İBDA KÜLLİYATI ÜZERİNE DENEMELER – 44 (İmân ve Tefekkür)

151

İMÂN VE TEFEKKÜR

“İmân ve İki Âlem”

– I –

Salih Mirzabeyoğlu’nun 2007 yılında yayınlanan kitabı…  “İmân ve İslâm”, “Şahsiyet ve Müteâl (Aşkın) Olarak Şuur”, “İrâde Davası”, “Düşünce (Sır ve Problem)”, “Halk Âlemi Mistiği” adında beş ana bölümden oluşuyor… [*]

Birinci bölümde ağırlıklı olarak İmam-ı Azam’dan ve İslâm tasavvufuna ait kaynaklardan yapılan kavram çözümlemeleri üzerinde duruluyor. Daha sonra fenomenoloji ve modern fiziğe ait kavramlar çevresinde bir İslâm tefekkürü-düşüncesi yürütülüyor:

– «Hegel’in spekülatif sistemi yıkıldıktan sonra, felsefede bir boşluk başgösterdi ve yeniden Kant’a dönüldü. Yenikantçılar, çağlarının bütün felsefesini tesiri altına alan yeni bir okul kurdular. Yenikantçılar, felsefe araştırmaları için METOD PROBLEMİNDEN BAŞKA BİR PROBLEM GÖRMEK İSTEMİYORLARDI; felsefeye bağımsız bir araştırma alanı tanınmıyor, felsefe araştırmaları, ya felsefe tarihi ile veya tabiat ilimlerinin metodlarının kritiğini yapmakla uğraşıyordu. İlk defa Husserl, “fenomenlere, şeylere dönmeli” demekle, felsefeye bağımsız bir araştırma alanı gösteriyordu. Gerçi HUSSERL, HAREKET NOKTASINA SADIK KALMADI; fenomenlere bağlı kalacağına, bir idealizme, immanence (her yerde hazır ve nazır, bâtınî, bâki olma) felsefeye saplandı. Fakat onun felsefeye getirdiği yenilik, 20. yüzyılın başka düşünürleri tarafından ilerletildi; onsuz, ne bir Nicolai Hartmann, Moritz Geiger, Alexander Pfaender, ne Max Scheler düşünülebilir. Netice olarak, fenomenolojiyi Husserl kurmuş ve kısırlaştırmıştır.» [s. 69-70]

– «Materyalistler bu noktada bir çıkmazın içine girerler; zirâ an’anevî olarak anlaşılan “madde” kavramının yerine ne konulacaktır? Çok sayıda fizikçinin de belirttiği gibi, modern fizik açısından KÂİNAT, KATI BİR NESNEDEN ÇOK, MADDÎ OLMAYAN BİR PARLAKLIK VEYA BÜYÜK BİR MAKİNEDEN ZİYÂDE PARLAK BİR DÜŞÜNCEDİR. Tabiî ki metafizikçiler, maddenin gerçekte madde olmadığının ortaya çıktığını ileri sürmekte serbesttirler, ancak bu onu zihnimsi bir şey hâline dönüştürmez. Bununla birlikte, maddenin cismanîliği kaybolduğundan katı madde kavramının dokunma ve kine-estetik duyumuz (yâni bir ağırlığı kaldırmakla veya bir odun parçasını baltayla yarmakla elde ettiğimiz duygular) gibi belli türden duyuya âit verilerin zihinlerimiz tarafından yorumlanmasına dayandığına hükmetmek mümkündür. Kısacası, MADDE KAVRAMI SİNİR SİSTEMİNİN MEYDANA GETİRDİĞİ İHSASLARA [DUYUMLARA] ÂİT TECRÜBELERİN BİR YORUMUDUR. Zirâ bize gönderdiği mesajlar duyularımız ve şuurumuz tarafından dönüştürülür ve yorumlanır. BU, DIŞ’IN İÇ’E NASIL GÖRÜNDÜĞÜNÜN DE İZÂHIDIR.» [s. 287]

