İBDA Külliyatı’ndan: İNTİHAR (Albert Camus)

358

Albert Camus’un “İntihar” bahsi ise, “yol herşeyin esası, prensibi”nin Batı’daki çeşitli versiyonlarından biri olarak gördüğümüz yazarın, Türkçe’ye “Uyumsuz Yaşama” olarak çevrilmiş eserinden, ilgisi çerçevesinde ve zenginleştirme amacıyla!

(…)

İNTİHAR

Gerçekten önemli olan bir tek felsefe meselesi vardır; intihar. Hayatın yaşanmaya değip değmediği hususunda bir hükme varmak, felsefenin temel sorusuna karşılık vermektir. Gerisi, dünyanın üç buudlu olup olmadığı, aklın dokuz mu, yoksa oniki mi kategorisi bulunduğu sonra gelir. Oyundur bunlar; önce karşılık vermek gerekir. Nietzsche’nin istediği gibi, bir filozofun saygıdeğer olabilmek için, başkalarına öğütlediğini önce kendisi yapması gerektiği düşünülürse, bu karşılığın önemi iyice anlaşılır; çünkü karşılık kesin davranıştan önce gelecektir. Gönlümüzle sezdiğimiz şeyler bunlar ama, aklımıza da aydınlık gelmeleri için derinleştirilmeleri gerekir.

“Bir meselenin bir başka meseleden daha önce sonuçlandırılması gerektiğini neye göre yargılamalı?” diye sorulursa, “gerektirdiği davranışlara göre” diye cevab veririm. Hiç kimsenin “varlığın özüyle ilgili bir delil” uğruna öldüğünü görmedim. Önemli bir ilmî gerçeğe varmış olan Galile, bu gerçek hayatını tehlikeye sokar sokmaz, büyük bir rahatlıkla dönüverdi ondan. Bir bakıma iyi de etti. Uğrunda yakılıp ölmeye değmezdi bu gerçek. Dünya mı güneşin çevresinde döner, güneş mi dünyanın çevresinde, hiç mi hiç önemi yok bunun. Kısacası, değersiz bir mesele. Buna karşılık, hayatın yaşanmaya değmediği düşüncesine vardıkları için ölen nice insanlar görüyorum. Kendileri için bir yaşama sebebi olan -yaşama sebebi denilen şey aynı zamanda çok güzel bir ölme sebebidir de- düşünceler veya düşler uğrunda aykırı biçimde ölüme giden başka insanlar görüyorum. Böylece en önce karşılık verilmesi gereken sorunun hayatın anlamı olduğu yargısına varıyorum. Nasıl karşılık vermeli buna? Bütün temel meseleler üzerinde -insanı, başkalarını öldürmeye yönelten veya onun yaşama tutkusunu 10 katına çıkaran meseleleri söylemek istiyorum- yalnız iki düşünce usulü bulunabilir. La Palisse usulüyle, Don Kişot usulü. Coşkunlukla aydınlığa aynı zamanda erişmemizi sağlayacak birşey varsa, o da açıklıkla içlilik arasında kurulan dengedir. Aynı zamanda bana hem alabildiğine alçak gönüllü hem de alabildiğine dokunaklı bir mevzuda, bilgiç, alışılmış diyalektik, sağduyu ile sevecenlikten doğan, daha alçakgönüllü bir düşünce tutumuna bırakmalı yerini; bunu tasarlamak hiç de zor değil.

