bahsi, maddenin, ruhun alçalması, düşüşü olması itibariyle, “kâinat bir hatâdır” hikmetine çıkar. Ayrıca İslâm’daki Hazret-i Âdem’in hatası mevzuunda geçtiği ve Hıristiyanlık üzerinden Batı’ya çarpık bir şekilde “aslî günah doktrini” olarak intikal etmesinin yanı sıra, Üstad Necip Fazıl’ın, “Dünya Bir İnkılâp Bekliyor” adlı eserinde, Eski Yunan filozofu Solon’dan aktardığı üzere “insan bir arızadan ibaret” sözü itibariyle “insan bir hatadır” mânâsını da kapsar. Çünkü Allah’ın ayna olarak yarattığı en mütekâmil varlık insandır. Varlık kendini ikileştirdi demiştik; Allah kendini en mütekâmil varlıkta seyrediyor ama -hâşâ- ilah da diyemeyiz insana. Dolayısıyla insan, varlıklar içerisinde bütün ilâhî sıfatların kâmil mânâda alıcısı olsa da, Allah’ın bir nevî hatalı bir kopyası gibidir. Hata, Allah ile kul arasında, ebediyete kadar Allah’ı Allah, kulu da kul bırakıcı tenzih kavramıdır. İnsan, Allah’a nazaran hatalı ve eksik olmasa, onun da ilah olması gerekirdi. O yüzden Allah’a erme gayesi olan tasavvuf yolunda bile bu, “mutlak tevhid mümkün değildir” hikmeti icabı, muhaldir. Hata bahsi, aslında ayrı bir konferans, hattâ konferans serisi mevzuu. Fazla tafsilata giremem şimdi.

“Aynı mânâda “darr”: Zarar, ziyân: 1000= 1.”

Darr’ın dünya ile alâkasını başka bir yerde verir Mirzabeyoğlu. Dünyaya “zarar ve ziyân yeri” olarak bir bakış açısı… Evet, diyor; değerlendirmesini bilmeyen için dünya, zarar ve ziyân yeridir! Çünkü dünyaya, kulluk borcumuzu ödemek için geldik. İnsanî hakikati yerine koymak, insanî özümüzü gerçekleştirmek için geldik. Yoksa dünya zarar ve ziyân yeri yani!

“(……..)

Dünyanın, “sefillerin en sefili” mânâsı… Münkazi: Bitmiş, tükenmiş, sona ermiş, ardı kesilmiş: 1000= 1.”

Ruhun hadiseleşmesi üzerinden, iştikak ve ebcedler üzerinden girdiğim hususlar görünüyor yine burada.

-II-

Salih Mirzabeyoğlu’nun “Madde Nedir?” adlı eserinde, slaytını gördüğünüz “Bir ve Bin” adlı bölümden bazı satırları aktaracağım. Bu bölümdeki ebced tablosu çok önemlidir. “Madde Nedir?” adlı eserinin alt başlığı, “Maddenin Kritiği”. Madde kavramına, Eski Yunan’dan başlayarak Marksizm’e kadar farklı anlamlar yüklenmiş, farklı nitelemelere mevzu olmuştur. Onların kendi içinden idealist, spiritüalist filozoflar da, yine idealizm ve spiritüalizm anlayışları üzerinden maddeye yorum getirmişler veya maddeci görüşlere karşı reddiye sunmuşlardır. Meselâ filozof piskopos Berkeley, bunlardan birisidir. İdealist filozofların atası zaten Eflatun’dur. Bütün bir maddî âlemin, her şeyin aslının ideler âleminde olduğunu, içinde yaşadığımız görünüşler âleminin, fenomenler âleminin, maddî âlemin, aslında o ideler âleminin başarısız, eksik ve hatalı kopyaları olduğunu, insanların bu eksik ve hatalı kopyalar üzerinden aslî idealar, yani fikirler âlemine ermesi gerektiğini savunur. ”İdea”nın Grekçe’de görmek mânâsı vardır; Latince’de de “video” olarak geçer. Tasavvufta, ihsan mertebesi veya müşahede makâmı olarak geçer. Müşahede, görmek demektir Arapça’da.

Lenin’in, “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” adında bir kitabı var. 1905 senesinde bir Bolşevik ayaklanması oluyor Rusya’da. Çar’ın askerleri tarafından şiddetle bastırılıyor. Başarısızlıkla sonuçlanıyor ayaklanma. Aydınlar, entelektüeller, bundan sonra kendi aralarında bir takım tartışmalara giriyorlar. O dönemde, Avusturyalı Ernst Mach adında bir fizikçi var. Yarı fizikçi, yarı filozof… O dönemlerde zaten onların çoğu filozoftu bir bakıma. Materyalizm dediğimiz görüş… Felsefede, varlığın ilk prensibini arama meselesi vardır. Varlığın kökenini tek bir şeye indireceksiniz ki, o indirgediğiniz şey de ezelî, ebedî, sınırsız gibi üstün, adetâ ilahî sıfatlar taşısın. Bizdeki karşılığı bunun, Nur-u Muhammedî’dir; yaratılış bahsinde… “Allah ilk olarak kendi nurundan Nur-u Muhammedî’yi yarattı” diye geçiyor. Ondan sonra bu nur, dörde bölünüyor; ilk parçasından Kalem, ikincisinden Levh-i Mahfuz yaratılıyor. Üçüncüsünden Arş… Dördüncü parça da dörde bölünüyor. İlkinden Arş’ı taşıyan melekler, ikincisinden Kürsî, üçüncüsünden öbür melekler yaratılıyor. Dördüncü parça yine dörde bölünüyor. Gökler, yerler, cennet, cehennem vs. derken, Nur-u Muhammedî’den bölünmelerle böyle bir kademeli yaratılış sözkonusu. Bizim kozmogonimizin bir açıklaması da budur. Başka İslâm âlimlerinin başka tür açıklamaları da var, ayrı dava. Materyalistler ise, yaratıcı filan yoktur diyorlar. Herşeyin kökeninin, ilk prensibinin madde olduğuna inanıyorlar. Bunu da, o dönemin ilmî verilerine mahsus bir şekilde, “atomun parçalanamazlığı” görüşü üzerine bina ediyorlar. 1905 ayaklanması başarısız olunca, o zamanın Marksist entelektüelleri, tartışmaya başlıyorlar. Çünkü tarihî materyalizmde kendine has bir kadercilik, bir tarihî zorunluluk görüşü vardır. Nasıl ki biz, âyette geçtiği gibi, “Kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır” diyorsak, onlar da paralel olarak, “madde, devinimlerinin nihayetinde, düşünce plânında en mütekâmil düşünce olan materyalist düşünceye varacak, sosyal plânda da komünist topluma ulaşacak” diyorlar; ilkel dönem, köleci dönem, feodal dönem, kapitalist ve sosyalist dönemlerden sonra… 1905 ihtilâl teşebbüsü başarısız olunca, Fizikçi Ernst Mach’ın görüşleri üzerinden eleştirmeye veya tartışmaya başlıyorlar. Çünkü o dönemde atomun parçalanabildiği ve parçalardan müteşekkil olduğu meydana çıkmaya başlıyor. Dolayısıyla, atomun bölünemezliği üzerine kurulmuş materyalist felsefenin durumu; temel çökünce, bina da çökmeye başlıyor. Bu tabiî, Marksistleri muazzam derecede rahatsız eden bir gelişme. Buna cevap verme noktasında Lenin, “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” adında bir kitap yazıyor. Güzel de bir eserdir; fizik klasikleri arasında yer alır. Buna kendince bir cevap veriyor diyeyim, tafsilata girmeyeyim. Çünkü kapsamlı mevzular… O esere de, o eserde savunulan tezlere de, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Madde Nedir?” adındaki kitabında göndermeler var. Ayrıca şunu da söyleyeyim; Batılı idealist filozofların materyalizme reddiyesi çok komik olmuştur. Çok havada kalmıştır. Bu da materyalistlerin işine gelmiştir. Yani materyalizme, sahici anlamda “idealist” ve ruhçu bir reddiyeyi, ilk Salih Mirzabeyoğlu yapmıştır. İBDA’ya aşina olmayanlar açısından çok iddialı bir ifade gibi görünebilir belki ama, bilhassa İBDA Külliyatını, “Madde Nedir?”i merkeze alarak Batı ile karşılaştırmalı okuduğunuzda, kendiniz bizzat göreceksiniz; maddenin de, maddeci felsefenin de, gerçek anlamda sonuna kadar kritiğini yapan tek eserdir İslâm düşünce tarihinde. 20. Yüzyılı ve yakın öncesini çok etkilemiştir materyalizm.

“Madde Nedir?”deki “Bir ve Bin” adlı başlık… Bir, aynı zamanda İslâm alfabesinin ilk harfi olan Elif’in ebced değeridir. Bin’in ise, Arapça’daki karşılığı elf’dir. Bu irtibatlar üzerinden cümleyi yeniden kurarsak, “Bir ve Bin”, “Elif ve Elf”e tekabül ediyor. Dikkat ederseniz, Elif ve Elf’in telaffuz olarak benzerliği var. Bir’in yani Elif’in vahdetle-tevhidle alâkası mevcut; Bin’in yani Elf’in ise kesretle-çoklukla… Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, kesrette vahdeti yani tevhid akidesini çoklukta, kesrette ispatlayan… Aynı zamanda, Bin’e mahlûk âlemi, halk âlemi dersek, Bir’e de Hakk dersek; halk âleminde Hakk’ın tecellilerini ispatlamak… Halk âlemi, eser âlemi olarak da tavsif ediliyor İBDA Külliyatında. Eser âleminin halk edicisi de müessir-Allah olduğu için, Bin’de Bir’i görmek, eserde müessiri görmek mânâsına geliyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun hüviyetini-kimliğini mecazî olarak vasıflandıran Takdim Yazısı’nda da zaten, Kaptan Kusto için -aslında Salih Mirzabeyoğlu için-, “tabiat denilen yaratıklar âleminin sırlarını denizlerde arayan ve deniz içi hayatı kurcalayan ilmî bir tecessüs sahibi” tarzında bir tarif sözkonusu. Yani eserde müessirin sırlarını kurcalayan… Salih Mirzabeyoğlu’nun kimliğinde Muhyiddîn-i Arabî mizacının ağır bastığının mecazî ifadesidir bu. Çünkü İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin meşrebi, müessirden esere doğrudur; Hakk’tan halkadır. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’ninki ise eserden müessire, yani halktan Hakk’adır. Dolayısıyla, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin yazdığı eserler; bilhassa Fütûhât-ı Mekkiyye, bütün bir âlemi, bütün bir varlığı oluşturan tek tek unsurların bâtınî arka plânlarıyla beraber, sırrî yönleriyle beraber, bir yönüyle ansiklopedik bir eser mahiyetindedir. İslâm dünyasında fazla rağbet görmedi ama Batı’nın, özellikle Rönesans döneminden itibaren, Fütûhât-ı Mekkiyye’yi parça parça yağmalayıp, felsefe ve sanat ekolleri, buluşları, icatları, büyük çoğunlukla bu eserden istifade yolludur. Bu, benim değil Salih Mirzabeyoğlu’nun tesbitidir. Ben bunu, Fütûhât tercüme edildikten sonra, okurken gördüm. Tarihî materyalizm denilen felsefenin dahi, Fütûhât-ı Mekkiyye’deki bazı fasıllarda geçen mevzuların bire bir şablon hâlinde alınıp, kelimelerin tadil edilerek materyalist bir yoruma tâbi tutulmasıyla ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Tabiî, evvelinde Hegel var. Halbuki İslâmî zaman tefekküründeki “topyekûn zaman ve mekân, Hakikat-i Muhammediyye’nin taayyününden ibarettir” hikmetinin seküler bir yorumudur materyalist tarih felsefesi. Hem Marx-Lenin kütüphanesinden okurken hem de Fütûhât-ı Mekkiyye’nin ilgili bahislerine göz gezdirirken görmüşümdür bunu.

“Bir ve Bin”… Plotinos felsefesinde de vardır bu. Aslı tasavvuftadır bu mevzuun. Halk âlemi, topyekûn varlık, aslında ulvî âlemdeki Küllî Ruh’un kendini açmasıyla, kendini gerçekleştirmesiyle, alçaltmasıyla, taayyünü ve tebeyyünüyle oluşmuştur. Bu mevzuun aslı İslâm tasavvufunda, özellikle de Muhyiddîn-i Arabî Hazretlerindedir. Batı’da da, Eski Yunan’da, Neo-Platoncu, yani Yeni Eflatuncu felsefededir. “Bir ve Bin” tablosunu iyi anlayabilmeniz için karşılaştırmalı olarak okumanızı tavsiye ederim. Batı’daki bu çizginin zamanımıza en yakın ve kapsamlı temsilcisi Hegel’dir. Hegel hakkında Üstad Necip Fazıl “muhteşem bir kafa” diye bahseder; neredeyse bütün bir hayatı açıklamaya dair bir külliyat ortaya koyma çabasına girişmiştir. Marksizm de zaten, onun daha kaba ve ekonomik indirgemeci yorumudur.

Hegel’in felsefesi, dediğim gibi, Vahdet-i Vücud’a dayanır. Bütün varlık ve zaman, Hakikat-i Muhammediyye’nin taayyünüdür. Sivri ucu yukarıda olan bir üçgen tasavvur edin. Üçgenin tepesinde Muhammedî Hakikat var. Buna Küllî Ruh, yahut Akl-ı Küll de diyebiliriz. Hegel ise Geist demiş. Hani Kusto-Kust diyoruz ya, bakın; “ortak sembol”… Yani Alman idealist felsefesine, Hegel’e yahut Marksizm’e aşina olan insanlar da İBDA dilini anlayabilsinler diye Salih Mirzabeyoğlu, Kaptan Kusto üzerinden kendi kimliğini ve fikir sistemini vasıflandırıyor. Bütün bir kâinatın idaresi, İnsan-ı Kâmil üzerindendir. Allah, Âlemi, İnsan-ı Kâmil vasıtasıyla yönetir. Kâinatın o dönemindeki müceddid-kutup kim ise, o dönemdeki siyasî, sosyal ve hattâ ekolojik hadiseler dahi aslında onun ruhaniyetinin yansımalarıdır. Onun tasarrufu altındadır. Buna Hegel, “zamanın geisti” diyor; zamanın geistinin temsilcisi… Kendisi Napolyon döneminde yaşıyor. Napolyon’un fatih bir aksiyon ve devlet adamı olduğunu biliyorsunuz. Napolyon’un bir geçit törenini seyrettikten sonra evine giden Hegel, “bugün dünya geistini Jena sokaklarında, atın üstünde gördüm” diyor. Bu, İslâm tasavvufunda Mehdî Muhammed’e, zamanın kutbuna, Küllî Ruh’un yani Geist’in temsilcisine çıkar. Hegel bunu neredeyse bire bir almış, kendi sistemine aplike etmiştir.

Plotinos’a göre topyekûn varlık, Bir’in südûrudur. Evvelâ “nous” südur etmiştir Bir’den. “Bir ve Bin” başlıklı bölümden:

“İster tümdengelim, isterse tümevarım şeklinde olsun; teoriden pratiğe veya pratikten teoriye doğru, düşünüş ve varlık birbirinin aynı mıdır, değil midir? Bu teorik veya pratik felsefe için, yâni bunların bütün nitelenişleri için en temel bir problemdir.”

Bu bölüm, Marksist birikime de hitap eden bir şekilde yazılmıştır. Hegel’in en temel eseri, şaheseri “Tinin Görüngübilimi” ismiyle tercüme edilen “Ruhun Fenomenolojisi-Hadiseleşmesi”dir. Tohum ve ağaç diyalektiğine atıfta bulunarak anlatırsam, Küllî Ruh veya Hakikat-i Muhammediyye, ulvî âlemde, topyekûn varlığı, hem düşünüş-teori bakımından hem de pratik bakımdan kendisinde ihtiva eden bir tomurcuksa, bütün bir Âlem, o tomurcuğun açılımıdır. Ters ağaç gibi düşünün. Gerek şeyler, gerekse hadiseler olarak, varlığı kendisinde icmâlen barındıran bir tomurcuktur Bir, yani Küllî Ruh mertebesi; yahut Hegel’in ifadesiyle, Geist mertebesi. Veya yine Hegel’in ifadesiyle, “Mutlak Fikir” mertebesi. Bir olan Ruh-Geist, ulvî âlemden basamak basamak taayyün ve tebeyyün ediyor, alçalıyor ve açılımlanmaya başlıyor. Buradan, varlık tabakaları; madde, bitki, hayvan, insan ve hadiseler… Bu şekilde bir kâinat modeli… Etimolojisine kadar gireceğim için üzerinde bu kadar duruyorum mevzuun. “Ruhun Hadiseleşmesi” adlı eser çok önemlidir bu bakımdan. Salih Mirzabeyoğlu’nun bütün eserlerini anlayabilmeniz için Hegel’i, Hegelci filozofları ve onlar hakkında yazılmış kitapları, tasavvuf kaynaklarıyla beraber mutlaka okumanız gerekir.

