İBDA Mimarı’nın Hediye Ettiği Ortak Hafıza: MARİFETNAME – Süzgeç ve Şekil

211

Yazar: Salih Mirzabeyoğlu
Eserin Adı: Marifetname
Eserin Alt Başlığı: Süzgeç ve Şekil
Kaçıncı Basım: 2
Yayınevi: İBDA
Yayın Yeri: İstanbul
Yayın Tarihi: Ocak 2007
Sayfa Sayısı: 350

 

ESERİN İÇİNDEKİLER

Takdim ve İthaf

  1. Levha: Düşünce ve Metod
  2. Levha: Varlık ve Oluş
  3. Levha: Zaman ve Hürriyet
  4. Levha: Dil ve Mânâ
  5. Levha: Estetik ve Sanat
  6. Levha: Hikmet
  7. Levha: Devlet ve İdare
  8. Levha: İdeolocya ve İnkılâp
  9. Levha: Doğu ve Batı

 

ESERİN KONUSU

Eser, dokuz levha/bölüm başlığı altında sunulan ve hemen tamamı Batı tefekküründen seçilen yaklaşık 1200 hakikat ve hikmetten oluşuyor. Kendine has biçimde tasnif edilip sıralanan bu hakikat ve hikmetlerin, birbirleriyle konu bakımından zahirî bağlantıları bulunmasının yanısıra, yine birbirleriyle mânâ bakımından da iç bağlantıları bulunuyor ve böylece akış içinde birbirlerine bağlanıyorlar. Okuyucuya rehberlik etmek ve takib kolaylığı sağlamak bakımından, her bir hakikat ve hikmet için de, eserin sonundaki “İçindekiler” kısmında yine toplamda 1200’ü bulan ayrı birer konu başlığı bulunuyor.

 

ESERDEN İKTİBASLAR

 

Eserin ‘Takdim ve İthaf’ Bölümünden

Eserimizin ismi, “Marifetname”; Marifet ve irfanın, “bilmek, anlayış, tecrübe ve zekâdan ileri gelen zihnî kemâl” mânâsı, işin istidat ve çaba hâlinde, iç ve dış şartlarını çerçeveliyor. İslâm ve imân alâkası içinde, “ilm-i ledün” mânâsını da. İslâm dini; teslim olunması ve imân edilmesi gerekenin hakikati o… “Nisbet”in teşekkülü boyunca, mevzuuna mahsus tasarruf; bu çerçevede de, “bilinmesi gereken”in “küll” anlamı yanında, yakîn getirme – marifet ve irfanın “cüz-parça” anlamı.

(…)

Gelelim, “Süzgeç ve Şekil” davasına… Süzme, sadece “özünü alma” ve sadeleştirme değil, müsbet veya menfî anlamıyla “tasviye etmek”tir de. Şekil ise, “biçim, suret, tarz ve formül” mânâları yanında, işin ruh ve ahlâk cebhesini gösteren “bir adamın tab’ ve hevasına muvafık olan şey” mânâsına da gelir; ve tasvib ettiğini kapsarken, dışta bırakma düzenini de gösterir. Batı tefekkürüne âit verimleri, bir ideolocya manzumesinin terkibî cüzleri hâlinde “tahaddüs- sezgi” yoluyla aslına ircâ ederken, doğrudan doğruya bu dava, eserimizin niçin basit bir derleme değil de İBDA külliyatının haslığına mahsus temel bir eser olduğunu açıklar. Karikatürlerimizin anlamadığı ve işi “ağız yolunu bilmez, kaşık çalar pilâva” hesabı, açıkgözlük psikolojisine –züğürtlük ifşâına!– döktükleri mesele!

(…)

İç bağlantıyı tedaî ettirecek birkaç hikmet hariç, bütünüyle Batı Tefekkürü’nden gösterdiğimiz MARİFETNAME’deki hikmetler, böyle bir hakikatin hakikatine nisbetle ele alıştır.

(…)

Bu ölçülendirmeler çerçevesinde ve İBDA terkibinin davet ettiği unsurlar halinde, Batı Tefekküründen mihrakına bağlanan hakikatler ve hikmetler manzumesi; MARİFETNAME…

Tebliğ ve telkinin en verimli noktasında durucu ve dünya çapında büyük terkibi nişanlayıcı bir aralıkta “teorik dil alanı”nı temin edici bir diyalektik ve muhatabında Büyük Doğu’da mevcut kuvvet ve istidadın tasdikini sağlayıcı bir gaye ile, antitezleri bile şifaya tahvil edebilmenin en geniş çaplı, tertipli ve verimli örneklerinden biri daha… Yaklaşık 20 senelik bir iz sürme ve çetinliği okuyucunun takdirine bırakan bu iş, yine de söylemeden edemeyeceğim bir ifadeyle, binbir bitkiden süzülen, tadı, kokusu ve rengine göre ayrı ayrı ve tek tek peteklere istiflenen balın temini cehdinindir.

