İBDA KÜLLİYATI ÜZERİNE DENEMELER – 24 (Şiir ve Sanat Hikemiyatı)

86

ŞİİR VE SANAT HİKEMİYATI

“Estetik ve Ahlâk”

– I –

Yüce ve Güzel… Salih Mirzabeyoğlu’nun “Şiir ve Sanat Hikemiyatı”nın iki temel kavramıdır:

– «İnsanda iki temel içgüdü vardır… Bunlardan biri, insanı kendi varlığını korumaya; öteki ise, toplum içinde yaşamaya zorlar… “Yüce” hissi, bunlardan birincisine; “güzel” ise, ikincisine dayanır… “Güzel” birleştirir, “yüce” ise ayırır; biri, içtimâî münasebetin özel biçimlerini öğreterek ve ahlâkı arındırarak medenîleştirirken, diğeri varlığımızın derinliklerine işler ve bu derinlikleri bize buldurur…» [*]

Demek ki, bizi, biri ferdâniyetimize, diğeri içtimaîliğimize götüren iki temel içgüdümüz var. Bunlardan birincisine “ferd malûmu”muz (malûm: geist anlamında) diyoruz ve “yüce” hissini onunla ilişkili görüyoruz; ikincisine ise “toplum malûmu”muz diyoruz ve “güzel” hissini onunla ilişkilendiriyoruz. Müziği daha ziyade ikinci hissimize ait biliriz; hâlbuki burada onun birinci hissimize daha az ait olmadığı da görülmekte! Zirâ biz müziği sadece güzel bulduğumuz için dinlemeyiz; onda varlığımızın derinliklerine işleyen ve bu derinlikleri bize bulduran bir vasıf da buluruz.

O hâlde, okumaya devam edelim:

– «(…) “yücelik” ve “güzellik” kavramları duygudan evveldir; yani duygunun neticesi değildir… Buna nisbetle de insanda estetiğin hareket noktası, duygu ve sezgidir; yücelik, güzelliği temin eder ve güzellik de yüceliğe döner… Bu formülden de anlaşılır ki, yücelik, güzellikten evveldir; ikisinin zorunlu şartı da, “hissedilir–duyulur” bir unsurun, bir kavranabilirle birleşmesidir…

(…) Yücelikte “fikir–diyalektik” ve “ahlâk–aksiyon”, yani şekil, maddeye üstün gelir; “güzel” ise, “duyulur–hissedilir” unsura daha çok yer verir… Güzelliğin özü, fikir ve ahlâkta kavranabilir tipte bulunur…

(…) İnsanın KUŞATILAN olma hakikatine nisbetle devam edersek… Kendi dışımızda var sayılan herşey, kendimizle bağıntılıdır; güzellik, doğruluk, iyilik, cisimler ve maddelerin keyfiyet ve kemmiyetleri, bütün ilmimiz, ruhumuzun yapısına göre bir değer, bir mânâ ve bir şekil kazanır… Bu itibarla, bizim dışımızda “güzel” yoktur; sanat eserlerine bu sıfatı veren biziz… Sanat eserlerinin ahlâklılığı ve gayeliliği de, bu içten doğar…

(…) Bunun içindir ki, güzel sanatların gayesi, ruhumuzda bulunan ve bize manevî bir değer veren gerçek güzelliği, gerçek yüceliği göstermektedir; ancak bu suretledir ki, maddi küçüklüğümüz önünde ahlâkî büyüklüğümüzü hisseder, gelişmiş bir vicdan hürriyetiyle ahlâklılığımızın mutlak değerine sahip oluruz…» [**]

Burada müzikten ne anlamamız gerektiğinin işaretlerini de buluyoruz. Müzik, “güzel” duygumuza hitab ettiği gibi “yüce” duygumuza da hitab ettiğine göre, bize güzelliğin zevki yanında ahlâkî yüceliği de vermesi gerekir. Güzel olmayan müziğe “müzik” demeyeceğimiz gibi, ahlâkî gereklilik şartını yerine getirmeyen müziğe de “müzik” diyemeyiz. Demiyoruz da zaten!

Bu bakış, neticede şuraya varır:

“1. Gerçekleştirici kuvvet, bu aksiyon, yüceliğin bütün unsurlarına mâliktir.