(Enes Duymaz-Tez, antitez, sentez diyalektiği, Hegel’e ait herhâlde…)

Hak ve bâtıl meselesi… Ruhun hadiseleşmesi, aynı zamanda tez’in antitezleşmesidir. Ruh, hadiseleşirken veya maddeleşirken, kendi zıttına dönüşüyor. Buna, öteki-varlık’ı der Hegel. Madde, ruh’un öteki-varlık’ıdır. Ulvîlikten süflîliğe inerken, aynı zamanda da kendi zıttına dönüşüyor; tez, antitezleşiyor. “Bir ve Bin” başlıklı bölümden devam:

“Malûm; pratik, ruhîlik nitelemesi içindeki düşünceleri de kapsar. Zaten insanın düşünme faaliyeti ve neticesi de odur. Teori ve pratik nitelemesinin, kullanıldığı yere ve maksada nisbetle anlaşılması gerektiğini hatırlatalım.

“Aynı” nitelemesi üzerinde durmak üzere bildirelim ki, hakikat ve gerçek ilgisi içinde, varlık ve düşünce birbirinin aynıdır… Düşünüş ve varlık birbirinin aynı olarak ele alınmadıkları takdirde de şüphesiz, pratik birçok hâllerde bir teorinin doğruluğunu -pratikle kurulan teorinin doğruluğunu- teyid edecek bir vasıta olacaktır; fakat bu da ancak ONUN DIŞINDA BAŞKA BİR HAKİKAT KISTASININ BULUNMASIYLA mümkün olur; yoksa o hakikatin kıstası olamaz.”

Şimdi bu okuduğum, ağır bir metin. Felsefeye, bilhassa Hegel’e ve Marksizm’e çok derin girmeniz gerekiyor. Bir de; işte burada teori diyor meselâ. Epistemoloji mevzuundan pay almanız gerekiyor. Pratik diyor. Ontolojiden de pay alınmalı. Bu mevzulara karşılaştırmalı olarak girmeniz gerekiyor. O yüzden çok fazla izahına giremeyeceğim. Ama şunu söyleyeyim; ruhun hadiseleşmesi, Bir’in Bin’leşmesi, fikrin-ideanın hadiseleşmesi, teorinin pratikleşmesi, eril unsurun dişileşmesi, ruhun nefsleşmesi, ruhun-nefsin kabuk tutarak bedenleşmesi anlamlarına da geliyor. Tasavvuf bahislerinde vardır bu; okuyacağız birazdan. Divan edebiyatında ve Eflatun felsefesinde de vardır. Ruh’un aslî vatanı, ulvî âlemde Küllî Ruh mertebesiyken, ait olmadığı bir dünyaya sürülüyor. Sürüldüğü dünyadaki sürgün mekânı da, zindanı da beden. Bedene iliştiği ândan itibaren de, aslında ruh idealar âlemine âşıkken, aşağı âlemi istemiyorken, bedene zorla iliştirilmesinden dolayı, beden üzerinden süflî âleme temayül göstermeye, süflî isteklere sahip olmaya başlıyor ve kirleniyor. “Ruhun hadiseleşmesi”ndeki “hadiseleşme”ye, etimolojik bir kaydırma yaptığımızda, “hadesleşme” mânâsı çıkar; kirlenme, pislenme yani… Ruh, alçaldıkça bir katman kabuk tutuyor. Buna nefs diyoruz. Nefs de alçaldıkça, bir katman daha kabuk tutuyor; beden diyoruz. Ruhun nefsleşmesi ve maddeleşmesi-bedenleşmesi… Zaten bedenimiz, süflî âlemin unsurlarından yaratılmıştır. Bunun hikmetleri var tabiî, bu da ayrı dava. Devam:

“En kestirme ifâdeyle, eşya ve hâdiseyi ruhun -mutlak fikrin- gerçekleşmesi olarak gören ve nihayet insan şuurunda tekrar onun ide hâline dönüşünü tasvir eden Hegel, netice olarak bunun, varlık ve oluş tarihi içinde bulunan bir tarih felsefesi olduğunu söyler; diyalektiğinin ilkelerinin bundan çıktığını ve buna nisbetle düşünülmesi gerektiğini. Marks ve Engels de, onun diyalektiğini, düşünceden eşya ve hâdiseye sarkma yerine, tabiatın diyalektiğinden başlayarak toplumu yöneten ilkelere kadar, maddeden düşünceye ve tekrar maddeye doğru… Şöyle veya böyle, iş, düşünce ve varlık birbirinin aynıdır veya varlık ve düşünce birbirinin aynıdır meselesine çıkar. Yukarıda altını çizdiğimiz temel problem, meselenin insan düşüncesi içinde ele alındığı ve varlık’ın da bu çerçevede değerlendirildiği şart için geçerlidir; her iki felsefeyi de aynı çıkmazda yakalar. Hegel’in diyalektiğinde “mutlak düşünce-ruh”, bir bedahet olarak kabulle bizim aynen kullanacağımız bir “ifâde” olsa da, kendi başına kaldığı zaman “mücerret-havada” ve ucu açık bir mahiyet arzeder.”

Yani Hegel, “mutlak fikir” diyor, “mutlak ruh” diyor. Salih Mirzabeyoğlu bu kavramları alıp kullanıyor. Demiştim ya, âşinâ olunan kalıplar üzerinden âşinâ olunmayan mânâları verir Salih Mirzabeyoğlu. Ama boş form olarak alır o kalıpları; muhtevasıyla beraber taşımaz buraya. O formların içini, kendisi İslâmî muhtevayla doldurur. Pekiyi, Salih Mirzabeyoğlu, Hegel’in icadı olan “mutlak fikir” kavramına hangi mânâyı yüklüyor?

(Enes Duymaz-İslâm.)

İslâm. Çünkü iyi, doğru ve güzel diye geçiyor ya İBDA Külliyatında. Bu kavramların hepsi, düşünce tarihinde tartışma mevzuu olmuştur. İyi, Eski Yunan’dan bugüne, çeşitli felsefî ekollerce muazzam çaplarda ele alınmış bir ide’dir. Doğru da öyle; ilmî doğruluk vardır, ahlâkî doğruluk vardır, bunun hukuktaki karşılığı vardır, hakikat ile örtüştüğü yerler vardır. Aynı şekilde güzel idesi de, estetik ile alâkalıdır. Güzel’in, doğru ve iyi ile akrabalığı da bulunmaktadır. Buradan, ciltler dolusu, binlerce senelik bir birikim ortaya çıkmıştır Batı’da. Salih Mirzabeyoğlu, “Doğruyu mu istiyorsun? Allah ile Resûlünün bildirdiği… Güzeli mi istiyorsun? Allah ile Resûlünün gösterdiği… İyiyi mi istiyorsun? Allah ile Resûlünün öğrettiği…” diye sathî bir bakışla tekerleme gibi gelen bu sözlerinde, aslında tekerleme söylemiyor. Doğru, güzel ve iyi, Batı felsefe tarihinde muazzam tartışma, niteleme ve fikrî ekol açılımlarına mevzu olmuş idelerdir. Temel idelerdir. Bu temel idelerin mutlak normları İslâm’da mevcuttur. Yani Kur’ân ve Sünnet’te vardır diyor Mirzabeyoğlu. Bu anlamda “mutlak fikir” İslâmdır, diyor. Mutlak fikrin gerçekleşmesi de, İslâm’ın gerçekleşmesidir. İster buna, Kur’ân’ın hâdiseleşmesi deyin, ki Hadis’tir. Kur’ân’ın hâdiseleşmesi; Kur’ân’ın Hadis’leşmesi… Kur’ân’ı teori olarak alırsak, Allah Resûlü’nün Hadis ve Sünnet’i, onun pratiğidir; pratiğin teorisidir. Teorinin pratikleşmesi dedik az önce. Aynı şablon oraya da uyarlanabiliyor işte. Aynı zamanda “Mutlak Fikir”e, Hakikat-i Muhammediyye yahut Hakikat-i Ferdiyye de diyebiliriz. Salih Mirzabeyoğlu, “Bütün Fikrin Gerekliliği”, “İbda Diyalektiği” ve tek ciltlik “İnsan” gibi birçok eserinde, Küllî Ruh’un farklı isimlerinin tablosunu verir. Bunlar çok merkezî mevzulardır. Mutlak Fikir ile, Hakikat-i Muhammediyye ile, Hakikat-i Ferdiyye ile alâkası bulunmaktadır Küllî Ruh’un isim tablosunun. Ezberciliğe karşıyımdır ama bu istisna; bu tabloyu duvarınıza yazıp ezberlemenizi tavsiye ediyorum. Çünkü temeldir İBDA Fikriyatında. Küllî Ruh’un, Akl-ı Küll, Akl-ı Evvel, Şems-i Bâtın-Bâtın Güneşi -Güneş metaforunu hatırlayın!-, Âdem-i Mânâ, Menşe-i Ervâh gibi isimleri bulunmaktadır. Niye farklı farklı isimleri var? Çünkü Hegel’de “geist” veya “mutlak fikir” diye nitelenmiş varlık katmanının, meselâ Jung psikolojisindeki karşılığı, üç aşağı beş yukarı, “müşterek şuuraltı”dır. Hegel bunu “mutlak ruh” diye de isimlendirmiş. Jung da, bütün insanlık tarihinin hatıralarının insanın özünde, fıtratında toplu olduğu, şuurun en dip katmanıdır demiş “müşterek şuuraltı”na. Meselâ Hegel felsefesindeki “mutlak ruh” ile irtibat kurabiliyoruz ama “müşterek şuuraltı” bahsine uyarladığımız zaman, nasıl bir etimolojik zenginlik üzerinden geçiş sağlamamız gerekiyor? Kendi tesbitim olarak söyleyeyim; orada, Küllî Ruh’un isimlerinden “Menşe-i Ervâh” ismini uygun gördüm ben. Yani Jung’un tarif etmiş olduğu, her insanın ruhunun derinliklerinde bulunan “kollektif şuuraltı” dediği, bütün insanların hatıralarının toplu olduğu ortak havuz mahiyetindeki kişilik katmanının, Küllî Ruh’un isimlerinden “Menşe-i Ervâh”, Ruhların Menşei, Ruhların Kökü’ne karşılık geldiğini düşünüyorum. Bunlar çok temel kavramlar. Mirzabeyoğlu’nun tablo olarak vermesi, rastgele değil. Öğrenilmesi gerekiyor. Hegel, idealistleri de, materyalistleri de, psikologları da, harp felsefecilerini de ve siyaset felsefecilerini de etkilemiştir. Parapsikolojiyi bile etkilemiştir; “poltergeist vakası” derler. Almanca, “vurucu ruh” anlamına gelir. Bir mekânda, duygu yoğunluğunun çok yüksek seviyede yaşandığı bir hadise cereyan etmiş meselâ. Cinayet gibi… Bazı korku filmlerinde vardır; orada birikmiş çok yoğun ve negatif enerjiden dolayı, oraya gelen insanlar, hâlâ bir takım sesler duyarlar, halüsinasyonlar filan görürler. O hadiseyi yansıtan bir takım imajlar, vizyonlar… Poltergeist… Kelimedeki “geist”a dikkat!.. Bu mevzuun İslâm’daki karşılığı, Mirzabeyoğlu’nun “Yağmurcu” adlı eserinde, “Bedir’de Davul Sesleri” başlıklı bölümdedir. Bedr havzasından geçerken, hâlâ derinlerden savaş davullarının seslerinin geldiğini işitenler oluyormuş. Başka bir menkıbede de Sahabîlerden, Abdullah bin Ömer, bir gün oradan geçerken, kara suratlı bir adamın birine azap ettiğini görüyor. Azap edilen adam, Abdullah bin Ömer’den su istiyor. Tam suyu vermek üzereyken, kara suratlı adam, “dur ey Abdullah, suyu verme! Bu adam Allah Resûlü’nün Bedr’de kırdıklarından” diyerek ikaz ediyor. “Geist” kavramı ve Hegel diyalektiği çok önemli. Ve bunun tasavvuftaki karşılıkları… Tekrar vurgulamış olayım. Bu irtibatları da ancak İBDA Külliyatı üzerinden sağlıklı bir şekilde kurabilirsiniz. Çünkü tasavvuf alanı ile Batı tefekkürü alanı, asla uyuşamayan düşman ekollerdir. Tarihî olarak, coğrafî olarak, terminoloji bakımından yani her bakımdan birbirine zıt iki alan. Hak ve bâtıl ayrımı zaten bâkî, malûm. Fakat Salih Mirzabeyoğlu, ortak semboller üzerinden öyle bir ortak dil inşa ediyor ki; buradan oraya, oradan buraya rahatlıkla geçilebiliyor. İslâm’dan hareketle Batı tefekkürü kolayca eleştirilebiliyor. Eleştirilirken, Batı’da yanlışa bulanmış hakikatlerin doğrusunun bu tarafta olduğu ispatlanabiliyor. Büyük Doğu-İBDA dili bu anlamda çok muazzam bir imkân veriyor bizlere. “Bir ve Bin”den devam edelim:

“Belirttiğimiz gibi, onun dışında başka bir hakikat kıstasının bulunmasını şart koşan; bizim “Mutlak Fikrin Gerekliliği” diye, Allah ve Resûlü’ne imân ve bağlılık ve tabiî ki kitabına olan şartı belirten durum…”

Az önce bahsettik; Geist’in hadiseleşmesi, Kur’ân’ın hadiseleşmesi mânâsına da geliyor. “Mutlak Fikir”in bizce nitelenişi. Evet:

“Bu, niteliği belli bir mutlak fikirle, insan düşüncesinin örtüşmesinin mutlak hâlidir: Mutlak Varlık ve düşünce ile, eşya ve hâdiseyi niteleyerek pratik ifâde eden insan düşüncesinin, mutlakla -pay ve hisse olarak!- örtüşmesi.”

İBDA fikir mimarisindeki “ilim varlığın aynıdır” hikmetine zımnî bir gönderme var burada. Çok kapsamlı olduğu için açamıyorum maalesef.

“İşte burada, varlık ve düşünce, birbirinin aynıdır, birbirinin gayrıdır: Bu, en başta varlık’ın nitelenmesi ve düşüncenin nitelenmesi bakımından.”

Materyalistler şunu savunur. Kestirmeden söyleyeyim; düşünce, maddenin başkalaşmasıdır materyalistlere göre. Mirzabeyoğlu, “varlık ve düşüncenin ayniyyeti bahsi açısından, bu doğrudur” der. Ve ekler; “bu hiç de, madde düşüncenin başkalaşmasıdır, hakikatini çelmez”. Bakın, maddeyle ruh arasında bir ayniyyet var. Ama bir gayriyyet de var. Aynıdır demenin bir hakikati var ama gayrılık tarafını ihmal edersek, panteizme veya materyalizme düşeriz. Veya işin aslının ideler âlemi, ruhanî âlem, Hakikat-i Muhammediyye olduğu hakikati de örtülür. O yüzden bu ayniyyet ve gayriyyet mevzuu, çok nazik bir mevzu.

“İnsan için iş, eserde veya müessirde derinleşme işi olarak değişir: Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud meselesi.”

Eserde ve müessirde derinleşme işi; Hakk’ta ve onun yarattığı yahut südurcu ifadeyle söylersek, onun taayyünü olan halk âleminde derinleşme işi.

“Bir ve Bin”… Bu başlık altında verdiklerimiz, 2. Levha’da geçen “Madde-Nefs-Akıl-Ruh” başlığı altında verdiklerimizle birlikte, bilhassa hatırlanmalı”.

Ruh, bir kabuk tutma mertebesinde akıl oluyor. Akıl, bir kabuk tutma mertebesinde nefs oluyor. Bunları, aynı zamanda yukarıdan aşağı iniş gibi düşünün. Yine nefs de, bir kabuk tutma mertebesinde madde, yani beden oluyor. Bunu ontolojik bir hiyerarşi olarak da alabiliriz.

