İBDA KÜLLİYATI ÜZERİNE DENEMELER – 18 (Dil ve Anlayış)

DİL VE ANLAYIŞ 

Dil ve Diyalektik” 

– I –

 
Salih Mirzabeyoğlu’nun bir eseri… İşte ondan birkaç bölüm: 

DİL BAHSİNİN GEVELEYİCİLERİ 

Bizim dilden bahsetmemiz, şu sizdeki malûm eski dil-yeni dil tekerlemesi çerçevesinde değil!” demek ve bunu Türkiye genelindeki sahte aydın zümreye kadar kapsayıcı bir tonda belirtmek uygun olur. Ve yine belirtmek uygun olur ki, bir dünya görüşünün kalbine kadar giden “dil” mevzuunda, Büyük Doğu Mimarı hariç, bir tek “tefekkür çilesi” çekmiş adam yoktur! 

Dikkat: “Bir dünya görüşünün kalbine kadar giden”, diyorum. Solun keleşliği bir yana, Peyami Safa’nın “Osmanlıca, Türkçe, Uydurukça” adıyla demetlenen yazılarının belirttiği derinliği olmayan “cedel” tavrı dışında, bu çerçevede bile derli toplu bir görünüş sahibi yoktur!.. İmam-ı Gazâlî Hazretleri ile Farabî ve İbn-i Sina’yı aynı kefeye koyan, böylece de hepsinden habersiz veya hiçbirini anlamadığını gösteren kafanın “yaşayan Türkçe” tekerlemesi, ölü suratı pudralamaktan farksız… Dil, mesele konuşarak yaşar; bunun için de, kuru kuru “yaşayan dil” müdafaası olmaz!.. 

Yaşayan Türkçe” tekerlemecilerinin bize “yan” ve “bön” duruşu gösteriyor ki, bunlar dilin mesele konuşarak yaşayacağını anlamıyorlar… “İslâm’a muhatap anlayış”ı derinliğine ve genişliğine işlemek ve “form”lamak gibi bir memuriyet makamını, Allah’a şükrün izharı olarak göz önüne dikersek, hiçbir dünyalık hevesle takas ve mukayese edilemez pahasını da belirtmiş oluruz. Öyleyse rahatça söyleyebilirim ki, fikir ve sanat plânında Türkçe’ye hizmetim nasıl görülmez? Bu ipucunu, tekerlemecilere veya yaptığımıza gıpta yerine haset duyanlara değil, açtığımız İBDA şemsiyesi altında bizzat bu şemsiye keyfiyetini temin edecek idrak soylularına veriyorum. 

Uydurukça” meraklılarına gelince: 

İslâmî bir ruh potasında pişmiş dili, ruhî bir yükselişle boş kabuk olmaktan çıkaracak yerde, ruhunun leş kokusuna denk gelecek kurbağacaya döndürmeye bakıyor. İlim, sanat ve fikrin bu soydan cüceleri, komünistlere, masonlara, bütün İslâm düşmanlarına yardımcı olduklarını, temas ettiğimiz meseleler içinde idrak edecekler mi? Yoksa, izah edici biz olduğumuz için “kurbağacaya” devam mı edecekler? 

Kimbilir?  

Bugün hızı kesilmiş olsa da, ülkemizdeki “buruşuk aydın” kesimini bu niteliğiyle yoğuran ruhun baş köşelerinden biri diye, “uydurukça müessisesi”ni görüyoruz… Bunun karşısında da, karşı oluşları meymenetsiz keyfiyet züğürtleri var.  

Bu ölçüler içinde, hem bir tarih döneminin kültürel şartlarını tesbit etmek, hem de vukuu muhtemel hortlamalara karşı soylu teşhisleri daima gözönünde tutmak gereği bakımından, Büyük Doğu çerçevesindeki dil değerlendirmelerini muhafaza ediyoruz. (…)  

ANADİL 

Dil ve toplum… İçtimaî unsurlarla, ortak yaşama ve çalışma şartlarıyla, insanoğlunun geliştirdiği araçlarla ve onun tecrübeleriyle yakından ilgisi içinde dil, düşünceyle birlikte içtimaî bir vakıa olarak karşımıza çıkar. Dil demek insan demektir; öyle ise tabiî olarak, toplum da demektir… Hem fertlerle aynılaşır, hem de onların dışında ve üstünde yer alır. Bu çerçeve içinde şu teşhis: 

– “Bir milletin yaşayış biçimi, inançları, gelenekleri, dünya görüşü, çeşitli nitelikleri ve hattâ tarih boyunca bu toplumda meydana gelen çeşitli hâdiseler üzerinde hiçbir bilgimiz olmasa, sadece “dilbilim” incelemeleriyle, bu dilin söz varlığının, söz hazinesinin derinliğine inerek bütün bu mevzularda çok belli bir toplum içinde, kendine has bir kültür ve medeniyet çerçevesinde biçimlenir, rolünü böyle bir çerçeve içinde yerine getirir. Bu sebeple, her dilin belli bir toplumu yansıttığı söylenebilir.” 