(…)

Bütün bu izahlar çerçevesinde, İBDA’cıların tümdengelim ve tümevarım yoluyla meseleler içinde başvuracakları bu eseri, “ortak hafıza” olarak takdim ediyorum… Yâni, sadece yazmak ve anlatmak değil, yazdırmak ve anlattırmak sevdasıyla, dışa açılışın ipuçlarını vermek, görüp tanımaya misâl olmak…

 

222 Hikmetten Oluşan “1. Levha: Düşünce ve Metod” Bölümünden İlk Beş Hikmet

Dedi ki: (1)

– (Objektif düşünmede “ne” sorusu üzerinde durulur… Halbuki “sübjektif – enfüsî” düşünme “nasıl” sorusu etrafında cereyan eder.)

*

Dedi ki: (2)

– (Düşüncede kendini aşma kabiliyeti vardır; insan, kuşatanı kavram yoluyla değil, varoluşan karar ve imanla tanır.)

*

Dedi ki: (3)

– (Gerçeğin kendisi de bazen mantıksız olabilir.)

*

Dedi ki: (4)

– (Muhakkak olan bir şey varsa, o da, her türlü doğrudan doğruya tesir dışında “malûm-geist” ile “şuur”un asla birbirine irca edilemeyeceğidir… Şuur, malûm’un özü değildir; onun, ancak ve yalnız istikrarsız keyfiyetidir. Hattâ, hazır bulunan bir keyfiyetten ziyade, ekseriya hazır bulunmayan bir keyfiyettir de.)

*

Dedi ki: (5)

– (Biz her defada “niçin”i, yani ilk sebebi kavramadan hiçbir şeyi bildiğimizi sanmayız. Bir mânâda sebep, bir şeyin yapıldığı ve o şeyin içinde bulunan şeydir; meselâ, alüminyumun, tencerenin sebebi oluşu gibi. Başka bir mânâda, değişme ile sükûnetin ilk başlangıcının geldiği şeydir; meselâ, bir kararın sahibi sebeptir, baba oğlunun sebebidir ve genel olarak müessir, eserin sebebidir, değişmeyi meydana getiren de değişmenin sebebidir. Son bir mânâda da sebep, netice ve gayedir. Yani, sonlu sebep-gaî illettir; meselâ, sağlık gezinmenin sebebidir, çünkü “neden gezinmiyor?” diye sorulunca, “sağlığı için” deriz ve bu karşılıkla sebebi gösterdiğimizi sanırız.)

 

97 Hikmetten Oluşan “2. Levha: Varlık ve Oluş” Bölümünden İlk Beş Hikmet

Dedi ki: (1)

– (Varolmak arzusu bütün ihtiyaçların menşeinde bulunur ve insanın rahatsızlığı bu arzunun eseridir. Varolmak arzusunun gayesi ise, şuurun tamlığa ermesidir. İnsanın realitesi bir ıstıraptır; çünkü o, varamadığı bir tamlıkla taciz edilmektedir.)

*

Dedi ki: (2)

– (Sıkıntı, insan varlığının ayırdedici bir ruh hali olarak görünür. Sıkıntı, mahiyeti icabı “sübjektif-enfüsî”dir ve bu sebeple korku ile bir tutulmamalıdır. Bir eşya yahut bir şahıs korkunun sebebi olabilir; fakat sıkıntının müşahhas bir sebebi yoktur; insanın sınırlılığını ve yoklukla yüzyüze bulunduğunu ifşa eder.)

*

Dedi ki: (3)

– (İnsan teki, sürüden biri değildir… İnsan, “oluş”ta kendini bulan bir varlıktır ve ancak ferdî insan varlığı için varoluştan bahsedilebilir. Varoluş gerçeği, nev’i üzerine değil, ferdiyet üzerine oturur; ve sadece genel bilgiler, elleri ve ayakları olmayan tecritlerden ibarettirler.)