“Aynı şekilde, başlığımız, İslâm büyüklerinin kâinata “Kâmil İnsan” demeleri veçhile, “Kâmil İnsan” da olabilirdi…”

Yani bu başlığı “bir ve bin” yerine, “Kâmil İnsan” olarak da koyabilirdim demesi, ikisinin de aynı anlama geldiğini gösterir. Az önceki resmi (Resim-1) hatırladık, değil mi? İnsan-ı Kâmil ile kâinat arasındaki iç içelik ve illiyet bağını… “İnsan-ı Kâmil âlemin nüshasıdır” hikmeti. Tedbirât-ı İlahiyye’deki tablolaştırma. Ruhun hadiseleşmesi, Bir’in Bin’leşmesi; İnsan-ı Kâmil’in kâinatlaşması. Yahut kâinatın, mufassal hâle gelmiş İnsan-ı Kâmil olması hakikati. İslâm büyükleri, kâinata da Kâmil İnsan diyorlar çünkü. Bütün bir kâinatı dev insan, iri cüsseli insan olarak tasavvur edebildiğimiz gibi, İnsan-ı Kâmil’i, küçük bir kâinat olarak da tasavvur edebiliriz. Böyle bir illiyet, böyle bir korelasyon var.

“Kâmil İnsan, “Hakikat-i Ferdiyye”; ve sonra bu mânâda fâni olanlar.”

Hakikat-i Ferdiyye denilince, “Hakikat-i Muhammediyye” de aklımıza gelsin; Kâmil İnsan mânâsının zirvesini Allah Resûlü temsil eder. O’nun nuruna tevarüs eden veliler de kâmil insan hükmündedir. Tabiî her birinin vasfı ayrıdır. “Mehdî Muhammed”in kâmil insan olma vasfıyla, başka bir velinin kâmil insan vasfı farklıdır. Her birinin istidadı ve meşrebi, ayrı ayrıdır.

“Bu mânâ, zamanın sahibi olmak bakımından, insanî hakikati yerine koymak bakımından, en geniş anlamda varoluşan tarzda bilmeye, felsefe ve hikemiyata, bütün sosyal-siyasî-tabiî ve fizikî ilimlere kadar herşeyi, doğrularıyla ondan ve yanlışlarıyla ona nisbetle diye kendinde toplar”.

İnsanın hakikati, insanın özü meselesi… Batı’da bu mesele, bu klişe üzerinden tartışılmıştır. Marksizm’de de vardır. Marks’ı eleştiren aydınlar, Marks bir insan ve toplum modeli, yönetim modeli, ideoloji ortaya koyarken, insanın özünü, insanın hakikatini doğru tarif edemedi diyorlar. İnsanın ekonomik faaliyetini analiz ederken onun, aç gözlü, rekabetçi, hırslı tabiatını tanıyamadı derler. İnsanın bu yönünü, politik ekonominin İslâmcasını derinliğine ortaya koyduğu “Parakutâ’” adlı eseriyle, Salih Mirzabeyoğlu tahlil eder. İnsanın özü meselesi, Batı’da hep meçhul kalmıştır. Hattâ, insanın bir özü var mıdır yok mudur diye de tartışılmıştır. Salih Mirzabeyoğlu bu “insanî hakikat-insanî öz” mevzuunu “Berzah” adlı eserinde “İnsanî Hakikatin Perdeleri” başlığı altında tablolaştırdı; Şeytan gaybından başlayıp Allah Resûlü’nün temsil ettiği Hakk gaybına kadar 7 mertebe. Şu kadarını söyleyeyim size; Hazret-i İsa’nın nüzul edip tümüyle hakim olduğu dönemde pratiğine girilecek daha tesirli bir seyr-i sülûk metodunun temelidir bu mevzu. Bu benim kendi kanaatim. Eserde böyle geçmiyor. İnsanın hakikati mevzuunu ilk, “Berzah” adlı eserde tablolaştırdı dediğim gibi. Çünkü bizler, “adem insan-hayvan insan” tarifine giriyoruz. Ve, “velilik mecburiyettir” hikmeti, insanî hakikati yerine koymakla, özümüzü gerçekleştirmekle mükellefiz. Bunun için nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi gerekiyor. İnsanî hakikati yerine koymuş fertlerin oluşturduğu toplum ve o toplumun kurumlaşmasının nihaî safhası olan devlet, ideal bir devlet olabilir ancak… Ayrıca bu okuduğumuz kısımda, “zamanın sahibi” derken, kendi şahsından doğrudan bahsetmiyor. Hicâbından dolayı, kimliği hep fikrinde gözükür Mirzabeyoğlu’nun.

“Bu toplu hüküm, Goethe’nin dediği gibi, “yayın ok’a yakın olduğu kadar yakın olarak”, iki sebepten bir netice hesabı kestirme yoldan ele alınmamalı; hakkı verilmiş bir tecrid ve ircâ işidir.”

Meselâ Plotinos’un “Bir’in Bin’leşmesi” felsefesi, çok kaba, kapalı ve şematiktir. Başka mevzulara şümullendirilecek, tatbikata dönük bir model değildir yani. Salih Mirzabeyoğlu’nun yapmış olduğu “Bir ve Bin” nitelemesinin, çok kapsayıcı, hattâ bütün bir İbda külliyatını şâmil bir tarafı mevcuttur. O yüzden konferansımda bu metnin üzerinde bu kadar çok duruyorum.

Allah’ın “Kün-Ol” emri ile meydana gelen “Emr âlemi”ne ait işler ve “Kün-Ol” emri ile değil, “Emr âlemi”ne nisbetle meydana gelen “Halk âlemi”ne âit işler”.

Varlığı üç mertebede ele alıyor Salih Mirzabeyoğlu. Birincisi; Zat âlemi. Onun altında, Emr âlemi; yani Küllî Ruh âlemi. Onun da altında, Halk âlemi. Okuduğumuz bu cümlede buna gönderme var. Emr âlemi, Allah’ın “Kün-Ol” emriyle gerçekleşen işlerin varlık alanı. “Ölüm Odası” ve diğer bazı eserlerinde geçen “Abdülhakîm Koltuğu” motifi gelsin aklınıza. “Abdülhakîm Koltuğu”, Allah’ın “Kün-Ol” emriyle gerçekleşen işlerin varlık alanını temsilen, Salih Mirzabeyoğlu’nun kullandığı bir semboldür.

“Herşey O’dur” ve “Herşey O’ndandır” sırrı, kul plânında Allah Resûlü’nde ve gerisi buna nisbetle kıyas mevzuu… Herşey O değil O’ndandır; bu yüzdendir ki O. Mahiyeti, ister şu veya bu şekilde nitelenen varlık, isterse şu veya bu şekilde nitelenen yokluk mevzuu olsun. Kâinat, kâmil insan, yahut Kâmil İnsan’dan. O, Allah’ın kendi nurundan yarattığı; neticede Allah’tan.

İşin hem hakikati, hem de sindirme benimsetme usûlü bir arada, sözkonusu vahidin açılımı ve toplamı hâlinde, başlığımızı ebced tevafukları içinde gösterelim:

Elif: Bu harf, bütün harflerle ülfet edebildiği için böyle isimlendirilmiştir. Ebced değeri de 1’dir.

Elf: 1000. Bin sayısının ismi. Bin adet şey vermek ve ünsiyet eylemek (mânâlarına gelir)”.

Bir ve bin dedik ya; ister Elif’teki Elf deyin. İster Elf’teki Elif… Telaffuz benzerliğinden dolayı Mirzabeyoğlu’nun kurduğu iştikak alâkasını da görüyoruz burada. Yahut diğer bir deyişle, ister Bir’likteki çokluk deyin, isterse çokluktaki Bir’lik… Zaten Bir, sayı değildir. Sayıların “arke”sidir. Yani 1000 sayısı, bin tane bir’in yan yana gelmesiyle meydana gelmiştir; 1000’in içinde, bin tane Bir mündemiçtir. Kesrette vahdetin, vahdetteyse kesretin mündemiç-içkin olması…

“Sayısız çokluğu anlatmak için, “Bin çeşit şey” deriz ya; neticede, vahid ve herşey.”

Sayısız çokluğu anlatmak için kullanılan bu tür ifadelere İslâmî ilimlerde “kesretten kinaye” adı verilir. Meselâ, daha yüz sene bu adamla konuşmam diyorsunuz. Yüz sene ifadesi orada çokluk belirtmek içindir. Amelî tasavvufta da, seyr-i sülûk bahislerinde meselâ, “bu makamda 10.000 perdenin açılması gerekir” gibi ifadelerde görürüz kesretten kinayeyi. Buradaki Elf de, yine kesretten kinayedir; çokluğun ifadesidir.

“Şahîs: Büyük cüsseli ve iri yapılı kimse: 1000= 1.”

Şahîs kelimesinin ebcedi 1000 gördüğünüz gibi. Ebced ilminde 1000, Bir’e kalb olunur bazen. Burada da öyle yapılmış. Yine bakın, kesret vahdete-vahid’e dönüşüyor. “Büyük cüsseli ve iri yapılı kimse”yi, ister İslâm büyüklerinin kâinata Kâmil İnsan demeleri, yani kâinatı büyük cüsseli, dev bir insana benzetmeleri olarak yorumlayın, isterseniz de Kâmil İnsan’ın bütün bir kâinatı kendisinde toplaması olarak yorumlayın.

“Arz: (Erz). Yeryüzü, toprak, zemin, dünya. Aşağı ve alçak. Memleket. Küre. İklim. Davarın ayağının altı: 1001.”

Bu, Bir’in Bin’leşmesi; Vâhid’in kesretleşmesi; Ruh’un hadiseleşmesi; Ruh’un hades’leşmesi-kirlenmesi, pisleşmesi…“Mutlak Ruh”un alçalması der buna Hegel. Tabiat, “Mutlak Ruh”un alçalması, taayyünü-determinasyonudur. Daha önce de bahsettiğim gibi, eril olan ruhun dişileşmesi olarak düşünün. Tabiata, “tabiat ana” tabiri yakıştırılmıştır. İslâm tasavvufunda da, Batı’da da tabiat yahut Dünya, hep dişi olarak vasıflandırılmıştır. Meselâ Hazret-i Ali’ye, Dünya’nın güzel bir kadın suretinde gözükmesi ve onun bunu reddetmesi… Buradan sanki kadını küçümseme gibi bir anlam da çıkıyor. Nitekim Batı’daki nitelenişi itibariyle küçümseme vardır. Feminizm teorilerinin Hristiyanlık eleştirisi, Kitab-ı Mukaddes’te Hazret-i Havva’nın Hazret-i Âdem’den sonra yaratılması üzerinden de yapılır; hani şu, “kadının ikinci plânda olması” teranesi! Bu mevzu, kaynağında doğrudur ama Batı’da nitelenişi yanlış olmuştur hep. Şöyle bir hikmet tarafı var kadının “sonra”lığının; eril olan ruh’un dişileşmesi, toplu-mücmel olan varlığın mufassallaşması, kendini açması, ifadesi mânâsına geliyor. Bu minvalde Salih Mirzabeyoğlu, Üstad Necip Fazıl’ın “çocuklara annelerde gör merhameti” mısraını referans verir. Merhamet ve rahmet aynı kökten. Rahmet kelimesinin kökü “ravh”; rahatlık demek. Kadın ile rahmet arasında böyle bir alâka. Rahatlık; genişleme… Eril olan, toplu olan ve zuhur sıkıntısı yaşayan ruh, aşağı inerken, alçalırken, süflîleşirken, dişileşirken, aynı zamanda da kendini açıyor, yani genişliyor. Kendini gerçekleştiriyor. Kendini ifade ediyor. Meselâ, “Allah’ın celâli erkekte, cemâli de kadında tecelli etmiştir” diye geçer İBDA külliyatında. Cemâl, güzellik demektir. Estetik teorilerinde, bilhassa Yeni Hegelci Benedetto Croce’ta vardır; Mirzabeyoğlu, “Şiir ve Sanat Hikemiyatı” adlı eserinde söz eder ondan. Biz, tam ifadeye, tam tezahüre güzel deriz diyor Croce. Çünkü, Zat âlemi, Emr âlemi ve Halk âlemi tarzında varlık hiyerarşisi, yahut südur hiyerarşisi sözkonusu. Netameli mevzulara girmeyelim; biz, Allah’ın zatı her türlü keyfiyetten münezzehtir diyoruz. Ama Allah’ın “Kün-Ol” emriyle tecellisinden bahsedebiliriz. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, “yoksa Hakk, bir alt mertebede “Kün” suretine mi indi?” der. Bir alt mertebe, Emr âlemi yani Küllî Ruh mertebesidir, Geist mertebesidir. Ve ilk eril unsur mertebesidir. Kenz-i Mahfî-Gizli Hazine hikmeti; “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmeyi istedim”. Allah, kendinin kendine zuhuruyla yetinmeyip, bir ayna yaratmak suretiyle, aynadan da zuhur istedi. Hegel felsefesinin Kenz-i Mahfî hikmetiyle çok yakınlığı vardır. Kabaca söylemek gerekirse; bir varlığın kendini bilebilmesi için ikileşmesi gerekiyor. Süje ve obje, bilen ve bilinen ayrımı oluşması gerekiyor. Mevzu netameli. O yüzden yanlış bir ifade tarzından çekiniyorum; Varlık, kendini ikileştirdi, diyelim. Kendine benzer bir ayna yarattı. O aynada kendini seyrediyor. Ancak, burada kaba bir ikilik doğmasın diye Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri bir takım inceliklere temas eder. Allah ve âlem diye kaba bir ayrım yoktur aslında diyor. Hakk’ın bir nevi taayyünüdür, südurudur gibi… Ama dediğim gibi, bunlar nazik mevzular. Panteizme düşme tehlikesi var. O yüzden biraz çekiniyorum anlatırken. Bu kategoriler üzerinden gidelim: Hakk, bir aşağı mertebeye, Emr âlemi-Küllî Ruh mertebesine tecelli ediyor. Fakat bu mertebede zuhur sıkıntısı hâlâ devam ediyor. Yani bir eril mertebe oluşuyor Emr âlemi itibariyle. Ama henüz tam açmamış kendisini. Emr âleminin de alçalmış ve tamamen açılmış, tam ifade olmuş, zuhur etmiş hâli, Halk âlemi mertebesidir ve dişi âlemdir. İmâm-ı Gazalî Hazretleri’nin, “Bu âlemden daha güzeli yok” demesinin sırrı da burada. Batı’da bu şekilde bakılmaz. Batı’nın bakış açısı tamamen kötümserdir. Feminist düşünceye bir ölçüde hak vermek lâzım; dişi unsura karşı Batı’da kadim kötümser bakışa bir reaksiyondur çünkü bu düşünce. Erillik ve dişilik mevzuları sadece cinsiyet bahsinde değil, bütün kâinata şâmil bir düalizmdir gördüğünüz gibi.

(Bahattin Yeşiloğlu: O zaman Emr Âlemi berzah mı oluyor?)

Berzah oluyor, evet.

“Terakruk: Parlama. Işıklı olma: 1000= 1.

Muzallel: Gölgeli, gölgelenmiş: 1000= 1.”

İdeler âlemi ve ideler âleminin taayyünü, gölge âlem!

“Nazim: Kızgın kimsenin yürümesi: 1000= 1.”

Zuhur sıkıntısı kasdedilmiş olabilir bununla.

“Kazer: Kirlenme, pislenme. (Hades-sonradan olma): 1000= 1.”

Ruhun hadiseleşmesi. Ruhun hadesleşmesi. “Hades”leşmenin kirlenme, pislenme mânâsı yanında, sonradan olma mânâsı da var. Halk âleminin, Emr âleminden sonra ve ondan oluşması… Hem ontolojik yani değer hiyerarşisi olarak, hem de zamansal sonradanlık… Bunu, Hazret-i Havva’nın, Hazret-i Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılması kıssasına da uyarlayabiliriz. Allah Resûlü, “sizin dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” Hadisinde, kadından “nisa” diye bahsediyor. Çünkü Arap dilinde “nüs’et” masdarı “tehir-geciktirme” mânâsınadır, der Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri. “Nesa” kelimesi, tehir etmek, sonraya bırakmak demek. Bu mevzular, “Hakikat-i Ferdiyye”den başlayıp, açıla açıla gider Salih Mirzabeyoğlu’nun peşi sıra yazdığı eserlerinde. Çok yere uyarlanabilir temel bir şablon veriyorum. Gerisi size kalmış.