Büyük Doğu Mimarının şu teşhisini, yukarıdaki hakikatle mütalâa ediniz: 

– “Bir millete yapılabilecek en büyük fenalık, onun diliyle oynamaktır. Dil, ufak tefek aşılar kabul etse de, bir uzviyetten olanca kanın çekilip yerine başka bir kanın ikamesini intihar sayar. Nitekim bizdeki Dil Kurumu –şimdi kapandı- adlı ruh mezbahasının yaptığı iş, makasla kesercesine nesil kopuntuları meydana getirmekten başka bir şey olmamıştır.” 

Anadil mevzuunda Alman yazarı Albert Schweitzer: 

Çocukluğumdan beri Almanca olduğu gibi, Fransızca da konuşurum. Yine de, Fransızcayı anadilim olarak duymuyorum; annemle babama yazdığım mektuplarda kendimi bildim bileli Fransızca kullanıyorsam da, bunu ailenin geleneği böyle diye yapıyordum. Almanca, benim anadilim; çünkü, içinde dil bakımından kök saldığım Alsas ağzı, Almancadır.  

Bir kimsenin iki anadili olduğunu sanması, benim denediğime göre, kendi kendisini aldatmasından başka bir şey değilmiş gibi geliyor bana. Böyle bir kimse, iki dile de aynı ölçüde sözgeçirdiğini sanabilir, ama aslında durum her zaman şöyledir: Gereği gibi bu dillerin yalnızca birinde düşünüp, yalnızca bu dilde hür ve ibdacı davranır. Biri bana, “ben iki dili de aynı derecede iyi bilirim.” diyecek olsa, ona hemen, “bu dillerin hangisinde sayıp hesapladığını, mutfak kapkacağı ve marangoz ile demirci elaraçlarının adını hangi dilde daha iyi bildiğini, sonra da düşlerini hangi dilde gördüğünü sorarım. Bu tecrübede, bildiği dillerden birinin daha ağır bastığını bağışlamak zorunda kalmayan bir tek insana rastlamadım. 

Yakında yine yol görünüyor bana. Kısmetse, -bu hikmetli söz, inandığımdan mıdır bilmiyorum; alıştığım için de dilime takılmış olabilir- kısmetse, bir-iki haftaya varmaz, yeniden o sisli Ren kıyılarında dolaşacağım. Bu kez de daha önce yaptığımı yapacağım; ama neyi yapageldiğimi, şimdi daha açık ve seçik biliyorum. Ne doğru söylemiş, anadilini sevenlerin ve sevmeyenlerin piri Herder: 

– “Ben, öbür dilleri kendi dilimi unutmak için öğrenmem, eğitimimden edindiğim töreleri değiştirmek için yabancı milletler arasında dolaşmam; ben vatanımın yurttaşlık hakkını yitirmek için başka uyruğa geçen bir yabancı olurum o zaman; kazanmaktan çok yitiririm. Tam tersine, yabancı bahçelerden, kendi dilime, düşünce biçiminin bir nişanlısı gibi, çiçekler dermek için geçerim.” 

Başka türlü de olabilir mi? 

Bir gün Konfüçyüs’e sormuşlar: 

– “Bir milletin bütün idaresi sana bırakılsaydı, önce ne yapardın?” 

Dilin bir kâinat plânı oluşunu gösteren şu cevabı vermiş: 

– “Önce dili düzeltirim… Dil düzgün olmayınca, söylenen, söylenmek istenen değildir; o zaman da, yapılmak istenen, yapılmadan kalır; bu yüzden de töreler ve sanatlar geriler; buna nisbetle de adalet yoldan çıkar; adalet yoldan çıkınca da, halk çaresizlik içinde kalır. İşte, bundan dolayıdır ki, söylenmesi gereken, başıboş bırakılamaz ve bu her şeyden önemlidir.” 

Shakespeare’i, Hindistan gibi en zengin bir sömürgesine bile değişmeyeceğini ifade eden İngiliz idraki, doğrudan doğruya İngilizce hakkındaki hassasiyetini Sir Winston Churchill’in “dil öfkesi”nde billurlaştırmıştır: 

– “Okula giden çocukları ancak iyi İngilizce bilmedikleri takdirde kamçı ile döverim!”