*

Dedi ki: (4)

– (Kendi kendini münakaşa ve tahlil eden bir hayat kuvveti yok olur; gerçek olan tek varlık ise, doğrudan doğruya ve şuursuzca varolandır.)

*

Dedi ki: (5)

– (Varoluş, müşahhas, şahsî ve uyanık insanın hayatıdır; uyanık insanın hayatının en açık sorumluluğu içinde sürdürdüğü bir bölümüdür, bir parçasıdır. Ancak, varoluş, üzerinde düşünmeye elverişli değildir; onu düşündüğümüz anda ortadan kaldırmış oluruz. “Kendini düşündürmeyen bir şey vardı.” diyebiliriz ancak. O da şu: Varolmuş olan… Kavranamayan, olağanüstü bir şey; ona ancak sezerek ve inanarak yakınlaşabiliriz. Öyleyse, varoluş akılüstü birşeydir: o, kavramlarımızla kavramaya çalışır çalışmaz elimizden kaçıp gider. O hâlde varoluş tezatlı birşeydir. Ancak düşünmeden önce veya sonra, ancak tutkular ve hareketlerle bir an için onu yakalayabiliriz; bir anlık, birdenbire olan parlama içinde onu görebiliriz. Büyük ruh hareketlerinde ve tutkulu hareketlerde mantıkî düşünme çözülür, kaybolur. Düşünmek ve varoluş birleşemez.)

 

109 Hikmetten Oluşan “3. Levha: Zaman ve Hürriyet” Bölümünden İlk Beş Hikmet

Dedi ki: (1)

– (Başkası olmasa da, büyük ZAMAN muamması kâfi bir mucize değil midir? Zaman dediğimiz o hudutsuz, sessiz, duraksız şey ki hızla akar, atılır ve denizlerin meddi gibi her şeyi kucaklar; üzerinde biz ve bütün kâinat buğu gibi, şimdi var ve bir an sonra yok olan hayâller gibi dalgalanırız. Evet bu, kelimenin tam mânâsı ile bir mucizedir; bizi müebbeden dilsizliğe mahkûm eden bir şey ki, onun hakkında söyleyecek bir tek kelimemiz yoktur.)

*

Dedi ki: (2)

– (İlmin bütün kavramlarıyla gözden kaçırdığı bir şey var: Zaman. Tabiat ilmi de zamanı kullanır ama, bunu hep “mekân” kavramı ile yapar; durum noktalarını ayırır, bir çizgi içinde toplar ve bu çizgiye “zaman” der. İlim kendi başına zamanı tanımadığı için, “değişme”yi de tanımaz. Gelişmeyi ancak “süre” olarak anlarsak açıklığa erebiliriz… Süre nedir? Onu en iyi bir şekilde bir melodiyi yaşarken anlarız: Gözlerimizi kapayalım ve kendimizi musikiye bırakalım. Tek tek sesler ve notalar artık parçalanmayacaktır; artık dakika ve saniyeler yoktur, bir nota sonra gelen notanın içinde kaybolur ve deveran sürekli bir akış hâlini alır. Bu yaşayışta maddeyi yeniyoruz, mekânın sınırlarının üstüne çıkıyoruz ve içimizde sırf bir süreyi yaşıyoruz. Bütün benliğimizle kendimizi bir işe verdiğimizde de aynı şeyi duyarız. Geçmiş sürekli olarak bugüne ve geleceğe doğru akıyor; böyle bir tam kendini verişte zaman ortadan kalkar ve süre başlar. Süreyi yaşayabilmemizin şartı hafızadır; hafıza zaman aralıklarını yener ve geçmiş “şimdi” olarak yeniden yaşanır. Hafızada mekân ve zamanı bırakıyoruz.)

*

Dedi ki: (3)

– (İnsan ahlâkî bir varlıktır… Ve ahlâkîlik onun “iç-batınî” yönü, bir başka tabirle, ruh hayatıdır. Ruh hayatının karakteristiği ise, hürriyet… Hürriyet her şeyden önce, mekanik “determinizm–muayyeniyetçilik”in zıddıdır ve ruhta seçme işlemiyle kendini belli eder. Seçme, insanın kendi varlığını bütünlüğüne kavuşturan ahlâkî hareketlerle gerçekleşir. Ruhî bir temele dayanan “şahsiyetçilikte” şuur dış varlıklarla ve bedenle münasebeti içinde düşünülür, fakat tayin edici kendisidir ve aynı zamanda kendinde “reel-gerçek” bir varlıktır.)