“Takaşşur: Kabuk bağlama, kabuklanma. (Bir nevi, ruhun kabuk bağlaması, yahut kabuğu): 1000= 1.”

Bahsettiğim gibi, ruh taayyün ettikçe, nefs olarak kabuk tutuyor; kendi zıttına dönüşmeye başlıyor. Kendi zıttıyla kendini perdeliyor, diyelim. Nefs de taayyün ettikçe, bedenleşerek, yine kendi zıttıyla kendini perdeliyor.

“Kazer ve takaşşur anlamları, “Yükseğe Doğru Tekâmül Meselesi”nde geçecek olan bahislerle birlikte hatırlanmalı… Ve yine, “Hatâ” bahsine ait ebcedlerle ilgili eksiklik ve düşüş anlamı bakımından “kâinat bir hatâdır!” hakikatinin, iştikak ve ebced bir arada, “hat” kelimesinden görünüşü: Çaylak kuşu: 1001.”

Bu hata bahsi, maddenin, ruhun alçalması, düşüşü olması itibariyle, “kâinat bir hatâdır” hikmetine çıkar. Ayrıca İslâm’daki Hazret-i Âdem’in hatası mevzuunda geçtiği ve Hıristiyanlık üzerinden Batı’ya çarpık bir şekilde “aslî günah doktrini” olarak intikal etmesinin yanı sıra, Üstad Necip Fazıl’ın, “Dünya Bir İnkılâp Bekliyor” adlı eserinde, Eski Yunan filozofu Solon’dan aktardığı üzere “insan bir arızadan ibaret” sözü itibariyle “insan bir hatadır” mânâsını da kapsar. Çünkü Allah’ın ayna olarak yarattığı en mütekâmil varlık insandır. Varlık kendini ikileştirdi demiştik; Allah kendini en mütekâmil varlıkta seyrediyor ama -hâşâ- ilah da diyemeyiz insana. Dolayısıyla insan, varlıklar içerisinde bütün ilâhî sıfatların kâmil mânâda alıcısı olsa da, Allah’ın bir nevî hatalı bir kopyası gibidir. Hata, Allah ile kul arasında, ebediyete kadar Allah’ı Allah, kulu da kul bırakıcı tenzih kavramıdır. İnsan, Allah’a nazaran hatalı ve eksik olmasa, onun da ilah olması gerekirdi. O yüzden Allah’a erme gayesi olan tasavvuf yolunda bile bu, “mutlak tevhid mümkün değildir” hikmeti icabı, muhaldir. Hata bahsi, aslında ayrı bir konferans, hattâ konferans serisi mevzuu. Fazla tafsilata giremem şimdi.

“Aynı mânâda “darr”: Zarar, ziyân: 1000= 1.”

Darr’ın dünya ile alâkasını başka bir yerde verir Mirzabeyoğlu. Dünyaya “zarar ve ziyân yeri” olarak bir bakış açısı… Evet, diyor; değerlendirmesini bilmeyen için dünya, zarar ve ziyân yeridir! Çünkü dünyaya, kulluk borcumuzu ödemek için geldik. İnsanî hakikati yerine koymak, insanî özümüzü gerçekleştirmek için geldik. Yoksa dünya zarar ve ziyân yeri yani!

“(………)

Dünyanın, “sefillerin en sefili” mânâsı… Münkazi: Bitmiş, tükenmiş, sona ermiş, ardı kesilmiş: 1000= 1.”

Ruhun hadiseleşmesi üzerinden, iştikak ve ebcedler üzerinden girdiğim hususlar görünüyor yine burada.

-III-

Ruh ve beden ikiliğine eski Yunan’da ilk değinen Eflatun’dan bazı bölümler okuyacağım. Oradan Salih Mirzabeyoğlu’na geleyim sonra. Eflatun’un mağara alegorisini biliyorsunuz. O mağarada yaşayan insanlar, mağaranın girişindeki tahta kuklaların, sadece mağaranın duvarına akseden gölgelerini hep görmekten dolayı, eşyanın, kâniatın varlığını o gölgelerden ibaret zannetmişler. Çünkü o mağarada yaşayan insanlar, zincirlenmiş durumdalar, mahpus durumdalar ve başka bir şey görebilmeleri mümkün değil. O zincirleri çözdüğünüz zaman, yani mağaradakileri mahpusluktan kurtardığınız zaman, asıl varlık zannettikleri gölge varlığın aslını, gölgeleri oluşturan tahta kuklaları arkalarında görürler diyor Eflatun. İşte bütün bir kâinat da, asıl varlık olan idealar âleminin kopyasıdır, gölgesidir Eflatun’a göre. Eğer bu gölge âlemin, görünüşler âleminin, hadise âleminin üzerine çıkacak derecede bilgilenirseniz, filozof olursanız, hakîm olursanız, yani kendi dilimizde söylersek, veli olursanız; kopya âleminden, gölgeler âleminden, kabuk âlemden, hadise ve hades âleminden kurtulup, bunların asılları olan idealar âlemine, küllî ruh âlemine ve “müşahede makamı”na, aynı zamanda “ihsan-Allah’ı görür gibi ibadet makamı”na erersiniz. Eflatun’dan kıyasla mevzuun aslını tasavvuftan işaretledik.

Pamukkale Üniversitesi’nden Fazıl Derbeder, “Platon (Eflatun), idealardan meydana gelen ve aklın sezgi gücü ile anlaşılabilen gerçek dünya ile, içinde yaşadığımız duyusal dünya arasında yapmış olduğu ayırıma paralel olarak, ruh anlayışını da geliştirmiştir” diyor yüksek lisans tezinde; “Ancak Platon, idea dediği gerçekliğin karşısına görünüşler âlemini koymakta -yani içinde yaşadığımız sefillerin sefili âlemi koymakta- ve düalist bir düşünceye ulaşmaktadır. Platon’un bu birbirine zıt iki âlem anlayışındaki düalizm, mağara benzetmesinde açıkça dile getirilmektedir.”

Eflatuna göre ruh, idealar âleminde her şeyin hakikatini müşahede ediyordu; âlemin unsurlarından mürekkep -yani bize göre sefillerin sefili âlemden yaratılmış olan- beden zindanına hapsolduğu zaman, idealar âleminde kendisine malûm olan bütün ilimleri unuttu. Çünkü ruh, bedene ilişmekle zulmete bulanmış oldu. Mirzabeyoğlu, “insan” kelimesinin unutmak mânâsındaki “nisyan” kelimesinden geldiğini söyleyerek, “insan, nisyan ile mâlûldür” hikmetine atıfta bulunur. Bu minvalde de, Yasin Sûresi’ndeki, “öğrettiğimiz ancak hatırlatmadır” âyetini verir alt başlığı “Erkek ve Kadın” olan “İnsan” adlı eserinde. Eflatuncu epistemolojide, “anamnesis-belirsiz hatırlayış” teorisi olarak geçer. Yani bilgi dışarıdan öğrenilen bir şey midir, yoksa unutulmuş bir şeyin hatırlanması mıdır? Eflatun’a göre bilgi, unutulmuş bir şeyin hatırlanmasıdır; ruh, henüz ideler âlemi seviyesindeyken müşahede etmiş olduğu her şeyi, beden zindanına hapsolduğu zaman unutmuştur. Dünyadaki kopyalarını görüp, onlar üzerinde tefekkür ettikçe, kopyaların asıllarını hatırlamaya başlar. Ruh ne kadar yükselirse, eşyanın hakikatini de o kadar idrak eder. İBDA külliyatında Eflatun’un anamnesis teorisi, “insan, aradığının ne olduğunu bilmeden bulduğunun da ne olduğunu bilemez; bilinen ve bulunan aranır” formülasyonu etrafında İslâmî aslına irca edilip, eserler boyu muazzam çaplarda tafsilatına girilerek işlenir.

“Beden Ruhun Hapishanesidir”

“Beden ruhun zindanıdır, hapishanesidir” argümanı, bütün bir Batı tefekkürünü etkilemiştir. Aynı zamanda da ruh, Emr Âlemi’nde küllî iken, aşağıya indikçe kalb hakikatinde nefsi, yani senlik-benlik durumlarını meydana getirerek bir nevî “parçalanmıştır”. Yani senin ruhun, benim ruhum, şunun ruhu, bunun ruhu meselesi, aslında ruhun bedene taallûkundan, ilişmesinden ve meydana getirdiği nefs ile karışmasından kaynaklanan bir husustur. Aslında ruh tekdir; Küllî Ruh. O yüzden zaten veli, nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye ettikçe, ondaki “cüz’î ruh” küllîleşir, küllî ruh makâmına erer. Bu mânâda, “neslihan her yerde demektir” mevzuunda bahsettiğim gibi, o makam çok yüksek bir ilim makamıdır. Aynı zamanda, kâinata tasarruf etme gücü de yükselir. Yaşadığı telegram sürecinde, böyle bir güç artışından bahsediyor zaten Kumandan. “Telegram” kelimesinin ebced değeriyle, büyük derecelere çıkma, büyük işlere yükselme, derin ve gizli mânâyı araştırma anlamlarına gelen “tesvir” kelimesinin ebcedinin aynı olduğundan en başta söz etmiştik. Bunun, İdris Aleyhisselâm’ın 16 sene boyunca yemeden, içmeden, uyumadan bedenini ve nefsini muazzam derecede riyazete tâbî tutarak miraca mazhar olmasıyla alâkası bulunmaktadır. Mirzabeyoğlu, Telegramı da İdris Aleyhisselâm’ın yaşadığı bu süreçle kıyaslayıp, ima yollu olarak, Telegramın bedenime ve bedenim üzerinden nefsime bindirdiği bu yük yüzünden mânevî anlamda derecem yükseliyor, mânevî anlamda miraca çıkıyorum demeye getiriyor. Veli miracının peygamber miracından farkı, peygamberler hem bedenen hem de ruhen miraca yükselirler. Velilerin miracı ise ruhendir, bedenen değildir. Adına da seyr-i sülûk denir.

(Hasan Uğur– Hocam bir şey sorabilir miyim? Ruh, bedenin zindanıdır dediniz de. Beden zindanı, bizim kontrol edemediğimiz ve ayrıca bizi yoldan sapmaya zorlayan heva ve hevesler olmuyor mu?)

Elbette… Az önce bahsettiğim gibi, ruh aslında süflî âlemden hiçbir şeye ilgi duymuyor. Ruh ne zaman ki süflî âlemin unsurlarından yaratılmış beden zindanına hapsediliyor; o zaman birbirleriyle tanışıyorlar. Sonra ruh âşık oluyor bedene. Ruh eril, beden yani madde de dişil ya! Âşık olduktan sonra, beden üzerinden görme, duyma, işitme gibi bir takım sıfatlar kazanıyor.

(Bahattin Yeşiloğlu– Arkadaş oluyorlar.)

Arkadaş oluyorlar. Batı idealist felsefesinde tümüyle kötülenir ama Salih Mirzabeyoğlu’nun bakış açısı tümüyle kötümser değildir. Kötü tarafını da, iyi tarafını da söylüyor. Bakın size “İman ve Tefekkür” adlı eserinden aktarayım:

Ruh, cesede ilişince, ceset ruhtan hesabsız kemâller elde ettiği gibi, ruh da cesetten büyük faydalar devşirir. RUH, BEDENDEN DEVŞİRDİĞİ FAYDALARLA İŞİTİCİ, GÖRÜCÜ OLUR VE ONUNLA DİLE GELİR. RUH, BEDENLE HEYKELLEŞİR, ALICI OLUR -bakın, ruhun bedenle ünsiyet kurduğu zaman alıcılık özelliği kazanması, çok önemli bir husus- VE MADDE ÂLEMİNİN FİİLLERİNE ERER. İŞİTME VE GÖRME HÂSSELERİ BEDENDENDİR.

Demek ki ruh bedene ilişmese, tekâmül edemeyecek. Bu kaçınılmaz bir şey tekâmül açısından:

“Ruh bedene ilişince, aynı evin konukları olurlar. Hayli zaman bir yerde kaldıkları için birbirlerinden kemâl alırlar.”

Bakın ruh bedenden kemâl alıyor, beden ruhtan kemâl alıyor, değil mi? Eflatun felsefesinde bu yoktur işte. Kötümserdir Eflatun’da ruh ve beden ilişkisi. Hıristiyan teolojisine de oradan geçmiştir zaten. Hıristiyanlar müthiş derecede beden düşmanıdırlar.

“Bu kemâller de gitgide sabitleşir. Birbirlerinden ayrılınca, birleşmiş sıfatlar silinmez. Ruh işitir, görür, hisseder. Mizaçları, sıfatları ve bilgileri ayrı iki insan bir müddet beraber bulunsalar, birbirlerinin mizaç, tabiat ve bilgilerinden pay alırlar. Ayrıldıkları zaman da, herbirinin öbüründen aldığı huy ve bilgi yerli yerinde kalır.”

Yeni fizikte de “ikiz etkisi” diye geçer bu husus; uzun süre yan yana bulunan iki taneciğin ayrıldıktan sonra da davranışları gözlemlendiğinde, biri Şam’a diğeri Bağdat’a gittiği hâlde, hâlâ eşzamanlı benzer davranışlar gösterdiği ölçülüyor.

(Fazıl Duygun- Batı diyalektiğinin temeli tümüyle çatışmacı ve birbirini imha esası üzerine kurulu. İslâm’ın diyalektik yaklaşımı ise zıtları bütünleştirici bir terkibe kavuşturma prensibine dayalı.)

Hegel’de de vardır bu. “Zıtların birliği” der ama nitelemeye gelince, yerli yerine oturtmakta zorlanıyor. Şablonu Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nden almış; bu çok bariz gözüküyor. O bunu varlıktan kendi gözlemleriyle çıkarmamış. Çok belli yani. Bu şablonu almış bir yerden. Bunu oraya oturtmaya çalışıyor, buraya oturtmaya çalışıyor. İslâmsız yapmaya çalıştığı için tam oturmuyor. Ama şablonu oradan aldığı çok belli. O yüzden Salih Mirzabeyoğlu, biz diyalektiğe karşı değiliz, diyalektiğin nitelenmesine karşıyız der eserlerinde. Diyalektiğin aslı bizde; Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin ontolojisinde. O da Kur’ân’dan ve Hadis’ten süzmüştür zaten diyalektiği. Fazıl Derbeder’in tezinden Eflatun hakkında devam edeyim. Çünkü Eflatun felsefesi, Batı’da bu mevzuun temeli olduğu için mevzumuz açısından çok önemli:

“İdealar âlemi madde âlemi gibi düşünülmemelidir. İdeaları seyredenin etten ve kemikten bir insan değil saf ruh olduğu unutulmamalıdır.”

Ruh henüz beden zindanına hapsedilmediği için idealar âlemi, yani her şeyin aslının bulunduğu âlemi müşahede edebiliyor. Titus Burckhardt, tasavvuftaki Âyân-ı Sâbite ile de benzeştirir bunu. Ne kadar doğru bilemem ama bir tedai bağı kurulabilir belki.

İhsan Makâmı / Müşahede Mertebesi

“Bu ruhun yetenekleri elbetteki bir insanınkine benzemeyecektir. Yani saf ruh, ideaları bir insanın herhangi bir şeyi gördüğü gibi değil, Tanrı tasarısı olarak görmüştür.”

Allah her şeyin hakikatini nasıl görüyorsa, ruh da henüz bedene girmeden -yani ilişmeden- önce öyle görmüştür diyor Eflatun. Tasavvuftaki “İhsan-Allah’ı görür gibi ibadet makâmı” yahut “Müşahede mertebesi”… Nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesiyle ruh tecerrüd ettikçe, dervişin basiret ve ferasetinin artışı neticesinde varılan… “Eserde müessiri görmek” mevzuuyla da alâka kurabiliriz…

(Hasan Uğur– Perdeler kalkıyor hocam.)

Perdeler kalkıyor ama Eflatun’un söylediği gibi tanrılaşmak değil bu. Eflatun, “insan, tanrılığını unutmuş bir varlıktır” der. Böyle bir söz abestir. İnsan, ilâhîliğini unutmuştur diyebiliriz. Seyr-i sülûk, ilahlaşma değildir, ilahîleşmedir; mevlâlaşma değildir, mevlânalaşmadır; rablaşma değildir, rabbânîleşmedir. Batı tefekküründeki bu türden çarpıtılmış hikmetlerin aslı İslâmdadır.