– «Kâinat’ın mahiyeti ve ortaya çıkışının muhtemel şekilleriyle ilgili tartışmada, “kâinat’ı kendisini gözleyen bir göz şeklinde çizme” meselesi… Şekil değil de mânâ olarak ve bu mânânın verdiği ilham olarak ele alalım. Şu hakikatin ve pek kestirmeden tasviridir: “Allah, Âdem’i kendi sureti üzerine halk etti!” meâlinde bir hadîs. Dış suretini, Âlem’in hakikatleri ve suretinden, bâtınî çehresini de kendi sureti üzere inşâ kıldı; ve bu sebeble onun hakkında, “Ben onun İŞİTME ve GÖRME hissi olurum” dedi, “onun gözü ve kulağı olurum” demedi. Şu hâle göre de iki suret arasını ayırdı. Böylece, ÂLEM’DEKİ HER VARLIKTA HAKK’IN TECELLİSİ, O VARLIĞIN HAKİKATİNİN İSTEDİĞİ KADARDIR. Fakat insan-halifedeki topluluk, başkalarında yoktur. “İnsan–Halife”; bu isimle anılmasının sebebi ise, yaratılışındaki topluluktan ve hakikatlerin bütününü inhisarı altına almasından dolayıdır. İNSAN, ALLAH KATINDA, BAKAN BİR GÖZDEKİ BEBEK GİBİDİR VE “GÖRMEK” SIFATI İLE TÂBİR OLUNMUŞ MAHLÛK ODUR; işte bundan dolayı ona “insan” denildi.» [s. 264]

Şimdi bazıları, “hayâl kahramanı” falan diye atıp tutuyor ya, Mirzabeyoğlu’na… Yâni Üstad Necib Fazıl’ın dediğini diyemeyenler, “fikir kahramanı”, hattâ “500 yıldır beklenen mütefekkir – fikir adamı” diyemeyenler… Buyursunlar, kendi okuduklarıyla, avunduklarıyla karşılaştırsınlar… Onların gözyaşartıcı masallarına benziyor mu, benzemiyor mu?

Neyse, şimdi onların “hoca”larının yazdıklarını buraya koyup, karşılaştırmasını tarafsız göz’e bırakırsam, çok büyük nefret ederler benden; o kadarını istemiyorum. En azından şimdilik…

* Salih Mirzabeyoğlu, İmân ve Tefekkür – İmân ve İki Âlem, İBDA Yay., İstanbul 2007

27 Aralık 2011

– II –

İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin dilinden imân ve küfrü şöyle tarif eden eser:

– «Allah, insanları küfür ve imândan hâli-boş olarak yaratmış, sonra onlara hitab ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiili, hakkı inkâr ve reddetmesi ve Allah’ın yardımını kesmesiyle küfre sapmıştır. İmân eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah’ın muvaffakiyet ve yardımı ile imân etmiştir.» [*]

– «Allah, kullarının hiçbirini imân veya küfre zorlamamış, onları mümin veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İmân ve küfür, kulların fiilleridir. Allah, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra imân ederse, imânı hâlinde mümin olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.» [*]

* Salih Mirzabeyoğlu, İmân ve Tefekkür – İmân ve İki Âlem, İBDA Yay., İstanbul 2007, s. 34

28 Nisan 2012

– III –

İmam-ı Gazalî‘den alarak, görme hâdisesini şöyle anlatan eser:

-«GÖRME HÂDİSESİ GERÇEKLEŞİRKEN, “GÖRÜNEN” CİSİMLERDEN BİR ŞEYİN AYRILIP GÖZE GELDİĞİNİ VEYA GÖZDEN BİR IŞIĞIN “GÖRÜNEN” CİSİMLERE GİTTİĞİNİ ZANNETMEMEK LÂZIMDIR. Göz ve cismin karşılıklı olması ve “ışık” unsurundan sonra, sureti kabule istidatlı saydam tabakada bir suret oluşur; istidat ve cismin suretlerinin aynılaşması ki, bu, görüntünün durgun bir suda oluşması gibidir. “Rutubet-i celîdiyye” denilen buzu andırıcı bu saydam tabakada hasıl olan suret, iç sinire geçer ve “revh” diye adlandırılan “genişlik ve rahmet” ifâde edici lâtif bir cisimden ilgili sinirler vasıtasıyla beynin başlangıcına taşınırlar. Bu iki suret, “hiss-i müşterek” tarafından bir tek suret olarak idrak edilir; eğer hiss-i müşterek olmasaydı, saydam tabakada hasıl olan suretlerin iki olarak ve neticede de bir olan görünenin iki olarak idraki gerekirdi.

Saydam tabaka kürevî olup, onun merkezinin karşısında bulunan cisimlerin görüntülerini ileten ışıklar olarak değişik açılar oluşturur. “Gören” ile “görünen” arasındaki mesafe yakın olursa bu açı büyür, tersi olursa küçülür; bu bakımdan uzakta bulunan bir cisim küçük, yakında bulunan cisim ise büyük görülür.

Hiss-i müşterek: Sureti idrak eden ve algılayan, “bintasya” denilen batınî (iç) idrak edici hiss-i müşterektir. Mânâyı idrak eden ise vehmî (cüz’î mânâların anlaşılmasına yarayan) kuvvettir… Burada “kuvve” kelimesinin mânâlarını verelim: “Kuvvet. Güç. Salâhiyet. İktidar. Fikir. Niyet. Hasse. His. Duygu. Meleke. Kabiliyet”… Suretin ve mânânın saklayıcısı, hafıza ve hatırlama kuvvetidir; “bintasya”nınki hayâl… “Kuvve-i mütehayyile” denilen “hayâl kurucu kuvve”, hem idrak eder-algılar ve hem de akleder. Vehim ve his ise akletmez. Bu söylenenlerin vicdanî bir şekilde isbatı mümkündür… Şimdi “hiss-i müşterek”i bir misalle açıklamaya çalışalım: Meselâ, hızla aşağıya düşmekte olan bir yağmur damlası, damlanın kendisi dönmekte olan bir dairevî cisim ve düşüşü düz bir çizgi gibi idrak edilir; eğer görme hâdisesinde tahayyül olmasa idi, algının idraki böyle olurdu. Oysa biz, bunları çizgi ve daire olarak değerlendirmeyiz. Öyleyse bundan şöyle bir netice çıkarılması gerekir: Bu hâdisede idrak etme işi, gözün haricindeki bir kuvvet tarafından gerçekleştirilmektedir. İdrak eden bu kuvvette öncelikle görülen şeyin heyeti-görüntüsü resmolunmakta, henüz bu heyet kaybolmadan daha başka suretler birbiri peşisıra ona mülâki olmaktadır; yâni göz, müşahede ettiği şeyi, sözkonusu idrake iletir ve bu idrak gözle görmeden öncedir. İşte, bütün gözle görülen ve hisle anlaşılan şeyler, bu kuvvette [hiss-i müşterek] toplanmakta ve idrak bu şekilde gerçekleşmektedir. Bir kimsenin görmesi ve bir sesi duymasında, iki gözle iki suret ve iki kulakla iki ses olmasına rağmen onların bir tek olduğunun kavranması, gözlerin ve kulakların ötesinde (duyu idrakinden önce) bir batınî idrak mahallinin bulunmasındandır. Hasselerin ayrı ayrı ve bir bütün olarak idrak edildiği bu kuvvet, hiss-i müşterektir. Ruhun müdrik-idrak edici olması, mahsusatın (duyularla algılananların, hislerin) bu kuvvette toplanması dolayısıyladır; ve sözkonusu kuvvetin idrak etmeden başka bir vazifesi yoktur. İrtisam [izdüşüm] ve hıfz [saklama] başka bir kuvvetin işidir.» [*]

*Salih Mirzabeyoğlu, İmân ve Tefekkür – İmân ve İki Âlem, İBDA Yay., İstanbul 2007, s. 51-53.

