İBDA KÜLLİYATI ÜZERİNE DENEMELER – 22 (İktisat ve Ahlâk)

96

İKTİSAT VE AHLÂK 

İktisada Giriş” 

– I 

Salih Mirzabeyoğlu‘nun “iktisada giriş” kitabı… Birinci sayfasını açıyorsunuz ve şu harikulade satırlarla karşılaşıyorsunuz: 

– «Allah bu yeryüzünü ve istihsal [üretim] sahalarını hikmetle yaratmıştır; mamur, semereli ve faydalı kılınması hikmetiyle… Eğer halk dünya mamurluğundan ne fayda erişeceğini ve yeryüzünü kupkuru bırakmaktan ne günah doğacağını bilseydi, gayesini ve vücut hikmetini tamamiyle anlamış olurdu. Toprağından bin batman mahsul çıkacak bir insan, eğer ihmâl ve isteksizlik yüzünden dokuz yüz batman mal elde edecek olur ve aradaki yüz batman fark insanların istifadesinden uzak kalırsa biliriz ki, bunun hesabı kendinden sorulacaktır. İnsanların faydasına sarfedecek bir vaziyeti bulunduğu hâlde bundan kaçan, yeryüzünün umranında pay sahibi olmak istemeyen ve üstelik bunun ismini, dünyayı terk, zühd ve takva koyan insan, Şeytandan başka kimseye tâbi değildir… Nefsin kucağında esneyenlerin miskinliklerine hak kisvesi biçmelerine ve bunun mesuliyetine dair bir İslâm büyüğünden altını çizdiğimiz işaretten sonra, dünyaya kazık kakma heveslisi başka bir nefs azmanı tavra yine bir İslâm büyüğünden:  

– “Sizin rabbiniz ayağımın altındadır!” 

Ayağını bir noktaya basıp böyle haykırıyor… Küfre benzeyen bu sözü belki delâlete kavuşturacakları ümidiyle o noktayı kazdılar… Bir de görsünler ki, bir yığın altun… Büyük velî, insanları, paraya tapmakla suçluyordu.» [*] 

Sözü edilen büyük velî, Muhiddin-i Arabî‘dir. Konya’da kapısına gelip, “Allah için bir şey!” diyen dilenciye, evinin anahtarını verip şehri bırakıp giden adam… Ve İslâm’da “dünya malı”nın ölçüsü de budur. Haydi, ayağını bastığı yerden bir kese altun çıkmasın da, sadece mânen ve konu hangi dünyalık olursa olsun, söylemiş olsun: 

– Sizin taptığınız ayağımın altındadır! 

Tehlike, güç, şöhret, ünvan, mal, mülk, her neyse… Velâyet tavrı şöyle dursun, alelâde içinde de olsa ben böyle adamları severim. Hayata böyle bakabilen adamların nizâmına inanırım… O yüzden çokça bahsediyorum! 

 * Salih Mirzabeyoğlu, İktisat ve Ahlâk – İktisada Giriş, 2. Basım, İBDA Yay., İstanbul 2005, s. 13-14. 

 13 Ocak 2012  

– II –

 
Mülkiyet Hakkına Bağlı Cemiyet Sermayedarlığı… İslâm ekonomi sistemini özetleyen temel prensib… Salih Mirzabeyoğlu tarafından, “İktisat ve Ahlâk” isimli eserde sistematize edilmiştir. Bu prensibi en çok bilmeyenler de Müslümanlardır. Onlar kapitalizmin abdestli modelinin İslâmî olduğunu sanırlar ve “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” ölçüsünü hiçe sayarlar.  

Kapitalizm, bilindiği gibi, üretim araçlarını, üretim gücünü ve mülkiyet hakkını tümüyle veya kısmen özel kişilere devreden ekonomi düzenidir. Kapitalizmin temeli, teşebbüs hürriyetidir. Prensib olarak, toplumu oluşturan tüm fertler bu hürriyete sahibtir. Fakat pratikte bu imkânsızdır. Üretim kaynakları sınırlı olduğu için, teşebbüs hürriyeti de ancak küçük bir azınlık için geçerlidir. Küçük azınlık, sermaye ve mülkiyetin önemli bir bölümünü ele geçirir; geri kalan büyük çoğunluğa onların artıklarıyla beslenmek, onlara hizmet sunarak geçinmek ve geçinebilmek için birbirini yemek düşer. Tek kelimeyle kapitalizm, az sayıda insanın çok sayıda insana para ve güç olarak tahakkümüdür. 