Bu, Eflatun öncesi, Orfik dine dayanan bir düşüncedir. Orfik dinin de kökeni İdris Aleyhisselâm’a dayanıyor. Orfik dinin felsefedeki ilk temsilcileri Pisagorculardır. Bunlarda da riyazet disiplini vardır. Onlardaki matematik ilmi bugünkü matematik gibi değildir. Sezgisel bir matematiktir onlardaki. Bütün bir kâinatı matematikî bir bütün olarak müşahede ederlerdi onlar. Esrarengiz, tarikatvârî bir yapıdır bu Orfikler. Eflatun’un onlardan etkilendiğine dair bazı mevzular da geçiyor bu tezde.

Phaidros diyaloğunda Eflatun, insan ruhunu üç kategoriye ayırır. İki atın çektiği bir araba alegorisi üzerinden anlatır ruhu. Bedene giren ruhun, süflî âleme olan temayülünü, arabayı çeken siyah at temsil ediyor. İdealar âlemine, ulvî âleme, üst âleme olan temayülü de beyaz at temsil ediyor. Arabayı süren sürücü de aklı temsil ediyor Eflatun’a göre. Akıl bu ikisini, birbirini iptal etmelerini önleyecek şekilde dizginlemek durumundadır.

(Hasan Uğur– Hocam mal ve mülk edinme içgüdüsü ve cinsî içgüdüyü buna örnek verebilir miyiz?)

Tabiî ki verebiliriz. Vaktimiz olsaydı, ben bu mevzuyu Mirzabeyoğlu’nun “Parakuta’” adlı eserinden hareketle temellendirecektim. Ayrıca meselâ “telegram” kelimesi, ebced değeri itibariyle “avrat” kelimesine tekabül ediyor. Telegram’ı “sûnî nefs/yapay nefs” olarak sembolize ediyor Salih Mirzabeyoğlu; benim ruhumla Telegram arasındaki çatışma, ruhumun nefs ile çatışmasıdır demeye getiriyor. En kuduz nefsi, en kuduz içgüdüyü temsil eder Telegram. Telegram ile avrat kelimesi arasındaki ebced alâkası, Telegram’ın dişi vasfına delâlet eder. Nefs dişidir ya! Eril olan ruha nisbetle dişi nefs. Ama bu dişi, kötü tabiatı temsil ediyor. Bir de iyi tabiat vardır. Yani nefsin tezkiye olmuş hâli, iyi dişidir. Nefsin tezkiye olmamış hâli ise kötü dişidir. Meselâ aynı şekilde, Telegram cihazının başındaki -şimdi ağzımı bozmayayım!- pisliklere, mitolojik figür olarak ne isim takmıştı Kumandan?

(Seyirciler– Nymphalar!)

Nympha ne demek? Eski Yunan mitolojisinde su perileri mânâsına geliyor. Nymphalar, dişi unsurlar! Onlar bir nevî, nefsten gelen menfî havâtırı temsil ediyorlar. “Sünuhat” diyor buna; Telegram telkinlerini böyle mânâlandırıyor Salih Mirzabeyoğlu. O mânâlandırma üzerinden eser açılımları yapıyor. Dediğim gibi; ruh ve beden düalizminin, “BİR ve BİN” başlığı altında verdiğim şablonların, her yere uygulanabilir bir tarafı var. Tao felsefesinde de yin ve yang düalizmi olarak var diye bahsettik. Bunu Mirzabeyoğlu, Telegram vesilesiyle yaptığı fikir açılımları üzerinden aslına irca ederken daha da zenginleştiriyor. Mitolojideki Nympha figürüne atıfta bulunuyor. Hazret-i Ali’ye dünyanın güzel bir kadın suretinde gözükmesi ve onun bunu reddetmesi üzerinden dünyanın dişi vasfından bahsediyor. Batı’da bu tür metaforlar üzerinden muazzam bir birikim mevcuttur. Felsefe, sanat, edebiyat… Özellikle Fransız edebiyatında görürsünüz. Çünkü, Eflatun’daki “beden ruhun zindanıdır” görüşü, beden kötüdür, ruh bedene girdikten sonra hadesleşir-kirlenir mevzuu, gnostisizm adıyla müstakil bir ekol olarak çok işlenmiştir Batı’da. Fransız edebiyatı da gnostisizmden epey etkilenmiştir. O yüzden, yer yer Baudelaire’den iktibas yapmıştır Mirzabeyoğlu. Baudelaire’in Albatros şiiri; “Albatr” kelimesinin “mermer” mânâsına gelmesi. “Mermer”in de -mer deniz demek- “Mer-Mer”, yani “iki deniz”, yani berzah insan-kâmil insan mânâsına gelmesi… Bunlar tesadüf değil. Batı tefekkürü, İslâmî hikmetlerden, kavramların etimolojik kökenlerine kadar etkilenmiştir. İnsan-ı Kâmil’in yeryüzüne sürülmüşlüğünü, bir gemiye düşmüş albatros kuşu alegorisinden hareketle ifade ederken Baudelaire’in Albatros’u sembol olarak seçmesi rastgele değil yani. Salih Mirzabeyoğlu, Batılı felsefeciler, sanatçılar ve edebiyatçıların, görünüşte belli etmeseler de, muazzam bir Osmanlıca ilgileri olduğunu kendi gözleriyle müşahede ettiğini söyler. İslâm kaynaklarından ve tasavvuftan etkilendiklerini zaten her fırsatta söylüyor.

(Enes Duymaz– Fransız edebiyatında yaklaşım, olumsuz tarafındandır ama.)

Onu da şu bakımdan över. İslâm’dan alıp kendine mâlediyor, diyor. Kendi medeniyet sentezine katmayı başarıyor Batı. Bu bir kültür özümlemesidir, bu bakımdan takdir edilir diyor Mirzabeyoğlu. Bizim Müslümanlar olarak yapmamız gerekeni onlar yapıyor. Biz bunu yapmaya kalktığımızda, onlara dönüştük. Elma yemeye giderken elmaya dönüştük! Onlar elma yedi; yani İslâmî hikmetleri alıp kendi bünyelerinde kana dönüştürebildiler. Biz elma yemeye kalktık, elmaya dönüştük!

(Fazıl Duygun- Bunu, ruh ve nefs mücadelesine de misâl olarak verebiliriz. İslâm tasavvufunda, ruhun bedene ilişmesinden oluşan nefsin terbiyesi meselesinde, ruhun nefsi terbiye ederek kendine bağlaması, iyi nefs… Öteki türlü, ruhun nefsin emrine girip kendi asliyetini kaybetmesi, kötü nefs… Çatışma teorimizin temeli.)

Evet. Bütün savaş budur zaten. Bilerek veya bilmeyerek aslında herkesin yaptığı budur diyor Mirzabeyoğlu. Kâfir bile bu işi örtülü olarak yapar. Küfür, örtü demek ya! Hegel bu yüzden tez ve antitez düalizmini varlığın, hayatın ve tarihin aslî temeli olarak ortaya koymuştur. O da kendince bir Hak ve bâtıl düalizmi kurmuştur. Bunun mutlak prensiplerini bulamadığından dolayı, içini fazla dolduramamıştır, ayrı mesele.

İhsan ve Müşahede Makamlarının Şehitlikle Alâkası

Bahsimize devam edersek; ruhun tekrar safiyet kazanması için bedenden kurtulması lâzım. Bedenin kayıtlayıcı ve aşağıya çekici bağlarından tecerrüd etmesi… Bunun için ölüm gerekiyor. Ölüm de iki türlüdür. Salih Mirzabeyoğlu’nun “İbda Diyalektiği” adlı eserinde, “Temel Ölçü-Şehitlik Şuuru” başlığı altında ele alınır. Birincisi, ruh kabzı anlamında âdi ölüm. Hepimizin bildiği ve vaktimiz geldiğinde başımıza gelecek olan… İkincisi için eserden aktarayım:

“İman Allah’a Resûlü’nün gösterdiği yoldan bağlanmak… Bunun hakikati, “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak.”

Yani ilahîleşmek, mevlânalaşmak, rabbânîleşmek…

“Bunun hakikati, Allah’ta fâni olmak, ölmeden ölme sırrına ermek, yâni velayet, yâni can vermek!.. Zâhir gözüyle “ruh kabzı” ve “can verme”nin aynı mânâda kullanılıyor olmasına nazaran bildirelim ki, “can verme” ve “ruh kabzı”, birbirinden ayrıdır; nefsin tezkiyesi ile ruhun safiyet kazanarak arş üstü emirler âlemindeki yerini alması ve KÜLLÎ olması mânâsına “can verme”, bu terk-i dünya işinin terkibî ifadesi, “ölmeden ölme sırrı”dır… İmanın hakikati budur!..”

Yani ruh, bedene ilişmesinden kaynaklanan kirlenmişliğini, zulmete bulanmışlığını, ya ruh kabzı mânâsında doğrudan ölerek kazanacak, yahut dünyadayken, bedene ilişmesinden kaynaklanan içgüdülerini, nefsânî temayüllerini, tezkiye ve tasfiye suretiyle ıslah ederek küllîleşecek. Buna “ölmeden ölme” deniyor ki, bu da bir şehitlik türüdür. “Şehid” ile aynı kökten “müşahede” makamına ve “İhsan-Allah’ı görür gibi ibadet” mertebesiyle alâkasına dikkatinizi çekerim. Bu mânâda İdris Aleyhisselâm’ın miracı üzerinden misâl vereyim; Hazret-i İdris’in, 16 sene boyunca yemeden, içmeden, uyumadan yaptığı riyazet, yani nefsi kırma disiplininden sonra erdiği Güneş makamında, bedeni ölü hükmündeydi diyor Mirzabeyoğlu. Ruha tam boyun eğmişlik anlamında ölü. Ölü, iradesiz olması bakımından dışarıdan gelen tesirle hareket eder hâle gelmiştir ya! Cansız, iradesi olmayan demektir. Beden öylesine ruhun tasarrufu altına giriyor ki, artık ölü hükmünde! Çünkü beden hayvandır. Hayvanın içgüdüsel olarak da olsa ruha mukavemet eden bir yönü vardır. Beden ruhun bineğidir. Beden ruha ilişmekle, aynı zamanda bir bineğin üstüne binmiş gibidir. Binek, süvarisinin hissiyle ve emirleriyle hareket eder ama bineğin kendisinin de ayrıca iradesi vardır. Dolayısıyla bizim gibi sıradan Müslümanların hep bu mücadeleyi yaşamamıza mukabil, velilerde binek yani beden ölü hükmündedir. Nefs tezkiye olduğu için, kötü tabiat iyi tabiata, kötü dişi iyi dişiye dönüştüğü için bedenin artık hiçbir mukavemeti kalmıyor ruha. “İradesi Allah’ın iradesi olmuş veliler” cümlesini hatırlayın İBDA külliyatından. Mirzabeyoğlu’nun “Telegram Feylesofisi” adıyla verdiği eserlerde bu, yine “İdris Kelimesindeki Kuddûsî Hikmet” üzerinden bedenin veya içgüdünün ruhlaşması diye geçer. “Esatir ve Mitoloji”den itibaren çok daha mufassal ve muazzam çaplarda işlemektedir Mirzabeyoğlu. Bu mevzular üzerinde derinleşmek istiyorsanız, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Füsûs’ül-Hikem’inde “İdris Kelimesindeki Kuddûsî Hikmet” fassını çeşitli şerhlerinden okumanızı tavsiye ediyorum.

(Hasan Uğur– Yalnız bu riyazet disiplini, ister istemez nefse zulme dönüşmüyor mu bir noktadan sonra. Ahir Zaman Müslümanları olarak böyle bir şeye kalkışırsak…)

Hıristiyanvârî anlamda bedene muhalefeti kasdetmiyorum ben. Klâsik tasavvuf disiplininde bir mürşide intisab edersin. Rabıta edersin. Mürşid senin durumunu kollar. Ya zikrini arttırır. Yahut sende mürşidin tasarrufuna direnecek bir bedenî yahut kalbî bir marazdan dolayı kalbin kararmıştır filan. Sana, sen riyazet yapacaksın diyerek, ne yapman gerektiğini en ince ayrıntısına kadar anlatır. Lokmayı azaltarak evvelâ senin içgüdülerini, hayvanî yönünü zayıflatıyor ki, sen tasarrufu kabul edici duruma gelebilesin. İslâm tasavvufu dairesindeki disiplindir bu.

(Hasan Uğur– Nefsine zulme doğru bir gidiş olursa?..)

Mürşidin verdiği usûlün dışına çıkılmazsa zulüm denmez. Mürşide sormadan riyazet yapmak yasaktır tarikatta. Mürşid ne diyorsa ona riayet edilir. Çünkü senin mânevî durumunu, bünyeni, neye ihtiyacın olduğunu o görüyor. Sen kendini bilemezsin. Tarikata intisab eden için geçerlidir bu da. Müslüman, takva ile mükelleftir. Takvanın da dereceleri var tabiî. Temel seviyesi, Kur’ân ve Sünnet’e uymaktan başlar, nafile mertebesindeki üst disiplinlere kadar yükselir. Tarikat usûlündeki disiplinler bu soydandır. “Takva” kelimesi, “birr” kelime klişesinde “ihsan” ile eşanlamlı olarak “koyunu sevk etmek” mânâsına gelir. Koyun hayvan ya; bedeni, nefsi, iç güdüyü sevk etmek, kontrol etmek!.. Ben burada riyazetten, Salih Mirzabeyoğlu’nun, maruz kaldığı Telegram’ı, İdris Aleyhisselâm’ın yaşadığı riyazete benzeterek yaptığı fikir açılımlarını izah etmek için bahsediyorum. Nev’i şahsına münhasır bir seyr-i sülûk yaşıyor Telegram vesilesiyle. Bizler için taklidi mümkün bir disiplin olamaz.

“Abdülhakîm Koltuğu” Sembolündeki Delik ve Güneş

“Ölmeden ölme”, yani Salih Mirzabeyoğlu’nun Telegram vesilesiyle girmiş olduğu mânevî tekâmül, bedeninin ölü hükmü kazanarak ruhunun safiyete ulaşması, dolayısıyla İdris Aleyhisselâm’ın hem bedenen hem de rûhen yükseldiği Güneş makamına, kendi mizaç ve meşrebi icabı mânevi derece bakımından yükselmesi… Güneş bütün feleklerin kutbu olması, etrafında döndüğü bütün felekleri kendine tâbi kılması bakımından, “zamanın kutbu-zamanın sahibi” mevzularına çıkar dünya görüşümüzde. “Ölüm Odası”nın girişinde, bütün eserin toplayıcıları vasfındaki rüyalardan birinde geçen “Abdülhakîm Koltuğu” sembolünde bir çok mânâya gelen “delik”, Güneş’e işaret eder bu bahiste. Enteresan bir şekilde 1980 rakamı, İslâm eskatolojisinin ipuçlarını verecek bir tarzda hem ebced denkliği bakımından “İstikbâl İslamındır”a tekabül eder, hem de “Abdülhakîm Koltuğu”nun dolmaya başladığı miladî tarih olan 1980’e işaret eder. Hicrî olarak 1400’e karşılık geliyor! Yani onun seyr-i sülûk macerası, boş bir form olan “Abdülhakîm Koltuğu”nu muhteva olarak doldurmaya, 1980 tarihinden başlayıp, Telegram’ın başladığı 2000 senesinden itibaren daha hızlı ve derin bir safhaya geçiyor. Form ve muhteva ilişkisi, hukuk ve siyasî iktidar gibi mevzulara kadar kapsayıcı bir genişlik arzetmektedir. Ebced irtibatları üzerinden Hegel diyalektiğiyle alâkalandırarak daha söyleyebileceğim bir çok şey var ama mevzu dağılır. Birçok mevzuun temel şablonu olan ruh ve beden düalizmi bahsinin dışına çıkmak istemiyorum.

Batı’dan, Eflatun’dan örnek verdik. Şimdi biraz da Şark klasiklerinden örnek verelim. Ölmeden ölmeyle, ruh kabzı farklı dedik. Velilerin yaptığı, ölmeden ölme rejimidir. Salih Mirzabeyoğlu’nun yazdığı “Ölüm Odası” adlı eser aklınıza gelsin.

Şimdi, İbn-i Sina’nın orijinal ismi El-Kasidetü’l-Ayniyyet’ür-Ruhiyye Fi’n-Nefs olan Ruh Kasidesi’nden Profesör Mahmut Kaya’nın kısa şerhleriyle aktarıyorum:

*“Çok yükseklerden süzülüp gelen gururlu ve nazlı bir güvercin sana kondu.”