DİL HASSASİYETİ  

Sahabileri takip eden “tâbiler” kolundan Ebu Esved, birgün Hazret-i Ali’nin saadet huzurlarına girdiklerinde onu düşünceli bir hâlde buluyor ve sebebini sorduklarında şu cevabı alıyor: 

– “Arapça bozuluyor ve kelimelerin telâffuzları değişiyor. Lisânımızı korumak için bir kitap yazmayı düşünüyorum!..” 

– “Bu lütfunuzla hem bizi ihya, hem de Arapçayı bozulmaktan kurtarmış olursunuz!..” 

Üç gün sonra tekrar yanlarına uğradığı zaman, Hazret-i Ali ona sarf ve nahvin esasına dair bir kağıt veriyor ve buyuruyor: 

– “Yâ Ebu Esved sen de incele ve hatırına bir şey gelirse ekle!..” 

Büyük Doğu Mimarı: 

– “Bütün İslâm büyüklerince kabul edilmiş bir gerçektir ki, Hazret-i Ali insanoğlunun en büyük lisânı olan Arapça’da mânâların kahramanı olduğu kadar, bir lisânın iskeleti demek olan gramer ilminin de kurucusudur.” 

Hadîsler: 

– “Ben hikmet eviyim, Ali de onun kapısı…” 

– “Ben ilim beldesiyim, Ali de onun kapısı…” 

– “Ali’ye nazar etmek, (o vasıtayla Allah’a yönelmek noktasından) ibadettir…” 

– “Ali bana bağlılıkta, başımın vücuduma nisbeti gibidir.” 

Yine Büyük Doğu Mimarı, Hazret-i Ali hakkında: 

– “Âyetlerin nâzil oluşundaki zaman, sıra, vesile ve murad, en mahrem noktalara kadar bilgisi içinde olduğundan, Allah’ın kitabını derlemek ve toplamakta, ondan daha saygılısı düşünülemez. Kimsesiz evinde Hazret-i Ali, önünde ceylân derileri, tuğlalar ve sırt kemiklerine yazılı âyetler, her ân iç ve dış hikmetlerine göre Kur’ân binasını kurmakla meşgul… Nitekim Hazret-i Ebu Bekir zamanında başlayıp Hazret-i Osman devrinde tamamlanacak olan bu temel iş, ilk ustası olarak Hazret-i Ali’yi buluyor.” 

İlim ve hikmet beldesi kapısının gösterdiği dil saygısı ve kaygısı, Allah’ın Kitabını derlemek ve toplamak vazifesiyle birlikte düşünülürse, “dil ve diyalektik” bahsinin ruhu başından gösterilmiş olur. [*] 

* Salih Mirzabeyoğlu, Dil ve Anlayış – Dil ve Diyalektik, 3. Basım, İbda Yayınları, İstanbul 2013, s. 101-109. 

7 Ocak 2012   
 

II –

Bir yönüyle dil hikemiyatı (dil felsefesi) olan eserdir… Dikkat:  

«Düşünce ile kelimeyi en baştan itibaren birbirlerine bağlayan bir bağ var mıdır yok mudur? 

Münasebet, düşünce ve konuşmanın tekâmül süresi içinde ortaya çıkar, değişime uğrar ve gelişir. Ancak, düşünce ve konuşmayı, zaman zaman birbirine paralel, zaman zaman ise belli noktalarda kesişerek ilerleyen ve birbirlerini mekanik biçimde etkileyen münasebetsiz ilk deveran olarak görmek de yanlış olur.

Kelime mânâlarının değişim geçirdiğinin ortaya çıkartılması, düşünce ve konuşma mevzuundaki incelemeyi çıkmaz bir sokaktan kurtarmıştır. Kelime mânâları statik olmaktan çok, hareketlidir. Kelime mânâları iç yapıları bakımından değişime uğruyorsa, düşüncenin kelimeyle olan ilişkisi de değişime uğruyor demektir.

Düşüncenin kelimeyle olan münasebeti bir “şey” olmayıp bir harekettir; düşünceden kelimeye ve kelimeden düşünceye doğru durmadan gidip gelen bir hareket… Düşünce, kelimelerle yalnızca dile getirilmekle kalmaz, onlar aracılığiyle varlık kazanır. Her düşünce, her şeyi başka bir şeye bağlamaya ve şeyler arasında bir ilişki kurmaya yönelir.

İçinden konuşma, bir kimsenin kendisi için konuşmasıdır; dışından konuşma ise, başkaları içindir. Fonksiyon bakımından böylesine temel bir farkın, konuşmanın bu iki türünün yapısını etkilememesi kuşkusuz şaşırtıcı olurdu.