Onun karşıtı olan sosyalizm ise, adındaki “toplumcu” düşünceye rağmen, pratikte devletçi bir felsefedir. Sosyalizmin onlarca çeşidi vardır, bunların temel özelliği, özel kişilerin yerine devleti koymasıdır. Sosyalizmde tek üretici vardır; devlet. Toplum, devlete hizmet sunmakla mükelleftir. Toplumun mülkiyet hakkı, ancak barınma gibi çok sınırlı ve temel ihtiyaçlardan ibarettir. Yâni yoktur. Tek sermayedar devlet olduğu için, devlete karşı herkes bir tür eşitlik içindedir. Sosyalizm toplumun tamamını kucaklar; hattâ o kadar kucaklar ki, pratikte uygulanamamış olsa da, prensibte, çocuk sahibi olmayı bile “mülkiyet” kabul eder ve çocukların ailelerin değil, devletin olduğunu savunur. Fertlere hiçbir konuda hürriyet tanımaz. Bu yönden ona “devlet kapitalizmi” veya düpedüz “etatizm-devletçilik” diyenler vardır.  

İşte İslâm ekonomi modeli, bu ikisi arasında yeni bir çözümdür. İslâm tarihinde “mudarabe sitemi“, yâni “emek sermaye ortaklığı” şeklinde teorik olarak yer etmiştir; her ne kadar bütün bir sistem olarak pratize edilemese de… Bununla beraber, onun fonksiyonunu Beytülmâl, vakıflar, faiz yasağı ve zekât müessesesi yerine getirmiştir. Bu gibi olgular, sermayenin belli ellerde toplanmaması için bir tür araç görevi görmüşlerdir. Bu resmî görevler dışında, “infak” gibi, mülkiyeti gönüllü elden çıkarma ve topluma dağıtma şekilleri övülmüştür. Kazanç, elde edildiği ândan itibaren, tekrar toplum yararına sunulmuş ve dağıtılmıştır. Bundan dolayı, İslâm toplumlarında bir kapitalist sınıf hiçbir tarihte oluşmamıştır. Zaten Kur’ân hükmüyle de “kerih-iğrenç” görülmüştür. 

Ferdî mülkiyet hakkına bağlı cemiyet sermayedarlığı, işte bütün bu çerçevesi içinde, İslâm ekonomi sisteminin iki meşhur prensibine dayanır: 1) Faiz yasağı, 2) Zekât şartı… Sermayenin emeği aradan çıkararak kendi kendini semirtmesi demek olan faiz, bütünüyle reddedilmiştir. Sermaye ve emek, ortaklık kurarak, kapitalizmin “patron” sınıfının ortadan kaldırılması, onun yerine sermaye ve emeğin üretimde ve kazançta “hissedar” kılınması hedeflenmiştir. Bu sistemde de toplumun bütününü kucaklamak, bir tek aç ve işsiz bırakmamak, adetâ bütün bir ekonomik düzeni bir tür “kooperatif”e çevirmek ve bütün bunlarla beraber teşebbüs hürriyetini yok etmemek esastır. Herkesin üretimden hissesini alacağı ve aldıktan sonra da aldığını yeniden kamu yararına sunacağı, saklayamayacağı, biriktiremeyeceği bir sistem… 

Bu yüzden o, ne fert sermayedarlığı, ne devlet sermayedarlığı, yalnız cemiyet (toplum) sermayedarlığıdır. Gerçek bir toplumculuktur. 

16 Mayıs 2011

– III –

İslâmî Bankacılık… Henüz yeni olduğu ve çok bilinmediği için üzerinde durulması gereken bir konudur… (…)  

Ancak şunu da bilmek gerekir ki, Salih Mirzabeyoğlu‘nun 1987’de yayınlanan “İktisat ve Ahlâk” adlı kitabından sonra, bu mevzuda birçok makaleler ve kitablar yayınlandı. Bazı milletvekilleri ve tanınmış iktisadçı köşe yazarları, mevzunun üzerinde durdular. İnternette arayın, “iktisat ve ahlâk”, “iktisat ve etik” gibi adlarla birçok kitabın reklamını görürsünüz. Ama bunlardan hiçbirisi, ne -meselenin pîri olarak- Salih Mirzabeyoğlu‘nun adını zikrettiler, ne de mevzunun özüne dokunur ciddi bir söz söylediler… Sadece kavram hırsızlığı, fikir hırsızlığı yapmaya kalktılar. 