Şerhi: Ruh, bedene hayat vermek ve onu yönetmek üzere kendi kutsal âleminden gururlu ve nazlı bir güvercin gibi süzülerek dünyaya inip ten kafesine konuk oldu.

Yücelerden sana gururlu, nazlı

Bir güvercin indi, bülbül avazlı.

Elçisi mi Rabb’in, yoksa nuru mu?

Hayatın esrarı hep onda gizli.

*“Açık ve peçesiz olduğu hâlde, kafa gözüyle bakan herkesten saklanmıştır.”

Şerhi: Akıl gözüyle bakanlara göre ruhun varlığı gayet açıksa da, duyularıyla algılamak isteyenler için o bir sırdır, görülmez.

Varlığı besbelli, bir bak yörene,

Aşk olsun fark edip onu görene!

Âlemde ne ulvî hakikatler var,

Ne bilsin gafiller, bundan köre ne.

*“İsteksiz olarak seninle ilişki kurduysa da, herhâlde senden ayrılması ona ağır gelecek ve acıyla kıvranacaktır.”

Şerhi: Ruh kendi anayurdunda mutlu bir hayat sürerken isteksiz olarak dünyaya inip bedenle ilişki kurduktan sonra içli dışlı olunca nihayet ruha nispetle harabeye benzeyen bedene uyum sağladı.

İndiği haneyi zamanla tanır,

Alışamaz önce, soğuk davranır.

Nihayet benimser ten kafesini

Ayrılırken bu kez ağlar, kıvranır.

*“Beğenemedi ve ısınamadı, ancak içli dışlı olunca, harabeyle bir arada bulunmaya uyum sağladı.”

Şerhi: Önceleri ruh bedenle ilişkiye yanaşmamış ve bir türlü ona ısınamamıştı. Fakat bu ilişki kurulduktan sonra içli dışlı olunca, nihayet ruha nispetle harabeye benzeyen bedene uyum sağladı.

Letâfet mi güzel, madde mi iyi,

Ne arar kafeste, bilmem ki neyi.

Özgürlüğü tadan bu zavallı kuş,

Nasıl sevdi hayret, bu viraneyi!

*“Bedenle ilişkisi sebebiyle, sanırım, saflığını koruyacağına dair verdiği sözler ile o yerleri unuttun.”

Şerhi: Ruh mutlu bir şekilde yaşadığı anayurdundan ayrılmakla kalmayıp saflığını ve temizliğini koruyacağına dair Allah’a verdiği sözü ve kendi kutsal âlemini de unutuverdi.

İnerken Allah’a verdiği sözü,

Unutup kirlenmiş tertemiz özü. -ruhun hadesleşmesi aklımıza gelsin-

Hatırlamaz olmuş anayurdunu,

Şimdi melûl mahzun, solgundur yüzü.

*“Öyle ki kendi merkezinin “M”sinden ayrılıp bitek olmayan inişin “H”siyle buluşuverdi.”

(Burak Çileli: Bu metin Arapçadan tercüme edildiği için inişin “H”si derken uymuyor tabiî. Bunun orijinalindeki iniş, Arapçadaki “hubut”tur. Süflîleşme mânâsına iniş demektir hubut. Nüzül kelimesindeki iniş mânâsından bu yönüyle farklıdır. Kur’ân-ı Kerim’de, Hazret-i Âdem’e ve Hazret-i Havva’ya, “inin aşağıya” mânâsındaki “ihbitâ” hitabıyla emir kipinde geçer bu kelime.

Şerhi: Hayatın ilkesi ve merkezi sayılan ruh, kendi ulvî âleminden bayağı sayılan madde âlemine ansızın inerek, taşlı kumlu arazi gibi verimsiz olan bedenle buluştu.

Kendi âleminden ne kadar ırak,

Şimdi beden ona geçici durak.

Bitek olsa hani, yine gam değil,

Kupkuru bir iklim, topraksa çorak.

*“Böylece ağırın “S”si onunla ilişkiye geçince, önemli yerlerle ören yerleri arasında kalıvermiştir.”

Şerhi: Yoğun ve ağır olan beden, lâtif ve hafif olan ruhla ilişkiye geçince, ruh, önemli olan kendi anayurduyla yani ilâhî ve mânevî varlıklar ile ören yeri gibi değersiz beden arasında kalıp bocalamaya başlamıştır.

Lâtifse de kendi, maddeyi korur,

Arada zavallı bocalar durur.

Neler çeker neler fâni bedenden,

Çilesini garip, böyle doldurur.

*“Saflığını koruyacağına dair verdiği sözü hatırladıkça, sürekli olarak ağlıyordu.”

Şerhi: Ruh, madde ile ilişkiye geçtikten sonra saflığını yitirip kirlenmişti; fakat temiz kalacağına dair Allah’a verdiği sözü hatırladıkça, utancından ağlayıp gözyaşı döküyordu!

Nedir engel, ruhun tam kemâline?

Anlamaz hiç kimse, bilmez hâli ne.

Unutmuş Allah’a verdiği sözü,

O yüzden ağlarmış kendi hâline.

*“Güvercin, sürekli esen dört rüzgârın etkisiyle, izleri silinen harabenin başında öter durur.”

Şerhi: Ruh yalnız verdiği sözde durmadığı için değil, maddî varlıkların sahip olduğu sıcaklık, yaşlık, kuruluk gibi dört niteliğin etkisiyle yıpranıp yaşlanan bedene üzüldüğü için de sürekli ağlamaktadır.

Yıpranıp giderek, yaşlanır kafes,

Nice nevcivanlar şimdi tık nefes.

Güvercin bu hâle yanar yakılır,

Odur virâneden gelen yanık ses.

*“N’eylersin ki sık örgülü ağ ve bazı eksiklikler, güvercinin mutluluk veren o geniş zirveye yükselmesine engel olmuştur.”

Ruh için bir ağ ve kafes durumunda olan bedenin madde ile olan ilişkilerinden kaynaklanan bazı eksiklikler, onun kemâlinin o geniş zirvesine engel olmaktadır.

Sık örülmüş bu ağ olmasa eğer,

Bakarsın yücelir ta Arş’a değer.

Ruhun o zirveye yükselmesine,

Maddeyle ihtiras engelmiş meğer.

*“Nihayet bedenden ayrılıp asıl vatana yolculuk zamanı gelip çatmış, o geniş uzaya doğru göç, yola koyulmuştur.”

Şerhi: Artık ruhun konuk olduğu bedenden ayrılıp anayurduna dönüş zamanı gelmiş ve göç de yola düzülmüştür.

Vade tamam olur, diner fırtına,

Çileli güvercin döner yurduna.

Biterken hasretlik yeniden başlar,

Ayrılırken ağlar, bakar ardına.

*“Güvercin, geride kimsenin değer vermediği ve toprak olmak üzere bıraktığı her şeyden ayrılmıştır.”

Şerhi: Nihayet ölümle birlikte ruh bedenden ayrılmış, geride artık kimsenin değer vermediği, toprak olmak üzere terk edilen ceset kalmıştır.

Burkulur yüreğim güller solunca,

Söner ümit nurum süre dolunca

Servi boylu ay parçası güzelin

Kim bakar yüzüne toprak olunca.

*“Güvercin uykuya dalıvermiştir. Perde açılınca uykulu gözlerle göremediklerini görmeye başlamıştır.”

Şerhi: Ölümle birlikte ruh, maddenin tutsağı olmaktan kurtulmuş, bedenle birlikte iken, tıpkı uyurgezer gibi görmediği nice hareketleri görmeye başlamıştır.

Dalınca güvercin o son uykuya,

Anlar ki bu hayat tümüyle rüya!

Neler görür neler, kalkınca perde.

Sonsuzluğu yaşar, haz duya duya.

*“Artık güvercin, yüceliklerin zirvesinde şakımaktadır, çünkü ilim yüksek olmayanları yükseltir.”

Şerhi: Nihayet ruh, beden kafesinden kurtulup anayurduna dönmenin ve dünyada iken bir türlü anlayamadığı hakikatlerin sırrına ermenin sevinciyle bayram etmektedir. Bu mutluluk, ruhun bilgi ile aydınlanmasından kaynaklanmaktadır, çünkü bilgi aşağı düzeydekilerin yükselmesi için biricik vasıtadır.

Yaşadıktan sonra bu macerayı,

Görüp tanımıştır, o maverayı.

Öter bilge kuşum Tuba dalında,

Artık onun yeri cennet sarayı.

Böyle devam ediyor kaside. Şimdi, İbn-i Sina da Eflatuncu ve Aristocu bir filozoftur. Biliyorsunuz Müslüman değil bu adam. Dinden çıkıyor sonrasında. Onun ruh ve beden taallûkuna, macerasına dair nitelemeleri de kötümserdir dikkat ettiğiniz gibi. Aynen Eflatuncu görüşü yansıtıyor Ruh Kasidesi’nde.

(Hasan Uğur- Ama hocam bazı kesimler hâlâ onu ve o çizgidekileri Müslüman filozof diye anarlar.)

O tür görüşler var ama bu konularda İmâm-ı Gazalî Hazretleri’ni ve İmâm-ı Gazalî Hazretleri’nden mülhem Salih Mirzabeyoğlu’nun görüşlerini esas almanızı tavsiye ediyorum.

İbn-i Sina’nın kötümser bakışı… Bu konuştuğumuz hususlar, “teodise-kötülük problemi” bahsinde de tartışılmaktadır. İyimser teodise ve kötümser teodise olmak üzere ikiye ayrılır kötülük problemi. Ruh ve beden ilişkisinin kötümser nitelenişinin hakikati vardır. O da İslâm’dadır; “sefillerin sefili âlem” diyoruz değil mi Âyetten hareketle? Beden de o süflî unsurlardan yaratılmıştır diyoruz. Demek ki kötümser bakışın bir hakikati var. Ama bunu bütünüyle merkezîleştirmemiştir İslâm. İBDA külliyatından aktardığım gibi; beden ruhtan hesabsız kemâller elde etmek için, ruh ise bedenden büyük faydalar devşirmek için bir araya geliyorlar.

-IV-

Dîvan şairi Hâfız’dan okuyalım:

“Tair-i gülşen-i kodsem, çî dehem şerh-i firâk Ke der in damgeh-i hadise çün oftadem”

Sadeleştirilmiş hâli: Kuds gülşeninin kuşuyum, bu maddî âlem hadiselerinin tuzağına nasıl düştüm, bu ayrılığımı nasıl anlatayım.

Ruhu kuşa benzetmesini, girdiği beden zindanını da ten kafesine benzetmesini Dîvan edebiyatından görüyoruz. Yine Hâfız’dan sadeleştirilmiş olarak:

“Bu çeşit bir kafes, benim gibi güzel bir kuşa lâyık değildir.

Rıdvan gülşenine gideyim, ben o yeşilliğe lâyığım.”

Aslî vatanına, yani Cennet’e lâyık olduğunu söylüyor burada. Hazret-i Mevlâna da, “can kuşu”nu şöyle konuşturuyor:

“Ben neredeyim, hapishane nerede,

ben kimin malını çaldım ki,

beden zindanına hapsedildim.”

Beden/nefs’in tezkiye edilmesi meselesi… Salih Mirzabeyoğlu, “ölmeden ölme” mevzuu üzerinden bedenin ruha tâbi kılınması anlamında öldürülmesi bahsine giriyor ya; “bedene” kelimesi “kurbanlık deve” demek. Yani “kurban edilmesi gereken binek” anlamına geliyor. Bunun için de, Füsûs’ül-Hikem’den “İshak Kelimesindeki Hakikî Hikmet” fassını okuyun. Hakkî Hikmet diye de geçer bazı tercümelerde. Bu mevzuun Batı tefekküründeki karşılığı, varoluşçu felsefenin kurucusu Kierkegaard’dır. O da, felsefesini İshak Aleyhisselâm’ın Kitâb-ı Mukaddes’teki kurban kıssası üzerine bina etmiştir. Varoluşluğun hakikati İslâm tasavvufundadır aslında.

Yine Hazret-i Mevlâna’dan:

“Morg-i bağ-i melekûtem, eyem ez âlem-i hak

Çend ruzi sahteend ez bedenem”

Sadeleştirilmiş hâli: Melekût bağının kuşuyum, toprak âleminden, madde dünyasından değilim. Ne var ki bedenimden, maddeden, bana birkaç günlük bir kafes çatılmıştır.

Hazır aklıma gelmişken şunu da araya sıkıştırayım; ruhun hadiseleşmesi, aynı zamanda da ruhun maddeleşmesidir dedik ya. Materyalizm, maddecilik demek, malûm. “Mater”, Latince “anne” demektir. Bu da Newton’un ikame ettiği bir tâbirdir. Aslı Frigyalılara kadar gider; “Meter” ismiyle Frigyalılardaki “ana tanrıça” kültüdür. Çeşitli kadim kültürlerde Kybele, Artemis gibi isimlerle yer alan şişman kadın tasvirli ana tanrıça heykelleri, aslında bütün bir kâinatı temsilen “iri cüsseli” insanı temsil ediyor. Dişi figürün kullanılması, küllî tabiatı, kâinatın küllünü, küllî nefsi yahut küllî cismi sembolize etmesinden kaynaklanıyor. Tabiat dişidir ya! Bu örnekte de yine, “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı” tezimizden hareketle mitolojinin kökenini semavî dinlere ait hikmetlere bağlıyoruz. Batı’nın uydurma “dinler tarihi”nin iddia ettiği gibi, tek tanrılı dinler mitolojilerden türemedi, bilakis mitolojilerden tutun en sapkın pagan inançlara kadar hepsi, semavî dinlerin tahrifinden meydana geldi. Felsefe ekolleri de böyle türemiştir.

Kafes; Kafş; Pabuç; Beşerî Sıfat

Şimdi dünyaya fırlatılmışlık-sürülmüşlük hadisesine Mirzabeyoğlu’nun “İnsanlık Tarihi” şiirinden misâl vereyim:

“Kaygan bir zemin… yaya

Âdem’le düştüğüm yer”

Dünyayı kastediyor burada Mirzabeyoğlu

“İlk kez karşımda eşya”

Fenomenler âlemini ilk kez görüyor. Dünyaya düştü ya!

“Baş döndüren perdeler”

Bilen ve bilinen arasındaki şuur katmanlarını düşünün. Perdeli değildi insan o âlemdeyken. Eşyanın hakikatini, varlığın hakikatini, kul haddi içinde, ne ise o hâliyle, aslıyla görebiliyordu. Dünyaya sürüldükten sonra, yahut ruh, nefs ve bedenle perdelendikten sonra, süje ve obje ikiliği, bilen ve bilinen ikiliği doğdu. Bilgi, bilenin bilinene doğru faaliyetle, gayretle kazandığı bir şeye dönüştü. O âlemde süje ve obje, yani bilen ve bilinen ayrımı yok. Daha doğrusu süje ve obje aynı. O yüzden eşyanın hakikatini biliyor; yani hakîm. “Abdülhakîm Koltuğu” makâmı gelsin aklınıza. İkilik bu âleme mahsustur. Epistemolojinin mevzuudur bu.

“Yürüdüm ve düşündüm

Düşündükçe üşüdüm

Ağlayışım gülüşüm

Havvâ da süren rüyâ

Kuş kafesi iskelet”

Bakın, iskeleti o da kuş kafesine benzetiyor. “Ortak sembol” mevzuundan bahsetmiştik en başta. Ortak sembol ama tamamen aynı şeyi kasdetmiyor Mirzabeyoğlu. Onu da söylemiş olayım. İçini, kâinat çapında bir muhasebeyle, öyle bir dolduruyor ki “kafes”in. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de geçen, Hazret-i Musa Tuva Vadisi’ne geldiğinde, Allah’ın ona “ayakkabılarını çıkar” diye hitap etmesi… “Kafes”in “kafş” ile iştikak ilgisi; “kafş” pabuç demek. Beşerî sıfatlarından arın diyor bir mânâsıyla ona. Bu etimolojik ilgileri Salih Mirzabeyoğlu “Ölüm Odası”nda kuruyor. “Beşer” kelimesinin köklerinde de “kabuk” mânâsı var zaten; “Madde Nedir?”den “Bir ve Bin” başlıklı bölümde, “Ruhun hadiseleşmesi” ile ilgisi içinde işlerken gördük. Batı’dan ve Dîvan edebiyatından örneklerini verdiğimiz ruh ve beden düalizmi etrafında “kafes” gibi sembolleri Mirzabeyoğlu, “tevhid sırrı” içinde, kâinat çapında bir genişlikte ele alıyor. Bunun tekrar altını çizmiş olayım.