28 Nisan 2012

– IV –

Türkiye’de yayınlanmış en önemli fikrî eserlerden biridir… Okuyanlar çok şey öğrenir ve okurken çok şey düşünürler… Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu kanatları arasında, düşünce tarihinde muazzam bir salınım; daha önemlisi, bilim-ideoloji bağlantısını anlamada 19. yüzyılda kalmak istemeyenler için bir rehber kitab…

“İmân ve İki Âlem” alt başlığını taşıyan eserin “İçindekiler” bölümüne bir göz atmak fikir vericidir. Salih Mirzabeyoğlu‘nun eserleri, genellikle “levha” adını verdiği ana bölümlerden oluşur. Bu eserde de dört levha vardır. İnceleyiniz:

 

  1. Levha: İmân ve İslâm

– İtikad ve imân

– İmân

– Din Bir – Şeriatler Ayrı

– İmân Etrafında

– İmân ve Usûl

– İmânın Mahiyeti (İmâm-ı Âzam’dan)

– İbadet

– İmân-İrfan-İkrar

– Ruh ve Beden

– Beden

– Nefs

– Kalb

– Beyin-Dimağ: Zihin

– Görme

– Hafıza

– İrca’

– Hatâ

– Kendinden Zuhur

– Bilgi ve Varlık

– İlim ve Marifet

– İlim ve Tefekkür

 

  1. Levha: Şahsiyet ve Müteâl (Aşkın) Olarak Şuur

– Saf Şuur

– Husserl’in Fenomenolojisinin Kritiği

– Kalbin Yolu

– Bedahet İdraki – Acz İdraki

– Herkesin Bilebileceği

– Allah Kelâmı – İnsan Kelâmı

– Berzah

– İki Âlem ve İlâhî Âlem

– Allah’ı Bilmek

– İmân’ın Hakikati

– İmân Kategorileştirilemez

– Müteâl Varlık

– Fenomenolojik Metodun Aslı-Esası

– Halk-İnsan-Hak

– Saf Şuur – Ben Nerede?

– Hakikî Marifet

– Saf Şuur – Halihazır Şuur

– Boşalmak

– Allah’ı Bilmek

– Hakkelyakîn Bilmek

– Nakşından Nakkaşa

– İmân

– Tefekkür

– Kendini Bilen – Bilinen

– Aşk-Suret

– İmân Mânâ Âlemi’nden

– Mekânsızlık

– Eşya-Nesne

– İslâm Tasavvufu ve Dünya İrfan Yemişi

– Saf Şuur – Basiret

– Sebeb ve Müsebbib (Vücuda Getiren)

– Halk Âlemi

– Tecrübeyle Sabit

– Emr ve Varlık

– Hakikat Birdir

– İnsan

– İki Varlık Tarzı

– Fenomenolojik Bilgi Teorisinin Kısa Bir Tasviri

– His ve İdrak

– “Düşünceye Dalma”

– Bütün-Parça-Hisse

– Şuurun Yeri Neresidir?

– Şuur Nedir?

– Hayalî Keşf – Misâl Âlemi

– Hasse-Mümeyyiz Kuvvet-Akıl

 

  1. Levha: İrâde Davası

– Allah’ın Dilemesi

– İrâde

– İrâde Davası I

– İrâde Davası II

– İnsanda İrâde

– Hür İrâde – Kader

– Hür İrâde – “Kötü Kader”

 

  1. Levha: Düşünce (Sır ve Problem)

– Felsefenin Âkıbeti

– Çeşitli Bilgilerdeki Metafizik Problemler

– Varlık ve Varoluş

– Akıl ve Akıl

– Form Olarak Varlığın Düzeni

– Bilgi-Obje-Süje

– Hakikat ve Doğruluk I

– Anlamak

– Hakikat ve Doğruluk II

– Paradoks ve Hakikat

– Mahiyet

– İzafî-Nisbî-Taallûk

– Düşünce Zahir Olmadır

– İyi-Güzel-Doğru

– Fenomen-Numen

– Gerçeklik Nedir?