Her şeyden önce, Müslümanlar “mudarabe sistemi” gibi bir kavramı hiç duymamışlar. Oysa bunun İslâm fıkhında yeri vardır. Mecelle‘de bile aynen kelimesiyle geçer ve anlamı “emek ve sermaye ortaklığı” demektir. Eski vakıflar, bugünkülerden farklı fonksiyonlara sahibti. Bazıları bugünün holdingleri gibi çalışmıştır; ama temeli mudarabe sistemine dayandığı için, oradan bir kapitalist doğmamış, sermayeyi topluma yayıcı bir sistem oluşturulmuştur. Meselâ, 1565’te Çatalca’da kurulan “Ali Paşa oğlu Hüseyin Vakfı” çok tipiktir, ipekböcekçiliğini geliştirmek amacıyla kurulmuştur, incelenebilir… 

İslâmî bankacılık sistemi de, “Suudî kapitalizmi”nin sözümona faizsiz bankalarına benzemez. Bir kere bu, “beytülmâl – kamu ortaklığı” bankacılığına dayanır. “İktisat ve Ahlâk”ın üçüncü bölümü tamamen bu mevzuya ayrıldığı için burada ancak bazı iktibaslar yapabiliriz:  

– «İslâmî bankacılığın mekanizması faizsiz ortaklık prensipleri üzerine kurulmuştur ve bu sebeple mevduat sahiplerine bir faiz ödenmediği gibi, borç alanlara da bir faiz yüklenmez… Bu usul, hükûmetçe veya halk tarafından kurulan bankalarla başlatılabilir.» [*] 

– «İslâmî bankacılık sistemi, mudarebe esaslarına dayalı bazı kuruluşlarca desteklenebilecek ve bu yolla, emekle sermaye arasında süregelen çatışma önlenecektir. Sınaî, ticarî ve ziraî teşebbüsler, çeşitli üretim birliklerince mudarebe prensiplerine göre işletilecek ve bu gibi teşebbüsler sonunda meydana gelen gelirler, yıl boyunca yapılan masraflar çıkarıldıktan sonra bu üretim birlikleri arasında üretime katılma nisbetlerine göre bölüşülecektir.» [**] 

– «Mevduat sahipleri bir bütün olarak kendilerini sermayedar sayacaklardır… Tam bir müteşebbis durumunda olan bankaya, mevduatların yatırımda kullanılması için gerekli yetkiler verilmiştir… Yatırımların bir kısmı büyük başarı sağlayabilir, bir kısmı nisbeten bir başarı sağlayabilir, diğer bir kısmı ise iflasla sonuçlanabilir; bankalar, özel ticarî ve sınaî teşebbüslerinden hangisinin kazanıp, hangisinin zarar edeceğini tayin eder ve bu mevzuda müşterilerine yol gösterebilir… Bu sebeple, ekonomik olmayan, içtimaî [sosyal] açıdan elverişsiz, zararlı endüstri ve ticaretin yayılmasını kontrol eder…» [***] 

– «Bir İslâm devletinde bankalar, sanayie ortak olduklarında, tabiî ki yararsız yatırımın teşvikçisi olamazlar ve bu açıdan buhranlara imkân olmayacaktır. Eğer başka sebeplerle ekonomik buhranlar doğarsa, yine de İslâmî banka buhranın önlenebilmesi için kapitalist bankadan daha etkili tedbirler alabilecektir; çünkü, ekonomik buhranlardan kurtuluşu geciktiren sabit faiz haddinin, buhran döneminde de kötü etkilerini geliştirmesi diye bir mesele olmayacaktır.