Şimdiye kadar intihar yalnızca içtimâî bir hâdise olarak ele alınmıştır. Burada ise tam tersine, ferdî düşünce ile intihar arasındaki ilişki sözkonusu. Böyle bir davranış, yüreğin sessizliğinde, tıpkı büyük bir eser gibi hazırlanır. İnsan kendi de bilmez bunu. Bir akşam tetiğe basar veya kendi de bilmez bunu. Bir akşam tetiğe basar veya kendini sulara bırakır. Birgün bana intihar etmiş bir emlâk yöneticisinden söz ederken, beş yıl önce kızını yitirdiğini, o zamandan beri çok değiştiğini, bu hâdisenin onu “için için yediğini” söylemişlerdi. Bundan daha uygun bir söz bulunamaz. Düşünmeye başlamak, için için kemirilmeye başlamaktır. Bu başlangıçta toplumun fazla bir etkisi yoktur. Kurt, insanın yüreğindedir. Yürekte aramak gerekir onu. Hayat karşısında uyanıklıktan ışık dışına kaçışa götüren bu ölümcül oyunu izlemek, anlamak gerekir.

Bir intiharın birçok sebebleri vardır ve genel olarak en çok göze çarpanları en önemlileri olmamıştır. İnsanın bir düşünce neticesi intihar ettiği enderdir. (Yine de bu faraziyeyi mevzu dışı bırakmamak gerekir.) Buhranı başlatan şeyi denetleyebilmek hemen her zaman imkânsızdır. Gazeteler sık sık “gizli kederler”den veya “iyileşmez hastalıklar”dan sözederler. Bu açıklamalar geçerlidir ama, o gün umutsuz kişinin bir dostu kendisiyle ilgisiz bir tavırla konuşmuş mudur, konuşmamış mıdır, bilmek gerekirdi. Suçludur o. Çünkü böyle bir davranış, daha askıda bulunan bütün suçlar, bütün bıkkınlıkları hızlandırmaya yetebilir.

Ama aklın hangi dakikada, hangi davranışla ölümü seçtiğini tesbit etmek güç olsa bile, davranışın kendisinden, bu davranışın gerektirdiği neticeleri çıkarmak o kadar güç değil. Kendini öldürmek, bir anlamda melodramlarda olduğu gibi, içini söylemektir. Hayatın bizi aştığını veya hayatı anlayamadığımızı göstermektir. Yine de misâli fazla ileri götürmeyelim, bilinen sözlere dönelim. Yalnızca “çabalamaya değmez” demektir kendini öldürmek. Yaşamak hiçbir zaman kolay değildir elbet. Birincisi, alışkanlık olan birçok sebeblerden dolayı, hayatın buyurduklarını yapar dururuz. İsteyerek ölmek, bu alışkanlığın gülünçlüğünün, yaşamak için hiçbir derin sebeb bulunmadığının, hergün tekrarlanan bu çırpınmanın anlamsızlığının, acı çekmenin yararsızlığının içgüdü ile de olsa benimsenmiş olmasını gerektirir.

Varlığı yaşaması için gerekli olan uykudan yoksun bırakan bu çok önemli duygu nedir? Kötü sebeblerle de açıklansa, açıklanabilen bir dünya dost bir dünyadır. Ama tersine, birdenbire düşlerden, ışıklardan yoksun kalmış bir dünyada, kendini yabancı bulur insan. Yitirilmiş bir yurdun hatırasından veya adanmış bir toprağın umudundan yoksun olduğu için, bu sürgünlük çaresizdir. İnsan ile hayatı, oyuncu ile dekoru arasındaki bu kopma, uyumsuzluk duygusunun tâ kendisidir. Sağlam insanlar arasında bile kendi intiharını düşünmemiş bir kimseye rastlanamayacağına göre, bu duygu ile hiçliği istemek arasında dolaysız bir bağ bulunduğu fazla açıklama yapılmadan da benimsenebilir.

İşte bu denemenin mevzuu, “uyumsuz” ile intihar arasındaki bu münasebet, intiharın uyumsuz için tam olarak hangi ölçüde bir çözüm olduğudur. Hileye kaçmayan bir insanın davranışını doğru bildiğine göre ayarlaması gerektiği ilke olarak benimsenebilir. Öyleyse davranışını varolmanın uyumsuzluğu mevzuundaki inancı yönetmelidir. Böyle bir netice, anlaşılmaz bir durumun en kısa zamanda terkedilmesini gerektirir mi, gerektirmez mi? Bu soruyu yapmacık dokunaklıklara kapılmaksızın, açık açık sormak haklı bir merakı belirtir. Ama ben burada kendi kendileriyle uzlaşmaya hazır insanlardan sözediyorum elbet.