 

  1. Levha: Halk Âlemi Mistiği

– Fred Alan Wolf’la

– Gordian Düğümünü Kesmek

– Şuur ve Madde

– Nisbî

– Şuur ve İdrâk

– Ayniyet

– Mekanik Dünya ve Şuur

– Parçalanmamış Bütünlük

– Fizik Tabiat

– Müdahil İnsan

– Eratosthenes

– Yeni Bir Gerçeklik Görüşü (Graham Dunstan Martin)

– Şuur-Madde-Ruh

– “Madde” Hipotezi

– Işık-Madde-Enerji

– Doğru ve Yanlış (Matematikî Metodun Kritiği)

30 Nisan 2013

– V –

Fred Alan WolfSalih Mirzabeyoğlu‘nun İmân ve Tefekkür isimli eserinin “Halk Âlemi Mistiği” bölümünde, kendisine birkaç sayfa ayrılan fizikçi… Kendisiyle yapılmış bir mülâkat sözkonusu:

– «Kuantum fiziğine göre zaman düz çizgi bir biçimde mi hareket eder, yoksa geçmiş, bugün ve gelecek aynı ânda mı yaşanır?

– ZAMANIN NASIL HAREKET ETTİĞİNİ KELİMELERLE ANLATMAK İMKÂNSIZ, ÇÜNKÜ DİL DÜŞÜNCEYİ SINIRLAR, ŞARTLANDIRIR. “HER ŞEY AYNI ÂNDA OLMAKTADIR!” DEDİĞİM ZAMAN, KAFANIZ KARIŞIR. (…)

– Aynı ânda iki farklı yerde olmak istiyorum. Bu mümkün mü?

– Bedenin olamaz. Zihnin olabilir, çünkü fizikî bir olgu değildir. Yolculuk etmek de değil zihnin yaptığı. Sadece genişler, böylece aynı ânda iki farklı yerde olabilir. Bir okyanus gibi düşünün zihni, bunu anlayabilirseniz, zihnin sadece iki farklı yerde değil, her yerde aynı ânda olabileceğini görürsünüz.

– Öldüğümde zihnime ne olacak?

– Keşke kesin olarak bilebilsek! Bugün şöyle bir teori var: Zihnimiz aslında bize, yâni bu bedene âit değil, dolayısıyla mezara gitmez. Zihnimiz, daha büyük bir zihnin yansımasıdır. Bedenimiz öldüğünde, zihnimiz bu büyük zihnin veya bütünün parçası olmaya devam eder. Zihnimizin içinde bulunduğu bedeni tanıyan kısmı ise, biz ölünce yok olur. (…)

– Şaman değilim ama, ölmüş babamla konuşabilir miyim bu mantığa göre?

– Evet ama, bakalım baban seninle konuşmak isteyecek mi? Artık seninle hayattayken olduğu gibi ilgilenmiyor olabilir. (…) Onun bakış açısından sen onun kızı gibi gözükmüyor, hatta belki de büyükannesine benziyor olabilirsin. Akrabalık ilişkileri öbür taraftan bakıldığında başka görülebilir.» [*]

Evet… Mevzuunda en büyüklerden kabul edilen bir bilim adamı… Belki de fizik dünya hakkında bugüne kadar hiç kimsenin bilmediği kadar çok şey biliyor; veya bilenlerden biri diyelim… Ama dinin haber verdiği mevzulara gelince, kekeliyor, söyleyecek söz bulamıyor… “Allah var mı?” Bilemiyor… Âhiret? Hiçbir fikri yok… Hattâ çoğu zaman Budizmin kabul ettiği reenkarnasyona falan inanmaya eğilimli ve spiritüalizme bile söyleyecek söz bulamıyor…