*

Dedi ki: (4)

– (Varlık sırrına doğrudan doğruya bir yaklaşma, canlı iştirakle olur; varlık, içten bir münasebet ifade eder ve “ben” veya vücut, bir bilgi meselesi değil, kendi hareketleriyle kendini tayin eden “süje-malûm”dur. Başkalarını varoluşan bir tarzda bilmek, onları eşya gibi görerek değil, hürriyetleriyle yakınlık kurarak olur. BEN, kendi içine dönerek sadakatini veya ihanetini gördüğü zaman, hürriyetini keşfeder.)

*

Dedi ki: (5)

– (Hakikat, belirsiz varlıklarla ideal varlıklar arasında birinciden ikinciye yükselen hür bir çabanın doğurduğu terkiptir. Hakikat hükmü, bir ihtimaller kadrosunda ihtimalî hükümlerin zirvesinde meydana çıkan “ideal kesinlik” hükmüdür; orada hakikat hükmü yüksek dereceden ihtimalin kaba bir takribi (yaklaşık’ı) değildir. En yüksek ihtimal dahi, kesinlikten ayrı kalır ve birincisi vakıa, ikincisi ise idealdir. Vakıa ile ideal’in hür bir çaba fiilinde birleşmesi, hakikat hükmüne götürür; mutlak kesinlik ise, ideal olarak kalır, fakat çabanın yaptığı terkip, “parçanın, bütünün habercisi olması” hikmetiyle, bizi oraya yaklaştırır. Bu görüşte, pratikten teoriye, fertten bütüne, ihtimaliyetten kesinliğe doğru gidiş, daima hür çabanın eseridir. Kesinsizlik ilkesi bu terkibi imkânsız hâle koyamaz, çünkü ilk vakıanın belirsizliği kesin sebep-sonuç’la aşılarak, yine kesinlik idealine doğru çevrilmektedir. Hürriyet, belirsizlikte veya “kesin sebep-sonuç”un şuurunda değil, irade, zekâ ve sevginin birlikte çalıştıkları ruhun çabasındadır.)

 

104 Hikmetten Oluşan “4. Levha: Dil ve Mânâ” Bölümünden İlk Beş Hikmet

Dedi ki: (1)

— (Ben, öbür dilleri kendi dilimi unutmak için öğrenmem, eğitimimden edindiğim töreleri değiştirmek için yabancı milletler arasında dolaşmam; ben vatanımın yurttaşlık hakkını yitirmek için başka uyruğa geçen bir yabancı olurum o zaman; kazanmaktan çok yitiririm. Tam tersine, yabancı bahçelerden, kendi dilime, düşünme biçiminin bir nişanlısı gibi, çiçekler dermek için geçerim.)

*

Dedi ki: (2)

— (İnsan, ancak dili ile insandır; dili bulmak için de onun insan olması gerekti… İnsanı insan yapan, dilidir; dilin olmadığı yerde insan yoktur, insanın olmadığı yerde de dil…)

*

Dedi ki: (3)

— (Dil, insana Allah’ın hediye ettiği kâinat plânıdır; Allah’ın mucizesidir.)

*

Dedi ki: (4)

— (Dili, toplumun ve kültürün dışında ele alsak bile, dilin zaman içinde durmadan değiştiğini görürüz. Dil incelemesi yapan bütün mütefekkirler, bu değişmeleri görmüşler ve üzerinde durmuşlardır.)

*

Dedi ki: (5)

— (Doğan ve yok olan insanın sözünün temelinde, başsız-sonsuz ve gelip geçmez olan İlâhî söz bulunur.)

 

99 Hikmetten Oluşan “5. Levha: Estetik ve Sanat” Bölümünden İlk Beş Hikmet

Dedi ki: (1)

— (Şair olmak için insanın kendi dehâsına inanması, sanatçı olabilmek için de dehâdan şüphe etmesi gerekir. Gerçekten kudretli adam, birinin öbürünü arttırdığı insandır.)

*

Dedi ki: (2)

— (En kabiliyetli mizaçlar, belki de en çok ürperebilendir.)

*

Dedi ki: (3)

— (Gerek sanatlar ve gerekse örf ve âdetler tarihi ile ilimler tarihi, bize «doğru – iyi – güzel» gibi üç değerin her birinin araştırılmasının, insana nasıl ayrı istikametler verebileceğini açık bir şekilde göstermektedir. Bir değerin aldığı şekillerden her birinin doğuşundan biraz sonra ölmesi de, esasen bir değerler kanunudur. Nitekim, meselâ bir sanat motifi, meydana geldikten çok sonra devam ederse, basma kalıp bir renk alır ve muhitinde bezginlik veya kayıtsızlıkla karşılaşır.)