Açık terimlerle ortaya konulunca, bu mesele aynı zamanda hem basit, hem de çözülmez görünebilir. Yanlış olarak, basit soruların basitlikte kendilerinden geri kalmayan karışıklıklar getirdikleri, açıklığın açıklığı getirdiği tasarlanır. Tecrübeye başvurulmadan ve terimlerin yerleri değiştirilerek bakılınca, insanın kendisini öldürmesinde de öldürmemesinde de, felsefe açısından yalnız iki çözüm varmış gibi görünür: Biri evet, öteki hayır. Ama nerde? Herhangi bir neticede karar kılmadan, durmamacasına soru soranları da unutmamak gerekir. Pek de alay etmiyorum burada: Çoğunluk sözkonusu. “Hayır” karşılığını verenlerin “evet” diye düşünüyormuş gibi davrandıklarını da unutmuyorum. Nietzsche’nin değer ölçüsünü benimsersek, şu veya bu biçimde “evet” diye düşünüyorlar demektir. Buna karşılık, intihar eden kişilerin hayatın anlamından emin bulundukları da çok olur. Bu çelişkiler süreklidir. Hattâ mantık özleminin en çok duyulduğu bu noktada, görülmedik ölçüde canlı oldukları bile söylenebilir. Felsefe teorilerini, bu teorileri yayanların davranışlarıyla kıyaslamak beylik birşey ama, edebiyatın malı olan Kirilov, karşılıklı konuşmadan doğan Peregrinos, faraziyeden gelen Jules Lequier bir yana bırakılırsa, yaşamanın anlamını reddeden düşünürlerden hiçbirinin, mantıklarını yaşamayı da reddedecek ölçüde ayarlamadığını söylemek gerek. Schopenhaur’un pek zengin bir sofra başında intiharı övdüğünü sık sık anlatıp gülerler. Şakaya alınacak hiçbir şey yok bunda. Acıklıyı ciddiye almamak o kadar da ağır birşey değil ama, bu tutumu benimseyen kişi hakkındaki yargıyı eninde sonunda tutumun kendisi verir.

Öyleyse, bu çelişkiler, belirsizlikler karşısında, yaşama hususundaki kanaat ile onu bırakmak için yapılan davranış arasında hiçbir ilişki bulunmadığına mı inanmalı? Hiçbir şeyi büyütmeyelim. Bir insanın hayata bağlanışında, dünyanın bütün düşkünlüklerinden daha güçlü birşey vardır. Bedenin hükmü aklın hükmünden hiç de aşağı değildir, beden de yok oluş karşısında geriler. Düşünme alışkanlığını edinmeden yaşamaya alışırız. Bizi ölüme hergün biraz daha yaklaştıran bu koşuda, bedenin bu önlenmez önceliği sürüp gider. Kısacası, bu çelişkinin özü “sıvışma” diye adlandıracağım şeydir; çünkü Pascal’ın anladığı anlamdaki oyalanmadan hem az, hem de fazladır. Bu denemenin (Uyumsuz Yaşama) üçüncü mevzuu olan ölümcül sıvışma, umuttur. “Hak edilmesi” gereken bir başka hayat umudu veya hayatın kendisi için değil de, onu aşan büyük bir düşünce için, en yüce olan için yaşayanlann hilesi, ona bir anlam verir ve ona ihanet eder.