Modern bankacılık hâlâ faiz sistemini muhafaza etmekle, özellikle işsizlik problemini şiddetlendirmektedir…» [****] 

– «Bankaya para yatıran, faiz almak şöyle dursun, emin İsviçre bankaları gibi muhafaza ücreti verecek… Kredi alan ise, faiz değil, banka müessesesinin tertib rolü içindeki masraf karşılıklarını verecek. Ortaklık durumlarında ise, kâr ve zarar müşterekliği içinde zaten faizin sözkonusu olamayacağı açık…» [*****] 

Çok zengin ve teknik terimlerle dolu bir konudan basit birkaç iktibas yaptık. Meraklısına adresi böylece işaretlemiş olalım… 

* Salih Mirzabeyoğlu, İktisat ve Ahlâk – İktisada Giriş, 2. Basım, İBDA Yay., İstanbul 2005, s.138-139

** A.g.e. s. 138

*** A.g.e. s. 142-143

**** A.g.e. s. 146

***** A.g.e. s. 135  

16 Mayıs 2011 

– IV –

Millî Ekonomi – Sosyal Refah… Meselenin temel prensib olarak açılımı için verilebilecek çok kısa özet ise, şudur: 

– «“İçtimaî emniyet ve saadet [sosyal güvenlik ve mutluluk] dediğimiz şey, muayyen bir hayat standardına göre her ferdin inkişafını temin edecek umumî bir refah plânının tam kadrosudur. Bu kadro içinde teker teker her vatandaşın sefalet ve mahrumiyet çekmeden, medenî bir insan için lüzumlu olan asgarî bir hayat seviyesinde yaşamağa hakkı vardır. Bugünkü vaziyette, murakabe ve mesuliyet [denetim ve sorumluluk] tanımayan bir devletçilik, bu sosyal gayeyi gerçekleştirebilecek bir vasıta olamaz. O, şimdiki hüviyetiyle, hususî sermaye yerine kaim olmuş, aynı ruh ve karakteri haiz bir devlet kapitalizmi olur.» [*] 

– «Bütün fertlerin eşit surette iştirakini kolaylaştıracak millî ve “anonim” bir sermayenin istihsal faaliyetlerimize hâkim olması lâzımdır. Bütün cemiyet fertlerinin muayyen [belirli] ve eşit hisselerle iştirak edeceği böyle bir teşkilin [oluşumun] devlet vazifelerinden ayrı olarak, tamamiyle amelî ve iktisadî bir zihniyetle faaliyete geçmesi, millî iktisadı sağlam temellere dayandıracak içtimaî gayeyi gerçekleştirebilir. Dava, ferdî mülkiyet hakkını mahfuz [saklı], fakat murakabe altında tutucu ve sınırlayıcı bir “cemiyet sermayedarlığı”na yol açmaktan ibarettir.» [**] 

Özetin de özeti ise şudur:  

  1. Tek tek bütün vatandaşların bellibaşlı hayat standartları ve refah içinde yaşaması şarttır. Bir tarafın sefahati, öbür tarafın sefaleti olamaz. 
  2. Millî ekonominin sağlam temeli, toplum sermayedarlığıdır. Sermaye, kişilerin (kapitalistlerin) değil, toplumun hissesi ve iştiraki ile üretime katılabilir.

* Salih Mirzabeyoğlu, İktisat ve Ahlâk – İktisada Giriş-, 2. Basım, İBDA Yay., İstanbul 2005, s. 35 

** A.g.e. s. 36-37

 16 Mayıs 2011 

– V –

Korporatizm… Büyük Doğu–İBDA dünya görüşünün “mülkiyet hakkına bağlı cemiyet sermayedarlığı” anlayışı, kaba bir benzetmeye konu olmuş. Neymiş? Korporatizm… Hiç piramit görmemiş bir ilkokul mezununun piramitlere bakıp, “üçgen bunlar, bildiğin üçgen işte!” demesi… Evet, dışyüzden andıran yönleri vardır, “üçgen”i… 

Bir parantez açayım: Benim faşizmde sevdiğim birkaç yön vardır. Bunlardan biri de ekonomi modelidir. Türkiye’de çok bilinmez bu. Faşizm deyince, genellikle eli sopalı milisler anlaşılır… Bizde faşizm “biz Türk’üz, çizeriz!” seviyesindedir; kapitalizmin hizmetçisi olarak gelmiştir. Hâlbuki gidin bakın, adamlar neler yazmış, neler düşünmüş, her iki dünyaya da -palavradan değil, ideolojik olarak- nasıl meydan okumuşlar. 