Necip Fazıl’ın, BATI TEFEKKÜRÜ VE İSLÂM TASAVVUFU konferansındaki giriş bölümü, aynı zamanda İBDA dilinin mânâsını da çerçeveleyici:

(…) 

Dünyalar arası bu nefs murakabemiz, aynı zamanda bana, âciz şahsıma büyük kazanç getiriyor. Dâvaların dâvasını huzurunuzda mahrem olarak konuşup “nakş-ı ber’âb-su üzerine yazı” kabîlinden harcamamak için, tesbiti gereken bir şema üzerinde çalışmış olmak… Konuşmamı kelimesi kelimesine satırlara aksettireceğim eserimin şemasına malik bulunmak…» [**] 

«Rusça’da ay için iki ayrı kelime vardır ve kökenlerinden de açıkça anlaşıldığı üzere bu kelimelere farklı düşünce süreçleriyle ulaşılmıştır. Terimlerden birinin kökeni, “kapris, kararsızlık, düş kurma” mânâlarını tedaî eden [çağrıştıran] Latince bir kelimedir. Açıktır ki, burada Ay’ın, onu diğer gök cisimlerinden ayıran bir özelliği olarak, değişik biçimi vurgulanmak istenmiştir. “Ölçen” mânâsına gelen ikinci terimin türeticisi ise, kuşkusuz zamanın devrelere göre ölçülebileceği vakıasından etkilenmiştir. (…)

Herhangi bir dilde bir kelimenin tarihini inceleyecek olursak, ilk bakışta şaşırtıcı gibi gözükse de, kelimenin mânâlarının tıpkı çocuk düşüncesindeki gibi değişime uğramış olduğunu görürüz. (…)

Kelime ailelerinin oluşumunu yöneten kanunlar nelerdir? Yeni beliriş veya nesneler önemsiz bazı niteliklerine göre adlandırıldıkları için, konan adın, o şeyin tabiatını gerçek mânâda dile getirmediği durumlar hiç de az değildir. Bir ad, hiçbir zaman başlangıçta bir kavram olarak ortaya çıkmadığı için, genellikle hem fazla dar, hem de fazla geniş kapsamlıdır. (…)

Adların yeni nesnelere aktarılması, yakınlık veya benzerlik yoluyla, yani karmaşalarla düşünmeye has müşahhas [elle tutulur, gözle görülür] bağlar temelinde olur. İçinde yaşadığımız çağda oluşmakta olan kelimeler de, çeşitli şeyleri aynı grupta bir araya toplayan deveran için birçok örnek sağlamaktadır. “Masanın bacağı”ndan, ve “darboğaz”dan söz ettiğimiz zaman, şeyleri bir karmaşaya benzer biçimde gruplamaktayız. Sözü geçen durumlarda aktarmaya aracılık eden izafî ve fonksiyonel benzerlikler son derece açıktır. Ancak aktarma çok çeşitli tedâîler tarafından belirlenebilir ve eğer çok uzak geçmişte gerçekleşmişse, olayın tarihî arka plânını tam olarak bilmeksizin münasebetlerini yeniden kurmak imkânsızdır.

İlk ortaya çıktığı biçimiyle kelime, bir kavramın doğrudan bir işareti değildir; daha çok bir imge, bir resim, bir kavramın zihnî bir taslağı, kavram hakkında kısa bir öykü ve gerçekten de küçük bir sanat eseridir.» [***] 

«İslâm tasavvufunda, gerçek keşif sahipleri, Allah’ın “Zât”ının maverasını [ötesini, yâni O’nun dışındaki tüm varlığı] her ne olursa olsun, isim ve sıfatların tecelli çerçevesinde görürler ve “Zât” kabul etmezler.» [****] 

** A.g.e., s. 204-205.

*** A.g.e., s. 208-210.

**** A.g.e., s. 211.

2 Temmuz 2012 

Kaynak: S.G. “İBDA Külliyatı / Salih Mirzabeyoğlu’nun Eserlerine Giriş Mahiyetinde Denemeler” ismiyle 2015 yılında Akademya tarafından basılmış ve bir süre sonra tükenmiş bir eserden kamuoyunun istifâdesi amacıyla yapılmış iktibaslardır. Eser, Türkiye’nin en çok takib edilen forum sitesinde İBDA Külliyatını tanıtma gâyesiyle 2011-2014 yılları arasında kaleme alınmış denemelerden oluşmaktadır.

“Dil ve Anlayış” Eserine Bakış

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Dil ve Anlayış” isimli eserinin 4. baskısı çıktı!

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!