“Akıl Kaabil’de ket

İki yüzlü bir âlet

Adım atsam da ay’a

Sürek avında koşu

O değil bu değil şu

Gözönünde fuhuşu

Cahil eyler söz güyâ”

Sadede geliyoruz yavaş yavaş. Şimdi “Ölüm Odası”nı okuyoruz, anlayamıyoruz, sıkılıyoruz belki. Birazdan okuyacağım metin hem “Tilki Günlüğü”nün “Muhabbet Kuşu” başlıklı bölümünde geçiyor, hem de “Damlaya Damlaya” ve “Ölüm Odası” adlı eserlerin başında… Basit gibi gözüken bir hadise anlatıyor Salih Mirzabeyoğlu. Onun eserlerinde, umumiyetle ilk girişte verdiği rüyalar ve rüya gibi yorumladığı hadiseler, ana paragraflar, bütün bir eserin toplayıcısı, tohumu, tomurcuğu hükmündedir. Peşi sıra gelecek olan metinler, o girişte verdiği ipuçlarının açılımlarıdır. “Ölüm Odası”na da, dediğim gibi daha önce “Tilki Günlüğü”nde ve “Damlaya Damlaya”da verdiği bir hadiseyi zikrederek giriyor. Burada şöyle bir antr-parantez izah da yapayım; Allah Resûlü ile ilgili olarak Hakikat-i Ferdiyye davasından bahsederken Salih Mirzabeyoğlu, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nden istifade yollu olarak şunu söyler: “Rüya vahyin 46’da biridir” Hadis’i, vahyin ilk 6 ayda rüyada başladığına işaret eder. Ondan sonra vahiy, uyanıkken gelmeye başlıyor. Fakat Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri -yani Kumandan-, aslında Allah Resûlü’nün bütün hayatı rüyadır, diyor; o ilk 6 ay, rüya içinde rüyadır. Bunu tasavvuf bahsine uyarladığımız zaman, velilerin uyanıklığı, “yakaza-uyku ile uyanıklık arası”dır, hikmetine çıkar. Meselâ Tilki Günlüğü’nde “Levha” ismiyle yer alan rüyalar var. Bir de “Düşvârî” ismiyle “uyanık” hâlde müşahede ettiği gündelik hadiseler var. Çünkü Hakikat-i Ferdiyye davası içinde Hakikat-i Muhammediyye’ye mazhar olmuş olan Mehdi Muhammed de, bütün bir dünya hayatını rüya olarak görüyor. Fikir açılımları, o rüyanın tâbirleri mânâsına geliyor. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, Mehdi’nin Velâyet-i Muhammediyye’ye en kâmil derecede sahip olacağını söyler Mektubât’ında. O yüzden bakın meselâ Telegram’ı, “avrat” olarak mânâlandırıyor. Cihazın başındaki pislikleri Nympha olarak sembolize ediyor vs. Bunları hep böyle rüya figürüymüş gibi alıyor ve fikir açılımlarının ifade vesilesi kılıyor. Hattâ öyle ki; Nymphalar’ın, kötü tabiatı temsil eden “pislik” mânâsı olduğu gibi, aynı zamanda da ruhun, nefsle ve bedenle olan ünsiyetinde, ilişkisinde, “alıcılık”, yani dişilik kazanmasını temsil eden böyle bir müspet sembolik mânâsına da işaret ediyor. Vahdet sırrında, tevhid sırrında vardır bu bahis, İBDA külliyatından hatırlarsınız; “pisliği pislik, lâşeyi lâşe olarak görmeyen göz” diye geçer Vahdet-i Vücud’ta. Füsûs’ta, İdris Kelimesi’ndeki Kuddusî Hikmet başlıklı bölümden alınmıştır İBDA külliyatına. Vahdet-i Vücud makâmına ermiş veliler, varlığı öyle kapsayıcı bir şekilde müşahede ediyorlar ki, bunun içinde domuz, pislik, HADES varken varlığı bunlara kadar teşmil etmek sakıncalı değil midir? Eserde müessiri görme makamına eren idrak seviyesi için o, pislik ve lâşe hükmünde değildir. Tabiî Şeriat nezdinde değil hikmet plânında böyle. Şeriat plânında pislik, pisliktir. Salih Mirzabeyoğlu en menfî kavramı bile sırasında müsbete irca ederken yahut müspet tarafıyla da anlatırken -sözleri, eserleri çok katmanlıdır demiştik ya- yeri geldiğinde Nymphaları farklı bir anlamlandırma içinde de kullanıyor. Burada okuyacağım basit gibi gözüken metin, aslında bir rüya gibidir. Müşahede ettiği gündelik bir hadiseyi anlatıyor aslında ama bütün o “uyanıklık” hâlinde şahit olduğu ne kadar vaka, cisim, şahıs gibi unsurlar varsa, aslında kendi kimliğinin yansımaları olarak görüyor. “Ölüm Odası”nın girişinde, “Takdim” başlığı altında:

“Evimin geniş ve uzun bir balkonu var… Mevcut tahta ve çıtaları kesip biçerek birbirine yakıştırdım ve pekâlâ bir parmaklık yaptım… Geçen sene (1992) sunta ve tahtadan çattığım çiçekliklerin yanına, çöpe niyetine yol kenarına atılmış büyük peynir tenekelerinden edinerek ve onları da kesip biçerek yeni çiçeklikler ekledim… Sonra, toprak ıslah çalışmalarım… Geçen seneki çiçeklerden kalma tohumları ve meyve çekirdeklerini ekmem… Ellerim, hapçıların elleri gibi kesik içinde ama, emeğimden ve eserimden mesudum… Uğraştığım işin, ruhumu teskin eden bir tarafı var… Tıpkı hâmile kadının, geçmiş doğum sancılarının hatırasıyla yeni bir doğum sancısından kaçınma tecrübesini andıran nafile bir sığınak gibi olsa da, söylediğim üzere bana nefes payı gelen bu çabadan mesudum!

*

Muhabbet kuşu… Kimbilir kimin evindeki kafesinden firar etmiş ve benim bahçeyle bir seviyedeki evin balkonuna konmuş…”

Bunu anlatıyor Mirzabeyoğlu ama rüya görüyor gibi düşünün. Rüyadaki muhabbet kuşu!.. Kendi ruhunu temsilen… Yahut Hazret-i Mevlâna’nın “can kuşu”na tekabül ediyor. Devam edelim:

“Lâtifeli bir dille söylersem; demek zevk sahibiymiş… Uyku mahmuru gözlerle çay ve sigaramı içmek üzere balkona çıktığımda, 13-14 yaşlarındaki komşu çocuğu Yalçın, “amca şu kuşu yakalar mısın?” dedi… Baktım, ayakları ve kanatları bir kafes imkânındaki sıçramalara uyarlı muhabbet kuşu… Bilmem yakalayabilir miyim?.. Neticede yakaladım… Kuşun zaten sahibi olmayan Yalçın, kendi mâlik olma arzusunu askıya aldı ve onu sahibleneceğim kesin kanaatiyle bana, hakkı olmayışına rıza tavrıyla baktı… Ama çocuk; bilmez miyim onun yüreğinin kuş gibi sektiğini…”

Bakın burada çocuk sâfiyetiyle kuş motifi arasında ilgi kuruyor. Orada çocuk aynı zamanda kendi saflaşmış, küllîleşmiş ruhunun sembolü. “Bilmez miyim” derken, bizim avamî anlamda kurduğumuz empatiyi kurmuyor o. “Zâhirde herkese karışmışlık ve kaybolmuşluk” makâmıdır bu bir tarifiyle de; Batı tefekküründe, Edmund Husserl’in fenomenolojisinde, “başkasının beni” bahsinde karşılığı bulunmaktadır. Evet:

“Balkondaki delikli bir çamaşır sepetinin altına koyarken, “kuş senin!” dedim.

*

Kimin olduğundan habersiz kuş, çamaşır sepetinin içinde, kafesteki alışkanlıkları ile hareket etmeye çalışıyor ama, tuhaf… Yanlamasına tel kafese yapışmaya uyarlı ayaklar, bizim çamaşır sepetinin yapısı karşısında başarısız… Kuşa kuşluğunu öğretecek değilim; lâkin bunun düşe kalka hareketleri bana çırpınan bir fareyi andırıyor… Böyle olmayacak… Acıyorum… Yalçın’ı tel kafes almaya yolluyorum… Ve içine bir gölge düşmesin diye tekrarlıyorum:

-“Kuş senin!”

Yâni kafes de!

*

Kuş gitti… Hâli ise gözümün önünde… Avuçlarımın içinde körük gibi inip kalkan göğsü, çarpan yüreği… Minicik gagasıyla, ümitsiz de olsa elimi gagalayıp kurtulmak istemesi… Kafese ilk girdiğinde, ürpertiden kabaran tüyleri… Aradan birkaç dakika geçmeden, birden canlanıp çevik hareketlerle şuraya buraya sekmesi ve yemlere yumuluşu… Emniyet ve güven hissi… Onu çok iyi anladım!”

Yine bakın “onu çok iyi anladım” diyor. Yukarıda, “zâhirde herkese karışmışlık ve kaybolmuşluk makâmı” diye tarif ettiğimiz bu mevzu, estetik ve sanatta, özdeşleyim diye uydurukçaya tercüme ettikleri “einfühlung teorisi” olarak yer alır. Devam:

“Kafes, insana hürriyetin aksi bir intiba verir;…”

Nitekim Eflatuncu felsefede karamsar bir bakış olarak öyle olduğunu gördük. Hür olan ruh, süflî âlemin unsurlarından yaratılmışlığından dolayı tabiî zorunluluk ve determinizmle kayıtlı bedene hapsolunca, hürriyeti tabiî zorunlulukla, bir bakıma mekanizmle ketleniyor, kısıtlanıyor. Ruhun tekrar hürleşmesi gerekiyor. Ama bakın burada kafes motifinin delâlet ettiği menfî anlamı kaydırıyor Mirzabeyoğlu. Devam:

“…oysa muhabbet kuşu, benim hâlime nazaran bunun tam tersini ilham etti bana… Diyesim o ki:

– “Âlemde bâr olur hâlime bigâneler!

Bâr: Yük… Yâr?..”

Tele-gram / Tele-yük / Tele-yâr

“Bâr” Farsçada “yük” demek. Bakara Sûresi’nde Amene’r-Resûlü olarak da bilinen, “Allah hiçbir nefse tâkatinden fazlasını yüklemez” meâlindeki Âyet’in orijinalinde “Lâ yükellifullahu…”daki yüktür bu kastedilen; külfet yani! “Tilki Günlüğü”nde yer yer geçen “Zeki bey” mahlas karakteri karşısında, onun sabrını deneyen menfî dişi arketipi temsilen “Külfet hanım” mahlas karakteri gelsin aklınıza. Ruh, bedene ilişmekle, beden ve arada meydana gelen nefs, ruha yük olmaya, ruhu taciz etmeye başlıyorlar. Aynı zamanda ruhun, nefs ve beden üzerinden Kâinat ile kurduğu bağları sebebiyle, coğrafî çevre ve sosyal çevre dahil dış dünya da ona yük oluyor. Zaten ruhun bütün bu kuşatan katmanlarla mücadelesi, insanın imtihan sırrıdır demiştik. “Yük” kavramına çok dikkat edin. Meselâ Mirzabeyoğlu, “telegram” kelimesini bu hikmetler üzerinden mânâlandırırken “tele-gram” diye ayrıştırıp, “gram”ı ağırlık/yük birimi olarak yorumlar. Bundan dolayı bir yerde telegram için “tele-yük” tabirini kullanır. Yani ruhunun hürriyet hamlesine imkân sağlayan bir anti-tez hükmündedir Telegram bu mânasıyla. Zaten cihazın başındaki Nymphalar ona, “biz senin zıddınız” diye çemkiriyorlar! Vesilesiyle, Deccal’a Hıristiyan teolojisinde “anti-christ / mesih karşıtı” denildiğine şimdilik küçük bir işaretle yetinmiş olayım. Amene’r-Resûlü’de geçen bu Âyeti bilhassa tasavvufî tefsirleri üzerinden incelediğiniz zaman muazzam hikmetler yakalarsınız. Bu “yük” kavramı üzerinden kurulacak çok irtibat var ama süremiz yetmeyeceği için kısa geçmek durumundayım. Fakat tekrar altını çizeyim; burada kuş ve kafes motifleri vesilesiyle fikrini serdederken bir kötümserlik yahut menfîlik iması yok. “Âlemde bâr olur hâlime bigâneler!” sözüyle, “Ölüm Odası” adını verdiğim çalışma odamdayken, benimle uyumsuz olan, bana eziyet veren insanlardan uzaktayım demek istiyor. Kendi kendimle başbaşa kalabildiğim, kendi saf varoluşumu yaşayabildiğim bir yer “Ölüm Odası” diyor. “Âlemde bâr olur…”un ilk anlam katmanı bu. Bir de derin ve hattâ zıt anlamda bir katmanı var ki, o da “Âlemde yâr-dost olur…”a çıkıyor. “Ölüm Odası”, onun çalışma odasıdır düz mânâsıyla ama sembolik anlamlarıyla, nefsidir, bedenidir, dünyadır, yeryüzüdür, kâinattır. Telegram’daki anlamlarıyla da sathî mânâsıyla cezaevidir ama derin katmanında, telegramın yapılmasında vasıta rolü bulunan, bedenini kuşatan “aura-hâle”dir. Telegram adlı eserin sonunda verdiği, “Tilki Günlüğü”nde de geçen ve “bazı rüyalar vardır ki 30 sene sonra çıkar” misâli, hadiseyi 9 sene öncesinden haber veren şu rüya:

“LEVHA: 10 Şubat 1991… Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne çıkmışız… Üzerimizde kefen… Üstünde de kırmızı bir zeminde “Doğsun Büyük Doğu benden doğarak!” yazısı bulunan bir yafta… Etek kısmında, “İlahi kör faturası” diye bir yazı; Mustafa Saka bunu, “Deccal” mânâsına yorumluyor!..”

Rüyadaki “kefen”, Telegram’daki “aura-hâle”ye işaret ediyor ve Üstad Necip Fazıl’la aralarında geçen Yevmiye adındaki esrarengiz diyaloglardan “kefenlemeye karşıyım”la ilgisi mevcut. Bu Yevmiye’nin de zıt anlamına, vesilesiyle yer verir “Ölüm Odası”nda. “Kefen”in, “ağır yüklü” anlamına gelen “mukad” kelimesiyle ebced alâkası da bulunmaktadır. Kafes motifi, işaret ettiği birçok anlama nazaran hep bir “kuşatan”a delâlet etmektedir. Hem kötümser hem de iyimser mânâsıyla bir arada ele alıyor Salih Mirzabeyoğlu. Yani âlemde onun hâline bâr olacak kimseler ve vakalar olmasa o, tekâmül edemeyecek. Yani telegram olmasa, Kumandan “Telegram Felyesofisi” adını verdiği bu eserleri yazamazdı işin açıkçası. Bundan, Telegramcılara minnet duyacağımız anlamı çıkmaz elbette! Cezalarını çekecekler! Hukukî yoldan tabiî!..

(Gülüşmeler…)

“Bâr”ın yük mânâsı var dedik. Aynı zamanda da “yâr”, yani “dost” demiş. “Âlemde bâr olur hâlime bigâneler!” “Âlemde yâr olur hâlime bigâneler!” “Yâr”ın “bilezik” -kuşatan- mânâsındaki “yâre” ile iştikak alâkası vardır ki, yine iştikak ve ebced alâkaları içinde “telegram” kelimesine tekabül eder. Uzatmayalım; “Âlemde bâr olur hâlime bigâneler” sözü şikayet mevzuu gibi görünürken, aslında bâr olmasa, tekâmül edemeyecek dedik. Nasıl ki Hegel diyalektiğinde tez, evvelâ kendi anti-tezini doğuruyor ve sonra o anti-tezle karşılaşıyor ki, bir üst senteze ulaşabilsin. Anti-tezini doğurmasa ve onunla çarpışmasa, bir üst senteze çıkamaz. Sonra bu sentez de, bir tez olarak kendi zıttını doğuruyor ve yine onunla çarpışarak yine bir üst senteze varıyor. Böylece devam ediyor. Salih Mirzabeyoğu’nun fikrî açılımlarına vesile olan seyr-i sülûkunda, “bâr-yük” hükmündekiler de böyledir. Dışarıdan gelen, nefsine tesir eden “uyaranlar”dır bunlar. Bu uyaranlar, onun nefsinde mündemiç olan fikirlerin o mevzu üzerinden açılımlarına vesile oluyor yahut icmâlden tafsile çıkarıyor. “İbda” kelimesi, “bir yerden bir yere çıkarmak” demektir bir anlamıyla da. El-Kasip Hazretleri ile ilgili bir menkıbe vesilesiyle, geçen konferansımızda anlatmıştık bunu.