2. Fikir ve ahlâkla ilişkili olan gerçeklik de, güzelliğin tohumlarına mâliktir.”

Biri bizi kendi varlığımızı korumaya, diğeri toplum içinde yaşamaya sevkeden bu iki temel içgüdümüzün, nihayet birinin ruhumuzun “gerçekleştirici kuvvet”ine, diğerininse onun “gerçeklik”ine dönüştüğünü görüyoruz. Ruhumuzun bu iki yönünden biri bizi “aktif” bir duruma, diğeri “pasif” bir duruma getiriyor. Birincisi sayesinde ruhumuz müziği kendi nesnesi kılıyor ve ona “şuurla” yaklaşıyor; ikincisi sayesinde de müzik ruhumuzu eline alıyor ve onu kendi gerçekliğine uygun bir yönde sevkediyor! Hani, hem ruhun müziğe tesir etmesi, hem de müziğin ruha tesir etmesi! Fikrin duygulaşması yanında, duygunun fikirleşmesi!

Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı – Estetik ve Ahlâk, İBDA Yay., 2. Basım, İstanbul 1998, s. 141.

** A.g.e. s. 90-91.

26 Mayıs 2011

– II –

Kavramı yadırgayanların, “şiir ve sanat felsefesi” olarak da okuyabilecekleri, bir Salih Mirzabeyoğlu klâsiği… Ama bildik anlamıyla bir “poetika” veya “estetik felsefesi” değil; İslâm inkılâbının estetik ölçüsü, sanat ve güzellik görüşünün toplu hâlde sunulduğu bir eser…

Farkı daha iyi anlamak için, İslâm tarihinden örnek verelim: İhvan-ı Safâ, Hurûfîler gibi bazı toplulukların, kendilerine mahsus bir güzelliği ve verimlendirilebilirliği olan birer felsefeleri vardır. Eğer bu felsefeleri din ölçüsünün dışına çıkmasaydı, eserleri “hikmet” ve mevzuları “hikemiyat” olurdu. Din ölçüsünün dışına çıkmış oldukları için “felsefe” olarak kaldılar ve güzellikleri din gözünde “avlayıcı ve aldatıcı” olarak teşhis edildi.

Tam da bu noktada şunu hatırlamak gerekir: Salih Mirzabeyoğlu, İslâm inkılâbının estetik görüşünün temel önermesini, Eflatun‘un da anlayışını yansıtan, şu hikmette bulur:

– “Doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur!

Üstad Necib Fazıl, bilindiği gibi, İslâm âleminin mahkûm oluş sebeblerinin başında bu meseleyi görmüş, “bâtıl olanı güzelleştirmeyi bilen Batı’ya karşılık, Hakkı çirkinleştirmeyi beceren” Doğu tesbitiyle bu davanın cümle kapısını aralamış ve İslâm inkılâbının, estetik davasını meselelerinin başına almak zorunda olduğunu belirtmiştir.

Şimdi buradan bakıldığında, real olarak, doğrunun olmadığı yerde güzel vardır. Ama bu, ideal olarak bir anlam ifade etmez. Yahut şöyle söylemek gerekir ki, iyi, doğru ve güzel, birbirinden ayrılmaları uygun olmayan en temel değerlerdir. Tıpkı, “iyi”nin aynı zamanda ideal olarak “üstün” olması gerektiği gibi… Üstün olan kötü ise, iyi de mahcub ve mazlum bir hâldeyse, bu bir “arıza”dır; tarih indinde bir hatadır; düzeltilmesi gereken bir mantık yanlışıdır; ahlâkî olarak kötü bir durumdur; ve dolayısiyle sanat gözünde de “çirkin” diye damgalanması gerekir…

Bu eser, Mirzabeyoğlu‘nun diyalog tarzında kaleme alınmış birkaç eserinden biridir. Burada “şair” ile “bedî” (estet) sohbet ederler ve sanat felsefesi tarihinde, Eflatun‘dan, büyük İtalyan estetikçi Benedetto Croce‘ye kadar, bütün köşe taşlarını soruştururlar. Böylece, edebiyattan müziğe, resimden tiyatroya kadar bütün bir “İslâm inkılâbında sanat” tablosu derinlemesine ele alınır. İslâma Muhatab Anlayış‘ın yenilenmesi davasının ifadecisi bir yerde okuyucuya sunulur.

30 Ekim 2011

– III –

Sanatın “icatçı bir hayat taklidi” olduğuna şahitlik eden eser… Aristo‘dan bu yana gelen, beylik, ama kimsenin de karşısına geçip dayılanma cesaretini gösteremediği bir tanım vardır:

– “Sanat taklittir (mimesis).”