*

Dedi ki: (4)

– (Doğru olmayan, güzel olmaz…)

*

Dedi ki: (5)

— (Kendi dışımızda varsayılan herşey, kendimizle bağıntılıdır; güzellik, doğruluk, iyilik, cisimler ve maddelerin keyfiyet ve kemmiyetleri, bütün ilmimiz, ruhumuzun yapısına göre bir değer, bir mânâ ve bir şekil kazanır. Bu itibarla, bizim dışımızda «güzel» yoktur; sanat eserlerine bu sıfatı veren biziz. Sanat eserlerinin –güzel sanatların- ahlâklılığı ve gayeliliği de bu «enfüsî-iç»ten doğar; bunun içindir ki, güzel sanatların gayesi, ruhumuzda bulunan ve bize manevî bir değer veren gerçek güzelliği, gerçek yüceliği göstermektedir. Ancak bu suretledir ki, maddî küçüklüğümüz önündeki ahlâkî büyüklüğümüzü hisseder, gelişmiş bir vicdan hürriyetiyle ahlâklılığımızın mutlak değerine sahip oluruz.)

 

194 Hikmetten Oluşan “6. Levha: Hikmet” Bölümünden İlk Beş Hikmet

Dedi ki: (1)

— (Büyük bir ruh, samimi olan her ruh, kendisine ne olduğunu bilmez; en büyük yükseklik ile en derin alçaklık arasında kanat çırparak durmadan alçalıp yükselir. Dünyada en az bildiği şey, kendi kendisini ölçmektir, insanların onun hakkındaki «ne zannederler?» fikri ve onun kendi hakkındaki zannı birbirine garip surette müessir olurlar ve birbirini tayine hizmet ederler.)

*

Dedi ki: (2)

– (İyi şeyler büyük olmak zorundadır… Küçük iyi şeyler kötülükler tarafından yok edilirler.)

*

Dedi ki: (3)

— (İnsanlarda, tekâmül etmeye gücü yettiği hâlde bunu ihmal etmesi kadar büyük ayıp görmedim.)

*

Dedi ki: (4)

— (Bir insandaki yükselme hırsının iyi yahut kötü cinsten bir hırs olduğuna karar vermek için iki şeye dikkat edeceksiniz: Bu hırs yalnız bir büyük makam için duyulan arzudan mı ibarettir, yoksa şahsın makama uymasından ileri gelen bir hâl midir? İşte meselenin ruhu buradadır. Belki bu yeri istemek onun tabiî hakkı, hattâ mecburiyeti idi.)

*

Dedi ki: (5)

— (Şükran duygusu, yerine getirilmesi gereken bir borçtur, ama talep edilebilecek bir hak değildir…)

 

109 Hikmetten Oluşan “7. Levha: Devlet ve İdare” Bölümünden İlk Beş Hikmet

Dedi ki: (1)

— (Devlet başkanı, iyilik yapmak için mutlak bir kudrete sahip olmalıdır, ama kötülük yapmağa kalkıştığında ve keyfî davranışında mutlaka elleri bağlanmalıdır.)

*

Dedi ki: (2)

— (Dayanışma mı insanlar arasındaki ilişkiyi güçlü kılar, yoksa insanlar arasındaki ilişki güçlü olunca mı dayanışma güçlenir… Şimdilik bu ikisi arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğunu belirtelim.)

*

Dedi ki: (3)

— (En küçüğünden en büyüğüne, en iptidaisinden en gelişmişine, en geçicisinden en devamlısına kadar bütün sosyal gurupların içerisinde «idare edenler» ile «idare edilenler» arasında esaslı bir ayırım doğar.)

*

Dedi ki: (4)

— (Halkın halk tarafından idaresinden bahsetmek boş bir gevezeliktir… Kavramı hakikî mânâsıyla ele alırsak, hakikî demokrasi hiçbir zaman mevcut olmadığı gibi, bundan sonra da olmayacaktır. Çok sayıdakilerin az sayıdakileri idaresi tabiî nizama aykırıdır.)