“Ölüm Odası”ndan devam edelim:

“Bu hâdiseyi yazmamın sebebi, çalışma odama “Ölüm Odası” diye bir isimle, bu isim altında bir eser yazmaktı. TİLKİ GÜNLÜĞÜ’nde yerini alan bu hatıra, Kartal Cezaevi’nde Telegram seansları başladıktan sonra, devamı gelmeyen bir not almanın başlangıcı ve bana “Ölüm Odası” diye bir durumun hakikati olarak göründü. Orada, başlangıçtan bugüne kayda değer cümlelerden biri şuydu:

-“Bu, sanki bir modern büyücülük; ve robot insan imâl etme hayâl ve çalışmalarına mukabil, doğrudan doğruya insanı robotlaştırma işi…” ”

Hürriyet ve Zorunluluk Paradoksu

Yine geldik aynı mevzuya; ruh, hürriyetin temsilcisi, beden ise tabiî zorunluluğun, determinizmin, mekanizmin temsilcisidir. Bir röportajında dediği gibi, “Ölüm Odası”nda Mirzabeyoğu, hâkim Batıcı düşüncenin mekanik kâinat-mekanik hayat-robot insan -ki içgüdülerinin esiri postmodern günümüz tüketim toplumu bu tarife girer- algısını yıkmayı, bunu yıkarken de İslâm’ın duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarını -ki hürriyeti temsil eder- kazandırmayı amaçlıyor. Bunun hikemiyatı… En baştan beridir alâkaları içinde vere vere geldiğim bir takım semboller, toplayıcı anlamlara sahipler. Zihninizde pekiştirmeye bakın bu hususları. Kafes onun nefsi, kafes onun bedeni, kafes onun bedenini kuşatan, kendisi üzerinden Telegramın yapıldığı “aura-hâle” adındaki enerji alanı; aynı zamanda Telegramın kendisi vs… Meselâ Telegram’a “modern büyücülük” demesi… “Telegram” kelimesinin ebcedi, Felak Sûresi’nin âyetlerinin toplam ebced değerine tekabül ediyor. Felak ve Nâs Sûreleri, Allah Resûlü’ne yapılan büyünün çözülmesi için vahyedilmiştir. Nüzul sebebi budur. “Şer” yani kötülük kelimesinin en fazla geçtiği sûredir Felak Sûresi. Bu da Batı tefekküründe “teodise” adıyla kötülük problemi olarak tartışma ve inceleme mevzuudur. Epikür’den başlamıştır bu mesele; Allah madem ki mutlak iyi, mutlak doğru ve mutlak güzeldir. Öyleyse yarattıklarında niçin hata, kusur, noksanlık ve kötülük var? Böyle başlıyor teodise tartışmaları. Felsefe tarihinde epey kalem oynatılmıştır bu alanda. Bunun da İslâm’daki karşılığı, şer problemidir ve meseleyi toplayıcı sûre, Felak Sûresi’dir. Tabiî Mirzabeyoğlu, Felak’ın iştikaklarından girip mevzuyu bugüne kadar hiç ele alınmadık çaplarda şumüllendiriyor.

(Hasan Uğur- Hocam özellikle Hicrî birinci asırdan sonra kelâmcılar çıkmış ortaya. Kelâmcılar bu mevzu ile ilgili çok yazmışlar. Kaza ve kader mevzuu etrafında tartışmışlar.)

Bu mevzu hürriyet ve zorunluluk paradoksu üzerinden Batı’da tartışılmıştır. Asla da işin içinden çıkamamışlardır. Salih Mirzabeyoğlu da meseleyi Batı tefekkürüne ait bu kalıplar üzerinden ele alır çoğunlukla. Çünkü kelâm alanında söylenen her şey söylenmiş zamanında. Hürriyet ve zorunluluk kavramları üzerinden İslâmî açılımlarını yapar bu mevzunun. Bu kadar nazik bir mevzuda, hem avamın aklını doyuracak hem de havassa hitap edecek derinlikte ele alır. Mirzabeyoğlu, hürriyet ve zorunluluk meselesini, tarihte benim kadar kapsamlı ele alan yoktur diyor. Meselâ Telegram’ın temsil ettiği ruh ve nefs, ruh ve beden, ruh ve “Avrat-Nympha”lar savaşı, aynı zamanda da hürriyet ve mekanik zorunluluğun savaşıdır.

“Teknik”, İBDA külliyatında “uygulanmış ilim” olarak tarif edilir. Makine, felsefî mekanizmin, mekanik ilminin uygulanmasından doğmuştur. “Bir ilmin yanlışı müntehasında açığa çıkar” hikmetini külliyatı takip edenler hatırlarlar. İşin müntehasını başından görme makâmında olanlardan Üstad Necip Fazıl, daha 80’li yıllarda, Salih Mirzabeyoğlu’nun başına gelecekleri görüyor ve bilmeden hizmet ettirdikleri vasıtasıyla ona, “Bu makine gide gide öyle bir yere gidecek ki, bir âleme, beşerî hiçbir cehde yer kalmayacak hiç…” diyor. Yani insan iradesine ve hürriyetine yer kalmayacak mânâsında… Bunun da en mütekâmil pratiği, Telegram projesidir. Hürriyet ve mekanik zorunluluk mücadelesinin en zirvesidir Mirzabeyoğlu’nun verdiği savaş. Çözülmeyi bekleyen “makine bilmecesi”! Ayrıca yine eserin başında, “Allah çilesini çektirmediği şeyin nimetini vermez… Hakikaten ıstırab!” diyor. Telegram’a atıf!.. Istırab, elem, çile, tekâmül vesilesidir veliler için. “Telegram felyesofisi” kapsamındaki eserlerinde melâmet, horluk, zillet, fakr, riyazet, idam-ı nefs, bela, musibet, şiddet ve zahmet gibi kavramlar etrafında işlenen bu mevzu Batı tefekküründe, “asketizm-çilecilik” adıyla yer almaktadır. O sözün evvelinde “Müşahede lâzım” diyor Üstad. Müşahede makâmı olarak bahsetmiştim. Eflatun’un, ruhun saf hâlde ideler âlemindeyken herşeyin hakikatini müşahede etmesi, sonra beden zindanına girdikten sonra zulmete bulanmasıyla müşahedenin kapanması, bilgide özne ve nesne ikiliğinin meydan gelmesi, tekrar o ideler âlemini müşahede edebilmek için nefs-beden zindanından hürriyete kavuşması gerektiği mevzuunun tasavvuftaki karşılığıdır müşahede ve ihsan mertebeleri. “Ölüm Odası”nın başında yer alan, eserin toplayıcı cümle ve paragraflarıdır bu sözler. “Ölüm Odası” bu mânâda, ruh ve beden düalizminin sosyal ve siyasî hadiselere kadar varan kâinat çapındaki bir genişlikte ele alınışıdır. Nitekim “Ölüm Odası”, ebcedi itibarıyla “mescen-cezaevi” kelimesine tekabül ediyor. Cezaevi, beden mânâsının yanı sıra bir bakıma da dünya, yeryüzü, kâinat anlamlarına gelir; yani mekân. Ayrıca eserin Hazret-i İsa’nın nüzülü mevzuuyla alâkasından da söz etmiştik başta. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri Füsûs’ta, Hazret-i İsa’nın bedeninin “siccîn” denilen, kötü tabiattan arınmış hâlde daimi tabiattan yaratılmış olduğunu söylüyor. “Siccîn” Kur’ân’da da geçer. Tafsilatına giremeyeceğim ama “siccîn” kelimesinin, cezaevi mânâsına gelen “mescen” ile aynı kökten olduğunu belirteyim sadece.

Ruh ve beden düalizmi dedik. Eril ve dişi düalizmi dedik. Telegramın bu anlamda dişi vasfından, yapma nefs, sûnî nefs mânâsından bahsettik; Salih Mirzabeyoğlu’nun hürriyet hamlesine mevzu anti-tez yönünü anlattık. Telegram olmasa, onun derece artışı mümkün olmayacaktı. Bu minvalde “telegram” kelimesinin, “büyük derecelere çıkma, büyük işlere yükselme, derin ve gizli mânâyı araştırma” anlamlarına gelen “tesvir” kelimesiyle ebced denkliğinden söz ettik. Konuşmama burada son vermek istiyorum. Sorusu olan yahut söz almak isteyen var mı?

“Ruhun Tahayyüz Sahası”

(Hasan Uğur: Hocam, Salih Mirzabeyoğlu’nun, “İbda Diyalektiği”nde, özellikle sizin bu konuşmalarınızın büyük bölümünü kapsar nitelikte bir sözü var; biz ruhçuluğun hakikatine bağlıyız diyor.)

Evet, bizim ruhçuluğumuz aksiyoncu bir ruhçuluktur; biz, ruhu ve ruhçuluğu, hava tabakasının yeryüzüne mıhlı olması gibi, bütün kemmiyet ve keyfiyet plânlarıyla insanın tahayyüz sahasına perçinli görüyoruz, diye geçer külliyatta. Batı’daki idealist ve spiritüalist-ruhçu felsefeler, maddenin hakikatini reddeden veya maddeyi ve bedeni bütünüyle kötü olarak niteleyen görüşlerdir. Meselâ felsefeci Piskopos Berkeley’in görüşleri böyledir demiştik. Hıristiyan olması bakımından fikirlerinde “Kitâb-ı Mukaddes/Kutsal Kitap” kokusu var ancak aynı kaynaktan malûl diye bahseder Mirzabeyoğlu. Berkeley’in fikirlerinin eksik, güdük ve havada kalmasından dolayı Lenin, “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” adlı eserinde haklı olarak yerden yere vurur onu. Duyu organları olmasa diyor Berkeley, meselâ bu masaya dokunduğunda zihnine bu masayı var kılan duyuyu aradan çıkardığında, bu masa yoktur, çünkü dış dünyayı var kılan, duyu organlarının zihne yolladığı verilerdir, diyor. Bu mânâda Kâinat, yani dış dünya yoktur demeye getiriyor. Kâinatın mahiyeti yokluktur, evet. “Sefine” adlı eserinde, “Kefalet Meselesi” başlığı altında Telegram sırasında yaşadığı ilginç bir tecrübe üzerinden duyu organlarının alet ve temsil rolünden de bahsediyor Mirzabeyoğlu. Yani Berkeley’in görüşlerinin nisbî bir hakikati bulunmaktadır fakat materyalistlerin eline malzeme verecek derecede aşırıya kaçmıştır. Aynı şekilde, dünyanın “sefillerin sefili âlem” nitelenişi içinde o âlemin unsurlarından yaratılmış bedenin, “kötümser” olarak algılanışının İslâm’da bir hakikati vardır. Öte yandan da, İmâm-ı Gazali Hazretleri, “bu âlemden daha güzeli yoktur” der. Sanki “sefillerin sefili âlem” nitelendirmesine muhalefet gibi gözüküyor ama kasdı, Allah’ın isim ve sıfatlarının tam tezahürü bakımından bu âlemden daha güzeli yoktur. Güzel’in tarifi için tam tezahür, tam ifade hâli demiştik. Çünkü varlık, Zât âlemi, Emr âlemi ve Halk âlemi olarak üstten alta doğru, yani letâfetten kesâfete doğru taayyün ederken, emr yani ruh mertebesine geldiğinde, tam tezahür edememiş olmaktan dolayı henüz onda zuhur sıkıntısı bulunmaktadır. Halk âlemi mertebesinde tam tezahür ediyor, dişileşiyor, tabiatlaşıyor; bu mânâda da, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin “Hakk’ın kadında görünüşü daha tamdır” sözü vechile, Allah’ın isim ve sıfatları tam görünürlük kazanıyor. Bunun Batı’daki karşılığı “iyimser teodise” mevzuundadır. Fakat Batı’da iyimser teodise ile kötümser teodise, alâkası bulunduğu hürriyet ve zorunluluk paradoksuna çözüm bulunamayışından dolayı çatışır kendi aralarında.

(Hasan Uğur- İsim ve sıfatlar dediniz. Hicri 1. Asırdan sonra kelâmcıların çıkması ve Allah’ın sıfatlarını aşırı derecede irdelemeleri neticesinde bunun onları sapıklığa kadar götürme durumu var. Salih Mirzabeyoğlu ve İBDA Diyalektiği buna nasıl bakıyor?)

Kelâm mevzularına fazla giremedim henüz. Fakat Eşârî ve Mâturîdî kelâm ekolleri arasındaki ihtilafı tevil yoluyla telif eder Mirzabeyoğlu. Mutezile zaten Aristocu sapık bir kelâm ekolüdür. Fakat şu bakımdan da incelenmesi gerekiyor; Eşârî kelâmı o terminolojiyi de altyapı edinir. İmâm-ı Eşâri Hazretleri, eski Mutezile âlimidir, biliyorsunuz. Tövbe ettikten sonra da, yine aynı terminoloji üzerinden bu kez Ehl-i Sünnet dairesinde itikad müdafaası yapıyor. Ayrıca İbn-i Sina, Farabî, İbn-i Rüşd gibi sapık kelâmcıları da Ehl-i Sünnet kelâm ekolleriyle beraber, karşılaştırmalı olarak incelemek lâzım. Ehl-i Sünnet kelâmcılarından argümanlara da başvurur Mirzabeyoğlu. Ancak daha çok, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’ne ağırlık verir. Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, bir yönüyle Eşârîdir diyebiliriz ama bazen de Eşârîleri eleştirir. Ehl-i Sünnet âlimlerinin de kendi aralarında “rahmete vesile olucu ihtilaf sırrı” nevinden ihtilaflar olabiliyor. Salih Mirzabeyoğlu kendi fikir sentezinde oralardan da istifade etmiştir ama hem o ihtilafları telif ediyor hem de çok daha derin mevzulara giriyor. Bunu söylerken, Salih Mirzabeyoğlu’nun istifade ettiği, geçmiş İslâm büyüklerine karşı bir edep hatasına düşmeyeyim diye fazla bir şey söylemek istemiyorum. Eski kaynakları çok iyi okuyup, öğrenip, sonra da Salih Mirzabeyoğlu’nun bu mevzulara nasıl izah getirdiğini inceleyin demekle yetineyim. O zaman muazzam bir çap ve derinlik göreceksiniz İBDA Külliyatında.

(Bahattin Yeşiloğlu- Telif, iman artar mı eksilir mi meselesinin izahında gözükür “İbda Diyalektiği”nde.)

Evet. En basitinden o mevzuya enteresan bir izah getirmiştir meselâ.

(Bahattin Yeşiloğlu- Bir de Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nden hareketle Kumandan, “insan dünyaya efendiliği gözüksün diye sürüldü” der.)

Hata ve efendileşme bahsi!.. İyimser teodisenin mevzuu olmalıdır bu. Bu, Hıristiyanlıkta yok işte. Pavlus’un İseviliğe sonradan sokuşturduğu “aslî günah doktrini”; insanın doğuştan günahkâr olması inancı var Hıristiyanlıkta.

(Bahattin Yeşiloğlu- İbda Külliyatında, Hacer’ül-Esved ile efendileşme arasında ilgi kurulur Hazret-i Âdem’in hatası sebebiyle dünyaya sürülüşü mevzuunda.)

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, yani Mirzabeyoğlu, “hata” kavramını ne kadar iyimser bir yoruma tâbi tutuyor değil mi? İnsan, efendiliği öteki varlıklarla ilişkisi içinde, eşya ve hadiseleri teshirinde gözüktüğü için dünyaya sürülmüştür.

(Seyirciler- Teşekkür ederiz. Ağzınıza sağlık.)

Arayla beraber 4 saate yaklaşan bir süre sabır, ilgi ve dikkatle dinlediğiniz için, ben de teşekkür ederim.

Kaynak:
https://yeninder.org/ibda-fikriyatinda-ruh-ve-beden-dualizmi-burak-cileli/


YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!