Ee, hani bilimin rehberliğinde dini terkedecektik? Hâlâ dinin alanına girmeye kalktığında eli kolu bağlı, gözleri ve kulakları bağlı olan ve sürekli kendi kendini çelmeleyerek yürüyen bir bilim seviyemiz var… Dinin yerine geçmeyi bırak, yanına bile yaklaşamıyor henüz… İnandırabileceği bir şey, getirebileceği bir ahlâk, hiçbir şey yok…

Bizim davarlar anlamaz ama… Hıristiyanlık Batı için hâlâ “vazgeçilmez” bir şeydir; bizden İslâm’ı terketmemizi isterlerken bile… Vaktim olursa tartışmaya açacağım bunu…

* Salih Mirzabeyoğlu, İmân ve Tefekkür – İmân ve İki Âlem, İBDA Yay., İstanbul 2007, s. 250-252.

5 Mayıs 2013

– VI –

Graham Dunstan Martin Salih Mirzabeyoğlu‘nun “İmân ve Tefekkür” adlı eserinde kendisinden bazı parçalar iktibas ettiği bilim adamı… Öğrendiğimize göre, kuantum çağında artık zihin ile madde arasında bir aykırılık kalmadığını; temel çelişkinin, kâinat hakkındaki açık düşüncelerimizle örtülü düşüncelerimiz (tasavvurlarımız veya bilemediklerimiz) arasında olduğunu söylüyor… Şöyle diyor:

– «Batı düşüncesi, gayet yanlış olarak, yaşanmış tecrübe pahasına aklı putlaştırma ve gerçeği sadece mücerret akıl ülküleriyle özdeşleştirme ve böylece materyalist bir dünya görüşüne ulaşma eğilimindedir. Acilen bir bakış açısı değişikliğine ihtiyacımız vardır; bu yeni bakış açısına göre, gerçeklik zımnî [örtülü] dille ifâde edilemez ve tanımlanamazdır; mücerret akıl ise, başlı başına bir dünya değil, en zeki aracımızdır.

– Analiz aracımızın, analiz ettiği şeyle aynı olmadığını unutmamalıyız. Materyalizm ve mekanizm, aklın gerçeği ele alma yollarından başka birşey değildir.

– İşte size yeni dualizm: Gerçek karşıtlığın, açık ve zımnî arasında olduğunu kavramak. Gerçek dünyanın ve şuurun aynı mahiyette “şeyler” ve zımnîye âit olduğunu ve dünyanın maddî ve mekanik görünme alışkanlığının bize açık olan, akıl ve dil tarafından dayatılan bir aldatmaca olduğunu kavramak.» [*]

Tam anlaşılmadığının farkındayım; açık ve zımnî derken… Temel çelişki, mücerret düşüncemiz ve müşahhas düşüncemiz arasındadır diyor… Yanlış mı? Bence çok yanlış değil… “Maddeci de maddeci görüşünü ruhî çabayla kuruyor!”

*Salih Mirzabeyoğlu, İmân ve Tefekkür – İmân ve İki Âlem, İBDA Yay., İstanbul 2007, s. 283.

7 Mayıs 2013

Kaynak: S.G. “İBDA Külliyatı / Salih Mirzabeyoğlu’nun Eserlerine Giriş Mahiyetinde Denemeler” ismiyle 2015 yılında Akademya tarafından basılmış ve bir süre sonra tükenmiş bir eserden kamuoyunun istifâdesi amacıyla yapılmış iktibaslardır. Eser, Türkiye’nin en çok takib edilen forum sitesinde İBDA Külliyatını tanıtma gâyesiyle 2011-2014 yılları arasında kaleme alınmış denemelerden oluşmaktadır.

Salih Mirzabeyoğlu’nun “İmân ve Tefekkür” eserinin yeni baskısı çıktı!

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!