*

Dedi ki: (5)

— (İsraf olan yerde, insanlık aşkı yoktur…)

 

174 Hikmetten Oluşan “8. Levha: İdeolocya ve İnkılâp” Bölümünden İlk Beş Hikmet

Dedi ki: (1)

— (Âletler, kendilerini kullanmasını bilenlerindir; bu, hakikatin kendisi, hattâ tamamıdır. Fransız ihtilâlinin yahut bütün ihtilâllerin ifade edebildiği şey bunun içindedir.)

*

Dedi ki: (2)

— (Cesaret, insanda iyi ve kötü ne varsa, hepsinin olduğu gibi merhametin de kaynağıdır.)

*

Dedi ki: (3)

— (Çok geçmeden inkılâp zamanlan hâline gelmeğe mahkûm itaatsizlik zamanlarında birçok şeyler yıkılır, ıstıraplı bir gerileme yahut yıkılma gözle görülecek hâle gelir. Ben kendi hesabıma bu yaşadığımız günlerde, kahramanlar yolunun bu yıkılmazlığında, inkılâp hengâmelerine ait karışık enkazın ezmeğe kadir olamayacağı ebedî elması görüyor gibi oluyorum. Karışık enkaz kırıklanacak, hattâ çatırdayacak ve etrafımızda her şeyi altüst edecek, fakat muayyen bir dereceden daha aşağıya düşemeyecektir. Kahramanlar, bir temel taşıdır ki, yıkılan şeylerin onun üzerine yeniden kurulmağa başlanması daima mümkündür. Elverir ki, insan herhangi bir mânâda kahramanları sevsin; ve biz, hepimiz, mutlaka büyük adamlara hürmet edelim. Bütün muhtemel yıkılmalar arasında güvenilecek canlı kaya bence budur; kenarı ve dibi görünmeyen yeni ihtilâl tarihinde tek sabit nokta bundan başka birşey olamaz.)

*

Dedi ki: (4)

— (Tarihin ihmale uğramış derslerinden birisi, emniyetleri sağlandığı ve sözleri dinlenildiği takdirde en idealist mütefekkirlerin, sonunda en pratik kimseler oldukları hakikatidir.)

*

Dedi ki: (5)

— (Şüpheler içerisine düşürülen bir lider, fırtına ve buhran anlarında en kötü bir lider demektir.)

 

78 Hikmetten Oluşan “9. Levha: Doğu ve Batı” Bölümünden İlk Beş Hikmet

Dedi ki: (1)

— (Bugünkü modern Avrupa’yı meydana getiren şey, birbirine tamamen zıt iki temayülün terkibidir: İslâm’a mukavemet ve İslâm’ı taklit…)

*

Dedi ki: (2)

— (Batı’nın, daha sonra Doğu’dan gelecek şeye ihtiyacı vardı: Ordunun mutlak hakimi olan savaşçı bir kumandan ve kendisine bağlayan bağın dışında hiçbir bağı olmayan askerler…)

*

Dedi ki: (3)

— (Modern insanların hiçbirinde medeniyetin büyük meselelerine saldıracak kadar zekâ ve cesaret yok. Toplumun üstün insanlara ihtiyacı var, çünkü artık kendini idare edemiyor ve Batı medeniyeti tâ temelinden sarsılmış bulunuyor.)

*

Dedi ki: (4)

— (Hürriyete körü körüne tapma işini Avrupa ve Amerika’ya, ışık asrının filozofları sokmuştur. Bunlar, akıl namına gülünç olanı gelenekleşmiş disiplinlerin üzerine oturtmuşlardır. Böylece, saçmalığı ve menfurluğu mecburi hâle getirmişlerdir. Bundan sonra da atalarının itaat ettikleri hayat kaideleri ile mücadele devri başlamıştır; bu kaideler, hem insanlığın binlerce yıllık tecrübesinden, hem de din ahlâkından geliyordu… Makyavel’in cüretle ifade ettiği gibi, artık insanın varoluş sebebi Allah değil, menfaat idi. İşte o zaman ekonomik güçlerin en büyük kudret olma yolunda ilerlediği görüldü.)

*

Dedi ki: (5)

– (Gerçekte, komünist manifestosundaki prensipler de, Fransız ihtilâli prensipleri de, ilmî veriler değil, felsefî görüşlerdir. Liberal burjuvalar ve komünist işçiler, ekonominin üstünlüğü mevzuunda aynı görüşü paylaşıyorlar.)

 

Takdim ve İçindekiler Tam Metin (Yaklaşık 1200 Hikmetin Konu Başlığı):

http://www.ibdayayinlari.com/kulliyat_19_marifetname.html

 

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi giriniz!