Neyin taklididir sanat? Hayatın… Hayatın kaba taklidi, hiçbir zaman sanat olmaz. İslâm kabul etmemiştir kaba taklitte kalan sanatları… Sanat, bizzat “yapmak”tır. O yüzden Üstad Necib Fazıl, şöyle tamamlar bu sözü:

– “Sanat, icatçı bir hayat taklididir.”

Bir tarafıyla taklid, öbür tarafıyla icad… Ve ne varsa, bu terkib sırrında var…

Bir örnek: Romalı Mimar Vitruvius‘tan… Onun üzerinden, eski Yunan’dan:    

– «Tabiatta insan vücudu öyle bir hâl almıştır ki, yüz çenenin altından burun deliklerine kadar üçte bir, burun deliklerinden kaşların ortasına kadar –burun uzunluğu- yine üçte bir ve bu noktadan saçın çıktığı yere kadar –alın- dahi üçte bir uzunluktadır. Vücudun diğer kısımları da bu ölçüye tâbidir…»

– «Mimarîde simetri için insanın vücud ölçülerini ilk önce Dorlar kullandı. Güneş tanrısı Apollo için bir mabed yapacakları zaman, bir erkeğin vücud ölçülerini, gücünü ve güzelliğini tecessüm ettirmeyi denediler. Erkekte ayak, boyun altıda biri olduğundan, sütun dikmede de aynı nisbet esas alındı: Sütun gövdesini, başlık dâhil, taban kalınlığının altı misli yükselttiler. Mimarînin bu tarzına “Dorik üslûp” adı verildi.»

– «Daha sonra tanrı Apollo’ya değil de, zarif ay tanrıçası Diana’ya bir mabed yapmak istediklerinde, bu ayak izlerini bir kadının mutad inceliğine tatbik ettiler; daha uzun olabilmesi için, taban kalınlığı uzunluğunun yalnız sekizde biri sütunu “icad” ettiler. Sütun başlığına sağdan ve soldan bukleler gibi sarkan kıvrımlar yerleştirip, önünü saç yerine çiçekler ve meyvelerle süslediler. Sütunların üzerindeki ince kanallar ise tıpkı bir kadın elbisesindeki kıvrımlar gibi boylu boyunca aşağıya iniyordu. Bu da Yunan mimarîsinin “İyonik üslub”u oldu.»

– «Üçüncü üslûp olarak ise bir genç kızın zarafeti örnek alındı. Perikles Çağı’nın ünlü mimarı Kalimatos, bir genç kızın mezarında bulduğu ayıpençesi (acanthus) çiçeğinin yapraklarından bu üslûbun ölçülerini çıkardı. Sütun başlığının tepesindeki tüm mimarî vâhidlerin, yüksekliklerinin onikide biri nisbetinde öne kavislerini sağladı. Ancak bu şekilde dik görünebiliyorlardı. Yunanlılar görünüşe çok önem verdiklerinden, göz aldanmalarının payını da ihmâl etmiyorlardı.»

İşte, “icadçı hayat taklidi” olarak sanat… Eğer genç kızın kendi görüntüsünü taklid etseler, bu hiç de “icadçı” bir keyfiyet taşımazdı… İslâma göre bu “put”, öteki “sanat”… Eski Yunan’da görmediğimiz bu ayırım, İbda sanat hikemiyatı’ndan şöyle formüle edilebilir:

– «Suretin zaptına muhatapken hükmü altına girmekle –ki put budur-, suretin bağlanacağı fikir –ki sanat budur- arasındaki fark!..»

17 Ocak 2012

Kaynak: S.G. “İBDA Külliyatı / Salih Mirzabeyoğlu’nun Eserlerine Giriş Mahiyetinde Denemeler” ismiyle 2015 yılında Akademya tarafından basılmış ve bir süre sonra tükenmiş bir eserden kamuoyunun istifâdesi amacıyla yapılmış iktibaslardır. Eser, Türkiye’nin en çok takib edilen forum sitesinde İBDA Külliyatını tanıtma gâyesiyle 2011-2014 yılları arasında kaleme alınmış denemelerden oluşmaktadır.

ŞİİR VE SANAT HİKEMİYATI – Salih Mirzabeyoğlu (Fihrist)

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!