Meramım faşizmi övmek değil. Bana zaten taban tabana zıt bir rejim. Beğendiğim birkaç yönü var. Bunların başında da, “korporatizm” adı verilen ekonomi modeli geliyor. Ama İbdacı iktisat anlayışıyla faşizm iktisat modeli, çölün ortasında yükselen piramitle kâğıda çizilen üçgenin benzerliği kadardır. Bakın, ben neler anlatıyorum “Vakıflar” başlığı altında…  

Şudur: Eğer insan, kötü olmamaya içinden sevkedilmezse, dışından konulacak bütün yasaklar, çiğnenmek için konulmuş demektir. Eğer toplumda “dayanışma” dediğimiz duygu kendi kendine yürümeye başlamazsa, yürüyemeyenlerin âkıbetine uğrayacak demektir. Eğer her şeyden önce ahlâk, bütün iktisadî faaliyetlerde “âmir” olmazsa, hukuk faydasız bir norm olarak kalacaktır.

Bunları söylerken, dışyüzden faşizmi andıran, ama içyüzüyle onun taban tabana zıddı olan bir idealden söz ettiğim anlaşılıyor olmalı. Tıpkı Marx‘ın diyalektiğinin, dışyüzden Hegel‘inkini andırması, ama içyüzüyle onun tam ters bir yöne uygulanması olduğu gibi… Ruhu bambaşka olan şeylerin dıştan birkaç çizgisi benzemiş, ne çıkar! 

Nedir? Faşizm, kötüdür. Faşizmin şekillendirdiği insan ve toplum tipi de kötüdür. Herkesin devlete taptığı bir yerde, ne insan vardır, ne toplum. Toplum olmayınca, toplumculuk adına ortaya konulan şekiller de, devletin buyruklarından ibarettir. Toplumun, spontane biçimde katılacağı, devletin sadece düzenleyici olarak arada bulunacağı bir ruha, taban tabana zıttır.

Faşizm, ırk esasına dayalı, devlete kulluk esasına dayalı, hamasete dayalı bir sistemdir. İBDA ise ahlâka, imâna ve Allah’tan gayrısına kul olmama esasına dayalıdır. Şu hâlde, faşizmle İBDA’nın farkı, “kötü” ile “iyi”nin farkı kadardır. Siz bunlar aynı şey diyorsanız, o başka tabiî…  

21 Şubat 2014 

– VI – 

Boş beleş tiplerin karalamak için kendilerini yıprattığı kitab… Onları boşverin, ama bakın burada arkadaş, nasıl ciddî bir değerlendirme yapmış!  

Şu ân uygun olmadığım için derinlemesine ele alamayacağım… Yalnız şu kanaate bir şerh düşsem, sanırım olur:  

– “Ne yaparsak yapalım, kaynak ve fırsatların dağılımı asimetriktir.” 

Ne yaparsak yapalım” kısmını çıkarırsak, evet öyledir. Yalnız asimetrinin ölçülerini belirlemek biraz da ahlâkî normların ve siyasî düzenin elindedir. Siyasî düzen, eğer bu “tabiî asimetri” içinde, aşağıya veya yukarıya doğru anormal sivrilmelere göz yummak istemezse ve ahlâkî normlar bu tür dengesizliklere izin vermezse, bu durum pekâlâ bir adalete kavuşabilir. 

Sözkonusu kanaat, sermaye ve mülkiyetin, siyasî düzen ve düzenlemeden bağımsız olduğu, daha kötüsü inanç ve değerlerden yoksun olduğu ve ne yapılırsa yapılsın dizginlenemeyeceği izlenimi veriyor. Oysa Büyük Doğu’nun bu husustaki temel prensibi “sermaye ve mülkiyette tedbircilik”tir. Bu da, evvelce değindiğim üzere, iki türlü (içten ve dıştan) “müdahale”yi kapsar, sözkonusu “tabiî asimetri”ye… 

18 Nisan 2014 

Kaynak: S.G. “İBDA Külliyatı / Salih Mirzabeyoğlu’nun Eserlerine Giriş Mahiyetinde Denemeler” ismiyle 2015 yılında Akademya tarafından basılmış ve bir süre sonra tükenmiş bir eserden kamuoyunun istifâdesi amacıyla yapılmış iktibaslardır. Eser, Türkiye’nin en çok takib edilen forum sitesinde İBDA Külliyatını tanıtma gâyesiyle 2011-2014 yılları arasında kaleme alınmış denemelerden oluşmaktadır.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!