Herşey işi karıştırıyor böylece. Buraya kadar kelimeler üzerinde oynanması, hayata bir anlam vermeye yanaşmamanın ister istemez hayatın yaşamak çabasına değmediğini söylemeye götürdüğüne inanılıyormuş gibi davranılması boşuna değil. Gerçekte bu iki hüküm arasında hiçbir zorıınlu ilişki yok. Ne var ki şimdiye kadar belirtilen karışıklıklara, kopmalara, tutarsızlıklara kapılarak yolumuzu şaşırmaktan kaçınmamız gerek. Herşeyi bir yana atıp dosdoğru gerçek meseleye yönelmek gerek. Hayat yaşanmaya değmediği için kendisini öldürür; işte bir gerçek, ama kısır bir gerçek, çünkü fazlasıyla açık. Ama yaşamaya yöneltilen bu hakaret, bu yalanlama, hiç anlamı olmamasından mı ileri geliyor? Uyumsuz olması, umut veya intihar yoluyla kendisinden sıyrılmayı mı gerektiriyor; geri kalan herşeyi bir yana atmalı ve bu mevzuyu gün ışığına çıkarmalı işte… Bunu tâkib etmeli, bunu açıklamalı. “Uyumsuz” ölmeyi mi buyurur, bütün meselelerden önce bu meseleyi ele almak, bunu yaparken de bütün düşünce metodlarının ve akıl oyunlarının dışında kalmak gerekir. Objektif düşüncenin, ne yapıp yapıp her meseleye karıştırdığı ruhbilimin, ince ayırımların, çelişkilerin bu araştırmada, bu tutkuda yeri yok. Yalnızca haksız, yâni mantıklı bir düşünce gerek ona. Kolay değildir bu; mantıklı olmak her zaman kolaydır. Sonuna kadar mantıklı olmaksa hemen hemen imkânsız birşey. Kendi elleriyle ölen insanlar, böylece duygularının eğimini sonuna kadar tâkib ederler. “İntihar üzerinde düşünmek”; beni ilgilendiren biricik meseleyi ortaya atmak imkânını veriyor bana: Ölüme kadar süren bir mantık var mıdır? Bunu ancak kaynağını belirttiğim akıl yürütmeyi düzensiz tutkuya kapılmadan, yalnız açıklığın ışığında sürdürmekle bilebilirim. Bu da “uyumsuz akıl yürütme” dediğim şeydir. Birçokları başladılar buna. Ama bağlı kaldılar mı şimdilik bilmiyorum.

Karl Jaspers, dünyayı birlik içinde kurmanın imkânsızlığını belirterek; “bu sınırlama kendi kendime getiriyor beni, ancak belirtmekle kaldığım objektif bir görüş açısının ardına çekilemeyeceğim yere, kendi kendimin de, başkasının hayatının da benim için artık nesne olamadığı yere getiriyor” diye haykırdığı zaman, düşüncenin sınırlarına ulaştığı bu ıssız ve susuz yerleri anar. Başka birçoklarından sonra.

Evet; şübhesiz, ama başkaları burdan çıkmakta ne kadar acele ediyorlardı? Düşüncenin bocaladığı bu son dönemece birçok insanlar varmışlardır; hem de en alçak gönüllüleri. Bu kişiler o zaman en kutlu şeylerinden, hayatlarından vazgeçiyorlardı. Başkaları, düşünce prensleri de vazgeçtiler, ama düşüncelerinin intiharında, düşüncelerinin en arı ayaklanmasında gerçekleştirdiler bu el çekişi. Oysa gerçek çaba burda elden geldiğince fazla kalmak, bu uzak bölgelerin garib bitkilerini yakından incelemektir. Mukavemet ile açık görüşlülük, uyumsuzun, umudun ve ölümün birbirlerine karşılık verdikleri bu insan dışı oyunun ayrıcalıklı seyircileridirler. O zaman akıl, bu hem ilkel, hem de alabildiğine incelmiş dansın figürlerini daha örneklendirmeden, daha kendisi yaşamadan da çözümleyebilir.

 

Kaynak: Salih Mirzabeyoğlu, TELEGRAM – Zihin Kontrolü, İBDA Yayınları, İstanbul 2003, s. 333, 335-342.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!